Etiket: sayı:14

  • GERTRUDE BELL

    GERTRUDE BELL

    Yıllarca Anadolu’da ve Ortadoğu’da dolaştı, kazılar yaptı. Mezopotamya arkeolojisini, Irak müzesini kurdu. İngiliz hükümetinin binbaşı rütbeli ajanı, erkekler dünyasında parlayan bir entelektüel, müstesna bir bilim kadınıydı.

    Cesur bir gezgin, titiz bir arkeolog, iyi bir yazar, binbaşı rütbeli bir casus, başarılı bir diplomat ve aşkı arayan yalnız bir kadın, Gertrude Margaret Lowthian Bell ya da Arapların ona taktığı isimle ‘Al Hatun’ bunların hepsi ve her biri…

    Gertrude Bell 1868’de İngiltere’de bir malikanede başlayan hayatını Dicle kıyısındaki evinde sabaha karşı bir avuç uyku hapıyla bitirdiğinde elli sekiz yaşındaydı. Hemen o gün Bağdat’taki İngiliz Mezarlığı’na gömüldü. Mezar taşına şu satırlar yazıldı: “Gertrude Margaret Lowthian Bell, Irak Yüksek Komiserliği Doğu Sekreteri. Bağdat’ta öldü, 12 Temmuz 1926.”

    Yalnızdı, kırklı yaşlarında büyük bir aşkla sevdiği ama evli olduğu için kavuşamadığı asker-diplomat sevgilisi Charles Doughty-Wylie, Çanakkale muharebelerinin hemen başında ölmüştü. Birkaç ay sonra yüzü siyah tülle örtülü bir kadının Wylie’nin mezarını ziyaret ettiği ve bu kişinin Gertrude Bell olduğu söylendi (Bir başka iddia ise gelen kişinin karısı olduğudur). Savaş ve Wylie’nin ölümü ona sıradan, normal bir hayat kurma şansı bırakmamıştı. Belki de bu yüzden 1915’te Kahire’de İngiliz İstihbaratı için çalışmayı kabul etti. Orta Doğu coğrafyasına, Arapça ve Farsçaya müthiş hakimiyeti, bölgedeki kabileler ve mezhepler hakkındaki derin ve güncel bilgisi onu kısa zamanda çok önemli bir kişi haline getirdi. Irak’ın sınırlarının çizilmesinde, peygamber soyundan gelen Haşimi sülalesinden Prens Faysal’ın İngiliz kontrolündeki Irak’a kral yapılmasında payı büyüktü. Irak’ın yeni bir ülke olarak doğduğu 1921 Kahire Konferansı’ndaki tek kadın, Binbaşı Bayan Bell’di. Piramitlerin önünde, deve üstünde, Churchill ile Lawrence arasında poz verirken bilgisine güveniyor, Irak için yapacaklarına inanıyordu.

    Gertrude Bell, günümüzde bile mesai arkadaşı arkeolog T. E. Lawrence ile birlikte Ortadoğu’daki her huzursuzluktan sorumlu tutulsa da, aslında siyasal gelişmeler karşısında en büyük hayal kırıklığına uğrayanlar onlar olmuştu. Bell ve Lawrence Arap halklarının bağımsızlıklarına ve kendi kaderlerini tayin hakları olduğuna inanmışlardı. İngiliz yönetiminin verdiği sözleri tutacağını düşünüyorlardı. Ucuz Ortadoğu analizlerinde adlarının birlikte anıldığı Sykes-Pikot’nun İngiliz yarısı Sir Mark Skyes’a tahammül edemiyorlardı.

    58 yıla sığan fırtınalı bir hayat Gertrude Bell gençlik yıllarında (üstte). Kahire Konferansı sırasında İngiliz delegasyonunun piramitleri ziyareti sırasında Winston Churchill ile T. E. Lawrence arasında. Ölümünden beş yıl önce: 20 Mart 1921.

    Irak’da kurulan kukla krallık, Suriye’nin Fransa’ya verilmesi Lawrence için çok fazlaydı. O, sahneden daha çabuk çekildi ve İngiltere’nin güneyinde orman içinde bir kulübede münzevi bir hayat yaşamaya başladı. Gertrude biraz daha mücadele etti. Bağdat’a yerleşti. Bir yandan Kral Faysal’a danışmanlık yaparken bir yandan da onu bu topraklara çeken ilk sebebe, tarihe ve arkeolojiye sığınmıştı. Son tahlilde en kalıcı katkıları da bu alanda oldu.

    Gertrude Bell 1868’de İngiltere’nin kuzeyinde, Durham’da, zengin bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Büyükbabası Britanya İmparatorluğu’nun öncü sanayicilerinden Sir Isaac Lowthian Bell’di. Servetini demir-çelik ve demiryollarından kazanan aile aydın ve ilericiydi. Zenginliğine rağmen baba Sir Hugh Bell işçi sendikalarının aktif bir savunucusuydu ve eşi, Gertrude’un üvey annesi, Florance Bell, işçi sınıfının yaşam koşulları hakkında raporlar hazırlamıştı. İçinde büyüdüğü bu ortam Bell’e küçük yaşından itibaren özgüven, entelektüel merak ve sosyal vicdan aşıladı. Babası ve üvey annesi ile olan dostluğu ve paylaşımı tüm ömrü boyunca sürdü. Gertrude, kendi kişisel tarihi kadar Ortadoğu’nun bir dönemine de ışık tutan yüzlerce mektubunu babasına ve üvey annesine yazmıştı.

    Anadolu ve Ortadoğu coğrafyasında yıllarca dolaşan, binlerce kilometre yol kateden Gertrude Bell, 1915’ten itibaren İngiliz hükümeti için çalışmaya başladı, ancak arkeolojik çalışmalarına ara vermedi.

    Evde özel hocalardan ders alan Gertrude, eğitimine resmî olarak devam etmeye karar verdi ve ailesinin Londra’daki evine taşındı. Bir kız lisesi olan Queen’s College’ı üstün başarıyla bitirdi. Tarihe ve yabancı dillere olan merakı ve yeteneği bu yıllarda ortaya çıktı. Gertrude’un mensup olduğu yüksek sınıfta genç kızlardan beklenen müzikten, edebiyattan, güzel sanatlardan anlamaları, ata binmeleri ve zamanı geldiğinde sosyeteye takdim edilerek kendilerine denk bir eş bulmalarıydı. Av partileri, piknikler, çay davetleri ve danslı balolar bu tanışmaları sağlayan sosyal ortamlardı.

    Gertrude’un üniversiteye gitme kararı liberal parti milletvekili babasını bile biraz düşündürdü ama sonuçta Getrude 1886’da Oxford Üniversitesi’nin kız öğrencilere ayrılmış iki kolejinden biri olan Lady Margaret Hall’da Yakınçağ Tarihi okumaya başladı. Derslerde erkeklerden ayrı bir yerde oturuyorlardı; hatta kızlardan sınıfta arkalarını dönerek oturmalarını isteyen hocalar dahi vardı. Oxford Üniversitesi’nden pekiyi derece ile mezun olan ilk kadın olarak yirmi yaşında diplomasını aldı. Ufukta bir evlilik görünmüyordu ve Gertrude dünyayı görmeyi seçti.

