Etiket: sayı:13

  • Türklere tarih yazmak

    Türklere tarih yazmak

    Yazılı tarihle, türkülere yazılan tarihin örtüştüğü anlar vardır. Sovyet Devrimi sürecinde Kızıllar ile Beyazlar arasında kalan Başkurtların dramı da türkülere yansımıştır.

    Bugün “tarih yazmak” deyince, genellikle sportif başarılar özellikle de futboldaki parlak skorlar anlaşılıyor. Bir zamanlar ODTÜ’de “Tarih Yapan-Yazan” başlığı altında bir seminer vermiştim. Orada Tunyukuk’tan Atatürk’e kadar, tarihe damga vuran ve bu konuda eser bırakan şahsiyetleri ele almış, kitaplarından parçalar okumuştuk.

    20. yüzyıl öncesinde Batı ve Çin gibi yerleşik toplumlar, tarihlerini vakanüvislere, yani profesyonel tarihçilere yazdırtmışlardır. Konargöçer gelenekten gelen Türkler ve Moğollarda ise sözlü kültür hâkimdi; ayrıca onlar yanlarında vakanüvis taşımadıkları ve hayatları doğa ile içiçe geçtiği için, tarihi çoğu kere taşa yazmışlardır. Bu konuda bizim bildiğimiz en eski örnekler Orhun Yazıtları’dır. Onlar da taşa yazılmıştır, ancak taş işçiliği açısından Çin usulü seçilmiştir. Yoksa genellikle “Tarih Yazar İdim Taşa” adlı Başkurt türküsünün söylediği gibi, güzergah üzerinde gördükleri beğendikleri taşlara yazmışlardır. Moğolistan’da bu türden her gün yeni ufak tefek yazıtlar çıkmaktadır.

    Burada sözünü etmek istediğim ise türkülere yazılan tarihtir. Hani meşhur “söz uçar, yazı kalır” (verba volant, scripta manent) diye Latince bir söz vardır; bu türküler ise yerleşik ortamdan gelen bu atasözünü sanki yalancı çıkarmaktadır. Tarihî olayların destan ile anlatılmasını biliyoruz ve yerleşik olan bizler, ancak yazıldığı zaman onlardan haberdar olabiliyoruz. Türkiye’de de “Gazi Osman Paşa”, “Aldı Nemçe Bizim Nazlı Budin’i” gibi serhat türküleri vardır ama, biz genellikle onları tarih yazımında kullanmayız, sadece günlük hayatımızda sırası gelince kendimizi siyaseten ifade etmek için kullanırız.

    Tarihi, türkülere yazmak konusunda mahir olan Başkurtlar, Kızıllar ve Beyazlar arasında kalan hükümetlerinin 18 Şubat 1919’da Bolşevikler tarafına geçmesi olayını şöyle dile getirirler:

    “İki yalnız yiğit yola çıktı
    Bir kuruş akçe bulsan fayda diye Gide gide bir an ağlaştılar
    İlâhi takdir nerede diye”

    Başkurdistan’ın en büyük koray (bir çeşit ney) üstadlarından Yulay Gaynetdinov uzun zaman aynı zamanda arşiv genel müdürü idi. O, bu türkü için şu yorumu yapmıştır: “Bu türkünün ilk iki satırı Başkurt halkının kendi geleceği için başkaldırması ve dava yoluna çıkması hakkındadır. Sonraki iki satırda ise milletin geleceği belirsizlik içinde olduğundan dolayı gönüllerinin boşaldığı anlatılmaktadır. Gerçekten, bir taraftan Beyazlar Başkurt devletçiliğinden hoşlanmamaktadır, diğer taraftan Bolşeviklere de inanmak çok zordur. Fakat bu iki kötülük arasında birisini seçmek zorundadırlar. Böylece bizimkiler Sovyetler tarafına geçer. Ama bir süre sonra, Başkurt otonomisi hakkındaki antlaşma Lenin tarafından ‘kağıt parçası’ olarak tanımlanır. Bu türküde, Zeki Velidi ve onun sadık askerinin Sovyetler tarafına geçmek zorunda olmaktan dolayı içlerinde meydana gelen boşluk hislerini ve duydukları endişeleri görebiliriz”.

    Zeki Velidi Togan ise Hâtıralar adlı eserinde bu olayları şöyle aktarmıştır: “Benim binmiş olduğum, iki at koşulmuş kızakla bir kenara çekildik. Kıtalar geçerken kendimi ağlamaktan güç zaptederek onları selamladım. Askerler ağlıyordu. Onlar geçince yanımdaki emirberim Ahmetcan’ın göğsüne başımı koyup hüngür hüngür ağladım… Böyle gözyaşı dökmem hayatımda belki iki-üç defa olmuştur. Bunda hep inandığımız demokrasi ve hürriyet fikrine veda edip şahsi, millî ve maşerî irademizden fedakarlık etmek, bu kadar dövüştüğümüz düşmanın ayağına gitmek, milletimizin istikbalinin karanlığı, sevdiğim askerlerimizin başına gelmesi muhtemel felâket gözümün önüne geliyordu [….] Milletimizin hürriyet emellerini demokrasi yoluyla tahakkuk ettireceğimize karşı hasıl olan imanı yenmek, onu bizzat bertaraf etmek benim için insanı intihara götüren hadiselerden daha çok ağır bir işti”.

    Bu ifadeler, yazılı tarihle türkülere yazılan tarihin örtüştüğü anlardan birini açıklamaktadır. Nazlı Eray, Orfe adlı eserinde rüzgara şiir söyletir. Burada da tarih türkülere söyletilir.

