Etiket: sayı:13

  • Yeraltında dayanışmanın tarihi

    Yeraltında dayanışmanın tarihi

    1975’te kurulan Yeraltı Maden İş Sendikası’nın tarihini anlatan kitap, Türkiye’deki madencilerin son 40 yıllık tarihine de ışık tutuyor.

    Dünyada sendikal mücadelenin tarihi incelendiğinde, işçilerin en militan kesimlerinden birinin madenciler olduğu görülür. Bunun sebebi, amansız şartlarda çalışan, birlikte tehlikeler atlatıp canlarını birbirlerine emanet eden madenciler arasında diğer işkollarında olmayan bir dayanışma duygusunun gelişmiş olmasıdır.

    Türkiye’de 1908’de II.Meşrutiyet’in estirdiği geçici özgürlük rüzgârı döneminde Selanik, Balıkesir Balya, Ereğli ve İstanbul’daki madencilerin örgütlenmeye başladığını görüyoruz. Cumhuriyet döneminde, özellikle 1946 yılı sonrasında maden işçilerinin örgütlenme çabaları ivme kazanmıştır. Sol hareketlerin geliştiği 1960’lı yıllardan itibaren ise tüm sektörlerde olduğu gibi madencilik sektöründe de sendikalı işçi sayısı büyük artış gösterir.

    Hekimhan Grevi 1978 İrfan Demirkol arşivi

    Maden işçilerinin Türkiye’deki tarihinin en çok iz bırakan sendikalarından biri Yeraltı Maden İş’tir. Dipnot Yayınları’ndan çıkan Yedi Kat Yerin Altından Uğultular Geliyor adlı kitap bu sendikanın ve maden işçilerinin 40 yıllık tarihini anlatıyor. Adını Nazım Hikmet’in şiirinden alan kitapta, 20 Temmuz 1975’te, “Sendikamız maden işçilerini devrimci ilkeler etrafında toplamayı amaç edinmiştir” denilerek kurulan sendikanın yöneticileriyle ve işçilerle yapılan söyleşiler kitabın ana gövdesini oluşturuyor.

    Kitaptan, daha çok kırsal kesimdeki madenlerde örgütlenen Yeraltı Maden İş’in en büyük başarısının, madenlerin bulunduğu köy ve kasabalardaki halkın madenci olmayan kesiminin de sempatisini kazanması olduğunu görüyoruz. Bu durum, özellikle uzun süren grevler döneminde başarılı olmalarının da en önemli sebebi olmuş.

    Genel başkanı Çetin Uygur’un adıyla özdeşleşen sendikayı diğer tüm sendikalardan ayıran en önemli özelliği ise yayıncılık alanındaki profesyonel faaliyetleri. Bugün çok tanınan bir çizer olan Selçuk Demirel’in sendika için tasarladığı afiş, broşür, takvim ve dergiler için fotoğraf çekenler arasında Fikret Otyam, Kemal Akıncı, Mete Akyol ve Sinan Çetin (evet bildiğimiz Sinan Çetin) gibi isimler yer alıyor.

    Yeraltı Maden İş’in öyküsünü anlatan kitap, Türkiye’de emeğin ve solun tarihine ilgi duyanların beğeneceği, derli toplu bir çalışma olmuş. Sendikanın yayın sorumlularından İrfan Demirkol’un arşivindeki fotoğrafların da kitabı zenginleştirdiğini söyleyebiliriz.

  • Böcek 100 yaşında

    Böcek 100 yaşında

    Kafka’nın meşhur eseri Dönüşüm, yazılışının 100. yılında kendini doğruluyor. Hangi hayvan türü yarışabilir insanoğluyla, kötülük düzleminde?

    Dilleriyle barışamayan toplumlar düşünce üretmekte zorlanıyorlar, böylesi toplumların bireylerinin daha çok kanı oluşturdukları gözlemleniyor; her köşeden “kanaat önderleri”nin fışkırmasının temel nedeni bu.

    Bizde, dil düzleminde barışıklık yaşanamamasının ana gerekçesini Osmanlıcadan kopmamıza bağlayanların sayısı azımsanamaz. Mazhar Osman’ın 1925 basımı “Tabâbet-i Ruhiye Rehberi”ni, dostum Yücel Demirel’in yayımlanmamış çevrim yazısından okumaya çalışıyorum: Topu topu 90 yaşındaki bu metinde geçen “ebkemiyyet-i tahrisiye”, “usret-i nutk u tahrir”, “kelâm-ı taharri tagayyürâtı” türünden terimlerle bilmem nereye ne kadar gidebilirdik?

    “Yeni” dil sorunları çözmüştür diyemiyoruz buna karşılık. Görünüşte hiçbir bulanıklık taşımayan bir dizi kavrama bakalım: Değişim, dönüşüm, başkalaşım üçlüsü önünde zihin karmaşası yaşadığımızı kanıtlayan çok sayıda örnekten biri üzerinde durmak yeterli: Yunan/Latin kökenli kültür dünyasında değişim (change/ment), dönüşüm (modification), başkalaşım (metamorphose) anlam ayrışmalarını ifade ediyor. Karşılık ararken pusulamız şaşkın: Ovidius’un anıt kitabı Türkçede Dönüşümler, Apuleius’un başyapıtı Başkalaşımlar başlığıyla yayımlandı sözgelimi. Oysa kavram aynı kavram. Michel Butor’un romanını (La Modification) Değişme, Kafka’nın öyküsünü (Die Verwandeurg) Değişim ve Dönüşüm başlıklarıyla ağırladık dilimizde: Belli ki işin içinden çıkamıyoruz bir türlü! Bu koşullarda metinleri doğru okumayı, değerlendirmeyi, yorumlamayı bekleyebilir miyiz? Şüphesiz, her çeviri, her çeviri denemesi bir yandan da bir yorum(lama) girişimidir; gelgelelim yorumun temellendirilmesi, bunun bazı örneklerde (Kafka gibi) okurla paylaşılması kaydıyla. Olmadığında, ipin ucu- nun kaçırıldığı gerçek.

    Franz Kafka’nın öyküsü bu yıl 100 yaşına bastı. Kurt Wolff Verlag’ın ilk baskısının kapağında 1916 tarihi, içindeyse Aralık 1915 tarihi yeralıyor; yazar öyküsünü yıl içinde ayrıca bir dergide yayımlamıştır. Öyküyü de, yazarı “keşfeden” ilk yabancı dil Fransızcadır, 1930’lu yıllarda; Türkçeye ilk çevirisi de, 1955’de Vedat Günyol tarafından Fransızcadan yapılmış, Kâmuran Şipal’in Almancadan çevirisiyse 1987’de yayımlanmıştır. Bugün kitapçı raflarında çok sayıda çevirisine rastlıyoruz (Kafka artık kamu malı) ve dört ayrı başlık önerisine: “Değişim”, “Dönüşüm”, “Metamorfoz” ve “Metamorphosis”!

    Sözkonusu kargaşa başlık sorusuyla sınırlı sayılmaz: Bir ölçüde içeriği de bağladığına tanık olunan bir başka konu, kitabın kapak tasarımıyla ilişkili; yıllar önce tarafı olduğum bir tartışmaya yeniden değinmek gereğini duyuyorum burada: Kitabın bütün dünya dillerinde kapağına yerleştirilen “böcek” için Kafka’nın yayıncısına “sakın ola ki kapağa böcek resmi koymayın” uyarısı yaptığı bilmezden geliniyor. Yazarın bu uyarıyı ısrarla gündeme getirmesinin canalıcı yanı şurada: Gregor Samsa düpedüz böceğe dönüşmüş değil elbet (Kafka fantastik edebiyata yakın bir edebiyat adamı değildi), kendisini o sabah uyandığında öyle hissediyor, görüyor — ailesi de: Ağır bir depresyon ortamında süzülen, yataktan çıkmayı reddeden, birkaç ay önce tanıştığı Felice’den mektubuna yanıt gelmedikçe bu durumda kalmakta ısrarlı genç adam bir tür böcekten farksız o anda: Bir başkalaşım geçiriyor.

    Nabokov gerçi Kafka yorumunda, Freud’u ve ruhçözümleme geleneğinin simge takınaklarını ağır ironiyle ele alır ama, bu öyküde sonuç olarak, eğretilemenin ve başkalaşma duygusunun belli bir ruh halinin anlatımına yaslandığını yadsımak güçtür. Felice’nin yanıtı aynı gün Kafka’ya ulaşır, ertesi gün metni yazmaya girişir, iki aya yakın bir sürede öyküyü tamamlayacaktır. (Oysa “Duruşma”yı bir gecede yazmıştır).

    Bir yapıtın yoruma açık olduğunu söylemek bile fazla. Yorum çoğulluğu yapıtı hem zenginleştirir, hem de yorar. Kafka’nınkinin bu bağlamda tipik bir modern odak haline geldiği biliniyor: Asrî Zamanlar insanının neredeyse bütün koşulları görülegelmiştir onda. Samsa’nın hikâyesine dönersek, başlığı “Değişim”den “Dönüşüm”e dönüştüren Ahmet Cemal, çevirisine yazdığı önsözde gerekçesini sunar: “Almancada Die Verwandeurg bir değişimden çok köktenci bir olguyu, tümüyle değişip başkalaşmayı dile getiren bir sözcüktür; burada gerçekleşen bir değişim değil bir ‘dönüşüm’dür”.

    Bir bakıma, sık rastlanan yabancılaşma temasına sokulan bir yaklaşım. Kişinin ait olduğu ortamın yabancısı durumuna geçmesi, modern edebiyatta ve felsefede varoluş biçimine ilişkin bir hal olarak konumlanmış, Marxçı kuram karşı kutuptan eleştirel sorgulamayı genişletmişti. Samsa’yı ne ölçüde yaratıcısının bir otoportre çeşitlemesine indirgeyebiliriz ayrı bir konu, buna karşılık, en azından günlüğünde, “defter”lerinde ve mektuplarında belirdiği kadarıyla, Kafka’nın kendisine kuşatan bütün halkalara, ailesine ve kentine, ülkesine ve parçası olduğu uygarlığa uyum gösterme olanaksızlığı belirgindir. Walter Benjamin, 1934’de yayımladığı “Franz Kafka” denemesinde, yazarın yapıtını ıskalamanın iki anayolundan sözeder: Biri, ruhçözüm eksenine bağlıdır sözkonusu yorumların, ötekisi teolojik eksenlidir.

    Bu sonuncuya, hem de çok yakın tarihlerde (Nisan 2015), bir yazarımızda rastladık: “Edebiyat ve Öteki Şeyler” başlıklı seminerinde, Kurmaca Alıştırmalar’ından tanıdığımız Gökdemir İhsan, “kadim tahkiye beşeri kâmil insan seviyesine çıkarmaya gayret ediyordu, modern tahkiye mineral seviyesine indirdi” savından hareketle yargısını Kafka’nın öyküsüne bağlıyor: “Kafka’nın kahramanını böceğe dönüştürmesi çok tehlikeli”.

    Gökdemir İhsan, bütün masal mirasını, Ovidius ve benzerlerinin başkalaşım çizgisinde yarattığı gelenek deposunu hiçesaydığı yetmiyormuş gibi, modern edebiyatın geniş bir bölümünü de bir çırpıda kötülük hanesine yazıyor. Hayvan evrenini teolojik esaslara bağlı bir bakışaçısıyla horgörmesiyse köhne perspektifiyle malûl bütünüyle. Beşerin hangi kâmil boyutundan sözettiğini anlamakta ayrıca güçlük çektiğimi söylemek isterim: Haber bültenleri tıkabasa aşağılık insan öyküleriyle dolu değil mi her gün? Hangi hayvan türü yarışabilir insanoğluyla, kötülük düzleminde?