    Erkekler arasında sıradışı bir kadın Bağdat dışında bir piknik sofrası. 1. Dünya Savaşı sonrası sınırlar yeniden çiziliyor. İngliz heyeti, Gertrude Bell ve genç Kral Faysal (sağdan ikinci).

    Oxford sonrası yaptığı uzun yolculuklar tarihî kalıntılara ve arkeolojiye olan merakını şekillendirdi. Paris’te bir süre arkeoloji dersleri aldı, dil öğrenmeye de devam ediyordu. Gezileri sırasında arkeolog, diplomat, gazeteci birçok kişiyle tanışıyordu ve bu insanların bir çoğuyla ileriki yıllarda Ortadoğu’daki siyasi kariyeri sırasında birlikte çalışacaktı. Eniştesinin büyükelçi olduğu Tahran’da bir yıla yakın kaldı. Bu yolculuk ona hem ilk kitabını yazdıracak hem de ilk aşk ve hayalkırıklığını yaşatacaktı. Ailesi Tahran’da tanıştığı genç İngiliz diplomat Henry Cadogan ile evlenmesine karşı çıktı. İran’da bir kış günü nehre düşen Henry zatürreden öldü. Gertrude, İran izlenimlerini Safar Nameh: Pers Resimleri başlığıyla kitaplaştırdı. Birkaç yıl sonra da Farsça’dan çevirdiği ve uzun bir giriş yazdığı Hafız Divanı’nı yayınladı.

    1905’te Kudüs’ten başlayıp, Lübnan’daki Dürzi dağları, Suriye ve Ürdün’de yaptığı uzun ve maceralı yolculuklardan Suriye: Çöl ve Savan (Syria: The Desert and Sown) kitabı doğdu. Çok satan bu kitap Bell’in adını duyurmaya başladı. Suriye dönüşü Anadolu’daki Roma ve Bizans kiliselerini gezdi. Bunları fotoğrafladı, planlarını çizdi ve mimari olarak tarif etti. Konya-Karaman’da Binbir Kilise’de İngiliz arkeolog William Ram- say ile ufak bir kazı yaptılar ve araştırmalarını Binbir Kilise (The Thousand & One Churches) adı ile kitaplaştırdılar.

    Binbir Kilise’den Gertrude Bell geçti Karaman yakınlarındaki Maden Şehri (Binbir Kilise), Gertrude Bell’i en çok etkileyen arkeolojik alanlardan biriydi. 1911’deki ziyaret sırasında Bell’in kamerasına poz veren köylüler.

    1909’da iki bin dört yüz kilometrelik zorlu bir yolculuğa çıktı. Fırat nehrinin doğu kıyısını takip ederek Mezopotamya’ya indi, sonra Dicle nehrini takip ederek tekrar Anadolu’ya döndü. Babil, Asur, Samarra gibi bir çok önemli arkeolojik alanı bu sırada ziyaret etti. Gertrude bu yolculuklarda saatlerce at ya da deve üstünde seyahat ediyor ve her zorluğa katlanıyordu. Ancak akşam olduğunda her yolculuğunda yanında taşıdığı branda banyo küveti kuruluyor, yıkandıktan sonra yine yanında taşıdığı porselen tabaklar ve kristal bardaklarla sofrası kuruluyordu. Çöl şeyhlerinin, aşiret liderlerinin çadırlarında ağırlanan ‘Hatun’ kendi sofrasında klasından taviz vermiyordu.

    Bu inanılmaz Fırat-Dicle yolculuğu 1911’de Amurath’dan Amurath’a ismiyle yayınlandı. Getrude’un bu yolculuk sırasında çizerek ve fotoğraf çekerek belgelediği Güneydoğu Anadolu’da, Tur Abdin’deki kilise ve manastırların bazılarından geriye bugün orijinal bir yapı kalmamıştır. Yine bu yolculukta çektiği siyah beyaz Hasankeyf fotoğrafları yakında su altında kalacak tarihî kent için bulun- maz kayıtlardır. Irak’ta, Fırat kıyısında, bir erken İslâm dönem sarayı olan Ukhadir, Gertrude’un ilk önemli arkeoloji projesi oldu. Ukhadir’de yaptığı çalışmayı 1914’te kitap olarak yayınladı.

    Bütün bu yolculuklar ve kayıtlar, Gertrude’u Ortadoğu’nun tarihini, coğrafyasını ve güncel durumunu en iyi bilen İngilizlerden biri yaparak onu 1. Dünya Savaşı’nın başlaması ile ortaya çıkacak ve Irak Devleti’nin kurulması ile sonuçlanacak bir siyasi role hazırlıyordu.

    115 yıl önce Bekaa vadisinde Gertrude Bell 20. yüzyıla bugünkü Lübnan’ın tarihî şehri Baalbek’te girmişti. Roma yapısı, Arapların cenaze törenlerinde kullandıkları Kubbet Duris adlı yapının önünde, at sırtında ve henüz 32 yaşında.

    1. Dünya Savaşı sonrası İngiliz yönetimi altındaki Irak, kazı çalışmalarının büyük hamle yaptığı ve Mezopotamya arkeolojisinin kurumsallaştığı bir yer haline geldi. Bell, Irak’ın “Eski Eserler Genel Müdürü” olarak, çalışacak ekiplere izin verirken son derece titiz davranıyordu. İngiliz, Amerikan, Alman ekipler arasında en eskiyi ve en bilinmeyeni ortaya çıkarma konusunda neredeyse bir yarış başlamıştı. Uruk ve Ur gibi Sümer uygarlığını günışığına çıkaran ve tarih yazan bir çok önemli kazı bu dönemde başladı. Hurriler ve Amurular gibi haklarında çok az bilgi olan kadim halkları arkeolojik olarak keşfetmek de çok moda olmuştu.

    Daha çok parası olan Amerikan kurumları Irak’taki bürokratik işleri hızlandırmak için İngiliz ekipleriyle ortak projeler yaptı. Efsanevi İngiliz arkeolog Leonard Woolley’nin kazdığı Ur’da benzersiz Sümer kraliyet mezarları ve tapınaklar bulundu. Ur kazısı British Museum ile Pennsylvania Üniversitesi’nin ortak projesiydi ve Amerikalı milyarder John D. Rockefeller Jr. tarafından destekleniyordu. Bu dönemde yapılan kazıların motivasyonu kutsal kitapların tarihselliğini ispatlamak değil eski dünya kronolojisinin temellerini kurmak ve kültürleri araştırmaktı. Bilimsellik ön plandaydı. Ne var ki Woolley, Sümer kalıntılarına İncil bağlantılı referanslar vermekten kaçınmadı ve Ur kentini Hazreti İbrahim’in doğduğu yer olarak meşhur etti.

