Çilek Mobilya, Ulan Batur’da ilk mağazasını açmış. Firma özellikle, kız çocuklarını önemseyen anaerkil Moğol aile yapısının bir avantaj yarattığını değerlendirmiş. Moğol tarihi açısından kadınların konumu belirleyicidir.
Geçenlerde bir gazete haberi (Hürriyet, 8 Haziran 2015) çocuk ve genç odası eşyaları ile dikkati çeken Çilek Mobilya’nın Moğolistan’da ilk mağazasını açtığını bildiriyordu. Yazıda “yakın zamanda serbest piyasa ekonomisine geçen Moğolistan’ın ekonomisi tarım ve madenciliğe dayanıyor” deniyordu. Herhalde tarım değil de hayvancılık denmek isteniyordu. Zira Moğolistan bir tarım ülkesi değil.
Yazı, “2 milyon nüfuslu ülkenin yüzde 38’i başkent Ulan Batur’da yaşıyor. Çilek Mobilya ilk adımını attı ve Ulan Batur’da ilk mağazasını açtı” diye devam ediyordu. Ben hâlâ bu işin nasıl olduğunu anlamaya çalışmanın şaşkınlığı içindeydim. Moğollar malum tarih boyunca göçebelik ve hayvancılık ile ün salmış bir halk. Başkent Ulan Batur’dan bizler için büyük önem taşıyan Orhun Anıtları’na doğru giderken yolda evlere değil de topak ev şeklindeki çadırlara ve yılkı atlara rastlıyorsunuz. Yazın yemyeşil olan engin düzlüklere Çilek Mobilya’yı yerleştiremiyordum kafamda.
Ulan Batur yakınındaki yerleşimlerde köylerde evler görülüyorsa da, bahçelerinde topak ev şeklindeki çadırlar dikkati çeker. Çocuk ve gençlere yönelik mobilya ise yalnız yerleşim meselesi değil aynı zamanda bir mantalite meselesi olduğu için bu işin nasıl geliştiğini merak ediyordum. Söz konusu yazının yan sütununda “Global Çilek, atlar ülkesine özel seri yaptı” başlığı ile devam ediyor ve “Moğolistan’ın en önemli olgusu atlar. Bu nedenle ‘Atlar Ülkesi’ adı verilmiş. Çilek, atlara karşı halkın taşıdığı sempatiden ötürü, atçılık temalı Royal serisinin büyük ilgi görmesini beklediklerini dile getiriyor” deniyordu.
Çilek Mobilya’dan atlara gelmiştik ama, aradaki bağlantıyı hâlâ kuramamıştım. Ancak işin püf noktası şirketin ikinci kuşak yöneticisi Talha Çiçek tarafından açıklanıyor: “Moğolistan anaerkil millet olduğundan dolayı, kadınlar erkek- lere göre daha baskın. Bu da kız çocuklarına daha fazla özen göstermelerini sağlıyor. Bu nedenle kız serilerinde beklenti yüksek.”
Gerçekten de girişimciliğin güzel bir örneği. Böyle en tabii şeymiş gibi söylenen “anaerkil millet” ifadesi, aslında Çinggis Han ve Moğol İmparatorluğu zamanındaki savaşçılık ruhunun Moğol tarihi açısından ne kadar kısa dönemli ve geçici olduğunun bir göstergesi. Gerçekten de Moğol tarihi açısından devamlılığı temsil eden en önemli özelliklerden biri de kadınların konumudur.
Efsaneye göre Çinggis Han’ın soyu Alan Go’a, yani Güzel Alan diyebileceğimiz adındaki bir kadına dayanır. Alan Go’a kocası öldükten sonra ışık şeklinde gelen bir varlıktan hamile kalarak üç erkek çocuk doğurur. Çadıra gece ışık şeklinde giren bu varlık köpek/kurt şeklinde çadırdan çıkar gider. Moğolları dünya tarihine ve İç Asya efsanelerine bağlayan bu hikaye (ışık motifi ile Manihaizme, kutlu hamilelik ile Hıristiyanlığa, kurt motifi ile eski Türk efsanelerine) 13. yüzyıldan sonraki İç ve Orta Asya tarih yazımının başlangıç noktasını oluşturmuştur. Tarih yazımının başlangıcını temsil eden Alan Go’a yanında, Çinggis Han’ın annesi Höle’ün ve karısı Börte devletin kurulma aşamasında sağduyu, duyarlılık ve dirayet sergilerler.
Moğol tarih yazımındaki kadın imajında hayat müşterektir, “hayatta hem kadınlar hem erkekler vardır” anlayışı hâkimdir. Bu anlayış kendini bugün de hissettirmekte. 2011’de Çinggis Han’ın doğduğu bölgeleri ziyaret ettiğimde bunu bizzat müşahede etmiştim. Bizim dağbaşı diyeceğimiz engin düzlükteki bir kampta geceliyorduk. Kampı işleten bir kadındı. Ertesi günü uçsuz bucaksız düzlükteki istasyonda benzin almak için durduğumuzda, benzinlikte kimse yoktu. Bizim gibi sırasını bekleyen dört çekerli bir araba vardı. İçinde de iyi giyimli bir hanım oturuyordu. O anda uzaktan son hızla bir kamyonetin geldiğini gördüm, gelince içinden bir kadın atladı ve benzin pompasını alarak diğer arabaya benzin vermeye başladı. Ben bütün bu olaya bakakalmışken, diğer arabadaki hanımın da o bölgenin valisi olduğunu öğrendim.
Yanımdakiler Türkiye’de durum farklı olduğu için böyle bakakaldığımı benzinci kadına söylediklerinde, kendisi “demek sizin orada erkekler çalışıyor” diye güldü. Bizler ise tarihe baktığımız zaman kadınların toplumsal hayata bu denli entegre olmasını değil de savaşçıları görürüz.
4 Temmuz 1949’da Çamlıca’daki mutlu günlerinin hatırası olarak sevgilisiyle (eşiyle?) fotoğraf çektiren genç kadın, fotoğrafın arkasına şunları yazmış:
“Hayatım Hâldunum, Hudutsuz bir sevginin şu iki kahramanını seyredecek her göze ne mutlu… Birarada geçen kıymetli eşsiz günlerimizi hatırlatacak bu büyük resmin değerini verebilecek tek kelime bulamıyorum. O günün büyüklüğü karşısında yalnız dilime gelen şu cümle: Müstakbel hayatımızın da hep böyle yanyana geçmesine bütün kalbimle dua ediyorum. Saadetimizin sonsuzluğuna bu resim ne kadar da güzel bir misal. Hayatın tek mesud gülü ve bülbülü!
Gel canım. Çamlıca’nın bu mesud çiftini hararetle tebrik edelim. Seni her şeyimle öperim Hâldunum”
Karagöz denizde, Hacivat oynaşta
Karagöz dergisinin 6 Temmuz 1928 tarihli 2119’uncu sayısı deniz hamamlarına ayrılmış. Üzerinde “İstanbul’da deniz hamamları mevsimi geldi. Kadın-erkek denizden istifade ediyorlar” yazan kapak karikatüründe Karagöz denize girerken Hacivat güneşlenen kadınları seyrediyor ve aralarında şöyle bir konuşma geçiyor:
Hacivat: Aman Karagöz! Ben nerelere düşmüşüm. Galiba yolu sapıtıp dalgınlıkla deniz denen cennete geldim. Hele şunlara bir bak! Alimallah içim içime sığmıyor.
Karagöz: Sen onlara bakacağına benim şu keyfime bak! Kendimi sırtüstü denize verdim mi, hele kulaçlamaya başladım mı gel keyfim gel! Yalnız hayret ediyorum, vatanın dört bir tarafını üç deniz kuşattığı halde yüzme bilenimiz, denizcilik merakımız pek az. Gençler bari bu güzel sporu ilerletsinler.
HAŞEREYLE SAVAŞ
Sigara: Bir nefes “sıhhat”
Günümüzde dünyada her yıl beş milyondan fazla insanın ölümüne yol açan sigaranın kansere neden olduğu 1960’lı yılların ilk yarısına kadar kesin olarak kabul edilmiş değildi. Aslında İngiliz doktor John Hill’in Cautions Against the Immoderate Use of Snuff (Aşırı Enfiye Kullanımına Dikkat) adlı, tütün kullanımıyla kanser arasında ilişki olduğunu dünyada ilk kez iddia eden 1761 tarihli ilk rapor yayımlanalı iki asır olmuştu. Üstelik, 20. yüzyılın ilk yarısında bu bağ daha bilimsel yollarla ortaya konmaya başlanmış, 1930’da Almanya’nın Köln Üniversitesi bilim adamları sigara ve kanser arasındaki ilişkiyi istatistiksel olarak ortaya çıkarmıştı. Ancak sigara lobisi sigarayla kanser arasında bir bağ olduğunu kabul etmediği gibi birçok yararı olduğu propagandası yapıyordu.
1960’lı yıllara kadar, dünyanın başka ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’deki gazetelerde de sigaranın faydalarını anlatan birçok habere rastlamak mümkündü. Bu haberlerde sigaranın zekayı kamçıladığı, gribe iyi geldiği, hazmı düzenlediği ve kabızlığı önlediği, mükemmel bir antiseptik olduğu, salgın hastalıklardan koruduğu ve fazla kiloyu engelleyerek ömrü uzattığı gibi bilgiler veriliyordu.
