Etiket: sayı:13

  • Ölümcül ittifak: Askerî zeka ile teknolojik deha

    Ölümcül ittifak: Askerî zeka ile teknolojik deha

    1. Dünya Savaşı’nın adları pek bilinmeyen genç subayları, geliştirdikleri yeni yaklaşım ve tekniklerle çoğu kez muharebelerin kaderini tayin ettiler. Taktik anlayışta, havada, karada ve denizde askerî devrim yaratan öncüler…

    Tarihe biraz merakı olan herkes 2. Dünya Savaşı’nın büyük komutanlarını tanır. Rommel ve Mont- gomery’nin çöl savaşları, Patton’un ataklığı, Guderian’ın “blitzkrieg” ile Fransa’yı dize getirmesi, belki de en büyük operatif dehaya sahip olan von Manstein’ın Fransa ve Rusya’daki müthiş manevraları ve Zhukov’un taarruzları, hayalleri kamçılar. Doenitz’in denizaltıları ile Goering’in uçaklarını da unutmamalı. Biraz daha ilgili olanlar ise öne çıkmış düzinelerce komutanı bir çırpıda sayabilir. Bunun nedeni, bu generallerin motorlu araçlar sayesinde muazzam manevraları yapabilmiş olmalarıdır.

    1. Dünya Savaşı’nın komutanları ise kısa sürede ordularını çamura batırarak Batı cephesinde 51 ay boyunca milyonlarca piyadeyi siperler arasında katlettiler. Uzak cephelerde de büyük başarılar nadiren gerçekleşti. Demiryolları ve at arabalarının arasında tek tük göze çarpan motorlu araçlar, henüz onlara hızlı manevra olanağı sağlayacak sayıda ve kapasitede değildi. Uçaklar daha emekleme çağındaydı. Buna rağmen en büyük ilerleme belki de havacılık alanında oldu. Denizaltılar savaşın biçimini ve gidişatını değiştiren birer araç olarak kendilerini ispatladılar ama büyük filoların amiralleri, zırhlılarını çok iyi kullanamamıştır.

    Atın ölümü tankın yükselişi Atların ve süvarilerin son büyük savaşıydı 1. Dünya Savaşı. Fransa’da Mark IV tankı eşliğinde ilerleyen (geri çekilen?) İngiliz askerleri. Arka plandaki yapı da bir başka ironiyi yansıtıyor: Ölüler için de mezartaşı yapan mermerci dükkanı.

    Bu nedenle 1914-18’in generallerinin ve amirallerinin çok azı geniş kitlelerin hafızasına yerleşmiştir ve onlar da genellikle iyi anılmaz. Haig, Nivelle ve Mangin kasap unvanı layık görülenlere örnektir. Siper savaşını anlamayıp, boş yere milyonları katlettirdikleri söylenir. Bu yanlış da değildir ama tüm askerlerin böyle inatçı ve dar kafalı olduğu sanılmamalıdır. Bunlar daha çok yaşlı üst kademe arasından çıkıyordu ve ne yazık ki siper muharebelerinin ölümcül kararlarını onlar verdi. Ama özellikle orta kademede durumu çok iyi analiz edip ona göre yeni taktikler ve operatif kavramlar geliştirenler vardı. Keza, onlara yeni silah sistemlerini ve araçları sağlayan mühendisleri ve imalatçıları da unutmamalı.

    Havada ve karada gelişmeler gerçekten son derece hızlıydı. Teknik adamların yeni sistemleri düşünceden proje ve prototip imalatına, oradan da seri üretime geçirmeleri son derece hızlı şekilde gerçekleşiyordu. 2. Dünya Savaşı’nda yaygınlaşan hemen her şey 1914-18 döneminde geliştirilmiş, en azından düşünülmüştü. Bombardıman uçakları ve zeplinler Londra’yı bombalamış, alev makineleri tahkimatlardaki askerleri kavurmuş, zehirli gaz onbinleri kör etmiş, ya derhal veya birkaç yıl içinde öldürmüş, ölüm artık sanayileşmişti.

    Taktik savunma ve saldırıda, havada, denizde ve motorize araçlarda 1. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştirenler…

  • AZİZ NESİN 100 yaşında

    AZİZ NESİN 100 yaşında

    Bu yıl Aziz Nesin’in 100’üncü doğum yılı. Kendi kurduğu Nesin Vakfı da, Aziz dedelerinin yüzüncü yaşını Tütün Deposu’nda bu ay açacakları sergiyle kutlayacak. Büyük yazarın muazzam arşivinden seçilen belge ve fotoğraflar, yalnızca kendi yaşamına değil Türkiye’nin yakın tarihine ilişkin de çok önemli ipuçları içeriyor. Serginin en önemli özelliği, birçoğu ilk kez günışığına çıkan belge ve fotoğrafların Aziz Nesin’in kendi sözleriyle anlatılıyor olması.

    Ben Mehmet Nusret…

    Seçmek elimde olmadığı için, çok uygunsuz bir zamanda doğmuşum; Birinci Dünya Savaşı’nın en kanlı, en ateşli günleri, 1915’te… Yine seçmek elimde olmadığı için, yalnız uygunsuz zamanda değil, uygunsuz biyerde doğmuşum: Türkiye’nin en büyük zenginlerinin oturduğu İstanbul adalarından Heybeliada’da… Zenginler, yoksullar olmayınca yaşayamadıklarından, yoksulluklara çok gereksindiklerinden, biz de Heybeliada’da otururduk.

    Bu sözlerimle şanssız olduğumu söylemek istemiyorum. Tersine, zengin, soylu ve ünlü bir aileden gelmediğim için kendimi çok şanslı sayıyorum.

    1967
    1915
    1928
    1934
    1930
    1932

    Askerlikten kurtulmak…

    Yıl, 1944… Profesyonel yazarım artık, kalemimle geçiniyorum. Sedat Simavi’nin Yedi Gün ve Karagöz’ünde çalışıyorum.

    İyi ki mutlu bir tesadüfle asker olabildim de okuma olanağı elde ettim, hiç değilse böylece yazar olabildim. Yoksa yazar olmak isteyip olamamış, ama kendini yazar sanan, doyumsuzlukları ve aşağılık duyguları yüzünden o dünyanın en kötü insanlarından biri olacaktım.

    Askerlikten mahkeme kararıyla çıkartılıp üç ay on gün cezaevinde kaldıktan sonra, işsiz ve parasız kaldığım gün, zengin olma yoluna değil yazar olma yoluna gitmiştim.

    1937
    1937
    1945

    Nereye Gidiyoruz?

    İkinci Dünya Savaşı sonu… Türkiye’nin bugünkü acıklı durumunun başlangıcı ve kaynağı olan Truman Doktrini adı altında modern emperyalizm, özellikle geri kalmış ülkelere yardım maskesi altında sömürü ağlarını germeye başlamıştı.

    Öyle biyer geliyor ki, artık o yerde gülmece yoluyla savaşma olanağı da kalmıyor. Modern emperyalizmin Türkiye’ye girişine karşı halkımızı uyarmak için gülmece dışında yayın yapmamız gerekiyordu. İşte bu amaçla Nereye Gidiyoruz? başlıklı küçük bir kitapçık yazdım.

    Tek yanı basılmış o kitapçıktan şimdi elde hiç yoktur. Sıkıyönetim arşivlerindeki mahkeme dosyasında bulunup da çıkarılsa, o yazı yüzünden bir yazarın nasıl olup da hapse ve sürgüne mahkûm edildiğine, beni mahkûm edenler bile şaşarlar.

    Savcı yirmiiki yıl hapsimi istiyordu. Suç eylemi eksik kaldığından, her ne kadar sıkıyönetim varsa da savaş hali sayılamayacağından… Pazarlık, pazarlık… Tut aşağı, vur yukarı: On ay hapis ve Bursa’ya sürgün…

    1945
    1945
    1956
    1960
    1967
    1968

    Olanak olsa…

    Durmadan gürül gürül konular aklıma geliyor, ben de boyuna not ediyorum. Çok verimli bir yazarım aslında. Olanağım olsa ne çok yapıt vereceğim. Ben bu notlar üzerinde nasıl zaman bulup da çalışacağım ? Hiç durmadan yüz yıl çalışsam, yalnız bugüne kadarki notlarımı bitiremem. Yazık! Hepsi kalacak!..

    Son zamanlarda verimsiz oluşum, istemediğim, içimden gelmeyen konular ve alanlarda çalışmak zorunda kalışımdan. Gazete yazısı yazmak istemiyorum işte! Ama yazmak zorundayım…

    1971
    1974

    Türkiye Yazarlar Sendikası

    1974’ten 2 Aralık 1989 tarihine dek, kurucularından biri olduğum Türkiye Yazarlar Sendikası’nın genel başkanlığını yaptım.

    TYS’nin kuruluşundan bu yana geçen 18 yıl ve özellikle genel başkanlıkta bulunduğum 15 yıl, yaşamımda bu sendika uğruna yazarlığımdan bile özveride bulunduğum uzun bir zaman dilimidir. Ben ki, aşk da içinde olmak üzere, hiçbirşey uğruna yazarlığımdan özveride bulunmazken, TYS için bunu da yaptım.

    Çünkü TYS gibi bir örgütün kurulması, benim için Türkiye’nin bir ulusal onur sorunuydu.

    TYS, İnsan Hakları Derneği, Barış Derneği, Türk-Yunan Dostluk Derneği, Bilar A.Ş.. Bu örgütlerin kurucuları arasındayım. Bunlar birer borç ödemedir. Karşılığında oy istemiyorum. Para ve ün istemediğimi, bunlara yeterince ulaştığımı herkes görüyor. Aslında karşılığında hep bişey isteyenler bunu anlamıyor.

    1972
    1974
    1990
    1987
    1984

    Nesin Vakfı

    Türkiye’de bir yazarın kazanabileceği en çok parayı kazandım. Ama rahat beni rahatsız ettiği için olacak, oldukça sınırlı geçimimizden artan kazancımla kimsesiz çocukları yetiştirmek için bir vakıf kurdum.

    On yıl, yirmi yıl önceleri nasıl yaşıyorsam, bugün yine öyle yaşıyorum. Kuyruklarda dolmuş bekliyorum, otobüslerde sıkışıyorum, rahat gitmek istediğim yere yürüyerek gidiyorum, pazardan alışveriş ediyorum, para sıkıntısı çekiyorum, kalabalıklarda itilip kakılıyorum.

    1993

    Kurtulacağımıza inanıyordum

    Sekiz buçuk saat, Madımak Oteli’nde kapana sıkıştırılmış gibi, biz devleti bekliyorduk. Ben bu devletin nasıl devlet olduğunu bilmeme karşın, içimde hâlâ şöyle ya da böyle bir devletin bulunduğu umudu ve inancı vardı. Bu yüzden nasıl olsa kurtulacağımıza inanıyordum.

    1994
  • Bob Marley öldü komutanım!

    Bob Marley öldü komutanım!

    Sınırda Rum askerlere 30 metre mesafede nöbet tutan Türk askeri, sivil hayatında DJ’lik yapan bir gençti. En sevdiği sanatçının ölüm haberini aldığında duyduğu saygının gereğini yerine getirmesi başını derde sokacaktı.

    Birinci piyade alayı ikinci piyade taburu altıncı bölük er Ogün Erciyas. Nöbetimde vukuat yoktur, emir ve görüşlerinize hazırım komutanım! Yeşil Hat boyunda, sınırda nöbet tutan 18 yaşındaki asker teftişe gelen komutanına tekmilini böyle verdi. Komutan tam giderken, gözü direkteki bayrağa takıldı. Yarıya indirilmişti. “Bu ne? Kim öldü?” diye sordu merakla. 30 – 40 metre ötelerinde nöbet tutan Rum askerinin kıkırdamasını duyunca bir tuhaflık olduğundan iyice şüphelenmişti.

    Ogün Erciyas, 1978 yılında 15 yaşındayken DJ olarak Mağusa’daki Salamis Bay Oteli’nin diskosunda çalışmaya başlamıştı. Hayatının ilk on yılı getto hayatında geçmişti. Çocuk aklıyla Türkiye’den gelen yüzbaşı, üsteğmen rütbesindeki subayların koskoca adamları azarladığına, kahvede herkesin oğlu olacak yaşta subayların karşısında hazırola geçtiğine tanık olmuştu. Ve bir de yazlık sinemada bir yüzbaşının en iyi yerdeki üç sırayı kendine ayırıp tek başına film izlemesini hiç unutamamıştı. Küçük yaşlardan itibaren plak toplamaya başlamıştı. Cem Karaca, Barış Manço, Erkin Koray ve Moğollar, en sevdikleriydi. Sonra hayatına bir de Bob Marley girdi. Savaş sonrası sıkıcı, renksiz ortamda sarılacak tek can simidi. DJ’lik yaparken kızlarla arası çok iyiydi. Hem parasını da eğlenerek kazanıyordu. Keyfi yerindeydi yani. Askerlik gelene dek!

    Ogün Erciyas 2015

    Görev yeri sınır nöbeti olarak çıktığında çok korktu. Rum askerlerle neredeyse burun buruna nöbet tutuyorlardı ve sınırda karşılıklı ateş açmalarla ilgili hikayeler kulaktan kulağa yayılıyordu. Bir gece vakti, ortalıkta çıt yokken karşısında duran Rum asker aralarındaki 30 metreye rağmen dürbünü alıp bakmasını istedi. Dürbünü kaldırdığında “düşman” da bir Playboy dergisini kaldırarak sayfaları çevirmeye başlamıştı. Artık eskisi kadar korkmuyorlardı birbirlerinden.

    İzne çıktığında kendisine transistörlü küçük bir radyo almıştı. Nöbette İngiliz üslerinden yayın yapan radyoyu dinliyordu. O gece yayını dinlerken müzik yarıda kesildi ve spiker, Bob Marley’in öldüğü haberini verdi. Yıkılmıştı. Yakın kulübedeki nöbetçi arkadaşı Raif ’e bağırarak kara haberi verdi. Ne yapacaklardı? Gecenin karanlığında askerlik, nöbet iyice çekilmez olmuştu. Bu arada karşılarındaki Rum asker de ne olduğunu sordu. Bob Marley öldü, dediler. Onun da morali bozuldu. Sonunda ne yapacaklarını buldular: Bayrakları yarıya indireceklerdi. İndirdiler de!

    Ogün Erciyas 1981

    Komutan tekrar sordu sonra: Kim öldü oğlum! Bob Marley öldü komutanım! Kimdir be o? Reggae müziğin kralı komutanım. Komutan kahkahalarla gülen Rum askeri görünce iyice köpürdü. Çavuş çağrıldı ve Raif’le birlikte üç günlük hücre hapsini çekmek üzere götürüldüler. Rum asker hala gülüyordu.

    Ogün Erciyas şu an askerden sonra girdiği Bayrak Radyosu’nda müzik programları yapıyor. Halen plak topluyor ve “müzik dinleyen insandan kimseye zarar gelmez” diyor.

  • Popçu ateşi altında harekât

    Popçu ateşi altında harekât

    Kıbrıs Harekatı, müzik piyasasını da epey hareketlendirmişti. Arka arkaya Kıbrıs ve kahramanlık temalı plaklar piyasaya çıkıyor, kadınlı erkekli ünlü popçular gönüllü olup savaşa gitmek istediklerini açıklıyordu.

    Ateşkes olduğunu şu an duydum ve üzgünüm. Çünkü ben oldu bitti, ‘peace’ sözüne inanmadım, diyor Cem Karaca. 70’li yılların en popüler müzik dergisi Hey Kıbrıs Harekatı sırasında bazı müzisyen ve oyunculara hislerini sormuş zira. Karaca, o kadar etkilenmiş ki yaşananlardan, askere gitmeyi bile düşündüğünü söylüyor: “Bağımsızlığını kan dökerek koruyan bir ulusun çocuğuyum. Bağımsızlığımıza en ufak bir tehdit olduğunda bütün Türk ulusu gibi kanımı dökmeye hazırım. Hasan Kalesi ve Dadaloğlu gibi kahramanlık türküleri radyodan yayınlanırken gözlerim yaşardı. Askerliğimi jandarma olarak yapmıştım. Gönüllü olarak askerlik yapmak için şubeye başvuracağım. Sıkıyönetim Komutanlığı ile de işbirliği yapıp Kadıköy yakasında bir açıkhava konseri vereceğim.” Dergiye askere yazılmak istediğini tek söyleyen Karaca değil. Erol Büyükburç da askerliğini topçu olarak yaptığını ve çok iyi top kullanıp at binebildiğini söylüyor. İki ay kadar sonra İzmir Fuarı’nda program yapacak olan Büyük- burç, bu kez göğsünde Kıbrıs haritası olan kıyafetleriyle poz verecektir.

    Sadece erkek şarkıcılar değil dergiye askere gitmek istediğini söyleyen, Emel Sayın da “tüm tecrübesizliğine rağmen askerlik görevine hazır olduğunu” ifade ediyor. Esin Afşar daha gerçekçi, “Elim silah tutmuyor ama hastabakıcı olabilirim” diyor. En sert ifadeyse Nazan Şoray’dan: “Erkek gibi savaşırım.” Hayat Bayram Olsa şarkısıyla CHP mitinglerinin vazgeçilmezi olan Şenay’sa kurduğu hayali anlatıyor: “Sınırlar kalkıp dünya tek cumhuriyet kurulsa ve başkanlığına Ecevit getirilse”! İzzet Günay ise söylem farklılığıyla dikkat çekiyor: “Savaş aleyhtarı bir insanım. Kan dökülmeden yapılacak bir ateşkes anlaşmasını heyecanla bekliyorum.”