    Sümer kral listelerine göre Tufan’dan sonra krallığın yeryüzüne tekrar indirildiği ilk yer olan ve dünyanın en eski sarayının kalıntılarının keşfedildiği Kish, Oxford Üniversitesi ile Chicago Field Museum’un ortak kazısıydı. Chicago Üniversitesi Diyala Nehri boyunca ve kuzeyde Asur başkentlerinden Khorsabad’ta kazılar yaptı. Alman Doğu Enstitüsü Uruk’ta Sümer uygarlığının en eski tabakalarına ve çivi yazısını önceleyen resim yazılı dünyanın en eski kil tabletlerine ulaştı.

    Tüm bu kazılarda arkeolojik keşifler kadar önemli bilgiler sunan çivi yazılı tabletler de bulunuyordu. Çözülen metinlerden Sümer, Akad, Babil ve Asur uygarlıklarının dinden ekonomiye, edebiyattan hukuka kadar hayatlarının farklı alanları aydınlanıyordu.

    Sultan Süleyman Camii önünde Hasankeyf’te Eyyubi Sultanı Süleyman’ın yaptırdığı 1407’de adını taşıyan caminin duvar süslemeleri. Gertrude Bell’e poz veren bir köy sakini. 1911.

    Almanlar, Osmanlı zamanında kazı yaptıkları Babil’e savaş sonrası geri döndüler. Ancak Osmanlı idaresi ile yapılan paylaşım anlaşmasını yeni Irak hükümeti geçersiz saymış ve geride bırakılan tüm eserlere el konmuştu. Bell, Babil’i kazan Alman arkeologlardan, eski arkadaşı Walter Andrae’i Bağdat’a davet etti ve ona eserlerin ayrıntılı bir katalogunu hazırlattı. Sonrasında da Irak hükümetini eserlerin yarısının Berlin’e verilmesi konusunda ikna etti. Paylaşımı Gertrude kendisi yaptı ve böylece Almanlar epey bir miktar eseri Berlin’e götürürken yeni kurulan Irak Müzesi de koleksiyonunu önemli ölçüde genişletmiş oldu.

    Irak Millî Müzesi bir İngiliz projesi olarak kuruldu. Sergilenen eserlerin tamamı yerliydi ve kelimenin gerçek anlamıyla bir ‘Millî Müze’ydi ama kazılar, yorumlama ve kurumlaşma işlerini yabancılar yaptı. Mezopotamya 1. Dünya Savaşı’nda İngiliz kontrolüne geçtiği zamandan itibaren arkeoloji ve arkeolojik buluntular ordunun gündemine girmişti. İngilizler Irak’ın yönetimini devraldıktan sonra bu toprakların mirasını yerinde korumanın önemini anlamaya başladı. Yeni kurulan ülke için ortak bir kültürel kimlik ve geçmiş oluşturmak işin fantezi kısmıydı, daha acil ihtiyaç birçok yeni kazıdan Irak’ın payına düşen eserlerin iyi bir şekilde sergilenmesi ve korunmasıydı.

    Gertrude Bell ilk adım olarak 1923’te Ur kazılarından Irak için ayırdığı eserlerle basit bir sergi düzenledi. Hükümet binalarının bulunduğu ‘Saray’ bölgesinde bir ofiste açılan sergiyi Kral Faysal ile birlikte birçok önemli kişi gezdi. Devamında, arkeolog Leonard Woolley kalabalık bir dinleyici grubuna Ur kazıları hakkında bir konferans verdi. Aynı yıl müze binasının planları hazırlanmaya başlandı. Bağdat’ın kuzeyinde yeni inşa edilen müze binası Haziran 1926’da, Gertrude’un ölümü seçmesinden yalnızca iki ay önce, Kral Faysal tarafından açıldı.

    Irak’ın İslâm öncesi geçmişini gözler önüne seren müzenin kısa zamanda binlerce eseri olmuştu. Müzeyi hayata geçirmek Gertrude’u hem çok sevindirip gururlandırmış hem de çok yormuştu. Kendi tarifine göre müze ekibi “yaşlı bir Arap küratör, çok zeki Yahudi bir memur ve garip bir adam”dan oluşuyordu. Ailesine yazdığı mektuplarda müze hazırlıkları ile gece gündüz uğraştığından ama kendini yetersiz hissettiğinden söz ediyordu. Eserlerin sınıflandırılması, etiketlerin yazılması gözünde büyümüştü. Kuşkusuz moralini bozan, yolunda gitmeyen başka güncel konular vardı. Düşlediği Irak’ın geleceği ile ilgili kaygıları arttıkça, Gertrude kendini Mezopotamya’nın geçmişine gömdü. Zaten bu topraklara gelmesinin asıl sebebi de bu coğrafyanın tarihine, kültürlerine ve anıtlarına duyduğu ilgi ve meraktı.

    Ölümünün ardından, Kral Faysal, onun yarattığı müzede anılmasını istedi. İngiliz heykeltraş Anne Acheson’un yaptığı Gertrude Bell büstü müzeye konuldu. Eşlik eden plaket Gertrude’un emeklerinin hakkını veriyordu: “GERTRUDE BELL. Hatırasını Araplar her zaman saygı ve muhabbetle yaşatacak. Bu Müze’yi 1923’te yarattı. Irak Eski Eserler Genel Müdürlüğü’nün Onursal Direktörü olarak olağanüstü bilgisi ve fedakarlığı ile en kıymetli eserleri bu binanın içinde bir araya getirdi. Ve yaz sıcakları boyunca öldüğü güne kadar durmaksızın eserlerle çalışmayı sürdürdü. 12 Temmuz 1926. Kral Faysal ve Irak Hükümeti bu ülke için yaptığı işleri şükranla anarak müzenin ana bölümüne onun isminin verilmesine karar verdi ve onların izniyle arkadaşları bu tableti astı.”

    Gertrude’un bronz büstü ve plaket Bağdat Müzesi’nin 2003 Nisan’ındaki korkunç talanında kayboldu. Elden geçirilip, yenilenen müze yıllardır halka açılamadı. Gertrude’un mirasından bıraktığı payla kurulan Irak İngiliz Arkeoloji Okulu ise 1991 Körfez Savaşı’ndan beri çalışmalarını Irak dışında sürdürüyor.

    Gertrude Bell’in hatırası Irak arkeolojisinde, kendi yazdığı ve hakkında yazılan kitaplarda ve geride bıraktığı 16 cilt tutan günlüklerde, 1600 mektupta ve çektiği binlerce kare fotoğrafta yaşamaya devam ediyor. Bugünleri görse, bağımsız bir Irak yaratmak için verdiği mücadeleden ve kendi hayatından vazgeçer miydi acaba?

    IŞİD’İN TARİH KATLİAMLARI

    Arkeoloji savaşları: Ya uygarlık ya barbarlık

    Arkeolojik talan kazılarında artık IŞİD de ‘temsilci’ bulunduruyor. Alınan ‘khum’ vergisi Halep’te yüzde 20, Rakka’da yüzde 50. İslâmi dönem eserleri bulunduğunda vergi artıyor.

