Türkiye Cumhuriyeti’nde birden çok partinin katıldığı ilk genel seçim 1946’da yapıldı. Adli denetimin olmadığı ve açık oy, gizli sayım esasıyla yapılan 1946 seçimleri tarihe “hileli seçimler” olarak geçti.
Tek parti döneminin son genel seçimi 1943’te yapıldığı için yeni seçim normalde 1947’de yapılacaktı. Ancak 23 yıldır tek parti iktidarını sürdüren CHP, 7 Ocak 1946’da kurulan Demokrat Parti’nin (DP) hazırlıksız yakalanması için seçimi 21 Temmuz 1946’ya çekti. İktidar, DP’yi başka yollarla da engellemeye çalışıyordu.
DP miting başvuruları bir çok yerde, Gaziantep Valiliği’nin “Antep’te çok rakı içilir, sarhoş çok olur. Asayiş bozulur, açıkta toplantıya izin verilemez” gerekçesi gibi sudan gerekçelerle geri çevriliyordu. Birçok yerde halka DP’ye oy vermemesi yönünde baskı da yapılıyordu.
DP’nin seçimler adli denetim altında yapılsın isteğini CHP kabul etmedi. Açık kullanılan oyların sayımı gizli yapıldı. Sayılan oylar da hemen yakılıyordu. Sonuçta, DP 16 ilde seçime katılamadı, 465 sandalye için yalnızca 273 aday gösterebildi ve 66 vekil çıkarabildi. CHP 395, bağım- sızlar dört vekillik kazanmıştı.
DP’liler, oy sayımında usulsüzlük yapıldığını söyleyip seçim sonuçlarını şaibeli ilan ettiler. Çok partili hayattaki ilk sine-i millet dönme, yani vekillikten istifa etme önerisi de hile yapıldığını savunan bazı DP’li milletvekillerinden gelmiştir.
Akbaba’daki karikatürde, ünlü sihirbaz Zati Sungur seçim sandığına gidip çeşitli numaralar öğrenmek istediğin söylüyor.
CHP’nin ağır toplarından Faik Ahmet Barutçu anılarında, İsmet İnönü’nün bile en çok itiraz edilen İstanbul seçimleriyle ilgili şüpheleri olduğunu ve “İstanbul’daki marifet yüzünden bütün ülke lekelendi, sanki seçimler her yerde öyle geçmiş gibi gösterilmeye çalışıldı” dediğini aktarır.
Boyutları ne olursa olsun zaman içinde toplumun geniş kesimlerinde seçime hile karıştırıldığına dair bir kanaat yerleşti. 1946 seçimi bugün de Türkiye’nin en şaibeli genel seçimi olma özelliğini koruyor.
İLK PARTİ
Kuzu Partisi siyasi arenada
Çok partili dönemde kurulan ilk siyasi parti, işadamı Nuri Demirağ’ın Milli Kalkınma Partisi’dir. 18 Temmuz 1945’te kurulan parti, kapandığı 1958’e kadar seçimlerde varlık gösterememiştir. Soyadından anlaşıldığı gibi bir demiryolu müteahhiti olan Demirağ, İstanbul’daki evinin bahçesinde gazetecilere verdiği kuzu ziyafetleriyle ünlüydü. Bu nedenle Milli Kalkınma Partisi, halk arasında gerçek adından çok Kuzu Partisi olarak tanındı.
Askeri müdahalelerde birkaç kez kesintiye uğramış olsa da, 1946’dan beri çok partili yaşam deneyimi olan Türkiye’de ”hayatî” diye nitelendirilen nice seçim ve birbirinden enteresan seçim süreçleri yaşandı.
İkinci Dünya Savaşı’nın sora erip dünyanın yeniden şekillenmeye başladığı 1945’te, Türkiye’deki 22 yıllık tek parti iktidarı da artık çözülme sürecine girmişti. Parti içinde çok partili sisteme geçilmesini savunanların olduğu zaten biliniyordu. Ama daha önemlisi CHP lideri ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de bu kanıdaydı. Böylece Türkiye ilk genel seçimlerin yapıldığı 1946 yılından itibaren çok partili siyasal yaşama geçti.
İnönü, 1945’te CHP yöneticilerine çok partili sisteme bir an önce geçilmesi gerektiğini söylemeye başlamıştı. Buna bazı yöneticilerin “Bizim memleket buna alışık değil. Seçime girersek birbirimizi kırarız, beceremeyiz” diye itiraz ettiği, Paşa’nın ise “Ben Harbiye’de okurken futbol Türkiye’ye daha yeni gelmişti. Maç yapardık. Daha maç bitmeden yenileceğini anlayan takım kayışlarını çıkarır öbürlerinin üzerine yürürdü. Bu, zamanla kayboldu. Demokraside de böyle olacak, ilk zamanlar kayışları çekip birbirimize hücum edeceğiz, ama zamanla alışacağız” dediği anlatılır. Neyse ki, seçim nedeniyle kayışların çekildiği olay sayısı beklendiğinden az oldu. İlk seçimleri saymazsak seçimlere büyük çapta hile hurda karıştığını da söyleyemeyiz. En azından şimdilik…
Bazı seçimler bir parti ya da liderle, bir sürpriz sonuçla, bir şarkıyla, bir vaatle, bir yasakla, bir reklamla hafızalara kazındı. İz bırakan ve magazin basını jargonuyla söylersek, “renkli görüntülerin yaşandığı” bu seçimlerden bazılarını 69 yıllık çok partili sistem tarihimizin en önemli seçimlerinden birine bir ay kala, okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.
Ortadoğu’da, son dönemde yaşanan tüm gelişmeler, mezhep faktörü ile açıklanmaya çalışılsa da, bölgesel ittifaklarda veya karşıtlıklarda belirleyici olan siyasi faktörler ve tabii ekonomik çıkarlar. Yemen’in 20. yüzyılı ve bugünün analizi.
ALPTEKİN DURSUNOĞLU
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yemen toprakları, İngiliz himaye bölgesi ve kabile şefleri arasında bölündü. 1934’te bağımsızlığını kazanan Yemen, ‘İmam’ adı verilen Şiiliğin Zeydî koluna mensup kişiler tarafından yönetiliyordu. İmam Yahya’nın idaresindeki ülke, 40’lardan itibaren iç karışıklıklara sahne oldu. 1962’de Mısır Başkanı Cemal Abdunnasır’ın gönderdiği 60 bin asker ile Yemen’de Zeydî imamlar yönetimi sona erdi ve cumhuriyet ilan edildi. Arap dünyasında Abdunnasır’ın ‘devrimci’ rüzgarlarının estiği yıllarda, Şiî İran da, Sünnî Suudiler de Mısır’ı öncelikli tehdit görüyorlardı. Dolayısıyla bu olaydan sonra, İmam Musa Sadr’la birlikte Lübnan Hizbullahı’nın temellerini atan İranlı Dr. Mustafa Çamran, Mısır’a giderken; Yemen’de cumhuriyetin ilanından sonra baskılara uğrayan Zeydi âlimlerinden Bedreddin Tabatabaî el-Husî de Suudi Arabistan’a sığınmıştı.