    1974 harekatı dönemin film piyasasının yanı sıra müzik ve sahne çalışmalarında da inanılmaz bir ivme yaratmıştı. Şarkıcı olarak en hızlı davranan Yasemin Kumral oluyor. Kumral’ın Girne’den Yol Bağladık parçası neredeyse harekat bitmeden çıkıp büyük ilgi görünce haftalarca sürecek Kıbrıs plakları furyası başlamış oluyordu. Öyle haftalar vardı ki, Hey’in plak tanıtım sayfasında yer alan altı 45’liğin tamamı Kıbrıs temalıydı.

    TRT Radyosu’nun heyecan yaratmak amacıyla seçtiği isimler ve plakların bir anda patlaması da işin diğer ilginç tarafıydı. Mesela Hasan Mutlucan, “yeniden doğuşunu” ilan ediyordu. Mutlucan, Kahramanlık Türküleri albümünü harekattan çok önce yapmıştı. “İçim çok rahat” diyordu Mutlucan. “Şimdi yapmış olsaydım milli hisleri rencide etmiş olurdum”.

    En tuhaf durum ise Ayten Alpman’ın Memleketim plağıyla yaşanmıştı. Üç yıl önce ilk yayınlandığında hiç ilgi görmeyen Memleketim 45’liği, 1973’te tekrar piyasaya verilerek ikinci bir şans denenmiş ve yine tutmamıştı. Ancak TRT sürekli “Memleketim” şarkısını çalmaya başlayınca, bu kez satışlar patlamıştı. Alpman, savaş hakkında, “Bir teknem motorum olsa, durmam çıkarım Kıbrıs’a, hemşirelik yaparım. Zaten Türk Silahlı Kuvvetleri’ne 50 bin lira bağışladım” diyecekti. Memleketim şarkısı Kıbrıs’la o kadar özdeşleşmişti ki, TRT daha sonraki yıllarda Eurovision Şarkı Yarışması yayını esnasında sıra “Kıbrıs Rum Kesimi”ne geldiğinde yayını kesip Memleketim’i dinletmeyi tercih edecekti.

    1974 Temmuz ayını izleyen günlerde Cem Karaca, Erkin Koray, Ömür Göksel, Muazzez Abacı, Füsun Önal aynı konserde buluşmuş ve gecenin 68 bin 950 liralık hasılatı Hava Kuvvetleri’ne bağışlanmıştı. Barış Manço’ya gelince… Manço Kıbrıs furyasına doğrudan kapılmamıştı ama yakın tarihli 45’liği “Hey Koca Topçu” ilgiden nasibini almıştı. İyi bir zamanlamayla hemen ardından yaptığı “Estergon Kalesi” düzenlemesiyle kendisi de hızlıca kahramanlık türküleri kervanına adını yazdırmıştı.

    CUMHURBAŞKANI MUSTAFA AKINCI

    Rock gitaristliğinden cumhurbaşkanlığına

    Limasol limanına yanaşan bir gemide İzmir’den çıkıp dünyaya açılmış bir isim çalışıyordu: Dario Moreno. Şarkıcının gemide olduğunu bilen Kıbrıslı Türk ileri gelenler kıyıya çıkması için kendisine ricada bulunmuşlardı. Kırmadı onları, indi, Limassol Park Gazinosunda dinleyicileriyle buluştu. Her şey çok sıcak ve çok güzeldi ama Moreno en çok o gece çalan grubu beğenmişti. İlk konserlerini 1966 yılının 1 Ocak gecesi veren Kareler ya da İngiliz dinleyicilere yönelik adlarıyla The Squares, Limassol’da o sıralar en hızlı ‘beat’ grubuydu. Kendi parçalarının yanı sıra Cem Karaca’dan Beatles’a coverlar yapıyorlardı. Grup kısa sürede o kadar sükse yapmıştı ki, Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Muavini koltuğunda oturan Dr. Fazıl Küçük’ün kızı Penbe Küçük, düğününde onların çalması için ısrarcı olmuştu. O gün Cumhur- başkanı muavini konutunda çalan grubun hızlı gitaristiyse bugün KKTC Cumhurbaşkanlığı Köşkünde ikamet eden Mustafa Akıncı’ydı.

    Dönemin en hızlı “beat” grubu Mustafa Akıncı’nın gitaristi olduğu Kareler
    adlı grup o dönem Kıbrıslı müzikseverler arasında büyük sükse yapmıştı. En üstteki fotoğrafın en sağındaki gitarist, beş kişilik grubun tamamının olduğu fotoğrafta ise üst sırada sağdaki kişi Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı.
  • Kıbrıs’ın az bilinen tarihi

    Kıbrıs’ın az bilinen tarihi

    Geçen ay Türkiye ve KKTC cumhurbaşkanları arasında bir anda parlayıp sönen “yavru vatan” polemiği, Kıbrıs meselesini bir kez daha gündeme getirdi. Peki bu “sorun” yaklaşık 60 yıl önce nasıl ortaya çıkmış, Kıbrıs birdenbire Türkiye’nin “yavrusu” oluvermişti?

    Siyah makam arabası yolda güçlükle hareket ediyor. İnsanlar eğilip otomobilin içini görmeyi, el sallamayı ve tabii aracın içinden de kendilerine selam verilmesini arzuluyorlar. Çoğunluk yarıya kadar açık camlardan içeriye ellerindeki beyaz dosya kağıtlarını atmaya çalışıyorlar. Aracın içindeki gazeteci Hikmet Bil, içeriye düşen kağıtları toplama telaşında. Yanında oturan Başbakan Adnan Menderes ise halkı gülümseyerek selamlamaya devam ederken, Bil’e “Zahmet etmeyin” diyor.

    Cengiz Kahraman Arşivi’nden, Renklendiren: Ferhat Güloğlu

    Başbakan Menderes 5 Eylül 1955 günü İstanbul Adalet Sarayı’nın açılış töreninin ardından ikamet edeceği Florya Köşkü’ne gitmeye çalışırken, töreni izleyenler arasında olduğunu fark ettiği Hürriyet gazetesi yazarı Hikmet Bil’i de aracına alıp yanına oturtuyor. Camlardan atılan kağıtlara gelince… Onlar insanların başbakandan taleplerini belirttikleri dilekçeler. Anılarında Hikmet Bil, “ben ilk kez gördüm böyle bir şey, meğer adetmiş” diyordu.

    Sonunda kalabalık yarılıp yola koyulabildiklerinde Menderes, Sedat Simavi’nin Hürriyet gazetesinde yazarlık yapan, gazetenin yayın hayatına başladığı 1948 yılından itibaren de “Kıbrıs Davası”nın yükselmesi için çalışan, aynı zamanda da Kıbrıs Türktür Cemiyeti başkanlığını yürüten Hikmet Bil’e; “Kıbrıs’ta durum nasıl” diye soruyor. “Silah lazım” cevabını alınca da “Veremem ki” diyor. “Bizim Kırıkkaleler karşı tarafın eline geçerse Birleşmiş Milletler’e karşı güç durumda kalırız.

    Eski arkadaşlar Kendi toplumlarında cumhurbaşkanlığı makamına oturan Rum lider Glafkos Klerides ve Türk lider Rauf Denktaş, orta öğrenimlerini aynı sınıfta yapmış iki yakın arkadaştı

    Hikmet Bil silah göndermeye lüzum görmüyor aslında. “Silah Kıbrıs’ta istendiği kadar var. Ama para lazım. Biz cemiyet olarak yüz bin lira topladık” diyor. Menderes parayı Maliye Bakanı Hasan Polatkan’a iletmelerini söylüyor. Kendisinin de 5 bin liralık bir çek yazacağını ekliyor.

    O sırada Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Londra’da Yunan ve İngiliz heyetleriyle Kibrıs görüşmelerinde. Menderes “Fatin’den yeni bir şifre telgraf geld. Zayıf durumdayım, elimi güçlendiremiyorum, Türk kamuoyunu zaptedemiyoruz diyebilmeliyim şikayetleri var. Aktif olmamızı istiyor” diyor.

    Bil, anılarında yemeğe katılmadığını ama ertesi gün patlayacak 6 – 7 Eylül olaylarının o gece Florya’da, Cumhurbaşkanı Bayar, Başbakan Menderes, İçişleri Bakanı Namık Gedik ve Emniyet Müdürü Ethem Yetkiner tarafından tertiplendiğini açıkça yazmakta beis görmüyor.

    2000’lere girerken Annan Planı tartışmalarıyla Kıbrıs yine ülke gündemine oturduğunda, kıdemli yazar Hakkı Devrim o günleri şöyle anlatacaktı: “Biz çocukken Kıbrıs’ta bir Türk nüfusu bulunduğundan habersizdik. 1955’te meydanlar ‘Kıbrıs Türktür Türk kalacak!’ avazeleriyle inlemeye başlamıştı bile. İngilizlerin Kıbrıs’ı bir biçimde getirip Yunanlılara devretmesinden korkuluyordu.

    Kıbrıs Türktür Cemiyeti kurulmuştu. Başkan gazeteci Hikmet Bil’di; Ahmet Emin Yalman, Orhan Birgit gibi yönetim kurulu üyeleri vardı. Bu davayı sahiplenen gazetecilerin başında yer alan da Sedat Simavi’ydi. Hürriyet öylesine heyecanlıydı ki, Doğan Nadi Cumhuriyet’te ‘Yahu üzmeyelim Sedat’ı bu kadar, versinler şu adayı çocuğa, ondan değerli mi?’ mealinde işi şakaya alan yazılar yazıyordu. (…) Bütün kuru gürültüye rağmen Türkiye’de halk, bu konuda yeterince duyarlı ve ‘heyecanlı’ değil. Zorlu görüşmelerde ‘bunu halka dünyada anlatamam’ kozunu kullanamıyor. 6 Eylül 1955 günü akşamları çıkan İstanbul Ekspres ‘Selanik’te Atatürk’ün evi bombalandı’ haberini verdi ve İstanbul’da sonradan çok utanacağımız olaylar yaşadık. (…) Londra’da Fatin Rüştü Bey artık, ‘Ben bunu halka kabul ettiremem’ diyebilirdi.”

    Oysa daha beş yıl önce 1950’de CHP hükümetinin Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak “Bizim Kıbrıs diye bir sorunumuz yok” demiş, ardından aynı yıl iktidara gelen Demokrat Parti’nin Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü de aynı sözü bire bir tekrarlamıştı. Ancak dengeler değişiyordu. İktidarının ilk yıllarında Yunanistan ile barış siyasetin- den yana olan Menderes, zaman içinde hem Köprülü’nün yerine Dışişleri Bakanlığını vereceği Fatin Rüştü Zorlu’nun hem de yeni kurulan ve daha sonra Özel Harp Dairesi adını alacak olan Seferberlik Tetkik Kurulu’ndaki fikirlerden etkilenecekti.

    İstanbul’da gayri müslimlerin ev ve işyerlerine karşı yapılan geniş çaplı yağma ve tahribatın yaşandığı Eylül 1955’ten yaklaşık beş ay önce Kıbrıs’ta Rum yeraltı örgütü EOKA, İngiliz sömürge yönetimine karşı silahlı mücadeleye başlamıştı. Elbette Yuna- nistan’da da NATO’ya bağlı bir Özel Harp Dairesi faaliyetteydi aynı zamanda.

    İki tarafın esirleri 1974’te esir alınan Rumlar, ellerinde erzak torbalarıyla Türkiye’ye doğru yola çıkmak üzereler (üstte). 16 Eylül 1974 günü yapılan esir takasında Kıbrıslı Türk esirler Ledra Palas sınır kapısından tek sıra Kuzey’e geçiyorlar (altta).

    Üç yıl sonra Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 1958’in Kasım ayında, o sırada bağımsızlık verilmesi tartışılan Britanya sömürgesi Kıbrıs hakkındaki görüşlerini açıklıyordu: “Kıbrıs komünizmin sıçrama taşı haline getirilemez. Akdeniz’e açılan yollardan faydalanmak isteriz. Komünist tehlikesi karşısında adayı bir üs olarak kullanmak hakkımızdır. Bağımsızlık ‘enosis’tir, tanınırsa Ortadoğu’daki durum daha da kötüye gidecek… Bağımsızlık cemaatlere değil, milletlere verilir. Kıbrıs milleti diye bir şey mevcut değildir. Burada birbirinden tamamen ayrı olarak yaşayan iki cemaat vardır. Türkler Türkiye ile, Rumlar ise Yunanlılar ile birleşmek istiyor. İktisadi kaynakları olmayan Ada için bağımsızlık tanımak bir felaket olacaktır”.

    Oysa aynı yılın Ocak ayında, Özel Harp Dairesi Kurucusu General Daniş Karabelen, Lojistik Şube Müdürü Albay İsmail Tansu’ya, “Kıbrıs’ta silahlı bir direniş örgütü kurup kuramayacaklarını” sormuş ve çalışmalara başlanmıştı. Projenin adı da belliydi: Kıbrıs’ı İstirdat Projesi. Tansu’nun anılarında adaya gizlice silah sokulması için yapılan seferler, anlaşmaya çalışılan silah kaçakçıları, Başbakan’dan örtülü ödenekten istenen gerekli harcamalar, banka müfettişi, öğretmen ya da din görevlisi kimliği ile adaya yerleştirilen Özel Harp Dairesi mensubu askerler, silah taşımak için gereken teknelerin bulunabilmesi için Adnan Menderes’in aracı olduğu bazı armatörler ayrıntılarıyla anlatılıyor. Devlet içindeki bu bağımsız yapılanmanın, zaman zaman kontrol etme, denetleme görevini yerine getiren memurlar tarafından sekteye uğratılma ihtimali belirdiğinde, Menderes ya da çoğu zaman Zorlu, engelleri aşmalarını sağlıyordu. Örneğin Mersin Limanı’ndaki memurlar silah kaçıran gemi personelini kaçakçı zannıyla gözaltına aldığında, Zorlu bizzat telefon ederek görevlilere “Bu arkadaşlar altın bile kaçırsa biz göz yumuyoruz” talimatı vererek sorunları çözüyordu.

    Ali Recan’ın yarattığı 1970’lerin popüler çizgi karakteri Yüzbaşı Volkan da Kıbrıs’ta önemli görevler yüklenmişti!

    Başbakan Menderes’in armatör arkadaşlarından Kemal Sadıkoğlu, Zonguldak ve Karadeniz Ereğlisi’nden kömür nakliyatı işinde kullandığı teknelerinin silah kaçırmak için kullanılmasını kabul ettiğinde bazı ufak ricalarda bulunmayı da ihmal etmediğini yine İsmail Tansu’nun anılarında görebiliyoruz. Armatör Sadıkoğlu şöyle diyor: “Size yardım uğruna gemilerim seferlerinde gün kaybedecek. Bu yüzden zarara uğrasam da sorun değil. Bu davaya hizmet etmeye amadeyim. Çok sevdiğim motorum da feda olsun. Ancak şunu da belirtmek isterim ki, eğer gemilerime Zonguldak ve Ereğli’de sıra beklemeden yük verilmesini temin ederseniz bir veya bir buçuk ayda bir yapabileceğimiz seferleri ayda iki defa yapabiliriz. Ayrıca emrinize tesis edeceğim motorumun yerine parası tarafımdan ödenmek şartıyla yenisini ithal edebilmek için 6 bin dolarlık döviz transferi sağlarsanız sevineceğim.” Sonrasında armatör, motoruyla bir Boğaz turu yapmayı teklif eder. Hep birlikte Boğaz’ın eşsiz güzellikteki manzarasında 30 mil hızla süzülürken İsmail Tansu, “bu harikulade tekneyle yapacağı silah sevkiyatlarının hayallerini kurmaktadır.”

    Hem EOKA’nın hem de TMT’nin çatışmaları şiddetlendirmesi, en çok Kıbrıslıtürkler için bir felaketti. Sayıları azdı, ada üzerinde dağınık yaşıyorlardı. Göç etmek ve belli bölgelerde toplanmak zorundaydılar. Bu sırada Kıbrıs’ta başka bir alanda da mücadele yükseliyordu. Komünist AKEL partisi ve ona bağlı sendikalar, Türk ve Rum işçileri ortak sendikalarda hak aramaya çağırıyordu. 50’ler aynı zamanda sendikal mücadele ve grev yıllarıydı.

    Türkiye basını ve hükümet sözcüleri bu durumdan rahatsızdı. Başta Amerika’ya yönelik olmak üzere sık sık Kibrıs’taki komünizm tehlikesine atıfta bulunuluyor ve bunun tek ilacının adanın “taksim”i olduğu savunuluyordu. Sömürge Valiliği, Londra’ya geçtiği raporlarda, taksimin uygulanmasının güç olduğunu yazıyordu. Çünkü Türkler nüfusun yüzde 18’ini oluşturuyordu ve daha önemlisi ekonomideki payları yüzde 1’di. Türk liderliği ve Türkiye de bu “sorunun” farkındaydı ve EOKA aslında Türklere saldırdıkça onlara yardımcı oluyordu. Türkler dağınık yaşamak yerine belli bölgelerde toplanmaya, otorite altına alınmaya başlıyordu ve daha önemlisi Rum tüccarla ilişkisi kesilerek kapalı bir ekonominin yaratılması kolaylaşıyordu.

    Yıllar sonra gerçekler konuşulmaya başladığında yaşlı bir kuşak, ister Rum ister Türk tarafında olsun, çok başka çıkarlar adına savaştıklarını, karşı taraf kadar, hatta ondan da fazla kendi toplumlarına zarar verdiklerini konuşur olacaklardı. Ama bunun için daha çok zaman vardı.