1963 yılı sonunda Dünya Sağlık Örgütü, sigaranın kanser başta olmak üzere çok sayıda hastalığa yol açtığının kesin olarak anlaşıldığını duyurunca işler karıştı. Bu tarihten sonra gazetelerde tiryakileri sakinleştirecek, “zararsız sigara” haberleri çıkmaya başladı. 13 Şubat 1964 tarihli Hürriyet’teki “Sigara içmenin insana zarar vermeyen bir usulü bulundu” başlıklı haber bunun bir örneğidir. Habere göre New York’ta bir klinik açılmıştır ve kliniğe gelenlere “dumanı ciğerlere çekmeden nasıl sigara içileceğini” gösterilmektedir. Uğruna klinik açıldığı söylenen zararsız sigara içme yöntemi ise şudur: “Dumanı bir nefes ağızda tutmak, sonra dudakları sıkıca kapamak ve akabinde burundan derin nefes almaktır”.
Birçok gazete ve dergide tiryakilere puro ve pipoya geçmeleri tavsiye edilir, İstanbullu bir girişimcinin maruldan yaptığı “zararsız” sigara gazeteleri bir süre oyalasa da her ölü proje gibi kısa sürede unutulur.
1964’ün Mayıs ayında Gümrük ve Tekel Bakanı Mehmet Yüceler, sigaranın kanser yaptığı haberlerinden sonra Batı ülkelerindeki sigara satışlarında büyük düşüş olduğunu ama Türkiye’deki tiryakilerin haberlere aldırmadığını ve satışlarda azalma olmadığını bir müjde verir gibi duyurur. Bakan Yüceler aynı açıklamasında “Kanser araştırmaları yabancı sigaralarla yapılıyor. Halbuki Türk tütünü yabancı tütünden çok daha az zararlı ve kanser yapıcı etkisi yok” diyerek Türk tiryakileri uzun yıllar kandıracak tehlikeli bir yalanı da dolaşıma sokacaktır.
Sendika, işçi sınıfı, grev gibi kavramların genellikle sanayi devrimi sonrasına ait oldukları düşünülür. Ama işçilerin bir araya gelerek greve gitmesi Antik Mısır’a dayanıyor. Günümüzü tam kestiremiyorum ama binlerce yıl önce işçi sınıfı gayet de güzel örgütlenebilmiş. Yani Antik Mısır’da inşa edilen yapılarda “Antik Uzaylılar” programının iddia ettiği gibi uzaylı kuvveti, UFO gücü falan değil, bildiğimiz insan emeği kullanılmış ve bu insan emeği de, bugün hayranlıkla baktığımız piramitleri yaparken aynı zamanda örgütlenmiş, hak aramış, direnmiş ve hakkını da söke söke almış. Ha “işçileri uzaylılar örgütlemiş” derseniz, her ne kadar marksist uzaylılar kulağa hoş gelse de, doğrusu pek ihtimal veremem.
Yanlış hatırlamıyorsam, MÖ. 12. yüzyılda, Mısır’da firavunların mezarlarını, yani şu bildiğimiz piramitleri yapmakla görevli işçiler var. Nesillerdir aynı bölgede yaşıyor, çalışıyor, hayatlarını mezarları yapıp süslemekle geçiriyor ve öldükleri zaman da yine oralara gömülüyorlar. O dönem Mısır’ın firavunu 3. Ramses, neredeyse 30 yıldır hüküm süren bir arkadaş ve her uzun süren rejimde olduğu gibi yönetim yozlaştıkça yozlaşmış; “aman canım çerez parası, aman canım ne olacak” diye diye koca Mısır’ın kaynakları sömürülmüş de sömürülmüş. Tepedeki sömürenlerin tarih boyunca yapacakları gibi, bu sömürünün bedelini de emeğiyle üreten çalışanlar ödemek zorunda kalıvermiş.
Bir gün bu işçiler, ay sonunda arpa olarak ödenen maaşlarını almaya gittiklerinde muhasebeci, “Valla kasada arpa yok, olsa vermez miyim? Bakın bayram üstü çocuklara harçlık bile veremedim. Ama bende sizin paranız kalmaz” gibi günümüzde Tahtakale’de hâlâ kullanılan bahanelerle işçileri geri gönderiyor. E işçilerin gidip derdini anlatacakları bir sendika yok, varsa da yıllarca işçiden topladıkları aidatlarla beş yıldızlı oteller kurmuş, televizyon kanalları açmış bir sarı sendika olsa gerek.
Peki hakkını alamayan işçiler, sendika da yok, ne yapıyorlar? Önce çalışmaya devam ediyorlar. Aradan geçiyor iki hafta. İşçilerin arasından Amennakht isimli bir arkadaş liderlik görevini üstlenerek, “Arkadaş kaç haftadır maaş yatmadı” diye itiraz ediyor ve arkadaşlarını da örgütleyerek tarihte bildiğimiz ilk oturma eylemini, işyeri işgâlini ve grevi başlatıyor. Daha sonra da alışacağımız üzere firavunun çevik kuvveti anında olay yerinde bitip işe devam etmelerini söylüyor ama işçiler geceyi oturdukları yerde geçiriyorlar.
Daha önce hiç direnişle karşılaşmayan firavunun adamları şaşırıyor. TOMA desen henüz ihâlesi yapılmamış, çevik kuvvetin envanterinde namevcut bir araç. Zaten kimsenin aklına da eylem yapan işçileri kaba kuvvetle dağıtmak, gidip başka köylerden grev kırıcı işçiler getirmek falan gelmiyor. Ya da gelse bile aralarından biri, “Yahu koskoca Mısır medeniyetiyiz, bize yakışır mı?” diye itiraz ediyor herhâlde ki, beş gün süren ilk oturma eylemi ve grevin sonunda artık bulup buluşturup işçilere hakları olan arpanın bir miktarı veriliyor ve işçiler işbaşı yapıyorlar. Tabii bu daha başlangıç ve mücadele devam ediyor. Aylar süren grevler, oturma eylemleri neticesinde Amennakht’ın verdiği mücadele başarıya ulaşıyor ve işçiler haklarını çatır çatır alıyorlar.
Uzun lafın kısası, Amennakht bundan tam 3 bin yıl önce, çalışanların bir araya geldiklerinde değil sarı sendikaları, kendini tanrı katına yerleştirmiş firavunları bile yenebileceğini fısıldıyor, tam 3 bin yıl sonra Bursa ovasından Eskişehir düzlüklerine uzanan bir coğrafyada direnen işçilere. Ha tabii Amennakht arkadaş belgeyi de kendi yazdığı için rolünü abartmış olabilir ama bu da başka bir yazının konusu artık.
Pek saygıdeğer hekimim Mazhar Osman’ın birtakım münasebetlerde bulunmak üzere yurtdışına gidişi, kendisiyle çetin satranç müsabakaları eşliğinde sürdürdüğümüz hoş sohbetlerden mahrum kalmam hasebiyle beni bir miktar müteessir etmiş idiyse de, katlanılmayacak bir hal sayılmazdı. Esas felaket Hoca’nın, avdetine dek hastanenin başhekimliğiyle birlikte tedavimi de Profesör Ömer Ali adında bir diğer hekime devretmiş olmasıydı.
Bu Ömer Ali denen zat, hakkımda dolaşan envai rivayetler sebebiyle olacak, bendenizden pek haz etmemekte, dahası zannımca biraz da korkmakta ve bana karşı mesafesini korumaktaydı. Hepsi bu kadarla kalsa başım üstüneydi; haddizatında bir müddettir hastanedeki odamın pencere önünü kendine mesken tutmuş sevimli pisicikle oynaşmayı bu suratsız herifle hasbihal etmeye bin kere tercih ederdim ben de.
Maateessüf yeni başhekimimizin ruh hastalıkları konusundaki, selefinden bir hayli farklılık gösteren yaklaşımları, bazı meselelerle bizzat alakadar olmamı gerektirecek ehemmiyetteydi.
Ömer Bey’in psikiyatrik hastalıklarla ilgili genel bir teşhisi bulunmaktaydı: Manevi zaafiyet. Bu cihetle de, hastaların tedaviden ziyade ıslah edilmesi gerektiğine dair sağlam bir kanaate sahipti. Kendi tabiriyle bu düşmüş zavallıların imanını tazelemek için kullandığı yöntemler ise onları buz dolu küvetlere yatırmaktan tecrit hücrelerine tıkmaya, elektroşoktan insülin komasına sokmaya kadar uzanmaktaydı. Kendisinden ölesiye korkan hastaların ısrarlı ricası üzerine yeni başhekimimize yaptığım görüşme talebi, ilaçlarımın dozunun iki katına çıkıp artık damar yoluyla tatbik edilmesi ve on gün içinde iki elektroşok seansıyla cevap buldu.
Neticede kendimi bütün günümü kolumu kıpırdatamayacak bir halde, bulanık hayaller, kopuk rüyalar ve kabuslarla boğuşur halde bulmuştum. Derken bir geceyarısı tuhaf bir hadise cereyan etti. Penceremin aralığından süzülüveren dört ayaklı yaratık, iki hamlede yatağımın üstünde bitti. “Kedi” diye mırıldandım bir süredir ilgilenemediğim sevimli dostumun tüylerini okşayarak.
“Kezi” diye düzeltti. “İsmim Kezi.”
“Teşekkür ederim ziyaretin için Kezi.”