    Modern edebiyat, başta Kafka’nın yapıtı, tepeden tırnağa hayvan hikâyeleri, meselleri ile doluysa, o damarın ucu Doğunun ve Batının klâsik metinlerine bağlı olduğu içindir. Gregor Samsa’ya gelince, asıl trajik boyut, o başkalaşadursun, en yakınındaki “insan”ların dışavurduğu sağırlıkta, soğukkanlı zulûmde, kıyım kararlığında biçim almaz mı?

  • Kim tutar seni ölümden gayrı

    Kim tutar seni ölümden gayrı

    Yarış hayatı boyunca müthiş başarılara imza atan, Türkiye’nin en sevilen yarış atı Bold Pilot geçen ay 22 yaşında öldü. Ölümüyle sevenlerini yasa boğan bu müthiş İngiliz safkanın hikâyesini, yarış dünyasını yıllardır yakından takip eden spor yazarı Mehmet Ayan yazdı.

    Her spor dalı kendi kahramanlarını yaratır. Spor kültürünün oluşmasında en büyük etkiyi de bu kahramanlar yapar. Sporseverler, tutkunu oldukları sporlara bu kahramanlar aracılığıyla bağlanırlar. Güreşte Adalı Halil, atletizmde Sebastian Coe, futbolda Zico, basketbolda San Epifanio, voleybolda Paidar Demir neyse at yarışlarında da Bold Pilot odur. O da diğerleri gibi gerçek bir kahramandır.

    Kahramanımız Bold Pilot, 21 Nisan 1993 günü doğdu. Annesinin adı Rosa Palumbo, babasının adı Persian Bold’du. Babasından esinlenip Bold Pilot dediler adına. Sahibi Özdemir Atman, Mustafa Kemal Atatürk’ün en yakın silah arkadaşlarından Fevzi Çakmak’ın yaveri Ahmet Atman’ın oğluydu. Özdemir Bey de Türkiye’de modern atçılığın ilk adımlarını atan ve kökleşmesini sağlama yolunda büyük emekler sarfeden babası Ahmet Atman gibi atçılığa tutkundu. Birçok önemli safkan koşturmuş, birçok zaferin mümessili olmuştu.

    Daha ilk günden Özdemir Atman’ın dikkatini çekti bu müthiş safkan. Adeta Atman’ların Boğaz’daki yalısına bereketiyle gelen bir torundu Bold Pilot. Hem Özdemir Bey, hem de eşi Maral Hanım, kızları Esra, Begüm, Lale ve Zeynep, Bold Pilot’ın üzerine titrediler ve el bebek gül bebek büyüttüler.

    Yarış yerine ilk geldiği günden itibaren gözler hep ondaydı, ahırın nadidesiydi. Aslan gibi delişmen bir erkek at olmasına karşın inanılmaz duygusaldı da. Daha ilk zamanlarında kendisine can yoldaşı olacak bir jokey aranmaya başlandı. Bold Pilot’ı yeri geldiğinde sevgi ve şefkatle okşayacak, yeri geldiğinde tatlı sert uyarıp, çok afedersiniz “Çüş” diyecek, bazen de son 400 metrede “Hadi oğlum” diye haykırıp onunla zaferlere koşacak bir jokeydi aranan.

    Bold Pilot’ın, 23 Haziran 1996’daki Gazi Koşusu’nda kırdığı müthiş rekor hâlâ kırılamadı, kırılacak gibi de görünmüyor.

    Bu can yoldaşının da Bold Pilot ayarında olması kaçınılmazdı. Ve sonunda, Türk jokeyliğinde Ekrem Kurt, Mümin Çılgın, Süleyman Akdı gibi efsane isimlerin arasına gireceği, hatta onları geçeceği daha o günlerden belli olan Halis Karataş uygun görüldü. Sivaslı fakir bir ailenin çocuğu olan Karataş, zaten jokeyliği ve –kendi tabiriyle- hayatı öğrendiği Özdemir Atman’ın çok yakınındaydı ve Bold Pilot’a can yoldaşı olmaya en büyük adaydı. Atman’a o kadar yakındı ki, birkaç yıl sonra kızı Begüm’le evlenip damadı da olacaktı.

    Karataş’la müthiş bir ikili olan Bold Pilot, galoplar, sprintler, 200 metreler, 800 metreler derken nihayet gerçek anlamda er meydanına çıktı. İlk resmi yarışı için çim pistte arz-ı endam ettiğinde tarihler 28 Mayıs 1995’i, saatler 14.30’u gösteriyordu. 900 metrelik koşuda kendinden bekleneni yaptı ve Halis Karataş’la kazandı. İkinci koşusu 24 Haziran’daydı ve çıkıp aynı şekilde kazandı yarışı. Bütün saha onu konuşuyor, Bold Pilot adı artık dilden dile dolaşıyordu. İlk 12 koşusunda dokuz kez birinci, yalnızca üç kez ikinci olup müthiş bir başarıya imza attı.

    Ve ertesi yıl, yarış camiasının en önemli yarışı olan Gazi Koşusu için daha aylar öncesinden favori gösteriliyordu Bold Pilot. 1927’de Atatürk’ün emriyle koşulmaya başlanan, üç yaşındaki safkan İngiliz taylarının yarış hayatları boyunca yalnızca bir kez katılabildiği Gazi Koşusu bütün camia gibi Atman ailesinin yüreğini de pır pır ettiriyordu.

    Nihayet büyük gün geldi çattı. Bold Pilot, 23 Haziran 1996’daki Gazi Koşusu’nda öyle bir performans gösterdi ki, 2400 metrelik mesafeyi 2 dakika 26 saniye 22 saliselik sürede koştuğunu görenler gözlerine inanamadı. Bu bir rekordu. Hâlâ kırılamayan ve kırılması epey zor olan bir rekor üstelik. O günün unutulmaz görüntüsü, ikinci olan Damista’nın jokeyi Süleyman Akdı’nın bitiş çizgisini geçtikten sonra daha at üstündeyken Bold Pilot’ın yanına gidip jokeyi Halis Karataş’a “çak” işareti yapıp kutlamasıydı. Bu Karataş’a olduğu kadar, Bold Pilot’a da gösterilen saygının ifadesiydi. Bold Pilot o gün Türkiye’ye mal oldu. Her yerde onunla ilgili haberler çıkıyor, yarışlarla ilgisiz insanlar bile adından sözediyordu. Ona tutulup, yarış sevdalısı olan birçok insan olduğunu biliyorum.

    Doğrusu, en sevdiğim atları sıralamamı isteseler, Bold Pilot’tan önce sayacağım birçok at çıkar. Onun jenerasyonundan, Rıdvan Dilmen’in Şafak’ı, Şerafettin Gedik’in Beretta’sı, Davide Franco’nun Narino’su, Karamehmet ailesinin Black Pearl’ü… Ya da sonraki jenerasyondan tabiri caizse aşık olduğum kısrak Fair Tail, ezeli şampiyonum Trapper. Ama saygı duymak deyince bir durmak gerekir. Bold Pilot sıraladığım bu atların hepsinden daha fazla saygıyı hak etti. Sadece en başarılı yarış atı olması ya da Gazi’de kırdığı rekorla ilgili değildir bu. Aynı zamanda, insanların kafasındaki “at yarışı yalnızca kumardır” önyargısını kırdığı için de en büyük saygıyı hakeder Bold Pilot.

    15 Eylül 1996’da koştuğu unutulmaz Uluslararası Boğaziçi Koşusu’nda tribündeydim. Yarışın favorisi olan ve Almanya’dan gelen Galtee ile verdiği birincilik mücadelesine canlı tanıklık etme ayrıcalığına erişenlerden biriydim yani. Adeta milli müsabaka gibi geçti yarış. Son 400 metrede herkes milli maçta Türk futbolcusunu, Türk atletini, Türk güreşçisini alkışlıyor gibiydi. Tüylerim bugün bile diken diken oluyor. Adını Gazi Koşusu’nda duymayanlar o gün duydu. Yeni yeni endüstriyelleşen ve daha geniş kitlelere ulaşmaya başlayan at yarışları döneminin ilk büyük kahramanıydı artık.

    Gazi Koşusu sonrası TRT muhabiri Ender Asman, Özdemir Atman’a mikrofon uzatıp “Bold Pilot’ı kaça satarsınız?” diye sormuş, Atman “Merkez Bankası’nı verseler satmam” demişti. Bir atın kıymetini en iyi anlatan sözlerden biridir bu değer biçilememe hali.

    Elbette her büyük şampiyon gibi onun da kariyerinin bir sonu olacaktı. 16 Ağustos 1998 günü en son yarışına katıldı. Kariyeri boyunca aldığı iki dördüncülükten birini o gün almış, pistlere dördüncülükle veda etmişti ama kimin umrunda! Sahneyi ayakta alkışlanarak terk etti Bold Pilot.

    Sonra baba oldu. Bir sürü yavrusu, torunu koştu ama hiçbiri onun yakınından bile geçemedi. 30 Haziran 2013’te, Gazi Koşusu öncesi 20 yaşındayken resmi jubilesi yapıldı. Doğrusu pek şampiyona layık bir jubile olmamıştı bu, ama olsun.

    Bold Pilot’ın sahibi Özdemir Atman, bu müthiş atın sayısız büyük zaferine tanıklık ettikten sonra 2000 yılında vefat etti. Atman’ın, Bold Pilot’ın jokeyi Halis Karataş’la evlenen kızı Begüm Atman ise 2014 yılında genç yaşında hayata gözlerini yumdu. Artık Bold Pilot da yok hayatta. Türk atçılığının başı sağolsun. Rahat uyu büyük şampiyon, gönül sayfamızdaki yerin ömür boyu kapanmayacak. 

    JOKEYİ ANLATIYOR

    Eşkâliyle, edasıyla tam bir şampiyon

    Bold Pilot’ın birlikte başarıdan başarıya koştuğu ünlü jokey Halis Karataş için anlamı çok büyüktü. Karataş, “Hayatımda çok önemli bir yer tutuyordu” dediği Bold Pilot’la ilişkisini Yarış dergisinden Reşat Köstem’e anlatmıştı.

    Özdemir (Atman) Bey yeni sezonda koşacak taylarını kışın çalıştırmamı ve puan vererek aralarında bir sıralama yapmamı isterdi. 1995 Şubatında birkaç tayı çalıştırdıktan sonra sıra Bold Pilot’a geldi. Bold Pilot’tan iner inmez Özdemir Bey’e “Beyim ben bunda kalayım” dedim. O yılın tayları arasında Nedym de vardı ve o da çok kabiliyetliydi. Özdemir Bey, Nedym’i kastederek “Bir de bunu çalıştır kararını ondan sonra ver” dese de, “Yok beyim, bu tay bende kalsın” dedim. Eşkâliyle, edasıyla tam bir şampiyondu. (…)

    Diğer atların sabah idmanını 10-15 dakikada tamamlarsınız, onun idmanı ise 30-35 dakika sürerdi. Önce uzun uzun etrafını izler ve sonra kendini iyi hissettiğini belli edince idmana başlardık. İdmanda önünde at göstermemeye gayret ederdim, çünkü öndeki atı yakalayıp geçmeye çalışırdı. (…)

    1997’de şiddetli yağmur yağmış ve ahırların yanındaki duvarlardan biri yıkılmıştı. Sabah idmana götüreceğiz ama ne mümkün. Ahırdan çıkınca yıkık duvara bakmaya başladı. Adım atmıyordu. Ertesi sabah yine aynı. Özdemir Bey, “ben senin derdini anladım’ dedi ve duvarı yaptırdı. Ertesi gün duvarın yerinde olduğunu görünce aksilik çıkarma- dan eskisi gibi sahanın yolunu tuttu.