    1960’a varıldığında arkada yığınla kimin yaptığı belli olmayan bombalamalar, öldürmeler, yaratılan düşmanlıklar üzerine yeni bir devlet kuruluyordu sonunda: Sadece üç yıl sukunet içinde yaşayacak olan Kıbrıs Cumhuriyeti. 1963’te başlayan çatışmalar adayı 1974’teki kesin bölünmeye kadar taşıyacaktı. İlk harcananlar da 50’lerin ikinci yarısında olduğu gibi sola meyleden sıradan insanlar, işçiler, iki toplumun bir arada yaşayabileceğini savunan yazarlar, gazeteciler olacaktı.

    BASIN MÜCAHİDİ HİKMET BİL

    Sözünü tuttu, ‘millici’ oldu

    Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı gazeteci Hikmet Bil, işi Kıbrıs’ın kaynak sularının Toroslar’daki sularla aynı kimyasal değerlerde olduğunu gösteren tahlil raporlarıyla, Kıbrıs’ın aslında Anadolu’nun bir parçası olduğunu kanıtlamaya kadar vardırmıştı.

    Hikmet Bil, 1918 yılında İzmit’te dünyaya gelmişti. Kıbrıs Olayı ve İç Yüzü kitabındaki arka kapak yazısında nakledildiğine göre, Lozan Barış Görüşmeleri’nin başlayacaği günlerde henüz beş yaşında olan Bil, Arifiye İstasyonunda Sakarya Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin kurucu başkanı olan babasının kucağında İsmet İnönü’yü karşılayanlar arasındaydı. Fransız Delegesi M. Mongin ile birlikte trenle Ankara’dan İstanbul’a geçen İnönü, gaz lambalarıyla aydınlanan karanlık istasyondaki pelerinli çocuğu pek sevmiş, kucağına alarak büyüyünce ne olacağını sormuştu. Küçük Hikmet, “Millici olacağım” diye cevaplamıştı. Aldığı yanıttan çok hoşlanan İnönü çocuğun sözlerini anında Fransız delegesine tercüme ederek, “Bakınız yedisinden yetmişine bu millet ne diyor, duyunuz” demişti. Yine kitaptaki tanıtım yazısından öğrendiğimize göre Hikmet Bil yıllar sonra İnönü’ye bu olayı hatırlatmış ve İnönü de “Demek o küçük millici sendin ha!” demişti. Tanıtım yazısı şu cümleyle bitiyor: “Evet, o Hikmet Bil, gene o Hikmet Bil”. Hikmet Bil 1948 yılından itibaren birlikte çalıştığı Sedat Simavi’nin en güvendiği insanlardan biri oldu. Simavi’nin Kıbrıs’a olan ilgisi kendisini de o kadar etkilemişti ki, gazeteciliğin yanı sıra 1955 yılında kapatılana dek Kıbrıs Türktür Cemiyeti başkanlığını yürüttü. Kıbrıs meselesini kendisine o kadar vazife edinmişti ki, işi Kıbrıs’ın kaynak sularının Toroslar’daki kaynak sularıyla aynı kimyasal değerlerde olduğu gösteren tahlil raporlarıyla, Kıbrıs’ın aslında Anadolu’nun bir parçası olduğunu kanıtlamaya kadar vardırmıştı. 6 – 7 Eylül olaylarının ardından 7 ay kadar tutuklu kalan Bil, sonunda suçsuz bulunarak serbest bırakıldı. 2003’te 85 yaşında öldüğünde, yakınları gazeteye verilecek kendi ölüm ilanını kaleme alıp çalışma masasına bıraktığını gördüler.

    TURİZM CENNETİ MARAŞ

    Pazarlık için alındı, kaderine bırakıldı

    Bugün terkedilmiş bir yer olan Mağusa’nın Maraş bölgesi, Kıbrıs Harekâtı’ndan önce Türkiye’deki tüm yatak kapasitesinden daha fazla yatağa sahip, Sophia Loren, Brigitte Bardot gibi dünya starlarının tatilini geçirdiği gözde bir turizm merkeziydi.

    Kenan Evren anılarında, “Biz orayı zaten masada pazarlıkta kullanalım diye almıştık” demişti. Ama pazarlık masalarında sürünen Maraş’ın kaderi 1974’ten bu yana değişmedi. Lefkoşa bugün dünyadaki son bölünmüş başkent olarak biliniyor. Mağusa ise, yarısı ölüme terk edilmiş dünyadaki tek kent. 1974’ten önce Mağusa’nın Maraş bölgesi, o dönemde Türkiye’deki tüm yatak kapasitesinden daha fazla yatağa sahip, dünyanın en gözde turizm merkezlerinden biriydi. Tatillerini burada geçirenler arasında Sophia Loren, Brigitte Bargot gibi dünya starları vardı.

    1974’te Mağusa’nın nüfusu 40 bindi. Bunun 8 bini Türk, 5 bini yabancı, 27 biniyse Rumdu. Ayrıca burada ikamet etmeyip sadece çalışmaya gelen kalabalık bir nüfus daha vardı. Günlük turist değişimininse 30 – 40 bin arasında seyrettiği söyleniyor. 1974’te Mağusa’da yaşayanlar, savaşın ardından gemiler dolusu eşyanın Türkiye’ye taşınmasını izlediklerini söylüyorlar.

    1571’de Osmanlılar Kıbrıs’ı aldıklarında Mağusa zengin, gelişmiş bir liman kentiydi. Birkaç yıl içinde Rumlar ve diğer hıristiyanlar kent merkezinden taşınmaya zorlandılar, surların dışına çıkarıldılar. Kent dışında kendilerine, bahçeli evlerden oluşan yeni bir semt kurdular. Maraş’ın uluslararası adı olan Varoşa’nın kelime kökeni, tarihte burasının kentin kenar semti olmasından kaynaklanıyor.

    Bugün Maraş’ın Rumlara verilmesine karşılık Mağusa Limanı’nın tanınarak ticarete ve turizme açılması sık sık gündeme gelse de henüz ortada bir adım yok.

    1974’ten önce
    1974’ten sonra

    GİRNE BATIĞI

    Komünist dalgıcın tarihi keşfi

    Dünyanın bilinen en eski ve bütünlüklü gemi batığı 40 yıldan fazla bir süredir Girne Kalesi’nde sergileniyor. Gemiyi 1965’te fark edip çıkarılmasını sağlayan dalgıç ve komünist Arris Cariolou’nun hikâyesini oğlu Glafkos Cariolou anlattı.

    Glafkos Cariolou, 1974 yılında 22 yaşındayken babası Arris ile birlikte Girne Limanı’ndan tekneleriyle açılmak üzereydi. Limanın kenarındaki kaleden üzerlerine ateş edildi. Denize açılmaları yasaktı. Ateş açanlar 15 Temmuz günü Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı darbe yapan Yunanistan cuntası destekli faşist Nikos Sampson yanlılarıydı. Adamların güçlü uyarıları ve kendilerini vurmaya kararlı halleri baba ve oğulu denize açılmaktan vazgeçirdi.

    Girne batığını bulan dalgıcın oğlu Glafkos Cariolou da 1974’ten sonra Türk ordusuna esir düşmüş. Bugün 63 yaşında olan Glafkos Cariolou, çocukken annesi, babası ve kardeşiyle birlikte (fotoğrafta en sağda).

    Baba Arris Cariolou, sünger avcısı, dalgıç, hayatının çoğunu teknesinde geçiren bir adamdı. Eğitimli bir denizciydi. Glafkos Cariolou’nun tabiriyle, eğitimli insanların çoğu gibi idealist bir solcuydu. Emekçi Halkın İlerici Partisi’ne, yani komünist AKEL’e üyeydi ama siyasetçilerden pek de hoşlanmadığı için partiye uğradığı azdı. Ama kesin olan bir şey vardı; faşist darbecilerle anlaşması mümkün değildi.

    Glafkos Cariolou

    Ateş açılma olayından sonra Arris Cariolou, cuntacılara karşı tavrını açıktan yansıtmaya başlayınca, o sırada sol düşünceye sahip birçok Kıbrıslı Rum gibi tutuklandı. Glafkos babasının tutuklanmasına büyük öfke duymuştu. Bir şey yapmalıydı. Rum Milli Muhafız Ordusu’nun telefon hatlarına sabotajlar düzenlemeye başladı. Bir telefon hattını keserken fark edildi, peşine düşenlerden kaçması gerekiyordu. Çareyi Girne’nin yaslandığı Beşparmak Dağları’na doğru kaçmakta buldu. 17 – 20 Temmuz arasını saklana- rak geçirdi. Sonra bir sabah ufukta beliren gemileri, gökyüzündeki uçakları fark etti. Limandan uçaklara ateş eden bir torpido gemisinin, bir uçak tarafından vurulup batırıldığına tanık oldu.

    Aklına ilk gelen babasının sık sık söylediği ve kendisinin ciddiye almadığı bir cümleydi: “Bunların yüzünden Türkiye buraya çıkacak sonunda.” Babası haklı çıkmıştı. Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bozulan anayasal nizamını yeniden tesis etmek üzere garantör ülke sıfatıyla Kıbrıs’taydı. Glafkos hemen şehre indi, cephe gerisinde su ve yiyecek taşıyarak savaşanlara destek olmaya çalıştı. Ancak o sıralarda Rum toplumunda polisler ve hatta askerler sağcı-solcu olarak ikiye ayrılmıştı. Bir dağınıklık ve çaresizlik hakimdi ortama. Evine doğru gitmeye çalışırken bir Türk tankıyla burun buruna geldi, artık bir esirdi.

    Esir alınan diğer Rumlarla birlikte Girne’deki Dome Otel’e yerleştirildi. Anne ve babası da buradaydı. Birkaç hafta sonra oteli ziyarete Rauf Denktaş geldiğinde, iyi Türkçe bilen babasının “Be Rauf nedir be bu olanlar, napacayız?” dediğine tanık oldu. Denktaş gayet sıcak davranmış ve “Merak etmeyin bir şey olmayacak” demişti. Babası ve Denktaş aslında okul yıllarından arkadaştırlar. Bir gün otele gelen askerler kimlik kontrolü yapacaklarını söyleyerek gençleri ayırdılar. Glafkos ve diğer gençler bir hafta Lefkoşa’daki polis merkezinde hapis tutuldular.

    MÖ 3. yüzyılda fırtınaya tutularak batan gemi Helenistik Krallıklar dönemine ait Girne batığı MÖ 3. yüzyılda Girne açıklarında fırtınaya tutularak batan bir tekne. 1968 – 69 yıllarında Pennsylvania Üniversitesi’nden gelen uzman bir ekip tarafından su üstüne çıkarıldı. Geminin Halep çamından yapılmış gövdesi 15 m uzunluğunda. Uygulanan karbon 14 testleri sonucu elde edilen bilgilere göre gemi M.Ö. 389 yılında yapılmış. Batıkta bulunan badem kalıntılarına uygulanan karbon 14 testlerinde de M.Ö 288 tarihi bulunmuştur. Geminin battığı sırada 80’li yaşlarında olduğu düşünülmektedir. Gemide bulunan eşyalar 4 kişilik bir mürettebatla sefere çıkan bir ticaret gemisi olduğunu işaret ediyor. Gemide Rodos üretimi 400 şarap amforası, 9 bin adet badem, 29 adet İstanköy işi bazalt değirmen taşı, 4 küp zeytinyağı, 4 fıçı alkol bulunmuş.

    Merkezde 55 – 60 yaşlarında Kıbrıslı Türk bir polis de vardır. Onlara çok iyi davranır, istedikleri yiyecekleri, içecekleri bulur getirir. Bir gün genç bir subay kontrole geldiğinde hücrelerdeki kola şişelerini görünce yaşlı Türk polisi bayıltana dek döver. Glafkos Cariolou, yaşanan onca kötü şey arasında hiç aklından çıkmayan en travmatik sahnenin bu olduğunu söylüyor.

    Aslında Girne’yi bir daha uzun yıllar boyunca göremeyeceğini o an bilmiyordur. Sonunda kendi gibi birçok Rum esirle birlikte Adana’ya nakledilirler. Oradan Mersin ve Amasya’ya. Aylar sonra Amasya’da Kızılhaç ekipleri tarafından Ada ‘ya getirilerek Ledra Palas’ta esir değişimiyle Rum tarafına teslim edilir. Dome Otel’de tutulan Rumlar da zaman içinde umutlarını kesip Güney’e geçmeye başlamışlardır. Otelde son kalanlar babası ve annesidir. “Halbuki babam, Rauf Denktaş’ın her şey düzelecek sözlerine güvenmişti” diye anlatıyor.

    Glafkos Cariolou, şimdi oğluyla Girne Kalesini ziyaret ediyor bazen. Çünkü 1977›de bir daha Girne’yi göremeden, tam da hep istediği gibi denizde bir dalış kazası sonucu hayatını kaybeden babasından kalan bir hatıra var o kalenin içinde. Baba Arris Cariolou, bugün Girne Kalesinde sergilenen, dünyanın şu ana dek kaydedilen en eski ve en bütünlüklü batık gemisini bulan kişi. 1965 yılında Girne açıklarında fark ettiği geminin yerini tespit edebilmek için tam iki yıl tekrar tekrar dalmış ve sonunda haritaya geçirmeyi başarmış.

    Gemi çıkarılıp sergilenmeye başladıktan kısa bir süre sonra bir gün, henüz savaş kendilerini Girne’den koparıp atmamışken, kaledeki gemiyi görmeye gitmiş baba Arris. Görevlilerden biri, gemiyi bulup çıkaran bu kişinin bilet aldığını fark edip “Keşke bilet almasaydın” demiş. Arris Cariolou’nun cevabı ise şu olmuş: “O geminin korunması lazım. Bu da masraf demek. Ben de payıma düşeni vermeliyim.”

  • Galatasaray Meydanı’nın dili olsa…

    Galatasaray Meydanı’nın dili olsa…

    Sabah mahmurluğuyla Galatasaray Lisesi’nin önünden geçenler duymuyorlar ama 89 yıl önce İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşunun üçüncü yılını kutlamak için orada toplanan büyük kalabalık küçük meydanı sevinç nidalarıyla inletiyor. O gün o coşkuyu yaşayanlar da bihaber, meydan yıllar sonra hak ve hürriyet arayışlarının simge mekanına dönüşecek; aynı yerde Cumartesi Anneleri’nin sessiz çığlıkları protesto haykırışlarına, gaza boğulan gür sloganlar tiz feryatlara karışacak.

  • Ermeniler Kapadokya’dan doğuya göç etti

    Ermeniler Kapadokya’dan doğuya göç etti

    Son arkeolojik buluntular, Ermenilerin Kızılırmak havzasından Doğu Anadolu’ya göç ettiklerini ortaya koyuyor. Herodotos’un, Armenialıların Batı’dan göç eden ve Frigler ile genetik bağlantısı olan bir halk olduğu tezi doğrulanabilir bir duruma geliyor.

    Ermeniler’in Doğu Anadolu Yaylası’ndaki mevcudiyetleri ile ilgili tarihsel kimliklendirme sorunları, bugüne değin eski Anadolu tarihinin çözülememiş ve halen tartışılmakta olan konularının başında gelmektedir. Antik Ermeni tarihinin kilit taşını oluşturan köken ve mekân sorunları, Ermenilerin Doğu Anadolu Yaylası, yani Fırat’ın doğusunda kalan coğrafyada ortaya çıktığı fikrinin, alternatif bir hipotez olan Ermenilerin Batı’dan göç ettikleri tezi ile çelişmesi olarak açıklanabilir. Ermeniler’in Batı kökeni ve göçler büyük ölçüde Antik Batı’nın temel kaynaklarından Herodotos ve Strabon’un aktardığı bilgilere dayanır. Herodotos, Armenialıların (arkaik Ermeniler) Frigya’dan göçtüğünü ifade ederken, Strabon (MÖ 64 – MS 21) Armenlerin (arkaik Ermeniler) Tesalya’daki Armenium Armen’den kaynaklandığını ileri sürer.

    Önasya’nın tarihsel kaynaklarında Ermenilerden ilk kez Akhaimenid kralı I. Dareios’un (MÖ 522 – 486) Kermanşah yakınlarındaki bir kaya yüzeyinde, eski Persçe, Elamca ve Babilce kaleme alınmış üç dilli Bisutun (Behistun) yazıtında (MÖ 520) söz edilmiştir. Yazıtta, Dareios yönetimi altındaki 23 ülkeden biri olan “Uraštu”dan (Urartu’nun Babilce versiyonu) ve “Armina” halkından bahsedilmektedir. Sonraki süreçte, Elam belgelerinde “Harminua”, Mısır hiyerogliflerinde “Arwmyna”, Eski Yunan ve Latin kaynaklarında “Armenia”, Arap kaynaklarında “Armaniyya”, erken dönem Türkçe metinlerde ise “Ermeniyye” terimlerine rastlanır. Bu terimler “Ermeni” ve “Ermenistan” kelimelerinin de Türkçeye nereden geldiğini açıklar gibidir.

    Armenia heyeti Akhaimenid Kralı I. Darius tarafından yaptırılmış olan Persepolis Apadana Sarayı’nın (MÖ 6. yüzyıl sonu-MÖ 5. yüzyıl başı) cephesine resmedilmiş Armenia heyeti, hediyeleri olan at ve kulpları grifon figürlü değerli bir madeni krater ile kralın huzuruna kabul ediliyorlar. Boya bezemeli olduğu bilinen Armenia Heyeti kabartmasının renklendirme denemesi.