1962-1970 arasında Mısır destekli cumhuriyetçiler ile Suudi Arabistan yanlıları arasında içsavaşı cumhuriyetçiler kazandı. Kuzey Yemen’den sonra 1967’de Güney Yemen de bağımsızlığını ilan etti. Kuzey ve Güney, 1993’teki seçimin ardından birleşti ve seçimleri kazanan Ali Abdullah Salih’in cumhurbaşkanlığı dönemi başladı. Kendisi de Zeydî kökenli olan Ali Abdullah Salih’in yönetimi ile Husîler arasında, mezhepten değil ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerden kaynaklanan çelişkiler bulunuyordu. Husîler, ekonomik ve toplumsal eşitsizliği yönetimin diktatör yapısından kaynaklanan yolsuzluklara; diktatör yönetimin varlığını ise Suudi Arabistan ve ABD himayesine bağlı görüyordu. Dolayısıyla Husîler ile İran’ı doğal müttefik kılan şey mezhep değil, yerelde Ali Abdullah Salih rejimine, bölgede onu destekleyen Suudi Arabistan’a ve uluslararası alanda ise bu ikisini destekleyen Amerika’ya bakıştaki ortaklıktı. Ali Abdullah Sâlih’in otuz üç yıllık yönetimi 2011’de sona erdi.
“Arap Baharı” ve kış
Tunus’ta başlayıp 2011’de altı Arap ülkesini etkileyen “devrim” süreçleri ABD ve bölgesel müttefikleri tarafından üç kategori içerisinde değerlendirildi.
1. Kriz yönetimi anlayışıyla kontrol altına alınması gereken devrimler: Tunus ve Mısır bu kategoride yer aldı. Üçer haftalık kitlesel gösterilerle cumhurbaşkanlarını koltuklarından eden Tunuslu ve Mısırlı ‘devrimcilerin’ yeni siyasi süreçlerin eski rejimin adlî ve askerî bürokrasisi tarafından hazırlanmasına itiraz etmemesi bu ‘devrimlerin’ kontrol altına alınmasını kolaylaştırdı. Nitekim 3 Temmuz 2013 darbesi ile Mısır’da, 27 Ekim 2014 seçimleri ile Tunus’ta eski sistem yeni aktörlerle güncellenmiş oldu.
2. Desteklenmesi gereken devrimler: Bu kategoride ABD ve bölgesel müttefikleri ile iyi ilişkilere sahip olmayan ülkeler yer aldı. Libya’da NATO müdahalesi ile Suriye’de ise ‘Suriye’nin Dostları’ adını alan ABD liderliğindeki koalisyonun başlattığı vekâlet savaşı ile ‘devrim’ gerçekleştirilmeye çalışıldı.
3. Engellenmesi gereken devrimler: Bu kategorideki Bahreyn ve Yemen’de öncü rol Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez İşbirliği Örgütü’ne düştü. Bahreyn’e askeri müdahalede bulunan Suudi Arabistan, Yemen’de ise Ali Abdullah Salih’i yetkilerini yardımcısı Abdurrabbih Mansur Hadi’ye bırakarak çekilmeye ikna etti; böylece Salih feda edilerek eski sistem korunmaya çalışıldı.
Yemen’deki gerçek çelişki
Yemen’i Suudi askerî müdahalesine maruz bırakan gerçek çelişki, aslında Suudîlerin Yemen’deki eski sistemi yeni aktörlerle güncellemeye çalışmasından kaynaklanıyor. Husîler, Tunus ve Mısır ‘devrimcilerinin’ aksine, iktidar değişikliğini devrim için yeterli görmüyor ve sistemin ülkedeki tüm kesimlerin ortak iradesiyle tamamen değişmesini istiyor.
Bu ortak irade 2011’den sonra başlatılan Ulusal Diyalog Konferanslarında oluşmuş ve tüm siyasi kesimlerin imzaladığı ‘Ulusal Barış ve Katılım Anlaşması’ ile hukuksal bir nitelik kazanmıştı. Husîler, 18 Mart 2013’te BM ve Körfez İşbirliği Örgütü’nün desteği ile yapılan ve farklı siyasal kesimlerden 565 üyenin katıldığı Ulusal Diyalog Konferansı’nda görev süresi bir yıl daha uzatılan Mansur Hadi’yi ‘Ulusal Barış ve Katılım Anlaşması’nı uygulanamaz hale getirmeye çalışmakla suçluyor.
Husîlerle Mansur Hadi arasındaki ikinci çelişki ise, ülkenin altı federal bölgeye bölünmesi planının anayasa taslağına eklenmesi.
Husîlerin Ulusal Barış ve Katılım Anlaşması’nın uygulanması, ulusal birlik hükümeti kurulması ve Yemen’in altı bölgeye ayrılmasından vazgeçilmesi konularındaki ısrarı ile Hadi’nin buna askerî yollarla direnmesi, 22 Eylül 2014’te başkent Sana’nın 22 Ocak 2015’te de cumhurbaşkanlığı sarayının Husîlerin kontrolüne geçmesiyle neticelendi.
2013’te bir yıl uzatılan görev süresi dolmuş olan Hadi, cumhurbaşkanlığı muhafızları aracılığıyla yaptığı son hamlesinde de başarısız olunca istifa ederek Husîleri ‘darbeci’ konumuna düşürmek istemişti. Zira Husîler otorite boşluğu oluşmasın diyerek ondan istifasını geri almamasını istemiş; ancak Hadi kararından geri adım atmamıştı.
Husîler, yönetim boşluğunu ortadan kaldırmak üzere diğer siyasi gruplara cumhurbaşkanlığı kurulu oluşturulmasını önerdi. Bu öneri 6 Şubat’ta ‘Anayasa Bildirisi’ adı altında ülkeyi geçiş sürecinde yönetecek somut mekanizmalara dö- nüştürüldü.
BM Yemen Özel Temsilcisi Cemal bin Ömer’in diğer siyasî grupların Husîlerle anlaşmayı kabul ettiğini açıkladığı 20 Şubat’ta, Mansur Hadi başkent Sana’dan doğum yeri olan Aden’e gitti ve 25 Şubat’ta da istifasını geri aldığını açıkladı.
IŞİD’in 20 Mart’ta Husîlere ait iki camiye düzenlediği intihar saldırılarında 150 kişinin hayatını kaybetmesi, adeta Suudîlerin Yemen müdahalesinin zeminini yarattı. Husîlerin terörle mücadele adına el-Kaide’nin güçlü olduğu güney illerine doğru ilerlemesi üzerine Mansur Hadi Aden’den Suudî Arabistan’a giderek Yemen’e askerî müdahale çağrısı yaptı.