    Savaş ve talan yorgunu Mezopotamya bu kez IŞİD’in ürpertici bir soğukkanlılıkla kurguladığı ve görselleştirerek elektronik medya üzerinden dünyaya sunduğu bir imha harekatının kurbanı. Sınırımızın biraz ötesinde, Irak’ın kuzeyindeki efsane Asur kentleri Ninova, Nimrud ve Roma İmparatorluğu’nun İranlı rakibi Partların mamur kenti Hatra balyozlarla, testerelerle, matkaplarla tahrip edildi. Şimdi benzer sahneler Roma’nın Suriye’deki görkemli yerleşimi, mermer sütunlu caddeleri, tapınakları, anıt mezarları ve kraliçesi Zennube ile ünlü kervan şehri Palmira’da tekrarlanıyor. Ortadoğu’daki her savaşta insanlar kadar arkeolojik yerleşmelerin ve kültürel varlıkların da zarar gördüğü artık çok iyi bilinen bir gerçek. İnsanların yaşadığı kayıpların ve acıların yanında eski taşlardan topraklardan söz etmek ve onlar için dertlenmek bir an için anlamsız gelse bile, aslında bu yaşananlar Ortadoğu’nun dünya uygarlığının temelini kurmuş uygar ve yaratıcı insanlarının izlerinin yok olması. Eylemlerin çapı ancak ‘kültürel temizlik’, ‘kültürel soykırım’ gibi ağır ifadelerle açıklanabiliyor ki Musul Müzesi’ndeki ve Ninova’daki kasıtlı tahribattan sonra yaşanan olayları tarif etmek için UNESCO da bu terimleri kullandı.

    Ortadoğu’nun arkeolojik eserleri kıymetli, çok kıymetli… Bunu, o tahrip filmlerini çekenler de biliyorlar. Silahları, patlayıcıları, savaşçıları finanse etmek için para gerekiyor. Onun için bir yandan Asur krallarının heykelleri Musul Müzesi’nde balyozla parçalanırken, öte yandan kaçak kazılara ‘lisans’ verilip, standart vergiler uygulanıyor. Arkeolojik talan kazılarında IŞİD’in ‘temsilci’ bulundurduğunu,alınan‘khum’vergisinin Halep’te yüzde 20, Rakka’da yüzde 50 olduğunu, altından ve İslâmi dönem eserler bulunduğunda verginin arttığını anlatanlar, altüst olmuş ülkelerinde hâlâ işlerini yapmaya çalışan Suriyeli müzeciler.

    Eski eser kaçakçılığını araştıran gazetecilerin yazdıkları, bölgedeki müzeci ve arkeologların anlattıkları, Beyrut’ta, Gaziantep’te çarşılarda gözlenenler eserlerin alıcılara Türkiye ve Lübnan üstünden ulaştırıldığını gösteriyor. Eserlerin cep telefonlarıyla çekilen fotoğrafları potansiyel alıcılara önden yollanıyor sonra deniz ya da karayoluyla hedefe ulaştırılıyorlar. Bulgaristan’da Sümer uygarlığına ait eserlerle yakalanan kaçakçılar Türk çıkıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın sınırlara, gümrüklere yolladığı uyarı yazıları, Suriye ve Irak kökenli ele geçen her eserin güvenli bir ortam oluştuğunda ait olduğu toprağa geri verilmesi kararı ne yazık ki caydırıcı olamıyor.

    Palmyra’dan ilk ve son resimler Gertrude Bell’in Palmyra’da bir asır önce çektiği fotoğrafta Korent sütunları ve geçen ay IŞİD’in bombardıman şovları (en üstte).

    Asur İmparatorluğu’nun siyasi gücünü, sanatını ve gelişmişliğini günışığına çıkaran ilk keşiflerden sonra yapılan kazılar, hem Ninova hem de Nimrud’ta yerleşim tarihinin günümüzden sekiz bin yıl önceye gittiğini ve Dicle kıyısındaki bu kentlerin çok daha eski zamanlarda Kuzey Mezopotamya’daki kentleşmenin ve insan yaşamındaki sosyal gelişmelerin öncüsü olduğunu ortaya koydu. Bugün benim de aralarında olduğum arkeologlar, Ilısu Baraj gölü alanında yaptığımız kazılarda ortaya çıkardığımız kültürler ve kronoloji için hâlâ bu kazıları referans almakta, Yukarı Dicle’nin sınırlarındaki çalışmalarda bu kent kültürlerinin etkisini ölçmekte.

    Uygarlık zincirinin halkalarını tamamlamak için daha yapılacak çok kazı, çözülecek çok tablet varken, Asur’un insan başlı, boğa gövdeli, dev tanrıları lamassu’lara vurulan her darbe bu toprakların tarihinden bir parçayı daha koparıp yok ediyor.

    GERTRUDE BELL’İN MİRASI

    Çölün kraliçesi sinemada

    Bu yıl çekilen ve Gertrude Bell’in hayatını anlatan filmde, ünlü arkeologu Nicole Kidman canlandırıyor.

    Arkasında eşsiz bir akademik miras bırakan Gertrude Bell’in etkileyici yaşamı, başrolde Nicole Kidman’ın oynadığı “Queen of the Desert” filmiyle beyazperdeye geliyor.

    Gertrude Bell, gezgin, arkeolog, müzeci, hükümet ajanı gibi kimliklerle meraklısı olduğu tarihte derin bir iz bırakmıştı. Ancak bu miras akademik ve siyasi alanlarla sınırlı kalmış, 20. yüzyılın ilk yarısındaki erkek egemen İngiliz toplumu algısı Gertrude Bell’in şöhretini engellemiştir. Popüler tarihin vitrinine ise, beraber çalıştığı T. E. Lawrence çıkarılmıştır. Gertrude Bell’in sinemada canlandırıldığı ilk yapım “Al-Mas’ala Al-Kubra” (Clash of Loyalties) isimli 1983 tarihli İngiliz-Irak ortak yapımı filmdir.

    Gertrude Bell arkeolog kimliğiyle “İndiana Jones’un Günlükleri” isimli Amerikan TV dizisinde de canlandırılmıştır.

    Ancak Gertrude Bell’in kişisel ilişkilerini de ön plana çıkartan ilk yapım, Bağdat Demiryolu’nu konu alan “Die Baghdadbhan” isimli 2007 yapımı bir Alman belgeselidir.

    Yönetmenliğini Werner Herzog’un üstlendiği, bünyesinde Robert Pattinson ve James Franco gibi ünlü isimleri barındıran ve yakında Türkiye’de gösterime girecek Çöl Kraliçesi (Queen of the Desert) ise, Bell’in maceralı yaşam öyküsünü ilk defa geniş kitlelere ulaştırmayı amaçlıyor. Belki bu sayede Gertrude Bell, ölümünden uzun bir süre sonra popüler tarihin sayfalarında da hakettiği yeri alacak.