    Komşu kültürlerin bu şekildeki isimlendirmelerine karşın, Ermenilerin kendilerine “Hay” ve ülkelerine “Hayastan/ Hayasdan” veya “Hayk/Haik”, dilleri olan Ermeniceye “Hayeren” adını vermiş olmaları, bu eski halkın arkaik köken sorununun derinliği ve karmaşıklığını günümüze yansıtan en önemli ipuçlarıdır. Herodotos, Ksenophon ve Strabon ile diğer antik yazıcıların eserlerinde geçen isimlendirme ile hiçbir şekilde benzeşmeyen söz konusu terimlerin kökeninde Ermeniler’in Nuh’un torunu “Hayk” ya da “Haik” isimli bir atadan Doğu Anadolu Yaylası’nda, Ermeni arkeopolitika deyimiyle “Ermenistan Yaylası”nda türediklerine inanış vardır. Söz konusu fikrin babası olan Ermeni tarihçi ve rahip Khoroneli Moses (MS 5. yüzyıl) genel kapsamlı Ermenistan tarihini (Hayots Patmut’ivn) yazan ilk kişidir. Muş civarında olduğu düşünülen eski adı Horn, Horni ya da Horunk olan bir köyde doğduğu bilinen Moses, Yunanistan’a gitmiş, Grekçe ve mitoloji öğrenmiş olmasına karşın, Ermenistan tarihini Kitab-ı Mukaddes’te konu edilen Nuh Tufanı’na bağlamıştır. Moses, Hayk’ın 400 yıl yaşadığını, Babil Kulesi’nin inşasında görev yaptığını, Kule’nin yıkılmasından sonra Armenia’ya geldiğini ve tüm Ermenilerin de Hayk’ın soyundan geldiğini anlatır. Hıristiyan bir rahip olduğu bilinen Moses’in, farkında olduğu Antik Batı kaynaklarındaki Armenler ve Armenia ile ilgili bilgileri gözardı ederek, kutsal kitaplara yönelmesinin temelinde özellikle Zerdüşt dinine sıkı bir şekilde bağlı Ermenilere Hıristiyanlık propagandası yapma amacı olduğu düşünülebilir. Çünkü 4. yüzyılın başlarından itibaren Hıristiyanlığa geçmeye başlayan Ermenilerin tümü üzerinde yeni dinin hızlı ve etkili bir şekilde dönüşümünün gerçekleşmediği bilinmektedir.

    Uzun süredir gündemde olan çok sayıdaki tarihsel kayıt ve arkeolojik bulgu ile Kızılırmak Havzası ve Fırat’ın doğusundaki Türkiye topraklarında 1990’lardan itibaren gerçekleştirilen arkeolojik araştırmaların sağladığı güncel katkılar, Ermenilerin kökenine, tarihsel varlıklarına ve Doğu Anadolu Yaylası’na geldikleri bölgenin çok uzakta olmadığına işaret etmeye başlamıştır.

    “Tarihin Babası” olarak kabul edilen Halikarnassos doğumlu Herodotos’un Ermenilerin kökenine dair yaklaşımları günümüz Anadolu arkeolojisi ve eskiçağ tarihi bilimlerinin bilgi seviyesi doğrultusunda kabul edilebilir ve arkeolojik yönden doğrulanabilir bir duruma gelmiştir. Herodotos, Armenialıların Batı’dan göç ettiğini ve Frigler ile olan yakınlıklarını vurgulamış ve genetik bir bağlantı kurmuştur. Historia adlı eserinde Armenialılar’ın, Friglerin doğuya göçmüş bir kolu olduğunu ve Frigler gibi giyindiklerini söyleyen Herodotos, bununla da yetinmeyip, Pers kralı Kserkses’in (MÖ 486 – 465) ordusunda Frigler ile Armenialıların, Kserkses’in damadı komutan Artokhmes yönetiminde aynı silahları kullandıklarını bildirmiştir. Aynı komutanın idaresi ve aynı silahlar iki toplum arasındaki kültürel yakınlığa, akrabalığa ve arkaik bağlantılara güçlü biçimde işaret etmektedir. Herodotos’un, MÖ 5. yüzyılda yani Frig halkının Anadolu’daki etnik varlığını devam ettirdiği ve arkaik Ermeniler’in Doğu Anadolu Yaylası’nda etnik ve kültürel kimliklerini oluşturmaya başladıkları bir dönemde yaşamış olması, aktarımlarının gerçekliği karşında şüphe duyanları rahatsız edecek bir ayrıntıdır.

    Herodotos’tan sonra, aynı dönemde, MÖ 5. yüzyılın sonunda (MÖ 401 – 400) Ksenophon, Anabasis’te (Onbinlerin Dönüşü) Doğu Anadolu’da yaşayan çok sayıdaki etnik gruptan biri olan Armenleri anlatmıştır.

    Urartu sonrası dönemde Doğu Anadolu Yaylasındaki ilk politik oluşumun Akhaimenidler tarafından kurulmuş olan Armenia Satraplığı olduğu, Herodotos ve Ksenophon gibi antik Batı kaynaklarından anlaşılmaktadır. Satraplığın kesin sınırları ve yayılım alanları bugün için tartışmalı olmakla birlikte, güneyde Kardukhlarla sınırı oluşturan Dicle (Tigris) – Botan (Kentrites) nehirleri birleşme bölgesine değin uzandığı bilinmektedir. Fırat’ın (Euphrates) sınır oluşturduğu Batı’da Kapadokya Satraplığı, güneybatıda ise Kilikia komşuluğu bulunan Armenia Satraplığının, tarihsel süreç içinde Batı ve Doğu olarak ikiye bölündüğü düşünülmektedir. Batı satraplığın yönetim merkezinin Erzincan’ın 20 km doğusunda, Üzümlü (eski Cimin) ilçesi yakınlarındaki Altıntepe, Doğu satraplığın merkezinin ise Van Kalesi (Thosp) olduğu görüşü genel kabul görmektedir.

    Üçgen bezemeli kapların izinde
    Frigya ve Kapadokya kökenli Geç Demir Çağı üçgen bezemeli boyalı kap parçaları Erzincan bölgesi üzerinden Van Gölü Havzasına uzanan güzergah üzerinde 200 yıllık bir süreci kapsayacak şekilde dağılmıştır. Bunlar, batıdan doğuya uzanan ve yüzyılları kapsayan kitlesel bir göç hareketine işaret etmektedir.

    Ermeni tarihçi ve Hıristiyan rahip Khoroneli Moses (MS 5. yüzyıl) genel kapsamlı Ermenistan tarihini yazan ilk kişidir. Tüm Ermenilerin Hayk’ın soyundan geldiğini anlatır. Moses’in, Antik Batı kaynaklarındaki Armenler ve Armenia ile ilgili bilgileri gözardı ederek, kutsal kitaplara yönelmesinin temelinde, özellikle Zerdüşt dinine sıkı bir şekilde bağlı Ermenilere Hıristiyanlık propagandası yapma amacı olduğu düşünülebilir.

    Ermeni tarihinin arkaik süreçteki en önemli bilinmezi, Herodotos’un aktardığı göçün ya da göçlerin Frigya ya da daha detay bir düşünce ile Kızılırmak Havzası ve yakın çevresinden Doğu Anadolu Yaylası’na hangi nedenlerle ve ne zaman yapıldığıdır. Göç kanıtlarının ortaya konması ise, nedeni ve zamanı kadar önemli bir konudur.

    İskitler’in MÖ 9. yüzyı- lın ortalarından itibaren Doğu Anadolu üzerinden Anadolu’nun içlerine akmaları, Kızılırmak’ın (Halys) batısındaki coğrafyada huzursuzluk ve kargaşa ortamı oluşturmuş, politik dengeleri değiştirmiş, Frig Krallığı’nın yıkılışına neden olmuştur. Önce Urartu Krallığı, sonrasında ise Assur İmparatorluğunun tarihten silinmesiyle Batı İran, Kuzey Mezopotamya ve Doğu Anadolu’da etkin güç durumuna gelen Medler, Kral Kyarksares önderliğinde Fırat’ın batısındaki Anadolu topraklarını tehdit etmeye başlamıştır. Medlerin, Urartu ve Assur’un yıkılışı ile birlikte batıya hareketlenmeleri Kızılırmak Kavsi İçi ve yakın çevresinde antik batının Kapadokya dediği, Assurluların ise Tabal, Kaşku ve Tuhana olarak andığı topraklarda yaşayan Frigleşmiş Kızılırmak Havzası topluluklarının yakın geleceklerini belirleyen politik ve askeri olayların başında gelmektedir.

    Medlerin Anadolu’nun doğu yarısını ele geçirmeleri ile Media (Kuzeybatı İran), Mezopotamya ve Anadolu topraklarında kültürel anlamda bir birlik oluşmaya başlamıştır. Bunun sonucunda Kızılırmak Havzası topluluklarının Medlere karşı kültürel ve dinsel temelleri olan bir yakınlık hissetmeye başladıkları anlaşılmaktadır. Kültürel birliğin sağlanmasında Medlerin Anadolu’ya taşıdıkları Zerdüşt dininin etkisi önemli olmuştur. Bu duruma, MÖ 6. yüzyılın başlarından itibaren Kızılırmak Havzası ve doğusunda Zerdüşt dininin saygı görmüş ve yaygınlaşmış olması tanıklık etmektedir.

    Kızılırmak Havzası toplumları, bilinen tarihin hiçbir döneminde Batı kültürlerine yakın olmamışlar, Batıdan gelen kültürel etkileri samimi olarak benimsememişlerdir. Bölge Assur Ticaret Kolonileri Çağı’ndan itibaren (MÖ 1950) yüzünü daima doğuya çevirmiştir. Hitit egemenliğinde bile bu özelliğini koruyan bölge, Demir Çağında Frig kültürü etkisine girse de, Tabal, Kaşku, Tuhana ve Malidiya krallıklarıyla Doğu ile olan ilişkilerini kesintisiz olarak sürdürmüştür. Halys Savaşının sona erdiği MÖ 585 yılından sonra, Lidya Krallığı – Med Krallığı sınırını oluşturan Kızılırmak’ın yakın çevresinde ve batısında ikamet etmekte olan Frig halkı ile Frigleşmiş topluluklara yani Kaşku ve Tabal ülkeleri insanlarına baskı yapmaya başlamıştır.

    Son yıllarda Orta ve Doğu Anadolu’da gerçekleştirilen kazılar sonucunda, Frigya ve Kızılırmak Havzası (Kapadokya) kökenli Geç Demir Çağı üçgen bezemeli boyalı kap parçalarının Doğu’ya doğru kronolojik bir dağılım gösterdiği anlaşılmıştır. Bu arkeolojik gerçeklikle birlikte, Herodotos ve Strabon’un Ermenilerin kökeni hakkında aktardığı bilgiler karşılığını bulmuş gibi gözükmektedir.

    Herodotos’un ayrıntıları ile aktardığı, Lidya Kralı Kroisos ile Akhaimenid Kralı Büyük Kyros arasında MÖ 546’da gerçekleşen Pteria Savaşının arka planında MÖ 590/585’den itibaren süren bu baskı ortamının olduğu açıktır. Kroisos’un, savaş öncesi Pteria’yı ele geçirdiği, daha sonra da bölge halkının yurtları ile kentlerini yerle bir ettiği ve onları göçe zorladığı Herodotos’un aktarımlarından bilinmektedir. Kyros’un Mısır, Babil ve doğu sınır bölgelerindeki Baktria (Afganistan) ve Margiana (Horasan) gibi daha sorunlu bölgeler yerine ilk olarak Anadolu’nun batı yarısı ve onun egemeni olan Lidya kralı Kroisos’u hedef alması, kendisine bağlı insanları koruma içgüdüsünün bir sonucu olmalıdır. Medlerden Perslere yani MÖ 585’den 546’ya değin uzanan bu süreçte bölgenin İran ile kültürel ve dinsel yakınlık kurmasının Lidya Krallığı’nı son derece rahatsız ettiği anlaşılmaktadır. Büyük Kyros’un tahta çıkması ile birlikte, Krosisos’un Pteria’yı hedef alarak bu kentin üzerine yürümesi, Pteria’nın dolayısı ile Kızılırmak Kavsi İçi ve yakın çevresinin İranlılara duyduğu samimiyet ile yakınlığı bir kez daha teyit etmektedir.

    MÖ 520’de kaleme alınmış olan Behistun Yazıtında Armina (arkaik Ermeniler) ile yaşadıkları toprakların (Uraştu) ilk kez anılmış olması, Herodotos’un aktardığı Frigya göçünün Urartu Krallığının yıkılmasından (MÖ 600/590) hemen sonra gerçekleştiğine işaret etmektedir. Herodotos tarafından Batı’dan Doğu’ya yapılan bu göçün halkı olarak Frigler ile Frigyalılara atıf yapılmış olsa da, güncel arkeolojik bulgular söz konusu göçün Frigleşerek yeni bir kültürel sürece girmiş Kaşku, Tabal ve Tuhana’da yaşayan Kızılırmak Havzası ve yakın çevresi Demir Çağı toplumlarınca gerçekleştirildiğine işaret etmektedir. I. Dareios, Bisutun yazıtı ile bölgeden Uraştu, halkından da Armina olarak bahsederken, eski bir coğrafi isim ile güncel ve yeni bir halk adını birlikte kullanmış, dolaylı bir biçimde arkaik Ermenilerin göçlerine de işaret etmiştir. I. Dareios’tan yaklaşık 70 – 80 yıl sonra Herodotos aynı bölgeyi Armenia olarak tanımlamıştır.

    Saztepe: Arkeolojik kanıtların merkezi Erzincan kentinin 8 km doğusunda yer alan Saztepe, üçgen bezemeli kap parçaları ile Orta Anadolu’dan Doğu Anadolu Yaylası’na gerçekleştirilmiş göçün arkeolojik kanıtlarını saklayan en önemli yerleşmelerden biri.

    Doğu Anadolu Yaylasında yürütülen arkeolojik kazılarda yerleşmelerin Urartu dönemi sonrası tabakalarında Med ve Akhaimenid dönemleri belirgin biçimde bugüne değin teşhis edilememiştir. Çavuştepe, Van Kalesi, Van Kalesi Höyüğü, Karagündüz Höyüğü ve Dilkaya gibi yerleşmelerde gerçekleştirilen kazılar, hemen Urartu sonrasında Van Gölü Havzası yerleşmelerinde belli belirsiz iskânların gerçekleştiği, daha sonrasında ise kısa bir dönem ıssızlaşma oluştuğuna işaret etmektedir. Bu durum Urartu sonrasında savunmasız kalan halkın belki de Batı’dan gerçekleşmekte olan göç hareketlerinin verdiği tedirginlikle yüksek alanlara çıktığına, kent yaşamından uzak, pastoral bir hayata geçtiklerine işaret etmektedir.

    Yaklaşık 150 yıl süren bu dönemde bilinmezlerin bilinenlerden çok daha fazla olması ve yazılı belgelerin noksanlığı, Doğu Anadolu Yaylası için bir “Karanlık Çağ” yaşandığını göstermektedir. Buna karşın, Çavuştepe, Van Kalesi Höyüğü ve Karagündüz Höyüğü’nde kazılar sonucu saptanmış derme – çatma yapılardan oluşan iskânlar ile bazı mezarlar, Urartu mimari tabakalarının üzerinde yer alan ve eski kültürden zayıf da olsa izler taşıyan bir kültür tabakasından sonra, yani Post-Urartu sonrası dönemde yeni bir kültürü temsil eden, eski geleneklerle hiç ilgisi olmayan boya bezemeli bir çanak – çömlek türü ortaya çıkmıştır. İyi pişmiş, krem astarlı ve genellikle kahverenginin tonları ve siyahla boyanmış bu çanak-çömlek grubu içinde çeşitli geometrik ve bitkisel motiflerle bezenmiş kapların yanısıra, arkeoloji literatüründe üçgen bezeme (triangle ware) ve fisto bezeme (festoon ware) olarak bilinen üçgen ve fisto motifleriyle süslenmiş kimi kaplar dikkat çeken özelliklere sahiptir. Boyalı ve krem astarlı yeni çanak-çömlek grubu, Urartu sonrası dönemde Doğu Anadolu Yaylası’na boya bezemeli geleneği getiren bazı toplulukların olabileceğini düşündürmesi bakımından çok önemlidir.

    Kızılırmak Havzası’na coğrafi açıdan yakın bir bölge olan bugünkü Erzincan kent merkezinin doğusundaki verimli ovada konumlanmış olan Altıntepe ve Saztepe’de bulunmuş, boya bezekli çanak-çömlek grubu içinde üçgen motifleri ile bitkisel bezemeli boyalı kaplar MÖ 6. yüzyıl sonlarına yani Urartu Krallığı’nın yıkılışından hemen sonraki döneme tarihlenirler. Buna karşın, Kızılırmak Havzası ile Erzincan bölgesine uzak bir konumu olan Van Gölü Havzası’ndaki Van Kalesi, Van Kalesi Höyüğü, Karagündüz Höyüğü gibi yerleşmelerde saptanan üçgen ve fisto bezemeler ile figürlü motifler içeren çanak-çömlekler, MÖ 5. yüzyıl sonları ve MÖ 4. yüzyılın ilk yarısına tarihlendirilmektedir. Bu durum, yani Kızılırmak Havzası karakteri taşıyan boya bezemeli çanak-çömleğin MÖ 6. yüzyıl sonlarında Erzincan bölgesinde, MÖ 5. yüzyıl sonları ile MÖ 4. yüzyılda ise Van Gölü Havzası’nda ortaya çıkması, Batı’dan Doğu’ya üçgen ve fisto motifleri ile figürlü bezeme içeren çanak-çömlek geleneği temelinde izlenebilen insan toplulukları hareketlerine kronolojik düzlemde kesin bir şekilde işaret etmektedir.