Suudî Arabistan’ın Türkiye ve Amerika gibi Arap olmayan müttefiklerinin de desteğini aldığı Yemen müdahalesi başarılı olursa, eski sistem bu kez çok daha güçlü bir şekilde güncellenmiş olacak.
Husîlerin başarılı olması ve Ulusal Barış ve Katılım Anlaşmasına dayalı bir sistem kurulması halinde ise Yemen ‘Arap Baharı’ndan gerçek bir devrimle çıkmış tek ülke olacak.
Özetle Yemen şu an ‘bahara’ da ‘hazana’ da eşit uzaklıkta.
Yemen’in son 500 yılı
1500’ler
Yemen’in bir bölümüne hakim olan Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti 1635’e dek sürdü.
1839
İngilizler Aden’i ve Kızıldeniz’in kontrolünü ele geçirdi.
1849
Osmanlı Devleti Yemen’in kuzeyine hakim oldu.
1872
Osmanlı Devleti Kuzey Yemen’i ele geçirdi, idari merkezi Sana olan Yemen Vilayeti kuruldu.
1911
İmam Yahya isyanının büyümesi üzerine, Osmanlı Devleti ve Yemen arasında antlaşma imzalandı.
1918
Kuzey Yemen İmam Yahya’nın önderliğinde bağımsızlığını ilan etti, Osmanlı Devleti’nin Yemen’deki varlığı tamamen sona erdi.
1947-48
Yemen Birleşmiş Milletler’e kabul edildi. İmam Yahya’nın öldürülmesi üzerine oğlu İmam Ahmet başa geçti.
1962
İmam Ahmet’in ölümüyle yönetimi devralan oğlu Muhammet darbeyle devrildi, Kuzey Yemen Arap Cumhuriyeti kuruldu. İç savaş başladı.
1967
Güney Yemen bağımsızlığını ilan etti, Halk Cumhuriyeti kuruldu. İngiliz ve Mısır kuvvetleri Yemen’i terketti.
1970-72
İç savaş cumhuriyetçilerin zaferiyle sona erdi. Kuzey ve Güney Yemen sınırlarında çatışmalar çıktı, müzakereler başlayana dek uzun süre aralıklarla devam etti.
1990
Güney Yemen Halk Cumhuriyeti ve Kuzey Yemen birleşti, Birleşik Yemen Cumhuriyeti kuruldu, Ali Abdullah Salih yeni ülkenin ilk devlet başkanı oldu.
1994
Güney bölgesinin lideri koalisyon hükümetine karşı ayaklandı, ancak Kuzey Yemen ordusu durumu kontrol altına aldı.
2004
Kuzey Yemen’de Hüseyin El Hûsi hükümete karşı ayaklandı, bir süre sonra öldürüldü, ancak çatışmalar, reform talepleri, silahlı saldırılar uzun süre aralıklarla devam etti, yüzlerce insan hayatını kaybetti.
2011
Arap Baharı’nın etkisiyle reform yanlısı gösteriler arttı, polis ve göstericiler arasında başlayan çatışmalar sonucu olağanüstü hal ilan edildi. Abdullah Salih’in 33 yıllık iktidarı sona erdi.
2012
Mansur Hadi Körfez İşbirliği Örgütü’nün müdahalesiyle çekilen Ali Abdulah Salih’in yerine cumhurbaşkanı oldu.
2014
Mansur Hadi yönetimi, Yemen’in 6 federal bölgeye ayrılmasını öngören bir karar aldı. Hûsiler başkent Sana’yı kuşattı, 4 günlük çatışmanın ardından şehri ele geçirdi.
2015 Ocak
Husiler, cumhurbaşkanlığı sarayının kontrolünü ele geçirdi. Cumhurbaşkanı Hadi ve yardımcısı istifa etti, yönetim Sana ve Aden hükümetleri olarak ikiye ayrıldı.
2015 Şubat
Mansur Hadi, Aden’de istifasını geri aldığını belirterek yeniden cumhurbaşkanı olduğunu açıkladı. Husiler Aden’e doğru ilerledi.
2015 Mart
Mansur Hadi uluslararası müdahale talep etti. Suudi Arabistan Hadi’nin talebini ve Yemen’in İran tarafından işgal edildiğini gerekçe göstererek Yemen’e havasaldırısı başlattı.
2015 Nisan
Suudi Arabistan hava harekatını sona erdirdiğini açıkladı. Buna rağmen hava saldırıları devam etti.
YEMEN’DE İLK OSMANLI DÖNEMİ
Zeydîlere karşı darülharp uygulandı
1539-1635 arasındaki Osmanlı yönetimi, Yemen’in yerlileri Zeydîlere acımasız davrandı. Bölgenin ürünlerine ve işletmelerine, limanlarına el koyarak Yemenlileri vergiye bağlayarak; askerî, ekonomik ve sosyal harcamaların kaynaklarında kullandı. Bir padişahlığın, güneyde Umman’a açık son kalesiydi Yemen.
SALİH ÖZBARAN
Yavuz Sultan Selim’in orduları İran yolundan dümen kırıp 1516 ve 1517 tarihlerinde Suriye ve Mısır’ı kuşatmış, Memluk Sultanlığı’na bağlı coğrafyanın egemen gücü olmuş, Osmanlı Devleti kendisini Hint Okyanusu serüveni içinde bulmuştu. İmparatorluk, İslâmiyet’i güney sınırlarından -özellikle de kutsal topraklardan- Hıristiyan rakipleri olan Portekiz saldırılarına karşı koruma görevini üslenirken, Uzakdoğu ve Hindistan tarafından gelip Kızıldeniz ve Basra Körfezi boyunca doğu Akdeniz’e ulaşan ticaret yoluna ortak olmuş, Arap ülkelerinden topladığı vergilerle de ekonomisini güçlendirmek istemişti. Akdeniz’de kurduğu hakimiyet, Karadeniz’de tuttuğu yer, bu kez Hint Okyanusu’nda paralellik peşindeydi. Bu serüven bağlamında, güney denizlerine çıkışı sağlayan örgütlenme içinde Yemen Eyaleti (Beylerbeyliği), stratejik ve ekonomik konumuyla önemliydi.
Asılan Yemen Emiri Hindistan seferi sırasında Serdar-ı Ekrem Hadım Süleyman Paşa’nın, Aden Emiri ve adamlarını gemide astırmasını tasvir eden dönem gravürü, 1538.
