Etiket: sayı:14

  • Burun düşüren illetler burun sızlatan tedaviler

    Burun düşüren illetler burun sızlatan tedaviler

    İnsan vücudunda hem böylesine önemli hem de böylesine tehdite açık başka bir organ yoktur. Tarih boyunca bu hayati ve kırılgan çıkıntının tedavisiyle meşgul olan hekimler, hayırlı bir yan etki olarak plastik cerrahiyi de keşfettiler.

    MEHMET ÖMÜR

    Kol derisinden burun Tagliacozzi’nin 1597 tarihli De Curtorum Chirurgia Per Institionem isimli eserinde yer alan gravürde hastanın burnu üst kolundan kaldırılmış bir deri parçasına sabitlenmiş durumda.

    Koku almanın fizyolojisiyle ilgili araştırmalar son 30-40 yılda yoğunlaştı. 2004 Nobel Tıp ve Fizyoloji Ödülünü, kokunun algılanması ve hatırlanmasını da içeren koku sistemimizin organizasyon yapısı ile ilgili çalışmalarıyla Richard Axel ve Linda Buck kazandı. İkili, koku algılayıcılarımızı doğrudan etkileyen daha önce tanımlanmamış bir gen ailesi keşfettiler. Ama bütün gelişmelere rağmen, özellikle kokunun beyinde işlenişiyle ilgili kimi mekanizmalar modern bilim için hâlâ gizemini korumaya devam ediyor.

    Tarih boyunca burun ve koku alma duyusunun esrarını çözmek için uğraşanlar arasında ilk akla gelen isim, burundaki koku alma bölgesini bulan ve gladyatörleri tedavi ettiği için ilk spor hekimi olarak kabul edilen Bergamalı Galenos’tur. Ancak bu bölgenin ayrıntılı tanımı için 1200 yılı aşkın bir süre geçmesini, Andreas Vesalius’un (1514- 1564) bu işe ‘burnunu sokmasını’ beklemek gerekti. Gerçi ondan önce Alessandro Achillini (1463-1512) koku alma sinirini ilk kez tanımlayan biliminsanı ünvanını kazanacak ama koku alma bölgesinin ayrıntılarını De Humani Corporis Fabrica adlı 1543 tarihli kitabında Vesalius açıklayacaktır. Henüz mikroskop yoktur ortalarda, dokuları yakından görmeyi mümkün kılan bu cihazın icadıyla, Alman Max Schultze 1860’ta ilk koku alma hücresini saptar.

    The Nick adlı televizyon dizisinde İtalyan Metodu ismi verilen bu yönteminin 20. yüzyılın başında hâlå kullanıldığı görülüyor.

    Koku alma duyumuzun kıymetini onu kaybettiğimizde anlıyoruz. Burnumuz tıkalı olduğunda oksijeni ağızdan alarak idare edebiliyoruz, ama koku ve tat alma duyularımıza veda ediyoruz. Bu nedenle tarih boyunca Babil hekimleri, Mısır rahipleri, Maya büyücüleri burun tıkanıklığına çözüm bulmaya çalıştılar. Ama 19. yüzyıla kadar burun anatomisinden ve burnun havayı süzme, vücuda uygun ısı ve neme getirme gibi işlevlerinden bihaber olduklarından, bugünkülerden çok da farklı olmayan burun rahatsızlıklarını tedavi etmekte genellikle çaresiz kaldılar.

    Eski zamanlarda da en çok sık rastlanılan burun rahatsızlığı, bugün olduğu gibi nezleydi. Hipokrat bundan 2500 yıl önce Eski Tıp diye adlandırdığı kitabında Antik Yunan’da coryza denilen nezleye dair, “Bu sıradan ve zararsız hastalıkta burun akmaya başlar. Yanma hissi oluşur. Ardından salgı yoğunlaşır” diye yazar. Nezlenin yaşla, mevsimle ilgisini, komplikasyonlarını ve tedavilerini anlatır. Coryza’ya tarih boyunca “ beyin nezlesi” de denilir. Nezle sırasında beyindeki kötü sıvıların burundan dışarı çıktığı düşünülür. Bu görüşe ilk kez 1655’de İngiliz anatomist Victor Schneider (1614-1680) karşı çıkar ve De Fosse Cribriformis adlı kitabında beyin ile burun arasında böyle bir akıntıya yol açabilecek bir açıklık olmadığını gösterir. Nezlenin nedeninin mikroplar olduğunu ortaya koyansa ünlü Louis Pasteur’dür (1822-1895).

    Kilise lanetledi, ama heykeli dikildi 16. yüzyıl İtalyan cerrahi profesörü Gasparo Tagliacozzi, kopan, eriyen, çöken ve kesilen burunları kendi yöntemleri ve ağırlıklı olarak protezlerle tamir ediyordu. Zamanında kilise tarafından şiddetle kınandı ancak 1733’te elinde burun tutan heykeli dikildi.

    Eski hekimlerin burun tıkanıklığı yapan başka hastalıklarla da mücadele ettiğini biliyoruz. Burun ülseri bunların en yaygınlarındandır. Muhtemelen kirli parmaklarla burun kaşımadan oluşan burun ülserleri, o zamanlarda lepra, skleroderma, scorbut ve tüberküloz gibi hastalıklarla da bağlantılı olmalıydı. 1500’lü yıllarda Kristof Kolomb’un denizcilerinin Amerika’dan taşıdığı sifilis (frengi) de daha sonraları aynı guruba dahil hastalıklar arasına katılacak, sifilis sonucunda çöken buruna ünlü filozofunkine benzediğinden “Sokrat burnu” denilecektir. Burun frengisinin 16. yüzyıldan itibaren çok sayıda burnu harabetmesinin tıp tarihinde olumlu bir etkisi de olur, burunları tamir etmek isteyen hekimler plastik cerrahinin temellerini atarlar. Bunların başında Fransız Ambroise Paré gelir ve modern cerrahinin babası olarak bilinir.

    KOKULAR KİTABI Kokuyla ilgili hemen her şey hakkında ilginç hikayeler ve şaşırtıcı ayrıntılar için: Kokular Kitabı, Vedat Ozan, Everest Yayınları, 2015

    Tarih boyunca burnun başına gelenler arasında ilk sıralarda travmalar gelir. Korumasız bir çıkıntı teşkil eden burun, her türlü kazada zarar görür. Eski Yunan’da boks sporu çok yaygındır. Elinde günümüz tıbbının sembolü olan alameti farikası yılanlı asa taşıyan Apollon’un oğlu yarıtanrı Asklepios adına Atina, İzmir ve Bergama’da kurulan antik sağlık merkezlerinde burun travmaları üzerine tedaviler geliştirilmiştir. Asklepios kültünün hekimleri ve Hipokrat kırık burnun nasıl düzeltileceğini yazmışlar, yüzün ve kafatasının diğer yerlerinde başka kırıklar olup olmadığının mutlaka muayene edilmesini önermişler, burnu elle ya da alet yardımıyla yerine oturtmanın yollarını göstermişlerdir.

    Burun kanamaları da tarih boyunca hekimleri en çok uğraştıran konulardandır. Asur kraliyet hekimi Aradnana dıştan yapılan pansumanın işe yaramadığını içeriye tampon konulması gerektiğini vurgular. Burunla ilgili her konuda söyleyecek sözü olan Hipokrat bu konunda da kelam etmiş, M.Ö. 5. yüzyılda yazdığı Corpus adlı eserinde burun kanamalarını ve tedavilerini ayrıntılı bir biçimde ele almıştır.

    Tarih sadece burnu yerine yerleştirmek için geliştirilen yöntemleri kaydetmemiştir elbette. Eski çağlarda ‘burun kesme’ ibreti alem için uygulanan cezalar arasında önemli bir yer tutar. Kulak, dil, meme ve penis gibi tüm çıkıntılı organlar, kesme cezasından nasiplerini almışlardır ama herhalde en çok hedefe konan organ burun olmuştur. Vidal de Cassis şöyle yazar: “Vücutta kin, kıskançlık, gurur, namus ve adalet yüzünden bu kadar zarar gören başka bir organ yoktur”. Ramses III döneminde iki yargıçın haremdeki kadınlara gösterdikleri ilgi yüzünden burun ve kulakları kesilerek cezalandırıldıkları kayıtlara geçmiştir. Milattan 1700 yıl önce Hamurabi kanunlarında hastalarını iyileştirmeyen hekimlere de benzer cezalar öngörülür.