  • Saygısızlıkla Savaş Derneği ve Karasinekle Mücadele Haftası

    Saygısızlıkla Savaş Derneği ve Karasinekle Mücadele Haftası

    DERNEK

    Saygıya davet hep cesaret işiydi

    Bundan 70 yıl önce, 15 Haziran 1945’te kurulan Saygısızlıkla Savaş Derneği, toplum kurallarına uygun olmayan davranışlarla mücadele etmek amacıyla yola çıkmıştır. Kurucu başkan, ileride ordinaryüs ünvanı da alacak olan ünlü anatomi profesörü Zeki Zeren’dir (1900-1973). Profesör Zeren, adabı muaşeret üzerine yazdığı yazıların yanı sıra “Topluluk Hayatında Saygısızlarla Savaş Lüzumu” ve “Hemşehrilik Adabı” gibi başlıklarla verdiği konferanslarıyla da tanınmaktadır. Zeren, kurdukları derneğin “pis esnafla”, toplu taşıma araçlarında sigara içenlerle, yerle tükürenlerle ve gürültü yapanlarla mücadele edeceğini açıklar. Bu amaçla çok sayıda afiş ve broşür bastırılır. İhap Hulusi’nin çizdiği afiş derneğin en bilinen afişidir.

    Kurulduktan hemen sonra Cumhuriyet yazarı Abidin Daver, dernek üyelerini “Eğer sokakta saygısızlık, kabalık edenleri uyaracaksanız dikkat edin başınıza iş gelmesin. Yanınızda boksör ya da pehlivan bulundurmanızda fayda var” diye uyarır. Aynı günlerde bir dernek üyesinin tramvayda sigara içen üniformalı bir polisi uyarması büyük bir cesaret örneği olarak gazetelerde yer bulacaktır.

    Saygısızlıkla Savaş Derneği ne yazık ki çok uzun ömürlü olmaz ve 1952’de üniversite ve basından yeterli alakayı göremediklerini gerekçe gösteren yöneticiler tarafından feshedilir.

    HAŞERETLE SAVAŞ

    ‘Herkes Pazartesi günleri sinek avlamak zorundadır’

    İstanbul’da yakın zamana kadar yaz aylarının en büyük dertlerinden biri karasineklerdi. Karasineklerin çoğalmasının en önemli sebebi pislikti. Her şeyden önce çöpler açıkta bırakılıyor ve belediyeler topladıkları çöpleri, şehrin hemen yanıbaşındaki toplama alanlarında biriktiriyordu. Buna ek olarak kanalizasyon sisteminin gelişmemiş olması nedeniyle kullanılan foseptik çukurları, şehir içindeki mezbaha, mandıra ve ahırlar, sokağa dökülen pis sular, semt pazarlarının artıkları, atlı arabalar hep sinek oluşumunun sebepleriydi.

    Yıllar boyu ilaçlama çalışmaları, uyarılar, kampanyalar, hatta belediyelerin kiloyla sinek satın alması gibi insanları sinek öldürmeye teşvik edici yöntemler denendi, hiçbiri olmadı. Uğraşılan şeyin üç beş sinek olduğu zannedilmesin, sinek miktarı 12 Kasım 1956 tarihli Vatan gazetesine konuşan bir meyhaneciye “Müşteriye şarap veriyoruz, daha iki yudum almadan 50-60 sinek doluşuyor bardağa. Müşteri içmek istemeyince çöpe döküyoruz” dedirtecek kadar çoktu.

    1958’de romancı Tarık Buğra, “Türkiye sineklerin müstemlekesi (sömürgesi) olmuş. Artık yeter! Kişi başı yüz sinek öldürsek bu işin kökünü kuruturuz” diyerek bir seferberlik çağrısı yapar. O yıl değilse de ertesi sene İstanbul Valiliği ve belediye büyük bir kampanya başlatır. İlk etapta, sanki evvelden dostlarmış gibi, “İstanbul halkının sineklere düşman edileceği” açıklanır. Arkasından, niyeyse Pazartesi günleri saat 13-14 arası herkesin sinek avlaması istenir. Evinde olanlar için bir yaptırım yoktur, ama zabıtalar dükkanları denetleyecek ve sinek avlamayan esnafa ceza kesecektir. İlk av günü kimi gazetelere göre başarılı olmuş kimine göre ise fiyaskoyla sonuçlanmıştır.

    1960 yılının savaşı daha kararlı mesajlarla ve erkenden başlar. Öncelikle, 15-22 Nisan “Temizlik ve Karasinekle Mücadele Haftası” ilan edilir. Bu hafta boyunca Taksim’de bir sergi açılır, broşürler dağıtılır, gazetelerde bilgilendirici yazılar çıkar. Bir yıl önce olduğu gibi yaz boyunca her Pazartesi günü saat 13-14 arasının “Karasinek İmha Günü ve Saati” olacağı açıklanır ve bu saatlerde sinek öldürmenin vatandaşlık borcu olduğu vurgulanır. Haftanın diğer günlerinde ya da Pazartesileri 13-14 arası dışındaki saatlerde sinek avlamak da vatandaşlık borcu mudur, değilse neden değildir, pek anlaşılmaz.

    Zaten tahmin edileceği üzere buradan da bir sonuç çıkmaz. Valilik bünyesinde oluşturulan Kara ve Sivrisinekle Mücadele Müdürü Doktor Cavit Çağatay 29 Haziran 1963’te durumu gazetelere şöyle açıklamaktadır: “Avrupa’dan trenle gelirken, Balkan ülkelerinden geçtiğinizde şayet pencere açıksa kompartımanınıza 3 -4 sinek girer. İçeri yüzlerce sinek girmeye başladığında anlarsınız ki Türkiye’desiniz”. 1967’ye gelindiğinde vatandaş sinekten kurtulmaktan umudu kesmiş, işi gırgıra vurmuştur. Taksim Elmadağ’daki Sazlıdere Sokağı sakinleri o yıl sinek kral ve kraliçesi seçimi yaparlar. Bizans döneminde çöplük olarak kullanılan bölgedeki alanın yüzlerce yıl sonra hâlâ çöplük olarak kullanılmasına mâna veremediğini söyleyen sokak sakinleri, seçtikleri sinek kral ve kraliçesini de belediye başkanına hediye ederler.