Koruyabileceği sınırların çok ötesine geçmiş olan bir imparatorluğun Yemen’deki ilk egemenlik süresi (1539-1635) üstüne şunları dile getirebilirim: Osmanlıların Yemen’e hakim olmalarından önce, Memluk Sultanlığı’nda da görev yapmış olan ve Kızıldeniz çevresini çok iyi tanıyan denizci Selman Reis’in 1525’te Kahire’de Sadrazam İbrahim Paşa’ya sunduğu bir rapor, bizlere Yemen hakkında önbilgiler vermekte. Rapora göre Yemen, Mısır’dan daha bayındır bir eyaletti, getirisi boldu ve ülke sahipsizdi. Yalnızca Zebid bölgesinin yıllık geliri 180.000 altındı. Mekke ve Medine’ye akıp giden vakıf gelirleri bedevilerin elindeydi. Taiz şehri Bursa kadar güzel, bağlık ve bahçelikti. Aden liman kenti yılda 200.000 altın sağlamaktaydı. Yemen zor da olsa fethedilmeliydi; böylece Hindistan’a egemen olunabilirdi.
Gerçekten, Mısır’da Süveyş limanında inşa edilen ve daha çok kadırga gücüne dayanan Osmanlı deniz kuvvetleri, 1538 yılında 74 kadar gemi ve iri toplarıyla Umman’a açılmışlar, Hindistan’ın Diu limanını işgal edecek cesareti bulmuşlardı ama elleri boş dönmüşlerdi. Ne var ki bu sefer sırasında okyanusu kontrol edebilecek konumdaki Aden gibi çok önemli bir liman kenti ele geçirilmiş, dönüşte de Zebid şehri zaptedilmiş, böylece Yemen’de Osmanlı egemenliği fiilen başlamıştı. Bazı Yemen tarihi uzmanları, örneğin San’a kuşatmasıyla ilgili olarak Osmanlıların Zeydîler karşısında adeta “darülharb” hedefiyle savaştıklarını aktarır: Kenttekiler uyandıklarında Osmanlı sancağının sura çekilmiş olduğunu ve önlerinde mızrakların savrulduğunu görmüşlerdi. Terör, panik ve yardım çığlıkları ortalığı kaplamıştı. 1200 kadar insan katledilmiş, evler yağmalanmış, onurlar kırılmıştı. Kadınlar pazarlanmıştı, kimileri de kendi hayatlarına kıymıştı.
Aşağı yukarı bir yüzyıl ardından, 1635’te muktedirler Yemen’i terk etmek zorunda kalmışlardı. Vali Ahmet Kansuh Paşa ve vurgun yemiş Osmanlı askerleri, Zeydîlerin karşı koymalarıyla son iskele durumundaki Moha’dan ayrılıp Mısır’a taşınmışlardı. Bu durum 19. yüzyılın ikinci yarısında yeniden Osmanlı hakimiyetine kadar sürecek olsa da, 1. Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı nüfuzu Yemen’de bir kez daha son bulacaktı.
Osmanlıların Yemen’de yerleştirmek istedikleri yapılanma, aslında, Mısır Eyaleti’nde 1517’den sonra ortaya konan askerî, mali, sosyal vb. teşkilatlanmayı örnek almıştır. Diğer deyişle, imparatorluğun emperyal, kutsal, muhafız ve mültezim (vergi toplayan) niteliklerine uygun bir teşkilatlanmaya gidilmiştir. Osmanlı güçleri ile yerli halkın kimi zaman onlara kucak açan, kimi zaman da buyrukları kabullenmeyen ilişkileri, Yemen’i sürekli olarak yönetimi zor olan bir beylerbeylik durumunda bırakmıştır. Yemen’deki Zeydî kabileleriyle neredeyse aralıksız çatışma halinde olan Osmanlılar, bölgede geniş bir askerî güç bulundurmak zorundaydılar. Ne var ki gelir kaynaklarının gitgide kuruması ve başka kazanç kapılarının nispeten azlığı ve tabii yerli halkın karşı koymaları, 1635’e gelindiğinde Osmanlıların eyaleti terk etme kararı almalarına yol açmıştır.
Yemen Eyaleti, bir imparatorlukta bulunan “emperyal” özelliklerin çoğunu taşıyordu. Sultan, kontrol edemeyeceği kadar uzaklardaki toprak ve denizlere ulaşmış bir coğrafyaya, resmî tanımla bir “memâlik-i mahrusa”ya sahip olmuştu; “şeriat”ın yanında çıkardığı ve ona uyarladığı “kanunnâme”lerle dokunulmazlığını ilan etmişti. Hıristiyanlığa yani “darülharb”e meydan okumuş bir devletinin en güney sınırında tesis edilmiş bir beylerbeylikti Yemen. “Muhafız” görevini üslenmişti. Fethedilen ülkelerin korunmaları ve oralardan daha uzaklara yayılmak için askerî (azeb, gönüllü, mustahfız, merdan vb) düzenlemelerini yerine getirmiş, top ve tüfenkleriyle birlikte garnizonlarını tesis etmiş devlet-i aliyye’nin, zaptı ve korunması zor olmuş karışık mezhepli bir yöreydi Yemen.
Oradaki görevliler aynı zamanda “mültezim” (ya da müteahhit!) idi; “timar” sistemi tesis edilmemişti/edilememişti. Çünkü yayıldığı bölgelerin ürünlerine ve işletmelerine, limanlarına el koyarak onları vergiye bağlamış, böylece bürokrasisini kurmuş; askerî, ekonomik ve sosyal harcamaların kaynaklarını kullanmış bir padişahlığın güneyde Umman’a açık son kalesiydi Yemen. Kısacası, “salyâne” yöntemiyle idare edilmişti. Yani maaşların beylerbeyleri ve sancakbeyleri dahil askerilere ödenmesinden sonra oralarda toplanan “irad” -eğer artık verirse- irsaliye adı altında İstanbul’a gönderilmişti. Ancak bu durum, vergilerin başta geleni olan “harâc-ı arazi”nin, diğer vergilerin ve tabii okyanustan akıp gelen ve oraya açılan ticaretin limanlardaki getirisinin yettiği kadarıyla sürdürülebilmiştir.
İmparatorluklar merkezlerinden çok uzak bölgelerin gelir kaynaklarına el atmakla da tanımlanırlar. Yemen de Osmanlı İmparatorluğu›nun açılımının bir parçası olmuştur. Çok uzaklardaki bu ülkede telef olanlar için sonradan dile getirilen, günümüzde de yinelenen ağıtlar ve okunan ezgiler, andığım sürecin tarihî bir açıklaması sayılmalıdır.
YEMEN’DE İKİNCİ OSMANLI DÖNEMİ
Giden gelmiyor, acep nedendir?
19. yüzyılın ortasında Yemen’de tekrar hakimiyeti ele geçiren Osmanlı Devleti, merkezin iradesini yansıtmayan bir kötü yönetim ve adaletsizlikler zinciriyle uğraşmak zorunda kaldı. Yerel yönetim istekleri gözardı edilince, isyanlar birbirini izledi.
