Etiket: sayı:12

  • Harekette her zaman bereket yok

    Harekette her zaman bereket yok

    1368’de son Moğol hükümdarını da kovan Çin, sınırlarını koruma altına aldı, hatta kapattı. Bu tarihten itibaren başlayan toplumsal atılım ve düzenlemeler sonucu, özellikle sanat, ticaret ve sivil hayatın birçok alanında önemli başarılar elde edildi.

    Biz genellikle hareket seven bir halkız. “Harekette bereket” sözü bunu en güzel şekilde ifade eder. Oysa ki bazen insanın evine birbiri ardına misafirler gelir. Hepsi sevdiğiniz kişilerdir, ama üstüste gelmesi başınızı döndürebilir. Düşünün, evinizin iki kapısı var, birileri bir kapıdan giriyor, diğerleri öbür kapıdan çıkıyor. Hele hele evinizin bir otobüs garajı büyüklüğünde olduğunu ve devamlı kamyonların girip çıktığını düşünün. Harekette bereket var der misiniz?

    İşte 14. yüzyılın ikinci yarısında Çin’de durum böyle idi. Önce 10. yüzyılda üst kata (kuzeye ) gelip yerleşen Karahıtayların dedeleri Kitanlar (916-1119), sonra onların yerini alan Altun Hanlar (1115-1234), Çince adları ile Jin sülalesi… Bunlar da daha sonraki Mançuların dedeleri idi. Derken 13. yüzyılda Çinggis Han ve orduları… Çinggis Han ve evladı bütün Avrasya’ya hâkim olduktan sonra, torunu Kubilay Kağan Çin’i belli bir düzen içinde idare etmek konusunda oldukça başarılı oldu. Hatta toplumu bir ordu sistemi çerçevesinde yeniden düzenlemiş olan dedesi Çinggis Han’ın prensiplerine aykırı düşecek şekilde, askeri ve sivil idareyi birbirinden ayırdı; ordudaki eratın büyük bir kısmını kuzey Çin’e köylü olarak yerleştirdi. Ancak bütün bu düzenlemeler içinde Moğollar ve Orta Asyalılar (kendilerine renkli gözlüler deniliyordu) kuzey ve güney Çin’deki yerli nüfusa göre ayrıcalıklı bir konumda idiler. 1368’e gelindiğinde artık bizim Çinli dediğimiz yerli halk, aydınlar ve hatta bürokrasi de ayaklandı, son Moğol hükümdarı ana yurda (Moğolistan) doğru geri çekilmek zorunda kaldı.

    İşte bundan sonrasında kurulan Ming sülalesi döneminde, evinden yabancıları kovup çıkarmış bir halkın evini yeniden düzenleme mücadelesi başladı. Bu mücadeleyi önce sınırların belirgin hale gelmesi, hatta bir çeşit kapatılması ile görüyoruz. Ming döneminin başlarında (1433) deniz seferlerinde çok başarılı olan Zheng Ho’nun faaliyetleri durduruldu. Yani Çin güneyde kendini koruma altına aldı.

    Bu arada 15. yüzyılın ortasından 16. yüzyıl ortalarına kadar süren Çin Seddi faaliyetleri başladı. Çin’in kuzeyden de koruma altına alınmasıyla dış kaynaklı hareketliliğe ket vurulmuş oldu. Bu çerçevede Ming döneminde yapılanlara bakınca, hareket halinde olan bir toplumun gerçekleştiremeyeceği faaliyetler dikkati çekiyor. Bu dönemde el zanaatları ve saray için üretim arttığı gibi, özel atölyelerde porselen üretildi. Bugün Ming porseleni diye tanınan bu porselenlerle, Ortadoğu’dan gelmiş ve Moğollar devrinde geliştirilmiş olan mavi-beyaz motifler mükemmelliğe ulaştırıldı. Özel atölyelerde üretilen bu mallar, daha sonra deniz yolu ile dış dünyaya satılıyordu. Dış dünya ile ilişkilerde ilaçlar da önemli bir yer tutuyordu. Hatta güney Çin’de ilaç tüccarları doğdukları ve ticaret yaptıkları şehirlerde ecza evleri yapmağa başladılar. Bugün bile eczacılık güney Çin’de o devirlerden kalma bugün de yaşayan bir gelenek halindedir.

    Diğer taraftan Moğollar devrinde günlük konuşma dili Çincesinin yazıya dökülmesi ile, okuma yazma bilenlerin sayısı çok artmıştı. Bu çerçevede de Song döneminden beri varolan matbaacılk daha da gelişti ve ilk romanlar yazılmaya, basılmaya başlandı. Okuma yazmanın artmasından kadınlar da nasiplerini aldılar ve gezici öğretmenlik yapmaya başladılar. Toplumdaki bütün bu gelişmeler, daha çok edebiyatın, sanatın, ticaretin ve sivil hayatın geliştiği güney Çin’de görülmektedir.

