Etiket: sayı:12

  • Çılgın tebessüm sessiz kahkaha

    Çılgın tebessüm sessiz kahkaha

    Gülme, mutluluğun ifadesi, neşenin dışavurumu, deliliğin belirtisi, cinnetin perdesi ya da intiharın habercisi olabilir. Alıklığa, cehalete ve sersemliğe verilebilecek tek bilgece cevap da gülmekten başka bir şey değildir.

    Richard Gerstl’in Gülen Adam (oto)portresi üzerinde, yıllar oldu (Yolcu, 1996), durmuştum. Tablonun getirip önüme diktiği soru/n zaman içinde ‘eskimedi’ içimde, bir dolu örnek üzerinden zihnimi yormayı sürdürdüm o konuda.

    Çıplak gözle, herhangi bir dış (ya da yan) bilgiye sahip olmaksızın bir tabloya (bir şiire…) bakmanın en (tek?) doğru yol yordam sayılması ‘gerektiği’ yönündeki yaklaşım beni hiçbir zaman ikna etmedi. Dış (ya da yan) bilgi edinmek şarttır demedim ama; bir biçimde, rastlantıyla ya da kurcalayarak “bilgi” edinmişsek, değerlendirmemize ‘katılır’ bu, payını yadsıyamayız.

    Çılgın tebessüm sessiz kahkaha
    Bu nasıl bir gülme? Richard Gerstl’in otoportresinde ilk bakışta abartılı bir coşku algılanıyor. Ressamın bundan bir yıl sonra intihar ettiğini bilenler ise daha çok çılgın bir edâ görüyor.

    Gülen Adam’ın plastik özelliklerini ayırıyorum. Ressamın kimliğini, resmin nerede ne zaman yapıldığını, portrenin kimin portresi olduğunu bilmediğimizi varsayarak düşüneduralım: ‘Nasıl bir gülme tarzıdır’ karşımıza çıkan? Abartılı bir coşkunun, neşeli bir kişiliğin ifadesi midir buradaki, yoksa, alttan üste doğru tırmanan düpedüz asabî, gerginlik yüklü bir kahkaha patlaması mı? Özne, ‘okuyan’ özne nasıl bakıyor, görme çabası veriyorsa ‘öyle’: Sorunun kesin yanıtı yoktur.

    Gerstl’in 1. Dünya Savaşı’na doğru giden Avrupa’nın ortasında, Viyana’da, dışavurumcu akımın bir üyesi olarak, intiharından (25 yaşında) tam bir yıl önce, 1907’de Gülen Adam’da otoportresini gerçekleştirdiğini ‘biliyorsak’ tablodaki yüz ifadesi, gülme biçimi ‘değişiyor’, farklı bir anlam yükleniyor mu?

    Orada çılgınca bir eda, bir eşiğe yaklaşma hazırlığı, sonu getirecek bir taşkınlık ‘görmeye başlıyorum’: O gülüşün arkasında bir cinnet gizilgücü barındığı fikri ağır basıyor değerlendirmemde — tablonun ‘değerini’ bağlamıyor o fikir, ‘imlem alanı’nı tayin ediyor.

    ★★★

    Gülmekten ölmek konusunun Rabelais’yi de kurcaladığı, Le Quart Livre’in 1548 basımında andığı tuhafın tuhafı ölüm biçimlerinin (Sofokles’in bir kartalın uçarken pençesinden kurtulan dev kaplumbağa kabuğunun kafasına isabet ettiği için ölmesi), dört yıl sonraki basımda eklediği iki örnekten biliniyor: En güzel insanın (Eleni) portresini yapmakla böbürlenen ressam Zeuxis çok çirkin bir insanı konu edinen bir portreyi gördüğünde zincirinden boşalırcasına gülmüş ve çatlamış (bir tür göksel ceza); komik şair Filomenes kendisi için hazırlanmış bir tabak dolusu inciri bir eşeğin yediğini fark edince “bir kadeh de şarap sunun şuna” demiş, artık olaya mı kendi sözlerine mi bilinmez, gülme krizinin doruğunda ölmüş. Pagliano ve Deloince-Louette (bkz. Recherches et Travaux dergisi, no: 67/2005 — revues.org’dan indirilebilir), Rabelais’nin olası kaynaklarını sıralıyorlar: Samsatlı Lukiyanos, Krissipos, bir olasılık Erasmus (Filomenes ve eşek vâkâsına “yer”i geldiğinde döneceğim).

    Rabelais’nin asıl kaynağının büyük olasılıkla Lukiyanos olduğunu söyleyebiliriz. Gerçi Macrobioi (Uzun Yaşayanlar) metninin ona ait sayılıp sayılamayacağı kesinlik kazanmış değil ama yaygın kanı bu. Bakhtin, ölümü coşkuyla kuşatan bir yaklaşım okuyor Rabelais’de — bana kalırsa, Lukiyanos’ta da egemen ton aynı: Hem uzun yaşamış Filomenes, hem de ölesiye gülerek kepenk indirmiş, daha ne beklenir hayattan!

    Buradan Nietzsche’ye ve Bataille’a gerçekten tek adım.

    ★★★

    Önüme bir başka resim çekiyorum. Rubens’in Demokritos portresi bu. Eski Yunan’ın efsunlu filozofu, “atom”u ilk ‘gören’, herşeyi daha iyi görebilmek için gözlerini körettiği söylenen o ayrıksı adam burada ‘gülüyor’.

    Dilimize de çevrilen Gülmeye ve Deliliğe Dair (Mehmet Ali Kılıçbay’ın çevirisiyle, Turgut Çeviker’in yönettiği İris Yayınları’ndan, 1997), aslı astarı olmadığı halde Hippokrates’e maledilmiş; metni notlayarak yayımlayan Yves Hersant, bu bilge hekime özünde pekâlâ yakışan küçük kitabı sonradan bir iz sürücü hayranının kaleme aldığını belirtiyor önsözünde.

    Hikâye hem de nasıl alımlı. Demokritos Abderalı; halkı tarihe alıklığıyla geçmiş o yerleşim birimi Trakya’da, Ege kıyılarındaymış. Gün gelmiş, Demokritos kentin dışına çıkmış, dermeçatma bir kulübeye yerleşmiş, ne olduğunu anlamak için yanına gelen Abderalılar filozofun durmadan güldüğünü görünce endişeye ve kedere kapılmış, dönemin ünlü hekimi Hippokrates’e mektupla durumu bildirerek yardımını istemişler. Demokritos’u tanımayan, ama ona uzaktan büyük saygı besleyen hekim hemen yola çıkmış, Abdera’ya vardığında onu yanına götürmüşler, iki ulu adamı başbaşa bırakmışlar. Bir bütün gün dinlemiş filozofu Hippokrates ve asıl delirenin Abderalılar olduğunu anlamış: Bu durumda yapılası tek şey, gerçekten de, gülmekmiş.

    Çılgın tebessüm sessiz kahkaha
    Ayrıksı bir gülüş Rubens’in Demokritos portresi. Alıklığa karşı yapılabilecek tek mantıklı şeyi yapıyor yaşlı filozof: Deliler gibi gülüyor.

    Gülmeye ve Deliliğe Dair dörtdörtlük bir klâsik metin, varsın yazarının kimliği belirsiz olsun. Zaman içinde uçlar vermiş, Abderalılar Avrupa edebiyatında yankılar doğurmuştur. Bu örneklerin başında, dilimize Sabahattin Eyüboğlu’nun aktardığı bir La Fontaine masalı geliyor: Demokritos ve Hemşerileri (Bütün Masallar, Cem Ya-yınları, 1991, s. 351-353) Şöyle başlar masal:

    “Cahil halk kafası ne kötü şey!
    Ne saygısız, ne haksız yollara gider, Kendini bilmeden ne sersemlikler eder.
    Perdeli gözlerle bakar dünyaya, Kendi ölçüsüne sokar herkesi. Demokritos bu kafadan payını almış;
    Hemşerileri deliye çıkarmış adını. Zâten kim peygamber olmuş Kendi memleketinde?”.
    La Fontaine şiirinde öyküyü aktarır, sonra da kıssadan hisse
    çıkarırcasına sorar:
    “Anlattığım kadarı yeter sanırım Halkın nasıl yanıldığını göstermeğe.
    Ama, kimine göre, öyle değilmiş, Bir yerde okudum geçenlerde: Halkın sesi Tanrının sesiymiş. Bir doğruluk var mı dersiniz bu sözde de?”.

    Abderalıların öyküsü, ‘durumu’, gene klâsik çağda, büyük bir romanın tohumunu oluşturmuştur: “Dâhi ile Dar Kafalılar Üzerine bir Felsefe” altbaşlığını taşıyan Eşeğin Gölgesi Davası — Abderalılar’ı (Çeviren: Vural Ülkü, Bilge Kültür Sanat yayını, 2014 (4. basım) özgün bir Alman yazarına, Christoph Martin Wieland’e (1773-1813) borçluyuz.

    Sözkonusu başyapıt, Demokritos’un öyküsünden yola çıkar, tıpkı Mesnevî geleneğindeki gibi halkalar halinde açılarak ilerler ve olağanüstü bir ikinci fasıla geçer: Eşeğin Gölgesi Davası. Eşeğini kiralayan bir adamın, “kiracı”nın güneşten korunmak için hayvanın gölgesine sığınması üzerine ‘ek kira’ istemesi, ikilinin anlaşamayarak mahkemeye başvurması, halkın davaya kilitlenerek işi gücü bırakması, bütün bu hamleler ile Wieland’ın bir halkın aptallaşma sürecini büyüteç altına alır. Tartışılagelmiştir: Yazar, gününün Alman insanına bakarak, yaklaşık 130 yıl sonra Hitler’le cinnet yaşayacak olmasını öngörmüş müydü?

    Gelgelelim, Abdera haritada tarih boyunca sık sık yer değiştirmiş, çıktığı noktaya yeniden dönmüştür: Abderalılar, Gümülcine’ye, bir Anadolu kenti olan ve bugün ören yeri olarak yıkıntıları görülebilen Teos’tan, deprem sonrası taşınmışlardı.

    Ola ki bundan, Abderalıların hikâyesi bizim edebiyatımıza iki canalıcı köprüyle bağlanır: Haldun Taner, Wieland’dan yola çıkar, ama bir ortaoyunu zeminine kabare epiğini oturtur, Eşeğin Gölgesi (1965) birinci sınıf bir eleştirel oyundur. Aziz Nesin, Benim Delilerim’in (1984) girişinde delilik karşısında gülen Demokritos’u selamlar, 6-7 Eylül olaylarını toplumsal cinnetin okkalı bir örneği olarak anar, Wieland’ı över — bugün yaşasaydı, yaşıyor olsaydı, büyük olasılıkla gülmekten ölürdü, ölecekti.

    Demokritos’un bir dolu resmi, büstü, yontusu yapılmıştır. Rubens’inkinin ayrıcalığı, bana mı öyle geliyor, orada gülen adamın canının yandığının görülmesidir. 

  • Golü yiyen langırt oldu

    Golü yiyen langırt oldu

    19. yüzyıl sonlarında Avrupa’da oynanmaya başlayan langırt Türkiye’ye 1950’li yıllarda geldi. Gelir gelmez gençler arasında bir salgın gibi yayılan oyun, öğrencileri okuldan uzaklaştırdığı, bağımlılık yarattığı ve kumar oynamaya alıştırdığı gerekçesiyle 1968’den beri yasak.

    Masa futbolu ya da daha yaygın olan adıyla langırtın ilk ortaya çıkışıyla ilgili kesin bir tarih veremesek de, Uluslararası Masa Futbolu Federasyonu’nun (International Table Soccer Federation / ITSF) verilerine dayanarak, oyunun 1880’li veya 1890’lı yıllarda, Fransa ya da Almanya’da ortaya çıktığını söyleyebiliyoruz.

    Golü yiyen langırt oldu

    Langırtın Türkiye’ye girişiyle ilgili de çeşitli rivayetler var. Son Havadis gazetesinin 11-17 Ekim 1965’teki “Langırt Faciası” adlı yazı dizisine göre, oyun Türkiye’ye 1956 yılı sonlarında, Ankaralı bir memur tarafından getirilmiştir. Bu memur, yurtdışında gördüğü oyunu “maç makinesi” adıyla Türkiye’ye getirip Ankara Bahçelievler’de açtığı küçük bir salonda oynatır, gördüğü ilgi üzerine birkaç ay sonra Beyoğlu Mis Sokak’ta ikinci salonu açar ve bundan sonra İstanbul’un birçok yerinde irili ufaklı langırt salonları boy göstermeye başlar.

    1 Ekim 1989 tarihli Nokta dergisinin ünlü yönetmen Ertem Eğilmez’i anlatan dosyasında ise, langırtı Türkiye’ye getiren ilk kişinin Eğilmez olduğu yazar. Buna göre, Eğilmez arkadaşlarıyla girdiği yayıncılık işi batınca 1957’de para kazanabilmek için langırt makineleri ithal edip Beyoğlu’ndaki ilk salonları açmış, buradan kazandığı sermayeyle sinema sektörüne yatırım yapmıştır.

    Türkiye’deki ilk salonları kimin, hangi tarihte ve hangi şehirde açtığı kesin olmasa da, ilk makinelerin ABD’den ithal edildiği kesindir. 2. Dünya Savaşı öncesinde Almanya’da çok yaygın olan, ama savaşla birlikte unutulmaya yüz tutan langırt, oyunla savaş sonrası Almanya’da tanışan ABD askerleri tarafından Atlantik ötesine götürülmüş ve popüler olmuştur. Futbolun gelişmemiş olduğu ABD’de oyunun bu kadar sevilmesi ilginçtir. Oyun ABD’ye ulaştıktan sonra girişimciler ilk ABD malı makineleri üretip hem iç pazarda satarlar, hem de başka ülkelere ihraç ederler.