    Kızılırmak Havzası kökenli toplulukların Doğu Anadolu Yaylası’na Erzincan bölgesinden girdiklerini antik Batı kaynaklarından da izleyebiliyoruz. Strabon, “Armenos’un kuvvetlerinin bir bölümü başlangıçta Sophene topraklarına bağlı Akilisene’yi ele geçirirken, geri kalanı Kalkhene’yi
    ve Adiabenos’a kadar Syspiritis’i işgal etmişti” demektedir. Erzincan yöresinde olduğu bilinen Akilisene, sonrasında Anahit Tapınağı kurulacak kadar önemli ve kutsal bir kent durumuna gelmiştir. Syspirytis ise büyük olasılıkla Erzurum yakınlarındaki İspir olmalıdır. Bu bağlamda Strabon’un bahsettiği göçler Erzincan’ın doğusundaki Altıntepe ve Saztepe ile Erzurum yakınlarındaki Sos Höyük, Güllüdere, Tasmasor ve Tetikom gibi önemli Geç Demir Çağı yerleşmelerinde bulunmuş olan Kızılırmak Havzası tipi boya bezemeli çanak-çömleklerin yansıttığı yeni insan ve toplum hareketleri ile arkeolojik kimlik kazanırken, Strabon’un aktardığı tarihsel kayıtlar da arkeolojik bulguların yardımıyla bir anlam kazanmaya başlamıştır.

    Persepolis Apadanasının kuzey ve doğu taraflarındaki merdivenlerinde ortaya çıkarılmış olan, Akhaimenid İmparatorluğu bünyesindeki halkları temsil eden 23 heyetin kabul edilmesini yansıtan kabartmalarda, Kapadokya ve Armenia delegasyonlarını oluşturan insanların fiziksel görünümleri, başlıkları, kıyafetleri çok benzerdir. Bunlara ek olarak, her iki sahnede yer alan atlar, bunların koşum takımları ile kuyruklarına şal benzeri bir kumaşın bağlanmış olması söz konusu benzerlikleri perçinlemektedir. Bu durum, Kızılırmak Havzası (Kapadokya) ile Armenia arasındaki güçlü kültürel ve biyolojik bağlantılara işaret etmekle birlikte, aynı zamanda Herodotos’un aktarımlarını da doğrulamaktadır.

    Kapadokya ve Armenia heyetlerinin tipler, kıyafetler ve atlar temelindeki benzerlikleri doğal olarak Kızılırmak Havzası ve Doğu Anadolu Yaylası arasında MÖ 5. yüzyılın ilk yarısındaki koşutlukları tartışmasız biçimde ortaya koymaktadır. Kapadokyalılar ile Armenialılar arasındaki bu koşutluklar, üçgen ve fisto bezemeli çanak-çömleklerin doğuya doğru yayılmaları çerçevesinde saptadığımız insan hareketlerine resim sanatı açısından Perslerin gözü ile katkı yapmaktadır.

    Oluz Höyük

    Orta Anadolu’dan Doğu Anadolu’ya gerçekleştirilmiş olan kitlesel göçün toplumları Frig kültüründeki insanlardan oluşuyordu. Bunlar Doğu Anadolu Yaylası’nda başladıkları yaşantı sonucunda yeni bir etnik kimlik kazanmışlardır. Bu duruma, bölgenin dışa kapalı topografyası ile etnik unsurlardan oluşan iç dinamikler yol açmış gibi görünmektedir.

    Bölge değiştiren Frigleşmiş toplulukların, Herodotos’un yaşadığı dönem olan MÖ 5. yüzyıla değin Doğu Anadolu Yaylası’nın yerel kültürlerinden etkilenerek Ermenileşme sürecine girmiş oldukları anlaşılmaktadır. Etnik bir bütünleşmeyi gösteren bu durum, Doğu Anadolu’nun arkaik kültür dinamiklerinin bölgeye yabancı unsur olarak gelen insanların değişimlerinde MÖ 4. yüzyıla değin önemli rol oynamış olduğuna işaret etmektedir. Dilbilimcilerin genel kanısı ışığında, özünde Hint – Avrupa kökeninden olan Ermenice’nin eski Anadolu dillerinin Hint – Avrupalı olmayan etkilerini hem de yoğun olarak bünyesinde taşımakta olduğunu biliyoruz. Bu durum Doğu Anadolu Yaylası iç dinamikleri ile yerel kültür unsurlarının Ermenice’ye doğrudan yansımış olduğunu göstermektedir.

    Urartu sonrası Doğu Anadolu Yaylası’nda yaşamaya devam eden Alarodlar, Khaldeliler ve Phasisler gibi yerli halkların Batı’dan gelenlerin mevcudiyeti ve baskıları nedeniyle yüksek arazilere çıkmış oldukları tarihsel kayıtlar ile arkeolojik bulgulardan bilinmektedir. Bu durumun çok uzun sürmediği, tarihsel süreç içinde Doğu Anadolu Geç Demir Çağı toplumlarının bütünleşik bir yapıya ulaştığı düşünülebilir.

    Geç Demir Çağından Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’te bulunmuş üçgen ve fisto bezemeli Geç Demir Çağı kap parçaları, doğudaki benzerlerinden 150-200 yıl daha eskidir. Bu tarihsel gerçeklik, göç olayının ne kadar zaman sürmüş olduğunu da belgelemektedir.

    Daha basite indirgediğimizde Herodotos’un Frigler olarak nitelendirdiği Kızılırmak Havzası topluluklarıyla Urartu coğrafyası halklarının bir alışma döneminden sonra birlikte yaşamak zorunda kalmış olduğu anlaşılmaktadır. Herodotos Armenialıları, Alarodlar olarak isimlendirdiği bir etnik topluluğu vurgulayarak açık bir şekilde etnisite temelinde ayırmaktadır. Bu aktarımlar bir taraftan da bölgenin etnik çeşitlilik açısından zenginliğini yansıtmaktadır. Bu bağlamda, Urartudan miras kalmış, belki de Urartuların devamı olan ve Kızılırmak Havzası göçmenleri geldiğinde bölgede olduğu bilinen Alarodların, MÖ 6. yüz- yıl itibarı ile bölgenin en eski halkı olduğunu söyleyebilecek durumdayız. Kserkses’in MÖ 481 yılında Yunanistan’a yaptığı sefer sırasında ordusunda hem Armenialılar hem de Alarodların bulunması, MÖ 5. yüzyıl başlarında Doğu Anadolu Yaylası’nda Ermeni üstkimliğinin henüz tam olarak oluşmadığına, arkaik Ermenilerin halen bir alt nüfus grubu olduğuna işaret etmektedir.

    Ksenophon, MÖ 401 yılı sonları ile 400 ilkbaharında geçen ve Lydia satrabı Genç Kyros’un ordusunun dağılma- sından sonra başıboş kalarak ülkelerine dönmeye çabalayan paralı Yunan askerlerinin yolculuğunu anlatan Anabasis’te, Doğu Anadolu Yaylası’nı güneyden kuzeye kat ederek geçmiş, bölgeden ziyade yolculuk yaptığı güzergâh ile yakın çevresini etnisite ve tarihsel coğrafya temelinde kaydetmiştir. Herodotos’un kendisinden kısa bir süre önce bölgesel düzeyde anlatabilmeyi başardığı Doğu Anadolu Yaylası’nı daha dar bir bakış açısıyla aktarmış olan Ksenophon’un, Alarodlardan bahsetmemesi MÖ 4. yüzyıla girerken bu halkın arkaik Ermeni üstkimliği altında asimile olmaya başladığına, başka bir deyişle Alarodların da Ermenileştiğine işaret etmektedir. Yunan askerlerinin Doğu Anadolu yolculuğu sırasında adı pek duyulmamış çok sayıdaki dağınık kabileler tarafından saldırıya uğramış olmaları, bölgenin arkaik Ermeni üstkimliği oluşumuna karşın, bir otorite tarafından kontrol edilemeyen çok sayıda mikro toplumun varlığını da göstermektedir. Bu saldırgan halklardan biri olan Kardukların da, Urartu’dan miras bir etnik grup olduğu düşünüldüğünde, Doğu Anadolu Yaylası iç dinamiklerinin tahmin edilenden çok daha karmaşık, derin ve güçlü olduğu sonucu çıkmaktadır.

    Van Kalesi ve kuzeyinde yer alan höyük, Kızılırmak Havzası kökenli üçgen bezemeli kapların ulaştığı en doğudaki yerleşmedir.

    Ermeni halkı kendisini Hay olarak tanımlamıştır. Onlardan bahseden diğer halklar ise “Armina” kelimesinden türetilmiş çok çeşitli adlar (Harminua, Arwmyna, Armenia, Armaniyya, Ermeniyye) kullanmışlardır. Bunlar, Ermeniler için uygun görülmüş dış adlandırmalardır (eksonim).

    Arkaik Ermenilerin Zerdüşt dininin özgünlüğü değiştirilmiş bir formu ya da henüz sözlü geleneğin yaşadığı erken dönemi Ateş Kültü temelinde yaşadıklarını güçlü Anahit kültü kanıtlamaktadır. Zerdüşt dininin ritüellerinden biri olan Ateş Kültü, Doğu Anadolu Yaylası arkaik Ermenilerini Zerdüşt dini çerçevesinde, ancak bu dinin gerçek şekli ile yaşandığı Kuzeybatı İran’da bile görülmeyecek oranda ateşperest bir kimliğe dönüştürmüş gibi görünmektedir. Armenia’da tanrıça Anahit için çok sayıda tapınak inşa edilmiş olmasına karşın en ünlü ve önemlisinin Erzincan (Erez) yakınlarında olduğu bilinen, ancak kesin yeri günümüze kadar saptanamayan Akilisene’de olduğu Strabon tarafından aktarılmıştır. “Altın Ana” olarak bilinen altından yapılmış tanrıça heykeli ile ünlü olan Akilisene’nin, gerçekte bir Kapadokya devleti olan Kataonia’dan Artaksias hanedanı zamanında (MÖ 2. yüzyıl) koparılmış bir şehir olduğu bilinmektedir. Anahit tapınımının gerçekleştirildiği Erzincan ve yakın çevresinin Anahityan bölgesi olarak ün yapmış olması, tanrıçanın yörede ne denli yüksek bir saygı gördüğüne de işaret etmektedir.

    Urartu döneminden itibaren tapınak geleneği olan, din ve kült birikimleri içeren, bu bağlamda tarihsel süreçte bulunduğu coğrafyada kutsallık ve süreklilik yönleriyle tanındığı anlaşılan bir yerleşme durumundaki Altıntepe’ye yerleştiği düşünülen Kızılırmak Havzası yerleşimcilerinin, burayı Doğu’ya yönelmelerde bir merkez olarak kullanmış olmaları ihtimal dâhilindedir. Kutsallık ve süreklilik özelliği ile Altıntepe, Akilisene lokalizasyonunda öncelikli olarak düşünülmesi gereken bir yerleşme durumundadır.

    Altıntepe’de bugüne değin gerçekleştirilen tüm kazılarda Anahit Tapınağı’na işaret edecek özellikte mimari kalıntılara ya da taşınabilir bulgulara rastlanmamıştır. Akilisene Anahit Tapınağı’nın Aziz Grigor tarafından yıkılmış olduğuna dair tarihsel kayıtların varlığı, söz konusu tapınak yapılarına bugüne değin neden ulaşılamadığı hususuna işaret etmesi bakımından önemlidir.

    Sonuç olarak arkaik Ermenilerin yaklaşık olarak MÖ 590’lardan başlayan ve en azından MÖ 4. yüzyıla değin süren bir yer değiştirme hareketliliği ile Kızılırmak Havzası’ndaki Tabal, Kaşku ve Tuhana gibi ülkelerden göç etmiş Geç Demir Çağı toplumları olduğu hipotezinin doğru olduğuna işaret etmektedir. Yüzyıllar süren göç hareketleri sonucunda bölgedeki demografik yapı değişmiş, Urartu sonrası Doğu Anadolu Yaylası halkları MÖ 6. yüzyılın başından MÖ 2. yüzyıla uzanan yaklaşık 400 yıllık süreçte Zerdüştlük inancı çerçevesinde kendi kendilerine millet olmuşlardır.

    Prof. Dr. Şevket Dönmez’in, Ermenilerin Anadolu’daki varlıklarını güncel arkeolojik bulgular ile tarihsel coğrafya temelinde inceleyen bu yazısı, Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) tarafından yayınlanacak olanAnadolu ve Ermeniler: Kızılırmak Havzası Demir Çağı Toplumlarının Doğu Anadolu Yaylası’na Büyük Göçü adlı kitabın özeti niteliğindedir.

  • Diktatörler ve hazin sonları

    Diktatörler ve hazin sonları

    Diktatörlük kelimesini icat etme şerefi Romalılara düşmüştü; ancak Sulla ve Caesar’dan sonra kelime unutuldu. 20. yüzyıl diktatörlüklerin altın çağı oldu. Hukuksuzluk, baskı, kleptokrasi, demagoji, güç zehirlenmesi ve paranoya hepsinin ortak noktasıydı. Diktatörlerin kimisi yatağında ölebildi ama, kurdukları rejimler yıkılmaktan kurtulamadı.

    greatdictator
    Charlie Chaplin, “Büyük Diktatör” filminde (1940) Hitler ve Mussolini ile dalga geçiyordu.

    Diktatör romanı (novela del dictador), Latin Amerika edebiyatının kökü 19. yüzyıla kadar giden bir alt türüdür. 20. yüzyılda bu türde birkaç şaheser kaleme alındı. Bu yazarların büyülü gerçekçiliği veya postmodern tarzları, bir diktatörlüğü anlatmanın en iyi yoluydu. Çünkü diktatörlük, tarihçilerin analizlerine sığmayacak, “realpolitik”, “hikmet-i hükümet” gibi kalıpların ötesine geçebilen, aşırıya kaçmaya müsait bir kurum veya durumdu.

    Örneğin Fildişi Kıyısı diktatörü Houphouët-Boigny’nin, doğum yeri olan ve yılda sadece 600 yolcunun uçtuğu Yamoussoukro kasabasına devasa bir havalimanı inşa ettirmesini hangi ekonomik gerekçe açıklayabilirdi? Veya Dominik Cumhuriyeti diktatörü Trujillo’nun seçimlerde seçmen sayısından fazla oy aldığını belirleyen tarihçi buna daha ne ekleyebilirdi? García Márquez’in yazdığı, yüzlerce yıldır kimsenin giremediği bir sarayda yaşayan Başkan Baba figürü, bu diktatörlüklerden bazılarını bir tarihçiden daha iyi anlatıyordu. Bu yazıda ele aldığımız diktatörler daha çok bu aşırı örnek sınıfına girmektedir.

    ADVISORY/
    Kaydedilen linç sahnesi Libya’yı 42 yıl yöneten Muammer Kaddafi, 20 Ekim 2011’de feci şekilde öldürüldü. Oğlu Mutassım ve bazı eski bakanlarıyla kaçmakta olan diktatörün nasıl linç edildiği bir cep telefonuyla kaydedildi. Daha sonra cesedi dört gün boyunca sergilendi.

    Diktatörlüğün altın çağı, iki dünya savaşı arasında yaşandı. Demokrasiler savaştan galip ama çok zayıf çıkmıştı. Mussolini 1922’de Roma’ya yürürken, Primo de Rivera 1923’te İspanya’da iktidarı ele geçirirken, popülist söylemleriyle insanlarda bir yenilik duygusu uyandırdılar. Arkasından Büyük Bunalım başgösterdi, Avrupa toplumları geleneksel demokrasileri demode, işe yaramaz bulmaya başladı. Hitler, Salazar, Franco iktidara geldi. Ülkelerine “istikrar”, daha doğrusu kendi sesleri dışında derin bir sessizlik getiren bu diktatörler, Batılı üst sınıflara devrimin ilacı gibi göründü. Bunların karşılığı, Sovyetler Birliği’ndeki sözde proletarya diktatörlüğüydü ki bu da aslında kişiye tapınmaya dayalı bir başka korkunç rejimdi. Aynı dönemde bir dizi ülkede de Horthy (Macaristan), Metaksas (Yunanistan), Antonescu (Romanya) gibi mini diktatörler ortaya çıkmıştı.

    Bu altın çağın 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kapanması beklenirdi ama öyle olmadı. Çünkü Soğuk Savaş başlamıştı. İki kampa bölünen dünyada, her iki tarafın bir ülkeden beklediği tek şey, kaleyi tutan sıkı bir rejimdi. Askerî darbelerden sonra yapılan “NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız” türü açıklamaların nedeni buydu. Bir dizi ünlü diktatör bu dönemde ortaya çıktı; Salazar, Franco, Trujillo gibi eskilere de can suyu verilmiş oldu. Az sonra Sovyet veya Çin destekli diktatörlüklere karşılık, CIA destekli askerî darbe dönemi başladı.