“Buraya ortak bir tanıdığımız hakkında konuşmaya geldim” dedi patilerinden birini yalayıp. “Yeni patronumuzu diyorum.”
“Ah evet. Biraz radikal biri.”
“Bilmez miyim?” diye hırladı Kezi. “Şimdiden bir düzine arkadaşım kendisiyle tanışma şerefine ulaştı.”
“Bir kedisever, ha?”
“Pek değil” dedi Kezi. “Sorun şu ki, siz insanların kafası çok değişik oluyor.”
“Haklısın” dedim. “İnsanoğlu türlü türlü…”
“Kafatasınızdan söz ediyorum” diye sözümü kesti. “Biri birine uymuyor. Oysa biz kedilerinki son derece düzgün ve standarttır. Bu yüzden beyefendi, gizli gizli yürüttüğü EEG deneylerinde kedileri kullanıyor. Kafataslarını delip prizler yerleştirdikten sonra öldürene kadar elektrik veriyor…”
“Belki bir süre ortalıkta dolaşmasan iyi olur.”
“Bence kendisi çok hasta biri” diyerek gerindi Kezi. “Neyse ki, derdinin devasını biliyorum.”
“Enteresan. Aklından geçeni öğrenebilir miyim?”
“Lüzum yok” dedi Kezi çalımla.
“Bana ihtiyaç duyduğum şeyi temin et, yeter. Kedilerin ruhuyla ilgileniyor musun?”
“Elbette” dedim. “Yalnız gerekli evrakı kendin alman gerekecek. Fazla hareket edemiyorum da… Benden istediğin nedir acaba?”
“Ne olacak” deyip masamın üstüne sıçradı Kezi. “Elbette bir çift çizme.”
Birkaç gün sonra iyice kendime gelip ayaklanmıştım. Ömer Bey ortalıkta görünmüyordu. Hemşirelerden birine sordum. “Kendisi depresyon hastasıydı biliyorsunuz” dedi hemşire. “Bir gece buz kıracağını gözünün üstünden beyninin ön lobuna saplamış. İlaçlar para etmeyince kendi kendine lobotomi uygulamış anladığımız kadarıyla. Neyse ki, şimdi çok iyi. Bodrumdaki koğuşlardan birinde, bahçedeki domateslerden bile sakin, bütün gün gülümseyerek yatıyor.”
Buram buram yaz sıcağında herkesin en sevdiği tatlılardan biri de mis gibi bir dondurma değil midir?
İnsanoğlunun, kar ve buzu sıcak yaz günlerinde serinlemek için saklama uğraşı konusunda en usta olanları Persler olmuş. Karı bal, kaymak, süt, baharat gibi çeşitli tatlandırıcılar ile sıkıştırıp, “Yahçal” adı verdikleri buz depolarında saklayarak sıcak yaz günlerinde tüketmeyi akıl edenler onlar. Günümüz dondurmalarından farklı olsa da, en eski tarihli ve dondurmaya en yaklaşan örnek bu.
Eski kaynaklara bakıldığında Mısır’da, Antik Yunan’da ve daha sonra Roma İmparatorluğu’nda yüksek sınıfın tüketebildiği karlı ve buzlu tatlılardan, Uzakdoğu’da ise nişasta ve buzdan yapılan bir tatlıdan söz edilmekte.
İlk dondurma makineleri
1843’te icat edilen dondurma makinesinde malzeme üstteki metal kaba konur, alt kısma buz ve kaya tuzu doldurulurdu. Pedal çevrildikçe, metal kaptaki malzeme karışarak enfes bir lezzete dönüşürdü.
Günümüz dondurmalarına az çok benzeyen dondurmalar ise 17. yüzyılda İtalya’da üretilmeye başladı. Bu yöntemde süt, kaymak, bal veya meyve özleri doğrudan karla karıştırılmak yerine, buz veya kar içinde çırpılarak donması sağlanıyordu. Bu iş için buz dolu bir fıçının içine ayrı bir kap oturtuluyor ve karıştırılan malzemenin donması sağlanıyordu.
Daha yakın ve kendi tarihimizden örnek vermek gerekirse Osmanlılarda Saray’a ve zengin konaklarına buz sağlanması lojistik açıdan çok gelişmiş bir iş kolu idi. Uludağ’da kar çukurlarında saklanan sıkıştırılmış karın günlük olarak Mudanya limanından İstanbul’a ulaştırılması için kullanılan teknelere, hızlı hareket etmesi gereken zamanlarda padişahların da bindikleri söylenir. Şehrin içinde de kar yağdığı zamanlarda, daha temiz ve sağlıklı bulunan 3. kar yağışı beklenerek önceden açılan, çeperi saman ile korunaklı hale getirilmiş 5-6 metre derinliğinde çukurlarda kar sıkıştırılarak saklanıyor ve yazın kesilerek, keçelere sarılıp yerlerine ulaştırılıyordu.
Dersaadet’te şerbet ve hoşafları soğutmak için buz hayli çok kullanılsa da eski tarihlerde dondurma yapıldığına ilişkin bir bilgi yok. Ama, taze yağmış temiz karla veya rendelenmiş buzla tahin, pekmez, vişne şerbeti, portakal şurubu, şıra, hatta yoğurt gibi malzemelerden birisinin karılmasıyla elde edilen bir nevi buz lapası var mesela. “Karsambaç, karma, karlamaç, kar helvası, bulmaç” gibi yöresel isimlerle bilinen bu tatlı kışın yeniyor. Benzer olarak Adana ve Mersin yöresinde, yaz aylarında Toroslar’dan getirilen buz, nişasta ve şerbet karışımından ise “bici bici” yapıldığı biliniyor.
Tüm dünyanın sevgilisi İstanbul’da bir dondurmacı ve kardeşine dondurma yediren bir ağabey, 1898.
Dondurmanın Avrupa’da gelişmesine koşut olarak son dönem Osmanlı saray menülerinde de dondurmaya rastlıyoruz. Yabancı konuklara verilen yemeklerde, saray düğünlerinde ve özel davetlerde dondurma tatlı olarak ikram ediliyordu. 1844 tarihli ilk basılı Türkçe yemek kitabı Melceü’t Tabbâhin’de (Aşçıların Sığınağı) dondurma tarifi yer almaz ancak dondurma kutusundan söz edilir. 1857 tarihli Ali Eşref Dede’nin “Yemek Risalesi”nde süt ve süzme aşure dondurmalarının yapımı anlatılır. Cemile ve Münîre Sultan’ın düğün yemeklerinde ikram edilmek üzere dondurma tabağı, kaşığı ve dondurma kutusu için epey para harcanmıştı. Yine Yıldız Sarayı’nda Âyan ve Mebûsan Meclisi üyelerine verilen ziyafette tatlı olarak kaymaklı baklava ve fıstıklı dondurma ikram edilmişti. 1882 tarihine gelindiğinde Ayşe Fahriye’nin Ev Kadını adlı kitabında ise artık birçok dondurma tarifine rastlanır.
Dondurmanın Avrupa’da yükselişi 17. yüzyıla denk gelir. İtalya’da süt, krema ve meyvelerle geliştirilen dondurma, hemen ardından Fransa’nın imparatorluk sarayına ve asillerin konaklarına girmiş. Fransızlar dondurmaya yumurta sarısını katarak “Fransız stili”ni yaratmışlar. 1670’de Cafe Procope’un dondurma sunmaya başlaması ile bu tatlı giderek halka inmeye başlamış. Dondurma üzerine ilk tarif kitapçığı da 1700’lere tarihlenen L’art de faire des glaces (Dondurma Yapma Sanatı) adlı 84 sayfalık bir elyazmasıdır.
ABD’nin, dondurmanın yıldızının parladığı ve giderek hem tüketim miktarı hem de en kalorili sunumların ve bol çeşidin ortaya çıktığı ülke olduğunu da ekleyelim. İlk dondurmacıyı 1774’de Philippe Lenzi isimli İngiliz şekerci New York’ta açıyor. 1821’de New York’ta “dondurma bahçeleri” ortaya çıkıyor ve dondurma artık günlük hayata giriyor.
Buz üretiminin yaygınlaşması ve özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra buzdolabının evlere girmesiyle, dondurma üretimi büyük bir sanayi haline gelerek bugün yaz-kış, her mevsimde kolaylıkla dondurma tüketebilmemize giden yolu açmıştır.
Matbaayı icateden, dünyayı değiştiren Johannes Gütenberg üzerine, ülkemizde yayınlanan eserlerin sayısı iki elin parmaklarını bir geçiyor.
Matbaayı icad ederek büyük bir devrim yapan Johannes Gutenberg (1400 – 1468) ve eserleri hakkında Türkiye’de yayınlanmış fazla kitap yoktur. Gütenberg ve matbaası üzerine kaleme alınan ilk, özgün çalışma, ünlü yayıncı, matbaacı Ebüzziya Tevfik Bey’in 1882’de bastığı eserdir. Kendisinin yarattığı, adını “Ünlüler Kitaplığı” şeklinde çevirebileceğimiz bir serinin ilk kitabıdır Gütenberg.