    Oyunun Türkiye’ye girdikten hemen sonra hızla yaygınlaşıp bir tutku haline gelmesi ve tartışmalara yol açması uzun sürmez. 1957 yılının Ekim ayında İstanbullu bazı veliler çocuklarının langırt oynayarak kumara alıştığını söyleyip oyunun yasaklanmasını ister. Aslında oyun salonlarında yalnızca langırt yoktur, başta tilt ve rulet olmak üzere başka oyunlar da oynanabilmektedir ve eğer gençler kumara alışacaksa langırttan başka alternatifler de bulabilirler. Ancak o yıl langırt patlaması yaşanmıştır ve hedefte langırt vardır.

    Golü yiyen langırt oldu
    1960’lı yıllarda langırt masaları dini bayramların en büyük eğlencesi olan bayram yerlerinin de en gözde oyunuydu.

    19 Aralık 1957’de tepkiler iyice artınca oyun salonu işletmecileri bir basın toplantısı yapar. Salon sahiplerine bakılırsa langırt kesinlikle kumar olmadığı gibi bir çeşit “bilek sporu”dur. Evet, 18 yaşından küçüklere oynatmak hatadır ve bundan böyle küçük yaştakileri salonlara sokmayacaklardır. Zaten İstanbul’da topu topu 30-40 salon vardır (Ancak bu rakam biraz şüphelidir, zira aynı gün Emniyet İstanbul’da 6 bin langırt makinesi ve çoğu ruhsatsız yüzlerce salon olduğunu açıklamıştır).

    1960‘lı yıllara gelindiğinde neredeyse bütün şehirlerde langırt salonları açılmış ve “sorun” daha da yaygın hale gelmiştir. 1961-1962 öğretim yılı başlarken İstanbullu ve Ankaralı veliler “gençler arasında bir salgın gibi yayılan” langırtın yasaklanması için bir basın açıklaması yaparlar. Bunun üzerine birkaç göstermelik baskın yapılır ve bazı salonlar kapatılır.

    Langırtla ilgili ilginç bir nokta ise, oyunun 1960’lı yıllarda çalışmaya giden ve aralarında üst düzey langırt oyuncularının olduğu Türk işçiler aracılığıyla Almanya’ya yeniden girip popüler olmasıdır.

    Golü yiyen langırt oldu
    Langırt, Türkiye’ye girdiği 1950’li yılların ikinci yarısından itibaren büyük tartışma konusu oldu. Gazeteler yıllarca “langırt tehlikesi”ne dikkat çeken haberler yaptılar.

    Türkiye’de ise işler hâlâ karışıktır. 25 Nisan 1964’te Akşam gazetesi “Langırtın Zehirlediği Çocuklarımız” adlı bir yazı dizisi yapar. Okuldan kaçıp langırt salonlarına giden ve “kumar batağına saplanan” liselilerin konu edildiği yazı dizisine konuşan gençlerin pek okulla ilgisi yoktur gerçi. Değme kumarbaza taş çıkaracak şeyler söyleyen gençlerden biri “Eğer langırt olmazsa parasına iskambil oynuyoruz. O da olmazsa tavla. Onu da bulamazsak parasına tek kale maç yapıyoruz” demektedir. İsmi açıklanmayan bir salon sahibi de aynı kanıdadır; langırt zararlı olmadığı gibi bu sayede gençler çanak, poker gibi tehlikeli kumar oyunlarından uzak durmaktadır.

    1965‘ten itibaren langırta karşı olanlar seslerini iyice yükseltir. Yeni İstanbul gazetesi Ekim ayında langırta karşı “Türk gençliği feci bir akıbete sürükleniyor” başlıklı bir kampanya başlatır. Gazeteye bakılırsa, iş çığrından çıkmıştır, langırt makinesi üreticileri sipariş yetiştirememektedir. Böyle giderse koca bir nesil langırt yüzünden kumarbaz ve -niyeyse- uyuşturucu bağımlısı olacaktır. Kampanya, “Gençlerimizi batağa sürükleyen langırta karşı” Meclis’in göreve çağrılmasıyla biter.

    16 Ocak 1966 tarihli Milliyet, langırt salonu işletenlerin polisle işbirliği yaptığını ve rüşvet karşılığı ruhsatsız salonları işletmelerine göz yumulduğunu yazar. Bu iddianın sahibi langırtın yasaklanması için kanun teklifi hazırlayan iki senatör ve bir milletvekilidir. Bu haberden iki gün sonra Ankara’daki okulların okul aile birlikleri sırf bunun için toplantı yapıp bütün senatör ve milletvekillerine mektup gönderir.

    9 Şubat 1966’da Cumhuriyet’inbirinci sayfasında “Tilt ve langırt oynayanları akıl hastalığı tehdit ediyor” başlıklı bir haber görüyoruz. Habere göre tilt zengin semtlerde, langırt ise fakir semtlerde oynanmakta ve her sınıftan gençler kumar batağına sürüklenmektedir. Yalnızca kumarbazlık tehlikesi de beklemez gençleri, aynı zamanda “Oyun oynayan genç istediğini elde edemezse, yani oyunu kazanamazsa bir aşağılık duygusuna kapılmakta, bu da onu akıl hastalığına kadar sürüklemektedir”.

    11 Mart’ta Yeni İstanbul, ismini vermediği bir doktora dayanarak yaptığı haberde langırtın gençleri delirttiği iddiasını bir kez daha gündeme getirir. Doktor, iddiasına göre son birkaç yılda langrt yüzünden akıl sağlığını yitiren çok sayıda genci tedavi etmiştir.

    Langırt düşmanlarına ilk müjdeli haber 19 Mart 1966’da Danıştay’dan gelir. Danıştay, langırtın kumar aleti sayılması gerektiğine karar verir. Aynı günlerde Meclis’te de bir grup milletvekili ve senatör, langırtın yasaklanmasıyla ilgili kanun teklifinin son halini vermektedir. Teklife göre langırt yalnızca turistik belgesi olan dükkanlarda bulundurulabilecek, bunun dışındaki salonlarda langırt oynanması yasaklanacak, oynatmakta ısrar eden salon sahiplerine hapis cezası verilecektir. Teklif, Meclis’te birkaç kez değişikliğe uğradıktan ve ilk görüşmenin üzerinden iki buçuk yıl geçtikten sonra 13 Aralık 1968’de kabul edilir. 27 Aralık 1968’de Resmî Gazete’de yayımlanan 1072 sayılı yasaya göre “Umuma mahsus veya umuma açık yerlerde her ne ad altında olursa olsun kazanç kasdiyle oynanmasa dahi rulet, tilt, langırt ve benzeri baht ve talihe bağlı veya maharet isteyen, otomatik, yarı otomatik el veya ayakla kullanılan oyun alet veya makinaları ile benzerlerini bulundurmak veya çalıştırmak veya yurda sokmak yahut imal etmek yasaktır”.

    Ancak yasaya göre kentlerdeki turistik belgesi olan işletmeler dışında sayfiye yerlerindeki salonlar ruhsat aranmaksızın langırt oynatabilecektir. Şehirlerde langırt makinesi olan salonlar bir yıl içinde bu makinelerden kurtulacaktır. Bu tarihten sonra langırt makinelerinin şehirlerden yazlık bölgelere göçü başlar. Uzun yıllar boyunca yurdun dört bir köşesindeki sayfiyelerin olur olmaz her yerinde langırt makinesi bulunmasının sebebi de budur.

    1967’deki yasak kararı 1970’li yıllarda gevşer ve büyük şehirlerde langırt salonları yeniden açılmaya başlar. Ancak oyun bir daha 1960‘lı yıllardaki parlak günlerine geri dönemeyecektir. Yasada 2008 yılında yapılan değişiklik, langırt yasağını devam ettirir. Bu kez, sayfiye yeri vurgusu da yoktur, yani oyun artık her yerde yasaktır. 

  • Dünyanın ilk modern diktatörü

    Dünyanın ilk modern diktatörü

    Napoléon Bonaparte, 200 yıl önce sürgüne gittiğinde, geride zorla ve hızla modernleştirilmiş bir Avrupa bıraktı. Fransız devriminin içinden çıkmış, bir askerî darbeyle iktidara gelmiş, devrimin yeniliklerini eski kıtanın her yerine taşımıştı. Bu yönü, komutanlığından çok daha kalıcı izler bıraktı.

    Napoléon Bonaparte, üzerinde hâlâ anlaşmaya varılamamış bir tarihî kişiliktir. “Düşmanları” arasında, baş aşağı bir benzetme yaparak onu Hitler ve Stalin ile aynı sınıfa sokanlar vardır. Yaşadığı sırada “gulyabani”, “gasıp”, “Boney” (kemik torbası) gibi aşağılayıcı sıfatlarla anılmıştı. “Napolyon kompleksi” diye bir hastalık icat edilmiş, Avrupa’yı kısa boyu nedeniyle ele geçirmeye kalkıştığı öne sürülmüştü. Napoléon’un kuşkusuz kompleksleri vardı; ama muhaliflerinin de onun karşısında ciddi komplekse kapıldığı açıktır.

    Bonaparte, devrim sonrası kurulan Fransız Cumhuriyeti ile onu ezmeye çalışan Avrupa koalisyonu arasındaki savaşlar sayesinde sahneye çıktı. Bir askerî darbeyle iktidarı ele geçirip, kendini “ömür boyu konsül” seçtirdiğinde, dünyanın kapıldığı şaşkınlığı bugün anlamamız zordur. Biz mütevazı aile çocuklarının meteor gibi yükselebildiği bir dünyada yaşıyoruz. Oysa 18. yüzyıl sonu Avrupa’sının kast sisteminde böyle bir ihtimale yer yoktu.

    image-349
    Kendini beğenirdi
    Napoléon’un Paul Delaroche imzalı 1814 tarihli portresi. Yüzündeki ifade, Bonaparte’ın megaloman olduğu iddialarını kuvvetlendirir nitelikte.

    Napoléon, bu anlamda modern bir önderdi. Öte yandan bütün diktatörler gibi megalomandı. Kendi imajını yaratmak için ince ince düşünmüş olmalıydı. Emrindeki askerler tarafından tapınılmanın önemini biliyordu. Örneğin Yafa’da askerleri ve baya yakalandığında aralarına girip dokunarak paniği engellemiş, bu sahnenin bir resmini yaptırmayı da ihmal etmemişti. Askerlere attığı nutuklar ünlüydü:

    “Bu piramitlerin üstünden kırk yüzyıl sizi seyrediyor!” (Mısır’da Ehramlar muharebesinden önce).

    “Askerler! Yiyeceğiniz yok, giyeceğiniz yok. Depolarımız boş. Ama düşmanın depolarında her şey var. Ele geçirmek size düşüyor. İstiyorsunuz, istiyorsunuz; gidelim!”

    (İtalya seferinde). “Austerlitz’deydim demeniz yetecek: İşte bir kahraman, diyecekler” (Austerlitz savaşından sonra).

    Basının gücünü keşfeden Bonaparte, Courier de l’armée d’Italie ve Journal de Bonaparte et des hommes vertueux gibi gazeteler çıkararak, kendi efsanesini yazmaya daha 1797’de başlamıştı. Çevresini bu efsaneyi yansıtacak ressamlarla doldurdu. Roma imparatorları gibi başına çelenk taktı, kartalı simge haline getirdi. Askerleri sancak direklerini süsleyen bu kartalları kaybetmemek için canlarını vermeye hazırdı. Dolayısıyla, Fransa’nın iki yasama meclisinden biri olan Tribunat’nın, yeni imparator olmuş Napoléon’a “size bundan sonra Le Grand (Büyük) diyelim” diye teklif etmesi, onun da bunu büyük bir ciddiyetle kabul etmesinde (1805) şaşılacak bir şey yoktu.

    Napoléon’un imha savaşına verdiği önem bilinir: Tek bir savaşta sadece düşman ordusunu değil, düşman ülkeyi de dize getirmeyi amaçlamış, bunu yapamadığında (Rusya ve İspanya’daki yıpratma savaşları) yenilmişti. Ele geçirdiği her ülkeyi, bir devrimcinin hızı, bir askerin tepeden inmeci yöntemiyle modernleştirmeye çalıştı. Bu bazen kalıcı, bazen acılı sonuçlar verdi. Örneğin Mısırlıların, “sizi Türk ve Memluk boyunduruğundan kurtarmaya, aydınlatmaya geldim” şeklindeki tavrından pek bir şey anladığı söylenemez. “Tapu kadastro sistemi başlasın! Doğan bütün çocuklar nüfusa kaydedilsin! Nil üzerindeki felukalar numaralandırılsın! Herkes damga puluyla ödediği vergiyi kanıtlasın!” Bunlar, Kahire’de şiddetle bastırdığı bir ayaklanmayla sonuçlandı.

    Dünyanın-ilk-modern-diktatörü
    Rusya bozgunu
    H.G. Wells’in The Outline of History isimli kitabının ikinci cildinde yer alan Meissonnier imzalı resim: Rusya seferinde zorlu kış şartlarına yenik düşen Napoléon, ordusunun başında Moskova’dan çekiliyor.