    Yiğit Baysal

  • Galata Kulesi işgal altında

    Galata Kulesi işgal altında

    13 Kasım 1918’de başlayan İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından işgali, 6 Ekim 1923’e kadar devam etti. Bu süre zarfında işgal güçleri Osmanlı başkentindeki birçok kamusal binayı askeri amaçlarla kullandı. Şehre hakim yaklaşık 70 metre yüksekliğindeki tarihi yapı da İngilizler tarafından gözetleme kulesi olarak kullanıldı. O günlerden kalan fotoğrafta, İstanbul’un Ceneviz mirasının kapısında hatıra pozu veren İngiliz bahriyelileri ve piyadeleri görülüyor. Bugün, işgal güçleri yerlerini turist birliklerine, katır arabaları ise motorlu araçlara bırakmış durumda.

  • Felaketi sağduyu önledi

    Felaketi sağduyu önledi

    7 Haziran seçimlerinden iki gün önce HDP’nin Diyarbakır’daki mitingine bomba koyduranlar, son yılların en büyük provokasyonunu hedefliyordu. Dört kişinin öldüğü olay, HDP’nin sağduyulu yaklaşımı sayesinde daha fazla büyümedi.

    Halkların Demokratik Partisi’nin, 7 Haziran seçimlerinden iki gün önceki Diyarbakır mitinginde son yılların en büyük provokasyonlarından biri yaşandı. Yüz binlerce kişinin bulunduğu miting alanındaki çöp kutusuna ve seyyar çay ocağına konulan parça tesirli iki bombanın patlaması sonucu dört kişi öldü, 200’e yakın kişi yaralandı. Başta eş genel başkan Selahattin Demirtaş olmak üzere HDP’nin sağduyulu yaklaşımı olayların daha da büyümesine engel oldu.

    İlk patlamanın ardından “Ciddi bir şey yok devam ediyoruz” diyen sunucunun ikinci ve daha şiddetli patlamadan sonra trafonun patladığını söyleyip sükunet çağrısı yapması paniği önledi. Partililer art arda “Provokasyona gelmeyin, sakin olun” çağrıları yaparken polisler, 1 Mayıs 1977 katliamında silah sesleri duyulunca polis panzerlerinin kitlenin üzerine sürülmesini hatırlatan bir şekilde bomba paniği yaşayan insanların üzerine biber gazı attı ve tazyikli su sıktı.

    Seçim sürecinde bu provokasyondan önce de partinin Adana ve Mersin il binaları bombalanmış, Bingöl Karlıova’daki seçim aracının şoförü öldürülmüş, Erzurum mitingi sonrasında ateşe verilen ve içinde şoförü olan parti aracı yakılmıştı.

  • Bilanço: Dört günde 22 can

    Bilanço: Dört günde 22 can

    Alevilere yönelik provokasyonlardan birinin yaşandığı Gazi Mahallesi’ndeki olaylarda 22 kişi öldü. Vali ve Emniyet Müdürü’nün provokatör gibi davrandığı olaylarda polis halkın üzerine ateş açmıştı.

    Alevi vatandaşların çoğunlukta olduğu, bugün İstanbul’un Sultangazi ilçesinde yer alan Gazi Mahallesi’ndeki üç kahvehane ve bir pastaneye, 12 Mart 1995 akşamı bir taksiden ateş açılması sonucu 76 yaşındaki Alevi dedesi Halil Kaya öldü beşi ağır 24 kişi yaralandı. Olayda kullandıkları taksiyi gasp eden saldırganlar taksi şoförünü de boğazını keserek öldürmüşlerdi.

    Haberin duyulmasının ardından çok sayıda mahalleli saldırılara geç müdahale eden polisi protesto için karakola doğru yürüyüşe geçti. Polisin kalabalığa ateş açması sonucu bir kişi daha öldü.

    Ertesi gün İstanbul’un dört bir yanından mahalleye gelen yaklaşık binlerce kişi protesto için yeniden karakola doğru yürüdü. Yürüyüş sırasında polis bir kişiyi daha öldürünce olanlar oldu ve barikatlar kuran eylemciler polisle çatışmaya başladı. Gün boyu süren çatışmalarda karakol polislerine takviyeye gelen özel tim ve çevik kuvvet polislerinin ateş açması sonucu 14 kişi daha hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı.

    Sokağa çıkma yasağı konan mahalleye askeri birliklerin sevk edilmesi de çözüm olmadı. 14 Mart’ta halk bir kez daha sokağa çıktı ve polisle çatıştı. Olayları yatıştırması gereken Vali Hayri Kozakçıoğlu ve Emniyet Müdürü Necdet Menzir tam tersine bizzat provokatör gibi davranıyordu.

    15 Mart’ta olaylar Ümraniye’ye de sıçradı ve polis dört kişiyi de burada öldürdü. İçişleri Bakanı Nahit Menteşe ise yaptığı açıklamada dalga geçer gibi “Polisimiz kimseye ateş etmez. Zaten bu olayda da silah kullanmamıştır” diyordu. Günler sonra ortalık yatıştığında ortaya çıkan bilanço korkunçtu. Dört gün içinde tam 22 kişi öldürülmüştü. Dönemin üst düzey sorumlularından hiç kimse yargı karşısına çıkarılmadı. 20 polise açılan ve altı yıl boyunca üç il gezdirilen davada iki polis ceza aldı; ancak bu karar Yargıtay tarafından, ‘haklarında adam öldürmeye dair net deliller bulunmadığından’ dolayı bozuldu. Tekrar görülen davada iki polise 4 yıl 32 ay ceza verildi. Gazi Olayları üzerindeki sır perdesi de diğer provokasyonlarda olduğu gibi kaldırılamadı, gerçek suçlular yakalanamadı.

  • Hedef yine Aleviler

    Hedef yine Aleviler

    Sivas’ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılanların kaldığı Madımak Oteli’nin, 2 Temmuz 1993’te çoğu İslâmcılardan oluşan kalabalık tarafından yakılması sonucu 33’ü şenlik katılımcısı, ikisi otel görevlisi 35 kişi öldü.

    Yazar Aziz Nesin şenliğin konuklarından biriydi. Katliamdan bir gün önce Nesin bir konuşma yapmış, Sivas Valisi’nin de dinlediği bu konuşma sırasında dışarıda bir grup “Bugün hesap günüdür” başlıklı bildiriler dağıtmıştı. Hakikat gazetesi Aziz Nesin’in konuşmasını ertesi gün “Müslüman mahallesinde salyangoz sattılar” başlığıyla verdi.

    Aslında yerel basın şenlik ve Aziz Nesin aleyhine günlerdir provokatif yayın yapıyordu. 2 Temmuz günü kentte gerilim üst seviyeye ulaşmıştı. Cuma namazı sonrası kentin farklı noktalarında toplanan binlerce kişi “Sivas Aziz’e mezar olacak”, “kafirlere ölüm”, “Vali istifa” gibi sloganlar atarak hükümet konağına doğru yürüyüşe geçti. Burada polisin engellediği kalabalık önce kültür merkezine, oradan da Madımak Oteli’ne yöneldi.