  • Parfümler yaygınlaştı, başdöndürmek kolaylaştı

    Parfümler yaygınlaştı, başdöndürmek kolaylaştı

    Peki, nasıl oldu da üç otuz paraya bile parfüm satılabilen bir dünyada buluyor insanlık kendisini? Tabii bu hemen olmuyor. 1700’lerde kokulu moleküllerin içinde taşıtıldığı ortamın yağdan alkole evrilmesi, Kölnische Wasser veya bugün bildiğimiz adıyla “Limon Kolonyası”nın yaygışlaşması tek başına yeterli olmuyor parfümü ‘sokağa indirmek’ için. Ardından biliminsanları doğal kokuların aslında sayısız farklı molekülden oluşmuş bileşimler olduklarını, bu doğal bileşimler içindeki bazı moleküllerin de malzemenin karakteristik kokusunu vermeye kafî geldiğini keşfediyorlar. 1833’te Dumas ve Péligot’nun tarçın kabuğu yağından “cinnamic aldehyde”i ayrıştırmasıyla başlayan süreç, 1876’da Reimer ve de Laire’in çam ağacı yağından ilk yapay ‘vanilin’i sentezlemesiyle zirve yapıyor. Artık parfümörlerin çok pahalı vanilya çubukları için Madagaskar’a veya tarçın için Seylan’a gitmeleri gerekmiyor, kimyacılar doğal olandan çok daha ucuz bir fiyata bu kokulu molekülleri onların kapılarının önüne getiriyor.

    Kokunun kimyasal tarihinde bu başdöndürücü gelişmelerin yaşandığı yıllarda, onun kültür tarihinde iz bırakmasına vesile olacak bir gelişme daha yaşanıyor: Marcel Proust dünyaya geliyor. İlerde bir kokuyla geçmişe dönerek yazacağı büyük roman Kayıp Zamanın İzinde kokuyla çağırılan anıların duygusal yoğunluğunun “Proust Fenomeni” olarak anılmasına neden olacak.

    Yediklerimizin kokusu bizi çocukluğumuza geri götürebiliyor ama ne yediğimiz de (veya ne yemediğimiz) vücut kokumuz üzerinde varlığını belli ediyor. Örneğin dünya nüfusunun hatırı sayılır bir kısmı laktoz intoleransı nedeniyle süt ve süt ürünleri tüketmiyor. Süt ürünleri tüketmeyen insanlar, sütün kokusunu, süt ürünleri tüketenlerden çok daha çabuk ve çok daha kesin algılıyorlar. Bu bize yabancı her koku için geçerli bir durum. Vietnam Savaşı’ndan bir örnek: Bir yanda süt tüketmeyen Vietnamlılar, diğer yandaysa ülkelerinden gönderilen süt tozlarını çekinmeden tüketen ABD birlikleri var. Viet Cong (Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi) askerleri, yoğun bitki örtüsü içinde kamufle olan Amerikan birliklerinin yerini havadaki yoğun süt kokusundan saptıyorlar.

    Her ne kadar tükettiğimiz gıdalardan etkilense de, tek yumurta ikizleri hariç herkesin kendine has bir vücut kokusu var. Bu koku aslında bağışıklık sistemimizi düzenleyen genlerin (MHC/HLA) dışavurumu. Yani vücut kokumuz bir nevi bio-kimlik belgesi. Büyük büyük atalarımız için hayati bir yol gösterici olan bu bio-kimlik belgesi, yakın tarihlerde çok daha ‘kurnaz’ türdeşlerimize hizmet ediyor. Almanya henüz iki devlet halindeyken Doğu Alman Devlet Güvenlik Bakanlığı’nın (Stassi) ilginç bir uygulaması var. Olası rejim muhalifleri toplanıp sorgu odalarına alınıyor, avuç içleri sandalyeye gelecek şekilde ellerinin üzerine oturmaları isteniyor, sorularla sıkıştırılıp terlemeleri, vücut kokusu üretmeleri sağlanıyor. Sorguyu takiben terli avuçların değdiği sandalye döşemesi dikkatle kesilerek vakumlu kavanozlara konuluyor ve üzerine de sorgulananın kimlik bilgileri yazılarak arşive kaldırılıyor. Şüpheler doğru çıkar ve rejim muhalifliği fiiliyata dökülürse, hele ki zanlı da ortadan kaybolursa, kavanozdaki koku örneği eğitimli köpeklere koklatılarak peşine düşülüyor.

    Modacı-parfümör işbirliği

    Giysi tasarımcılarının markalaşmasını Paris’e yerleşmiş bir İngiliz, Charles Frederick Worth (1826-1895) başlattı. Markalaşmış modacılar içinde parfüm işine ilk giren ise 1911 yılında “King of Fashion” lakaplı ünlü modacı Paul Poiret oldu. Ne var ki Poiret, butiğinde sattığı parfümleri kızının ismiyle, Les Parfums de Rosine markasıyla satıyordu. Rakibi Gabriel (Coco) Chanel onun bu markalama hatasını tekrar etmedi ve 1921’de parfümör Ernest Beaux’ya hazırlatarak çıkardığı Chanel No.5 ile parfümünü kendi adıyla satan ilk giysi tasarımcısı oldu. 20. yüzyılda modacılar parfüm işini çok sevdiler ve neredeyse hepsi isim haklarını parfüm pazarlama şirketlerine sattılar. Zaman içinde parfümler modacıların marka gelirlerinin %20-%25’ini oluşturmaya başladı.

    PROUST FENOMENİ

    Kayıp kokunun izinde

    ‘Proust Fenomeni’ teriminin doğmasına neden olan Kayıp Zamanın İzinde’nin Stephane Huet tarafından yapılan çizgiroman uyarlaması.

    1871 doğumlu Fransız yazar 9 yaşında astım krizlerinin sıklaşması üzerine ailesi tarafından halası Elisabeth Amiot’un yanına Illiers’e gönderiliyor. Çocukluğunun bir bölümünü orada geçiren Proust daha sonra Paris’e dönüyor. Yağmurlu bir akşam üşümüş olarak eve döndüğünde, annesi ona bir fincan çay ve yanında küçük bir madeleine keki (mekik) veriyor. Fincandan yükselen koku Madeleine’i çayına batıran Proust’u aniden Elisabeth Halasının ikram ettiği ıhlamur çayı ve madeleine kekiyle buluşturan bir bellek yolculuğuna çıkarıyor. Un, şeker, tereyağ, yumurta, limon kabuğu rendesi ve demlenmiş çay, kendi kokularını bir yana bırakarak ‘çocukluğun kokusu’ oluyorlar Proust’un. Yazarın Kayıp Zamanın İzinde isimli 3000 sayfalık eserinin çıkış noktası olan bu koku aynı zamanda koku-uzak hafıza arasındaki doğrudan ilişkiyi tanımlamak için kullanılan “Proust Fenomeni” teriminin doğuşunun da nedeni.

    Anne etkisi Marcel Proust, ağabeyi Robert ve eserlerinde çok güçlü bir etkisi hissedilen annesi Jeanne ile birlikte, 1895.
  • Batılı baharat tüccarı ‘para kokusu’nu alınca

    Batılı baharat tüccarı ‘para kokusu’nu alınca

    Bugün market reyonlarında önemsemeden yanından geçtiğimiz baharat, zamanında taneyle el değiştiren, kira, maaş veya haraç ödemesinde kullanılan, bir sonraki nesile veraseten devredilen, hatta imparatorlukların kurulmasına ya da batmasına neden olan bir değer. Kapitalist sistemin başlangıcının bir ayağını sanayi devrimi oluşturuyorsa, diğer ayağını da baharat ticareti peşinde koşan tacirlerin hayatımıza soktuğu muhtelif sermaye ve para enstrümanları oluşturuyor. Mesela Hollandalıların 1602-1796 tarihleri arasında kokulu maddeler ticaretiyle bir dünya devine dönüşen Birleşik Doğu Hindistan Şirketi (Vereenigde Oostindische Compagnie-VOC ), halka arzedilen ilk hisse senedinin, ilk modern hisse senedi borsasının (Amsterdam Borsası) ve modern merkez bankalarının öncülü Amsterdamsche Wisselbank’ın varlıklarının sebebi oluyor. Ayrıca şirket, Hollanda parlamentosu adına ordu bulundurma, işgal ve fetih yapma, mahkeme kurma, idam cezası verme ve para basma gibi olağanüstü ayrıcalıklara sahip. Şaka değil, Amerika’nın keşfinde bile hem lezzet hem de sağlık için revaçta olan baharatın büyük rolü var: Osmanlıların Kostantin ele geçirmesiyle Doğuyla Batıyı birleştiren ticaret yolları tıkanıyor, fiyatlar tavan yapıyor. Alternatif tedarik yolları aranırken Yeni Kıta bulunuyor. Türklerin İstanbul’u almasıyla Batı baharat tedariğinde zorlanmasaydı, bugün belki patates, domates, kakao, tütün, kırmızı biber ve şekerden bîhaber olacaktık., muhtemelen “kahverengi”ne başka isim bulmak zorunda kalacaktık.