    1970’lerde dünya ekonomik krizi ve 1980’lerde neoliberal piyasa ekonomisine geçiş dönemi atlatıldıktan, üstüne bir de Sovyet bloku çöktükten sonra, demokrasinin zafer kazandığına inanıldı. Batı dünyası artık diktatörlüklere göz yummayacaktı. “Arap Baharı”nda yıkılanların yerine demokrasiler kurulacaktı. Ama Mısır’da 2013 darbesine onay verildi veya Tayland’da 2014’te yapılan darbeye fazla itiraz eden olmadı.

    Hangi çağda yaşarsa yaşasın, tipik bir diktatörün en önemli özelliği, kişiye tapınmaydı. Hepsinin şef veya önder anlamına gelen bir ikinci adı vardı. Bunlar ataerkil rejimler olduğundan kadınlar geri plandaydı. Bazen acımasız ve haris eşler öne çıkıyordu. Genellikle onlara kocalarını yoldan çıkaran dişi şeytanlar olarak bakılırdı. Bu nefret kuralının tek istisnası Eva Peron oldu.

    Diktatörlük, denetimsiz olduğundan kleptokrasiye dönüşür. Mobutu, Kaddafi gibi eski tip kleptokratlar devletin parasını doğrudan cebe atarken; Pinochet, Ben Ali, Mübarek gibi yeni tip kleptokratlar, ülkelerindeki “iş fırsatları” sayesinde zenginleşmiştir. Dayanağı ister ordu, ister parti, ister kabile olsun, diktatörün çevresinde, yarattığı fırsatlarla ilişkili bir seçkinler sınıfı oluşur. Diktatörlükler birbirinden beslenir. Yunanistan’da Platon’un Devlet kitabını bile yasaklayan Metaksas kitap yakmayı Hitler’den görmüştü. Pol Pot’un Kamboçya’da kentlileri köylere sürdüğü büyük kırım, Çin’de eğitimlilerin köylere yollandığı Kültür Devrimi’nin korkunç bir kopyasıydı. 2003’te Türkmenbaşı Niyazov’un ülkesinde, eski başbakan yardımcısı Şıhmuradov’un mahkemede tekdüze bir sesle “Ben ülke yönetecek adam değilim. Mafyayım, alkoliğim” dediğini duyan herkes, Stalin’in 70 yıl önce muhaliflerini temizlediği Moskova Mahkemeleri’ni hatırlamıştı.

    Kurallara veya geleneklere dayanmayan bu rejimlerin sonrası belli değildir. İster istemez bir vâris arayışı başlar. İkinci bir kişinin yükselmesi tehlikeli görüldüğünden genellikle tek çözüm, bir aile üyesi olur. Duvalier, Esad, Kim İl Sung, Castro, iktidar devretme işini böyle halledebilenler arasındadır.

    Bu rejimlerin bir başka ortak yönü de diktatörle uyrukları arasındaki karşılıklı korku, hatta paranoyadır. Kimse başkan babanın olmadığı bir dünya hayal edemez. Tabii o gün ergeç gelir ama buradaki örneklerde de görüleceği gibi, her zaman adalet yerini bulmaz.

    LUCIUS CORNELIUS SULLA (MÖ 138?-78)

    Kendisine resmen diktatör diyen diktatör

    Diktatörler ve hazin sonları

    Diktatörlük kurumunu Roma Cumhuriyeti icat etmişti ama ona bambaşka bir anlam kazandıran Lucius Cornelius Sulla oldu. Roma’nın en yüksek yöneticileri, her yıl Senato’nun seçtiği iki konsüldü. Hannibal istilası gibi olağanüstü savaş durumlarında en fazla altı aylığına bir diktatör atanırdı. Ancak Sulla, lejyonlarıyla Roma’ya yürüdüğünde (MÖ 82’nin sonu) aklında bambaşka bir iktidar vardı. Senato’ya kendisini süresiz olarak diktatör atamalarını emretti. Hemen ardından düşmanlarını tasfiye etmeye başladı. Suetonius ve Plutarkhos gibi yazarlara göre, ilk gün 80 kişiyi mahkemeye başvurmadan mahkum ettirdiğinde halk çok huzursuzlanmıştı. Üçüncü gün iki yüz yirmi kişiyi daha mahkum ettirdi. Sonra da senatörlere “Aklıma gelen herkesi mahkum ettirdim; şu anda hatırlamadıklarımı da sonradan mahkum ettireceğim” dedi. Tabii Sulla’nın tek yaptığı katliam değildi. Onu öne çıkaran, hem savaşlar (İtalya’da Sosyal Savaş, Anadolu’da Pontus Kralı Mithridates’e karşı süren savaşlar) hem iç siyasi çekişmeler olmuştu. Reformlar yaparak Roma’yı istikrara kavuşturmaya çalıştı.

    Bir yıl boyunca esip kavurduktan sonra, Sulla’nın, MÖ 81’in sonunda aniden diktatörlüğü bırakması herkesi şaşırttı. Sonraki yıl normal koşullarda bir kere daha konsül oldu, bir yıl sonra villasına, “milletin sinesine” döndü. Neden böyle yapmıştı? Belki kendisinden sonra aynı işe kalkışan ama suikaste kurban giden Caesar’dan daha öngörülüydü. Belki asıl neden sağlığıydı. Korkunç bir cilt hastalığı vardı; Plutarkhos’a göre aktörler arasında içerek sürdürdüğü ahlaksız yaşam nedeniyle her yeri ülserlerle kaplıydı, etindeki kurtçukları her gün ayıklamak gerekiyordu.

    Emekli olduğunda Napoli yakınlarında Puteoli ve Cuma arasındaki villasına çekildi. Söylentiye göre, MÖ 68’de Atina’yı yağmaladığı sırada Aristoteles’in miras yoluyla kuşaktan kuşağa geçen kütüphanesine el koyarak bu villaya taşıtmıştı. Son birkaç yılında burada anılarını yazdırırken bir yandan da dördüncü karısı Valeria, sevgilisi Yunanlı oyuncu Metrobius ve birkaç yakın dostuyla sefahat alemleri düzenleyerek yaşadı. Ölmeden önce son yaptığı iş Puteoli kenti için yasa tasarıları hazırlamaktı. Yani emekliliğini içine sindirmiş, kendini yerel sorunlara adamıştı. MÖ 78’de ağır bir kanama geçirerek öldü. Plutarkhos’a göre, Sulla kendisine bir mezartaşı kitabesi hazırlamıştı: “Hiçbir dostu iyilikte, hiçbir düşmanı kötülükte onunla yarışamadı.”

    RAFAEL TRUJILLO ( 1891-1961)

    Gerçek başkan baba

    1930 seçimlerinde, seçmen sayısından fazla oy aldı. Tüm düşmanlarını yok etti, CIA tarafından öldürüldü.

    Trujillo’yu bugün hatırlayan pek yoktur. Oysa o birkaç önemli romana ilham vermişti. García Márquez, birkaç yüz yaşında, hayvanlarla dolu büyük bir sarayda yaşayan bir diktatörü anlattığı Başkan Babanın Sonbaharı’nı yazarken kuşkusuz Trujillo’yu düşünüyordu. Vargas Llosa, Teke Şenliği romanında onun öldürülmesini, Julia Alvarez Kelebekler Zamanı’nda, Trujillo kurbanı Maribal kızkardeşlerin öyküsünü anlatmıştı. Bunlara esin kaynağı olan adam -ülkesi Dominik Cumhuriyeti küçücük olsa da- 20. yüzyılın ilk büyük diktatörler kuşağındandı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Başkanın Chevrolet’si delik deşik Dominik diktatörü Rafael Trujillo, 30 Mayıs 1961’de şehirlerarası yolda mavi Chevrolet’sinde giderken öldürüldü. Komploya katılanlar arasında Savunma Bakanı da vardı. O yıl Nisan ayında Küba’ya Domuzlar Körfezi çıkarmasını planlayan ABD, bu suikasta da silahları sağlayarak destek vermişti.
    Diktatörler ve hazin sonları

    Ülkesi, Karayipler’deki bir adanın yarısını oluşturur (öbür yarısı da ünlü baba-oğul Duvalier ailesinin yıllarca yönettiği Haiti’dir). Ancak Trujillo’nun 1930-1961 arasındaki iktidarı, çıplak vahşetiyle Latin Amerika tarihinde özel bir yere sahiptir. Kariyerine sığır hırsızlığıyla başlayan, dokuz yılda teğmenlikten başkomutanlığa yükselen Trujillo, 1930’da bir darbeden sonra yaptırdığı seçimlerde büyük zafer kazandı: Aldığı oy sayısı, seçmen sayısından daha fazlaydı… Yaptığı diğer büyük işler arasında 20 bin kadar Haitiliyi öldürmek, başkentin adını Ciudad Trujillo (Trujillo kenti) diye değiştirmek, kiliselerde “Gökte Tanrı, yerde Trujillo” diye sloganlar attırmak, Nobel Barış Ödülü’ne adaylığını koymak da vardı. “El Jefe” (Şef ) veya “El Benefactor” (Velinimet) diye anılırdı. Paraya olan açlığı bitmiyordu; ölümünden sonra devletin el koyduğu şirketlerinin sayısı 111, üniformalarının sayısı iki bin, kravatlarının sayısı ise 10 binin üstündeydi.

    Trujillo bütün düşmanlarını yok ettiğinden, onu öldürmek de yine kendi yakınlarına ve eski müttefiki ABD’ye düştü. 30 Mayıs 1961’de Trujillo’nun otomobiline CIA’in verdiği silahlarla ateş edenlerin her birinin diktatörden nefret etmek için kişisel nedenleri vardı. Ancak kimse Trujillo’nun ölebileceğine inanmadığından, oğlu Ramfis Trujillo çabucak ülkeyi kontrolü altına aldı ve babasını öldürenlerin peşine düştü, onları işkence altında öldürdü veya kurşuna dizdirdi. Ama birkaç ay sonra kendisi de ülkeyi terketmek zorunda kaldı. Paris’e giderken yanında babasının cesedi de vardı.

    BENITO MUSSOLINI (1883-1945)

    Bacağından asılan despot: II. Duce

    Bir zamanlar meydanları “Il Duce! Il Duce” diye inleten İtalyanlar, 1945’te öldürülen diktatörün cesedini bile parçaladılar.

    İtalya’nın kuzeyi 1945 ilkbaharında kargaşa içindeydi. Mussolini’nin burada Alman himayesinde kurduğu İtalya Sosyal Cumhuriyeti son nefesini vermişti. Güneyden gelen Müttefik orduları işgalci Alman askerlerini kovalıyor, köyler, kasabalar, dağlar Mussolini’ye karşı mücadele eden partizanlarla kaynıyordu. Karısı Rachele’ye veda eden diktatör, yanında sevgilisi Clara Petacci ve birkaç yakınıyla bir Alman askerî konvoyunun korumasında İsviçre’ye doğru kaçıyordu. Musso köyünde partizanlarla karşılaştılar. Kısa bir pazarlıktan sonra partizanlar Almanların gitmesine izin verdi. Mussolini yırtık pırtık bir Alman üniforması giymişti. Ama partizanlar onu tanıyarak yakaladı, yanındakilerle birlikte bir köye götürdüler. Mussolini, Clara Petacci ve Sosyal Cumhuriyet’in eski bakanlarından oluşan grup, 28 Nisan’da partizanlar tarafından vurularak öldürüldü. O gece Milano’ya getirilen cesetler, bir yıl önce 15 antifaşist partizanın idam edildiği Loreto Meydanı’na atıldı. Çıldırmış bir kalabalık cesetlere saldırdı, tükürdü, tekmeledi, çiğnedi, ateş etti. Sonra cesetler meydandaki benzin istasyonunun damından başaşağı asıldı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Bir meydandan diğer meydana Mussolini 1937’de Venedik’te İtalya’nın Milletler Cemiyeti’nden ayrılma kararını halka onaylattı. Kalabalıktan “evet, evet” çığlıkları yükseldi. Sekiz yıl sonra tanınmayacak şekilde çiğnenmiş cesedi Milano’da bir başka meydanda asıldı.
    Diktatörler ve hazin sonları

    Kara gömlekli taraftarlarıyla 1922’de Roma’ya yürüyerek iktidarı ele geçiren Benito Mussolini yeni yükselen komünizme bir set çekmiş, istikrarsız bir ülkeye “çekidüzen” vermiş, en sık verilen örnekte olduğu gibi “trenlerin saatinde kalkmasını” sağlamıştı. Bir elini beline dayayarak İtalya’yı Roma’nın şanlı günlerine taşıyacağı palavralarını sıktığı mitinglerde göz boyuyordu.

    Mussolini’nin öyküsü ölümünden sonra bir farsa dönüştü. Milano’daki Musoco mezarlığına gömülmüştü, ama faşistler cesedi kaçırarak günlerce köyden köye taşıdılar. Nihayet Predappio’da aile mezarlığına gömüldü. Bugün, her yıl bir grup kara giysili nostaljik faşist burada büyükbabaları gibi “Il Duce! Il Duce!” diye bağırmaya devam ediyor.

    ADOLF HITLER (1889-1945)

    Kurtuluşu intiharda buldu

    Hitler son günlerinde bütün nefretini kendi halkına çevirdi. Gerçeklikten tamamen kopmuş bir ortamda intihar etti.

    Adolf Hitler’in Berlin’de Şansölyelik binasının bahçesindeki yeraltı sığınağında (bunker) geçirdiği son on gün, bir senaryo için o kadar elverişliydi ki, bu konuda dört film yapıldı. Jeneratörlerin gürültüsü, dizel ve sidik kokusu, loş ışıklar, alçak tavanlar, felaket haberleriyle kesilen toplantılar, Führer’in çalışma odasında verilen şarap ve kahve partileri, hasta despotun beton hücrelerden oluşan labirentte sürüklenir gibi dolaşması… Bir diktatörlüğün çöküşü bundan daha sembolik olamazdı.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Olaylar 20 Nisan 1945’te Führer’in doğumgününde başladı, 30 Nisan 1945’te, Mussolini’nin öldürülmesinden 48 saat sonra intihar edişiyle son buldu. Tanıklık edenlerin en çok hatırladığı, ortamın gerçek dışılığıydı. Hitler bazen Münih Birahane Darbesi gibi eski günlerden, bazen “savaştan sonra” Linz’de yaptıracağı büyük müzeden bahsediyordu. Göring ve Himmler’in düşmanlarla anlaşma yolu aradıkları ortaya çıktığında köpürerek onları idama mahkum etti. Çevresindekiler de gerçekten kopuktu. Örneğin Bormann, en büyük rakibi Himmler’in vatan hainliği ilan edildiğinde, sanki ortada el konulacak bir iktidar kalmış gibi sevinmişti.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Tartışmalı ölüm Sovyet askerleri 2 Mayıs 1945’te bunkere ulaşarak, Hitler’e ait olduğunu sandıkları bir ceset buldular. Ancak bunun Hitler’in dublörü Gustaf Weler olduğu anlaşıldı. Hitler’in biyografisini yazan tarihçi Ian Kershaw’a göre, bunkerden sağ kurtulan Alman subaylarının tanıklığı doğrultusunda, intihar eden Führer ve eşinin cesetleri tamamen yakılmıştı.

    Hitler’in gözde mimarı, Savaş Endüstrisi Bakanı Albert Speer’e göre, herkes umudunu gizlice geliştirilmekte olan güçlü bir silaha bağlamıştı. Hatta önde gelen Nazilerden Robert Ley ona, “Ölüm ışınları icat edilmiş! Ama senin bakanlığın konuyla ilgilenmemiş!” diye bağırmış, Speer de “En iyisi bu ölüm ışınları işinin başına sen geç” demişti, “denek olarak da kendi tavşanlarını kullanırsın.”

    Hitler son dakikaya kadar “teslim olmak yok”, “Clausewitz” ve “yanmış toprak” politikalarını sürdürmeye çalıştı. 22 Nisan’da bunkerde yapılan askerî zirvede 12. Ordu ile 9. Ordu’ya Sovyetleri kıskaç harekatıyla ezme emrini verdi; oysa bu iki ordu- dan geriye kalanların nere- de olduğu bile bilinmiyordu. Hitler ilk kez savaşın kaybedildiğini kabul etti. Almanlar yenilmişti, demek ki en güçlü ırk değillerdi, yani yaşamaya hakları yoktu. Hitler son günlerinde bütün nefretini kendi halkına çevirdi.

    Bundan sonrası iyi bilinir: 29 Nisan’da Eva Braun ile evlenir, ertesi gün öğleden sonra çekildikleri odadan silah sesi duyulur. İntihar eden karı-kocanın cesetleri Şansölyelik bahçesine çıkarılarak yakılır. Ardından Propaganda Bakanı Goebbels ve karısı Magda, altı çocuklarını zehirledikten sonra intihar ederler. Sonra bunkerde önüne gelen intihar etmeye başlar. 2 Mayıs’ta Reichstag binasının tepesine Sovyet bayrağı dikilir ve Avrupa’da savaş biter.

    YOSIF STALIN (1878-1953)

    Son komployu kendine kurdu

    Kendi sidiğinin içinde yatarken bulundu. Tanınmış hekimler, hasta lidere suikast iddiasıyla hapiste, işkencedeydi.