    Jübileyle veda

    Bold Pilot, 30 Haziran 2013’te Gazi Festivali etkinlikleri çerçevesinde Veliefendi’ye getirilip bir kez daha sevenleriyle buluşturulmuştu. Hipodromu dolduran binlerce yarışsever, kendisini dakikalarca ayakta alkışladı.

    BOLD PILOT’IN KAZANDIĞI AÇIK KOŞULAR

    1995

    • Kraliçe 2. Elisabeth Koşusu G2
    • Çaldıran Koşusu G1
    • SİAYSD Koşusu G2
    • Sakarya Koşusu G2
    • Asuvan Koşusu
    • İngiliz Atı Yetiştiricileri Koşusu
    • Kısa Vade – 8 Burhan Karamehmet Koşusu

    1996

    • Erkek Tay Deneme Koşusu G1
    • Habitat 2 Koşusu G2
    • Gazi Koşusu G 1
    • Mimar Sinan Koşusu G3
    • Başbakanlık Koşusu G1
    • Boğaziçi Koşusu Ent-G2
    • Ankara Koşusu G1

    1997

    • Başbakanlık Koşusu G1
    • 19 Mayıs Koşusu G2
    • İsmet İnönü Koşusu G2
    • Fevzi Çakmak Koşusu G2
    • Türkiye Jokey Kulübü Koşusu
    • Türkiye Spor Yazarları Derneği Koşusu

    1998

    • Fevzi Çakmak Koşusu G2

    Performans

    • 30 Start
    • 21 Birincilik
    • 4 ikincilik
    • 2 Üçüncülük
    • 2 dördüncülük
  • Dilini Osmanlı arısı soksun!

    Dilini Osmanlı arısı soksun!

    Ağdalı konuşmaya, eski Türkçe kelimeler kullanmaya meraklı, bunun sınıfsal, kültürel veya siyasal saygınlık getiren bir şey olduğunu sanan insanlar çıktı ortaya. Osmanlı özentiliğine ve uydurma tarih algısına koşut olarak, eskinin hakiki, yeninin ise yapma olduğu düşünülüyor!

    “Binaenaleyh tabii ki kutsaliyet!”
    Desen: GÜVEN BİLGE

    Burdur’un bir hamamının duvarında, “Lütfen sulara kesiverin” ibaresine rastlayabilir, İç Batı Anadolu’da gezinirken, “Yemem mi gari böyle yemeğe?” türünden cümleler duyabilirsiniz. İsmin “i” hali yerine “e” halinin kullanılması, eğitim yoluyla standart bir Türkçenin verilememiş olduğunu vurgulamakla birlikte, bir dil yanlışı değil, Anadolu’ya yerleşen atalarımızın farklı yörelerden geldiğini gösteren bir işarettir yalnızca. Kaldı ki iş sadece bir eğitim meselesi de değildir. Türkiye’de “milletçiliğin” (buna folklorizm de diyebiliriz) uzunca bir dönem milliyetçiliği bastırmış olması, örneğin yerel türkülerin devlet radyolarında bile yerel ağızla söylenmiş olması da, dilin standartlaşmasına köstek olmuştur. Ülkenin birçok yerinde 1960’lara kadar herhangi bir Türkiye radyosu dinlenmemiş olması da cabası!

    Standart Türkçenin doğru dürüst öğretilememesi, bir dizi vurgu yanlışına da neden oldu. Örneğin, “Yunanistan” veya “Bulgaristan” adları, dördüncü hece yerine üçüncü heceye vurgu yapılarak söylenir oldu. Bu noktada kabahati, okullarımızdaki Türkçe derslerinin gittikçe zayıflaması ve nitelikli öğretmen yetiştirilememesi nedenleriyle eğitim dizgemizde aramak gerektiği kanısındayım. Yoksa “gelecek durak” ye- rine neden “bir sonraki durak” densin ki? Ancak, bu gibi yanlışlarda da yanlışı yapanla alay etmek yerine doğruyu öğretemeyeni kınamamız gerekiyor.

    Öyle sanıyorum ki, şu “ki”nin olur olmadık yerlerde kullanılmasının kökeninde de iyi eğitilmemiş öğretmenler var. Önce, bir tür “evet” anlamına gelen “tabii”, “tabii ki” (hatta tabii ki de!), sonra da “oysa”, “oysa ki” oldu. Bunların ikincisi daha da korkunç oldu, zira “oysa” (“o ise”), zaten “ne ki” demektir. Bunlar yetmezmiş gibi, birileri “ta ki”yi bulup çıkarttı. Gerçi bu bir icat değildi; ama atalarımızın onu “-e kadar” karşılığı olarak kullandığı bilinmediğinden (örneğin: “Ta ki sabah ola”), “ta ki sabah olana kadar” gibi “atlı süvari” tarzında yeni bir deyiş türü hayatımıza katıldı.

    Bunların nereden çıktığı sorusunu yanıtlayabilmek benim için zor. Belki dilbilimcilerin, özellikle de sosyolojik dilbilimcilerin fikrine müracaat etmemiz gerekiyor. Ama eski dünyaya bir özenme de varmış gibime geliyor. Yani bu tür icatlar, “iddia” ya da “hafriyat” gibi sözcüklere Türk dilinin dönmemesi sonucunda ortaya çıkan “iddaa” ya da “harfiyat” gibi yanlışlarla aynı türden değiller. Bu sonuncular, dilin morfolojisinden kaynaklanan yanlışlardır. “Pantalon” ya da “kanape” demek Türkler için gerçekten zordur. Sesli uyumu x – y – y biçiminde olmak zorunda olduğundan bu sözcükler dilimizde “pantolon” ve “kanepe” olmuşlardır. O yüzden bunlara “yanlış” demek yanlış olur. Tabii bu, bazen karşımıza çıkan “Barboros”lara da yeşil ışık yakmak olmuyor!

    Böyle düşünmemin nedeni, daha 1960’larda ortaya çıkan ve Öztürk Serengil’in meşhur “Temem, bilakis!” tekerlemesiyle dillere destan ettiği “bilhassa”yla “bilakis”in karıştırılması meselesidir. Şehirli kültürle yeni tanışan bir sınıfa mensup ve eğitim seviyeleri pek parlak olmayan insanların şehirde duydukları bu sözcükleri kullanmaya kalkışmalarıydı bu gülünçlüğü yaratan. “Özellikle”ye ya da “tam tersine”ye (“özel” yeni çıkmıştı, “ters” ise 20. yüzyıl ortalarına kadar dışkı da demek olduğu için pek kullanılmazdı) henüz alışmamış olanların diline öykünme, böyle iki arada bir derede bir komiklik yaratmıştı.

    Aynı sıralarda, “ayrıca” diyeceği yerde “ayrıyeten” (dikkat: “ayrıyetten” diye şeddeli söyleyenler de vardır), “yakından” diyeceği yerde “yakinen” diyenler de türedi. “Kutsallık” (veya “kutsiyet”) yerine “kutsaliyet” bile kullanıldı. Osmanlıca konuşma meraklısı bu özentileri, “dolayısıyla” diyeceği yerde ikide birde “binaenaleyh” diyen o yılların başbakanı Süleyman Demirel’in mi cesaretlendirdiğini düşünmeliyiz, bilmiyorum. Yoksa bu, “Öztürkçe”cilerin bazı aşırılıklarına tepki miydi?

    Gerçek olan şu ki, ağdalı konuşmaya meraklı, bunun sınıfsal, kültürel veya siyasal saygınlık getiren bir şey olduğunu sanan insanlar çıktı ortaya. Geçen sayımızda kapak konusu yaptığımız Osmanlı özentiliğine ve uydurma tarih algısına koşut olarak, eskinin daha hakiki, yeninin ise yapma olduğuna ilişkin bir önyargıdan yararlandıkları da söylenebilir. Ama genç nesil bu gibilere gülüyor; tıpkı Aynaroz Kadısı’nın ikide birde “binaenezzalik” demesine Musahipzade Celal seyircilerinin güldüğü gibi.

  • Modern diplomasi 200 yaşında

    Modern diplomasi 200 yaşında

    Napolyon Savaşları’ndan sonra Viyana’da masaya oturan Avrupa devletleri, hem barışı sağlayacak yeni bir statüko hem de yeni fikirleri ve kalkışmaları engelleyecek muhafazakâr bir Avrupa düzeni hedeflediler. Bu sancılı denge, 1. Dünya Savaşı’na kadar 100 yıl korunabilecekti.

    C. AKÇA ATAÇ

    Siyaset bilimcilerin, apokaliptik bir savaş ihtimali karşısında takıntılı ve telaşlı bir şekilde nükleer silahlanmanın geleceğini öngörmeye çalıştıkları bir dönemde Henry Kissinger, Harvard Üniversitesi’ndeki doktora tezini 19. yüzyıl diplomasisi, Viyana Kongresi, Metternich ve Castlereagh üzerine yazmıştır. 1957’de A World Restored: Metternich, Castlereagh and the Problems of Peace 1812-1822 (Yeniden Kurulan Dünya: Metternich, Castlereagh ve Barışın Sorunları 1812-1822) başlığıyla kitaplaşan tezinde, savaş teknolojileri tarih boyunca büyük farklılıklar göstermiş olsa da uluslararası bir kriz anında iyi bir devlet adamının görevinin ne olduğu ve bu görevi nasıl yerine getirmesi gerektiğinin tanımının hiç değişmediğini savunur. Kissenger’a göre bir diplomatın en önemli görevi, sistemin en altındaki tuğlayı yerinden çekerek kaosa ve kitlesel ani halk hareketlerine sebep olacak savaşları, devrimleri, isyanları öngörmek ve bunları önleyecek uzlaştırıcı bir düzen için çalışmaktır.

    Diplomasi sanatının dönüm noktası


    Modern diplomasinin başlangıcı kabul edilen Viyana Kongresi’nde Avrupalı diplomatlar hararetli bir müzakere yürütüyor.

    Viyana Kongresi, Avrupa tarihinin en önemli barış toplantılarından biridir. Toprakları Orta ve Doğu Avrupa’ya uzanan devletlerin sınırlarını yeniden çizmiş ve Napolyon Savaşları ile tahtından olan krallara yeniden meşruiyet kazandırmıştır. Tarihin akışının hızlandığı anlardan birinde dengesini bulmaya çalışan Avrupa’ya, zaman zaman tökezlese de 1. Dünya Savaşı’na kadar sürecek “100 Yıllık bir barış” hediye etmiştir.

    Viyana Kongresi’nden sonra oluşan yeni Avrupa haritası.

    1815’te Viyana’daki barış masasına oturanlar, uluslararası düzeni geriye dönük yeniden inşa etmek isteyen muhafazakar devlet adamları oldukları için, Viyana Kongresi bazı açılardan bir dönemi bitirdiği halde tam anlamıyla yeni bir dönemin başlangıcı olmamıştır. Napolyon Savaşları’nın acı ve yıkıcı etkisini hem kendi ailelerinde hem de ülkelerinde yaşayan bu diplomatlar, Avrupa’daki sınırların 1806’ya, hatta mümkünse Fransız Devrimi öncesine göre yeniden çizilmesini ve Napolyon’un işgal ettiği topraklarda anayasa hayali ile “zehirlediği” belleklerin silinmesini istiyorlardı. Bu nedenle Viyana’da hedeflenen “eskisinden daha iyi” bir Avrupa değil, eski barış düzenini sağlayacak ve Fransa’nın tekrar sınırlarını genişletmeye kalkmasını engelleyecek bir diplomatik yapıydı.

    Fransa’nın Avrupa’nın nerdeyse tamamına savaş açtığı 1792-1815 arasında yaşanan savaşlar sonucunda Avrupa’da 5 milyon kişi ölmüştür. Napolyon’un Rusya’nın Avrupa çapında Büyük Petro (1682-1725) ile başlayan ve Büyük Katerina (1762-96) ile devam eden yükselişinden duyduğu rahatsızlık, Avusturya ve Prusya arasındaki Almanya çekişmesine dahil olma ve Britanya’nın kârlı koloni ticaretinden pay alma çabası, bu savaşların görünen nedenleriydi.