    Sinek meselesi 2000’li yılların başına kadar dert olmaya devam edecektir.

  • Onlar konuşur Cicero yapar!

    Onlar konuşur Cicero yapar!

    Zamanının büyük devlet adamı ve tarihçisi Polybius, Roma’nın Kartaca’ya olan üstünlüklerini sayarken Kartacalı siyasetçilerin yöneticilik makamlarına açık açık rüşvet vererek, para ve iltimas dağıtarak geldiklerini, ancak Romalıların siyasi rüşveti en sert şekilde cezalandırdıklarını söyler. Tabii ben bu noktada Polybius’un yalancısıyım, zira aklımda kaldığı kadarıyla Polybius’tan sonra işler değişmeye, Roma siyaseti de kirlenmeye başlıyor ve hatta Roma Cumhuriyeti’nin son dönemlerinde artık verdiğiniz selam bile “rüşvet değil” diye alınmıyor.

    Örneğin, herhâlde milattan önce 2. yüzyılın başları olacak, Glabrio isimli bir arkadaş, Roma Censor’u olmak için adaylığını koyuyor ve ilk başta gayet de güzel bir seçim kampanyası yürütüyor. Kendisi henüz iki yıl önce büyük bir askerî zafer kazanmış, Suriye’yi yağmalamış ve kamuoyu anketlerinde falan hep önde. Lâkin rakipleri bir bakıyor ki bu Glabrio öyle böyle değil para saçıyor. “Vay, nereden bu değirmenin suyu” falan derken, Glabrio’nun sağ kollarının ispiyonlamasıyla ortaya çıkıyor ki bu arkadaş Roma’nın Suriye’de kazandığı ganimetin büyük bölümünü çaktırmadan cebe indirmiş, bu işten güzel para yapmış, şimdi de o parayı Censor seçilmek için hunharca dağıtıyor. E tamam, Roma Polybius’tan sonra yozlaşmış dedik ama, o kadar da değil; bu rüşvet ve kaynağına ilişkin deliller mahkemeye sunulunca bizim Suriye fatihi Glabrio o saatte vazgeçiyor adaylıktan.

    Anladığım kadarıyla bu seçim rüşvetleri illa seçimden önce de verilmiyor olacak ki, milattan önce 2. yüzyılın sonuna doğru, seçim rüşvetini önlemek amacıyla “Gizli oy” kanunu çıkıyor ve o tarihten
    sonra da oylar gizli bir şekilde veriliyor. Ama ne çare ki oyların gizli verilmesi seçim rüşvetini engellemiyor ve sonraki on yıllarda seçim rüşveti öylesine kurumsallaşıyor ki bu suça artık sadece para cezası verilir oluyor. E adam zaten para dağıtıyor, bir miktar da ceza olarak ödüyor tabii. Ha, tabii milattan önce kimi zaman ağır kimi zaman hafif cezalar verilen seçim rüşvetini suç olarak kabul etmek Avrupa’nın aklına ancak 17. yüzyılın sonunda geliyor, o da ayrı mesele.

    Tabii seçim sadece rüşvet değil. Bu işin kampanyası, mitingi, döner ayran dağıtması, şarkıcı türkücü çıkartması, bayrak asması da var. Bugün nasıl varsa, Roma’da da var. Hatta rivayet odur ki ilk kez konsüllük seçimine giren Cicero’nun kampanya danışmanlığını üstlenen kardeşi Quintus (ki aslında o da Cicero, ama tıpkı Bach örneğinde olduğu gibi, nasıl bir tek Johann Sebastian Bach, kafadan Bach olarak anılıyorsa Cicero denince de akla Quintus Cicero falan değil, bizim Cicero diye bildiğimiz Marcus Tullius Cicero geliyor) kampanya için bir el kitabı bile yazmış.

    Cicero’nun muhtemelen konsül seçilmesini sağlayan bu el kitabına baktığımızda, önce tabii kitabın Latince olduğunu görüyoruz ama Allahtan birileri çevirmiş de ne yazdığını anlayabiliyoruz. Quintus’un, seçilmesi için Cicero’ya verdiği öğütler şunlar:

    Herkese ne istiyorlarsa söz ver, olur a seçilince sözünü yerine getiremezsen, nasıl olsa iktidardasın (Roma’da üç dönem kuralı yok; her konsül sadece bir yıllığına seçiliyor, sonra tekrar seçilemiyor.)

    İnsanlara duymak istediklerini söyle, yağ çek.

    Tokalaşabildiğin kadar insanla tokalaş (Bu öğüdü yaklaşık iki bin yıl sonra Hasan Celal Güzel tokalaştıklarını üstüne bir de öperek gerçekleştirse de çok işine yaramamıştı).

    Seçmenlere rakiplerinin işlediği suçlarını ve seks skandallarını sürekli hatırlat.

    Cicero, muhtemelen bu öğütleri uygulayarak önce konsül seçiliyor, sonra da Roma siyasetinin en etkili isimlerinden biri olarak hayatına devam ediyor. İnsanlara ne söz verdiğini hatırlamıyorum ama sözlerini tuttuğunu da çok sanmıyorum. Rakiplerine karşı her zaman sivri ve saldırgan bir dil kullanıyor diye aklımda kalmış. Tabii siyaset sahnesinden Kaddafivari bir şekilde ayrıldığını da eklemek gerek.