AHMET KUYAŞ
Osmanlı yönetiminden 18. yüzyılda yavaş yavaş kopan Yemen, Napolyon Savaşları sırasında İngilizlerin Aden’e yerleşmeleri üzerine İstanbul’un gözünde yeniden stratejik bir önem kazandı. Ama bu ülke, ancak yıllar sonra, Kavalalı Mehmet Ali Paşa krizinin çözülmesinden sonra Osmanlı topraklarına katılabildi. Yemen’in genellikle Osmanlı yönetimini tanıdığı, Osmanlı sultanına sadık olduğu, ancak İstanbul’dan beklediği reformların yapılmaması nedeniyle isyan ettiği söylenir. Bu özet, doğru olmakla birlikte, eksiktir. Yakınçağdaki ilk isyanın, Sultan II. Abdülhamit’in hilâfet politikası nedeniyle çıktığı genellikle hasıraltı edilir. Zeydî olan Yemen halkının ve dinî önderleri imamın gerçekte Osmanlı sultanına bağlı olduğunu, ama imamın yetkesinin üzerinde bir dinî yetke de tanımayı kesinlikle reddettiklerini görmeden bu isyanı anlamak mümkün değildir. Nitekim Zeydîlik, geçmişte zaman zaman beşinci bir fıkıh ekolü olarak görülmüş olsa da, aslında ehl-i sünnetin dışında kalan bir inanç dizgesidir. Dolayısıyla da bu inanca bağlı olanların halifeliğe saygılı, yani imamlarının üzerinde bir halife tanımaya yatkın olmaları beklenemezdi. Osmanlı yöneticilerinin, belki biraz da Sultan II. Abdülhamit’in zoruyla, bu konuda duyarsız davranmaları, isyanın baş nedenidir.
Bu noktada, hem ilk isyanı hem de 1910’da başlayan ikinci isyanı açıklayan bazı satırlara, İsmet (İnönü) Paşa’nın anılarında rastlıyoruz. Genç bir subay olarak Ahmet İzzet Paşa’nın kurmay heyetinde Yemen’e giden ve binbaşılığa orada terfi eden İsmet Paşa, anılarında Yemen’de bulunan Osmanlı yöneticilerinin, biraz da uzaklığın neden olduğu bir rehavete kapılarak, kendi çıkarlarını Osmanlı merkezinin çıkarları sanacak kadar yanlış bir yönetim üslûbu tutturduklarını, merkezi de yanlış bilgilendirdiklerini söyler. İmam Yahya ile yapılan görüşmelerde bizzat bulunan, hatta İzzet Paşa’nın anılarına bakacak olursak, imamın güvenini kazanan bu genç subayın söyle- dikleri, imamın sonraki tutumuyla desteklenmektedir. Nitekim İmam Yahya, İtalyanların 1911’de Libya’ya saldırmaları üzerine isyanını durdurmuş, Osmanlı sultanı yabancılarla savaş halindeyken kendisine karşı savaşmayacağını ilân etmiştir. Daha sonra da, Asir bölgesindeki isyancılara karşı Osmanlı kuvvetleriyle işbirliği yapacağı sözü vermiş, 1. Dünya Savaşı boyunca da Osmanlı sultanına sadık kalmıştır.
Özetleyecek olursak Osmanlılar için Yemen sorunu, 1806’daki Sırp isyanından II. Meşrutiyet’teki Arnavut isyanına kadar başka birçok bölgede olduğu gibi, merkezin iradesini yansıtmayan bir kötü yönetim ve adaletsizlik sorunudur. Bu temel açıklamaya, 20. yüzyıla özgü olarak ve Arnavutlar, Suriye Arapları veya Doğu Anadolu Ermenileri örneklerinde olduğu gibi, bir de yerinden yönetim isteklerine kulak asılmamasını ekleyebiliriz.
HAREKÂTIN ARDINDAN
Suudi Arabistan’ın müdahale gerekçeleri
Suudî Arabistan, Yemen’e yaptığı askerî müdahalenin meşruiyetini biri hukuksal, diğeri de stratejik olmak üzere iki gerekçeye dayandırıyor. Yemen’in “yasal” Cumhurbaşkanı Mansur Hadi’nin talebi ile Körfez’in ve dünya ticaretinin güvenliğinin korunması argümanı.
Riyad’a göre Yemen, İran tarafından mezhebî yakınlığı bulunan Husîler aracılığıyla işgal edilmiş durumda. Bu durum Suudî Arabistan’ın, Körfez’in ve Bab el-Mendeb Boğazı dolayısıyla da dünya ticaretinin yüzde 65’inin güvenliğini tehdit ediyor.
Hava saldırısının ardından gündelik hayatlarını sürdürmeye çalışan siviller.
Suudî Arabistan’ın gerekçeleri, Yemen’deki gelişmelerin mezhebî çelişkilere dayalı bir vekâlet savaşı olarak okunmasına da neden oluyor. Husîlerin siyasî örgütü olan Ensarullah ile Hizbullah arasında doğrudan benzerlik kuruluyor. Suudî Arabistan ve müttefiklerine göre Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de ise Ensarullah, mezhep çelişkilerinden yararlanarak Arap dünyasına hâkim olmaya çalışan İran’ın Arap dünyasındaki vekilleri. Dolayısıyla Yemen’de yaşananlar, Lübnan’daki Hizbullah projesinin Yemen’de tekrar edilmeye çalışılmasından ibaret.
Ensarullah ile Hizbullah arasında benzerlik kurulmasına neden olan veriler şunlar:
Toplumsal temsil: Hizbullah Lübnan’daki, Ensarullah da Yemen’deki Şiilerin siyasi temsilcisi. Hizbullah, Lübnan’daki Müslüman nüfusun en az yarısının, Ensarullah da Yemen nüfusunun yaklaşık yüzde 40’ının desteğine sahip.
Askerî güç: Ensarullah da tıpkı Hizbullah gibi askerî bir güce sahip; ancak Hizbullah Lübnan’da resmî savunma gücünün bir parçası olarak tanınırken, Ensarullah’ınki yasal bir statüye sahip değil.
Mezhep: Her iki parti Şii olmakla birlikte Hizbullah, Şiiliğin İmamiye, Ensarullah ise Sünnilikle çok az farkı bulunan Zeydiye koluna mensup.
İdeoloji ve ittifak: Her iki parti de başta ABD ve İsrail karşıtlığı olmak üzere Direniş Ekseni’nin temel önceliklerine ve İran’la yakın ilişkilere sahip.
Kendine has üslubuyla acıların unutulmaması için değil, umutların yitirilmemesi için yazdı. Latin Amerika’nın vicdanıydı.