Bu yayından 11 yıl sonra 1893’te İzmir’de basılan bir Gütenberg kitabı daha vardır. Ahmed Midhat Efendi’nin damadı Yenişehirlizade Halid Eyüb imzasını taşıyan bu eser, yazarın da önsözünde belirttiği gibi Paris’te 1884 yılında Ch. Delon tarafından yayımlanmış Gutenberg et l’Invention de l’Imprimerie başlıklı eserin notlar ve ilavelerle çevirisidir. Bu yayının en ilginç özelliği, adına sanına ilk kez rastladığımız Karabet isimli, İzmirli bir klişe/gravür ustasının Paris baskısı kitapta bulunan gravürleri özgünce, birebir kopyalayıp, eseri resimli hale getirmesidir. Osmanlı dünyasında basılmış bu iki kitaptan sonra, 1945’e kadar Gütenberg ve matbaası için başka bir basılı çalışma saptayamadık.
Almanya’da Gütenberg’in tekniği ile basılan ilk kitaptan bir tıpkıbasım ve Gütenberg’in portresi
Çocuk Esirgeme Kurumu’nun eğitim, öğretim kitapları serisinden, ünlü eğitmen Fuat Baymur tarafından çevrilen İlk Matbaa (1945) başlıklı çalışma, Gütenberg ve matbaası hakkında Latin alfabesiyle basılan ilk kitaptır. Daha sonra Gütenberg’le ilgili çalışmalar, daha çok eğitim sektöründeki ticari pazara yönelik, satış amaçlı kitaplar olacaktır. Bunlardan bazıları çeviri, birkaç tanesi de derleme şeklinde karşımıza çıkmaktadır. 2009’da İstanbul’da, 2013’te Ankara’da basılmış olan çalışmalar kapak ve künyeler hariç ilk harfinden son harfine kadar aynı kitaptır. Künye ve kapaklarını verdiğimiz çalışmaların içinde Gütenberg için Türkiye’de açılmış tek sergi olduğunu düşündüğümüz bir serginin küçük hacimli ama yararlı bilgiler içeren bir broşürü de vardır.
Bu kısa kaynakçada yer alan Gütenberg Gökadasına Gezi, içeriği itibariyle sadece Gütenberg için kaleme alınmamış olsa bile onun icadıyla başlayan baskı dünyasının mazi, hâl ve istikbalini betimleyen, bu konuyla ilgili en özgün kitaplardan biri olması nedeniyle listemize eklendi. Basılı malzeme ile uğraşanların bir şekilde borçlu oldukları Gütenberg için doğru düzgün bir şey yapmadıklarını saptayan bu kaynakçaya, Enis Batur’un Gütenberg Gökadasına Gezi derlemesinin “ikinci baskıya ikinci söz” başlıklı bölümünden bir alıntıyla son verelim.
“1980’li yıllarda, Frankfurt Kitap Fuarı için hazırlanan afişlerde posterlerde, çeşitli yayın duyurularında Gütenberg’in adı, yüzü, bastığı kitaplar sık sık öne çıkarılıyordu: Kitap uygarlığının ölmediği, sarsılmadığı, yeni teknolojik gelişmelerin yeni yepyeni iletişim kanalları açarak kitab’ın sonunu getiremeyeceği vurgulanmak isteniyordu. Bu yılki Frankfurt Fuarı’nda, belki de ilk kez ters bir vurguyla karşılaştık: Mülti-medyaya, elektronik med- yaya ayrılan ve her yıl gözle görülür biçimde büyüdüğünü herkesin farkettiği bölümün girişinde bir yerde, olanca büyüklüğüyle bir bakıma ana bildiriyi taşıma savındaki bir afişin üzerinde Sorry Herr Gütenberg yazıyordu: Elektronik medyacılar, ironiyle karışık bir sözümona üzüntüyle kitap dünyasından özür diliyorlardı: Son’un başlangıcında olduğumuz kesindi artık.”
Elektronik medyacıların, gelişimi vurgulamak adına 1980’lerde astıkları “Sorry Herr Gütenberg” afişinden hareketle, Enis Batur’un “Son’un başlangıcında olduğumuz kesindi artık” saptaması üzerinden yirmi yıl geçtiği ve Gütenbergcilerin kesin yenilgiye uğradığı bir zamanda, İstanbul’un meydanlarına, bu slogana İbrahim Müteferrika’yı da dahil ederek “Gütenberg ve Müteferrika’dan Özür Diliyoruz” afişleri asma zamanımız çoktan geçti bile…
Ahlaki suçu “diğerlerinin yaşadığı felakete karşı körlük” olarak tanımlayan Jaspers, Nazi Almanyası’nda halkın yöneticileriyle suçortaklığı meselesini ele alırken, günümüz bireyine de sorumluluğunu hatırlatıyor.
İkinci Dünya Savaşını takip eden yıllarda dünya aydınlarının 20. yüzyılın ilk yarısının insan hakları alanında açtığı derin yaraları sarmak için yoğun çaba sarfettikleri görülür. Alman psikiyatrist ve felsefeci Karl Jaspers’in (1883-1969) hükümetlerinin işlediği suçlar konusunda Alman halkının kolektif sorumluluğu meselesini ele aldığı eseri, bu dönemin literatürü içinde en dikkati çekici çalışmalardan biridir. 1945-46’da Heidelberg üniversitesinde verdiği konferansların ürünü olan bu eser, Nazizmin ve 2. Dünya Savaşının yarattığı örselemenin damgasını taşır. Almanya’nın bu iki sarsıntıda yaşadıklarıyla yüzleşmesini oldukça radikal bir biçimde ele alan Karl Jaspers, “kolektif suçluluk” kavramını öne çıkarır.
Nazizmin altın yılları 30’lu yılların ikinci yarısı, Almanya’da Nazizmin altın yılları… Hitler, savaşın sonlarına doğru çocukları da cepheye sürmekten çekinmeyecekti.
Ülkesinin seçkin aydınları Hitler’i kitlesel olarak desteklerken Nazizmi reddetmiş olmasına rağmen kendisini bu “kolektif suçluluğun” dışında tutmaz Jaspers. Aslında kolektif suçluluğu daha tarihsel bir bakış açısıyla ele alır: “(…) Yalnızca günümüzde yapılanlara –suç ortağı sıfatıyla çağdaşlarımızın eylemlerine– değil, aynı zamanda geleneğin taşıdığı bağlantılara da iştirak ettiğimizi hissederiz. Atalarımızın suçlarını da üstlenmek durumundayız”.
Jaspers, Yahudi soykırımının öznesini açığa çıkarmak için suç tiplerini dörde ayırır: Cezai suç (mahkemelerin karar verebileceği); siyasi suç (galiplerin karar verebileceği); ahlaki suç (hiçbir vicdanın kaçınamayacağı) ve metafizik suç (Tanrı’nın yargısına tabi olan). Hem kuramsal hem siyasal açıdan güncelliğini yitirmeyen sorular yönelten Jaspers, bir halkın suçluluğu ile onu oluşturan bireylerinkinin nasıl ayırt edilebileceğini sorgular. Nazizmin etkilerinden arınılması, yeni, gelişkin ve ahlaki temeli güçlü bir demokrasinin inşası için toplumun bu ortak suçla yüzleşmesi, bununla yetinmeyerek sorumlulukların üstlenilmesi gerektiğini belirtir.
20. yüzyılın en büyük felaketi olan Almanya’daki Nazi rejimine doğrudan destek olanların dışında olup bitenleri çaresizlikten de olsa geçiştirenlerin cezai veya siyasi sorumlulukları olmasa da ahlaki suça bulaştıklarını iddia eder: “Diğerlerinin yaşadığı felakete karşı körlük, insanın kalben hayal gücünden yoksun olması ve şahit olunan felakete karşı takınılan kayıtsızlık –ahlaki suç işte bunlardır.” Öte yandan siyasi suç, cezai suç gibi yaptırımı olmasa da yalnızca yöneticilerle sınırlı değildir: “Bir halk, yönetiminden dolayı sorumludur”.
Her şeye isyan etti, kendi ölümü hariç
Başta Gurbet Pastası- Hemşinliler, Göç ve Pastacılık olmak üzere Karadeniz’le ilgili birçok kitap hazırlayan gazeteci ve yazar Uğur Biryol’un, geçen ay ölümünün üzerinden tam on yıl geçen Kazım Koyuncu’nun hayatını anlattığı yeni kitabı raflardaki yerini aldı. Kitapta 1971 doğumlu Koyuncu’nun çocukluk yıllarından genç yaşta ölümüne kadar olan günleri, sanatçının kendi sözleriyle ve yakın çevresinden insanlarla yapılan görüşmelerle anlatılıyor. İstanbul’a üniversiteye geldikten sonra
Laz kimliğini keşfeden ve arkadaşı Mehmedali Barış Beşli ile dünyanın ilk Lazca rock yapan grubu Zuğaşi Berepe’yi (Denizin Çocukları) kuran Koyuncu’nun müzikal yolculuğu da var kitapta, kanser olduğunu öğrendiği ve hastalıkla mücadele ettiği dönem de. Kanser olduğunu öğrendikten sonra “Niye ben?” diye sormayan, bunun “hayata karşı haksızlık” olduğunu düşünen bir insan Kazım Koyuncu ve kitapta bu dönemin anlatıldığı “Ağır Veda” başlıklı bölüm insanın boğazının düğümlenmesine yol açıyor.