  • Doğrudan çok çekmiş, yalandan kim ölmüş

    Doğrudan çok çekmiş, yalandan kim ölmüş

    Ne vakit âdi ihtiras ve hevesleri için ruhunu pazarlama heveslilerinden başkası kapımı çalmaz olup da, insan denen ve pek de hazzetmediğim bu türle rabıtamı bütün bütüne kesmeye niyetlensem, karşıma Bahri Bey gibi nevi şahsına münhasır bir çatlak çıkıyor, o vakit ben de çilemin henüz dolmadığını kabullenmek mecburiyetinde kalıyordum.

    Bahri Bey kendi deyişiyle, elinde dürüstlüğünden başka hiçbir şeyi bulunmayan bir devlet memuruydu. Samimiyeti ve açık sözlülüğü ona hayatta çok pahalıya patlamıştı ve nihayet aynı sebeple, hayatını birleştirmek istediği Nurhayat Hanımefendi’yle de arası bozulunca bu gidişata bir dur demek gerektiğine kanaat getirmişti. Şu dünyada kendini kınıyor gibi yaparken aslında metheden tiplerden ziyadesiyle iğrendiğimden, sözlerinin evvela beni rahatsız ettiğini belirtmeliyim. Yine de tuhaf bir hissikablelvukuyla, onu kapı dışarı etmeden biraz daha dinlemeye karar verdim.

    “Nurhayat Hanım’a izdivaç teklif ederken makul mertebede mesut bir gelecek tasavvuruna sahiptim ve tahminimce o da benzer hisler içindeydi” dedi Bahri Bey. “Bana neden kendisiyle evlenmek istediğimi sorunca onu samimiyetle cevapladım: İkimiz de orta yaşı geride bırakıyorduk, fazla akrabamız yoktu, olanlarla bağımız zayıftı, diğerlerinin birlikte vakit geçirmekten haz duyacağı cana yakın, hoş sohbet ya da çekici kimseler değildik, öte yandan evlilik maddi açıdan da yararımızaydı, sessiz, sakin, hatta silik karakterlerimiz kavgasız, gürültüsüz bir yuva ortamı vaat etmekteydi, eh cinsel ihtiyaçlarımızı da kolayca karşılayabileceğimize göre zaman içinde birbirimizi sevmemiz dahi mümkündü…”

    Yüzüne hayalkırıklığı, pişmanlık ve keder karışımı bir duygu yerleşmiş konuğuma bir bardak ıhlamur doldurmak üzere yerimden kalkarken, “Akıl alır gibi değil” dedim. “Bir kadının bu denli romantik bir teklifi reddetmesi…”

    “Benimle dalga geçmeyin,” dedi Bahri Bey sinirli bir tavırla. “Aptal değilim ben!”

    “Elbette ki değilsiniz. Belki biraz kafanız karışmış.”

    “Yanılıyorsunuz,” dedi başını iki yana sallayarak. “Nurhayat Hanım’a ne söylersem benimle evlenmeyi kabul edeceğini gayet iyi biliyorum. Hayatım boyunca beni anlayacak bir kadın bulamadığımdan, onu gördüğüm anda nasıl büyülendiğimden falan dem vurabilir, ona aşk şiirleri okuyabilirdim…”

    Ihlamurunu önüne bıraktım. “Niye yapmadınız peki?”

    “Çünkü bunların palavra olduğunu o da çok iyi bilecek ve içten içe benden nefret edecekti. Tabii ben de ondan. Sonrasında birbirimizin hayatını cehennem azabına çevirecektik.”

    “Anlıyorum,” dedim. “Buyurun söyleyin benden isteğinizi o zaman.”

    “Büyük bir yalancı olmak” dedi.

    “E hani biliyordunuz ne yalan söylemeniz gerektiğini?”

    “Gördüğüm kadarıyla insanlar dürüstlüğü bir zaafiyet gibi görürken güçlü bir yalancıyı, bunu kendileri için de başarıyla yapabileceğine inandıklarından, peşine takılacak ideal kişi olarak algılıyor” dedi Bahri Bey. “Şunu dinleyin: 2. Dünya Savaşı’nın sonlarında Almanların savaşı kaybettiği ayan beyan ortadayken bir Nazi albayı askerlerini toplayıp, düşürülen Alman uçaklarının fotoğraflarını gösteriyor. Enkaz halindeki uçakların her yanı kurşun delikleriyle dolu, ancak albay tuhaf bir noktaya dikkat çekiyor; diyor ki, ‘Görüyor musunuz, uçakların üstündeki haçlar hiç isabet almamış… İşte bu, Tanrı’nın yanımızda olduğunu gösterir.’ Bu tespit askerlerin moralini öyle bir yükseltiyor ki, hepsi silahlarına sarılıp 3. Reich uğruna canlarını seve seve vermek için cephelere koşturuyor. İşte ben böyle biri olmak istiyorum. Herkesin yalan söylediğini bildiği ama hiçbir menfi his taşımadan ona uyduğu. Bunu ancak çok büyük yalancılar başarabilir.”

    Makuldu. Bahri Bey gerekli evrakı uzatırken aklıma takılan soruyu sordum. “Peki uçakların üstündeki haçların isabet almamasında hakikaten tuhaf bir durum yok mu?”

    “O resimleri ben de gördüm,” dedi Bahri Bey ilk defa gülümseyerek. “Bir ahmak bile haçların tam yakıt deposunun üstünde olduğunu fark edebilir.”

  • Efsane olma gazoz ol!

    Efsane olma gazoz ol!