    Stalin’in ölümünü anlatmak isteyen hiçbir tarihçi, Aleksey German’ın “Hrustalev! Araba!” filminin (1998) üstüne çıkamaz. Film, 1953’ün olağanüstü soğuk kışında Moskova’daki çılgın üç günü anlatır. Bir beyin cerrahı, siyasi tutuklu olarak Sibirya’ya gönderilmek üzereyken, son anda trenden indirilir, yakapaça Stalin’in daçasına getirilir. Büyük önder beyin kanaması geçirmiş, yerde yatmaktadır. Doktorun çabaları onu kurtaramaz. Gerçeküstü görüntülerle korku, bilinmezlik ve kargaşa atmosferini büyük başarıyla yansıtan bu siyah-beyaz film, tarihî gerçeklerden uzak değildi.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Stalin gerçekten de 28 Şubat veya 1 Mart 1953’te, Moskova yakınlarındaki daçasında beyin kanaması geçirdi. Odasına o çağırmadan kimse giremediği için, pijamasının altıyla yerde, kendi sidiğinin içinde kaldı. Nihayet bu halde bulunduğunda etrafı bir telaş aldı. Stalin’in en yakın “adamları” Beria, Malenkov, Bulganin, Kruşçev daçada toplandı. Doktor çağırmaları bir gün sürdü çünkü büyük şef olmadan karar vermeye alışkın değillerdi. Nihayet doktorlar gelip lideri yatağına yatırdılar. Ama Stalin bir daha kendine gelmedi, 5 Mart’ta öldü. Sovyet gizli polisinin efsanevi şefi Lavrentiy Beria canlı ve mutlu görünüyordu. Büyük liderin öldüğü anlaşıldığında hemen kalktı, “Hrustalev! Arabamı getir!” diye bağırdı (Hrustalev, Beria’nın şoförüydü). Daçadan ayrılırken kendinden emin hali, sonradan onun Stalin’i varfarinle zehirlettiği dedikodusuna yol açtı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Lenin gibi mumyalandı Stalin’in cesedi üç gün üç gece Moskova’da Sendikalar Evinde sergilendi, on binlerce insan önünden geçti. 1930’larda Moskova Mahkemeleri de bu binada yapılmıştı. 9 Mart 1953’te mumyalanmış ceset Kızıl Meydan’daki Lenin Mozolesi’ne kaldırıldı. Buraya 1961’e kadar Lenin- Stalin Mozolesi denildi.

    1924’te Lenin’in ölümünün ardından Sovyet Komünist Partisi içindeki iktidar mücadelesinde kendisine rakip olabilecek herkesi yok ederek tek adam haline gelen Stalin, otuz yılını Sovyet egemenliği altındaki halkları “ayıklayarak” geçirmişti. Tek tek bireyleri, meslek gruplarını ve etnik toplulukları yok etmenin ötesinde, insanların aklına da egemen olmaya çalışmıştı. Ancak ömrünün sonunda, kendi tuzağına düşmüştü. Çünkü son fantezisi, “doktorlar komplosu” oldu. Tanınmış doktorlar, Sovyet liderlerini öldürmeyi planladıkları iddiasıyla hapse atıldı. Söylentiye göre, doktoru Vladimir Vongradov 1952’de Stalin’in sağlığındaki bozulmayı farkederek işleri ağırdan almasını söyleyince tutuklanmıştı. Sonraki doktoru da aynı akıbete uğradı. Stalin beyin kanaması geçirdiğinde, son özel doktoru Miron Vovsi hapishanede işkence altındaydı. Onlara en çok ihtiyaç duyduğunda çevresinde doktor kalmamıştı.

    FRANCISCO FRANCO (1892-1975)

    Bir türlü ölemedi, 3 yıl can çekişti

    Franco son anlarını yaşarken gösteriler sürüyor, öğrenciler tutuklanıyor ama televizyonda doğa belgeselleri gösteriliyordu.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Madrid’de 1975 sonbaharında sayısız Franco fıkrası anlatılıyordu: “Halk diktatörün penceresinin önünde toplanmış. Yatağında can çekişen Franco ‘Ne istiyorlar?’ diye sormuş. ‘Size veda etmeye gelmişler Caudillo’. Franco şaşırmış: ‘Nereye gidiyorlar?”

    Bir başka fıkra: “Franco hükümet toplantısında kalp krizi geçirerek ölmüş. Bakanlar donup kalmış. Sonra biri telaşla ayağa fırlamış: ‘Peki ama bu haberi ona kim verecek?” Stalin ölüm döşeğinde doktor müdahalesinden nasıl yoksun kaldıysa, Franco da aşırı müdahale nedeniyle son üç yılını can çekişerek geçirdi. Oysa, 1936’da İspanya Cumhuriyeti’ne karşı ayaklanan, kanlı bir içsavaştan sonra 1939’da ülkeyi ele geçiren general, büyükbabasının 103 yaşına kadar yaşamasıyla övünürdü. Otuz yıl boyunca, İspanya’nın ve “Haçlı Seferi’nin Caudillo’su” (önderi), “Orduların Generalisimosu” olarak hüküm sürmüştü. 1970’te Luciano Rincón, Francisco Franco: Bir Mesihçiliğin Tarihi adlı kitabında durumu şöyle özetlemişti: “Franco İspanya’yı sadece konuşmayanları, yani ölüleri anlayabildiği bir Babil kulesine haline getirdi.”

    Franco 1970’lerde artık ülkesini anlayamaz hale gelmişti. İşçiler grev, öğrenciler eylem yapıyor, Bask Ülkesi’nde milliyetçi ayaklanmalar oluyor, enflasyon yükseliyor, birilerini idama mahkum ettirdiğinde dünyadan protestolar yükseliyordu. Artık “Franco’dan sonrası” tartışılıyordu.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Esirlere yaptırdığı anıta gömüldü Franco 1940-1959 arasında, İç Savaş’ta ölen taraftarları için bir anıt yaptırdı. Muhaliflerin “toplama kampı” adını taktığı inşaatta cumhuriyetçi mahkumlar çalıştırıldı. Franco öldükten sonra “Düşenlerin Vadisi” (Valle de los Caídos) denilen bu tartışmalı anıta gömüldü.

    Rejimin değişmemesini isteyen yakın çevresine “bunker” adı verilmişti; Hitler ile yapılan benzetme açıktı. Üstelik bunkerin içinde de çatlaklar vardı. Yıllarca İspanyolları rehin tutan Franco, sonunda kendi çevresinin rehinesi olmuştu. 17 Ekim 1975’te, hükümete başkanlık eden Caudillo’nun göğsüne üç elektrot takılmıştı. Yan odada üç doktor ekran başındaydı. Onbeş dakika sonra ekranlar çıldırdı. Hiçbir şeyden habersiz bakanların korkulu bakışları altında toplantıya ara verildi.

    Parkinson hastalığından muzdarip Franco’nun damarları, aldığı ilaçlar nedeniyle perişandı. 22 Ekim’de bu defa bir kalp krizi geçirdi, böbrekleri iflas etti. 3 Kasım’da 40 kiloya inmişti. Çevresinde damadının önderliğinde 23 hekim vardı. Arka arkaya üç kez müdahale edildi. Madrid gazetelerine başlık verildi: “Franco asker gibi askerlerin arasında ameliyat oldu!” İspanyollar ölüme karşı verilen destansı mücadeleyi saat saat izlediler.

    17-18 Kasım’da vücut ısısı 33 dereceye düşürüldü. 19 Kasım’da son anlarını yaşarken, Bilbao’da ETA militanları, Zaragoza’da öğrenciler tutuklanıyor, televizyon doğa belgeselleri gösteriyordu. Sabaha karşı öldü. Kurduğu rejim birkaç yıl içinde tarihe gömüldü.

    FERDINAND MARCOS (1917-1989)

    On anayasa yazan ‘hukukçu’

    1986’daki hileli seçimi kabul etmeyen halkın sokağa dökülmesinden sonra ülkesini terketti, üç yıl sonra öldü.

    Filipinli yazar Ninotchka Rosca, Savaş Hali (1988) adlı romanında, ülkesinin simgesi olarak K Adası’nı anlatır. Sonsuz bir savaşın ortasında sonsuz bir bayram yaşanmaktadır. Marcos yönetimindeki Filipinler böyleydi: Bir yanda diktatörün eşi Imelda Marcos’un üç bin ayakkabısı, şık elbiseleri, güzellik kraliçesi yarışmaları, kumarhaneler, safari adaları; öte yanda gittikçe yoksullaşan ve sıkıyönetim altında boğulan bir halk. Bu rejim 1986’da hileli bir seçimi kabul etmeyen halkın sokaklara dökülmesiyle son buldu. Diktatör güya kazandığı seçimden 18 gün sonra ülkesini terkederek sadık müttefiki ABD Başkanı Reagan’ın kanatları altına sığınmak zorunda kaldı. 1989’da Honolulu’da öldü.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Ferdinand Marcos kendi anayasalarını (10 adet) kendisi yazacak kadar iyi bir hukukçuydu. 1965 ve 1969’da üstüste seçim kazanarak otoriter bir yönetim kurmuştu. Eski Amerikan sömürgesi Filipinler’de ABD tarzı bir başkanlık sistemi vardı ve anayasa üçüncü kez başkan olmasını engelliyordu. 1970’lerin başında Marcos kara kara düşündükten sonra bir anayasa kurulu topladı, Fransız usulü başkanlık sistemi için yeni bir anayasa hazırladı. İki anayasa arasındaki geçici sürede, devlet başkanı olarak hem eski anayasaya göre başkanın, hem de yeni anayasaya göre başbakanın tüm yetkilerine sahip olacaktı. Delegelerden çoğu bu sürenin kısa, Marcos ise mümkün olduğu kadar uzun olmasını istiyordu. İstihbarat şefi General Ver’in muhalif delegeleri tek tek huzuruna çağırmasıyla sorun halledildi. Ardından Marcos komünizm tehlikesinden söz etmeye başladı. Savunma Bakanı Enrile’nin boş Mercedes’ine ateş edilmesi, Manila civarındaki küçük patlamalar, komünist gerillalara atfedildi. Bu komploların ardından Marcos, 1972’de sıkıyönetim ilan etti. Artık ömürboyu diktatördü.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Propaganda fotoğrafı Dansçı, model, güzellik yarışması ikincisi Imelda Marcos, kocasının ölümünden sonra siyasi yaşamını sürdürdü. 2010’da seçimlerden az önce gazetecileri evinin bodrumuna davet etti, mumyalanmış kocasının cam tabutunu öperken bu fotoğrafı çektirdi. Milletvekili seçilmeyi başardı.

    Ancak bu diktatörlük, Singapur veya Güney Kore’dekiler gibi ekonomik mucize yaratmadı. Nüfusun üçte birini oluşturan 16 milyon Filipinli büyük bir ekonomik çöküş yaşadı. Filipinler’in Marcos’un servetinin peşindeki hukuki mücadelesi bugüne kadar sürdü ve 4 milyar dolar geri alındı. Imelda Marcos’un ayakkabılarının bir kısmı müzeye kaldırıldı. Geçen yıl mücevherlerine de el konulan Imelda Marcos, son beyanatlarından birinde şöyle diyordu: “Ben gösterişçi olarak doğmuşum. Bir gün adım sözlüklere girecek. Gösterişçi savurganlığa ‘Imeldifik’ diyecekler.”

    AUGUSTO PINOCHET (1915-2006)

    Yaptıkları yanına kâr kaldı

    1988’de diktatörlüğü bırakmak zorunda kaldı ama 18 yıl daha yaşadı. İşlediği insanlık suçlarının bedelini ödemeden gitti.

    5 Ekim 1988’de Şili halkı tarihî bir referandumda oy kullandı. Pinochet’in sekiz yıl daha başkan olarak kalmasını isteyenler “Evet”, istemeyenler ise “Hayır” diyecekti. Bir sürpriz oldu: Referanduma katılanların yüzde 56’sı “Hayır” dedi. Şili’yi sosyalistlerden ve ekonomik darboğazdan kurtarmakla, Chicago ekolünün neoliberal politikalarını uygulayarak ekonomik gelişmeyi sağlamakla övünen generalin sonu böyle başladı. Genelkurmay Başkanı Augusto Pinochet’in Cumhurbaşkanı Salvador Allende’yi devirdiği ve kendisini “Ulusun Yüce Şefi” ilan ettiği 11 Eylül 1973 darbesiyle Şili, serbest piyasayla acımasız siyasi baskının elele yürüdüğü, 20. yüzyıl sonuna özgü yaygın bir şemanın uygulandığı ülkelerden biriydi (bir diğeri de Türkiye olacaktı).

    Diktatörler ve hazin sonları

    Parlamentonun, parti ve sendikaların kapatıldığı, 3.200 muhalifin “kaybolduğu”, 30 bin kişinin tutuklanarak işkence gördüğü, nüfusun yüzde 2’sini oluşturan 200 bin kişinin sürgüne gittiği ülke 15 yıl sonra verdiği “Hayır” oyuyla diktatörü iktidardan uzaklaştırmayı başarmıştı. Pinochet başkanlığı bıraktı, ama genelkurmay başkanlığını 1998’e kadar sürdürdü, ardından kendi yaptığı anayasaya göre ömür boyu senatör oldu.

    1998 sonbaharında tedavi için gittiği Londra’da, İspanyol savcı Baltasar Garzón’un talebi üzerine hastanede gözaltına alındı. Savcı onu 1970’lerde Şili’de 94 İspanya vatandaşına yapılan işkencelerden, İspanyol diplomat Carmelo Soria’nın öldürülmesinden suçlayarak dava açmış ve Büyük Britanya ile İspanya arasındaki suçluların iadesi anlaşmasına dayanarak tutuklanmasını istemişti. Ancak bir buçuk yıl sonra İngiltere “bozuk sağlığı” nedeniyle Pinochet’in ülkesine dönmesine izin verdi. Şimdilik kurtulmuştu ama 2001’de bu defa Şilili yargıç Juan Guzmán Tapia, emekli general hakkında insan haklarını çiğneme suçuyla dava açılmasını kabul etti. Pinochet’i yine “bozulan akıl sağlığı” kurtardı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Devlet töreni yapılmadı Şili Cumhurbaşkanı Salvador Allende, 1973’te darbe yapan askerlerin kuşattığı ve havadan bombaladığı başkanlık sarayında intihar etmek zorunda kalmıştı. Pinochet öldüğünde, devlet töreni yapılmadı ama askeri tören yeterince şatafatlıydı.

    Üç yıl sonra hakkında bir vergi kaçakçılığı davası açıldı. ABD Senatosu’nun bir soruşturmasına ve Şili mahkemelerinin raporlarına göre, Pinochet’in yabancı bankalardaki serveti 28 milyon doları buluyordu. Pinochet, 2006 sonunda 91 yaşında öldü. Ailesine bıraktığı milyonların “zekice yapılmış yatırımlar” olduğuna karar verildi.

    Zamanla Şili’de Pinochet hayranlarının sayısı azaldı ve 2013’te, darbenin anısına 11 de Septiembre (11 Eylül) adı verilmiş olan caddeye eski adı (Nueva Providencia) yeniden verildi.

    MOBUTU SESE SEKO (1930-1997)

    Afrika’nın büyük hırsızı

    Ülkesini soyup soğana çevirdi. Soğuk Savaş’ın sonu, onun da sonu oldu. Fas’a sığındı, birkaç ay sonra öldü.

    İsviçre 2007’de eski diktatör Mobutu’nun İsviçre bankalarındaki hesaplarının dondurulduğunu, 8 milyon İsviçre Frangı tutarındaki bu servetin Kongo’ya geri verileceğini açıkladığında ülkede büyük bir hayalkırıklığı yaşandı. Zira Kongolular diktatörün servetinin en az 1 milyar dolar olduğuna inanıyorlardı; ülkelerinde, Mobutu’nun ipleri elinde tuttuğu yıllar boyunca kleptokrasinin mükemmel bir örneği yaşanmıştı.

    Asker ve polislerin yağma turuna çıktığı, hastanelere rüşvetle hasta kabul edilen ülkede Mobutu bir mitingte halka, “Hadi gidin çalın, ama fazla çalmayın çünkü yakalanırsınız” demişti. Kendi kabilesi Ngbandi’nin yaşadığı Gaobalite’de “Cangılın Versailles’ı” denilen bir saray, Paris’e yapacağı alışveriş gezilerini bekleyen Concorde’u için bir havaalanı, bir hidroelektrik santralı, doğduğu köy N’dangi’de bir liman, yeraltı tüneliyle ulaşılan bir nükleer sığınak yaptırmıştı.

    Mobutu, uzun iktidarını Soğuk Savaş’a borçlu olanlardandı. Lumumba’nın bir komünist olduğunu öne sürerek ABD ve Belçika’nın desteğini alan Mobutu, 1965’te diktatörlüğünü kurdu. 1970’de yaptırdığı başkanlık seçiminde 157 oya karşılık 10.131.699 oy alma “başarısını” gösterdi.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Ancak onu diktatörlere özgü tuhaflıklar listesinde üst sıralara çıkaran, 1966’da başlattığı “authenticité” (aslına dönüş) kampanyası oldu. Joseph Mobutu 1971’de ülkesinin adını Zaire yaptı, Kongo Nehri Zaire Nehri, para birimi de Zaire oldu (Üç Z devrimi). Hıristiyan adlarının terkedilmesini isteyerek kendi ismini de değiştirdi: Mobutu Sese Seko Kuku Ngbendu Wa Za Banga. Bu ismin kelimesi kelimesine çevirisi “Dokunulmadık tavuk bırakmayan yorulmaz güçlü horoz”, mecazi anlamı ise “Herşeyi yakıp yıkarak zaferden zafere koşan dayanıklı büyük savaşçı”ydı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Kinşasa kaplanı Mobutu’nun kendine taktığı isimlerden biri de Kinşasa Kaplanı’ydı. Kurduğu Halkçı Devrim Hareketi (MPR) adlı partinin ideolojisine ise “mobutizm” deniliyordu. Parti Mobutu’nun ölümünden sonra çeşitli hiziplere bölündü.