    Nesin’e linç girişimi Aziz Nesin itfaiye merdiveninden indirilirken olayın provokatörlerinden Cafer Erçakmak’ın “O, Aziz Nesin” sözlerini duyan bir itfaiye eri 78 yaşındaki yazarı kolundan tutup aşağı fırlatmıştı. Gazeteler de ilk günlerde olaydan Nesin’i sorumlu tutuyordu.

    5 bin kişilik kalabalığın kuşattığı otelde onlarca kişi mahsur kaldı. Önceleri yalnızca slogan atan kalabalık bir süre sonra oteli taşlamaya başladı. Polislerin giderek saldırganlaşan kalabalığa müdahale etmek gibi bir niyeti yoktu.

    Oteldeki sanatçılar telefonla ulaşabildikleri milletvekillerine durumu anlattı. Bunun üzerine askerden destek istendi. İl dışından gelen takviye askerlerin çoğu otelin önüne gelmemiş, kentin başka yerlerinde beklemeye başlamıştı. Otelin önüne gelen küçük bir grup asker de başlarındaki albay kalabalıkla konuştuktan sonra, kalabalığın “En büyük asker bizim asker” sloganlarıyla bölgeden ayrıldı.

    Saat 18.00’de kalabalık 15 bin kişiye ulaşmıştı. Bu sırada birkaç kişi otelin pencerelerine tırmandı ve alevler yükselmeye başladı. Otel, kalaba- lığın “Allahu Ekber” nidaları arasında yanıyordu. İtfaiye de olay yerine çok geç geldi. Otelin içinde 35 kişi ölürken, aralarında Aziz Nesin’in de olduğu 51 kişi kurtarıldı. Nesin itfaiye merdiveninden aşağı indirilirken, olayın baş provokatörü Refah Partili belediye meclis üyesi Cafer Erçakmak “O, Aziz Nesin” diye bağırdı. Bunun üzerine kolundan tutmakta olan itfaiye eri Nesin’i kalabalığa fırlattı. Bir polis memuru kalabalığın yumruk ve tekmelerle saldırdığı 78 yaşındaki Nesin’i son anda linç edilmekten kurtardı.

    Dönemin başbakanı Tansu Çiller, 35 kişinin öldürüldüğü katliamı “Olaya katılan vatandaşlarımızdan hiçbirine bir zarar gelmedi” diye değerlendirecekti.

  • Savaş lobisi işbaşında

    Savaş lobisi işbaşında

    1984 yılından beri devletle savaşan PKK, 1993’te ateşkes ilan edince kısa süreli bir barış havası esmişti. Ancak örgütün, tüm ayrıntıları hâlâ tam bilinmeyen bir eylemde 33 silahsız er ve yedi sivili katletmesi barış sürecinin sonu oldu.

    Abdullah Öcalan’ın ağzından PKK ilk kez ateşkes ilan ettiğinde tarihler 17 Mart 1993’ü gösteriyordu. Seneler sonra, ateşkeste Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın doğrudan etkili olduğu ortaya çıkacaktı. Iraklı Kürt lider Talabani’nin aracılık yaptığı temaslarda, PKK’nın ateşkes ilan etmesi, devletin de PKK’lılar için bir “dağdan indirme” formülü üzerinde çalışması üzerinde mutabık kalınmıştı.

    Hem devlet hem de PKK içinde savaştan beslenen ve silahların susmasını istemeyenler vardı ama bölgede yıllardır ilk kez barış havası esiyordu. Nevruz kutlamaları bile olaysız geçmişti. Öcalan iki aylık olduğunu duyurduğu tek taraflı ateşkesi, 16 Nisan’da süresiz uzattı. Ancak beklenmedik bir gelişme oldu ve ertesi gün Turgut Özal öldü.

    Sürecin sonunu asıl getiren getiren olay ise 24 Mayıs’ta yaşandı. Malatya-Bingöl yolunu kesen ve dağıtıma gönderilen silahsız 33 erle 30 sivili kaçıran PKK’lılar, 33 er ve yedi sivili katletti.

    Zamanlamanın manidar olmasının yanı sıra olayda bir dizi tuhaflık vardı. Kurallara göre erler için güvenliğini eskortların sağladığı konvoy oluşturulması, otobüslerde silahlı muhafızların olması gerekiyordu. Ancak o gün 582 er, 16 midibüsle, konvoy oluşturulmadan, eskort ve muhafız olmadan Malatya’dan Bingöl’e doğru yola çıkarılmıştı. Talihsiz 33 er bu 16 araçtan ikisindeydi ve kendi araçlarının çevrilmesi tamamen tesadüftü.

    Araçlar iki buçuk saatlik yolu altı saatte ancak almış ve bu kısa yolda tam beş kez mola vermişti. Üstelik bölgede PKK’lıların olduğu bilinmesine rağmen, molalar için yol üzerindeki karakollar kullanılmamıştı.

    Büyük tepki toplayan olayın ardından barış umutları rafa kalktı. Süleyman Demirel cumhurbaşkanı, Tansu Çiller başbakan oldu. Göreve geldiğinde Kürt sorununun çözümü için “Bask modeli” tartışmasını ortaya atan Çiller, kısa sürede “topyekun savaş” konseptini savunmaya başlayacaktı. 1993-1995 arasında savaşın en şiddetli çatışmaları yaşandı, köy boşaltma ve faili meçhul cinayetlerde de büyük artış oldu.

    Olayı uzun süre “devletin ateşkese rağmen sürdürdüğü operasyonlara misilleme” diye izah etmeye çalışan Öcalan, ilerleyen yıllarda saldırı emrini veren ve sonradan itirafçı olan PKK yöneticisi Şemdin Sakık’ı suçladı. Son olarak, cezaevindeki bir avukat görüşmesinde ise “Devlet içinde barış istemeyen güçler 33 eri bize öldürttü” dediği iddia edildi.

    Çatışmalar günlerce sürdü Büyük tepki toplayan 33 erin öldürülmesinin ardından askerler günlerce süren bir operasyona başladı. Fotoğraf, operasyonların altıncı gününde bir dinlenme anında çekilmiş.
  • Katliamdan önce Alevi evleri işaretlenmişti

    Katliamdan önce Alevi evleri işaretlenmişti

    CHP’nin kurduğu hükümetin 17 Ocak 1978’de güvenoyu almasından sonra Türkiye, ülkücülerin tırmandırdığı şiddet sarmalının ortasına düşmüştü. Tam bir katliamlar yılı olan ve 1200’den fazla kişinin öldürüldüğü 1978’in en büyük vahşeti ise Maraş’ta yaşandı.

    Sadece 1978’in değil yakın tarihin en büyük katliamlarından biri olan 22- 26 Aralık tarihleri arasındaki olaylarda resmi rakamlara göre 101 kişi öldü, ancak gerçek ölü sayısının 200 civarında olduğu tahmin edilmektedir. 