    Baharata ancak soyluların ve zenginlerin servet ödeyerek ulaşabildiği bu yüzyıllarda parfüm de hâlâ ayrıcalıklı sınıfların erişebildiği nadide bir meta. Gerçi bazen yönetici sınıfların bile parfüm yerine eşlerinin doğal vücut kokusunu daha baştan çıkartıcı bulduklarını, Napoléon’un Josephine’e cepheden gönderdiği mesajdan biliyoruz.

    “Üç güne kadar dönüyorum, sakın yıkanma” buyuruyor sevgili zevcesine yazdığı notta. Parfüme erişebilenler de bunu bu- gün bildiğimiz gibi tene sürerek değil, daha çok giysilerini kokulandırarak kullanıyorlar zaten. Kumaşlar ya kokulu sularla terbiye ediliyor ya da kullanıcının kendisi mendiline parfüm şişesinden bir kaç damla akıtıp arada burnuna götürerek kokusunu içine doya doya çekiyor. Kumaş (toile) kokulandırmakta kullanılan parfümlü sulara da ‘kumaş suyu’ (eau de toilette) deniliyor.

    ‘Para basan’ şirket 1602’de kurulan ilk moden anonim şirket VOC baharat ticareti için gittiği coğrafyalarda Hollanda parlamentosu adına ordu bulundurma, işgal ve fetih yapma, mahkeme kurma, idam cezası ve para basma gibi olağanüstü ayrıcalıklara sahipti. İmparator Şah Alem, Bengal ve yöresinin vergi toplama haklarını VOC’a devrettiğini belirten belgeyi vali Robert Clive’a veriyor.

    MARIE ANTOINETTE’İN İDAMI

    Güzel koktu, giyotine gitti

    Parfümleri sadece kısıtlı sayıda bir grup insanın kullanabiliyor olması, sonunda gelip parfüm düşkünü Marie Antoinette’in kellesini kaybetmesine sebep oluyor. 20 Haziran 1791’de asilerin hareketliliğinden endişeye kapılan 16. Louis ve kraliçe, sıradan birer burjuva gibi giyinerek Paris’ten uzaklaşmayı deniyorlar. Çiftin arabası oldukça yüklü, zira kraliçe pek sevdiği elbise ve şapkaları ile kişisel bakım malzemesi sandığını geride bırakmaya kıyamıyor. Sandığın içinden yükselen parfüm kokusu, Sainte-Menehould civarında yolu kesen asilerin hemen dikkatini çekiyor. Kentsoylu gibi giyinmiş olmasına rağmen çevresindekilere buyruk veren bir kadın, yanında, yüzü ellerindeki paradaki resme benzeyen bir adam, üstelik ikisinden de buram buram parfüm kokusu yükseliyor! Şüphelenen asiler hemen yakındaki Varenne’e haber uçuruyorlar ve araba kentin girişinde yeniden durdurulup içindekiler derdest edilerek Paris’e yollanıyor. Hikayenin hazin sonu şöyle: 1792’de mahkum olan kral ve kraliçenin idamları 1793’ün Ocak ve Ekim aylarında giyotinle infaz ediliyor.

  • Avrupa vebadan kırıldı, nedeni kötü koku sanıldı

    Avrupa vebadan kırıldı, nedeni kötü koku sanıldı

    Ortaçağ Avrupası’nda kötü kokunun hastalık yaptığı inancı son derece yaygın. Veba ve kolera salgınlarının Avrupa’yı kırıp geçirdiği onyıllar boyunca tababet aleminin bu hastalıkların sebebi olarak kötü koku ve kötü havayı işaret ettiğini unutmamak gerek. Henüz bakteri ve mikropların bilinmediği bu dönemlerde ‘Miyazma Teorisi’ olarak adlan- dırılan bu yaklaşım nedeniyle ismini havadan alan hastalık bile var: bizim “sıtma” diye isimlendirdiğimiz “malaria”, “mal” (kötü) ve “aria” (hava) kelimelerinin birlikteliğinden oluşuyor.

    Miyazma teorisi Hastalıkların nedeninin kötü kokulu hava “miyazma” olduğuna inanılan Ortaçağ’da salgın hastalıkların önü alınamıyordu. Ashdod’da Veba (detay), Nicolas Poussin, 1630

    Bin türlü kokulu malzemeyle ölümden kaçıldığı, evlerde pencerelere aromatik bitkilerin yerleştirildiği, yerlere çiçek ve ot kurularının serpildiği ve bu yolla sağlıklı kalınmaya çalışıldığı günlerde mecburen hastalıklı alanlara giren doktorların durumunu ise hiç sormayın. Bir yandan hastalık kapma endişesi, diğer yandan “yıkanırsak gözenek- lerimiz açılır ve hastalık nüfuz eder” korkusuyla yıkanmayan insanlar! Doktorların bu nedenle özel giysileri var. Giysi, uzun bir deri pelerin ve çizmeye eşlik eden maskeden oluşuyor. Maskenin göz yerlerinde yuvarlak camlar mevcut ve burun kısmı gaga şeklinde. Gaganın uzantısındaki boşluğa ise hoş koktuğuna kanaat getirilen baharat, misk, amber, civet gibi muhtelif kokulu malzeme konuluyor.

    Ortaçağ Avrupası’nda etnik köken, sınıfsal mensubiyet, cinsiyet, meslek gibi pek çok ötekileştirmede vücut kokusunun bir etiket olarak kullanılmasının da sayısız örneği mevcut. Meslek ve cinsiyet ayrımını beraber etiketleyen bir kokulu örnek: Erken ortaçağın başlarında fahişelerin çürümüş olduklarına inanılıyor ve bu çürümüşlük hali iki sebebe dayandırılıyor. İlk sebep, kadının çok sayıda ilişkiye girmesi ve bu yüzden bozulan yaşam sıvıları. İkinci sebep ise erdemsizlik ve günahkarlık. Özetle, en alt sosyal sınıfla mensup bu iffetsiz(!) kadınlardan yükselen kötü kokunun gerçek nedeninin ruhlarıyla birlikte bedenlerinin de çürümesi olduğu düşünülüyor. İspanyolca ve Fransızca gibi bazı Batı dillerinde fahişe anlamına gelen “puta” ve “putain” kelimeleri latince “put” kökünden gelen ve “çürük kokmak” anlamını taşıyan “putris”ten türüyor. Aynı kök, İngilizce’de “kokuşmuş”, “kötü, iğrenç kokan” anlamında kullanılan “putrid” kelimesinin de ebeliğini yapıyor.

    ‘Gagalı’ doktorlar

    Ortaçağ’da veba salgınlarında doktorlar vücutlarını örten giysilerinin üzerine koruyucu bitkilerle doldurdukları bir başlık takarak ‘miyazma’ya karşı önlem alıyordu. Paul Fürst, 1656.

    POMANDER: SAĞLIĞIN KOKUSU

    Hastalıksavar minik toplar

    Çaresizlik içinde havanın ve kokunun yaydığına inanılan ölümcül hastalıklardan sakınmaya çalışanların ise tek sığınağı var: hoş, dolayısıyla sağlıklı kokular. Parası olanlar doğudan ithal baharat ve diğer kokulu malzemenin yerleştirildiği “pomander” adı verilen küçük toplar taşıyorlar bu dönemlerde. Pomander, aslında “pomme d’ambre”ın (amber elması) yanlış söylenişinin doğru bilinir hale gelmiş hali, eskilerin deyimiyle ‘galat-ı meşhur’u. İçine muhtelif kokulu malzemenin yerleştirildiği bu topların üzerindeki deliklerden içindeki malzemenin kokusu havaya süzülüyor
    ve inanışa göre hastalıklara karşı önlem oluyor. Gümüş veya porselen toplara ve içine konulacak ithal mazemeye parası yetmeyenler ise mecburen başka önlemler peşinde koşuyorlar.