    Buna karşılık Avrupa’da Ortaçağ kalıntılarını süpürdü: Bin yıllık Venedik Cumhuriyeti’ni (1797), 850 yıllık Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nu (1806), Orta Avrupa’da Yahudilerin gettolara kapatılma uygulamasını (1806), 330 yıllık İspanyol engizisyonunu (1808) kaldırdı. Prensliklerden oluşan İtalya ve Almanya’daki kısa egemenliği, ulusal uyanışa ve bu ülkelerin birliğine doğru giden yolu açtı.

    Napoléon şöhretini asker oluşuna borçluydu. Gerçi sonunda Waterloo’da yenilmişti ama Hannibal gibi onun da eski zaferlerinin ünü yok olmamıştı. Düşman ordusunu kanatlarına doğru çektiği, sonra da düşmanın merkezini tek bir saldırıyla darmadağın ettiği Austerlitz savaşı, sanki askerî akademilerde okutulsun diye yazılmış bir dersti. Fransız Devrimi’nden, yani erkeklerin askere alınmasıyla kurulan vatandaş ordusundan, subaylığın aristokratların elinden çıkıp bütün yeteneklere açılmasından, topçuluk başta olmak üzere Devrim savaşlarının getirdiği teknik yeniliklerden yararlanmıştı. Kendi kendine yeten bir askerî birim olarak modern kolorduyu, savaşta komutanı destekleyen modern genelkurmay heyetini geliştirmişti.

    Ancak onu asıl farklı kılan, devlet kurucusu olarak önemiydi. Ücretleri, çalışma saatleri, hiyerarşisi belli memurlardan oluşan modern bürokrasi yarattı, parasal birliği sağlayan Fransa Merkez Bankası’nın temelini attı (1800). Devlet okullarını, özellikle “lise”yi kurdu, millî eğitim kavramını oluşturdu. En önemlisi “Napoléon Kodu” denilen Medenî Kanunun yürürlüğe girişiydi (21 Mart 1804). Onu Ceza ve Ceza Muhakemeleri kanunları izledi. Fransız Devrimi’nin getirdiği bazı yenilikleri (kişisel özgürlük, özel mülkiyet güvencesi, ayrıcalıkların kaldırılması, dinî özgürlük) yasalaştıran bu metinler, bir yandan da kadın haklarını kısıtlıyor, devrimin özgürleştirdiği siyah köleleri yeniden köleleştiriyordu. Napoléon Kodeksi, sayısız ülkeye ilham kaynağı oldu. Osmanlı İmparatorluğu ve ondan türeyen devletler buna dahildi. Diğerleri arasında İtalya, Hollanda, Belçika, İspanya, Portekiz, bütün Güney Amerika ülkeleri, ABD’nin Louisiana eyaleti, İsviçre sayılabilir.

    Dünyanın-ilk-modern-diktatörü
    Savaşı bitiren savaş
    1815’te İngiltere-Prusya ittifakıyla Fransa arasında bugün Belçika’ya ait topraklarda gerçekleşen ve Napoléon’un yenilgisiyle sonuçlanarak Avrupalı güçler arasında 23 yıldır süren çatışmayı sona erdiren Waterloo muharebesi, William Sadler.

    Bu modernlik makinesi 1815’te Afrika açıklarında bir adaya sürüldüğünde, Avrupa’nın eski rejimleri, takvimi 1789 öncesine döndürdü. Öyle aşırıya kaçtılar ki, İspanya Kralı engizisyonu yeniden kurdu, Hessen Büyük Dükü, uyruklarına “peruk takacaksınız” diye emretti. Ancak 15 yıl geçmeden Polonya’dan İtalya’ya, Fransa’dan İspanya’ya, hatta İngiltere’ye kadar devrimler, ayaklanmalar, reform talepleri ve sosyal patlamalar başladı. Engizisyon ve peruk yeniden çöpe atıldı. O sırada Napoléon, “Tarih, üzerinde anlaşmaya varılmış bir yalandır” gibi özdeyişlerle dolu anılarını yazdırdıktan sonra Atlas Okyanusu’nun güneyindeki adasında çoktan ölmüştü. 

    Entelektüellerle aşk/nefret ilişkisi

    Fransız aydınların, Chateaubriand ve Balzac gibi kralcı olanların bile, Napoléon’a duydukları hayranlık anlaşılabilir. Ancak başka –düşman- uluslardan da hayranları vardı. Alman filozof Hegel, Prusyalıları yendikten sonra Jena kentini dolaşan Napoléon için şöyle yazmıştı: “İmparator –dünyanın ruhuat üstünde şehirden geçiyor; böyle bir adamı görmek harika bir duygu.” Goethe, 1808’de Erfurt’ta tanıştığı İmparatordan bir légion d’honneur nişanı alırken, onun Werther ile ilgili akıllıca yorumlarına çok memnun olmuştu. Alman besteci Beethoven (Eroica senfoni) ile İngiliz şair Byron’ın (Ode to Napoleon Bonaparte) ortak yönü, Napoléon saplantılarıydı. Bu romantikler, devrimci generali dehanın ete kemiğe bürünmüş hali olarak selamlamış ama imparator olunca, eski düzene teslim olduğu için hayalkırıklığına uğramışlardı.

    image-348
    Yalnız ve düşünceli
    Bellerophon gemisinin güvertesindeki Napoléon, 1821’deki ölümüne kadar sürgün kalacağı Saint Helene adası yolunda, William Quiller Orchardson.

    Savaş ve Barış’ta olumsuz bir Napoléon portresi çizen Tolstoy, dönemin bu hissiyatını gözden kaçırmamıştı. Roman karakterlerinden “Pierre” Bezuhov bir Napoléon hayranıyken, sonradan kahramanının gerçek yüzünü görüyordu. Fransız barbarlığını tablolarında (Dos de Mayo, Tres de Mayo) ölümsüzleştiren Goya bile, Napoléon’dan sonra İspanya’ya geri gelen eski düzene dayanamayıp Fransa’ya taşınmıştı. Napoléon’un kendisi ise ağabeyi Joseph’e şöyle yazıyordu: “Edebiyatçılar ve bilginlerle azla zaman geçiriyorsun. Bu adamlar kokettir. Onlarla flört edersin ama evlenmezsin ya da onları bakan yapmazsın.”

    Çok kısa değildi

    12.-SAYI-149-scaled
    Napoléon’un boyu “5 ayak 2 parmak”tı. İngilizler kısa olduğuna karar verdiler: Onların ölçülerine göre bu, 1.60 metre yapıyordu. Ancak İngiliz ve Fransız ölçüleri farklıydı. Fransa’da “kral ayağı” (pied de roi) denilen başka bir ölçü kullanılıyordu. Buna göre Napoléon yaklaşık 1.70 santimdi, bu da onu hiç de kısa yapmıyordu.

    ‘El yelekte’ pozunu o yaratmadı

    12.-SAYI-151
    Resimlerinde Napoléon’un sağ eli yeleğinin içindedir. Bu poz yüzyıl boyunca sayısız erkek resim ve fotoğrafında tekrarlandı. Kimileri bunu Napoléon’un mide hastalığına verdi. Oysa bu pozu o icat etmemişti. François Nivelon’un Kibar Davranışın Temel Bilgileri (1738) kitabında, el-yelek içinde duruşunun, erkekçe cesareti tevazuyla birleştirdiği söyleniyordu.

    Aşk romanı yazdı

    12.-SAYI-152
    Napoléon, 1795’te Clisson ve Eugénie adlı bir aşk romanı yazdı. Clisson adlı askerle sevgilisi Eugénie’nin aşkı trajediyle bitiyordu: Eugénie onu aldatıyor, Clisson ise savaşta ölüme gidiyordu. Oysa gerçek hayatta o zamanki nişanlısı Eugénie Desirée Clary’yi terkederek kendisinden büyük, iki çocuk annesi, büyüleyici Josephine de Beauharnais ile evlenen Napoléon olmuştu.

    Yafa’da Osmanlı esirlerini süngületti

    12.-SAYI-153
    Kahire’deki ayaklanmadan sonra Osmanlıların Napoléon’la en acılı karşılaşması Yafa’da (bugün İsrail’de) oldu. Napoléon, Mısır’dan Suriye’ye doğru ilerledi. 3-7 Mart 1799’da Yafa’yı kuşatan Fransızlar, şehri yağmaladılar ve teslim olan 2500 (bazı kaynaklara göre 4 bin) askeri süngüleyerek öldürdüler. Cezzar Ahmed Paşa sonradan şehri geri aldı.

    HER ŞEYİ 20 YILA SIĞDIRDI

    15 AĞUSTOS 1769

    Napoleone di Buonaparte, Korsika adasında Ajaccio’da dünyaya geliyor. (Soyadını 1796’da Fransızlaştırarak Bonaparte yapacak).

    1779

    Fransa’da eğitime gidiyor. 1784’te askeri akademiye (École Militaire) geçiyor.

    1785

    58 kişilik sınıfının 42’ncisi ve topçu asteğmeni olarak mezun oluyor.

    14 TEMMUZ 1789

    Fransız Devrimi başlıyor. Bir süre sonra Fransa, Avrupa devletlerinin kurduğu ittifaka karşı savaşa giriyor.

    1793

    İngilizlerin elindeki Toulon kenti kuşatmasında yaralanıyor, general oluyor.

    5 EKİM 1795

    Paris’te kralcıların bir ayaklanmasını bastırınca dönemin güçlü adamı Paul Barras’ın gözüne giriyor ve onun metresi Josephine de Beauharnais ile tanışıyor.

    9 MART 1796

    Josephine ile evleniyor.

    17 KASIM 1796

    İtalya ordusu komutanı olarak Avusturyalıları Arcole’de (İtalya) yeniyor.

    21 TEMMUZ 1798

    Mısır’a çıkarak Gize piramitlerinin yakınında Memluk süvarilerini yeniyor.

    1 AĞUSTOS 1798

    İngiliz donanması Ebukır’da Fransız donanmasını yok ediyor. Mısır’a sıkışan Napoléon bir yıl sonra gizlice Fransa’ya dönebiliyor.

    9 KASIM 1799

    18 Brumaire darbesini yapıyor. Direktuar meclisini askerleriyle basarak yeni konsüllük yönetimini kabul ettiriyor. “Birinci Konsül” oluyor.

    2 AĞUSTOS 1802

    Ömür boyu konsül olmak üzere yaptığı referandumda 8400 hayıra karşılık 3.500.000 evet oyu alıyor.

    18 MAYIS 1804

    “Fransızların İmparatoru” ilan ediliyor, 2 Aralık’ta taç giyiyor.

    2 ARALIK 1805

    Austerlitz’de (Çek Cumhuriyeti’nde) Avusturya-Rusya ordusunu yeniyor.

    14 EKIM 1806

    Prusya ordusunu Iéana’da yeniyor ve 27 Ekim’de Berlin’e giriyor.

    7 TEMMUZ 1807

    Rus ve Fransız imparatorları Tilsit’te antlaşarak Avrupa’yı kağıt üzerinde paylaşıyor.

    2 MAYIS 1808

    Madrid’de İspanyollar Fransızlara karşı ayaklanıyor. Beş yıl sonra İngiliz desteğiyle, Fransızları ülkelerinden kovuyorlar.

    15 ARALIK 1809

    Napoléon, Josephine’den boşanıyor.

    2 NİSAN 1810

    41 yaşındaki İmparator, 19 yaşındaki Avusturya Arşidüşesi Marie-Louise ile evleniyor.

    20 MART 1811

    Küçük Napoléon doğuyor ve “Roma Kralı” ünvanını alıyor.

    24 HAZİRAN 1812

    Rusya seferi başlıyor. Napoléon 14 Eylül’de Moskova’ya giriyor. Ama Çar görüşmelere yanaşmıyor.

    30 ARALIK 1812

    Ordusu eriyen Napoléon, Rusya’yı terkediyor.

    16-19 EKİM 1813

    Leipzig yakınında birleşik Avrupa orduları Napoléon’u yeniyor.

    6 NİSAN 1814

    Napoléon tahttan feragat ediyor, 4 Mayıs’ta Elbe (bugün İtalya, Elba) adasına sürgüne gidiyor.

    1 MART 1815

    Napoléon Elbe’den kaçıp Fransa’ya ayak basıyor. 20 Mart’ta Paris’e girip yeniden tahta çıkıyor.

    18 HAZİRAN 1815

    Waterloo savaşında (bugün Belçika) birleşik Avrupa ordusu, imparatoru yeniyor.

    15 EKİM 1815

    Napoléon, Atlas Okyanusu’nun güneyindeki İngilizlere ait Saint Helena (Sainte Hélène) adasına gönderiliyor.

    5 MAYIS 1821

    Eski İmparator sürgünde mide kanserinden ölüyor. Tuttuğu notlar ertesi yıl Le Mémorial de Sainte-Hélène adıyla yayınlanıyor. Külleri 1840’ta Paris’te Invalides’e taşınıyor.

  • Düşmanı ateşle, vatandaşı sansürle susturmak lazım

    Düşmanı ateşle, vatandaşı sansürle susturmak lazım

    Savaşın başlamasıyla birlikte, Osmanlı Devleti de her türlü askerî ve sivil haberleşme-yazışmaya ağır sansür uygulamaya başladı. 1914’ten itibaren kurulan sansür heyetlerinin damgalarını taşıyan mektup ve kartların, nadir bulunan örnekleri…

    1. Dünya Savaşı’yla birlikte, her ülkede olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de her türlü posta ve muhaberata askerî sansür uygulandı. Sansür konusu Batı ülkelerinde başlıbaşına bir literatür yaratmış olmasına karşın, ülkemizde yeterince araştırılmayan konular arasında yer alır.