    Batılı kıyafetleri yasaklayarak, “abacost” dediği (kelime Fransızca “kahrolsun kostüm” anlamındaki “à bas le costume”ün kısaltmasıydı) Mao tarzı cekete büründü, leopar kürkünden beresini taktı, eline bastonunu aldı. Ama Mobutu’nun en büyük suçu doğal kaynaklar açısından dünyanın en zengin yerlerinden biri olan ülkesini soyup soğana çevirmesiydi.

    Soğuk Savaş’ın bitmesi, Mobutu’nun sonunu getirdi. 1997’de, Kabila önderliğindeki asilerin zaferi üzerine Fas Kralı II. Hasan’ın yanına sığındı, birkaç ay sonra prostat kanserinden öldü.

  • Çanakkale’de son gerçek şehitlik de sizlere ömür

    Çanakkale’de son gerçek şehitlik de sizlere ömür

    Bölgedeki birkaç orijinal kabristandan biri olan Kireçtepe Şehitliği, son yapılan “düzenleme”yle modernize edildi! Sponsor Bursa Belediyesi olduğu için, orijinal kitabede bulunmayan Bursa Jandarma Taburu da panolara eklendi.

    Anafartalar ovasının kuzeyinde bulunan Kireçtepe Jandarma Şehitliği, geçen aylarda yapılan restorasyonla tarihi kimliğini tamamen yitirdi. Çanakkale muharebe alanları içerisindeki birkaç orijinal (savaş döneminden kalan) yapıdan biri olan şehitlik, “Bursa Belediyesi’nin katkılarıyla”, jandarma bölge komutanlığının danışmanlığında modern bir görünüm kazandı! 

    Hikayeyi biraz baştan alalım. Önünde Albay Mustafa Kemal’in de meşhur bir fotoğrafının olduğu şehitlik, 15-16 Ağustos 1915 tarihindeki Kireçtepe muharebelerinde şehit düşen 5. Tümen askerleri için, henüz savaş sürerken yapıldı. 5. Tümen Kurmay Başkanı Binbaşı Arif Bey(AyıcıArif), ozorşartlar altında boş mermi kovanlarından basit ama çok anlamlı bir küçük anıt yaptırmış; bulunabilen kimi şehitler de anıtın hemen yanına defnedilmiş. Anıtın orjinal kitabesi de bunu doğruluyor. 

    Şehitlere sadece lafta sahip çıkan bir devletimiz olduğu için, bu şehitlik zaman içerisinde bakımsızlıktan dağıldı gitti. Turistik rotalar üzerinde bulunmadığından, ancak birkaç meraklı ve tarihseverin bildiği, gittiği bu şehitlikteki anıtın mermileri de sağa sola dağıldı; anıt kısmen varlığını sürdürebildi. 

    Yine zaman içinde buraya “Jandarma Şehitliği” denilmeye başlandı. Zira aynı bölgedeki destanlaşan savunmanın içinde, Gelibolu ve Bursa Seyyar Jandarma Taburları da bulunmaktaydı. Ancak bunlardan sa- dece Gelibolu Jandarma Taburu 5. Tümen bünyesinde olduğu için orijinal kitabede anılıyordu. 

    Anıt değişti, Mustafa Kemal’in rütbesi indirildi Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemal, savaş sırasında yapılan şehitliğin önünde (solda). Yeniden yapılan şehitlikte ise, orijnal mermi kovanları gitmiş, yerine metal borular dizilmiş. Mustafa Kemal’in rütbesi de, yeni panoyu yazanlar tarafından Yarbay’a indirilmiş!

    Peki anıtın “restorasyon sponsorluğu”nu üstlenen Bursa Belediyesi ne yaptı? Öncelikle anıtın ana gövdesindan arta kalan mermi kovanlarını tamamen kaldırdı ve yerine metal borulardan yapılmış bir “ucube” kondurdu. Sonra da kitabede olmayan Bursa Jandarma Taburu’nu yeni levhaya ekledi! Yani hem anıtı hem tarihi değiştirdi. 

    Çanakkale’de Gelibolu ve ilk dönem ağırlıklı olarak Bursa Seyyar Jandarma Taburu olağanüstü fedakarlıklarla çarpıştılar, ağır zayiat verdiler (Bursa Jandarma Taburu 183 şehit, Gelibolu Jandarma Taburu 214 şehit). Onları anmak, anlatmak ahde vefa gereği çok yerinde şüphesiz. Ama bunu tarihi tahrif ederek yapmak hangi anlayışa sığıyor? Yani her parayı veren Belediye, kendi bölgesinin şehidini dilediği yere yazacak ve Bakanlık da buna onay verecek! 

    5. Tümen Şehitliği, yapıldığı döneme mümkün olabildiğince uyacak şekilde yeniden projelendirilmeli. Eski yazı orijinal kitabedeki birliklerin isimleri, günümüz Türkçesiyle eksiksiz yazılmalı. 5. Tümen şehitleri (topçu, istihkam ve piyade alaylarına bağlı taburların verdiği şehitler: 1. Alay, 19. Alay, 39. Alay ve 127. Alay şehitleri) yani o şehitlikte gerçekte yatan şehitler anılmalı. Bursa Jandarma Taburu’nu anmak için başka bir yöntem seçilmeli. 

    Ve belki de en önemlisi, Ağustos 1915 döneminde Anafartalar Grup Komutanı olan Mustafa Kemal’in yeni kondurulan panoda “Yarbay” yazılmış rütbesi, “Albay” olarak düzeltilmeli. 

    TARİHE KALANLAR

    KKTC’de yeni dönem

    26 Nisan’da yapılan Cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimlerinde, bağımsız aday MustafaAkıncı KKTC’nin dördüncü cumhurbaşkanı oldu.

    Nepal’de trajedi

    Nepal’de 27 Nisan ‘da meydana gelen7.8şiddetindeki depremde 9 bin kişi öldü.

    Ustanın vedası

    Ünlü tiyatro ve sinema sanatçısı Zeki Alasya’yı, 8 Mayıs’ta kaybettik. Metin Akpınar’la birlikte unutulmaz oyun ve filmlere imza atan Alasya, mizah tarihinde silinmez bir iz bıraktı.

    Kenan Evren öldü

    12 Eylül 1980 Darbesi’nin mimarı, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren,9 Mayıs günü 98 yaşında öldü.

    Blues’un ‘kralı’ydı

    Üç büyük blues sanatçısından biri olan B.B. King lakaplı Riley. B. King, 14 Mayıs 2015 tarihinde 89 yaşında hayatını kaybetti.

    Palmyra’nın düşüşü

    UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınan Palmyra antik kenti 22 Mayıs’ta IŞİD’in eline geçti.

    Mursi’ye idam cezası

    16 Mayıs günü, eski Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi idam cezasına çarptırıldı.

    Eşcinsel evliliğe onay

    23 Mayıs’ta halkın yüzde 62’sinin evet oyu verdiği referandumla, İrlanda eşcinsel evliliği kabul etti.

    Matematik dehası

    Dünyaca ünlü matematikçi John Nash ve eşi, 23 Mayıs’ta New Jersey’deki trafik kazasında öldü.

  • Kariyerimin en ‘baba’ gafını o gün yapmıştım

    Kariyerimin en ‘baba’ gafını o gün yapmıştım

    Gazetecilikteki ilk önemli görevim, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın doğduğu köye yapacağı ziyareti takip etmekti. O günü benim için unutulmaz kılan şey, acemiliğin verdiği cesaretle bir yanlış anlamanın birleşmesi sonucu yaptığım, meslek hayatımın en büyük gafıdır.

    Hayat dergisinin 1956’da yayımlanmasına ramak kalmışken, derginin önemli ismi Hikmet Feridun Es, “Babıali tecrübesi olmayan taze bir göz arıyorduk, onu sende bulduk” diyerek beni mesleğe davet etmişti. “Taze bir göz” fiyakalı bir sözdü elbette, iltifat sayılırdı, ama bir taraftan da “alışılmış gazetecilik tecrübesi olmayan” anlamındaki bölümde de deneyimsizliğim açıkça tescil edilmiş oluyordu.

    Hayat dergisi Yapı Kredi Bankası’nın bir iştirakiydi. Bankanın kurucu sahibi Kazım Taşkent, Celal Bayar’ın Atatürk zamanındaki başbakanlığı döneminde, devlet çarkının önemli kurumlarından Şeker Şirketi Umum Müdürü, bankanın kültür işleri sorumlusu Vedat Nedim Tör ise Matbuat Umum Müdürü oldukları için aralarında eski bir hukuk söz konusu olmalıydı. Taşkent, bu hukuka dayanarak, cumhurbaşkanlığı sırasında Celal Bayar’a cemile yapmak istemiş olmalı ki, onun Bursa Gemlik’e bağlı Umurbey köyünde doğduğu evi son sahibinden satın alıp restore ettirerek banka adına bir müzeye dönüştürmüştü. 

    Celal Bayar hemşerileriyle Umurbeyliler, hemşehrileri olan Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı büyük bir coşkuyla karşılamıştı. Bayar, doğduğu evin önünde köylülerle fotoğraf çektiriyor.

    Restorasyon bittikten sonra ise görüşleri alınmak üzere Bayar köye davet edilmiş, Hayat dergisinin de bu ziyaret sırasında çekilecek fotoğraflarla özel bir sayı çıkarmasına karar verilmişti. Dergiden birinin de ziyaretin bütün ayrıntılarını fotoğraflaması gerekiyordu. Bu görevi de bir acemi olmama rağmen bana verdiler. Vapurla gittiğim Yalova üzerinden Gemlik’e vardım, Umurbey’i buldum. Önce restorasyon ekibiyle tanıştım. Üç gün eski bir kaplıcada yatıp kalktım, arada köye çıkıp ekiple dostluğumu pekiştirdim. Bu arada evin dekorasyonunu yapan Kenan Özbel hoca ile ahbap olmuştuk. Ondan birçok şey öğrendim. 

    Zeytin-ekmek ikrâmı Bayar evi gezerken Kenan Özböl’ün duvarlara yerleştirdiği el işlerini inceliyor

    Üç gün sonra nihayet “Bayar geliyor” dediler. Evin önün- de köylülerle birlikte duruyorduk. Bir anda birkaç siyah araba ve cip yanaştı, içlerinden bir yığın insan indi ve en önde Bayar olmak üzere kalabalık üstümüze doğru yürümeye başladı. Acemiydim, heyecanlıydım ama paniklememeye çalışıyordum. Derken heyetin arasından bir kişi, elinde profesyonel film makinesi ile koşa koşa yanıma geldi. Heyetle gelmiş, tecrübeli bir filmci ağabey olduğunu düşündüm. Yaşına başına bakılırsa hiç kuşkusuz deneyimli biriydi, o nasıl davranırsa, ben de onu taklit ederim diye kendime hemen bir taktik çiziverdim. Üstelik filmci ağabey bana çok sevecen davranmış, “Sen neredensin kardeşim” demişti. Ben, “Hayat mecmuasındanım” yanıtı verince “Oh oh çok güzel, bizdensin yani” demesi üzerine iyice rahatlamıştım. O film çekerken, ben de fotoğraf çekmeye girişmiştim. 

    Umurbeyliler hemşerilerine zeytin- ekmek ikram etmişlerdi.

    Filmci ağabeyin 16 mm.lik kamerası elle kurulur cinstenti. Yarı yolda kurgusu bitip yeniden kurması gerekince elini kaldırıp Bayar’a “Baba, bir dakika” diye seslenmiş, sayın Cumhurbaşkanı ve bütün heyet zınk diye durmuştu. Filmci ağabey “cırt cırt” sesleri çıkararak makinasını kurduktan sonra “Tamam baba” dedi ve bütün heyet yeniden yürümeye başladı. Ben kafamda Bayar’a nasıl hitap edeceğimi kurup duruyordum. “Muhterem Reisicumhur Hazretleri” filan deniliyordu galiba o günlerde. Ama ben o sözcüklerin yabancısıydım. Acaba sinema filmlerinden öğrendiğimiz ekselans ya da majesteleri gibi, haşmetmeap gibi bir şey mi demek gerekiyor diye düşünüyordum. İkircikli kalmıştım. 

    Bayar evin kapısında henüz meyveye durmuş taze zeytin dalını inceliyor.

    Bir yıl önce memleketimi ziyaret etmiş olan Adnan Menderes’in fotoğrafını çekerken Zafer gazetesinin foto muhabiri Mehmet Sürenkök’ü izlemiştim. O zaman kendisiyle henüz tanışmadığım Mehmet ağabey donuk bir adamdı ama, Menderes ona çok samimi davranmıştı. Şimdi bu filmci abi de koskoca reisicumhura “Baba” dediğine göre, “Eee demokrasi devri, bunlar çok demokrat adamlar canım, baksana muhabir takımıyla içli dışlılar” düşüncesine kapıldım. Belki öteden beri çevresinde dolanan tanıdık biriymişim gibi davranıp kendimi kabul ettirebilirdim. 

    Nitekim heyet kapıdan girmeden önce, koşup avludan evin üst katına çıkan merdivenin ortalarındaki giriş kapısının tam karşısında mevzi almışken makinemde film bitmez mi! Sayın Bayar yıllar sonra, doğduğu eve adım atacak. En kritik an. Filmci ağabeyi taklit etmenin tam zamanıydı. Adeta komut verir gibi seslendim: “Baba bir dakika!” Bayar, tam arkasındaki Bursa Valisi İhsan Sabri Çağlayangil ve yanındakiler duraksadılar. Bayar bir hayli şaşkın, bana bakıyordu. O anda yine filmci ağabey imdadıma yetişti. Elini omzuma koydu, “Baba, arkadaş bizden “ dedi, “Hayat mecmuasından”. Heyet bir süre sabırla benim film değiştirmemi bekledi ve ben “Tamam” deyince kapıdan yeniden giriş yaptılar. 

    İşte o fotoğraf Gezinin başından beri “filmci ağabey” diye bildiğim kişinin ricası üzerine Bayar’la fotoğrafını çektim. O esnada “filmci ağabey”in kim olduğunu bilmiyordum tabii.

    Ben artık “ Bizden” parolasıyla “onlardanmışım” referansını aldım ya bir kez, şımardıkça şımardım. Ev oda oda gezilirken “Baba şu senin sünnet yatağınmış, otur üstüne de bir fotoğrafını çekeyim” ya da “Şu rahlenin önüne otur da Kuran-ı Kerim’i aç” diyorum. Reisicumhur Hazretleri ne dersem yapıyor. Henüz askerlik yapmadığım için rütbelerini tam bilemediğim ve sonradan yaver olduklarını öğrendiğim subaylar Bayar’ın arkasından bana “Fazla ileri gitme” kâbilinden kaş göz ediyorlardı. 

    Merdiven üstü sofada pencere köşesine köylü işi yere yakın bir sedir yerleştirmişlerdi. Rahat bir köşe. Bayar’a “Baba, uzat bacaklarını, otur şuraya” deyip kapaklık bir fotoğrafını daha çektim. Bu arada filmci ağabey “Aaa, bu köşede babayla beraber ben de resim isterim” deyip Bayar’ın yanına oturdu. Bana bu kadar yardım etmiş birinin hatırını mı kıracağım. O fotoğrafı da çektim. 

    Evde iş bitmişti. Çıkmadan, evin restorasyonunu yapan Profesör Kenan Özbel’e “Hocam nasıl iyi sınav verebildik mi” dedim. “Mükemmel” deyip, “Turgut Bayar’ı da ilk kez tanıyorum, çok beyefendi bir insanmış” diye ekledi. “Turgut Bayar kim hocam?” diye sordum, “Bayar’ın oğlu işte” dedi. “Hay Allah, hazır buradayken babasıyla bir fotoğrafını çekseydik keşke” diye hayıflandım bu sefer. Kenan hocam “Çektin ya, yukarıda merdiven başında” demez mi… Meğer filmci ağabey sandığım kişi Bayar’ın kendi oğlu Turgut Bayar’mış! 

    Fotoğrafı çekmeden önce Cumhurbaşkanı Bayar’a “Baba, uzat bacaklarını, otur şuraya” demiştim!

    Elindeki profesyonel bir film kamerası ile amatörce çekim yapıyormuş aslında. Babasına “Baba” demesinden daha normal ne ola? Beni görünce sevinip “Bizdensin” demesinin de bir nedeni varmış meğer. Bizim dergiyi çıkaran Tifdruk Matbaacılık Sanayii A.Ş’nin murahhas azasıymış kendisi. Yani benim patron bildiklerimin de üzerine bir pozisyona sahip bir kişi. Orada olmamdan memnun kalması ve beni sahiplenmesi bu yüzdenmiş. 

    Ben ne gaflar yapmış, ne çamlar devirmişim kara kara düşünürken teselli verici haber derginin neşriyat müdürü Hikmet Feridun Es’den gelmişti. Sinsi sinsi gülerek “Hadi hadi, Bayar’ın da gözüne girmişsin” deyince muzip bir insan olduğu için benimle alay ediyor san- dım önce. Meğer doğruymuş. Turgut Bayar İstanbul’a dönünce patronumuz Şevket Rado’yu aramış. “Yahu, nereden buldunuz bu harika çocuğu. Canavar gibi bir muhabiriniz var. Babamın ağzından girdi burnundan çıktı. Bu kadar medeni cesaret sahibi bir genç görmedim. Ben bizzat şahit oldum, helal olsun” demiş.