SİNAN YÜCEL
Modern sanat üzerinden Çin’in yakın tarihi
Modern sanatçı Ai Weiwei, Londra’da Tate Modern’da 2010’da sergilenen Ayçekirdekleri çalışmasıyla dünya çapında ün kazanmıştı. Yüz milyon seramik ayçekirdeğini 1600 sanatçının üç yılda tek tek elleriyle boyadığı bu ünlü çalışmanın yanı sıra Çinli Weiwei’in birçok heykel ve enstalasyon çalışması bulunuyor.
Uzun yıllar Çin’de yaşayan İngiliz gazeteci Barnaby Martin, Weiwei ile yaptığı söyleşilerden yola çıkarak yazdığı kitabında 58 yaşındaki sanatçının hayatını anlatırken modern Çin’in tarihinin belli başlı dönemlerini de anlatıyor. Kitapta 1926’da milliyetçilerle komünistlerin yerel diktatörleri ortadan kaldırıp Çin’i birleştirmek için anlaşmalarından, ertesi yıl başa geçip komünistlerle ipleri koparmaya karar veren Çan Kay Şek’in Şanghay’ın yeraltı dünyasıyla birlikte hareket edip binlerce komünisti öldürmesine, vandallığın doruğa çıktığı Kültür Devrimi’nden 1989’daki Tiananmen Meydanı olaylarına kadar pek çok önemli olay yer alıyor. Asıl tutkusunun Çin’i değiştirmek olduğunu söyleyen Weiwei, Çin hükümeti tarafından 2011’de vergi yolsuzluğu bahanesiyle tutuklanmıştı. Kitabın en ilginç bölümlerinden biri de sanatçının iki buçuk ay kaldığı hücrede, 24 saat boyunca 50 santim mesafeden kendisini izleyen iki gardiyanla geçen günlerinin anlatıldığı bölüm olmuş.
Weiwei’in 2003’te yaptığı ve bisikletlerden oluşan labirent.
Hiçbir toplum uyumsuzlarını, hiçbir çoğunluk azınlıklarını bağrına basmaz, eşit görmek istemez. Tarihçi, toplumbilimci, ruhbilimci, gazeteci, aydın ya da yazar “aykırılar cemaati üzerinde(n) çalıştıkça, topluma “ötekiler”ini kabul etme, anlama, koruma güdüsü aşılanabilecektir.
Malatya’nın sanal ortamda üne kavuşturulan akıl fakiri Mercedes Kadir’le akıl fukarası bir gazetecinin gerçekleştirdiği sözde röportajı youtube’da izledim. Uzun bir çubuğun ucuna bir Mercedes arması, bir dikiz aynası ve birkaç CD bağlamış Kadir, ata biner gibi biniyor ona, şehrin anacaddesinde sürüyor. Ehliyeti sorulduğunda “evde” dedi.
Anadolu’nun bütün şehirlerinde bu tür figürlere rastlanır, öteden beri. Yerel zenginliktir. Çoluk çocuğun da, yetişkinlerin de şefkatli alaylarının merkezindedirler. Nedense, “akıllı”ların onlardan daha az patetik durumda olduklarını sandıkları görülür. Durgun anlarında kışkırtılırlar. Son iş adreslerimden birinin yeraldığı uzun sokağın delisini günde bir- iki kez gaza getiriyorlar, avaz avaz bağırıyor: “İ…ler!” ya da “Tayyip kazanacak” diye.
Hayalet Oğuz Hayalet Oğuz lakaplı Oğuz Haluk Alplaçin (1929-1975) ise İkinci Yeni ekolünden, hayatı sırlarla dolu bir yazar ve şairdi. Gürdal Duyar’ın çizimi
Yalnızca akıl fakirlerini, mecnunları ya da cinnîleri değil, bütün çizgidışı bireyleri işin içine katıyorum, nüfusları az buz olmasa gerektir. Şüphesiz kafamı kataloglarla bozduğum için, Türkiye’nin ‘depo’suna ilişkin kayıtların elimin altında durmasını isterdim. Resmî bir tasniften sözetmiyorum, Devlet fişlemeye başladığında ben dahil kimler yeralmaz ki orada! İşi kotarması bence folklor araştırmacılarından beklenmeli: Hem konu folklorun -eninde sonunda- kapsama alanına girdi, hem de o topluluk enikonu örgütlü çalıştığı için bu çözüm yolu akla yatkın gözüküyor.
Bu noktada aklıma Dino Buzzati’nin nefis İtalyan Usûlû Giz(em)ler kitabı geliyor. Ve Fellini’yle o bağlamdaki ilişkileri. İtalyan toplumu, ülkenin bütününe yayılmış delibozuk portreleri açısından son derece varsıl bir gizilgüç barındırır; Buzzati, yanlış anımsamıyorsam Corriere della Sera için biribirinden canlı röportajlar gerçekleştirmek üzere yollara düşmüştü. Görkemli bir “adres defteri” çıkmıştı ortaya.
Sakallı Celal
Sakallı Celal olarak bilinen Celal Yalınız (1886-1962), nevi şahsına münhasır Türk aydın ve düşünürlerinden biriydi.
Her toplumun, ülkenin bir ‘aykırı figürler’ deposu olur, canalıcı önem taşıyan, burada, bir tür katalog oluşturulup oluşturulamadığında, kayıt geleneğinin ne ölçüde geçerlilik kazandığındadır. Bizim aykırılarımıza ilişkin veriler yok değildir; gelgör ki görünüm oldukça dağınıktır. Başka bir bağlamda da değindiğim İstanbul Velîleri ve Delileri (2007) örneğin, XVI-XVIII. yüzyıllar arasından derlitoplu bir portre galerisi çıkarıyor karşımıza. Bu kaynaktan üç kısa, şimşek hızıyla çizilmiş çehreyi verelim:
“Ve biri dahi Kulübeli Mehmed Dede’dir ki, At Meydanı’nda Dikilitaş kurbunda bir kulübenin içinde otuz yıldan ziyâde sâkin olup, yiyip içip tebevvül ve tezavvüt etmeyip ve kulübeden taşra çıktığını gecede ve gündüzde çok taharri etmişlerdir; kimse görmemiştir.
Ve biri dahi Taşçı Delisi’dir ki, Edirne Kapısı’nın hâricinde Sırt Tekyesi demekle ma’rûf, Mezârcılar Tekyesi’nin duvarına birkaç taş dayayıp ve firâşını on beş ve yirmi vakiyye mikdârı kırık ekserler ile döşeyip, akşamdan sonra ol deliğe sokulup, eksenler üzere yarı belinden aşağısı taşrada, bu mücâhede ile kırk seneden mütecâviz beytûtet etmişdir.
Ve biri dahi Kâğıt Delisi’dir. Altmış sene kâmil kemâl etmeyip, Lüleli Çeşme’den Sultan Bâyezid’e varınca, yolda bulduğu kâğıtları devşirip, duvar deliklerine idhâle meşgûl idi. Ve sabâh namâzından akşam namâzına dek, ol ortalıkda sür’atle hareketler edip-yemeyip, içmeyip ve akşam namâzından sonra kaybolup, sabâh namâzında yine hâzır olup, ne mahalde gecelediği kimsenin mal’ûmu olmamışdır”.
Nur Sabuncu ve Aktedron Fikret Nur Sabuncu, Türkiye sahnelerinde Hamlet’i canlandıran ilk kadın tiyatrocuydu (1954-55). 60’lı yıllarda intihar etti.
Enfî Hasan Hulûs Halvetî’nin teşkîresi böyle irili ufaklı yüzlerce mistik mecnûn portresi içerir. Oradan Mazhar Osman’ın ve çevresinin yazdıklarına, Aziz Nesin’in Benim Delilerim’ine bir dizi odak noktası sıralayabiliriz. Mercedes Kadir’lerin soyağacı karmaşık köklü ve çokdallı somut bir ağacı andırır.
Ama, aykırı bireyleri mecnunlarla sınırlamak en hafifinden konuya şaşı perspektifiyle bakmak olur. Çizgidışı yaşam örnekleri arasında, en kıymetli katmanı aklıbaşında, genel kabul gören toplumsal kontratın merkezine yerleşik kurallara sırtdönmüş, bu nedenle de “egzantrik” damgası yemiş kişiler oluşturur. Bizde, yakın dönemden ünlü örneklerin başında Sakallı Celâl, Hayalet Oğuz, Aktedron Fikret, İlhan Şevket Aykut’u anabiliriz. Ahmet Oktay’ın yetkin bohem portrelerini de içeren Gizli Çekmece’den Dürnev Tunaseli’yi, Nur Sabuncu’yu, Patriyot Hayati’yi listeye eklemek gerekir. Erdoğan Tokmakçıoğlu’nun yitip gitmiş Marjinallerimiz Orijinallerimiz, altbaşlığındaki “Bi Tuhaf İnsanlar”ı doğrulayan örnekler barındırır. Zaman tünelinde daha geriye uzanmak için, Şemsettin Kutlu’nun Eski İstanbul’un Ünlüleri’ne başvurmak bir yol.