    Özgürlük anlamında gelişmiş toplumlarda yargılanan sansürün, milat öncesine ulaşan bir geçmişi vardır. Kelime kökenini eski Roma’daki devlet görevlisi “Censor”dan alan sansür, “toplumların devamlılığını sağlamak amacı ile düzeni bozan(!) faktörlerin ortadan kaldırmasına yönelik kontrolün sağlanması” olarak tanımlanmıştır.

    Çifte sansür

    28 Eylül 1918 tarihinde İstanbul Cibali Tütün Fabrikası’na gönderilmiş, üzerinde “İstanbul, Askeri Sansür Heyetince Kapatılmıştır” (yeşil) ve “İstanbul, Sansür Heyetince Kapatılmıştır” (kırmızı) iki sansür etiketi bulunan, ön yüzü Fransızca yazılı mektup zarfı.

    Sansür uygulamaları Batı dünyasının hemen her ülkesinde kendisini şu veya bu şekilde yaşanmıştır. 1300’lü yıllarda İspanya ve Venedik’te elle yazılan “haber mektupları”nın ancak hükümet tarafından sansür edildikten sonra dağıtılması, 1546’da Paris’te Sorbonne Üniversitesi’ni sansürleme işiyle görevli Etienne Dolet’nin dini ve devleti eleştiren kitapları dağıtan birine göz yumduğu için hükümet tarafından yaktırılması, 1569’da basma haber mektupları yayınlayan Nicole Franco isimli habercinin Papa B. Pierre tarafından astırılması, geçmişten bu yana kitap ve mektuba uygulanmış sansür ve cezaların şiddetini gösteren örneklerdendir.

    Posta “denetim” ofisi 20 Kasım 1914 tarihinde, bünyesinde yurtdışı muhaberatın denetim hizmetini sürdürmek üzere yeni bir bölüm oluşturulan Galata Postanesi. Abdullah Biraderler.

    Avrupa’da 1444’de icat edilen matbaa, Osmanlı Devleti’ne 285 yıl sonra (1729) girebilmiş ve ancak belirli kitapların basımına izin verilmişti. Günlük hayatın pek çok faaliyetine karıştığı için yayın ve haberleşmenin yanı sıra posta sistemine de uygulanan sansür, Sultan II. Abdülhamid döneminde doruğuna eriştikten sonra; 17 Temmuz 1324/1908 tarihinde bütün posta ve telgraf merkezlerine gönderilen tamimle kaldırılmıştı: “Kanun-ı Esasinin resmen ilanıyla posta ve telgraf mülakalat ve matbuatının (sansürün) cümlesinden azade olmağla bu babta zinhar bir yanlışlık vukuuna meydan verilmemesi…”

    İttifak serisi Savaş sırasında sansür sadece Osmanlı Devleti’nde değil, bütün Avrupa ülkelerinde uygulanıyordu. 21 Ekim 1918 Almanya çıkış damgalı ve Almanca sansür mühürlü “İttifak” kartı.

    2 Ağustos 1914 günü oluşturulan Osmanlı-Almanya it- tifakını takiben, İtilaf Devletleri’ne harp ilan edildiğinde aslında hiç de hazır değilken harbe giren Osmanlı Devleti, seferberlik ilanıyla birlikte askerî kontrol ve denetimi sağlamak üzere devlet düzeninde yine bir seri değişiklikler yaptı. Bunlar arasında, savaş süresince mektup, telgraf, gazete, vs. yapılacak posta ve muhaberata, her türlü yazışmaya fiilen sansür uygulanması da vardı

    1.Dünya Savaşı “İttifak Serisi”ne dahil olan 11 kartpostaldan üzerinde Enver Paşa fotoğrafı bulunanı. “İstanbul, Sansürce Muayene Olunmuştur” mühürlü posta kartı 1915 senesinde İstanbul’dan Almanya’ya gönderilmiştir.

    Karargah-ı Umumi İkinci İstihbarat Şubesi ile Dahiliye Nezareti hemen birlikte çalışmalara başladı. Çok geçmeden de Harbiye Nezareti’nin emri ile her türlü matbuat ve muhaberatta askerî sansürün kuralları belirlendi. 7 Ağustos 1914 tarihli İkdam gazetesinin birinci sayfasına konulan “Başkumandanlık Vekâlet-i Celilesi” kaynaklı Tebligat-ı Resmiye’de nelerin sansür edileceği ana hatlarıyla belirtildi ve uygulamanın da hemen o gün başladığı resmen bildirildi.

    İlk sansürlü kartpostal 6 Kasım 1914 tarihinde Amerika’dan İstanbul Kınalıada’ya postalanan, 14 Aralık 1914 tarihinde adresine ulaşan , “Galata:-4, Sansürce Muayene Olunmuştur” mühürlü kartpostal. Bu, 1. Dünya Savaşında Osmanlı İmparatorluğu’nda görülen ilk sansür mühürlü karttır.

    Ne var ki posta ve her türlü muhaberatta başlayan sansür uygulaması, sıradan yurttaşlar için alışılmış bir durum olsa da, teşkilat açısından yeterli deneyime henüz sahip olmayan uygulayıcı kişiler yüzünden birçok sorunu da beraberinde getiriyordu. Askerî birliklere ait haberleşmenin denetimi, bu konuda oldukça deneyimli “Sahra Postası” ve görevlilerinin varlığı nedeniyle problemsiz şekilde uygulanırken, imparatorluğun geniş topraklarında yaşayan gayrimüslim halk yabancıların yazışmalarının denetimi, dil bilen eleman azlığı nedeniyle sıkıntı yaratıyordu. O kadar ki Almanya, savaşın ilk üç ayı boyunca yurtdışından gelen tüm yazışmaların incelenmesi için bir tercüman görevlendirmişti.

    Heyetler çalışıyor

    “Halep Askeri Sansür Heyetine ait. Muayene Olunmuştur” ibareli damga, Osmanlı Halep’ine ait bilinen beş sansür mühründen biridir ve 1. Dünya Savaşı kullanılmıştır.

    Osmanlı Devleti, yurtiçi mektuplar ile askerî sansür ofislerinden gelen tüm mektupların muayenesi için özel bir “Askerî Sansür Birliği” kurulmasına karar vererek, 16 sayfa içinde 61 maddeden oluşan bir “Sansür Nizamnamesi” yayınladı.

    Öncelikle imparatorluk içindeki yabancı posta servisleri kapatılmaya başlanıp, tüm posta trafiğinin Osmanlı idaresince gerçekleşmesi sağlandı. 20 Kasım 1914 tarihinden itibaren ise İstanbul’da açılan iki yeni özel bölüm ile İstanbul’a (Galata Postanesi) gelen ve İstanbul’dan çıkan (Sirkeci Postanesi) bütün muhaberat sansür tarafından kontrol edilmeye başlandı. Yurtdışından gelen mektuplar İstanbul’dan başka Kudüs, Hayfa, Halep, Şam, Beyrut, Bağdat gibi büyük posta merkezlerinde de kurulan özel bir sansür komisyonu tarafından da denetleniyordu.

    “Beyoğlu Sansür Heyeti-3” mührü ile sansürden geçmiş ve 14 Ekim 1917 tarihinde Almanya’dan İstanbul’a çekilmiş Almanca telgraf.

    Yurtdışı haberleşme sansür merkezleri sadece İstanbul, Bağdat ve Beyrut’ta bulunduğundan diğer sansür merkezleri, yurtdışına gidecek mektupları bu merkezlerden birine yollamak zorundaydı.

    Dersaadet’deki sansür heyeti, merkez komutanlığı vasıtası ile İstihbarat Genel Karargah Şubesi’ne bağlı olarak çalışmalara başladı. En üst makamı, Harbiye nezaretinin Beyazıt’taki Merkez Komutanlığı’ndaki organizasyon, sansür komisyonu ve müfettişlikler, sansür memurlukları ve yerel sansürlüklere kadar inerek teşkilâtlandırıldı. Organizasyon büyük şehirlerin posta ofislerinden başlayarak, askerî kontrolörlerin denetiminde ve sadece bu otoriteler tarafından iç muhaberatta işlem görecek şekilde organize edildi.

    “Gelibolu, Sansürce Muayene Olunmuştur” ibareli kırmızı sansür mührü ile, Çanakkale Harbi sırasında, 14 Mart 1915 tarihinde Gelibolu’dan Üsküdar’a gönderilmiş asker kartpostalı.

    Mevkii ve mevzilerdeki sansür heyetleri, bölgelerinde bulundukları askerî kumandanlıklarının, yığınak bölgelerinde ise ordu kumandanlıklarının emrine tâbi olarak, subay ve askerî görevlilerinin ise bölüm komutanlıklarınca sansür edilmesi kararı alındı.

    Askerî birliklerin bulunmadığı yerlerde kontrol ve sansür görevi, en büyük mahalli amirin başkanlığındaki bir heyet tarafından; vilayet merkezlerinde valilikçe, sancaklarda mutasarrıflıkça, kazalarda kaymakamlıkça, köylerde ise muhtarlıkça yapılıyordu. 

    SANSÜR TALİMATNAMESİ

    Halkın moralini bozacak hiçbir ifade kullanılmayacak

    Osmanlı Sansür Talimatnamesi adıyla hazırlanan ve 61 maddeden oluşan metin, Viyana’da Avusturya Devlet Arşivi Memuru Peter Jung tarafından asıllarına uygun tercümeleri yapılmış halde hazırlandı. Osmanlıların harbe girmesinin hemen ardından, orijinal belge ve metinleri “Çok Gizli” damgalı olarak bir kurye aracılığıyla İstanbul’da bulunan Alman Subayı Rittmeister Victor Basch’a ileten Peter Jung’un bu çalışma ve araştırmaları Avrupa’daki tek örnektir.

    İşgalin damgası Bursa’nın işgal yıllarında Yunan ordusu tarafından kullanılan ve üzerinde “Sansür. Yunan Ordusu” yazıllı mühür bulunan mektup zarfı, 21 Haziran 1921 tarihinde Bursa’dan İstanbul’a gönderilmiştir.

    Bu metne göre mektup, telgraf, gazete, dergi, paket, sinema ve tiyatro eserlerine sansür getiriliyordu. Basında da tüm sansür kuralları geçerliydi. Gazete ve dergileri ilgilendiren kurallar o kadar katıydı ki, gün içinde ekstra veya ikinci baskı yapmaları yasaklanıyor, yeni gazete ve dergilerin yayınına izin verilmiyordu. Sinema ve tiyatrolar gösterime girmeden evvel sansür heyetine sunulacaktı.

    Bilinen tek örnek Doğu illerindeki ayaklanmalar nedeniyle Cumhuriyet’in ilk yıllarında kullanılan “Silvan. Sansürce Muayene Olunmuştur” sansür mührü ile 23 Eylül 1926 tarihinde Silvan’dan İstanbul’a gönderilmiş mektup. Bu, Silvan’a özel bilinen tek sansür mührüdür .

    Sabah ve akşam baskılarının sansür müfettişliğine iletilmesi için zaman tayin ve kısıtlaması getirilmişti. Mektuplar ve her türlü yayın içinde, Osmanlı İmparatorluğu ve askerî durumuyla ilgili cümlelerin yer alması, iç ve dış politika ile ilgili haberler, mâli ve ticari durumlar, büyük felaket veya kazaları bildiren haberler, halkın morali üzerinde olumsuz etkisi olabilecek tren ve gemi kazaları, büyük yangınlar gibi olaylarla ilgili haberlere izin verilmeyecekti.

    Mektuplarda anlamsız söz ve işaretlerin kullanılması da yasaktı. Şifre yalnızca devletin iç ve dış haberleşmelerinde kullanılabilirdi. Dost ülkelerin, tarafsız ülkelerin ve İttifak Devletleri’nin temsilciliklerinin kendi bakanlıklarıyla, kendi diplomatik temsilcilikleriyle ve tarafsız dış ülkelerle şifreli haberleşme yapmalarına izin verilmişti.

    Ankara Hükümeti 12 Ağustos 1922 tarihinde Kayseri ‘den İstanbul’a Ankara üzerinden gönderilmiş mektubun üzerindeki “T.B.M.M. Sansür Müfettişliği” sansür mührü, Ankara Hükümeti döneminde kullanılmıştır.

    İmparatorluk sınırları içinde tüm muhaberat açık olarak postaya veriliyor, sansür heyetince kontrolden geçtikten sonra sansür mührü vurularak gideceği yere sevkediliyordu. Mektubu gönderen şahıs, adresin dışında mektubun içinde kullanılan lisanı da zarfın üzerine yazmak zorundaydı. İmparatorlukta yaşayan değişik etnik gruplar nedeniyle haberleşme Türkçe, Arapça, Ermenice, Rumca, İbranice, İspanyolca, Almanca, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Macarca, Sırpça, Bulgarca, Portekizce, Rusça olmak suretiyle 17 dilde yapılabiliyordu. Dolayısı ile sansür heyetlerinde görev yapan kişilerin lisan bilen emekli askerî personelden olmasına özen gösterilecekti.

    İster sivil ister askerî olsun, her türlü muhaberatta bu kurallara uymaya azami itina gösterilecek, sansür memurları görevlerini hakkıyla yapacaklardı. Enver Paşa’ya politik düşmanlarınca yollanmış, ağır hakaretler ihtiva eden iki ayrı mektubun incelenmeden sansürden geçmesi nedeniyle, iki sansür görevlisinin kısa bir duruşmayı takiben mahkeme kararı bile beklenmeksizin görevi ihmal suçuyla asıldıkları ve İstanbul (Sirkeci) Büyük Postanesi önünde ibret-i alem için 24 saat boyunca asılı bırakıldıkları kayıtlara geçmiştir.