    Nispeten ucuz, ancak gene de herkesin bütçesinin pek elveremediği bir diğer yöntem, portakalın kabuğuna karanfiller saplayıp kurutarak bir nevi doğal pomander yapmaya çalışmak. Rivayete göre “fakir adamın pomanderi” denilen bu daha ekonomik yöntemin mucidi ise Tudor kardinali Thomas Wolsey.

    Elinde pomander tutan soylu, Jacob Cornelisz Van Oostanen, 1518.
  • Kutsal yağdan Mesih’e, karabiberden gençliğe

    Kutsal yağdan Mesih’e, karabiberden gençliğe

    Mısır’daki esaret ve zulümden kaçan İbraniler beraberlerinde pek çok sanat gibi parfüm sanatını da götürüyorlar. Bu nedenle tektanrılı dinlerin kokuyla ilişkisinin ilk örneğine de Tevrat’ta rastlamamıza şaşırmamak gerek. Eski Ahit’in “Mısır’dan Çıkış” bölümünde ayrıntılı bir parfüm tarifi var. “500 şekel mürrüsafi, 500 şekel tarçın, 250 şekel tatlı kamış, 500 şekel de cassia’nın (Cinnamomum cassia) zeytinyağında karıştırılması ve bekletilmesiyle üretiliyor bu parfüm. Vasat ademin elinin değmemesi gereken, sadece yüksek din adamlarınca imal ve istimal edilen bu yağ formundaki parfüme “mesh yağı” deniliyor. Arapça mesh, silmek-ovmak anlamında bir kelime ve kökeni yukarıdaki İbranice “mişah” kelimesi. Peki, Batı dillerindeki “masaj”ın da kökenini oluşturan mesh yağının sürüldüğü, yani mesh edilen kişiye ne deniyor? Mesih! Devam edelim: mesh etmenin Yunancası “khrein”, mesh edilen kişi ise “khristos”. “Khristos” kelimesinin İngilizce’deki karşılığı ise… evet, doğru bildiniz, “Christ”! Bu kelimeler ve zaman içindeki yolculukları hem Musevilik hem de Hristiyanlıkta kokunun kutsal kimliğinin açık kanıtları.

    Hz. İsa’nın doğumunda hürmetlerini sunmak üzere bebeği ziyarete gelen Üç Müneccim yanlarında birer hediye getiriyor. Bu hediyelerden biri altın, diğeri mürrüsafi, üçüncüsü ise günlük ağacı. O zamanlar altına eşdeğer olan bu iki kokulu hediyenin hâlâ kiliselerde yakılan tütsülerde kullanıldığını düşünürsek, ‘kilise kokusu’ olarak bildiğimiz bu koku en baştan beri Hristiyanlığın kurumsal kokusu.

    Müneccimler’in Hayranlığı (detay), Andrea Mantegna, 15. yüzyıl.

    Baharatın kaynağı olan Doğu, uzun yıllar boyunca Avrupalı Hristiyanlarca “yeryüzündeki cennete komşu topraklar” olarak biliniyor. 12-17. yüzyıllar arasında Doğunun Hristiyan kralı Prester John’un varlığına inanılıyor. Cennetin hemen kıyısındaki ülkesindeki karabiber ormanlarından, kokulu kutsal nehirlerden, bu nehirlerden su içen ve en fazla 32 yaşına kadar yaşlanıp, her daim genç kalan insanlardan söz ediliyor. Küçük bir ayrıntı: Ölene kadar sürekli gençlikten bahsediyoruz. “İyi de, neden 32 yaş?” diye soracak olursanız, Hz. İsa’nın kaç yaşında çarmıha gerildiğini hatırlayın lütfen.

    Kuran’da ve hadislerde bahsi geçen misk, safran, öd ağacı ve kafîru gibi pek çok kokulu malzeme ise son gelen din olan İslam’ın kokulu alameti farikaları. Sadece kutsal kitapta bahsedilmekle kalmayıp Hz. Muhammed’in hayatından hikayelere de yansıyan koku unsuru, İmam Nesai’nin İşretu’n-Nisâ’da ona atfettiği “Bana (dünyanızdan) koku ve kadın sevdirildi. Gözümün nuru ise namazda kılındı” deyişiyle zirveye çıkıyor.

    Evliya Çelebi anılarında Amid’de (Diyarbakır) İpariye Camii’nin inşaatı sırasında minarenin harcına misk tozu karıştırıldığından bahsediyor. Koku moleküllerinin ısıyla yükselip hissedilir olduğunu düşünürsek, bu karıştırma sonucu gün doğumuyla beraber belirginleşen minare imgesiyle görme duyumuza, okunan ezanla işitme duyumuza, yükselen misk kokusuyla da koklama duyumuza uyarı gönderen, müminlerin ruhuna hitap eden çok bileşenli bir mesajın hedeflendiği görülüyor.

    17. yüzyılda Evliya Çelebi’nin tanık olduğu bu durum, günümüzde birden fazla duyuya hitap eden mesajları konu alan pazarlama disiplini ‘duyusal pazarlama’nın (sensual marketing) tarihteki ilk örneklerinden biri.

    İSLÂMİ YASAĞA İSTİSNA

    Kanuni’nin kokması nasıl önlendi

    Bildiğiniz üzere cenazenin kokmasına engel olan bir yöntem olan mumyalama İslamiyet’te yasak, ancak zorunlu hallerde ‘tahnit’e göz yumuluyor. Bunun en ünlü uygulaması ise hasta hasta çıktığı seferde ölen Kanuni Sultan Süleyman. 1566’da çıkılan seferde Zigetvar’ın düşüşünü göremeden ordugâhta son nefesini teslim eden Süleyman’ın ‘zamansız’ ölümüyle kurmayları alıyor
    bir endişe. Savaş planları top üstünlüğü üzerine kurulu Osmanlı ordusunun işi kuru havalarda kolay, ancak yağmur ve kar başlayıp arazi ağır topların hareketini zorlaştıracak şekilde balçıklaşmadan sonlanması gerek kuşatmanın. Oysa vaki olan emr-i hak nedeniyle panik havası eser, sefer kışa uzarsa, hiç hayırlı olmayacak. Saklamaya karar veriyorlar ordudan ölümü. Cesedi de saklayacaklar ama çürüme kokusunu nasıl saklayacaklar?

    Sebebini hemen belli edecek bu kokunun önüne geçmek için sultanın vücudu önce kokulu sularla yıkanıyor ve bu yıkamadan iç organlar da nasibini alıyor. Lavman uygulamalarıyla içindeki sıvı boşaltılan gövdeye öd ağacı, mürrüsafi, kafiru ve gül suyundan oluşan bir terkip pompalanıyor. Ağız, burun ve makat, içinde bal, mürrüsafi ve öd ağacı bulunan cıvalı bir merhemle siliniyor ve son kat olarak da vücut misk ve amberle yıkanıyor. 12 kişilik küçük bir cemaatle kılınan cenaze namazını takiben gömülüyor naaş-ı şahane yatağın altına. Padişahın yatağına da onun cüssesinden biri yatırılıyor. Bu şekilde Şehzade Selim Kütahya’dan Belgrad’a gelene ve resmi açıklama yapılana kadar Kanuni’nin bedenini kokmadan muhafaza etmek mümkün oluyor. Resmi defin töreni ise ölümden ancak 42 gün sonra gerçekleştirilebiliyor.

    Nigari’nin minyatüründe Kanuni uzun yaşamının son yıllarında yalnız ve yaşlı bir adam olarak resmediliyor.

  • İskender’in koku bitkileri Neron’un mis güvercinleri

    İskender’in koku bitkileri Neron’un mis güvercinleri

    Tarih boyunca kokulu maddelerin en yoğun kullanıldığı dönem, Roma İmparatorluğu dönemi. O kadar ki, bugün bile oransal olarak o dönemdeki kokulu madde kullanımına erişmemiz zor görünüyor. Ancak Romalıların da bu alışkanlığı diğer pek çok şeyde olduğu gibi Yunanlılardan öğrenerek geliştirdikleri bir diğer gerçek.