    Kırkını aşanlarımız için “gazoz” sözcüğü kadar çocukluğun gönül telini titreten başka sözcük var mıdır acaba? Aile çay bahçeleri, açık hava sinemaları, uzun yaz geceleri, sarı leblebilerin tadı, ‘gazozuna’ oynanan mahalle maçları…

    Doğal kaynaklardan çıkan gazlı maden sularının sağlıkla ilişkilendirilmesi çok eskilere dayanıyor. Gazı, suya ilk katan 1767’de İngiliz doktor Joseph Priestley olmuş. Üç yıl sonra da İsveçli Torbern Bergman karbondioksit üretecek bir alet icat ederek büyük miktarlarda yapay maden suyu üretimini olanaklı kılmış. 1832’de ise John Matthews isimli bir mucit taşınabilir boyutta, kurşun kaplı bir hazne içinde sülfürik asit ile mermer tozunu birleştirip karbondioksit üretmiş. Kimyasalların etkisi nedeniyle tadı hoş olmayan bu gazlı suya çeşitli tatlı karışımlar ve gazı çabuk yitmesin diye sodyum bikarbonat eklenmiş. Ve bu icat sayesinde meşrubat sifonlarıyla satış noktaları, gün boyu gazlı içecek sunar hale gelmişler.

    FYZY SAYI 14
    Osmanlı dönemine ait gazoz şişesi etiketleri. Vanilyalı Neptün gazozu (üstte) ve İzmirli Mustafa Mehmet Bey’in Şifa gazozu (altta).
    FYZY SAYI 14

    Yüzyıllardır gazlı kaynak sularını içmenin, bu sularla banyo yapmanın türlü hastalıklara iyi geldiğine inanıldığından, ABD ve Avrupa’da bu gazlı sular ilk önce eczanelerde satılmaya başlandı. ABD’de, ilaç niyetine satılan bu içeceklere fosforik asit, striknin, kafein, kokain, kinin ve demir gibi çeşitli, hatta narkotik özellikleri olan maddeler serbestçe katılabiliyor, acı tadını maskelemek için şeker ilave ediliyordu. Bazı tentür, şurup ve toniklerde bulunan alkol miktarı bir bardak viskiye eşdeğerdi. Bunlar ilaç olarak satıldığı için üzerinde vergi yoktu ve haliyle daha ucuzdular. İşte bu gibi nedenlerle gazlı içeceklerin halk tarafından kabulü hiç de zor olmadı. Sabahın köründe dükkanlara uğrayıp sağlıklı ve canlandırıcı bir içecekle güne başlama alışkanlığı gelişti. Kısa bir süre sonra siyah-beyaz Amerikan filmlerinde gördüğümüz soda sifonları ile popüler kafelere dönüşen “drugstore”lar yaygınlaşmaya başladı. 1906’da içeceklere katılabilecek maddelerle ilgili kanun kısıtlamalar getirince, o zamana dek hayli gelişmiş olan içecek endüstrisi, alışkanlık yaratacak madde olarak bol miktarda şeker ve çeşitli aromalara ağırlık verdi.

    gazoz_foto
    Gazozun görsel tarihi 1961’den bir gazozhane. Dolum da yapılan bu imalathanede, porselen ve teneke kapaklı şişeler birarada.

    Dükkanlarda bardakla satılan gazlı içecekleri müşteriler şişeye koyup, evlerine de götürmek istiyorlardı. Şişelerin yarı yolda gazını kaybetmesi sorunu 1892’de bugün hâlâ kullanılan metal kapaklama sisteminin bulunmasıyla aşılınca, şişe üretimi hızlandı ve gazlı içecek endüstrisi hızla büyüdü. Özellikle savaş sonrası evlerde yaygınlaşan buzdolapları ile gazlı içecekler Amerikanvari yaşam stilinin önemli simgelerinden biri haline geldi.

    Efsane olma gazoz ol!
    Mert Sandalcı koleksiyonu, FYZY dergi

    Gelelim bizim ellere…

    19. yüzyıl sonlarında, Sultan II. Abdülhamid döneminde bazı gayrimüslimlerin İstanbul’da gazozhane açtıkları bilinmektedir. İlk gazoz fabrikası 1890’da Karaköy, Beyoğlu’nda Niğdeli işadamı Aleksandr Mısırlıoğlu ve ortakları Ligor Bazlamacıoğlu ile Leon Şar tarafından kuruldu. Mısırlıoğlu gazozunu, kısa sürede başka gazozlar takip etti. İstanbul’da 1908’de “Hasan Bey” ve “Hürriyet”, 1917’de “Neptün”, 1923’de “Beyaz Rus” ve “Cumhuriyet” gazozları piyasaya çıktı. Gökhan Akçura da araştırmalarında, 1938 Ticaret Yıllığı’na göre İstanbul’da dört fabrikadan söz ediyor: Feriköy’de “Olimpos” ve biranın yanı sıra ‘tutti frutti’li, portakallı ve limonlu gazoz üreten “Bomonti”, Büyükdere’de “Kocataş”, Demirkapı’da “Yalova” gazoz fabrikaları… Bursa’da ise 1930’ların başında üretilen “Nilüfer”, bir yıl sonra Keşiş Dağı’nın adı değiştirilince, günümüze kadar gelen “Uludağ” gazozu olmuş.

    İlk yıllarda gazoz üretimi ilkel yöntemlerle yapılmaktaydı. Şeker şurubu keçe bir torbaya maşrapa ile aktarılarak süzülüyor, cezveyle şişelere dolduruluyor, sonrasında şişeyle, sifonla veya el arabalarında bardakla satılıyordu. Bu noktada bir es verip, ilk otomatik dolum yapan fabrikayı kurarak içeceklerin temiz ortamda üretilmesini sağlayan, Sinalko’ların üreticisi Çeşmeli Hasan Bey’e selam edelim.