    Son posta sansürü

    2. Dünya Savaşı sırasında Doğu’daki 1941 ve 1943 isyanları gerekçesiyle uygulandığı görülen “Sansör Edilmiştir” ibareli mühür. Bu sansür damgası, Türkiye’deki son posta sansür mührü örneklerindendir.

    1. Dünya Savaşı süresince, gerek Osmanlı toplumunda ve gerekse harbe katılan tüm ülkelerde posta ve muhaberatta uygulanan askeri sansür, 14 Kasım 1918’de Mondros Mütarekesi’nin ardından kaldırıldı ve postaneler yazışmaları kapalı zarf içinde kabule başladı. Bu tarihe gelindiğinde Osmanlı toplumu geride kalan elli yılın hemen hemen tamamını, haberleşme ve haber alma hürriyetini elinden alan sansürle yaşayarak geçirmişti. “İşgal Dönemi” başlamasıyla bu defa her türlü muhaberat, işgal bölgelerine göre; İngiliz, Fransız, Yunan “Askeri İşgal Birliği” sansürlerine uğradı. Aynı dönemde başlayan Milli Mücadele ve TBMM’nin açılışı ile anayurtta kalan bölgelerde 1920-1923 yılla- rında “Ankara Hükümeti Sansür” mühürleri kullanılacaktı. Cumhuriyet Döneminde ise, 2. Dünya Savaşı ve Şeyh Sait isyanı dönemlerinde özellikle Doğu illerimizde “sansürce muayene olunmuştur” uygulamasına nadiren de olsa başvurulacaktı.

  • Türkiye’de doğdu La Scala’da taht kurdu

    Türkiye’de doğdu La Scala’da taht kurdu

    Opera geleneği olmayan Türkiye’den gitti, bu türün mabedinin kutsal sesi oldu. Genç bir soprano olarak geldiği La Scala’da 50 yıl zirvede kaldı. Bundan yedi yıl önce yine bir mayıs günü aramızdan ayrılan Leyla Gencer adını müzik ansiklopedilerine, “Diva Turca” lakabını opera tarihine yazdırdı.

    10 Mayıs 2008… O akşam Milano’nun La Scala Tiyatrosu’nda Şef Lorin Maazel’in yönetiminde “1984” adlı operanın temsili var…

    Temsil başlamadan önce Maestro Lorin Maazel, ağır ağır sahneye çıktı ve acı haberi verdi: “Bugün eşsiz Diva Leyla Gencer’i yitirdik”.

    Yaşlı şef, konuşmasını, “Burası, La Scala onun evi, yuvasıydı” diye bitirince, orkestra ve tüm dinleyiciler ayağa kalktı. Başlar eğik, gözyaşları arasında, Leyla Gencer için saygı duruşu yapıldı.

    Sonra, Maestro sahneden indi, orkestra çukurundaki yerini aldı. İşaretiyle birlikte müzik başladı ve temsil devam etti. Ertesi gün bir başka büyük Şef, Maestro Claudio Abbado’nun şu sözleri dünya basınına yansıyacaktı: “Çağımızın son Divası Leyla Gencer‘i yitirdik. “

    Bir peri masalı mı desem? Bir mucize mi? Yoksa kendisinin her fırsatta vurguladığı ve altını çizdiği gibi: Şans, kader, kısmet mi?

    Bunları soruyorum, çünkü Leyla Gencer, Türkiye gibi opera geleneği hiç ama hiç olmayan bir ülkeden yola çıktı ve opera geleneğinin, opera sanatının en derinlere kök saldığı, en popüler olduğu ülkede, İtalya’da, üstelik dünyanın opera mabedi sayılan La Scala’da taht kurdu!

    “Sahnede senin hissettiklerini seyirci de hissettiği an, müthiş bir bütünlük, kimsenin koparamayacağı bir bağ oluşur. Buna artık zevk, sevinç falan denmez. Bu bir ayindir.”

    50 yıl boyunca bu mabette önce genç bir soprano, sonra Diva, sonra da La Scala Akademisi’nde hoca ve yönetici olarak hükümranlığını sürdürdü.

    Bununla yetinmeyip bir “ekol”, bir okul, bir referans oluşturdu. Kaybolmaya yüz tutmuş, o olmasaydı, çoktan unutulmuş olacak, birçok opera eserini, geçmişin tozlu karanlığından o bulup çıkardı ve opera repertuarına kazandırdı…

    Kitaplarda, müzik ansiklopedilerinde “Donizetti Rönesansı”, “Rossini Rönesansı” maddelerinin yanına onun adı yazıldı…

    Kimilerine göre “güzel dahi olmayan” ancak lirik sopranodan dramatik koloratüre uzanan çok geniş bir yelpazeye yayılan sesiyle 73 rolün kahramanı, yıldızı ol-du.. Dönemin Divaları arasında bunca geniş repertuarla adeta rekor kırdı.

    Uzun yıllar boyunca İtalyan’lara Mozart operalarını sevdiren; Almanya’da İtalyan operasını temsil eden oldu.

    “Don Giovanni”, Londra. (1962)

    Temsillerden önce asabileşerek, öfkelenerek içindeki ateşi tutuşturuyordu. O ateş bir kez tutuştu mu, sahnede volkan gibi patlıyor, fırtına gibi esiyordu.

    Uzmanların, meraklıların elden ele dolaştırdığı, bir zamanlar çoğu kaçak ya da “korsan kayıt” olan CD ve plaklardan dolayı ve ünlendiği kraliçe rolleri nedeniyle “Korsanlar Kraliçesi” diye anıldı…

    Kayıt stüdyolarına neredeyse hiç girmedi ama bugün artık kaçak değil “legal” sayılan ve plak endüstrisinde yer alan 200 kadar kaydıyla hayatımızı zenginleştirmeyi sürdürüyor…

    Pek çok ülkeden sayısız ödüller, nişanlar aldı… Birçok kent, birçok sanat kurumu, kendisine “Altın Anahtar” teslim etti… Kimi ülkeler, her seferinde geri çevireceği, “vatandaşlık” teklifinde bulundu… Ama o yaşamı boyunca “Ben Anadoluluyum” deyip, tek pasaporta, sadece Türk pasaportuna sahip oldu.

    İstanbul’dan yola çıkıp, Milano’da ve dünyanın belli başlı müzik merkezlerinde taçlanan eşsiz serüveniyle muhteşem bir örnek oluşturdu.

    Opera tarihine geçti…

    Peki nasıl oldu bütün bunlar?

    “Nasıl oldu bütün bunlar? “Bu sorunun yanıtını öğrenmek için yıllarca Leyla Gencer’in peşinden koştum. Sonunda onu ikna ettim. Dört yıl süren bir çalışmadan sonra ve Milano-İstanbul hattında, abla-kardeş, anne-kız, iki dost ilişkilerinden geçerek, Tutkunun Romanı kitabımı yazdım. 300 küsur sayfada vermeye çalıştığım bu sorunun yanıtını, şimdi sizlere birkaç paragrafta toparlayayım:

    Leyla Gencer’e bakacak olsaydık “Her şey kendiliğinden oldu. Hepsi şans, kader, kısmet”… O hiçbir şey yapmadı!

    Ondan o kadar çok duydum ki bu sözleri: “Ben hiçbir şey yapmadım ki… Ben bir tek ağzımı açıp şarkı söyledim… Öyle büyütecek bir şey yok… Kısmet, şans… Beni sevdiler, hepsi bu”.

    Elbet doğru değil.

    Başlangıçta sadece tutkusu vardı.

    Tutkusu, var olma nedeni, şarkı söylemek, opera ve müzik dünyasının bir parçası olmaktı… İnatla, inançla, ama en çok, en çok aşkla tutkusunun peşinden koştu: Daha konservatuvara girdiğinde kararını vermişti: “Günün birinde ya Scala’da söylerim ya da bu işi bırakırım!” demişti.

    Cesaretli ve sonsuz azimliydi: Daha İstanbul Konservatuvarı’ndayken dönemin en ünlü sopranosu tatil için İstanbul’a geldiğinde, onu görmeye gidecek ve sesini dinletecekti. Aida rolüyle ünlenmiş Arangi Lombardi kendisine ne söyleyeceksin diye sorduğunda hiç korkmadan “Aida’nın aryalarını” diyecek kadar yürekliydi…

    “Norma”, Buenos Aires. (1964)

    Pek çok ülkeden sayısız ödül, nişanve vatandaşlık teklifi aldı. Ama o yaşamı boyunca
    “Ben Anadoluluyum” deyip, Türk pasaportuyla yaşadı.

    Akıllıydı ve akıllı bilinçli seçimler yaptı: Bu İtalyan hocadan çok şey öğrenebileceğini anlayınca, gözünü kırpmadan İstanbul Konservatuvarı’nı terk edip onun peşinden Ankara’ya gitti. Gerek Ankara’da, gerek ondan sonra da hep en usta hocaları, çalışmak istediği maestroları, söylemek istediği operaları, rolleri seçecekti…

    Mükemmeliyetçiydi: Sürekli kusursuzluğu aradı. Önce tekniğini geliştirdi. Sonra mükemmel olanın peşinde koştu. Sahnede yalnız kendisinin değil her şeyin, herkesin mükemmel olmasını istiyordu.

    Çok çalışkandı: Bu mükemmeliyet uğruna, çalışması, hep çok çalışması… Ses çalışması, rol ezberlemenin ötesinde bir çalışma… Oynayacağı operanın tarihteki, coğrafyadaki, edebiyattaki, müzik dünyasındaki yerinden, o dönemin politikasından, bestecisinin geçirdiği tüm evrelere uzanan çok geniş bir araştırma, analiz ve sentezden oluşan bir çalışma süreci… Batı’nın kültürel birikimiyle, Doğulu köklerini ve geleneklerini bir arada harmanlaması… Her yoruma, engin kültür birikimini katması… Kolayı değil, zoru seçmesi… Kimselerin söylemeye cesaret edemediği ya da çoktan unutulmuş, hiç temsil edilmemiş eserlerin peşine düşmesi… Canlandırdığı karaktere dramatik boyutlar katması… Oyunculuk yeteneği… Sahne karizması… Müzikle söz, müzikle anlam arasında gerçekleştirdiği diyalektik ilişki…

    Mükemmelliyetçiydi, sürekli kusursuzluğu aradı. Sahnede yalnız kendisinin değil, herkesin, her şeyin kusursuz olmasını istiyordu.

    Bunlar başarıya giden yolun taşları… Ama bir de… Bir de … Bir de… İşte birkaç örnek:

    Bir kez sordum Leyla Gencer’e sahnedeyken ne hissediyor diye.

    Şöyle yanıtladı: “Sahneye çıktığın ilk anda, karanlıktan ışığa geçtiğinde, gerideki her şeyi unutursun. O anda izleyiciyle aranda bir gerilim hissedersin. Elektrikli bir hava… Seni sınıyorlardır. Senden beklentileri sonsuzdur. Senden tanrıları yeryüzüne indirmeni, sahneye getirmeni, her istediklerini vermeni beklerler. Sen bunu bilirsin… O gerilimi iliklerinde duyarsın…”

    “Sonra oyununu oynamaya, şarkını söylemeye başlarsın. Artık sesin, senin sesin değildir. Sesin yalnızca bir araç, bir müzik aletidir. Sen o müzik aletini eline almış, istediğin gibi kullanıyorsun. Ve o sana itaat etmek zorunda. Artık sen, sen değil bir başkasısındır, canlandırdığın kişisindir. O başkası, sensin…”

    “Ve sahnede senin hissettiklerini, seyirci de hissettiği an, senin her söylediğine seyirci de inandığı an, işte o zaman aranızda müthiş bir bütünlük, kimsenin koparamayacağı bir bağ oluşur. Ve sen sahnede bu bağı, bu bütünlüğü hissedersin… İstediklerini vermişsindir. Tanrılar artık sahnededir. Buna artık zevk, sevinç falan denmez, bu bir ayindir. Bu bir dindir.”

    Bir süre durdu ve ekledi: “Sahnede tanrılaşıyordum.”

    Sahnede tanrılaşan Leyla Gencer, başkalarıyla da ama en çok kendisiyle yarışmaktan ve kendisini acımasızca eleştirmekten de hiç ama hiç geri kalmadı:

    “Anna Bolena”, Glyndebourne. (1965)

    “Gencerate” opera terminolojisinde Gencer adından türetilmiş bir sözcüktür. “Gencerate” sanki bir çağrıdır, bir haykırıştır. “Gencerate” sese gözyaşlarının karışmasıdır.

    “Benim en iyi zamanlarım 1957-65 arasındaydı. Bakma bu İtalyanlar 1965’den sonra beni yok ‘Diva’ yok ‘Divina’ ilan ettiler ve ne yapsam, ağzımı açsam mucize deyip bayıldılar. Oysa ben biliyorum ki teknik açıdan, vokal açıdan, yorum açısından 1965’e dek en iyiydim. O tarihten sonra biraz abartmaya başladım, yorumlarımda fazla vurgulamaya gittim. Nedense, İtalyanlar bunu çok sevdiler. Hani hep söyledikleri ‘Gencerate’ var ya… Doğrusu ben onları çok doğru bulmuyorum.”