    Her medeniyet birbirinden el alıyor elbette. Yunan medeniyeti üzerinde de Büyük İskender’in Acem seferinin etkisini unutmamak lazım. Kendisi de kokulara çok düşkün olan İskender, topladığı güzel kokulu bitki ve çiçek tohumlarını Atina’daki hocası Theophrastus’a yolluyor. ‘Botaniğin babası’ olarak bilinen Theophrastus da İskender’den gelenleride dahil ettiği botanik bahçesiyle uğraşıyor, içlerinde kokulu tanımlara da yer verdiği iki önemli eseri, dokuz ciltlik Bitkiler Üzerine İncelemeler (De Causis Plantarum) ve iki ciltlik Bitkilerin Tarihi Hakkında’yı (De Historia Plantarum) kaleme alıyor.

    Parfümcü Kadın

    Roma döneminde kokulu madde kullanımı günümüze kıyasla çok daha yaygındı. Parfüm dolduran kadın, Roma dönemi duvar resmi.

    Hem yağ formunda parfümlerin ve parfümlü bakım kremlerinin üretildiği, hem de kokulu bitkilerin muhtelif kumaşı kokulandırmak için kullanıldığı Roma, sıkı bir ‘koku medeniyeti’. Çamaşırların yıkandıktan sonra lavanta çiçekleri atılmış su içinde dinlendirilmeleri de latince ‘yıkamak’ anlamına gelen ‘lavare’ kelimesinden bitkiye isim olan lavanda kelimesinin doğmasına neden oluyor.

    Romalılarda hem kutlama, hem cenaze merasimlerinde kokulu yağ kullanımı aşırılığa kaçan boyutta ve yaşlı Plinius’un aktardığına göre İmparatorluk bütçesinde büyük gediğe yol açıp senatoda tartışmalara sebep oluyor bu israfa varan tüketim. Neron’un bir ziyafette bütün salonun zeminini gül yaprakları ile donattığı, ziyafet salonunun tavanına ise kanatları önceden kokulu yağlarla silinmiş kuşları saldığı, onların kanat çırpmalarından istifade ederek ortam kokulandırması yaptığı biliniyor.

    Pek çoğumuzun aşina olduğu, cinsel çekim ve isteği arttıran muhtelif katkılara verilen genel
    isim olan afrodizyak kelimesinin izini ise Yunan mitolojisinde buluyoruz. Yunan mitolojisinde Cronos’un kestiği Uranus’un penisini denize atmasıyla birlikte yükselen dalgaların beyaz köpüklerinden doğan Aphrodite’i Aphrodite yapan özellikler; yani aşk, erotizm, cinsellik ve baştan çıkarma, farklı dönem ve kültürlerde İştar, Venüs gibi farklı tanrıça isimleriyle birlikte çıkıyor karşımıza. Afrodizyak kelimesi ise Aphrodite’in adından türüyor ama koku yine başrolde meşhur sözcüğün doğumunda.

    İLK AFRODİZYAK

    Parfümü sürdü, güzeli götürdü

    Meşhur hikayedir… Pheleus ve Thetis’in düğününe Eris çağrılı değildir. Buna içerleyen Eris ortalığı karıştırmak maksadıyla Hera, Athena ve Aphrodite’in bulunduğu köşeye bir elma atar. Uyumsuzluk Elması’nın üzerinde “en güzeline” ibaresi vardır. Yazı farkedildiği anda ortalık karışır zira güzel tanrıçaların üçü de elmayı kendisine yakıştırmaktadır. Hakem tayin edilen Zeus risk almak istemez, karar için Paris’i işaret eder.

    Paris, Hera, Athena ve Aphrodite’le Kaz Dağları’nda buluşur. Hera’nın seçim vaadi Asya ve Avrupa kıtalarıdır. Ardından Athena çıkar ve “Sana bilgelik ve girdiğin tüm mücadelelerde zafer vaad ediyorum” buyurur. Son aday Aphrodite ise “Ey yakışıklı Paris, beni seçersen ölümlülerin içindeki en güzel kadını senin” diye seslenir. Her mantıklı erkek gibi Paris de sonuncu öneriye tav olur ve seçimini Aphrodite’den yana yapar.

    Vaadler yerine getirilirken küçük bir pürüz çıkar ortaya. Ölümlülerin katındaki en güzel kadın Truvalı Helen Isparta Kralı Menelaus ile evlidir. Paris Helen’e aşık, ama çaresizdir. Nasıl aklını çelecektir bu güzel kadının? İşte tam burada Aphrodite devreye girer ve cariyelerinden biriyle sürünene dayanılmaz bir çekicilik bahşeden bir parfüm yollar Paris’e. Helen’in karşısında iki seçenek vardır: At, kan ve ter kokan Menelaus bir yanda, baştan çıkarıcı parfümünü sürmüş yasak aşk simgesi Paris öbür yanda! Afrodizyak kelimesini kültür dünyamıza armağan eden hikaye, Truva Savaşı’yla sürer…

    Helène’in Kaçırılışı, Guido Reni, 1631. Louvre Müzesi, Paris.

  • Parfüm katı yağken, tanrılara mesajken

    Parfüm katı yağken, tanrılara mesajken

    Uzak geçmişte soyut güçler olarak kabul edilen tanrılarla iletişim kurmanın en etkili yolu yine soyut bir araç, yani koku. Elbette çoktanrılı dönemlerde bileşik kokular söz konusu değil; ağaç kabukları, kökler veya reçineler oldukları gibi atılıyorlar yakılan ateşin üzerine. Isınan malzemedeki kokulu moleküller dumanla göğe yükselirken, insanlarla tanrılar arasında bağ kurulduğuna inanılıyor. Herkes en yakınındaki kokulu malzemeyi kullanıyor tabii. Örneğin Mezopotamya’da en makbul malzeme Gılgameş Destanı’na da konu olan Lübnan menşeli sedir ağaçları. ‘Fumum’, latince duman demek. ‘Perfumum’ da ‘dumanla yükselen’ anlamına geliyor. Bu kadim sözcük bugün sürülebilir kokular için kullandığımız ‘parfüm’ kelimesinin de kökeni.

    Dünyada koku, ahirette koku Eski Mısır’da güzel kokular hem günlük hayatta hem de dini ritüellerde kullanılırdı. Mısırlı kadınların saçlarına sürdükleri katı yağlar ısınıp eridikçe etrafa hoş kokular yayılırdı. 18. Hanedan dönemi mezar resmi, Mısır Müzesi, Berlin.

    Kokulu maddeleri olduğu gibi kullanan çoktanrılı medeniyetler zamanla kokuları biraraya getirmeyi öğreniyor. O günlerde bir maddenin kokusunu diğeriyle birleştirmenin en kolay yolu, onu başka bir taşıyıcı ortamın içine aktarmak, sonra da taşıyıcı ortamı kokunun kaynağı olarak kullanmak. Bunun en meşhur örneği ise Edfu’da ve diğer pek çok Mısır tapınağında bulunan farklı formülleri günümüze kadar ulaşan ‘kyphi’. İçinde hiçbir çiçek notası barındırmayan ‘kyphi’ kah macundan top haline getirilip ateşe atılıyor, kah merhem gibi sürülüyor.

    Parfüm imalatı rahiplerin tekelinde. Tapınaklardaki atölyelerde üretilen parfümler dini törenlerde, mumyalamalarda kullanılıyor. Bu imalattan sadece yöneticiler, soylular, zenginler nasiplenebiliyor. Sık sık yıkanan Mısırlılar için parfümler aynı zamanda yakıcı güneşte kuruyan, çatlayan ciltler için nemlendirici yerine geçiyor.

    DEVLERİN AŞKI

    Kleopatra’dan Antonius’a koku tuzağı

    Mısır’dan bahsedip de Kleopatra’dan bahsetmemek olmaz. Makyaj ve parfüm konusunda gerçek bir üstat Kleopatra. Hatta sırf bunları üretmek için Ölü Deniz’de bir atölye dahi kuruyor. Sahip olduğu politik gücü arttırmak için düşmanlarıyla ittifak kurmaktan çekinmeyen ‘Kleo’, bu teşebbüsleri romantik ve erotik bağlarla sağlamlaştırmayı ihmal etmiyor. Cesar’ın ardından Marcus Antonius’la yaşadığı aşkın başlangıcıyla ilgili söylentiler muhtelif.