    Avrupa’yı 10 yıldan fazla bir süre hallaç pamuğu gibi attıran Fransa’nın yenilgisi ile birlikte, bir büyük Avrupa kongresi toplanması olağan ve beklenen bir durumdu. Viyana Kongresi’nin olağandışı özelliği ise tarafların ateşkes ve barış antlaşmasını imzaladıktan sonra artık savaşmayan “dostlar” olarak toplanmasıdır. Viyana Kongresi savaşı sona erdiren bir kongre değildir, barış zamanında toplanmıştır.

    Ateşkes ilan edilse bile Napolyon’un arkasında bıraktığı dağınıklığı toplayacak bir kongrenin gerekeceğine dair çağrıyı ilk defa Çar Aleksandr henüz Leipzig Savaşı sürerken, 1813 yılında yapmıştı. Avrupa’nın diplomatları, Fransa’nın katılacağı ama söz sahibi olmayacağı bir ortamda Avrupa adına konuşabilmeyi böylece planlamaya başlamışlardı. Çar Aleksandr, Paris’te çok iyi bilinen ve sevilen bir şahsiyetti. Rusya’nın Polonya üzerindeki planlarını gerçekleştirebilmek için kongre toplandığında Fransa’yı yanına çekmeye çalışacağından şüphelenen Avusturya’nın niyeti Moskova’yı güçler dengesi içinde tutabilmekti. Napolyon’un yönetiminden kurtarılan Alman devletlerinin yeni statülerinin ne olacağı da yine güçler dengesi ilkesini bozmayacak şekilde çözümlenmesi beklenen sorunlardan bir diğeriydi. Napolyon’un işgalinin ardından Papa’nın dağıttığı Kutsal Roma İmparatorluğu’nun yeniden kurulması düşünülmediği için açığa çıkan küçüklü-büyüklü Alman devletlerinin başka türde bir federasyon içine yerleştirilmesi gerekiyordu. Prusya’nın özellikle Güney Almanya üzerindeki etkisi Avusturya’yı endişelendirmekteydi. Prusya Şansölyesi Prens Hardenberg’in Viyana Kongresi toplanmadan önce 29 Nisan’da tarafların tamamına gönderdiği “Avrupa’nın Gelecek Düzeni için Plan” başlıklı mektubu Metternich’in endişelerini haklı çıkarır nitelikteydi.

    Tarafların üzerinde anlaştığı tek konu 15 Ağustos’ta biraraya gelinmesi ve Paris Antlaşması’nı imzalayan 8 ülkenin (Avusturya, Rusya, Prusya, Britanya, Fransa, İsveç, İspanya ve Portekiz) bir tür tertip komitesi oluşturmasıydı. Ancak Castlereagh’ın Parlamento’da katılması gereken oturumlar olması ve Çar’ın Moskova’da daha fazla zaman geçirmek istemesi kongrenin açılışını sonbahara erteleyecekti. Bekleme süresi boyunca Avrupa teyakkuzda kalmış, Avusturya Kuzey İtalya’da büyük bir ordu tutmaya devam ederken Rusya da Polonya’dan askerlerini çekmemiştir. Bu arada ondokuzuncu yüzyıl diplomasisinin önemli özelliklerinden biri olan pragmatizmin bir gereği olarak Bourbon Hanedanı Fransa’da yeniden tahta geçirilir ve Fransa’nın masadan kaçmasını önleyecek yumuşaklıkta koşullar öne sürülür. Örneğin Fransa’nın 1789 değil de 1792 öncesi sınırlara çekilmesi ve Napolyon’un Paris’e taşıdığı bazı sanat eserlerinin iade edilmemesi kabul edilir.

    Hiç şüphesiz ki Fransa’ya önerilen koşullar, Napolyon’un tutuklanıp gönderildiği Elbe Adası’ndan kaçtığı haberinin Şubat 1815’te Viyana Kongresi’ne ulaşmasının ardından sertleşecektir. Napolyon’un Avrupa’ya açtığı ve 18 Haziran 1815 tarihinde Waterloo’da son bulacak son 100 günlük savaş, Talleyrand’ın kongre boyunca gösterdiği çabaların çoğunu boşa çıkarmış, Fransa’nın savaş tazminatını 700 milyon franka yükseltmiştir.

    Balolar ve fiskoslar Diplomatların uzun ve yorucu görüşmelerden sonra müzik ve dansla rahatladığı balolar, yoğun kulislere de sahne oluyordu.

    1814 sonbaharında 200’den fazla Avrupalı diplomat (plenipotentiary) Viyana’da toplanmaya başladı. Esas kararlar Avusturya adına Metternich, Britanya adına Castlereagh, Rusya adına Çar Aleksandr, Prusya adına önce Hardenberg sonra Alexander von Humboldt ve Fransa adına Talleyrand tarafından alınacak olmasına rağmen, bu kalabalık, Avrupa adına çok katılımlı diplomatik bir mekanizmanın kurulmakta olduğu izlenimini vermek açısından önemliydi. Yeniden inşa edilmekte olan düzende Napolyon’un Avrupa’yı birleştirme rüyası tam olarak reddedilmemiş, Fransa gibi yayılmacı bir imparatorluk yerine tarafların ‘eşit’ temsil edileceği bir Avrupa diplomasi dengesi öngörülmüştü.

    Viyana Kongresi’nin bir ateşkes ya da barış kongresi değil de Avrupa devletlerinin barış sonrası çözüm bekleyen sorunlarının konuşulduğu bir zirve olması, benzerlerini bugün Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği çatısı altında gördüğümüz yeni bir diplomasi anlayışını başlatmıştır. Çok sayıdaki katılımcının çok sayıda dengeyi gözeterek ahenkle yürütmeye çalıştığı uzun görüşmeler Viyana’da gerçekleştiği için, vals benzetmesi yapılarak “kongrenin ilerlemediği, dans ettiği” konuşulmuştur. 1 Kasım 1814’ten 8 Haziran 1815’e kadar geçen yedi ay içerisinde Viyana’nın 200 bin civarındaki nüfusu üçte bir oranında artmış, gerçek anlamda sayısız dans, av ve akşam yemeği partisi düzenlenmiştir. Diplomatlar haricinde Viyana’yı mesken tutmuş en kalabalık meslek grubu matbaacı ve yayıncılar olmuştur. Alman yayınevleri telif haklarının uluslararası hukukun bir parçası olması için büyük çaba harcamışlardır.

    Avrupa ideali ile hareket etmeyi öncelikleri arasında birinci sıraya koymuş olan devlet adamları, şüphesiz ki ülkelerinin çıkarları söz konusu olduğunda da zaman zaman kaçak güreşmekten kaçınmamışlardır. Rusya Polonya konusunda, diğer Avrupa devletleri ile beraber taleplerinin gözardı edilmesi için çalıştığı Fransa’nın yardımını istemiş; Metternich ise Rusya ve Prusya arasında yaptığı arabuluculuğu hizmetinde olduğu Habsburg Hanedanı’nın lehine olacak şekilde yürütmüştür. Bununla birlikte kongre boyunca esas unsur olan Metternich ve Castlereagh’ın sağlam işbirliği, hem Rusya’nın Orta Avrupa’nın tamamına hakim olacak şekilde Polonya’nın tamamını kontrol etmesini hem de Prusya’nın meşru Saksonya kralını tahtından edecek şekilde Saksonya ile birleşmesini engellemiştir. Fransa ise Rusya’nın güçler dengesi çerçevesinde sınırlandırılacağını iyi okuyarak kendini diplomasi oyununa Prusya ve Rusya’nın karşısında, Avusturya ve Britanya’nın yanında yeniden dahil etmeyi başarmıştır.

    ‘Avrupa uyumu’ Viyana Kongresi’nde ortaya çıkan “Avrupa Uyumu” kavramı, her kafadan farklı bir sesin çıktığını gösteren karikatürlerle hicvedilmişti.

    Muhafazakar Metternich’in kongreye etki etmesini istemediği akımlardan biri olan liberalizm, kendini en çok anayasa talebi şeklinde göstermekteydi. Napolyon, işgal ettiği Avrupa ülkelerindeki babadan oğula geçen krallıkları yok ederken Fransız Devrimi’nin alameti farikası anayasal hareketlerin tohumunu da bu topraklara serpmişti. Viyana Kongresi’ne hakim olan ve Humboldt gibi liberalleri azınlıkta hatta yalnız bırakan muhafazakar tutum, Fransız işgali altında kalan topraklardan yükselen anayasa taleplerinin, eski kral ve prensleri yeniden tahta oturtarak unutulmasını sağlamayı amaçlıyordu.

    Eski düzenin en ateşli savunucusu olan Metternich’in “orta sınıfın memnuniyetsizliği ile yayılan bir hastalık”tan başka bir şey olmayan “anayasa”nın adını bile duymaya tahammülü yoktu. Ona göre toplumun eşitlik ve özgürlük için yeniden şekillendirilebileceğine duyulan inanç, Fransız Devrimi’nden bu yana yaşanan savaş ve terör yüzünden Avrupa’nın 25 yılına malolmuştu. Metternich, liberalizmi olduğu kadar milliyetçilik hareketlerini de, kurulmaya çalışılan düzeni tehdit edecekleri gerekçesi ile Viyana Kongresi görüşmelerinden dışlamıştır. Avusturya Habsburg İmparatorluğu’nu oluşturan Leh, Çek, Macar, İtalyan, Slav ve Romen halklarının ayaklanmaması için Viyana Kongresi, imparatorlukların çokuluslu yapısını koruyacak biçimde sürdürülmüş ve sonlandırılmıştır. Bu muhafazakar tutum, Avusturya’nın 19. yüzyıl boyunca, 1792 yılına kıyasla, 4 ila 5 milyon daha fazla nüfustan sorumlu olmasına neden olmuştur.

    Viyana Kongresi’nde alınan kararlar temel olarak Britanya ve Avusturya’nın, Saksonya ve Polonya meselesinde Prusya ve Rusya’nın Avrupa’ya etki edecek kadar güçlenmemesi, Fransa, İspanya, İtalya ve Almanya’daki kralların yeniden tahta geçmesi ve Fransa’da küskünlük yaratılmaması, ama komşu ülkelerin Hollanda ile Belçika’nın birleştirilmesindeki gibi güçlendirilmesi (cordon sanitaire) şeklinde özetlenebilir. Castlereagh’ın teklif ettiği Metternich’in şekillendirdiği Avrupa Uyumu (Concert of Europe) toplantıları, barış zamanında yürütülen çoktaraflı diplomatik müzakereler kapsamında öncü bir adım olarak, yukarıda tanımlanan bu düzeni korumayı amaçlamıştır. Viyana Kongresi’nde kabul edilen metnin 6. Maddesi’nde yer alan Avrupa Uyumu’nun en azından 70 yıllık bir barışı garanti edeceğine inanan Castlereagh’ın bu tahmini gerçekçi çıkmış, sistem tökezlese de 1914’e kadar ayakta kalmıştır. 

    Tarihin ilk diplomatlar kongresi

    Diplomatları ilgilendiren davranış, öncelik ve görev tanımına ait gelenek ve teamüllere dayalı uygulamalar, tarihte ilk defa Viyana Kongresi’nde belge haline getirilmiş ve böylece uluslararası antlaşma niteliği kazanmıştır.