    1960’lı yıllarda bine yakın yerel gazoz markası olduğu söyleniyor. Gazozhane cenneti olan Beyoğlu’nda başlayıp kısa süre sonra Anadolu’ya yayılan ve her şehrin kendine özgü tatlarıyla üretilen gazoz markaları, 1964 yılında iki yabancı kola markasının pazara girmesiyle, Tekel’in etkisiyle ve gazoz imalatçılarının önemli bir kısmını oluşturan gayrimüslimlerin göç etmesiyle, yavaş yavaş azalarak anılarda kaldı.

    Son yıllarda gazoz ve meyveli içecekler nostaljik bir değer kazanarak yavaştan geri dönmeye başladılar. Özellikle ABD’de daha sağlıklı ve lezzetli ev gazozu yapmak için çeşitli aletler pazarlanıyor. Kimbilir, belki çocukluğumuzun masum içeceği gazozları yeniden baştacı yaparız.

    ‘Gazozuna’ bilgiler

    KAPAK

    NAMİ TORUNOĞLU

    Sinalco: 1902 yılında Duisburg’da kurulan alkolsüz içecek fabrikasıdır. Latince sine alcohole’den (=alkolsüz) gelir. O zamanlar Avrupa, Ortadoğu ve Güney Amerika’da etkin olarak satılmış
    ve üretim yapmıştır. Şu anda tüm karamelli gazozlara nasıl ‘kola’ diyorsak, o zamanlarda ‘sinalko’ denirdi. 1930’larda sinalkolar “Çeşmeli Hasan” gazozları olarak satılırdı.

    Cincibir: İzmirli bir gazoz üreticisi, yurtdışında çok tutulan, zencefilli bir tür gazoz olan ‘ginger beer’a benzer bir içecek üretir. Adını da bu gazozu çağrıştırsın diye ‘cincibir’ koyar. O dönem bu gazoz çok sevilmişti.

    Kocataş Kola: Türkiye’de üretilen ilk koladır.

    Gazoz kapakları: Yerel gazoz markalarını ortaya çıkarmak amacıyla çok önemlidir. Şişelerin üzerine baskılı etiket tekniği gelişmeden önce ya kağıt etiket yapıştırılırdı (ki bu etiketler sulu soğutma yapan buzdolaplarında hemen çıkıyordu) ya da pahalı bir üretim olan kabartma yazılı şişeler kullanılıyordu. Buna karşın yerel üretim yapan atölyeler saydam şişelere gazoz dolduruyor, eğer parası varsa adını kapağına yazıyordu.

  • Hansarayı ve Kırım Tatarları

    Hansarayı ve Kırım Tatarları

    Kırım Hanları, yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun kuzey sınırında bağlaşık bir kuvvet teşkil ettiler. 16. yüzyılda inşasına başlanan Bahçesaray’daki Hansarayı, imparatorluğun başkentindeki Topkapı Sarayı’nın küçük bir modelini andırıyordu. 18. yüzyılda Batılılaşma etkilerinden nasibini alarak barok ve rokoko usullerde yenilendi.

    Rus İmparatorluğu Kırım’ı 1783’de işgal, 1792’de ilhak ederek Kırım Hanlığı’na son verdi. 1944’de Stalin’in emriyle gerçekleşen büyük sürgüne kadar, Tatarlar Kırım nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyorlardı. Kırım 1954’de Sovyetler Birliği içerisinde Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti’ne devredildi. Sovyetlerin dağılması ile birlikte 1990’larda anayurtlarına dönen Kırım Tatarları, bugün 250 bin civarında bir nüfus ile Kırım’da yaşayanların %10’unu oluşturuyorlar. 2014 yılındaki Rus işgali ve ilhakına kadar Kırım’daki Tatar tarihi ve kültürünün en önemli simgesi olan Hansarayı, Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti dahilinde bir müze olarak korunuyordu. Çoğu ülke tarafından resmî olarak tanınmayan Kırım’daki mevcut Rus yönetimindeki durum, Kırım’da Türkçe konuşan halkın kaderi gibi, bu anıtlar için de belirsizlik içeriyor.

  • Polonya’nın acı tarihinden fantastik kurguya

    Polonya’nın acı tarihinden fantastik kurguya

    Dünyaca ünlü Witcher serisinin yeni oyunu, Polonya’nın direniş ve yıkımla dolu tarihinden esinlenmiş. Özellikle Sovyet işgali altında geçirilen yıllar, bu fantastik oyunun dev haritasına ve 200 saati aşan muazzam hikâyesine yansımış.

    Geldikleri ilk tarih bilinmese de, 5-8. yüzyıllar arasında bölgeye yerleşen Slavların kurduğu küçük kabileler birleşmiş ve gelecekteki Polonya devletinin temelini atmışlar. Ülke ismini, Poznań yakınlarındaki Warta Nehrinin kıyılarına yerleşen Polanie isimli bir kabileden almış. Kabilenin şefi efsanevi Piast, bölgede dağınık yaşayan grupları 10. yüzyılda birleştirmiş, ismini de Polska koymuş.

    Hayata masal gibi başlayan Polonya’nın bahtı çoğunlukla kara. Çalkantılı, felaketlerle dolu tarihi boyunca Polonya halkı güçlüklere direnmiş. Defalarca komşu uluslar tarafından yokedilme tehlikesiyle yüzleşen Leh halkı, bağımsız ulusal kimliğini muhafaza etmiş. Ülkenin edebiyatı ve sanatı, bu direniş ve yıkımla dolu tarihi yansıtır.