Tabloya baktığımda, bir temel soru çıkıyor sisin içinden: Alternatif bir cemaatten, Blanchot’nun yüklediği anlam boyutunu hesaba katarak, sözedilebilir mi burada? Mercedes Kadir ile sözgelimi Sakallı Celâl arasında köprü kurmaya kalkışmak ilk elde yadırgatıcı bulunabilir; unutmamak gerekir: Her cemaat bir merkezden çevrel çemberine, periferisine halkalar halinde genişlerken ilginç bağlantı denklemleri doğurur. Sakallı Celâl’i ele alalım: 1930’lu yıllarda, Ankara Taşmektep’teyken, aynı lisede Tanpınar ve Muhittin Sebati öğretmen; Dıranas, Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rifat öğrenciydiler; sonraki yıllarda, bir dönem İlhan Şevket’le aynı çatı altında yaşadılar. İlhan Şevket ise Tanpınar’la yakın arkadaştı. Güleryüz, ırmak söyleşisinde İlhan Şevket’le Aktedron Fikret’i aynı bölümde ağırlıyor. Aktedron ile Ferit Edgü, Hayalet Oğuz, Fikret Ürgüp ortak çevreyi paylaşanlardan yalnızca birkaçı. Halka sayısını arttırmak ve geniş haritaya yayılmak güç değil. Kimi seçsek ve hikâyesini deşsek, anonim figürler de işin içine karışacaktır: Biribirilerinin hayatlarına doğrudan girmediklerinde, dolaylı yollardan biribirilerinin hayatlarından geçmişlerdir.
Aktedron Fikret de (1913-1979), ressam ve “hakiki marjinal” bir sanatçıydı.
Başlangıçta bir “katalog”dan sözetmiştim; asıl tasam başka: Türkiye’nin Aykırılar Cemaatı’nın derlitoplu biçimde bir tarihi yazılabilir mi? Batı dünyasında Akademi, ayrıntılı ve yorumlu çalışmalara giriştiğinde, önce bir çerçeve tanımına ulaşmayı denedi. Toplum anahatlarında dinsel inancından gelenek görenek deposuna, birkaç temel kaynaktan kurallar yaratmış ve sınırlar çizmiş, çoğunluk bunlara iyi-kötü ayak uydurarak genel uyum panoramasına ulaşmıştır. Aykırı cemaat üyeleri, kendi içinde geniş bir yelpazede, uyumsuzluk katsayısı yüksek kişiler olarak tasnif edilmiş, ayrı ayrı tarihleri kaleme alınmıştır: Delilerin, serserilerin, berduşların, uyumsuzların, başkaldıranların, münzevilerin ve benzeri öbeklerin herbirime ilişkin sayısız çalışma dolduruyor kütüphane raflarını. Bu kategorilerin tümünün ortak özelliği farklılık dozunun yüksekliğine eksenli biçimde tanımlanmış olmalarıdır ve toplumu yönlendiren güçlü kesimlerle ayrıksılar arasında yüzyıldan yüzyıla çehre değiştiren savaşım sahneleri yaşanmıştır.
İşte, bu bağlamda tarih yazımının püf noktasının belirdiği yer. Hiçbir toplum uyumsuzlarını, hiçbir çoğunluk azınlıklarını bağrına basmaz, eşit görmek istemez. Artaud’dan borç alırsak deyişi, “toplumun intihar ettikleri”ni olumlu yönde yan tutarak konu etmek, iş edinmek, değerlendirmek en geniş anlamıyla “entelijansiya”nın görevidir: Tarihçi, toplumbilimci, ruhbilimci, gazeteci, aydın ya da yazar Aykırılar Cemaati üzerinde(n) çalıştıkça topluma ötekilerini kabul etme, anlama, koruma güdüsü aşılanabilecektir.
Batı resim tarihinin üç anı, feodal merdivenin en alt basamağındaki köylülere ışık tutuyor. 1300’lerden 1500’lere yaptıkları iş aynı ama onlara bakış değişiyor.
Feodal düzen, saat gibi tıkır tıkır işleyen, herkesin yerini, işini bildiği bir hayat hayal ediyordu. Kutsal kitaplardan alınma sahneleri, her ay yapılması gereken işleri, her gün söylenmesi gereken duaları içeren, minyatürlerle süslü el yazması mezmur ve saat kitapları, bu ideali canlandırıyordu.
İngiliz köylülerinin angaryası Londra’da British Library’de bulunan bu mezmurlar kitabı, yazıldıktan birkaç yüzyıl sonra Kraliçe Mary Tudor’un kütüphanesine girdiği için onun adıyla anılır. El yazmasında yer alan, kahyanın denetimi altında çalışan köylü ailesi (aşağıda), ayrıca çocuk doğumu, fare avı, köylülerin meşe palamudu toplaması gibi sahneler, Ortaçağ tarihçileri için önemli bir kaynak oluşturur.
Örnek aldığımız ilk resim, Kraliçe Mary’nin mezmurlar kitabından (Psalter of Queen Mary) bir hasat sahnesi: Üç köylü oraklarıyla ikibüklüm, kanter içinde çalışırken, feodal beyin kahyası asık suratı ve sopasıyla tepelerine dikilmiş. Zamanın İngiliz köylülerinin “reeve” veya “bailiff” dediği bu zat, hiç popüler olamadı. Köylüler ondan nefret etti, efendiler onu küçük gördü. Resimdeki köylüler “serf” yani toprağa bağlı köle olarak, feodal beyin arazisinde çalışıyor. “Socage” denilen bu sisteme göre, beye ait arazilerde yaşıyor, karşılığını hem kira ödeyerek hem de onun toprağını işleyerek ödüyorlar. Kraliçe Mary’nin mezmur kitabı, 1310-1320 arasında İngiltere Kraliçesi Isabella için kaleme alınmış; resimler ise tek bir ustanın elinden çıkmıştı. Adı bilinmeyen bu ressamın, köylülerin çektiği sıkıntıyı ve kahyanın zulmünü gerçekçi olarak yansıttığını görüyoruz. Kitabın yazıldığı tarih bize çok şey anlatıyor. 1315-1317 veya 1315-1322 arasında süren Büyük Açlık döneminin Avrupa’yı kasıp kavurduğu yıllar bunlar. Arka arkaya gelen kötü hasatlardan sonra tarım üretimi düşmüş, İngiltere nüfusunun yüzde 10’u ölmüştü. Halk arasında yamyamlığın yaygınlaştığı söyleniyordu.
Berry Dükünün ırgatları “Berry Dükünün Çok Zengin Saatleri”, Fransa’da Chantilly Şatosu’nda Condé Müzesi Kütüphanesindedir. On iki ayı anlatan resimlerin bazılarında asiller, bazılarında köylüler vardır. Köylülerle ilgili bazı ayrıntılar gerçekçi olsa bile (giysiler, yarı çıplaklık), resimler ideal bir düzeni yansıtır.
Tam yüzyıl sonra yazılan “Berry Dükünün Çok Zengin Saatleri” (Les très riches heures du duc de Berry) adlı saatler kitabına baktığımızda işler değişiyor. Yine dualarla, Tevrat öyküleriyle dolu bu el yazmasında, temmuz ayına ayrılmış resimdeki hasat ve koyun kırpma sahnesi bir masal dünyasından farksız. Köylüler, Berry Dükünün şatolarından birinin önünde cennet misali topraklarda huzur içinde çalışıyor…
Bu imaj gerçeği yansıtıyor olabilir mi? Bu minyatürleri yapan Paul, Herman ve Johan adlı Limburg’lu üç kardeşin, 1416’da, siparişi aldıktan birkaç yıl sonra vebadan ölerek eseri yarım bıraktıklarını söylersek, gereken cevabı vermiş oluruz. İçinde yaşadıkları dünya, ideal bir dünya değildi. Ama Limburg’lu kardeşler bu büyük siparişi veren Fransa Kralının amcası Berry Dükü Jean’ı nasıl hoşnut edeceklerini biliyorlardı. Kitabın en ünlü sayfalarını oluşturan ve her biri yılın bir ayını temsil eden resimleri belli bir kalıba göre çizdiler. Tepede Dük hazretlerinin sayısız şatolarından biri, altta ise o aya özgü bir faaliyet yer alıyordu. Bazılarında şık asiller, bazılarında yarı çıplak köylüler görülüyordu. Üç ressam, Berry Dükünün büyüklüğünü sadece şatolarıyla değil, çevresindeki bütün insanlara sağladığı refah ve uyum içindeki ideal dünyayla da göstermeye çalıştı. Veba, kıtlık ve o sırada Fransa’yı sarsmaya başlayan büyük beyler arasındaki iç savaş, Ortaçağ Batı minyatürünün en güzel örneklerini oluşturan bu resimlere sızmadı.
Felemenk köyünde temmuz ayı Pieter Bruegel (Brueghel de denir), Fwlemenkli ressam ailenin atası olduğundan “Yaşlı” diye anılır. Bir diğer adı da “Köylü Bruegel”dir. Yaptığı köylü resimlerinin anlamı üzerinde tartışmalar bugün bile sürmektedir. Ayları anlattığı tablolardan beşi bugün çeşitli müzelerde bulunmaktadır. Temmuz ayına ait Saman Hasadı (Die Heuernte), Prag’da Lobkowiczky Sarayı’ndadır.