    Viyana Kongresi sonrası Avrupa’da yerleştirilmeye çalışılan barış konferansları sistemi, uluslararası ilişkilerde çoktaraflı küresel bir yönetim adına atılmış ilk somut adım olarak görülebilir. Bu sistemin iki dünya savaşının çıkışını engelleyemediği düşünüldüğünde çok da başarılı olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. Bununla birlikte çok katılımlı ve düzenli zirve ve genel kurul toplantılarıyla yönetilen Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler, NATO ve Avrupa Birliği bu sistemin devamı olmasa bile güncellenmiş hali ya da bir üst sürümüdür.

    Tarihçi Mark Jarret’in “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde 5 üye var; Viyana Kongresi’nde 5 diplomat vardı” önermesindeki ironiden öte büyük ve küçük devletleri en azından kağıt üzerinde eşit muamele ilkesi ile barış zamanlarında biraraya getiren bir diplomasi platformunun yansımalarını, günümüz küresel politika uygulamalarında çok sık görmekteyiz.

    Diplomatları ilgilendiren davranış, öncelik ve görev tanımına ait gelenek ve teamüllere dayalı uygulamalar, tarihte ilk defa Viyana Kongresi’nde belge haline getirilmiş ve böylece uluslararası antlaşma niteliği kazanmıştır. Böylece, örneğin, farklı ülkelere ait diplomatik misyonların başındaki büyükelçiler arasındaki hiyerarşik sıralama, büyükelçilerin göreve başlama tarihine göre yapılmaya başlanmıştır. Öncelik tartışmasının diplomasi tarihi boyunca müzakerelerin başlamasını ne kadar geciktirdiği düşünüldüğünde bu çok önemli bir gelişmedir. Diplomatların dokunulmazlıkları ve ayrıcalıkları, 1928 yılındaki Havana Konvansiyonunundan önce bir karara bağlanmamış olsa da Viyana Kongresi bu konuda da öncü kabul edilmektedir.

    Viyana Kongresi, tarihteki ilk diplomatlar kongresidir. Diplomatlar “Avrupa’nın sorunlarını Avrupa usulu ile çözmek” için biraraya gelmiştir. Kissinger’ın deyimiyle “ortak çıkarların birbirine sıkıca ördüğü” bir yapıdır. Bu bağlamda bugün bütün uluslararası örgütlerin sorunları ele alma yöntemi olarak benimsediği kongre ya da “zirve” uygulamasının da ilk en kapsamlı örneğidir.

    Bu kongrenin yıldızı Metternich’in, devlet meseleleri içinde diplomasinin ayrı bir kamu hizmeti olarak kabul edilmesinde oynadığı rol büyüktür. Onun gözetiminde çok sayıda diplomatik uygulama resmîleşmiş, standartlaşmış ve belgelenmiştir. Böylece ortak diplomatik norm, kural ve değerlerin oluşumunda küresel geçerlilik kazanacak yöntemler ortaya çıkmıştır. Ayrıca 20. yüzyıl boyunca uluslararası ilişkilere hakim olacak koalisyon kurma, güçler dengesi ve hegemonya kavramlarını da diplomatik sistem içine yerleştirmiştir. Viyana Kongresi’ni takip eden yıllar içerisinde Avrupa’daki büyükelçilikler ve dışişleri bakanlıkları arasındaki yazışmalardaki belirgin artış, bu sistemin somutlaştığının ve daha fazla bilgi akışına dayalı hale geldiğinin bir göstergesidir. Bu standartlaşmayı diplomatların dokunulmazlık gibi haklarının devletler arasında karşılıklı olarak tanınması takip etmiştir. Soğuk Savaş’ın baskın politikalarından biri olan caydırıcılık da, Metter- nich’in çatışmayı değilse de sıcak savaşı engellemek için yeniden kurulan Avrupa’da “karşılıklı kendine hakim olma”yı (mutual self-restraint) hakim kılması ile benzeşmektedir.

    AVUSTURYA

    PRENS KLEMENS WENZEL LETHAL VON METTERNICH 1773-1859

    Romantik ve bilge diplomasi koçu

    Avusturya’nın en eski ailelerinden birine mensup Metternich, ilk barış kongresi deneyimini babası ile birlikte katıldığı Rastadt Kongresi’nde (1797-99) edindi. Daha sonra 1803’te Berlin, 1806’da ise Napolyon’un özel isteği ve daveti ile Paris büyükelçisi olmuştur. 1809’da Fransa ve Avusturya arasındaki savaşta tutuklanmış, Fransız diplomatları ile takas edilmek suretiyle serbest kalmıştır.

    Napolyon Savaşları devam ederken 1809’da Avusturya Dışişleri Bakanı olmuş ve bu görevi 1821’de şansölye oluncaya kadar sürdürmüştür. Diplomatik görevlerinde benimsediği “aktif tarafsızlık” ve “denge” prensipleri sayesinde Napolyon’a karşı Rusya ve Prusya tarafından kurulan son Avrupa koalisyonuna tarafsızlığını koruyan Avusturya’nın en son katılmasını sağlamıştır. 26 Haziran 1813’te Avusturya’yı Rusya’ya karşı savaşa sokmak isteyen Napolyon’la 10.45’ten 18.30’a kadar aralıksız görüşmüş, ülkesini savaşa sokmamıştır. Metternich’in bu toplantı çıkışında şapkasını bilerek düşüren ve bir imparator olarak önünde eğilinerek şapkasının kendisine verilmesini bekleyen Napolyon’un yanından hiç eğilmeden dimdik yürüyerek ayrılışı, diplomasi tarihinin unutulmaz sahneleri arasında yerini almıştır.

    Napolyon Savaşları’nın son aşamasındaki tutumu Avusturya’yı Avrupa’nın arabulucusu, Metternich’i de “diplomasi koçu” konumuna getirmiştir. Viyana Kongresi’nde Alman devletleri, Polonya, Kuzey İtalya ve Hollanda ile ilgili alınan kararlar tam olarak birebir Metternich’in isteğini yansıtmaktadır. Burada kurulan uluslararası düzeni 30 yıl sonra sarsacak ama yıkamayacak olan 1848 Devrimleri ise Metternich’in öngörü ve bilgeliğinin de sınırları olduğunu göstermiştir.

    Metternich’in özenli, son derece hesaplı diplomatik yazışmaları ve yabancı dillerdeki üstünlüğü devlet adamı olarak başarısının önemli bir nedeni olarak görülmektedir. “19. yüzyıl diplomatik yıldızlar galaksisi” olarak kabul edilen Viyana Kongresi’nin en parlak yıldızı hiç şüphesiz ki Metternich idi. Metternich, devrimlerin, liberal ya da milliyetçi hareketlerin toplum ve devleti değiştirebileceğine inanmadığı için muhafazakar, duyguların ve özellikle aşkın insanın vazgeçilmez yaşam gücü olduğuna inandığı için tipik bir romantikti. Kendisini terk eden yasak aşkı Düşes Wilhelmine Sagan’a Viyana’da akşamları uzun hasret mektupları yazarken, gündüzleri tarihe not düşmeye devam etmiştir.

    PRUSYA

    WILHELM VON HUMBOLDT 1767-1835

    Özgürlükçü, dilbilimci ve filozof Alman hoca

    Prusya’yı Viyana konfresi’nde yaşlı ve nerdeyse tamamen sağır Prens Hardenberg temsil ediyordu. Ancak kongrenin başlangıcından itibaren diplomat ve filozof Humboldt amirinden daha büyük bir sorumluluk yüklenmiştir. Onun gözünde Viyana Kongresi bir “Avrupa Cumhuriyeti”ne en çok yaklaşılan an olmuştur.

    1802’de Roma büyükelçisi olan Humboldt, on yıl sonra Viyana büyükelçisi olarak atandığında yeniden şekillenen Avrupa düzeninde önemli bir rol oynama fırsatı bulmuştur. 1817’de atandığı Londra büyükelçiliği görevi süresince hem savaş yorgunu Prusya ekonomisi için büyük fon yaratmayı başarmış hem de British Museum’da Sanskritçe öğrenmiştir. 1819’da özgürlükçü bir anayasa yazımı için çalışırken Kral III. Friedrich Wilhelm ile ters düştüğü için devlet görevlerinden azledilmiştir. Sonraki hayatına filozof ve dilbilimci olarak devam etmiş, Goethe ve Schiller ile yakın arkadaşlık ilişkileri kurmuştur.

    Humboldt’un 1792’de yazdığı Devlet Eyleminin Sınırları Hakkında başlıklı kitabının John Stuart Mill’i çok etkilediği bilinmektedir. Humboldt aynı zamanda Berlin’deki Humboldt Üniversitesi’nin de kurucusudur.

    BÜYÜK BRİTANYA

    LORD ROBERT STEWART CASTLEREAGH 1769-1822

    Düellocu, statükocu, sıcakkanlı bir İngiliz

    İrlanda’nın en zengin toprak sahibi ailelerinden birine mensup olan Castlereagh, utangaç, mesafeli ve üstlendiği önemli görevlerde kamuoyunda çok popüler olamamış bir devlet adamıdır. Cambridge’ten mezun olunca 1791’de büyük bir Avrupa turuna çıkmış ve kıtadaki dinamikleri ve eğilimleri öğrenmeye çalışmıştır. Dönüşünde ise liberal düşüncelerini bir kenara bırakıp parlamentoda Britanya hükümetinin resmî İrlanda politikasını desteklemeye başlamış, 1798’de İrlanda Bakanı olmuştur. 1804’te ise Pitt’in yeniden kurduğu kabinesinde Savaş Bakanı olur. Beş yıl sonra, Dışişleri Bakanı George Canning ile düello yaptığı ve Canning’i yaraladığı için bu görevden istifa etmek zorunda kalır. 1812’de kabineye bu sefer Dışişleri Bakanı olarak geri döner ve 1821’deki intiharına kadar bu görevi sürdürür.

    Castlereagh, Viyana Kongresi’nde Britanya dışişleri bakanlarında rastlanmayan bir özellik olarak belirgin bir Avrupalı kimliği geliştirmiştir. Avrupa meselelerinin iki yılda bir düzenlenecek kongrelerle çözüme ulaştırılması teklifi, kendisine bir Avrupalı diplomat olarak itibar getirmişse de Britanya’da ağır eleştirilere yol açmıştır.

    FRANSA

    CHARLES MAURICE DE TALLEYRAND-PERİGORD 1754-1838

    Rejimler düştü ama o hep ayakta kaldı

    Paris’in ileri gelen aristokrat ailelerinden birine mensup Talleyrand çok istemesine rağmen aksayan ayağı yüzünden orduya katılamamış, onun yerine Sorbonne’da ilahiyat okumuştur. Diplomasiye başlangıçta ruhban sınıfını temsilen katılmıştır. Oyuncu tavırları, yüksek ikna kabiliyeti ve tatlı dili mesleğinde ilerlemesini, kurnazlığı ise hizmet ettiği rejimler ve koşullar değişse bile hep ayakta kalmasını sağlamıştır. XVI. Louis, Fransız Devrimi, Napolyon, XVIII. Louis ve Louis-Philippe dönemlerinin tamamında görevde kalmıştır.

    Talleyrand, 1792’de Fransa’yı temsilen Londra’ya gönderilmiş, Paris’e döndükten sonra Napolyon’un 1799’da düzenlediği darbede ona yardımcı olmuş ve imparatorluğa dışişleri bakanı olarak hizmet vermiştir. Ünlü “rejimler düşer ama ben asla” sözünü doğrularcasına 1814 yazında Napolyon yerine tekrar tahta çıkan Bourbon Hanedanı’nın da dışişleri bakanı olmuştur.

    Viyana Kongresi’nde yenilmiş Fransa’yı temsil etmesine rağmen kendisine “diplomatların prensi” ünvanını kazandıran kurnazlığı ile Fransa’nın karar alıcı mekanizmaya dahil olmasını ve hatta zaman zaman da karar alma süreçlerinde belirleyici ülke olmasını sağlamıştır. Erken dönem kamu diplomasisinin en başarılı isimlerindendir..