    CD Projekt RED adlı firmanın dünyaca ünlü “Witcher” serisi de Polonya tarihinin yaralarını taşıyor. Seri, yazar Andrzej Sapkowski’nin çok satan Wiedźmin (The Witcher) kitaplarından bir uyarlama. Sapkowski’nin yarattığı dünya, Polonya ve Avrupa mitolojisinden çokça ödünç alıyor. Fakat bu mitleri, hurafeleri, doğaüstü inanışları alıp, modern fantastik edebiyatın vahşi, karanlık, ahlâken muğlak atmosferiyle harmanlıyor. Hikâyeler, “The Continent” (Kıta) adlı bir dünyada geçiyor. Kıtanın topraklarına 1.500 yıl önce musallat olan doğaüstü güçlere karşı bir çözüm bulmak için ‘witcher’lar yaratılıyor. Küçük yaştan itibaren canavarlarla savaşmak için yetiştirilen ‘witcher’lar aslında mutantlar. Gizli bir iksir içerek doğaüstü bir güce kavuşuyorlar. Bir ‘witcher’ olan Geralt of Rivia (Rivialı Geralt) kitapların ve oyunun kahramanı. Her ‘witcher’ gibi geçimini, insanları kurt adamlardan, vampirlerden, türlü hayaletlerden ve çeşitli garip yaratıklardan koruyarak kazanıyor. Fakat ister istemez, çoğunlukla da istemeyerek, kendini saray politikalarının ve devletlerarası savaşların ortasında buluyor.

    Gerçek ile kurgu içiçe Polonya’nın tarihi boyunca yüzleştiği sıkıntıların, özellikle Sovyet işgali altında geçirdiği yılların izleri oyunun hikayesinde ortaya çıkıyor.

    Serinin ikinci oyunun sonunda,Kuzey Krallıkları, güney komşusu yayılmacı Nilfgaard Krallığı tarafından işgal edilmişti. Üçüncü oyun, işgal edilmiş topraklarda geçiyor. Elflerin ve cücelerin azınlık olduğu ve sürekli ezildiği ‘Kıta’da, ırkçılığın gerginliği hep vardı. Bunun üzerine bir de başka bir ülke tarafından ezilen halkın gerginliği ekleniyor. Polonya’nın tarihi boyunca yüzleştiği sıkıntılar, Sovyet işgali altında geçirdiği yıllar, oyunun dev haritasında ve 200 saati aşan muazzam hikâyesinde ortaya çıkıyor. Kimileri Nilfgaard’ın işgaline sıcak bakıyor. Küçük bir köyün içinden geçerken “benim soyumda Nilfgaard kanı var, artık ismim de değişecek” diyenleri duyabiliyorsunuz. Bazılarıysa yere tükürüp okkalı bir küfür savurmadan Nilfgaard ismini anmıyor. Fırsatçı, acımasız yöneticiler halkı yeni yönetim altında da ezmeye devam ediyor. Ülkesi için kahramanca savaşıp ölen askerlerin cesetleri her yerde. Bir dolu da savaştan kaçıp soygunculuk yapan çete var.

    Witcher 3, küçük bir mucize. Batılı oyun firmalarının hiçbir imkânına sahip olmadan, bu kadar büyük bir oyun yapmak çılgınlık gibi dursa da, CD Projekt Red işin altından kalkmayı başarmış. Yaptığınız büyüklü küçüklü yüzlerce seçimle bu dev dünya etrafınızda şekilleniyor. Ama nasıl bir dünya! Rüzgarla dalgalanan ağaçlar, çiçekler arasından yansıyan güneş, korkutucu yaratıklar, çirkin-güzel yüzlerce karakter muhteşem bir estetikle hayata geliyor. Witcher 3, çok ama çok güzel bir oyun. Fakat güzelliğinin altına bakın… Burada karanlık ve şeytani güçlerin hakim olduğu, zor seçimlerle dolu dünyamıza çok benzeyen bir dünya göreceksiniz.

  • Tek sayı çıkan ‘sulu’ mizah dergisi: Tonton

    Tek sayı çıkan ‘sulu’ mizah dergisi: Tonton

    1908’de yayımlanan Tonton, İstanbul deniz ulaşımındaki olumsuzlukları mizahi dille haber yapmış, eleştirmişti.

    İstanbul deniz ulaşımında yaşanan sosyal olaylar, değişim ve olumsuzlukları konu edinen mizahi hikâye, haber ve karikatürlerin ilkleri Teodor Kasab’ın 1873’te çıkardığı Çıngıraklı Tatar isimli mizah dergisinde görülür. Araştırmacı M. Sabri Koz tarafından yapılan bu tesbitte, dergide yer alan ve basın tarihimizin imzası açık açık yazılı ilk karikatürcüsü olan K. Opçanadassis’in yaptığı dört adet karikatür bulunmaktadır. Türk basınında Çıngıraklı Tatar’dan sonra onlarca karikatür ve haber süreli yayınlarda yer almış, deniz ulaşımındaki olumsuzluklar haber yapılmış, eleştirilmiştir.

    II. Meşrutiyet’le birlikte, 5 Eylül 1324 (18 Eylül 1908) tarihinde Mükerrem Re’fet tarafından Tonton Risalesi adıyla yayımlanan 8 sayfalık, tek sayı çıkmış mizah gazetesinin tüm sayfaları İstanbul deniz ulaşımıyla ilgilidir. 20 paraya satılan, üzerinde herhangi bir basım yeri kaydı bulunmayan gazetenin altbaşlığı “Ba’zı menâkıb-ı garibe ve müdhikeyi muhtevidir” (Bazı garip hikâyeler ve komiklikleri içerir) şeklindedir. Gazetenin ilk sayfasının başında “İfade-i Merâm” isimli bölümde “Karilerimizi hoşca bir zaman geçirmek için ara-sıra neşri tasmim edilen ‘Tonton’ bugün alem-i matbuatta arz-ı endam ediyor. Rağbet görürse arada bir yine intişâr edecek, görmezse bu ilk ve son forması olacaktır” denilmektedir.