    Ama bilinen o ki, Marcus Antonius’un gemisi Tarsus limanında beklerken Kleopatra içi çiçek
    taç yapraklarıyla dolu bir başka gemiyle yanaşıyor Cydnus’un (Berdan Çayı) denize döküldüğü
    o noktaya. Kleopatra’nın gemisi küçük, ama etkisi büyük. Hanımefendi altın rengi kumaşlardan bir yatağa uzanmış, tütsü dumanları ile buğulanmış çiçek bezeli güvertede onu yelpazeleyen genç oğlanlar ve önceden kokulu yağlara batırılmış erguvan rengi yelken bezleri var. Sanırsınız Tanrıça Venüs dünyaya inmiş! Her asil Roma’lı gibi Marcus Antonius’un da hem hoş kokulara, hem güzel kadınlara, hem de asaletin simgesi olan erguvan rengine zaafı var. Her duyusunu tahrik eden bu karşılaşma anını takiben… Neyse, sonrası malumunuz…

    Cleopatra, Maxfield Parrish, 1917.ü
  • Burnun rehberliğinde geçmişe yolculuk

    Burnun rehberliğinde geçmişe yolculuk

    Koku duyusu üreyip nesillerini sürdürmeleri için doğru eşi, beslenip hayatta kalmaları için doğru aşı işaret etmeseydi, atalarımızın genetik mirası 21. yüzyılı göremezdi. Bu hayati duyu zamanla kültürel bir mahiyet kazanırken; dinden sosyolojiye, dilden tababete, ekonomiden siyasete her alanda ardında ‘kokulu’ izler bıraktı.

    Enfiye ‘koklayan’ kadınlar, Bu Çok İyiymiş isimli gravürden detay, Boilly, 1824

    Koku duyusu atalarımızın hayatta kalabilmeleri, türlerini devam ettirebilmeleri için olmazsa olmaz bir gereklilikti. Çünkü yeni nesli üretmek için en uygun gen paketinin sinyallerini potansiyel eşlerin vücut kokusundan, hangi gıdayla beslenip hangisinden kaçınmaları gerektiğini ise yiyeceklerin rayihasından alıyorlardı.

    İnsan evrimleşip ‘medenileştikçe’, beyin de akıl yürütme, soyut düşünme, lisan işleme gibi yeni yeteneklerle birlikte yeni katmanlar geliştirdi. Kokulu uyarıları değerlendirme görevini; nefret, aşk, şehvet, korku gibi duygudurumlarını işleyen, üstüne üstlük belleği de barındıran limbik sistem üstlendi. Modern insanın bir kokuyu ilk kez algıladığı andaki duygudurumunu, o kokuyu yıllar sonra algıladığında yeniden yaşamasının nedeni, hafızanın da kokuyu işleyen bölümde yer almasıdır.

    ‘Duyuların en ilkeli’ insan uygarlaşırken biraz köreldi belki; ama koku, duygudurumu ve hafızanın üçlü ve güçlü işbirliği, tarihin akışında önemli etkiler yarattı. Çoktanrılı dönemlerde ilahlarla temas kutsal kokular aracılığıyla kuruldu, tektanrılı dinlerin müminleri ilâhi kokularla mest oldu. Ortaçağda kötü koku hastalık nedeni sayıldı; etnik, sınıfsal ve cinsel ayrımcılığı körükledi. Güzel kokmak sadece şanslı azınlıklara özgü bir ayrıcalıkken, Mari Antoinette’in sonunu parfümünün kokusu getirdi. Kokulu madde alışveriş yollarının tıkanması Amerika’nın keşfine yol açarken, koku-lezzet-sağlık talebinin beslediği baharat ticareti dünya ekonomisinin motoru oldu. Koku molekülü sentezleme çalışmaları kimya alanında bilimsel gelişmeleri hızlandırdı. Hatta, bir çörek kokusu bir edebiyat şaheserine dönüştü. Tabii kokular daha pek çok alanda pek çok başka şeye de yol açtı.

    Eski Mısır’dan 20. yüzyıla kokunun sosyal ve kültürel tarihinde, burnunuzun rehberliğinde bir zaman yolculuğuna çıkmaya hazırsanız, başlıyoruz…

  • DENİZLERİN EFENDİSİ

    DENİZLERİN EFENDİSİ

    Her ne kadar Çaka Bey, Turgut Reis, Barbaros Hayreddin gibi efsanevi denizcilerin torunları olsak da, sonrasında “deryaların efendileri” olmakla nam salan bir ulusun çocukları değiliz. Değildik! Onun 1952’de, Ling isimli 11 metrelik bir yelkenliyle İngiltere’den Karayipler’e yaptığı Atlantik aşırı ilk açık deniz yolculuğunu gazetelerden öğrendiğimizde, üç tarafı denizlerle çevrili memleketin “karacı evlatları” olarak duyduğumuz gurur bundandır. 1965’de Kısmet’le çıktığı dünya turunu eşi Oda ve onlara Kanarya Adaları’nda katılan kedileri Miço ile üç yıl sonra tamamlayıp en büyük hayalini gerçekleştirdiğinde, yine bu sebeple kendi hayalimiz gerçekleşmişçesine sevindik. Ardında bıraktığı binlerce deniz mili, gazete tefrikaları ve kitaplarıyla içimizdeki denizciyi uyandırdığı için, Sadun Boro’ya ne kadar teşekkür etsek azdır.

    En büyük hayallerini dümeninde gerçekleştirdiği Kısmet, şimdi Rahmi Koç Müzesi’nin denizcilik koleksiyonunun en kıymetli parçalarından biri.

    1968 yılında Boro çiftinin dünya seyahatlerini tamamlayıp ülkeye dönüşlerinden sonra, Hürriyet gazetesinin yayımladığı hatıra kartpostalları albümü.

    Adriyatik Denizi’ndeki Hırvatistan’a bağlı Korcula adasında ünlü seyyah Marco Polo’nun 1524’te doğduğu evde, 20 Temmuz 2002.

    Sadun ve Oda Boro, deniz üstünde olmadıkları nadir zamanlardan birinde, evlerinin salonunda.

    Sadun Boro ve İstanbul’da tanışıp evlendiği Alman Lisesi öğretmeni Oda, planladıkları dünya seyahatinin zorluklarına alışmak için 1964’te Kısmet denize indilir indirilmez teknede yaşamaya başlamışlardı.

    Boro’ların dünya seyahati anısına Hürriyet gazetesinin hazırlayıp okurlarına verdiği hatıra kartpostalları albümünün imza sayfası.

    Çiftin 2 Ağustos 1965–15 Haziran 1968 tarihleri arasında gerçekleştirdikleri dünya seyahatinin güzergâhı. İstanbul- Cebelitarık-Kanarya Adaları-Barbados-Karayip Adaları- Panama Kanalı-Galapagos Adaları-Markiz Adaları-Tuamotu Adaları-Tahiti ve Rüzgâraltı Adaları-Tonga Adaları-Fiji Adaları- Yeni Hebrid Adaları-Yeni Gine Adası-Torres Boğazı-Timor Adası-Endonezya-Singapur-Bengal Koyu-Seylan Adası-Arap Denizi-Kızıldeniz-İsrail ve İstanbul idi.

    Kısmet’le çıktıkları İyon Denizi ve Güney Ege seyahatinde baba-kız akşam vardiyasında, Ağustos 1991.

    Rotasını Türkiye’nin Akdeniz kıyılarına çevirdiği yolculukta, İskenderun Deniz Üssü Komutanı Tuğamiral Mustafa Akgün’ün Kısmet’i ziyaret ediyor, 7 Haziran 1990.

    Hırvatistan’da, Şibenik yakınlarındaki Skradin Milli Parkı’nda, Ağustos 2002.

    Sinop Akliman’da tanıştıkları resim hocası ve hediyelik ahşap tekne modelleri üreticisi İsmet Ülgen, eşi ve çocuklarıyla birlikte Kısmet’te Boro’ları ziyaret ediyor, Temmuz 1989.

    2 yıl 10 ay süren dünya seyahatlerinde Karayipler’de tanıştıkları Amerikalı bir denizci Boro’lara hiç kara yüzü görmemiş bir kedi yavrusu hediye etti. Artık bir Miço’ları vardı.