Uruguay’da orta halli bir ailenin çocuğu olarak 3 Eylül 1940’da dünyaya gelen Eduardo Galeano, başta futbol olmak üzere merak sardığı uğraşlardan hiçbirinde dikiş tutturamayınca, 14 yaşında sosyalist El Sol’da gazeteciliğe başladı. Burada yazılar yazıyor, ünlü siyasi simaların karikatürlerini yapıyordu. Henüz 20 yaşında önemli haftalık dergilerden Marcha’nın yönetiminde yer aldı. 1964’te başkent Montevideo’daki günlük Epoca’nın yöneticisiydi. 1973’teki askeri darbede önce hapsedildi, ardından Arjantin’e sürgüne gönderildi. Burada üç yıl boyunca yöneteceği Crisis dergisini kurdu. 1976 askerî darbesinden sonra ölüm mangalarından tehditler alınca Barcelona’ya yerleşti, 1985’te ülkesine dönene kadar orada yaşadı.
Eduardo Galeano, en iyi olmasa da en ünlü eseri Latin Amerikanın Kanayan Damarları ile başlayarak ve giderek daha incelikli hale gelen bir uslupla bellek kaybına karşı özgün bir edebi bir tavır sergiledi. Yavanlığa düşmeden, propagandacılığa kaçmadan, büyük bir umut yeşerticisi olarak öncelikle kendi kıtasındaki yıkımlara karşı çıktı. Acıları istismar etmeyen bu samimi tavrı, Galeano’nun dünyanın dört bir yanından insanın geleceğe umudunu besleyen bir anlatıcı olarak tanınmasını sağladı. Galeano’nun nev-i şahsına münhasır yazarlığı, üslubunun farklılığı, yapıtının tasnif dışı oluşunun sırrı, muhtemelen yine 2009’da yaptığı şu açıklamada gizliydi: “Şehrazad’ı tanıma şansım olmadı, anlatı sanatını Bağdat sarayında öğrenmedim; benim üniversitelerim Monte- video’nun köhne kahveleriydi.” 2010’da saygın Stig-Dagerman edebiyat ödülü töreninde Galeano, “onların sözcüsü olmaya çalışmadan her zaman ‘dünyanın lanetlileri’nin yanında” diye takdim edilmişti. Edebi çalışmalarının yanı sıra dünya sosyal forumlarına katılması, Porto Alegre forumunun önde gelen imzacılarından olması, Filistin için Russel Mahkemesi’nde yer alması bu onur verici takdimi sonuna kadar hak ettiğinin en açık göstergeleriydi.
Galeano: Acıları istismar etmedi, umudu yeşertti.
TARİHE KALANLAR
Hayat 10:36’da durdu
31 Mart 2015 günü Türkiye tarihinin en büyük elektrik kesintisi yaşandı, neredeyse ülkenin tamamı bir gün boyunca enerjisiz kaldı. Batı illerinde 10:36’da başlayan kesintiler domino etkisiyle kısa sürede bütün Türkiye’yi etkisine aldı. Vatandaşlar ulaşım araçlarında mahsur kaldı, ameliyatlar yapılamadı, eğitim ve üretim aksadı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı “anlaşılabilir” bir açıklama yapmadı.
Kenya’da katliam
2 Nisan’da Kenya’nın kuzeydoğusundaki Garissa kentinde, üniversite kampüsünü basan El Kaide’nin Somali kolu Eş Şebab’a bağlı saldırganlar, çoğu öğrenci 147 kişiyi katletti.
Akdeniz’de trajedi
13 Nisan’da Libya’dan İtalya’ya kaçak göçmen taşırken batan gemideki 550 kişiden yaklaşık 400’ü öldü. 19 Nisan’da yine aynı rotada seyreden ve 700’e yakın kaçak göçmen taşırken Lampedusa Adası açıklarında alabora olan gemiden sadece 28 kişi kurtarılabildi. Böylece, sadece 2015’te Akdeniz’de hayatını kaybeden göçmen sayısı 1600’ü buldu.
François Maspero öldü
Fransız editör, yazar, çevirmen François Maspero 83 yaşında öldü. 50’li yılların sonunda kendi adıyla anılan yayınevini kuran Maspero, özellikle 60’lı ve 70’li yıllarda yükselen sosyalist hareketin önemli figürlerindendi.
Tarihî bedestenin mevcut kiracıları tahliye edildi, dükkanlar daha yüksek bedelle yeni bir firmaya 20 yıllığına kiralandı.
Sandal aynı zamanda, Zerdüştlerin hoş kokusu nedeniyle ayinlerinde kullandığı sandal ağacı esansına batırılan ipek ve pamuk ipliklerle dokunan değerli bir kumaştır. Adını buradan aldığı anlaşılan Kapalıçarşı Sandal Bedesteni, vakfiyeler ve vakıf defterlerine göre 1472–1478 yıllarında inşa edilmiştir. Evliya Çelebi de, bedestenin Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırıldığını aktarmaktadır.
Birkaç yıl önce bedestenin mülkiyetini belediyeden geri alan Vakıflar Genel Müdürlüğü ortalama 1500 TL kira veren mevcut esnaftan sağladığı gelirin Kapalıçarşı ortalamasından düşük olduğunu fark edince kiracıları tahliye etmeye karar vermiş görünüyor. Basında çıkan son haberler ise, Sandal Bedesteni’nin bir şirketin işletmesine verildiği yönünde. Önce bu şirketin Rıza Zarrab’a ait olduğu söylentileri yayıldı ama, sonunda OB Makine adlı firmanın yıllık yaklaşık 10 milyon TL’ye, bedesteni 20 yıllığına kiraladığı ortaya çıktı.
İlk ve en büyük Osmanlı bedestteni kabul edilen Sandal Bedesteni’ni AVM’ye dönüştürmesinden korkulan girişim, protestolarla karşılandı.
Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün, vakıf mülklerini yeniden kazanması tartışılmayacak biçimde doğru bir yaklaşım. Buna karşın, akarı sağlayan 70 dükkanda faaliyet gösteren kiracılara karşı alınan tutum oldukça sorunlu. Etik gereği, yeni bedellerle de olsa önceliğin mevcut kiracılara verilmesi gerekirdi. Öyle anlaşılıyor ki, acil restorasyon ihtiyacı bulunan Sandal Bedesteni’nin kiracıları yenileme süreci bahanesiyle tahliye ediliyor ve eskisine göre oldukça yüksek bir bedelle yeniden kiralama işlemi gerçekleştiriliyor.
Bu tasarrufun, özünü İslâmiyet’ten alan vakıfların kuruluş amacında bulunan yardımlaşma ve dayanışma duyguları ile uyuşmadığı ortada. Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne düşen görev, kimseyi mağdur etmeyecek bir çözüm üretmek olmalı.