    Açıklayayım: “Gencerate” opera terminolojisinde yerini almış olan bir sözcük: Gencer adından türetilmiş :

    “Gencerate” sanki bir çağrıdır, bir haykırıştır…

    Ses, şarkı söylemeyi sürdürür ve bir an gelir öyle bir doruğa ulaşır ki, sanırsınız ses haykırışa dönüşecek ama dönüşmez ve şarkı devam eder… Gencerate, çok patetik bir vurgu, bir abartmadır… Gencerate sese gözyaşlarının karışmasıdır…

    Her temsil öncesi büyük korku yaşıyordu. Bu korku, kimi kez öyle boyutlara ulaşıyordu ki, Leyla Gencer’i yatıştırmak olanaksızlaşıyordu. Hasta olduğuna, sesinin çıkmadığına gerçekten inanıyordu.

    Kimi kez bu sahneler doktorda bitiyordu. Başta Scala’nın yaşlı tonton doktoru olmak üzere, dünyanın her yerinde opera çevrelerinin doktorları bu tür “hastalıklara” alışıktılar. Bir buğu tedavisi, bir “ocaliptol”, bir vitamin hapıyla durumu “idare ediyorlardı”.

    Ama bir kez Scala’da Aida temsilinden önceydi sesim yok, sesimi kaybettim diye öylesine kıyameti kopardı ki, doktor tam temsil öncesi yapılması gereken bir iğne verdi… İğne yapıldı. Ve harika ! Sesi geri gelmişti! Doğrusu bu müthiş bir ilaçtı! İğne mucizeler yaratmıştı!

    Eşi ve doktoru iğnenin içinde yalnızca saf su olduğunu uzun bir süre kendisine söyleyemediler! Yalnız öfkesinden korktuklarından değil, yine bu işi çok abartacak olursa, aynı yola başvurmak için!

    Her temsil günü bir kriz yaşanırdı: Üzerime aldığım pelerin bir rezalet! Nerde görülmüş böyle pelerin! Ya da: Bu oda temizlenmemiş! Burası toz içinde! Bilmiyor musunuz ki benim toza alerjim var!

    Oysa herkes, operaların, hele hele Scala’nın tüm çalışanları biliyor Leyla Gencer’in toza alerjisi olduğunu (gerçekten var mı acaba?) ya da toz gördü mü müthiş sinirlendiğini. Onun için herkes özel bir titizlik, bir dikkat, bir özen gösteriyor.

    Ya da: Birinin beş yıl ya da beş gün önce söylediği ya da yaptığı bir şeyle, havayla, suyla, herhangi bir şeye sinirleniyor. Böyle anlarda onunla konuşulmuyor… Tam da temsil günü.

    “Primadonna kaprisi” mi? Hayır. Adrenalin gereksinmesi.

    Bir volkanı tutuşturmak için gerekli bir ön hazırlık!

    Aylar süren seçimler, tartışmalar, çalışmalar sona ermiş. Biraz sonra perde açılacak!

    Perde açıldıktan sonra volkanın patlaması, fırtınanın kopması gerekiyor.

    “Elizabetta Regina d’Inghilterra”, palermo. (1970)

    16 Mayıs 2008 sabahı bir tekne, Leyla Gencer’in deyişiyle “Yeryüzünün en güzel şehri İstanbul” dan denize açıldı. Küpeşteden bırakılan külleri, Boğaz’ın sularını arındırdı.

    Volkanın patlaması için yangının başlaması, kıvılcımların tutuşması gerek. Fırtınanın kopması için de rüzgârın şiddetlenmesi…

    Leyla Gencer, temsil öncesinde kendini şarj ediyordu.

    Olmayacak şeylerle tutturarak, öfkelenerek, kızarak, çevresindekilerin üzerine yürüyerek ama en çok için için kendini yiyerek, tansiyonu yükseltiyordu. Buna gereksinimi vardı:

    Önce kendi içindeki ateşi tutuşturuyordu.

    O ateş bir kez tutuştu mu, sahnede volkan gibi patlıyordu, fırtına gibi esiyordu.

    Günün birinde karar verdi ve sahnelere veda ett: Alkışları, sahneye atılan çiçekleri, “Brava” haykırışlarını ve bunlarla birlikte bütün o şaşayı özlemedi mi?

    Hayır, hiç ama hiç özlemediğine beni inandırdı… Çünkü… “Çünkü: Benim inişe tahammülüm yok. Mükemmel olmayacaksam sahneye çıkmam dedim… Hem her şeyin bir zamanı var. Yıllarla ve bütün o stresle ses tellerinin yıpranmaması imkansız. Yalnız teknikle, yıllara, doğaya meydan okumak anlamsız… Kimileri bu işi seksenine kadar sürdürüyor, bir gece iyi, bir gece kötü oluyor. Ama ben buna izin veremezdim… Hem perde açılıncaya kadar çektiğim o büyük korkuyu, o stresi, o işkenceyi artık çekemem. Bünye bunları bir yaşa kadar kaldırır. İnsan durma zamanını da bilmeli…”

    Sahnelere veda ettikten sonra da misyonuna devam etti: “Misyon”… “Misyonum”…

    Leyla Gencer’in en çok kullandığı sözcüklerden biri….

    O çok eskiden beri, taa en baştan beri, hayatta bir misyonu olduğuna inandı. Bu misyon, içindeki müzik sevgisini, şan sevgisini, bu tutkuyu yaymaktı…

    Ona biçilmiş bu misyona boyun eğiyor sahneden sahneye, tiyatrodan tiyatroya bu sevgiyi, bu tutkuyu yaymak için koşuyordu. İnanıyordu ki. eğer mesleğinde çok iyi olursa, onu dinleyen insanlara iyi duygular, güzellikler verebilir, onları daha iyi bir insan olmaya yöneltebilir… Bunun için görevini yerine getirmeye çalışıyor, bunun için kendiyle yarışıyor, bunun için yapabileceğinin hep en iyisini yapmaya çalışıyordu…

    Dünya sahnelerini fethettiği günlerde bile, minicik bir sesle “Ama benim hep çok sevilmeye, şımartılmaya ihtiyacım var” diyebilmesi…

    “Emperyal”, “Tanrıça”, “Diva” halleri ve bunların görkemiyle, sıradan insan, ama sahici, gerçek bir insan olabilmeyi birleştirebilmesi… Her ortamda kendine sonsuz güveni ve inancıyla gücünü ortaya koyan; söylediği her sözün ağırlığını ve sorumluluğunu taşıyan otoriter sanatçı…

    Her temsil, her konser, resital öncesi heyecandan, korkudan yaprak gibi titreyen “çocuk”…

    Her yenilikle gençleşen , dünya politikasıyla ilgilenen, protesto mitinglerine katılan, başkaldıran “asi genç”…

    Tepeden tırnağa kadınlığına bürünen bu “dişi”…

    Yeryüzünün belki de en muhteşem ev sahibi… Dostlarına sürekli veren, onlar için çırpınan, her an yardıma koşmaya hazır eşsiz bir dost…

    Bunlar birbirinden farklı insanlar değil, hepsi bir bütündü.

    16 Mayıs 2008 sabahı, bir tekne, Leyla Gencer’in deyişiyle, “Yeryüzünün en güzel şehri İstanbul’un” içinden Boğaz boyunca süzüldü. Çok değerli bir emanetimiz vardı. Kendi istemiş, vasiyetini en küçük ayrıntısına dek hazırlamıştı: Küllerimi Boğaz’ın sularına dökün demişti.

    Teknenin küpeştesinden külleri, Boğaz’ın sularına bırakmak, Melahat Behlil ve bana düştü…

    Küller hafif, küller çok ağır, küller tüm bir yaşam… Küller dramatik soprano bir ses olup Kraliçe Elizabeth’in, Anna Bolena’nın, Maria Stuarda’nın, Aida’nın, Violeta’nın, Leonara’nın, Tosca’nın, Norma’nın, Lucia’nın, Alceste’in, Butterfly’ın, Leyla’nın aryasına, veda aryasına dönüştü… Küller Boğaz’ın sularına kapıldı… Küller rıhtımdaki kalabalıkla tekne arasında binlerce gümüş yol oluşturdu. O gümüşi yollarla Boğaz’ın suları arındı. Bizler arındık… Artık ne zaman Boğaz’ın sularında ışıklı yollar görsem onun sesini duyacağım… 

  • FOTOĞRAFLARLA OSMANLI MODERNLEŞMESİ

    FOTOĞRAFLARLA OSMANLI MODERNLEŞMESİ

    Sultan Reşad’ın 1911 Rumeli gezisine katılan oğulları Ömer Hilmi (oturan) ve Mehmed Ziyaeddin, dönemin “folklor modası”na uyarak Arnavut muhafız askeri üniformalarıyla Manastır’da Manakis Biraderler’e poz vermiş.

    Fotoğraf modern hayatın motoru

    Kişisel bilgisayar, cep telefonu, internet gibi yenilikler 20. yüzyıl sonunda nasıl bir heyecan yarattıysa, bir yüzyıl önce fotoğrafın yaygınlaşması da benzer bir coşkuya yol açmıştı. Koç Üniversitesi Anadolu Araştırmaları Merkezi’nde açılan bir sergi, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde, hem devletin hem halkın bu yeni teknolojiyi hevesle benimsediğini gösteriyor. “Camera Ottomana” adlı sergide, amatör fotoğraflardan sabıka resimlerine, şehzade portrelerinden altyapı yatırımlarının görüntülerine, hastaların tedavi öncesi/sonrası fotoğraflarından kartpostallara kadar, bu aracın farklı alanlarda kullanıldığı görülüyor. Halk büyük kentlerdeki stüdyolarda resim çektirmeye meraklıydı. Yeni iletişim aracı kartpostal, görüntüleri her yere yayıyordu. Bilim dünyası fotoğrafı güvenilir bir kayıt aracı olarak kucaklamıştı. Devlet ise bir yandan “istenmeyen” görüntüleri denetlemeye, bir yandan da fotoğraftan olumlu bir imaj oluşturmak için yararlanmaya çalışıyordu. Özellikle II. Abdülhamit devrinde bizzat padişahın iradesiyle başlayan fotoğraf hamlesi, 30 bin karenin üzerindeki mevcuduyla büyük bir arşiv yaratmış; imparatorluğun hemen her noktasındaki tarihi eserler, yapılar, insanlar ve gündelik sosyal doku görüntülenmişti. 20. yüzyıl başında ise, fotoğraf neredeyse modernleşmenin motoru haline geldi.

    Fotojenik şehzadeler

    Memleket demir ağlarla örülüyor

    Fotoğraf 19. yüzyıl sonunda modernliğin aynası, modernleşmenin kanıtıydı. Sanayi ve altyapı görüntüleri, Osmanlıların bu konudaki çabasını belgeliyordu.

    Köprü çalışanları

    Haliç’te yeni Galata Köprüsü’nün inşaatında poz veren kaynakçılar, işçiler ve mühendisler, 21 Mart 1911. Sebah & Joaillier’nin fotoğrafı.

    Tütün işçileri

    1885’te henüz yeni yapılmış olan Cibali Tütün Fabrikası’nda çalışan işçiler. İstanbul’da stüdyo işleten Guillaume Berggren’in fotoğrafı.

    Hicaz demiryolu

    1905’te Hicaz Demiryolu’nun Hayfa hattında demir köprüler yapılıyor. “106. kilometrede olup iki buharlı makine ile çalıştığı halde yalnız temel hafriyatı bir sene süren 90 metrelik köprü”.

    Haseki Hastanesi: Ameliyattan sonra

    1890’larda Haseki Hastanesi’nde cerrah Ahmed Nureddin ile fotoğrafçı Andriomenos’un işbirliği sonucu, ortaya hasta fotoğraflarından oluşan bir albüm çıkmıştı.

    Aksaraylı Mişli Hatun

    40 yaşındaki Mişli Hatun. Hastaların isim ve yaşlarıyla ilgili bilgi. Abdülhamid albümlerinde tekrarlanan resimlerinde yer alıyor. Rahim içinde oluşan kistin batından alınması…

    Hatice ve Adviye Hanım

    Üsküdarlı 35 yaşındaki Hatice Kadın ile 25 yaşındaki Kasımpaşalı Adviye Hanım’ın rahim ve yumurtalık kistleri alınmış.

    İDARE BİNASI

    Haseki Hastanesi idare binası, Abdullah Biraderler’in fotoğrafı. Yusufpaşa Caddesine bakan bu bina, yıkılmış eski bir köşkün yerine inşa edilmişti.

    ARAPKİRLİ HÜSEYİN

    Bir başka hastanede Hüseyin, dalağının alındığı “fevkalade nadir ve mühim ameliyat-i cerrahiye” sayesinde yeniden hayata döndü. Fotoğrafta, büyümüş dalağı elinde, ameliyat izini gösteriyor.

    TİFO PAVYONU

    Tifo hastalarına ayrılmış pavyon. 19. yüzyıl sonunda hastaneler geniş alana yayılıyor ve tek bina yerine pavyonlardan oluşuyordu.

    MATMAZEL ELENİ

    Operatör Cemil Paşa’nın (Topuzlu) “Fener’de sakin Matmazel Eleni”nin kırık sol kolu ve bileğini tedavi etmek için yaptığı ameliyat başarıyla sonuçlandı.

    Sabıka resminde standart arayışı

    Osmanlı Devleti 1880’lerde Avrupa’daki gibi tutuklu ve hükümlülerin fotoğraflarıyla kaydedilmesi yöntemini denedi. Ama çalışmalar henüz bir standart kazanmamıştı.