    Yıllarca niyetlenip ancak 2002 yazında 74 yaşındayken gerçekleştirmeye fırsat bulduğu Adriyatik gezisinde, seyir sırasında gözleri ufuk çizgisinde.

    Karadeniz gezisi sırasında Kısmet’i ziyaret eden Göreleli meraklılar, 26 Temmuz 1989.

    Bir sonbahar günü; boyu 10.5, genişliği 3.3, su çekimi 1.6 metre olan Norveç tipi Daublender’i sevgili Kısmet’inin önünde, Gökova kıyılarında.

    Boro çifti Karadeniz seyahatlerinin Samsun ayağında Sahil Güvenlik Komutan, Albay Erol Kalkan, Yelken Kulübü’nün kurucularından Hilmi Gürler ve küçük denizcilerle, 1989.

    Navarin Kalesi önünde şehit Osmanlı denizcilerini Türk bayrağıyla selamlıyor, 1991

    Dünya seyahatinde korkunç bir ters akıntıyla mücadele ederek ulaştıkları Bali’de çocuklarla beraber, Ağustos 1967

    Usta denizci Sadun Boro, kendisinden 27 yıl sonra dünya turuna çıkan Osman Atasoy’la, 2008’deki Antarktika seferi öncesi Marmaris’te.

  • 6 bin maddede 600 yıllık tarih

    6 bin maddede 600 yıllık tarih

    Tarihçi Necdet Sakaoğlu, Osmanlı tarihi üzerine şimdiye dek yazılmış en kapsamlı ve ayrıntılı kaynak kitaplarından birine imza attı. Çok yakında yayımlanacak ve yıllardır süren itinalı bir çalışmanın ürünü bu sözlük-ansiklopediden, A’dan Z’ye çeşitli maddeleri #tarih okurları için seçtik.

    Osmanlı tarihi yazarı ve dergimiz yayın kurulu üyesi Necdet Sakaoğlu, uzun yıllardır üzerinde çalıştığı kitabını tamamladı. Hocamızın eski ve yeni Türkçe kaynakları, el yazmalarını tarayarak hazırladığı eserinin özelliklerin- den biri, okuma-yazma bilen herkes tarafından rahatlıkla anlaşılabilecek olması. Bir başka deyişle, sadece akademisyenler, araştırmacılar için değil; Osmanlı tarihine meraklı herkes için bir başucu kitabı.

    Sakaoğlu kitabına yazdığı önsözün başında şöyle diyor:

    17. yüzyıl başında atlı borazancılar.

    “Altı yüzyıllık bir devlet yapısının, Doğu-Batı, Türk-Müslüman eksenlerinde, saray yönetiminden köy imecesine değin, zaman araladığı yaşam, yönetim, siyaset, ordu, uygarlık ve kültür ortamında doğan kavram ve deyimlerin saptanıp tasnif edilmesi kolay işlerden değildir.

    Buna kurumlar, din, dil, âdetler, tören-protokol, mimarlık, ulaşım, sanat ve zenaat, eğlence, eğitim, yasa, ticaret, örf ve âdetler, yenilik ve değişimler, moda giyim kuşam gibi daha onlarca alandan seçilenler de katıldığında, “Osmanlı” başlığı altında önümüze yığılacak binleri ayıklamanın zorluğu tahmin edilemez”.

    Eserde kısalı uzunlu madde boyutunda tanıtılan başlıklar arasında, “vezir”, “sünnet odası” gibi çok bilindik; “luhuk kekesi” veya “kahvehane ukalası” gibi pek az bilindik örnekler var. Sakaoğlu bu tarih kültürü eserini hazırlarken, Osmanlı dünyasına dair onbinlerce kavram arasından şüphesiz öznel tercihler yapmış. Ancak hem bilimsel hem son derece faydalı bir kriteri var: “Çok bilinen” kavram ve deyimlerdeki yanlış bilgi ve yorumları düzelterek doğru içerikleri sunmak, az bilinenleri açıklamak.

    Hocamızın affına sığınarak, biz de “ayıkladığı” 6 bin maddeden sadece 28’ini okurlarımız için ayıkladık.

    A

    AKÇA VE BOHÇA Rüşvet ve hediye. En alt düzeydeki resmi dairelerden, hükümet konumundaki Bâbıâli’de ve sarayda iş gördürmek, mevki makam elde etmek için yetkililere sunulan yüklü paralar, paraya dönüştürülebilir kürk, kumaş, antika gibi değerli armağanlar. ”Akça”, doğrudan rüşvetti. Kürk, antika gibi sunumlar bohçalanarak yapılırdı.

    B

    BÂB-I HÂLΠBoş kapı anlamında. Osmanlı hükümet kurumu Bâbıâlî’ye yönelik eleştirel, alaycı ad yakıştırması. Yönetim ağırlığını Bâbıâli’de tutmayı gözeten Mustafa Reşid, Fuad ve Âli Paşalar’dan sonra, Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid dönemlerinde önemli iç ve dış kararlar saraydan verilmeye başlayınca, yetkisiz durumdaki sadrıâzamların oturduğu Bâbıâli’ye denmişti.

    C

    CÂNİB-İ EŞREF-İ DEVLET-İ ALİYYE Yabancı ülkelerle yapılan yazışmalarda Osmanlı Devleti’nden söz etmek gerektiğinde “yüce-onurlu devlet tarafından” anlamında geçerdi.

    Ç

    ÇALIK / DEFTER ÇALIĞI Ocaktan veya seferde ordudan firar eden, disiplinsizliği nedeniyle kovulan kapıkullarının esame defterindeki adı çalınır, yani çizilirdi. Bunlar, Anadolu ve Rumeli’nin gözden uzak bölgelerine kaçıp yeni kimliklerle tutunur, zamanla mütegallibeden olurlar, Çalık Ahmed, Çalık Mehmed gibi namlarla, sonraki kuşaklar da Çalıkoğlu sanıyla anılırlardı.

    D

    DALKILIÇ Kuşatmalarda ön saf çarpışmalarında serdengeçti/ölüm eri görevi üstlenen gönüllü, fedai asker ve milisler. Bunlar bedenlerini savunmak gibi bir kaygıdan uzak, kılıç, bıçak her ne ise düşman saflarına ölümüne atılır, doğal ki çoğu da şehit olurdu.

    E

    EZANÎ SAAT Güneşe göre ayarlanmış (zevalî) günlük saat düzeni. Güneşin tam zevâlde (tepe noktasında) olduğu anı öğle, diğer namaz vakitlerini de yine mevsimlere ve güneşin doğuş batış vakitlerine göre gösteren saat ayarı. Eski gündelik hayatta dindar kesim, saatini bu ayara bağlar, bunun için evkat cetveli denen çizelgeler kullanır, muvakkithane saatine bakarak saatini ayarlardı.

    EZANÎ SAAT Ezan ve namaz, 16. yüzyıl sonu.

    F

    FALAKA İslâm hukukunda kimi suçlar için öngörülen ve suç durumuna göre vurulacak değnek sayısı belirtilen bu ceza, çarşılarda esnaf suçları için uygulanırdı. Mektep ortamına daha sonra girmiş, dövmenin sınırı, hatta vurulacak çubuğun cinsi belirtilmiş, falakaya yatırılandan çok izleyenlerin korkutulması amaçlanmıştır. Esnafın sokak ortasında falakaya yatırılması, 1840’larda Ceza Kanunnamesi gereği kalksa da mahalle mekteplerinde alaylı hocalar tarafından uygulanışı Cumhuriyet’e kadar sürmüştür.

    FALAKA Sadrazam, Çarşamba divanından sonra çarşı pazar denetimine çıkar, suçlu-kabahatli gördüklerini cezalandırırdı.

    G

    GELDİ GİTTİ TAHTASI Geleneksel Osmanlı mekteplerinde teneffüs yoktu. Ders, sabahtan öğleye dek ve aralıksızdı. Öğrencilerden, bu uzun süre boyunca WC’ye gitmek isteyenler, hocadan izin alır, ayrıca arkadan bir başka öğrenci gelmesin diye dershane kapısına asılı levhanın “gitti” yüzünü, döndüğünde de “geldi” tarafını çevirirdi.