TARİHE KALANLAR
“Teneke trampet” sustu
Nobel ödüllü Alman yazar Günter Grass 13 Nisan’da, 87 yaşında hayatını kaybetti. Kedi ve Fare, Teneke Trampet, Köpek Yılları, Lokal Anestezi, Pisi Balığı, Dişi Fare, Kafadan Doğumlar, Uzak Tarla, Yüzyılım ve Yengeç Yürüyüşü gibi yapıtlara imza atan Grass, 2006’da çıkardığı Soğanı Soymak adlı otobiyografisinde 17 yaşındayken Nazi ordusunun elit bir bölüğüne gönüllü olarak katıldığını açıklamıştı.
Savcı Kiraz öldürüldü
Berkin Elvan davasının beşinci savcısı Mehmet Emin Kiraz, 31 Mart’ta İstanbul Adliye Sarayı’nın 6. katındaki odasında rehin alındı. Görüşmelerin altıncı saatinde çıkan çatışmada savcı hayatını kaybederken, iki eylemci öldürüldü. Savcı Kiraz’ın rehin alındığı sıradaki görüntülerini yayınlayan medya kuruluşları hakkında “teröre yataklık” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı.
Oktay Sinanoğlu: Büyük bir kayıp
Kuramsal kimyacı, moleküler biyolog Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, 19 Nisan’da vefat etti. Yaşamı boyunca Kuantum mekaniğine birçok katkıda bulunmuş bilimin-sanı Sinanoğlu, 1962’de 28 yaşındayken profesörlüğe layık görülmüş, dünyada bu ünvanı kazanan en genç akademisyen olmuştu. Son yıllarında Türk ulusal kimliği ve Türk diliyle ilgili çalışmalar yapan Sinanoğlu, sayısız uluslararası ödülün sahibiydi.
Musul’un üç önemli tarihi yerleşkesi de, IŞİD’in saldırılarıyla büyük oranda tahrip edildi. 100 yıl öncesine kadar atalarımızın, dedelerimizin yaşadığı bu coğrafyadaki tarihî mirasa, Batılılardan çok Türkiye’nin sahip çıkması gerekiyor.
Dicle’nin suladığı bereketli topraklara sahip Musul havzasında Yeni Assur İmparatorluğu’nun üç başkenti yer alır; Kalhu, Dur Şarrukin ve Ninive. Bugüne değin arkeolojik değerleri ile gündemde olan Musul’un bu üç önemli eski yerleşmesi, artık saldırı ve tahribat haberleri ile anılır oldu.
Saldırılar önce Koyuncuk’ta yer alan Ninive’ye gerçekleştirildi. IŞİD mensupları, kışla-sarayın yer aldığı Nebi Yunus Tepesi’ndeki Yunus peygamberin türbesini yokolma derecesinde tahrip ettiler. Sonrasında ise Khorsabad köyü yakınlarındaki Dur-Şarrukin kenti hedef oldu. Ünlü Assur kralı II. Sargon’un (MÖ 721-705) başkent olarak tasarlayıp inşa ettirdiği bu önemli yerleşmenin son durumu hakkında ne yazık ki hiçbir bilgi bulunmuyor. IŞİD’in en yoğun saldırı yaptığı merkez ise Nimrud adıyla da bilinen Kalhu. 19. yüzyılın ortalarında (1845-1855) Austin Henry Layard ile Hormuzd Rassam tarafından gerçekleştirilen kazılarda açığa çıkarılan Kuzeybatı Sarayı ile anıtsal yontuların Avrupa ve Amerika’daki yankıları çok büyük olmuştu. Uzun süre duraksayan kazı çalışmaları 1949’da Max Edgar Lucien Mallowan tarafından yeniden başlatıldı ve aralıksız on dört dönem devam etti.
Dicle ve Büyük Zap’ın kesişme noktasında yer alan Kalhu, kral II. Assurnasirpal (MÖ 883- 859) tarafından geleneksel başkent Assur terkedilerek siyasi yönetim merkezi yapıldı. Assurnasirpal, Tevrat’ta Kalah olarak anılan Nimrud’a görkemli bir saray inşa ettirdi. Kuzeybatı Sarayı olarak anılan yapı, Osmanlı sarayları da dahil olmak üzere Önasya saraylarının atası olarak bilinmektedir. 2100 x 1670 m’lik boyutuyla 360 hektarlık bir alana yayılan bu görkemli Asur kentinde Irak devleti tarafından 1960 ve 70’lerde restorasyon çalışmaları gerçekleştirildi ve özellikle de sarayın taht odası, anıtsal girişi ile birlikte ayağa kaldırıldı.
Kısa bir süre önce Kuzeybatı Sarayı ile hemen kuzeyindeki zigguratın bombalarla yokedilişini yansıtan filmler sosyal medyada yayınlandı. 2014’ün Ekim ayında gerçekleştiği düşünülen saldırıların taht odasının girişindeki kabartmalar ile boğa-adam (lamaşşu) heykellerini hedef aldığı gözlenmektedir. Patlayıcıların yanısıra iş makineleri ile yapılan tahribatlarla kalıntıların buldozerler ile daha da küçük parçalara ayrılması hedeflemiş gibi görünmektedir. Saray odalarındaki kabartmalar ise balyozlar ve hiltilerle yokedilmiştir. Bazı parçaları British ve Bern Müzelerinde olan bu kabartmalar toz haline getirildikten sonra varillere doldurulmuş ve patlatılarak araziye saçılmıştır. IŞID’in özellikle Nimrud’a, herşeyi yok etme pahasına saldırmasının nedeni çok büyük olasılıkla bu eski yerleşmenin İbrahim peygamberin düşmanı olan Nemrut’la olan isim benzerliğidir.
Kültürel Barbarlık Bir asır kadar önce Osmanlı toprağı olan bölgedeki Asur yerleşimlerinin IŞİD tarafından önce yağmalanması; ardından bombalar, dozerler ve maktaplarla yerle bir edilmesi, tüm dünyada 2001 yılında Taliban’ın Afganistan’daki Bamiyan heykellerini tahrip etmesine benzer bir kültürel vahşet olarak yorumlandı.
Mezopotamya’nın durmayan bir tempoda tahrip edilen arkeolojik değerleri ile kültürel ve tarihî mirası Türkiye’yi de ilgilendiren kritik bir konuma gelmiştir. Bugün sınırlarımıza birkaç yüz kilometre mesafedeki bu örenyerleri, 100 yıl öncesinde atalarımızın, dedelerimizin yaşadığı bir coğrafyada yer alıyordu. Buradaki kazıları başlatan İngiliz ve Fransızlar’ın Osmanlı Devleti’nden izin almış oldukları gerçeği unutmamalıdır. Nimrud, Khorsabad ve Koyuncuk’taki anıtsal eserleri bilim için değil yağma için açığa çıkararak ülkelerine taşıyan Avrupalıların, IŞİD tahribatından kaygı duymalarını ve üzülmelerini umut etmek bile iyimser bir yaklaşım olacaktır. Zaten mevcut durum, kaygının ötesine çoktan geçmiş olmayı gerektirmektedir. Bu bakımdan her türlü siyasi yaklaşımın ötesinde, geri dönüşü olmayan tahribatları durdurmak yolunda Türkiye’nin daha aktif tutum alması gerekmektedir. Bölgedeki Türk-Osmanlı mirası, sadece Süleyman Şah türbesinden ibaret değildir.