    Fransa’nın Viyana Kongresi’nden dışlanmasını önlemek için geliştirdiği taktikler arasında ünlü Fransız şef Antoine Carem’i Viyana’ya getirtmek de vardır. Diplomatik çevrelerde kendisine hiç güvenilmediğinin bir göstergesi olarak, Talleyrand’ın ölüm haberini alan Metternich’in “böyle yaparak ne demek istedi acaba” dediği rivayet edilir.

    RUSYA

    ÇAR I. ALEXANDER 1777-1825

    ‘Avrupa’nın kurtarıcısı’ umduğunu bulamadı

    Alexander, annesi Büyük Katerina’nın ölümünden sonra tahta geçen ve halk arasında hiç sevilmeyen babası I. Paul’e düzenlenen suikast sonucunda 1801’de 23 yaşında Rus Çarı olarak taç giymiştir. Napolyon ile 25 Haziran 1807’deki buluşmalarından çok memnun kalmış, dünyayı Batı Fransız ve Doğu Rus İmparatorlukları arasında bölmekten yana yapılan konuşmalardan bir rahatsızlık duymamıştır. Ancak ilişkilere karşılıklı şüphe hakim olunca Fransa Prusya’dan çekilmemekte, Rusya da Tuna Nehri’ni güney sınırı yapmakta ısrarcı olmuştur.

    Napolyon 1812 yazında Moskova’yı işgal edince, Rus halkı ve Çar Aleksandr üzerinde bu olayın büyük nefret ve öfke uyandırmasının en büyük sebebi, tarihin Kremlin’e adadığı kutsallığın bu şekilde ihlal edilmesi olmuştur. Napolyon’u insanlığın kutsal haklarını ihlal eden bir saldırgan olarak görmesinden dolayı savaşta ona karşı duruşuna millî olduğu kadar dinî bir misyon da yüklemiştir. “Ya o, ya ben. Ya ben, ya o. Artık ikimiz birden varolamayız” sözleriyle mücadelesine başlamış, Avrupa koalisyonlarının bitiremediği Napolyn’u yenmiştir.

    Rusya, Viyana Kongresi’ne “Avrupa’nın kurtarıcısı” olduğu inancıyla katılmış, bu gurur
    Rus ordusunun “babası” Çar Aleksandr’ın kongre boyunca benimsediği ahlakçı, öğretici tona yansımıştır. Kongrenin kapanışında kurulmasını teklif ettiği olası liberal ve milliyetçi ayaklanmalara karşı Hıristiyan değerlerini savunacak bir Kutsal İttifak, bu tonun somut bir dış politika yansıması olmuştur. Castlereagh’ın “görkemli bir mistisizm ve saçmalık” diyerek reddettiği ittifak hiçbir zaman Çar’ın istediği etkiye ulaşamamıştır. Ayrıca tamamen Rusya’ya bağlı bir Polonya için yaptığı girişimlerin Metternich’e takılmasını, “kurtarıcısı” olduğu Avrupa’nın kendisine yönelik sadakatsizliği olarak değerlendirmiştir. Metternich, Aleksandr’ın Napolyon’la birlikte dünyayı doğu ve batı diye paylaştıkları o toplantıyı asla unutmamıştır.

    RUS ÇARI’NIN OYUNU

    Osmanlı Devleti nasıl devre dışı kaldı?

    Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’nın 100 yıllık geleceğini belirleyen Viyana Kongresi’ne katılmamıştır. Avrupa’daki varlığı zayıflayan Osmanlılar konusunda tarafların arasında uzlaşılması zor fikir ayrılıkları bulunuyordu. Viyana Kongresi’nin içine bu kadar zor bir konunun dahil edilmesi, her şeyden önce elde edilmeye uğraşılan “Avrupa Uyumu”nu derinden sarsacaktı.

    Viyana Kongresi’nin hedeflerinden biri, Rus İmparatorluğu’nun güçler dengesini bozacak kadar ön plana çıkmasını engellemekti ve bu bakımdan Metternich ile Castlereagh Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünün de Avrupa güvencesinde olmasını sağlamayı istiyorlardı. Çar Aleksandr Osmanlı İmparatorluğu’nun daveti reddetmesini sağlamak için davet mektubuna İstanbul’daki Hıristiyanların Avrupa koruması altına girmesinin de konuşulacağına dair bir cümle koydurtmuş, bunun üzerine beklendiği gibi II. Mahmud kendisine gönderilen daveti reddetmiştir.

    1821-22 Yunan Ayaklanmaları sırasında “Avrupa Uyumu”nun tutumu, Viyana Kongresi sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğü ile ilgili bir garanti verilmemiş olmasından dolayı Osmanlılar açısından son derece müdahaleci ve parçalayıcı olmuştur.

  • Hadice Sultan, hayatı roman

    Hadice Sultan, hayatı roman

    Sultan V. Murad’ın dört kızının en büyüğü Hadice Sultan’ın memleket hasreti, hastalık ve yoksullukla noktalanan hayatı; baskı, isyan ve hüsranla dolu hakiki bir dramdır.

    Sultan V. Murad’ın ikinci çocuğu ve büyük kızı Hadice Sultan’ın doğumu bile yaşayacağı trajik hayatın bir habercisi gibidir. Sultan Abdülaziz 1869’da, ağabeyi Abdülmecid’in şehzadelerine birden fazla çocuğu yasakladığından, Murad’ın hamile eşi Şayân’ın sarayda doğum yapmasına izin verilmez. Sözde düşük yapması için Doktor Emin Paşa’nın konağına götürülür ve orada doğum yapar. Hadice Sultan doğunca, saray çevresine Şayân’ın düşük yaptığı haberi uçurulur. Yedi gün sonra da loğusa ve bebeği gizlice veliahtın dairesine getirilir ama 16-17 yaşındaki zavallı anne Şayân ölür. Hadice Sultan ise altı yaşına kadar babasının Kurbağalıdere’deki köşkünde gözlerden uzak büyütülür.

    Hadice Sultan’ın varlığı, babası V. Murad’ın 1876’daki üç aylık saltanatında resmiyet kazanmıştır. O kısa evre sona erip bütün aile Çırağan Sarayı’na kapatıldığı sırada Hadice Sultan 7 yaşındadır. Tedavisi olmayan akıl hastalığı gerekçesiyle tahttan indirilen V. Murad, yaşadığı depresyonları atlattıktan sonra, kızları Hadice ve beş yaş küçüğü Fehime’nin eğitimlerini kendisine iş edinir. Kalfalar, yabancı muallimeler de her iki sultana saray eğitimi yanında piyano dersleri vermektedir. Kendi babası Abdülmecid’in millete örnek olsun diye bizzat elinden tutup mektebe götürdüğü, öğretmene teslim ederken diğer öğrencilerden farklı bir muamele yapılmamasını istediğini belirttiği V. Murad, Osmanlı şehzadeleri arasında en iyi eğitim görmüşlerdendir. Bu sebeple, devrik padişah kendi çocuklarının iyi bir eğitim almasına büyük önem verir. Fransızca romanlar okuyan, kültürlü, açık fikirli, hayat dolu Hadice Sultan’ın Çırağan’daki kapalı yaşamı 25 yıl sürer. II. Abdülhamit, ağabeyi Murad ile birlikte âdeta haspe mahkûm ettiği yeğenlerinin evlenme çağlarının geçtiğinden sanki habersizdir.

    Yıldız Sarayı’nda düğün Sarayda geleneksel koltuk merasimi öncesi. Haremin sazende kızları, zifaf için damat paşayı bekleyen sultanefendiye fasıl geçiyorlar. Muhteşem gelinliği ve çelengi ile koltukta oturansa olasılıkla yaşını başını almış Hadice Sultan.

    Hadice ve Fehime Sultanların, kalpsiz amcalarına, evlenip Çırağan zindanından kurtulmak istediklerini, lâyık görürse haremağalarına bile varabileceklerini bildirmeleri üzerine, ikisi de bir daha babalarının yanına dönmemeleri koşuluyla 1901’de Yıldız Sarayı’na “misafir” alınırlar. Bu sırada Hadice Sultan 31 yaşına gelmiştir ve ilk kez tebdil-i mekân ederek Feriye’den Yıldız Sarayı’na yerleşmiştir. Kızların çeyizleri hazırlanır, artık tek eksik damat adaylarıdır. Akıllı ve yürekli kızlar II. Abdülhamit’e haber göndererek “Daha ne kadar oturacağız? Biz de evimizi bilelim!” derler. Amcanın yanıtı “Ben de üzülüyorum, lâkin talip çıkmıyor. Uşaklara mı vereyim?” olur. Hadice ve Fehime sultanlar, amcalarını protesto etmek için Selamlık törenlerine çıkmazlar.

    Nihayet bir akşam yeğenlerini locasına davet eden Abdülhamid, düğün müjdesini verir. Birkaç ay sonra da Hadice ve Fehime sultanların çeyizleri Şale Köşkü’nde sergilenir. Bunun anlamı damat adaylarının bulunduğudur.

    Hadice Sultan’ın Lübnan’daki sürgün yılları

    Sultan II. Abdülhamid’in, yeğeni Hadice Sultana, olasılıkla iki sebeple: V. Murad’ı büsbütün çıldırtmak; kendi kızlarından daha kültürlü, özgür düşünceli bu zeki kızı cezalandırmak için lâyık gördüğü eş; çirkin, kaba, palabıyıklı, alaydan yetişme, sorgu işlerine bakan Vâsıf Bey’di. Padişahın bu garip namzede, -aşiret reislerine ihsan ettiği- önemsiz bir rütbe olup salt paşa denilmesini gerektiren “mirü’l-ümerâ”lığı yeterli görmesi de mânidardır.

    Hadice Sultan ile Fehime Sultan’ın düğünleri aynı gün, 12 Eylül 1901’de yapılır. Yeni evlilere Ortaköy’de Abdülhamid’in kızları Zekiye ve Na’ime sultanların oturdukları Çifte Saraylar’ın yanındaki bir konak verilir. Hadice Sultan, daha ilk günden beğenmediği kocasını yatak odasına almaz, Vâsıf Paşa selamlıkta yatıp kalkar. Hadice Sultan kendisine bu kaba ve yaşlı adamı layık gören ama kızlarını Gazi Osman Paşa’nın oğulları Nureddin ve Kemaleddin Paşalar ile evlendiren amcasına büsbütün kinlenir. Kuzeni ve komşusu Na’ime Sultan’ın yakışıklı, görgülü ve tahsilli eşi Kemaleddin Paşa’yla aralarında giderek aşka dönüşecek bir yakınlık başlar. Tutkulu mektuplaşmalar, gizli buluşmalarla alevlenen yasak aşk üç yıl kadar sürer.

    Hadice Sultan Yalısı Ortaköy’de Hadice Sultan- Kemaleddin Paşa yasak aşkının mektuplarına tanıklık etmiş yalı.