    H

    HARABÂT ÂLEMLERİ İstanbul ayyaşlarının ev bark düşünmeden gece gündüz, sürdürdükleri içkili yaşam. Muallim Naci, Ahmed Rasim gibi kimi yazar ve ozanlar da bu âlemlere bir zaman devam etmişlerdir. Tavukpazarı’ndaki (Çemberlitaş) meyhaneler, harabat âlemlerinin yaşandığı yerlerdendi.

    I

    ITIKNÂME Özgürlük belgesi. Salıverilen köle ve cariyelere bir daha satılmamaları için azat eden efendileri tarafından verilir; onlar da ıtıknâmeyi muska yapıp boyunlarında taşırlardı. Aydınlar, bir benzetme yaparak Osmanlı uyruklarına özgürlük vadeden Gülhane Hatt-ı Hümayunu için bu deyimi kullanmışlardı.

    ITIKNÂME Köle pazarında satılacak Hıristiyan esirlerin “kalite kontrolü”.

    İ

    İNCE KİLER Ev sahibinin içki alışkanlığı varsa kiler içinde bir dolap veya raf, mezeler, içkiler için ayrılırdı. Burada mevsimine göre zeytin, kaşkaval, kaşar, beyaz peynir, dil ve tulum peynirleri, gravyer, rokfor, havyar, tuzlu balık, çiroz, lâkerda, kol ve kuşgömü pastırmaları, kangal sucuk, turşu, söğüş, kuru yemiş bulundurulurdu. İnce kiler, Ramazan gelince iftariyeliklere tahsis edilir, bayram sonrası asıl işlevine dönerdi.

    J

    JURNAL Bir makam veya gücü temsil eden, kişi veya kişiler aleyhine verilen gizli bilgi, belge. II. Abdülhamid, amcası Abdülaziz zamanında başlayan saraya jurnal vermeyi, kendi saltanatında geniş bir hafiye örgütüne dönüştürmüştü.

    K

    KAHVEHÂNE UKALÂSI 19. yüzyılın ikinci yarısında, işsiz güçsüz, aile varlığıyla geçinen, sabahtan akşama kadar kahvehanelerde siyasal fetvalar veren çok bilmiş gevezeler. Bunların, ordunun
    ve yönetimin düzeltilmesine ilişkin tuhaf fikirlerine, dünya ahvaline dair yalan yanlış haberlerine kulak verenler çevrelerine kümele saf insanların zihinlerini büsbütün bulanırdı.

    L

    LUHUK KEKESİ Saray ve harem yaşamında kâselerle sunulan macun ve şekerlemeleri yalamakta kullanılan zarif saplı, ucu eğik bir tür dondurma kaşığı.

    M

    MUSİKİ MEKTEBİ İstanbul’da Şehremaneti (belediye) yönetiminin kimsesiz çocuklar için 1910’da açtığı meslek okulu. Buraya Dârülaceze’de kalan ve müzik yeteneği olan çocuklar, dışarıdan da yetim öksüzler alınırdı.

    MUSUKI MEKTEBI Türk müziği ve müzisyenler, 17. yüzyıl

    N

    NÂME-İ HÜMÂYÛN Yabancı devlet başkanlarına, belirli günler nedeniyle de Kırım Hanlarına, her yıl surre ile birlikte Mekke Şerifine gönderilen padişahın ağzından kaleme alınmış iyi niyet ve selâm-ı şahâne ve siyasal içerikli mektuplardı.

    NAME-I HÜMÂYÛN Güvercin postası, Mısır, 17. yüzyıl

    O

    OTURAK Yelken gemilerinde büyüklük birimi. Her oturak bir kürekti, bir küreğe de 2-3 kürekçi yapışırdı. Buna göre ahşap teknelerde 10-17 oturaklılara Firkate, bundan biraz küçüğüne Kırlangıç, biraz büyüğüne Perkende, 20-24 oturaklısına Kalite, 25 oturaklılara Kadırga, 26-36’lılara Baştarde, en büyüğüne de Paşa Baştardesi denirdi.

    Ö

    ÖRTÜ ÖPME Padişahtan çocuk doğuran kadınefendi veya ikbâlin lohusalığı sırasında tebrike gelen rical kadınlarının, sultanlığa özel al renkli yatak örtüsünü öpmeleri. Doğum tebrikini bu şekilde yapan; sadrıâzamın eşi ve diğerleri değerli hediyeler de sunarlardı.

    P

    POLİS Nezarethanelerde ki, ayakta iki kişinin sığmayacağı darlıkta işkence dolabı. Tepesinde nefesliği vardı. Doğru ifade vermeyen ya da dayatılan ifadeyi kabul etmeyenler, polise kapatılarak yalnız ekmek ve su ihtiyacı karşılanırdı. Polis içinde çömelmek, oturmak olanaksızdı.

    R

    RESM-İ HINZIR Domuz yetiştirenlerin ödedikleri vergi. 1858’de hayvan başına on kuruş alınmaya başlandı ve verginin adı da “canavar resmi” oldu. Bundan amaç, ağır vergi uygulaması ile domuz yetiştirilmesini önlemekti. 1863’te 3 kuruşa indirildi.

    S

    SULTAN İmparator. Süryanca kökenli sözcük, çoğunca Müslüman-Sünni hükümdarlara özgü bir unvandır. Osmanlı Devletinin yükselme dönemine doğru padişahlar, diğer unvanlarla birlikte bunu da benimsediler. Bir ara sultân-ı âzam, son dönemlerde sultân-ı zişân da denildi. Padişah olanın adından önce (örneğin Sultan Murad), Hanedanı mensubu erkekler için nadiren addan sonra (örneğin Cem Sultan) kullanılırken padişah kızlarına küçük büyük ayrılmaksızın eklenirdi (örneğin Mihrümâh Sultan, Cemîle Sultan, Aişe Sultan) Padişah anaları (valide sultan), kimi hasekiler Haseki Sultan, Handan Sultan, Kösem Sultan) da bu sanı taşımışlardır. Şehzadelere (Bkz) Sultan yerine Efendi denirdi.

    SULTAN “Türk Kralı”, padişah, 16. yüzyıl sonu.

    Ş

    ŞAMAR OĞLANI Söylenceye göre saraydaki şehzadegân mektebinde her şehzadenin yanına çocuk yaştaki acemi hadım zencilerden biri oturtulur, şehzade kabahat işledikçe veya yanlış yaptıkça hoca, şamar oğlanı denen bu çocuğu cezalandırırmış.

    T

    TARİHİN AKSAM-I SELÂSESİ Üç tarih çağı: Kurun-ı kadime (eski çağ), kurun-ı mutavassıta (ortaçağ), kurun-ı cedide (yeniçağ). Son dönem Osmanlı tarihçileri, bu bölümlemeyi, Batılı tarihçilerin antik-iskolâstik-modern ayırımlarına göre yapmışlardı.

    U

    UKAB Hz. Muhammed’in siyah gazâ bayrağı. Topkapı Sarayı’ndaki Kutsal Emanetler’den denirse de bohça ve çekmece içinde saklanan tamamen akmış bu parça üzerinde bilimsel çalışma yapılıp yapılmadığı bilinmemektedir.

    Ü

    ÜSKÜDAR/ ÜSKÜZAR Galatat Lügati’nde sözcüğün Farsçadaki anlamı, “su geçidi ve gemi-kayık bağlanan iskele” olarak verilmiştir. Daha eskilerde ise buraya, “atı alan üsküdarı geçti” sözününün de anımsattığı üzere, harekete hazır menzil atlarının beklediği yer anlamında Rumca “Üsküzar” denirmiş.

    V

    VAKİT ve MASLAHAT Osmanlı siyasetinin geleneksel ilkelerinden. Yapılması gereken işin zamanın koşullarına ve işlerin gidişine göre değerlendirilmesi demekti.

    Y

    YEZİD-İ CEDİD 1890’dan sonra istibdadını daha da artıran ve aydınlara göz açtırmamayı amaçlayan II. Abdülhamid’e, yönetiminden hoşnut olmayanların yakıştırdığı adlardandı.

    Z

    ZENDOSTLUK Kadın düşkünlüğü. Kadınların ortalığa çıkmasıyla başlayan yeni toplumsal hayat konusunda iki farklı bakış güçlendi. Tutucular bu halin dine ve inanca zarar verdiğinden yakınırlarken, Cevdet Paşa gibi aydınlar, zendostların çoğalmasını, erkek-kadın ilişkilerinin doğallaşmasını sağlayacağını ve livatayı önleyeceğini ileri sürmüşlerdi.