    Kara Ömer

    II. Abdülhamid koleksiyonundaki mahkûm albümlerinden: Tüccar Nikola’yı öldürmekten 15 yıla mahkûm olan Burdurlu Tanakaoğlu Kara Ömer.

    Arnavut İbrahim

    Cakova’da (bugün Kosova, Yakovo) isyan eden ve silahıyla yaralı olarak ordu tarafından yakalanan Arnavut İbrahim, dua eder gibi poz veriyor: “Yakova’da fesat hareketine cüret ederek muharebe mevkiinde Osmanlı askerleri tarafından yaralı olarak ele geçirilip sürgün edilen Arnavut İbrahim”.

    Topal Emet

    Cinayet ve hırsızlıktan 15 yıl kürek cezasına mahkum Topal Emet. Önden ve profilden sabıka fotoğrafı kuralının henüz benimsenmediği görülüyor.

    İdam mahkumu şakiler

    Leskovikli (bugünkü Arnavutluk) Yani Niko ile Yorgi Yani Gogo, yol kesmek ve çeşitli suçlardan dolayı idama mahkum edilmiş. Zincire vurulmuş ikilinin fotoğrafı bir sokak stüdyosunda çekilmiş.

    Günlük hayat manzaraları

    72,5 millet günlük hayatında kameranın varlığına çabuk alıştı. Fotoğrafçılara gönüllü poz verenlerin yanı sıra, stüdyoda fotoğraf çektirmeye heveslenenler de çoktu.

    Çeşme başı “model”leri

    Abdullah Biraderlerin çektiği bu seyyar satıcılı, çeşmeli “şark” resmi, Batılı turistler tarafından en çok rağbet edilen fotoğraf türüydü.

    Muhbir Abidin’in resmidir

    Yıldız Sarayında bir zarftan çıkan ve bugün Osmanlı arşivinde saklanan fotoğrafta iki saray muhafızı görülüyor. Fotoğrafın çerçevesindeki bir etikette“Muhbir Zenci Abidin” (sağdaki) yazılı.

    Ve kamera Osmanlılara döner…

    “Osmanlı İmparatorluğu’nda Fotoğraf ve Modernite 1840-1914” adlı sergi, Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi tarafından, Zeynep Çelik, Edhem Eldem ve Bahattin Öztuncay’ın küratörlüğünde düzenleniyor. İstanbul, Taksim’de İstiklal caddesi No: 181’deki Merkez Han’da 20 Nisan’da açılan sergi 19 Ağustos’a kadar sürecek. Sergiye aynı başlığı taşıyan ve makalelerden oluşan bir kitap eşlik ediyor.

  • Zahmetsiz şekilde ecdad sahibi olmak

    Zahmetsiz şekilde ecdad sahibi olmak

    ‘Okumadan âlim, yazmadan kâtip olmak’ tâbiri, şâheser bir tesbit olarak Osmanlı torunlarını çok basit bir gerçeklik tablosu halinde resmediyor… Osmanlılık (artık) bir birikim filan değil, damarlarda dolaşan ve tepemizin tası attığında klâsını isbat eden bir ruhtur.

    AHMET TURAN ALKAN

    Otomobilin arkasına bir Osmanlı tuğrası veya bir Osmanlı arması etiketi yapıştırıp altına “Osmanlı’nın torunuyuz” diye yazdırmanın mânâsı üzerine dergiler dolusu psikolojik teşhis metni kaleme alınabilir; neticede bu destânî raporları okuduktan sonra bu dramatik güç gösterisinin sebeplerini anlar ve affederiz. Affederiz çünkü anlamak affetmektir, lâkin hastayı affetmek marazı ortadan kaldırmaz.

    ‘Okumadan âlim, yazmadan kâtip olmak’ tâbiri şâheser bir tesbit olarak Osmanlı torunlarını çok basit bir gerçeklik tablosu halinde resmediyor. Garibimi affetmekten başka çareniz yoktur çünkü o günün Türkçe’siyle iki satır dilekçe yanlışsız yazmayı beceremediği gibi, iki kurallı cümleyi arda getirip meramını ifâde hususunda da mektepten raporludur! Hâliyle ondan Osmanlı ecdâdının lisanını, bu lisanın yazıldığı alfabeyi, yaslandığı lugati; o lugatin mitolojiyle fingirdeştiği, teolojiyle âşıkdaşlık ettiği, avam dilinden nasıl fettan makaslar aldığı gibi alengirli ve elbette mahrem hususlarda birşeyler bilmesini beklemek de insafsızlık olur.

    ‘Osmanlı torunu’, ecdadının estetik kavrayışı hakkında da özürlüdür ve bu özür bütün kamu kurumlarında geçerliğe sahiptir; meselâ Sâmi Efendi’nin orijinal hattıyla, fotoşopta sündürülmüş cedveli bozuk bir piyasa levhası arasında tercihe davet edilse, galip ihtimalle daha renkli ve kenarı yaldızlı olanı seçmekte de mâzurdur.

    Dedelerinin zevk aldığı müziği, “nedir bu mıy mıy mıy” tepkisiyle bir kalemde müzik tenkidinin çöplüğüne havâle etmekte fütûr göstermeyeceğine dair bahse girebilirsiniz. Osmanlı mimarlık birikiminin farkındadır elbet; “tıpkısının aynısı” çakma replikasını onca para harcayıp demir ve betonarmeyle, betonla taklid edemeyişine bile takmaz kafayı. “Sahi be, atalarım nasıl problem çözerdi, diplomaside rükünleri neydi, hayata nasıl bakarlar, nasıl eğlenir, düşünür, sevinir veya kavga ederlerdi?” gibi sorulara muhatap olmayı zül sayar. Genetik verâset diye bir şey varsa, -ki ben şüpheliyim!- ecdâdın bütün hasletleri, şu bizim sevimli ‘Osmanlı torunu’nda bütün kemâliyle tecessüm etmiş olmalıdır diye geçirir içinden.

    Bunca noksânına rağmen bir “medeniyyet dâvâsı” (Ye’yi şeddeleyelim lütfen!) sahibi olmak konusunda inanılmaz derecede aşırı bir özgüven geliştirmeyi başarabilmiştir ve bu özgüvenle Osmanlı tarihinin, emek, zaman ve alınteri sarfıyla edinilmesi gereken bir birikim teşkil ettiğini pek şirin bir tegâfülle inkâr eder. Osmanlılık bir birikim filan değil, damarlarda dolaşan ve tepemizin tası attığında klâsını isbat eden bir ruhtur.

    Biz buna halk dilinde kısaca “zahmetsiz evlât sahibi olmak” diyoruz; siz bunu “zahmetsiz ecdad sahibi olmak” gibi de anlayabilirsiniz.

    Not: Bu ‘zahmetsiz’ değerlendirmenin ciddi ve filozofik referanslarını, Cogito dergisinin 19. sayısındaki “Herkesin Osmanlı’sı Kendine” başlıklı yazıda bulabilirsiniz.

  • Atalarının mirasını önce Osmanlılar, sonra DP iktidarı harcadı

    Atalarının mirasını önce Osmanlılar, sonra DP iktidarı harcadı

    Son dönemde sıklıkla empoze edilen bir algı var: “Muhteşem Osmanlı mirası erken cumhuriyet devrinde yokedildi”. Osmanlı yöneticileri kendi atalarının mirasını korumayı önemsemedi. Cumhuriyetin ilk dönemini suçlamak ayıp. Suriçi’ndeki yıkımları gerçekleştirenler, 1950 sonrası iktidarlarıdır.

    Osmanlı döneminin maddi manevi mirası, âhir zaman torunlarınca yıkılıyor, yeniden şekillendiriliyor. Hal böyleyken, Türkiye’de son yıllarda kamuoyuna empoze edilmeye çalışılan şu: Osmanlılar arkalarında büyük bir tarih ve kültür mirası bıraktı, biz bunları erken cumhuriyet devrinde berbat ettik, yıktık, sattık, yedik, bitirdik!

    NECDET SAKAOĞLU “Osmanlı yöneticileri, atalarının bıraktıkları eserlere bırakın sahip çıkmayı, onları çoğu kez yerle bir ettiler.”

    İlkin 1930’lu, 40’lı yıllara gelmeden çok öncelere, Osmanlı dönemindeki mirasa, bunlarla ilgili anlayış ve uygulamaları hatırlamamız gerekiyor.

    Osmanlı yöneticileri, atalarının bıraktıkları eserlere bırakın sahip çıkmayı, onları çoğu kez yerle bir ettiler. Örnekler saymakla bitmez.

    I.Ahmet’in Beşiktaş’ta yaptırdığı Çinili Köşk, bir bahçe içinde harikulâdeydi. Üçüncü kuşak torunu III. Ahmet yıktırıp yenisini yaptırdı. Daha yakın bir kıyım: Dolmabahçe Sarayı’nın yerinde III. Selim’in yaptırdığı bir Beşiktaş Sarayı bulunuyordu. Abdülmecit “bu benim babamın sarayıdır” demedi, silme yıktırdı yerine Dolmabahçe’yi yaptırdı.

    Ortaköy’de eski Neşedabat Sarayı vardı. Lale Devri’nden kalma eski Çırağan Sarayı’nın yerine III. Mustafa’nın kızı Hatice Sultan, Melling’e Neşedabat’ı yaptırmıştı. Abdülmecit de Neşedabat’ı yıktırdı. Kardeşi Abdülaziz aynı yere ikinci Çırağan Sarayı’nı yaptırdı, o da 1910’da yandı.

    Osmanlı saraylarının ilk örneği Bursa’daydı. Bugün bir taşını bile bulamayız. Aynı şekilde Manisa, Amasya, Edirne saltanat sarayları ne oldu? Temelleri bile yoktur.

    Zeyrek’teki büyük paşa sarayı nerede? Sadrazamlara tahsis edilen bu sarayın yerinde bugün yeller esiyor. Rami Sarayı da yok. Eski Istavroz Sarayı, Üsküdar’da, Harem’in üzerindeydi. Yok. Yine kendileri yıktırdılar.

    Demokrat Parti’nin 1956’da başlattığı imar hamlesi sırasında iş makinaları Kemeraltı Caddesi’ini genişletiyor. Şehrin hafızasını silen yıkımlar mekân sürekliliğini bozacak, kentsel dokuyu değiştirecektir.

    Gelelim Edirne Sarayı’na. Bugün Selimiye Camii’nin olduğu yerde kışlık saray vardı. Sinan yıktı, yerine cami yapıldı. IV. Mehmet’in yaptırdığı yeni Edirne Sarayı’nın bize bir kulesi ve harabeleri kaldı.

    Ya Topkapı Sarayı? Sultan Abdülaziz, tarihî sarayın dış köşklerinin harap görüntülerinden rahatsızdı. Bunları yıktırmayı yeğledi. Sinan Paşa Kasrı’nı da, Gülhane Bahçesi’ndeki Gülhane Kasrı’nı da Abdülaziz ortadan kaldırdı.

    Cumhuriyete intikal eden Osmanlı yapıları İstanbul’da da taşralarda da vakıfları bakmadığı için haraptı. Kimi camiler, medreseler yıkılmıştı ama, vakıftan cihet (aylık) alan imam ve müezzinleri, müderrisleri vardı. Medreselerin bir tac kapısı ya da hücresi mevcuttu. Bunlar arasında işgal edilip dükkan, işyeri yapılanlar vardı. Cumhuriyet yönetimi bunların hepsini kurtarmaya çalıştı. Bu gerçekleri görmemek bühtandır.

    Prost’un projesi uyarınca Unkapanı’ndan Yenikapı’ya uzanan Atatürk Bulvarı açılırken Bizans ve Osmanlı mimarisinin önemli örnekleri yıktırılmıştı.

    Mesele payitahtla da sınırlı değil. Osmanlı dönemi vali vezirleri, Sivas, Konya Kayseri, Niğde’de nice Osmanlı yapısını “fonksiyonu kalmadı” gerekçesiyle yıktırdılar. Bu şehirlerdeki tarihi dış surlar Osmanlı döneminde taşra yöneticileri tarafından yokedildi. Taşlarını yeni binalarda kullanıp II. Abdülhamit’e fotoğraflarını gönderdiler. Sivas hükümet konağında, Timur’un kuşattığı Sivas surlarının taşları görülür.

    Cumhuriyet yönetimi yakıp yıkmak bir yana, Osmanlı yüzyıllarında harap olan eserleri korumaya çalışmıştır. Keşke 1950’den sonra gelenler, aynı saygı ve korumacılığı gösterebilselerdi. Bunun en somut örneği suriçi İstanbul’dur. Erken cumhuriyet döneminde suriçi bir bakıma konservasyona alınmıştı. Atatürk ve İnönü hükümetleri dokunmadı. Kaçak yapılarla dolu meydanlar temizlenmeye çalışıldı ve tarihî yarımadaya dokunulmadı. 1950’lere gelince işler değişti. Osmanlı mirası, bu dönemdeki kadar acımasızca yokedilmemiştir.

    Aksaray meydanı, Vatan Caddesi operasyonları sırasında yüzlerce ve yüzlerce Osmanlı yapısı yıkıldı. Tekkelerin izi kalmadı; Vatan Caddesi’nde bugünkü Emniyet binasının bulunduğu yerdeki (Etmeydanı) Yeniçeri Ocağı’nın son izleri de silindi. Acemoğlu Hamamı restorasyonu diye başlandı, otel oldu. Yine Saraçhane’de bugünkü belediye binası yapılırken yıkılan cami ve mescitleri bilenimiz var mı?

    DP’nin “imar silindiri”1957’de Eminönü Meydanı’ndan da geçti.