    Sonunda halk arasında, “Plevne kahramanının oğluyla mazlum ve mahkûm eski padişahın kızının aşkı” dedikoduları ayyuka çıkınca Abdülhamid, Kemaleddin Paşa’yı kızına boşttırarak Bursa’ya sürer. Meşrutiyet’in ilanından sonra Kemaleddin Paşa İstanbul’a döndüğünde Vasıf Paşadan ayrılmış olan eski sevgilisine evlenme teklif eder, Hadice Sultan teklifi geri çevirir.
    Mutsuz bir evlilik; ateşli bir aşktan sonra Hadice Sultan şansını bir kez de 1909’da tanıştığı Hariciye Nezareti ka- tiplerinden Rauf Hayri Bey’le dener. Aynı yıl evlenen çiftin iki çocukları olur. Nahid Sırrı Örik, severek evlenmesine rağmen Hadice Sultan’ın geçici maceralardan kendini alamadığını, bundan dolayı dedikodulara sebep olduğunu belirtir. Hadice Sultan 1918 yılında Rauf Bey’den de ayrılır. 1924’te Türkiye’den sürülen hanedan mensupları arasında oğlu Sultanzade Hayri Bey, kızı Selma Hanımsultan’la birlikte o da vardır. Çocuklarıyla Beyrut’a yerleşir, Rauf Bey’in gönderdiği nafaka ile geçinmeye çalışır. Rauf Bey hapse düşünce o nafaka da kesilir, Sultan’ın yaşamı da zorlaşır. Daha sonra kızı Selma Hanımsultan’ın evlendiği Hint mihracesinin gönderdikleriyle kıt kanaat yaşamaya çalışır. Geçirdiği felçle artan Beyrut çilesi, 1938 yılında ölümüyle son bulur. Cenazesi Şam’a götürülerek Sultan Selim Camii haziresine gömülür.

    Örik’in tesbitine göre kızı Selma Hanımsultan da Hindistan’da koca dayağına dayanamayarak annesinden üç yıl sonra Paris’te ölmüştür. Hadice Sultan ile kızı Selma Hanımsultanın yaşamları aynı yıllarda Beyrut’ta bulunan Refik Halid Karay’ın Türk Prensesi Nilgün romanına esin kaynağı olacak, Hadice Sultan’ın torunu Kenize Murad ise anneannesi ile annesinin yaşamöykülerini Saraydan Sürgüne isimli eseriyle romanlaştıracaktır. 

    (Necdet Sakaoğlu ile yapılan konuşmadan ve ‘Bu Mülkün Kadın Sultanları’ndan özetlenmiştir)

    VAHİDETTİN’DEN HADİCE SULTAN’A BOŞANMA YARDIMI

    Vasıf Paşa damatlığa layık değil!

    MUZAFFER ALBAYRAK

    Büyük biraderimiz Sultan V. Murad’ın kızı Hadice Sultan’ın baskı ve zorlama ile rızası ve arzusu hilâfına olarak Mâbeyn-i Hümâyun bendegâhından olmaktan başka bir mahiyet ve meziyeti olmayan ve hiçbir şekilde damat olmaya lâyık bulunmayan Vasıf Paşa ile vicdana ve şer’e aykırı olarak birkaç sene önce nikahlanmıştı.

    Böyle cebir ve zulüm ile bir tarafın onayı olmadan akdedilen nikahın şer-i şerif nazarında sahih ve muteber olmayacağı tabii olduğundan mahkemeye müracaat edilerek nikahın bozulması mümkün ise de ailemize müteallik özel bir meseleyi bu şekilde ortaya çıkarmak, halkın diline düşürmek doğru olmayacağından, bu işin bir an önce bitirilmesini ve hasta Hadice Sultan’ın düşmüş olduğu üzücü durumdan kurtarılmasını istirham ederim.

    (Şehzade Vahidettin’in II. Meşrutiyet döneminde sonra Sadrazam Kamil Paşa’ya 3 Şubat 1909 tarihli mektubu)

  • Denizaltılar ve akıncılar eski ekolü sulara gömdü

    Denizaltılar ve akıncılar eski ekolü sulara gömdü

    Alman u-boat’larının her tür gemiye karşı geliştirdikleri yeni hücum teknikleri ve yüzey akıncılarının (surface raiders) yük gemilerine karşı düzenlediği baskınlar, İtilaf Devletleri’ni yenilginin eşiğine getirmişti.

    Savaş sırasında denizlerde de bir dizi yeni gelişme yaşanmaktaydı. Bunların en önemlisi Müttefikleri yenilginin eşiğine getiren denizaltı savaşıydı. Alman denizaltıları yüzlerce gemi batırdı. Keza gene bu savaşın öne çıkardığı “akıncılar” da denizaltılarla birlikte 2. Dünya Savaşı’nda çok daha yaygın kullanılacaktı. Denizlere bakarsak, Almanların denizaltıların yanı sıra üç çeşit yüzey akıncısı kullandıkları görülür. Bunlar kıstırılıp batırılıncaya kadar, kendilerine karşı muazzam kaynak ayıran İngiliz donanmasına büyük sıkıntı verdi. Akıncıların ilk grubu savaştan önce dünyanın dört bir yanına dağılmış bulunan kruvazörlerdi. İkinci grup ise yardımcı kruvazör olarak silahlandırılarak denizlere salınan hızlı yolcu gemileriydi.

    Akdeniz’in gemi avcısı Akdeniz’de yüzeyde seyir halinde bir Alman U-boat’u (1917). Güvertede görülen küçük flamaların herbiri, batırılan gemileri simgeliyor.

    Bunlardan Willhelm Der Grosse Batı Afrika’da kıstırılmadan önce 3 gemi batırdı. Prinz Ethel Friedrich ise 11 gemi batırdıktan sonra ABD’de enterne edildi. Esas başarılı akıncılar şileplerden dönüştürülen ve silahları son ana kadar gizlenen gemilerdi. Bunlar büyük depoları sayesinde hiç ikmal almadan bir yıldan uzun süre okyanuslarda dolaşıp yük gemilerini avlıyordu. En başarılı olanları Moeve, Seeadler ve Wolf’dur. Bunlar sırasıyla 15, 13 ve 15 gemi batırdı. Wolf’un döktüğü mayınlar ayrıca 15 gemiyi denizin dibine gönderdi. Ne var ki sadece birkaç tanesi geri dönebilecekti.

    O günün olanakları içerisinde okyanuslarda kaybolan gemileri bulmak zordu ama tespit edilmeleri sonuçta bir zaman meselesiydi ve batırılan gemilerin bir kısmı son anda durumu bildirebiliyordu.

    Derinden gelen ölümün sessiz filmi 1927’de yapılan Alman sessiz filmi “U-9 Weddigen” adını dönemin en meşhur denizaltı komutanından alıyordu. Otto Weddigen, 22 Eylül 1914’te U-9 denizaltısıyla üç İngiliz kruvazörünü içlerindeki 1400 kişiyle birlikte batırmış ve milli kahraman ilan edilmişti.

    LOTHAR VON ARNAULD DE LA PERIERE

    Rekoru henüz kırılamadı: 453 bin gros ton, 194 gemi

    Alman donanmasının bu aristokrat subayı, tarihin en fazla gemi batıran denizaltı komutanıdır. Önce U-35, sonra da U-139 ile Akdeniz’de toplamı 453.717 bin gros ton olan 194 gemiyi denizin dibine göndermiştir. İlki 1915’in Kasım ayında başlayan 14 seferde elde ettiği zaferler
    için yüzeyden hücum taktiğini uygulamış, bunların çoğunu şimdiki denizaltılarda olmayan güverte topuyla batırmıştır (Denizaltıların taşıdığı torpil sayısı sınırlı olduğu için bu taktik büyük önem taşıyordu). 2. Dünya Savaşı’nın denizaltıcıları bu skora yaklaşmayı bile başaramadılar ama o dönemde denizaltılara karşı tedbirler çok daha gelişmişti ve çok az denizaltıcı 14 seferi tamamlayabilecek, Alman denizcilerinin dörtte üçünden fazlası ölecekti.

    KARL VON MÜLLER

    Denizlerin modern korsanı

    İlk önemli akıncı harekatını yapan SMS Emden hafif kruvazörünün komutanıdır. Savaş çıkmadan birkaç gün önce durumu sezmiş ve Çin’deki Alman imtiyazlı bölgesi olan Tsinghao limanından denize açılarak akıncılık yapmaya karar vermiştir. Hint Okyanusu’nda iki savaş gemisi ile 16 yük gemisi batırmış, bir gemiyi de ele geçirerek yardımcı olarak kullanmıştır. Emden’e karşı büyük kaynak ayrılmış, nihayet Cocos adası civarında batırılmıştır. Müller, teslim olmuş, o sırada karaya çıkmış olan gemi birinci zabiti von Mücke ele geçirdiği bir tekne ile yanındakilerle birlikte Yemen’e ulaşıp Osmanlı bölgesinde kurtulmuştur. Akıncı harekatı o kadar başarılı oldu ki, Almanlar iki savaşta da çok sayıda kruvazör veya sivil gemiyi donatarak bunu tekrarladılar ve çok sayıda gemi avladılar.

  • Paletli canavarın emekleme dönemi

    Paletli canavarın emekleme dönemi

    Dönemin ilk tankları, tarih öncesinden kalma canavarlara benzetiliyor, “zırhlı birlik” diyenler hayalperestler olarak görülüyordu. Ama Yıldırım Savaşı’nın yolu açılmıştı.

    Hava muharebeleri savaşın kurallarını değiştirmeye başlamıştı ama, esas savaş yine karada cereyan etmekteydi. Burada siperleri aşmak için tankların geliştirilmesi çok erken başlamış ama bunların taktik olarak etkili bir şekilde geliştirilmesinin yolu bulunamadığı gibi, ilk zırhlı paletli araçlar da teknik olarak çok yetersiz kalmıştı. Tarih öncesinden kalma canavarlar gibi siperlerin arasında biraz dolaştıktan sonra ya çamura saplanıp kalıyor ya da engellere takılıyordu. Bu savaşta İngilizler tank konusunda ileri olmakla birlikte bundan nadiren yararlandılar. Tanklar ancak 2. Dünya Savaşı’nda kendilerinden beklenen performansı gösterebilecekti.

    Ancak savaşın sonunda Mark serisinden İngiliz tankı bir hendeği geçmeye çalışıyor (1917). Tanklar ancak savaşın sonunda ağırlıklarını hissettirmeye başladılar ama stratejik bir yarma yapabilecek teknik olanakları henüz yoktu.

    1. Dünya Savaşı’nda denizaltılara karşı geliştirilen konvoy sistemi bir kenara konulursa müttefiklerin öncülük yapıp ileri geçtikleri başlıca alan tanklardır. İşin ilginci tankın geliştirilmesine önce İngilizler büyük bir atılım yapmış ama bunu kendi yüksek komutanlıklarının itirazlarıyla boğuşarak gerçekleştirmişlerdi. Bu arada Alman yüksek komutanlığı da birkaç tank imalatına binbir zorlukla razı olmuş ve bu arada Fransızlar en iyi tankı yapmışlardı. Ancak aşırı kayıp veren Fransızlar o kadar pasif bir anlayışa yöneldiler ki, tankları ancak piyade desteği olarak düşündüler. Tanklar ancak savaşın sonunda ağırlıklarını biraz hissettirmeye başladılar ama beklenen stratejik yarmayı yapamadılar. Bu nedenle 1940’taki “yıldırım savaşı”na kadar tanklar piyade destek vasıtası olarak görülmeye devam edecek, bağımsız zırhlı birlikleri savunanlar her yerde egzantrik hayalperestler olarak görülecekti.

    Savaştan sonra İngilizler öncü oldukları bu alanı ihmal ederken Almanlar tankı geliştirerek 2. Dünya Savaşı’nın “yıldırım savaşı”nı hayata geçireceklerdi. İngiliz tank teorisini hazırlayan Fuller 1930’larda siyasi olarak gözden düşüp ordudan ayrıldı, ama gene bu savaşta genç bir subay olan Heinz Guderian 1940’dan sonra Alman tank üstadı olarak tarihe geçti.