Hâl-i hazırdaki korkunç tabloya Suriye toprakları da dahil edildiğinde, ören yerlerinde kaçak kazılarla, iş makinalarıyla, patlayıcılarla yok edilen, müzelerde yağmalanan, belki de satılan tarihsel mirasımızın, yani insanlığımızın kayboluşuna insanoğlu olarak seyirci kalıyor olmamız ne acı.
Mezopotamya’da son cinayet
Tüm zamanların en iyi polisiye yazarlarından Agatha Christie’nin Önasya kültürlerine olan merakı bilinen bir gerçekliktir. Türkiye, Mezopotamya ve Mısır’ı romanlarındaki coğrafyada sıklıkla gördüğümüz Agatha Christie’nin Doğu romantizmini yaşamasında Nimrud’un etkisinin çok büyük olduğu söylenebilir. Nimrud kazılarının son başkanı Max Edgar Lucien Mallowan ile 1930 yılında evlenen ve kazılara uzun yıllar bilfiil katılan Agatha Christie’nin “Mezopotamya’da Cinayet” romanını örenyerinde kendi elleriyle yaptırdığı kazıevinde kaleme aldığı bilinmektedir. Bugün gelinen noktada tarihin yanında dünya edebiyatının da bir parçası durumuna gelmiş olan Nimrud antik kenti ve kazıevinin yokedilişini çaresizce izliyoruz.
Yer, 1910’da yanan Çırağan Sarayı’nın 1930’ların ortalarından itibaren “top sahası”na dönüştürülen bahçesi, Şeref Stadı. Muhtemelen Beşiktaş Kız Lisesi öğrencisi bir grup genç kız, beyaz polo tişörtleri ve siyah etekleriyle tören alanı olarak kullandıkları stadda beden eğitimi öğretmenleriyle birlikte 19 Mayıs hatıra pozu veriyor. Arka planda arkadaşları kule yaparken, dekoru henüz restore edilerek otele dönüştürülmemiş olan Çırağan Sarayı tamamlıyor.
Tarihçiler defalarca söyledi: Tek bir tarih yok, birbirinden farklı anlatım ve okumaların ortaya koyduğu süreçler var. Zaten tarih bunlarla zenginleşiyor, gelişiyor; ortaya çıkan yeni bir belge, yeni bir tanıklık, yeni bir buluntuyla bile, yıllardır “öyle” kabul edilen hadiseler “böyle” olabiliyor. Hâl “böyle”yken, tarihin belirsizliğinin bugünü belirlemesine şaşmamalı. İçinde bulunduğumuz şartlara, dünya görüşümüze, kimliğimize veya kimlik saydığımız değerlerimize göre, geçmişin içinden özenle seçip ayıkladığımız bilgileri alıyor, kendimizce kanaatler oluşturuyoruz. Eğer “bize ters gelen” bir bilgi varsa ya hiç görmüyoruz ya da ona bir kılıf uyduruyoruz.
Kısacası tarih, şu anki durumumuzu, duruşumuzu, bakışımızı onaylamak için yararlandığımız, kullandığımız bir toplama dönüşüyor. Kahramanlarımız, kutsallarımız, düşmanlarımız oluşuyor. Sonrasında bunları öne sürerek, örnek alarak, inanarak veya inanmayarak birbirimizle çatışıyoruz.
Tek bir insanın bile kişisel tarihi farklı okunabilirken, çok sayıda insanın hayatını etkilemiş büyük çapta hadiselerin ne denli karmaşık, çeşitli, değişik yönleri olduğu ortada. Bu alanlarda yapılan tarih çalışmalarının kalitesi ve sayısı, ilgili coğrafyadaki halklar için zenginlik yaratır ki, bütün zamanlar için bundan öte bir zenginlik yoktur.
Geçen ay 100. yılını andığımız Çanakkale muharebeleri, tarih literatüründe üzerine en fazla araştırma yapılmış, kitap, makale yazılmış olaylardan biri. Bu neden ve ne zaman oldu, nasıl oluştu? Çanakkale gerek Batı’da gerekse bizde, uzun yıllar boyunca önemi idrak edilmemiş bir konu olarak kaldı. Yayınlanan hatırat, günlük ve tarih kitapları sınırlıydı. Anmalar küçük çaptaydı. İtilaf Devletleri’nin Mütareke Dönemi’nde yaptırdıkları ve bugün hâlâ aynen duran mezarlıkları dışında, muharebe alanlarında sadece açıkta kalmış şehitlerin kemikleri vardı.
Çanakkale 50’lerde hatırlanmaya başladı. Zira 2. Savaş felaketinden sonra kurulan yeni dünya düzeni, 1. Savaş’ın bu küçük cephesinin 20. yüzyıl tarihini nasıl etkilediğini göstermeye başlamıştı. Tarihçiler, kesin netice yeri olmamasına karşın 1. Savaş’ı fiilen uzatan Çanakkale cephesini; Osmanlı Devleti’nin 1915’te değil 1918’te savaş dışı kalmasını; bunun Sovyet Devrimi’ne, Kurtuluş Savaşı’na etkisini değerlendirmeye başladı. Sonrasında Çanakkale gibi aynı zamanda son derece dar bir cephede ne kadar geniş bir insani malzeme olduğu keşfedildi. Avustralyalılar “ANZAC ruhu”nu, Türkler “Çanakkale geçilmez” motto’sunu işlediler ama her zamanki gibi ciddi referans kitaplarını İngilizler yazdı (Bu işin ‘İncil’ini kaleme alan Avustralyalı Charles Bean hariç).
Biz aradan geçen zaman içerisinde pek kalıcı eserlere imza atamadık. İdare ettiğimiz efsanelere yenilerini ekleyerek, sadece devşirme kitaplar üreterek, muharebe alanlarını betona, panayıra çevirerek, Çanakkale gerçeğinden de, fedakâr askerlerin yüksek ruh halinden de uzaklaştık. Çanakkale’nin 100. yılı irili-ufaklı anma etkinlikleriyle geçti. Yenilik yapabildiğimiz tek nokta, Çanakkale kara muharebelerinin başladığı 25 Nisan’ı bir gün öne çekerek anma törenlerini 24 Nisan’da gerçekleştirmek oldu.
Tarihi değiştiren ataların, “tarih değiştiren” torunlarıyız.