    Olaylar, 19 Aralık 1978’de Cüneyt Arkın’ın başrolünü oynadığı, Rusya’dan kaçıp Türkiye’ye sığınan bir ajanla aşık olduğu genç kızın öyküsünü anlatan “Güneş Ne Zaman Doğacak” filminin Çiçek Sineması’ndaki gösterimi sırasında bomba patlamasıyla başladı. Ülkücülerin izlediği film sırasında patlayan bombayı solcuların attığı söyleniyordu ancak daha sonra bombayı ülkücü provokatörlerin attığı anlaşıldı. 

    Belediye hoparlöründen ve Ulucami minarelerinden “Alevi komünistler suyumuza zehir kattı, Allahını seven Müslüman hazır olsun” anonslarının yapıldığı 21 Aralık’ta ülkücüler iki solcu öğretmeni bombalamanın misillemesi olarak öldürdüler. Ertesi gün, öğretmenlerin cenazesine katılan yaklaşık 5 bin kişiyi camide 8-10 bin kişilik sağcı grup bekliyordu. “Komünistlerin ve Alevilerin namazı kılınamaz” diye bağıran grup cenazeye taş ve sopalarla saldırdı. Sağcılar, “Ordu millet elele”, “Komünistler Moskova’ya” ve “Müslüman Türkiye” sloganları atarak taş, sopa, tabanca, tüfek, balta ve balyozlarla sol parti ve örgüt binalarını basıp ateşe verdi, Alevilere ait 300 civarında işyerini tahrip etti, ardından Alevi mahallelerine yöneldiler. 

    Katliamdan bir hafta önce Alevi mahallelerine gelen ve görevli olduklarını söyleyen kimliği belirsiz kişiler, evlerde kaç kişinin yaşadığını tespit etmiş ve Alevilerin evlerini işaretlemişti. Saldırganlar hangi evde kaç kişiyi öldüreceklerini biliyordu. 

    Dört gün süren vahşet Kent dışından gelen militanların da aralarına katıldığı ülkücüler, dört gün boyunca Kahramanmaraş’ta büyük bir vahşete imza attı. Olayın ardından Maraş’ın da aralarında olduğu 13 kentte sıkıyönetim ilan edildi.

    Olaylar 24 Aralık’ta büyük bir vahşete dönüştü. Hamile kadınlar, küçük çocuklar, hasta ihtiyarlar bile sorgusuz sualsiz katlediliyordu. Saldırganlar ağaçlara cenin çivilemek, genç kızların göğüslerini kesip sopaların üzerinde gezdirmek gibi o güne dek görülmemiş şeyler yapmıştı. 

    O dönem ana muhalefette olan Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel, meşhur “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözünü Maraş Katliamı üzerine söylemiş, gazeteci Uğur Mumcu bu sözleri “Demirel’in insanlığını anlamak için bu sözler yeter. Böyle bir siyasetçiye ne dünya tarihinde ne Türkiye’de rastlanmıştır” diye değerlendirmişti. 

  • Solun hızını kesen provokasyon

    Solun hızını kesen provokasyon

    Bugün bir provokasyon olduğu herkes tarafından kabul edilen, 40’ın üzerinde insanın öldüğü 1 Mayıs 1977 katliamı, 1960’lı yıllardan beri yükselen solun hızını bir anda kesti. Taksim’deki bu trajik hadiseden sonra Türkiye adım adım 12 Eylül darbesine doğru yol alacaktı.

    Sol hareketin önünü kesmek için yapılan 12 Mart 1971 askeri darbesi, solun yükselişine engel olamamıştı. 1973 seçimlerine o güne dek görülmemiş solcu vaatlerle giren CHP birinci olmuş, sosyalist sol gruplar, darbenin cezaevlerine tıktığı kadroların 1974 affıyla serbest kalmasıyla yeniden ve daha büyük bir toplumsal destekle örgütlenme faaliyetlerine girmişti. 1970’li yıllarda otomotiv sektörünün büyümesinin de etkisiyle sendikalı işçi sayısı da artıyor ve sınıf sendikacılığı güçleniyordu. Özetle rüzgâr soldan esiyordu.

    İlk panik anları Silah sesleri duyulduktan hemen sonra çekilen fotoğraf yaşanan paniğin boyutlarını gösteriyor (üstte). Olayın bir provokasyon olduğu kesinleşmeden önce, katliamın sorumlusunun “Maocular” olduğunu düşünenler vardı. 2 Mayıs’ta Günaydın gazetesi de “Maocu vatan hainleri”ni suçlayan manşetle çıkmıştı (altta).

    Cezaevi süreci, sosyalistler için bir değerlendirme ve tartışma ortamı yarattığından çok sayıda yeni örgüt ve yeni “çizgi” de kendini ifade etmeye başlamıştı. 1975’ten sonra sosyalist solda kabaca üç büyük grup oluşmuştu. TKP’nin başını çektiği Sovyetler Birliği’ne yakın gruplar ile Çin Komünist Partisi’ne yakın Maocu gruplar ve bu iki çizgiye de mesafeli olan, THKP-C çizgisindeki gruplar. İlk iki grup birbiriyle kanlı bıçaklıydı ve aralarındaki gerginlik zaman zaman silahlı çatışmaya dahi varabiliyordu.

    1977 1 Mayıs mitingini düzenleyen TKP’nin egemenliğindeki DİSK, “Maocu bozkurtlar” adını taktıkları grupların alana gelmemesini istemiş, bu gruplar ise “sosyal faşist” adını taktıkları TKP’ye “Katılacağız” yanıtını göndermişti.

    Bu gerginlik ve çatışma söylentilerine rağmen Türkiye tarihinin bu en kitlesel 1 Mayıs’ına 500 bin kişi katıldı.

    Saat 19.00 civarında DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in konuşması bitmek üzereyken, Maocu olarak nitelendirilen büyük bir grubun Taksim’e İstiklal Caddesi üzerinden girmeye çalıştığı sırada Sular İdaresi yönünden ve Intercontinental Oteli’nden (Şimdiki The Marmara) yaylım ateşi açıldı. Bu esnada polis panzerlerinin sirenleri açık vaziyette kitlenin üzerine sürülmesi silah seslerinin yarattığı paniği büyüttü. Kısa sürede 40’ın üzerinde insan öldü, 130 kişi yaralandı. Can kayıpları ya kurşun yarasıyla ya panzerlerin altında kalarak ya da panik sırasında ezilerek gerçekleşti.

    Yıllar sonra bazı telsiz çözümlemeleri ve polis şeflerinin ifadeleri sonucu olayın plânlı bir provokasyon olduğu anlaşıdı ama failler bulunamadı, hiçbir sorumlu yargılanmadı. Bu büyük provokasyondan sonra sol içi çelişkiler ve bölünmeler hızlandı. Daha da önemlisi, halkın kanlı 1 Mayıs’tan sonra daha mesafeli davrandığı solun yükselişi sona ermişti.

  • Polis sağcı elele, solcular cehenneme

    Polis sağcı elele, solcular cehenneme

    ABD Donanması’na ait 6. Filo’yu protesto mitingine polisle işbirliği halindeki milliyetçiler ve İslâmcıların saldırısında iki kişi öldü. Sağcı militanlar saldırıdan önce Dolmabahçe’de demirlemiş olan 6. Filo’ya karşı namaza durmayı da ihmal etmemişti!