    ERNEST DUNLOP SWINTON

    Makinelitüfeğe karşı piyadeyi korumak için

    İngiliz subay, tank fikrini geliştirenlerin başında gelir. 1914’te cephelerde makinelitüfeklerin piyadeyi biçtiğini gören Swinton onları ileri taşıyacak bir zırhlı-paletli traktör projesi ortaya attı. İngiliz yetkilileri bunu görmezden geldiler ama proje o sırada donanma bakanı olan Winston Churchill’in dikkatini çekti. “Landship Comittee” (kara gemileri komitesi) isimli bir grup kurarak çalışmalarını teşvik etti. Ortaya günümüz- deki tanklara benzeyen bir şartname çıktı ve ilk prototip 1915 Eylül’ünde hazırdı. Gizlilik amacıyla bunlara sıvı taşıyan anlamında “tank” adı verildi ve bu ad yapıştı kaldı. 1916’da 50 kadar tank cephede ilk kez boy gösterdiler. 1917’de ise Cambrai’de 476 tank ile tarihin ilk zırhlı hücumu yapıldı. Bazı muharebelerde yüz bin kayıpla ancak bin metre ilerlenirken, burada birkaç saatte çok az kayıpla 6.5 kilometrelik ilerleme gerçekleşti ki, o dönem için bu muazzam bir olaydı.

    J.F. C. FULLER

    Almanlara ilham veren İngiliz

    Tank birliklerinin ilk subaylarından olan “Boney” lakaplı Fuller, 1917’de Cambrai’de yapılan ilk tank hücumunu planlamıştır. Daha sonra savaşı uçakların ve tankların yıldırım hücumuyla bitirmeyi amaçlayan “Plan 1919”u yaptı ama savaş 1918 Kasım’ında sona erdi. Daha sonra mekanize birlikler üzerindeki teorileri geliştirdi ve aynı zamanda çok tanınmış bir askerî yazar oldu. Ne var ki faşist eğilimleri yüzünde ordudan ayrıldı ve 2. Dünya Savaşı’nda göreve çağrılmadı. Yazıları Almanya’da kendi ülkesinden çok daha fazla okundu ve anlaşıldı. Yıldırım savaşı General Guderian tarafından uygulandı. Böylece bir sonraki savaşı da etkilemiş oldu. İngilizler mekanize savaş konusunda çok ileride oldukları halde öyle geri kaldılar ki, 2. Dünya Savaşı’nda bu alanda Almanlara hiç yetişemediler.

  • Modern savaş vahiyleri yine gökyüzünden indi

    Modern savaş vahiyleri yine gökyüzünden indi

    154 bin uçakla tarihte ilk kez hava cepheleri oluştu. Keşif yapan uçaklar, artık birer ölüm makinesine dönüşürken, savaşların yapılış şekli de sonsuza dek değişecekti.

    Sanırız, 1. Savaş’ın en büyük yeniliği, daha önce Libya’da uçan birkaç İtalyan pilotunu ve Balkan Savaşı’ndaki bir avuç uçağı saymazsak, tarihte ilk kez hava cephelerini oluşturan 154 bin uçağın arz-ı endam etmesiydi. Ağırlıkla çamur dolu siperlerde yapılan bu savaşta renkli uçaklarıyla göklerde süzülen pilotlar, savaşın bir nevi yeni şövalyeleri olmuştu.

    Çatışmaların ilk günlerinde keşif için kullanılan uçaklar, sadece birkaç ay sonra düşman keşif uçaklarını ve birbirlerini düşüren birer avcıya dönüşecekti. Ama bunun için hem daha güçlü motorlara, hem de iyi bir silaha ihtiyaçları vardı. Yani uçak burnundan ileri ateş edebilmeliydi, ama pervane buna engel oluyordu. Bu konuda ilk denemeyi pervaneye kurşun saptırıcı metal plakalar yerleştiren Fransız pilot Roland Garros yaptı ve birkaç zafere imza attı ama bu ilkel yol, kalıcı bir çözüm olamazdı. Hollanda asıllı Anton Fokker’in pervane arasından ateş edebilen mekanizmayı icadı Alman havacılarına o kadar büyük bir avantaj sağladı ki, 1915’te kesin hava üstünlüğünü ele geçirdiler. Tabii İtilaf kuvvetleri bu sırrı ele geçirince ertesi yıl denge sağlandı.

    İlk it dalaşı Tarihte hava muharebeleri dönemi açılıyor. Tek kişilik İngiliz SE-5 uçağıyla, iki kişilik Alman Rumpler uçağı havada mücadele halinde.

    1. Dünya Savaşı’nda 1514 pilot beş veya daha fazla uçak düşürerek “as” olma unvanını elde ettiler ki, bunlardan 14’ü 50’den fazla uçak düşürmüştür. En çok hava zaferi olan “Kızıl Baron” lakaplı Alman Manfred von Richtofen 80 uçak düşürdükten sonra 1918 başlarında yerden açılan ateşle vurularak ölmüştü. Avcı uçaklarının yanı sıra deniz uçakları, bombardıman filoları ve zeplinler de ilk kez bu savaşta faaliyet gösterdi.

    Kızıl Baron En çok hava zaferi olan “Kızıl Baron” lakaplı Alman pilot Manfred von Richtofen 80 uçak düşürdükten sonra 1918 başlarında yerden açılan ateşle vurularak ölmüştü.

    ANTON FOKKER

    Pervanenin arasından kurşun geçiren adam

    Senkronizasyon mekanizması ile hava savaşını değiştirdi. Uçaklara büyük ilgisi olan Fokker iki kanatlı pervanenin arasından ateş eden sabit bir makineli tüfeğin hava muharebesi için en iyi çözüm olduğunu düşünüyordu. Tetik mekanizmasını pervane şaftı ile senkronize etti. Öyle ki mermiler pervane yatay durumda iken üzerinden ateş ediyor ama pervane çok hızlı döndüğü için bu, ateş hızını azaltmıyordu. Söz konusu sistemi kullanan Fokker E-1 uçağı 1915’te yüzlerce müttefik pilotunun sonu oldu. Savaştan sonra uçak üretimini sürdürdü.

    MAX IMMELMANN

    Havada takla atar, avken avcı olurdu

    Günümüzde hâlâ kul- lanılan “it dalaşı” taktiklerini ilk geliştiren pilotlardandır ve havacılığa meraklı herkes “Immelman manevrası”nı bilir. Jetlerin dalaşında da, bu manevra mümkün olan her durumda kullanılır. Bu, takip edilen pilotun dikine yükseldikten sonra dönerek takla atması, bu şekilde kendisini takip edenin kuyruğuna takılarak üstün duruma geçmesini sağlar. Immelmann ikisi kesin olmayan 17 hava zaferinden sonra düşürüldü ama ha- vacılıkta ebedi bir ad bıraktı.

    OSWALD BOELCKE

    İkili kol uçuşunu buldu

    Boecke hava muharebelerinin temel kurallarını koyan öncü havacılardandır. Hâlâ kullanılan bu tak- tiklerin en önemlisi solo yerine ikili kollarla uçmaktır. Böylece birbirini kollayan pilotlar daha güvenli bir şekilde savaşabilmektedir. Kısa süre içerisinde pilotların İncil’i haline gelen talimatlarını Dicta Boelcke altında toplamıştır. Talebesi olan von Richtofen ve bir başka pilot ile görev uçuşunda kaza sonrası mecburi iniş yaparken ölmüştür.

  • ‘Alman usulü’ teknik ve taktik muharebe

    ‘Alman usulü’ teknik ve taktik muharebe

    Almanlar savaş sırasında operasyonel alanda hasımlarının çok ilerisindeydi. Ancak stratejik düşünce ve eylemde aynı ölçüde başarılı olamadılar.

    Büyük Savaş’ın temel meselelerinden biri taktik örgütlenmelerin geliştirilmesiydi ki, bu konuda da Almanların önde oldukları görülür. Esnek savunma anlayışını geliştiren Fritz von Lossberg ve hücumda sızma taktiklerini geliştiren Oskar von Hutier öne çıkan iki isimdir. Bu operasyonel alan hayati önem taşıyordu, çünkü klasik bir hücum düş- man siperlerinin günlerce bazen haftalarca bombardımanıyla başlıyor, savunma yapan taraf da hücum edene kıyasla % 80’i ila % 90’ı kadar kayıp veriyordu.

    Bazı hücumlarda yüz binlerce ton cephane harcanmaktaydı ki bu da Krupp ve Vickers fabrikalarına muazzam bir kazanç sağlıyordu. Almanlar askerlik sanatında taktik ve operatif anlamda hasımlarının ilerisine geçmişler ve çoğu halde bunu teknik üstünlükle de birleştirmişlerdi. Tüm çatışmalar incelendiği zaman, Almanların hücumda veya savunmada ya da silah ve sayı üstünlüğünün onlarda veya hasımlarında olduğu hemen tüm durumlarda ve hava üstünlüğüne bakmadan karşı tarafa daha fazla kayıp verdirdikleri görülmektedir.

    Aynı üstünlük 2. Dünya Savaşı’nda da devam edecekti. Ancak Almanlar stratejik düşüncede, stratejik eylemlerde aynı derecede başarılı olamamışlardır. Kıta üzerindeki ablukayı kıramamışlar, stratejik olarak ittifaklarını sürdürememişler ve kuşatılıp yıpratılarak savaşa devam olanaklarını yitirmişlerdir.

    GEORG BRUCHMÜLLER

    ‘Ateş valsi’nin yaratıcısı

    Topçu bombardımanını adeta bir sanat haline getirmiş, ileri geri kaydırdığı top atışı “ateş valsi” olarak anılmıştır. Çok iyi düzenlenmiş kısa ve yoğun bombardıman tekniğini geliştirmiştir. Esasen uzun bombardıman siperler arasındaki alanı piyadenin yarısını yutan çamur kraterlerine dönüştürüyor ve binlerce asker tek bir yanlış adımla çamur deryasında boğulup kayboluyordu. Bruchmüller’ın kısa ve yoğun bombardımanı düşmanı afallatıyor, morallerini bozarak dağınıklığa neden oluyor ve birlikleri tecrit ediyordu. Ateşin sürekli kaydırılması nedeniyle düşman hücumun ne zaman geleceğini kestiremezken, hücum taburları son sıçrama noktalarına kadar ateş yemeden ara alanı geçebiliyordu. Bu nedenle asker arasında “Durchbrüchmüller” diye anılan topçu üstadının ilk hedefleri, gözetleme ve haberleşme noktaları, komuta yerleri, ihtiyatlar ve ana yaklaşım yolları gibi kritik unsurları kapsıyordu.

    FRITZ VON LOSSBERG

    Esnek savunmanın mucidi

    Her krize gönderilen itfaiyeci olarak anılan von Lossberg, kademeli ya da esnek savunma sisteminin kurucusudur. Ön saflarda en az miktarda asker bulundurarak birlikleri düşman baraj ateşinin dışında tutuyor, düşmanın girme yaptığı yerlerde de hızlı karşı taarruzlarla onları geri atıyordu. Buna, tahkim edilmiş muharebe ileri karakolları ve güçlü ihtiyatlardan oluşan bir sistem diyebiliriz. Daha sonra Müttefikler de aynı sistemi uygulamaya başladı.

    OSCAR VON HUTIER

    Sürpriz baskın ve sızma ustası

    Sızma taktikleriyle hücum üstadı Alman subay. Bu savaşta hücumlar genellikle günler süren bir hücum bombardımanıyla sürüyor, ardından piyade kitle halinde süngü takarak ilerlemeye çalışıyordu. Hazırlık bombardımanının sadece birkaç saat sürdüğü hücumlar da düşünülmüştü ama durum ne olursa olsun karşı taraf tedbir alabiliyor ve kitle halinde yaklaşan piyade biçiliyordu. Hutier bunun yerine küçük birliklerle düşman siperlerine sızıyor ve bunlar baskın yaparak düşman makineli tüfeklerini etkisizleştirince, arkadan gelen büyük birliklere ilerleme şansı yaratılıyordu. Bu taktikler doğuda işe yaramakla birlikte, çok sıkışık ve kademeli olan batı cephesinde ilk siperler aşılsa bile ikinci ve üçüncü hatlara gelinceye kadar baskın etkisi yok oluyordu.