Sonraki yüzyıla geçtiğimizde, teorik olarak Ortaçağ bitmişti. Ama bazı alışkanlıklar sürüyordu. Örneğin, ayları resimle anlatma geleneği: 1565’te Antwerp’li tüccar Nicolaes Jonghelinck, ressam Pieter Bruegel’e yılın her ayını anlatan bir dizi sipariş etti. Bruegel’in doğduğu yer, Berry Dükünün saat kitabını hazırlayan Limburg’lu kardeşlerin şehrinden 50-60 kilometre uzaktaydı. Yani Felemenk ressamlarının ustalığı devam ediyordu. Pieter Bruegel’in bu resimlerinden günümüze beşi kaldı. Temmuz ayını anlatan ahşap üzerine yağlıboya resimde köylülerin saman attığı bir sahne görülüyor. Tarım teknolojisi değişmemiş ancak artık minyatür değil gerçek bir Rönesans resmiyle karşı karşıyayız. Bruegel’in sahnesi büyük bir uyum yansıtıyor. Ancak bu, Limburg’lu kardeşlerin toplumsal düzen idealinden uzak bir doğa-insan dengesi. Bruegel’in köylüleri tek başlarına gerçek kahramanlar olarak ortaya çıkıyor.
İstanbul. 19. yüzyılın son yılı. Polisiye romanlara rahmet okutacak peşpeşe cinayetler işleniyor. Kurbanlar ve failler, Saray’ın en üst düzey yöneticileri. Sultan Abdülhamid kararsız, şaşkın, kızgın. Bir gün sadrazamın oğlu Cavid Bey vapura binecekken… Dan, dan, dan…
SARO DADYAN
Türk edebiyatındaki ilk polisiye roman, 1885’te yayınlanan Ahmed Midhat Efendi’nin Esrar-ı Cinayat isimli eseridir.
Kısaca hatırlatmak gerekirse, günün birinde İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’e açılan bir noktasında, on yedi yaşlarında Avrupai giyimli bir kızın cesedi bulunur, bu olayın araştırılması için bir hafiye görevlendirilir, derken Beyoğlu’nda intihar gibi gösterilmeye çalışılan bir cinayet daha meydana gelir. Hafiye, iki olayın esasında birbirleriyle bağlantılı olduğunu keşfedip Beyoğlu’ndaki intihar vakasının hakikatte bir cinayet olduğunu anlayınca amirleri tarafından görevden alınır, hatta hapsedilir. Fakat daha sonra tüm gerçekler gün yüzüne çıkar ve aralarında Beyoğlu Mutasarrıfı Mecdeddin Paşa gibi üst düzey isimlerin de olduğu bir çetenin yaptığı tüm kanunsuz işler ortaya dökülür.
Abdülhamid’in yaveri Gani Bey, sadrazamın oğlu Cavid Bey’in de ilişkisi olduğu Kamelya Hanım’ın Taksim’deki evini basar ve içerideki herkesi öldürür.
İşte edebiyat tarihimizdeki bu ilk polisiye romanın yayınlamasından on dört sene sonra, 1899 yılında İstanbul’da öyle cinayetler meydana geldi ki polisiye romanlara rahmet okutacak şekildeydi. Üstelik bu cinayetlerin başkahramanları arasında da Esrar-ı Cinayat’taki gibi üst düzey isimler, Sadrazam Halil Rıfat Paşa, sadrazamın oğlu Cavid Bey, Hünkâr Yaveri Gani Bey ve Esat Toptani Paşa gibi kimseler vardı.
Halil Rıfat Paşa, imparatorluğun dört bir köşesinde mutasarrıflıklarda ve valiliklerde bulunmuş, bu görevleri sırasında imar hareketlerine verdiği önemle ve gittiği hemen her yerde inşa ettirdiği yollar ve kamu binaları ile şöhret salmış bir isimdi. Sultan Abdülhamid, Tanzimat’ın esaslarına son verip iktidarı tekrar Babıali’den saraya taşıyınca, yani tüm gücü ve karar alma salahiyetini kendi elinde toplayınca birçok sadrazamıyla ters düştü. 1895’te Sadrazam Kamil Paşa da, Sultan Abdülhamid’e, “Bütün devlet işlerinin sarayda toplanmasının yurtiçinde ve yurtdışında kötü sonuçlar doğurduğundan iktidarın tekrar Babıali’ye verilmesinin gerekliliği” konusunda bir gerekçe yazısı verince azledilmiş, yerine 68 yaşındaki Halil Rıfat Paşa ilk defa olarak sadrazam tayin edilmişti.
Sadrazamın yakını Bursalı Hafız Paşa, Rumeli Pasajı’nda buluştuğu Gani Bey’le tartışır. Hafız Paşa daha atik davranarak silahını ateşler ve Gani Bey’i vurur.
Halil Rıfat Paşa, sadrazamlığı boyunca Kamil Paşa’nın neden azledildiğini ve kendisinin niye tayin edildiğini hiçbir zaman unutmayıp Sultan Abdülhamid’in bütün isteklerine boyun eğmek ve fazlaca bir işe karışmamak gibi bir yol seçti. Bu yüzden başta Jöntürkler olmak üzere birçok çevrenin nefreti üzerinde toplandı, lakabı “Bunak Halil Rıfat Paşa’ya” çıktı. Hatta 1899’da Avrupa’ya kaçan Damad Mahmud Paşa, daha sonra Sultan Abdülhamid’e gönderdiği mektubunda “Bunak bir sadrazama ayda beş bin altın maaş vermek gibi delice israflardan da geri durmuyorsunuz” diye yazıyordu. Ama her şeye rağmen Paşa, tam Sultan Abdülhamid’in istediği gibi bir sadrazamdı, Padişahın güven ve iltifatını kazanmış ve birçok ihsanına mazhar olmuş bir isimdi.
Paşa’nın hayattaki en büyük zaafı ise büyük oğlu Cavid Bey’di. Cavid Bey, daha valiliklerinden itibaren babasının yanında bulunmuş ve onun nüfuzunu kullanarak çeşitli yolsuzluklar ve karanlık işlere karışmış, bu nedenle de birçok kimsenin nefretini üzerinde toplamıştı. Sultan Abdülhamid, Halil Rıfat Paşa’yı sadrazam olarak düşündüğü zaman konuyu Başmabeyinci “Arap” İzzet Paşa’ya açmış ve Halil Rıfat Paşa’nın sadrazamlığı idare edip edemeyeceğini sormuştu. “Arap” İzzet Paşa ise, “Eğer oğlu Cavid Bey ve adamları işlere karıştırılmazsa Halil Rıfat Paşa’nın sadrazamlığı idare edebileceğini ve göreve tayinden önce bu şartın öne sürülmesini” söylemişti. Fakat yine “Arap” İzzet Paşa’nın kaydettiği üzere Cavid Bey, daha ilk anda, Padişah ile babası görüşürken kapıyı dinleyerek nasıl bir yoldan gideceğini göstermişti.
Cavid Bey, babasının sadrazamlığı döneminde daha birçok ihsana nail oldu. Şurayı Devlet yani Danıştay azalığına kadar yükseldi, birinci derece Mecidiye ve Osmani Nişanları ile Gümüş İmtiyaz Madalyasıyla taltif edildi. Saraydan kendisine birçok ihsanla beraber bazı maden imtiyazları da verildi. Dâhiliye Nazırı Memduh Paşa da, “Cavid Bey, Padişahın gözünde iğrenç bir adamdı ama babası makbul bir kimse olduğundan ihsanlar alırdı” der. Bu durum Cavid Bey’i daha da şımarttı, kendisi ve maiyetindeki birçok isim çeşitli devlet meselelerine karışarak birçok yolsuzluklar yaptılar.
Cavid Bey köprüdeki Ada iskelesinde arabadan iner. Tam o sırada silah sesleri işitilir. Arnavut Hacı Mustafa, birbiri ardına ateş ederek Cavid Bey’i öldürür.
Artık bu durum Sultan Abdülhamid’i dahi rahatsız etmiş ve Haziran 1897’de Padişah resmî bir uyarı kaleme aldırarak Cavid Bey’in ve adamlarının devlet işlerinden uzak tutulmalarını ihtar etmişti. Sadrazam Halil Rıfat Paşa ise yine oğlunu koruyor ve art niyetli kimselerin oğluna iftira ettiklerini söylüyordu. Padişahın, babasının hatırına Cavid Bey’i koruması da halk arasında daha büyük dedikodulara neden oluyor ve Cavid Bey’e olan öfke bir kat daha artıyordu. Nitekim o sıralarda Kemalpaşazade Said Bey şöyle bir manzume kaleme almıştı:
“Hazret-i mahdum-ı sadaret-penah Yani o Cavid-i bela-destgah Sövdürerek halka ettiriyor ah Ey peder-i pür-keder ü ıstırap Böyle mi memur edelim intihap?”
(Sadrazam hazretlerinin oğlu bela tezgâhçısı o Cavid, halka sövdürüyor ve ah ettiriyor. Ey kederli ve ıstıraplı Baba! Memurları böyle mi seçelim?)
1899’da Cavid Bey’in adı başka bir sansasyona karıştı ve bu olay kendisi için sonun başlangıcı oldu. Cavid Bey, Beyoğlu’nda Kamelya isimli bir hayat kadınına tutulmuştu ve onunla sürekli görüşüyordu. Fakat Kamelya Hanım, Hünkâr Yaverlerinden Tiranlı Gani Bey’in de görüştüğü bir isimdi ve bu durum Cavid Bey ile Gani Bey arasında büyük bir rekabet başlattı. Uzun süren bir sürtüşmenin ardından Gani Bey, bu durumu daha fazla onuruna yedirememiş ve bir akşam Kamelya Hanım’ın Taksim Sokağı’ndaki 14 numaralı evine giderek onu, annesi Despina’yı, aşçıları Kirkor’u tabancayla öldürmüş, Kamelya’nın fino köpeğini de hançerleyerek evden çıkmıştı. Ertesi gün bu korkunç cinayet herkes tarafından duyuldu ve hemen bir tahkikat başlatıldı. Kamelya’nın oturduğu evin sahibi Agop isimli kişi de gözaltına alınarak sorgulandı. Olayın aslı anlaşılıp, kimlere dokunduğu görülünce de başka bir şekilde kapatılmasına karar verildi. Polisin hazırladığı rapora göre evin aşçısı Kirkor bir cinnet geçirip önce Kamelya’yı ve annesi Despina’yı silahla vurmuş, daha sonra o sırada havlayan fino köpeğini hançerlemiş, cinnet anı geçip kendisine gelince de ne yapacağını bilemeyerek intihar etmişti. Böylelikle olay kapatılıyor ve olayın faili de kendi cezasını kendisi vermiş oluyordu.