    Bir zamanlar Anadolu yakasında veya Galata, Beyoğlu, Kağıthane, Beşiktaş ve ötesinde oturanlar “İstanbul’a gidiyorum” derken, suriçini kastederlerdi. İstanbul, Suriçi’nin adıydı. Şimdi aynı bölgeye, yani Dersaadet’e Fatih deniyor.

    50’lerden itibaren camiler soyulmaya başlandı. Eski eserler, rahleler, levhalar, teberrük halıları, yazma kitaplar hep çalındı. O kıymetli halıları “caminin halılarını yeniliyoruz” diyerek çaldılar.

    Yetmedi. Sıra mezar taşlarına geldi. Karacaahmet Mezarlığı’nda yaklaşık 500 bin eski mezar taşı vardı. Bugünse eski yazı kitabeli en çok 15 bin taş vardır. Tarihî taşlar, mezarlık etrafına duvarlar örülürken taş olarak kullanıldı. Kıymetli taşların bir kısmı Avrupa’ya kaçırıldı. 60’lardan sonra Karacaahmet içinden ana yollar geçirildi. Ecdad dediğimiz insanların üzerinden geçiyoruz bugün.

    Anadolu’da da kayıp büyüktür. 60’lara kadar genel olarak Osmanlı dokusu bozulmamıştı. Sonrası felakettir.

    “Osmanlı eserini yıkayım”, bir cumhuriyet mantığı değildi. Bugün geldiğimiz nokta ise, hem hazin hem gülünç. Muradiye’de 18. yüzyıl yapısı bir ahşap ev, Fatih’in doğduğu ev diye gösteriliyor!

    (Necdet Sakaoğlu ile yapılan röportajdan derlenmiştir.)

  • Fütuhat peşinde sonradan görme Osmanlı torunları

    Fütuhat peşinde sonradan görme Osmanlı torunları

    Bazı İslâmcı köşe yazarlarının pek sevdiği bir sözcük vardır, beğenmedikleri “bidat”ler için kullandıkları: “nev-zuhur”, yani sonradan, yeni türemiş. Bu arabesk İslâm ve Osmanlılık da tam öyle işte; nev-zuhur.

    Ermeni meselesiyle 1970’lerde, Kürt meselesiyle 1980’lerde, AB meselesiyle 1990’larda, İslâmcılık meselesiyle de 2000’lerde karşılaşan Türkiye, her toplumun her kriz döneminde yaptığı şeyi yaptı ve geçmişini gözden geçirmeye, nereden gelip nereye gittiğine ilişkin sorular sormaya başladı. Tarih kitaplarından (bu arada, tarih dergilerinden!) televizyonlarda tarih programlarından, tarihî dizilerden, tarihî romanlardan göz gözü görmez oldu. Ortaokul ve lisede tarih dersinden (birçok durumda haklı olarak) nefret edenler, “A, ben tarihe çok meraklıyımdır” der oldular. Öte yandan, Edirne’nin dolabı, sandığı, Çanakkale’nin tabağı, çanağı derken tombak fiyatları tepeden attı. Dedelerin diplomaları, icazetleri, beratları yaldızlı çerçeveler içinde salonlarımızı süslemeye başladılar.

    Van’ın Gevaş İlçesi’ndeki 700 yıllık Halime Hatun Kümbeti’nin arkasına 2007’de yaptırılan yurt binası, skandalın sorumlusunun TOKİ olduğunu iddia eden bir tweet ile yeniden gündeme geldi. TOKİ iddiayı reddetti.

    Bu süreç içinde yükselişe geçen İslâmcı kesim, “geçmişle barışma” adı altında, sanki geçmişiyle kavga halinde olan bir toplum varmış gibi düşünmesinin yanı sıra, efsanevî bir geçmiş yaratmaya koyuldu. Bunda, tarihe ilişkin saygıdeğer bir birikimimiz olmasına karşın, toplumun tarih konusunda, bırakınız iyi eğitilmemiş olmasını, kelimenin tam anlamıyla zırcahil olmasının da önemli bir rolü vardı. Böylece, mehter marşı eşliğinde dünyayı tekrar fethe koyulan bir Müslümanlık ve Osmanlılık algısı belirdi. Özetle söyleyecek olursak, Amerika’yı yeniden keşfediyorduk.

    AHMET KUYAŞ “Osmanlı Devleti’nin bir İslâm devleti ya da şeriat devleti olmadığı tekrar ortaya çıkınca, yeni bir tür arabesk İslâm ve Osmanlılık peydahlandı.”

    Ama tarihçiler ne geçmişte ipe un sermişlerdi ne de şimdilerde boş duruyorlardı. Onlar çalışmalarını sürdürürken, cahiller de öğrenmeye başladılar. Önce İslâm devleti ya da “şeriat devleti” diye bir şey olmadığı tekrar çıktı ortaya. Arkasından, “dirhem”in “drahma”dan, “kanun”un da “kanon”dan geldiği yeniden keşfedildi. Muhtesiplik kurumu nedeniyle belediyeciliğin Müslümanlarca geliştirildiği inancı artık kullanılamaz oldu; Antik Yunan ve Roma kentlerinde bu işi gören adamların varlığı duyulmuştu. Loncaların da o kentlerde oluştuğunu öğrendi bazıları.

    Gaziosmanpaşa’da binaların arasına sıkışmış tarihi bir su terazisi.

    Bu süreçten Osmanlılık da nasibini aldı tabii. Yavaş yavaş Osmanlıların o kadar da Türk, Türklerin de o kadar Müslüman olmadığına ilişkin emareler görülmeye başlandı. Padişahlar oğlancılık yapıyor, şeyhülislamlar şarap içip şiir yazıyor, Sırplar, Hırvatlar, İtalyanlar sadrazam oluyordu. Elinde parası olan herkes faizcilik yapıyor, hızını alamayanlar nakit para vakfediyor, kadılarımız da Yahudilerin kendi aralarındaki davalara bakıyordu. Hayalî Doğu’yla birlikte hayalî İslâm ve hayalî Osmanlılık da battı. “Din kardeşlerimiz” Araplar, Arap dünyasının sömürgecilikle 16. yüzyılda tanıştığını söylüyorlardı. Albay Kaddafî, müzik festivaline Türk çalgıcılar davet ederken, “Caz orkestrası bile olabilir; yeter ki Osmanlı müziği olmasın” diyordu.

    Güngören’de bir apartmanın bodrumunda “hapis” kalmış bir 17. yüzyıl çeşmesi

    Bunun üzerine fütuhata dönüldü. Atalarımızın İstanbul’u çoktandır güzel bir Türk-İslâm kenti yaptıklarını anlayamayanlar, her yıl İstanbul’un bir zamanlar Türk-İslâm kenti olmadığını vurgulamaya koyuldular ve bangır bangır 29 Mayıs kutlamaya başladılar. Bu yetmedi, bir de Disneyland türevi fetih müzesi yaptılar. İstanbul’a güzelim güzellemeler yazmış o kadar şairimiz varken, deniz otobüslerine akıncı beylerinin adlarını koydular. Ama Yedikule bostanlarının Süleymaniye Camii’ne vakfedildiğini, yaptıkları köprülerin tarihî kentin siluetini bozduğunu görmüyorlardı. Akıncı beylerinin ve torunları sultanların Hıristiyanlara, Yahudilere gösterdikleri hoşgörüyü ise Alevîlere gösteremiyorlardı.

    Bazı İslâmcı köşe yazarlarının pek sevdiği bir sözcük vardır, beğenmedikleri “bidat”ler için kullandıkları : “nev-zuhur”, yani sonradan, yeni türemiş, peydahlanmış. Bu arabesk İslâm ve Osmanlı- lık da tam öyle işte; nev-zuhur.

  • Sorsan ecdat ne yaptı, müsbet anlamda da bilmezler geçmişlerini

    Sorsan ecdat ne yaptı, müsbet anlamda da bilmezler geçmişlerini

    “Osmanlı” kelimesi 19. yüzyıl mahsulüdür. O dönemde devlet idaresine giren gayrimüslimler benimsemişti bu lafı. Bence şimdikilerin öyle bir “Osmanlıcılık” derdi yok. Bizdeki İslâmcılar içinde çok sayıda etnik grup var. Onların etnik milliyetçilikleri de var…

    Osmanlılık özentisi öteden beri var bazı çevrelerde. Bunlar kasabalıdır. Kasabalıların zevki yoktur, üretmeyen insanlarda zevk olmaz. “Osmanlı” bir tebaa, bir ideoloji olarak 19. yüzyıl ürünü. Yani Namık Kemal’lerden önce böyle şeyler yoktu, kimse “Osmanlıyız” diye ortalarda dolaşmıyordu. Sonrasında da sınırlı bir kelimedir. 19. asırda Osmanlı Devleti göreli olarak kendi içinde kaynaştı. Gayri müslimler devlet içinde önemli görevlere geldiler. Düşünün Makedonya’da Süryani savcı var.

    İLBER ORTAYLI “Genel anlamıyla “Osmanlı”, zaten 19. yüzyıldan itibaren çöküşteydi. Bu bakımdan faturayı cumhuriyete çıkarmak saçmadır.”

    Şimdi böyle bir atmosferde, özellikle gayrimüslimler bu “Osmanlı” lafını benimsedi. Ama bu da yaygın değildi.

    Mesela o dönem çeşitli Bulgar köylerinden, köylülerden gelen dilekçeler var. Adam sunduğu makama “Türk imparatorluğu” diyor, öyle “Osmanlı” demiyor. Yıkımlardan sonra bu kelime bir kimlik olarak kullanıldı. Bugünkü durumsa farklı. Şimdiki iktidar sahiplerinin “Osmanlıcılık” konusunda gerçek bir dertleri olduğunu sanmıyorum. “Osmanlı”nın ne olduğunu bile bilmezler. Bizim başbakan biraz düşkün bu işlere ama, genelde vurgu yapılmıyor. Bir de bizim İslâmcılar içinde çok sayıda etnik grup var. Onların etnik milliyetçilikleri de var. Bu bakımdan “Osmanlılık” tutmaz.

    Bizde bu geçmişin renklerini, bugüne taşıma hususunda büyük kepazelikler var. Neden? Yine kasabalılıktan.

    Osmanlı döneminin o parlak zanaatı ve üretimi, 18. yüzyıl sonu, 19. yüzyıl başı bitmiştir. İstanbul’a dışardan gelen mallar da kalitesizleşmiştir. Mesela İngiltere sefaretine gelen avizeler aslında Rusya’ya gidecekti ama Kırım Savaşı çıkınca burada kaldı. Bu sayede İstanbul avize gördü.

    Üretmeyen yere, kaliteli malzeme de gelmez. Yani örneğin bu son polis haftasında kullandıkları kıyafetler, o cart maviler falan… Bu işi taşralılara bırakırsan böyle olur.

    Şeklen Osmanlılık Elektronik donatılı, plastik pencereli eski camiler… Orjinaliyle ilgisi olmayan turistik saltanat kayıkları, kavramsal temelden yoksun restorasyonlar… Aslen değil, şeklen Osmanlılık örnekleri.

    En genel anlamıyla Osmanlı kültürü dediğimiz mesele, zaten 19. yüzyıldan itibaren çöküşteydi. Bu bakımdan faturayı cumhuriyete çıkarmak saçmadır.

    Bugünkü “ecdad” söylemlerine gelirsek… Bunlar atarlar böyle lafları. Sorsan ecdad ne kadar ne yaptı, onu da bilmezler; yani müspet anlamda da bilmezler.

    Bugün başta İstanbul’da tarihi miras katliamı son hız devam ediyor. Bunun ucunu alamazsınız, söyleyeyim. Bir takım aç insanlar, tırmandıkça tırmanmak istiyor. Varsa yoksa inşaat. Neden? E, adamın elindeki kadro bu. Müteahhitler ordusu. Bu bizi kaçınılmaz bir tıkanmaya götürür. Bu koca ülke inşaatla geçinebilir mi?

    ‘İyi ki doğdun’a az kaldı! Geçen ay “Kutlu Doğum Haftası” etkinlikleri çerçevesinde Üsküdar Belediyesi, Kâbe maketi etrafında “Asr-ı Saadet Köyü” kurarken, Tuzla Belediyesi piknik alanında temsilî “Hicret yürüyüşü” düzenledi. Tokat’ın Zile ilçesindeyse müftülük, Kuran’ın sayfaları şeklinde pasta yaptırıp kestirdi. Üsküdar Belediyesi tepkiler üzerine maketi planlanandan dokuz gün önce kaldırdı, Tuzla Belediyesi etkinliğini tamamladı, fakat ‘Kuran-doğum günü pastası’ afiyetle yenildiğiyle kaldı (Diyanet soruşturma başlattı). “Yeni Osmanlıcılık”, bir taraftan da “Post- modern Müslümanlık” pratikleriyle yürüyor.

    Yakın dönemde yine “Osmanlıca” tartışmaları çıktı. Eski Türkçe’yi bilmeyenler “Osmanlıcacı” kesilmişler. Bugünkü Türkçelerine hiç girmeyeyim. Şimdi ben bu yaşımda bir ay eski Türkçe bir şey okumasam gerilerim. Neden? Çünkü biz o nesil değiliz. Sürekli roman okuyacaksın.

    Kısacası bugünkü “Osmanlıcılık”, her yönüyle kasabalıların kendilerine ulvi bir geçmiş yaratma arayışı. Tutmaz.

    (İlber Ortaylı’yla yapılan söyleşiden derlenmiştir).