    İlan ve reklama yer vermeyen dergide, İstanbul deniz ulaşımında çalışan bazı gemilerin küçük karakalem çizimleri yer almaktadır. İstanbul için özel bir niteleme olarak “tonton” denilmekte, ağırlıklı olarak da Kadıköy, Ayastefanos (Yeşilköy), Haydarpaşa vapur hatlarına ve burada çalışan gemilere yer verilmektedir. Amacı okuyucuyu eğlendirmek olan gazetenin eleştirel bir yönü de vardır.

    KADIKÖY VAPURLARINDA:
    – Dünyanın en büyük kışlası acaba hangisidir?
    – Görmüyor musun? Selimiye Kışlası… Yarım saattir vapur ile önünden geçiyoruz hâlâ bitiremedik!

    KUMKAPI İSKELESİNDE:
    – Arkadaş ne ile meşgulsün?
    – Remil atıyorum!
    – Niçin?
    – Vapur vaktini geçirdi de. Gelecek mi gelmeyecek mi diye bakıyorum.

  • Değişen dünyanın değişen savaşları

    Değişen dünyanın değişen savaşları

    Dünya nüfusunun yarısından fazlasının kentlerde yaşadığı günümüz dünyasında savaşların biçimi değişiyor, düzensiz veya gayrinizami savaş adını verdiğimiz uzun yıpratma mücadeleleri öne çıkıyor. Ama gayrinizami savaş yakın dönemde ortaya çıkmış değil. Geçmişte de büyük birliklerin sahada karşı karşıya geldikleri meydan muharebelerinin yanı sıra akıncı birliklerinin gayrinizami savaş olarak nitelendirilebilecek yıpratma saldırıları veya direniş grupları yaygındı. Bugünü farklı kılan, geçmişte büyük savaşların bir parçası olan gayrınizami mücadelelerin savaşın kendisi haline geliyor olması. Hâl böyle olunca ordular da bu savaşlara göre yeniden örgütlenip uygun doktrinler geliştirmeye başladı.

    Mehmet Tanju Akad kitabında hem büyük savaşların yan cepheleri olan akıncı operasyonlarını hem de politik gerilla savaşlarını ve bu savaşlara karşı geliştirilmiş yöntemlerini anlatıyor. Üç ana bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde gayrinizami savaşın tarihsel kökenleri, ikinci bölümde nizami savaşlardaki gayrinizami hareketler, üçüncü bölümde ise gerilla savaşına karşı kontrgerilla yöntemlerinin tarih boyunca nasıl geliştiği anlatılıyor.

  • İşleyen demirlerin ışıldayan öyküleri

    İşleyen demirlerin ışıldayan öyküleri

    Çeşitli mesleklerden 82 kişiyle yapılmış söyleşilerden oluşan kitap, İstanbul’un sosyal ve ekonomik yaşamındaki değişimleri anlamak için birebir.

    Rita Ender’in çeşitli meslek sahipleri ve zanaatkârlarla yaptığı söyleşilerden oluşan kitap 480 sayfa olmasına rağmen tek solukta okunabiliyor. Doktorluk ve mimarlık gibi herkesin bildiği meslek sahipleri de var kitapta, mıhlamacı ve murassa ustası gibi az bilinenler de.

    Demirci Artin Aharon
    (Gabi Usta)

    Geçen yüzyıla kadar ticaret hayatında Müslümanların pek görünmeyişi, zanaatkârların da ağırlıklı olarak gayrimüslim nüfustan oluşu nedeniyle bu meslekleri anlatırken azınlıklardan söz etmek zorundasınız. Zaten Rita Ender’in konuştuğu birçok meslek sahibi gayrimüslim. Müslüman olanların bir bölümü de gayrimüslim ustaların elinde yetişmiş. Meseleyi hiç bilmeyen biri bile, burada anlatılanlardan azınlıkların gidişiyle birlikte Türkiye’nin neler kaybettiğini somut olarak görebilir.

    Kitapta birçok ürünün tarihiyle ilgili ilginç bilgiler de var. Sözgelimi, baklavacı Nejat Güllü, kendi dükkanlarının tarihini anlatırken büyükdedesi vasıtasıyla baklavanın Gaziantep’e nasıl geldiğini, oradan İstanbul’a yolculuğunu ve İstanbul’da o zamanlar pek de “itibarlı” olmayan bir tatlıyı sevdirme çabalarını anlatıyor.

    Söyleşi yapılan meslek sahiplerinin çoğu, özellikle zanaati yok olmak üzere olanlar geçmişe özlem duyuyor. Ama Beyoğlu’ndaki İmroz Restoran’ın sahibi meyhaneci Yorgo Okumuş gibi, “Eskiden bizim dükkâna senede bir defa ya bir kadın gelirdi ya hiç gelmezdi. (…) 80’lerden sonra kadınlar dışarı çıkmaya gezmeye başladı. (…) Müşteri hep erkek olduğu zaman gelirlerdi, oturdukları gibi kalkmazlardı, küfür ederlerdi. Şimdi böyle şeyler işitmiyorsun, çok değişti” diyen de var.

    Söyleşilerden en çok aklımda kalan iki sözden biri saat tamircisi Mustafa Demirci’nin “Çalışmayan bir saati çalıştırdığınız zaman ona can vermiş gibi oluyorsunuz”, diğeri demirci Artin Aharon’un “Mutlu musun dersen mutluyum, üzgün müsün dersen üzgünüm” sözleri oldu.

    Kitabı elime aldığımda, doğrusu yok olmaya yüz tutmuş mesleklerle ilgili yapılan kötü TRT belgeselleri gelmişti aklıma ama neyse ki yanılmışım. İlk sayfalardan itibaren sıkı bir çalışma olduğunu belli eden kitabı, sosyal tarihle ilgilenen herkese tavsiye ederim.