O sırada sıkı bir sansür uygulandığından iç basın bu konu hakkında fazlaca bir şey yazamadı ama Avrupa basını bu olayın üzerine düşmüş, birçok makaleler kaleme alınmıştı. Hatta bazı Avrupa gazeteleri birbirinden oryantalist hikâyeler üretiyorlar, “esasında öldürülen Kamelya’ya padişah damatlarından birinin âşık olduğunu, devletin yüksek çıkarları ve soylu Osmanoğlu ailesinin mutluluğu için Rum kadının ortadan kaldırıldığını” öne sürüyorlardı.
Her şeye rağmen bu işten en ufak bir yara almadan sıyrılan Gani Bey daha da şımarmış ve Cavid Bey’in üzerine daha fazla gitmeye başlayarak kendisini tehdit etmeye başlamıştı. Bir türlü Gani’ye diş geçiremeyen Cavid Bey ise artık bir çıkar yol bulamayarak Sultan Abdülhamid’e bir dilekçe yazmış ve canının tehlikede olduğunu söyleyerek Gani’nin önüne geçilmesini ve bir müddet için kendisinin de Viyana’ya gitmesine müsaade edilmesini Padişahtan rica etmişti.
Menfur bir cinayete kurban giden Şura-yı Devlet azası Cavid Bey (Malumat, 8 Ekim 1899 tarihli nüsha)
Fakat birdenbire her şey değişti. Gani Bey, bir akşam Beyoğlu’nda Rumeli Pasajı’nın altındaki bir muhallebicide Bursalı Hafız Paşa ile buluştu. Biraz sonra Hafız Paşa’yla tartışmaya başladılar. Tartışmanın harareti o derece arttı ki Gani Bey tam silahına sarılacakken Hafız Paşa daha atik davrandı ve Gani’ye ateş ederek öldürdü. Daha sonra Bursalı Hafız Paşa da ele geçirilemeyerek Atina’ya kaçtı ve olayın gerçek mahiyeti bir türlü aydınlatılamadı. Fakat Bursalı Hafız Paşa’nın kısa süre önce “Mirü’l-ümera” payesiyle Şehremaneti’ne aza tayin edilmesi Padişahın dikkatini çekmiş ve Sultan Abdülhamid neden böyle bir rütbenin verildiğini, Hafız Paşa’nın bu göreve neden tayin edildiğini Halil Rıfat Paşa’ya sormuştu. Paşa ise, Bursalı Hafız’ı tanımadığını ve kendisini Ragıp Paşa’nın ricası üzerine bu göreve tayin ettiğini söyledi. Bunun üzerine Sultan Abdülhamid, “Padişah maiyetinde bulunan isimlerin suikasta uğramaları nasıl olabiliyor” dediğinde de Paşa, “Yırtıcı kuşun ömrü az olur” cevabını vererek Padişahın şüphesini bir kat daha arttırdı.
Sultan Abdülhamid, bu cinayet meselesinden ve Halil Rıfat Paşa’nın tutumundan son derece rahatsız olmuştu. Hatta Tevfik Paşa’yı çağırtarak, “Bir müddetten beri vükelamız birbirinin aleyhine düştüler. Artık sarayımda bulunanlara kadar tecavüz olunuyor” demiş ve bir müddet protokol gereği olarak dahi Halil Rıfat Paşa ile görüşmeyerek Tevfik Paşa’ya iltifat etmeye başlamıştı. Artık birçok kesimde sadrazamın değişeceği konuşulmaya başlanmıştı. Cavid Bey ise bunların hiçbiriyle ilgilenmiyor ve her yerde sevincini dillendirerek Gani’nin ölümünden duyduğu mutluluğu anlatıyor, hatta bazı meclislerde Gani’yi kendisinin vurdurttuğunu övünerek söylüyordu.
Cavid Bey’in bu tutumu, durumu kan davasına dönüştürdü. Öldürülen Gani Bey’in kardeşi Esat Toptani Paşa bu olayı hazmedemedi, Arnavutluk’tan gönderilen Koruyalı Matçı Hacı Mustafa ismindeki elli beş yaşlarındaki bir kiralık katil, Sadrazam Halil Rıfat Paşa’nın oğlu Cavid Bey’i takip etmeye başladı. Birkaç gün İstanbul’un sağını solunu tetkik edip, Cavid Bey’in hangi saatte nerelerde olduğunu, hangi saatlerde hangi vapurlara ve arabalara bindiğini tespit eden Hacı Mustafa, nihayetinde Cavid Bey’i nasıl öldüreceğini kararlaştırdı. Cavid Bey ise o sıralarda murassa yani elmaslı Nişan-ı Osmani ile taltif edilmişti. Bu sevinçli haberin ardından devlet ricalinin önde gelen birçok ismini ve arkadaşlarını Büyükada’daki konağında vereceği ziyafete davet etti.
7 Ekim 1899 tarihinde Şura-yı Devlet Dairesi’nden çıkan Cavid Bey, Büyükada’da vereceği ziyafete gitmek için arabasına bindi, köprüdeki Ada iskelesinde arabadan indi, iskelenin ilk merdivenine adımını attı ve tam ikinci adımını atacağı sırada bir silah sesi işitildi. Birkaç adım ötesindeki Hacı Mustafa birbiri ardına iki el ateş ederek Cavid Bey’i sol göğsünün üstünden vurdu. Cavid Bey can havliyle kaçmaya çalışırken bu sefer üçüncü bir kurşun sırtına isabet etti, dördüncü kurşun ise havaya gitti.
Cavid Bey, Çemberlitaş’taki II. Mahmut Türbesi’nde yatar. Mezar kitabesinde “şehit oldu” yazar.
Hadisenin göz tanıklarından biri ve o sıralarda öğrenci olan Refik Halid (Karay), daha sonra kaleme aldığı Bir Ömür Boyunca isimli anı kitabında şöyle diyecektir: “Arnavut kıyafetli, yani poturlu, cepkenli, başı beyaz, yayvan keçe külahlı bir adam merdivene saldırmış, Karaköy tarafına koşuyor. Durdum, zira vurulanı, vurulup düştüğü yerden kaldırmışlar, kollarından ve bacaklarından tutmuşlar, demin bahsettiğim mescide taşıyorlardı. Çok iyi giyinmiş, orta yaşlı biri… Ayakkabılarının altları hala gözümün önünde- yepyeni, tertemiz, hemen hemen hiç yere basmamış. Derisi parıltısına göre rugan dediğimiz parlak cinsten…”
Cavid Bey yanındakiler tarafından hemen iskelenin mescidine taşındı ve beş dakika kadar sonra burada vefat etti. Şair Eşref de o sırada bu cinayet üzerine şöyle bir kıta söyledi:
“Nice acizleri gafil bulup kendi tokatlarken, Yazık kurşunla merhumun vefatı pek garip oldu. Müyesser olmamışken camie girmek hayatında, Vefat etdikde Cavid’e bakın mescid nasib oldu.”
Sadrazam Halil Rıfat Paşa, oğlunun cansız vücudunu Sultanahmet’teki konakta gördü. Cavid Bey’in naaşı daha sonra Nişantaşı’ndaki konağa, ailesinin yanına taşındı ve ertesi günü mahşeri bir kalabalık eşliğinde Sultanahmet Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Çemberlitaş’taki Sultan Mahmud Türbesi’ne defnedildi. Bir kadın yüzünden çıkan sürtüşmelerle başlayan ve birbirini takip eden bu esrarengiz olaylar silsilesi Cavid Bey’in vefatıyla son buldu ve Çemberlitaş’taki mezar kitabesine “şehit oldu” diye yazıldı.
Cavid Bey’in katili Hacı Mustafa ise kısas uygulanıp idam olunmadı; onun yerine müebbet hapse mahkûm olundu. Sultan Abdülhamid ise evlat acısı çeken sadrazamını defalarca huzura kabul ederek teselliler verdi, hatta bir defasında altmış bin altın ihsanda bulundu.
Ama Paşa bu duruma daha fazla dayanamayarak hastalıklarla geçen kısa bir süre sonra, 9 Kasım 1901 tarihinde vefat etti. Dokuz sene kadar bir süre hapis yatan Cavid Bey’in katili Hacı Mustafa ise 1908’de Meşrutiyet’in yeniden ilanıyla birlikte serbest bırakıldı. Romanları aratmayacak bu karışık ilişkiler ve cinayetler silsilesi, İkinci Meşrutiyet ile birlikte hakikaten romanlara konu olarak o devirde yaratılan Aman Vermez Avni gibi polisiye romanlarında işlendi.