    6.Filo, 1967’den beri birkaç kez geldiği Türkiye’de solcu gençler tarafından protesto edilmişti. Şubat 1969’daki gelişinde de protestolarla karşılandı. Öğrenciler ve çeşitli sendikalardan oluşan gruplar 16 Şubat Pazar günü Beyazıt’ta başlayıp Taksim’de bitecek bir protesto yürüyüşü yapmak için izin aldılar.

    Büyük yürüyüşten önce üniversitelerde de çeşitli etkinlikler yapıldı. 11 Şubat’ta İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenen forumun ardından, bir yıl önceki 6. Filo protestolarında polisin öğrenci yurdunun ikinci katından atarak öldürdüğü Vedat Demircioğlu’nun resminin olduğu bir kırmızı bayrak yangın kulesine asıldı.

    Olayların sembol fotoğrafı İslâmcı yazar Mehmet Şevki Eygi ve gazetesi Bugün, Kanlı Pazar’ın en önemli provokatörleri arasındaydı. Atılay Kayaoğlu’nun çektiği ve Kanlı Pazar’da yaşananları en iyi anlatan fotoğrafta, sağcı bir militan Ali Turgut Aytaç’ı bıçaklayarak öldürürken eli coplu polis seyretmekle yetiniyor.

    Bunlar olurken sağcı basın da boş durmuyordu. BugünBabıali’de Sabah ve Son Havadis gazeteleri provokasyonun ilk fitilini ateşlediler. Bu gazetelerin 12 Şubat’ta Beyazıt Kulesi’ne kızıl bayrak çekildiği yalanını dolaşıma sokması üzerine sağcı kuruluşlar 14 Şubat’ta Cuma namazı çıkışı “Bayrağa Saygı” mitingi düzenledi. Mitingde komünistlere karşı savaş açıldığı ilan edildi ve 16 Şubat’’ta “komünistlere gereken dersi vermek için” 6. Filo’yu protesto yürüyüşünün biteceği Taksim’de toplanma çağrısı yapıldı. 15 Şubat’ta Mehmet Şevki Eygi’nin Bugün gazetesi, “Kızılları boğmanın vakti geldi” manşetiyle çıktı, Eygi, köşesinde de Müslümanları cihada çağırıyordu.

    16 Şubat’ta Beyazıt’ta toplanan ve sayıları 40 bini bulan protestocular Sirkeci, Karaköy, Tophane, Kabataş, Dolmabahçe, Gümüşsuyu üzerinden Taksim’e ulaşacaktı. Bu arada sağcılar, Dolmabahçe’de demirli 6. Filo manzarasına karşı namaz kıldıktan sonra Taksim’e çıkıp taş, sopa ve bıçaklarla beklemeye başladı. Solcular Taksim’e girerken polis de üzerine düşeni yaptı ve meydana hep birlikte girmelerini engellediği kitleyi küçük parçalara böldü. Bu durum eylemcilerin üzerine saldıran sağcı militanların işini kolaylaştırdı. Saldırılarda, Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan öldürüldü, 200’e yakın kişi yaralandı.

    Saldırıları planlamak için günler öncesinden toplantılar yapıldığı, 6-7 Eylül olaylarında olduğu gibi İstanbul dışından insanlar getirildiği ve marangozlara yaptırılan iki kamyon sopanın sağcı militanlara dağıtıldığı ortaya çıktı. Polisler saldırganları solcularla karıştırmasın diye sağcıların yakalarına takması için mavi kurdele bile dağıtılmıştı.

  • Sermaye artık Türklerin elinde

    Sermaye artık Türklerin elinde

    Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı haberi üzerine başlayan 6-7 Eylül Olayları, Rum azınlığa yönelik Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yağma ve yıkım eylemiydi. Olay, Varlık Vergisi ile başlayan sermayenin Türkleşmesi sürecini hızlandırdı.

    Atatürk’ün evinin bombalandığı haberi 6 Eylül 1955’te saat 12.30 sularında geldiğinde Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, Beyoğlu’nda Abdullah Efendi Lokantası’nda öğle yemeğindeydi. Menderes haberin radyodaki 13 haber bültenine yetiştirilmesi talimatı verdi.

    Haber radyodan verildi, ama olayları asıl tetikleyen provokasyon iktidardaki Demokrat Parti’ye yakın bir gazete olan İstanbul Ekspres’ten geldi. Normalde 20 bin basılan gazete olayı manşetine taşımış ve 290 bin adet basılmıştı. Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin genel sekreteri Kamil Önal’ın, “Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalıya ödeteceğiz” demecinin de yer aldığı gazete kısa sürede İstanbul sokaklarında dağıtıldı.

    Birkaç saat içinde Kıbrıs Türktür Cemiyeti, diğer gençlik örgütleri, bazı meslek kuruluşları ve DP teşkilatının öncülüğünde binlerce kişi toplandı. Rum azınlığın yoğun olduğu semtlerde harekete geçen kalabalık, mahkeme zabıtlarına göre, 4 bin 214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5 bin 317 mekânı tahrip edip yağmaladı. Olaylarda, Dilek Güven’in 6-7 Eylül Olayları adlı kitabında aktardığına göre 11 kişi öldü, en az 60 kadın tecavüze uğradı ve onlarca kişi yaralandı. İzmir’de de fuardaki Yunan pavyonu ve Yunanistan Konsolosluğu ateşe verildi. Ayrıca 14 ev, 6 dükkan, bir pansiyon, bir kilise ve İngiliz Kültür Merkezi tahrip edildi.

    7 Eylül’de sıkıyönetim ilan edildi ve olaylar sona erdi. İktidarın ilk işi olayları komünistlerin yaptığını söylemek oldu. Sıkıyönetim Komutanlığı’nın basına koyduğu yasaklardan biri de 6-7 Eylül’ü komünistlerden başkasının yaptığı yolunda haberlerin yazılmamasıydı!

    Görüşünüşte olayların sebebi Atatürk’ün evinin bombalanmasıydı ama perde arkasında devletin etnik homojenleştirme ve sermayeyi Türkleştirme çabaları vardı.

    6-7 Eylül olayı 27 Mayıs darbesinden sonra Yassıada Mahkemeleri’nde DP yöneticilerinin yargılandığı davalardan biri oldu. Türkiye’deki karanlık provokasyonlardan birinin yargıya intikal etmesi açısından 6-7 Eylül olayları istisnadır ama asıl amaç sorumluları ortaya çıkarmak değil, suçu yalnızca DP’nin üzerine yıkmaktır. Menderes yargılamalar sırasında defalarca MAH (MİT’in eski adı) yöneticilerinin çağrılmasını istediyse de bu talebi reddedilmişti.

    Beyoğlu’nda yağma

    Olaylarda 5 binden fazla ev ve işyeri tahrip edilip yağmalandı. Olaylardan sonra İstanbul sokaklarındaki manzara inanılmazdı.