    Kuzey Çin’de ise devletin başkenti Pekin bugünkü ihtişamına erişti. Bu önce bürokrasinin gelişmesinde görülür. Bürokrasi 1368-1644 arasında hüküm süren Ming sülalesi ve onlardan sonraki Qing (Mançu) sülalesi zamanında, bugün Pekin’e gidilince ilk elde ziyaret edilen Saklıkent (Gugong) ve Gök Sunağı (Tiantan) yapıldı.

    Görüldüğü gibi hareket her zaman bereket getirmemektedir. Bazen de bitkilerin güçlenmesi için budanması gerekir.

  • ‘Açız ama komünist değiliz’

    ‘Açız ama komünist değiliz’

    Türkiye tarihindeki en ilginç işçi eylemlerinden biri 3 Mayıs 1962’de Ankara’da yapılan “Açlar Yürüyüşü”dür. 5 bin kişilik yürüyüşü Türkiye İnşaat ve Yapı İşçileri Sendikası düzenlemiştir ama katılanların çoğu inşaat mevsiminde köylerden çalışmaya gelen örgütsüz işçilerdir.

    İnşaat işçilerinin Ankara’dakiyle aynı gün Afyon’da düzenlediği izinli yürüyüş ise olaysız sona erer. Ailelerinin de destek verdiği 500 işçi çıplak ayaklarla yürüyüş yaptıktan sonra Zafer Anıtı’na çelenk koymuştur.

    Sendikanın sektördeki işsizliği protesto yürüyüşü izni başvurusuna Valilik’ten “Ankara’da işsiz yoktur, dolayısıyla yürümeye lüzum da yoktur” yanıtı gelir. Buna rağmen Ulus’ta toplanan işçiler, koşarak Sıhhiye Meydanı’na gider. Polis barikatını yarıp Meclis’e ulaşan işçileri Muhafız Birliği güçlükle durdurur.

    Ellerindeki pankartlarda “Türk işçisi aç ve işsiz olabilir ama komünist olamaz” ve “Bu sefalet solcu- lara fırsat vermek için mi?” yazan işçiler polis tarafından coplanır, onlarcası gözaltına alınır. Tercüman gazetesinin “Üstü başı yırtık binlerce işçinin bağırarak koşması Ankara sokaklarında heyecan yaratmıştır” diye aktardığı olay, işçiler her ne kadar politik saiklerle yola çıkmış olmasa da, ilerleyen yıllarda güçlenecek işçi hareketinin tarihi açısından önemli bir eylem olarak kabul edilir.

    FUTBOL

    Utanç maçından canlı yayın

    14 Mayıs 1938’de Berlin’de oynanan Almanya-İngiltere futbol maçı, her iki takım için de unutmak isteyecekleri kötü birer hatıra olmuştu. Almanlar için kötü bir hatıraydı, çünkü kendi sahalarında ve 105 bin seyircileri önünde 6-3 kaybetmişlerdi. İngilizler de maçı hatırlamak istemiyordu. Çok iyi bir oyunla kazanmışlardı ama maçtan önce tribünleri Nazi selamıyla selamlamaları, II.Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda maç sonucunu önemsiz kılacak bir utanç vesilesi oldu.

    Elimizde, bu maçın hatırası olarak basılmış üç kartpostal var. #tarih Yayın Kurulu Üyesi Sertaç Kayserilioğlu’nun koleksiyonunda bulunan kartpostalları, Berlin’de üniversite öğrencisi olan ve ne yazık ki ismi belirsiz bir Türk genci İstanbul’a, “Şaban ağabey” diye hitap ettiği kişiye yollamış.

    Maçın oynandığı Cumartesi günü yazılıp postaya verilen katpostalların birincisinde Berlin Olimpiyat Stadı’nın fotoğrafı var. Üniversiteli genç, “Şaban ağabeyciğim, kusura bakma Berlin’e geleli 20 gün oldu ama hâlâ vakit bulup mektup yazamadım” diye başladığı bu kartta, uzun uğraşlardan sonra temiz bir pansiyon bulabildiğini, haftada dört gün dil kursuna gittiğini ve “diğer mektep işleri” ile meşgul olduğunu yazmış. Birinci kartın sonunda “Bugün hayattaki en büyük arzularımdan birine kavuştum, İngiliz ve Alman milli takımlarını seyrettim” diyen genç, diğer iki kartta maçı anlatıyor. Anlatıyor derken, gerçekten spiker gibi anlatıyor. Alman milli takımı futbolcularının fotoğraflarının olduğu kartın arkasında ilk yarıyı, İngilizlerin olduğu kartın arkasına ikinci yarıyı yazan gencin o yıllarda her iki takımın tüm futbolcularını tanıyor ve biliyor olması gerçekten inanılmaz. Hem bu durum hem de futbol jargonuna hakimiyeti, üniversiteli gencin futbol camiasına yakın biri olduğunu düşündürüyor. Örneğin, dokuz golü tek tek anlatırken, “İkinci haftaymın (devrenin) henüz başları, Robinson güzel bir vole, 8 metre mesafeden bomba gibi bir şut ve gol”, “Kaleci topa balık gibi plonjon yaptı ama kâfi gelmedi” ve “Top kurşun gibi önce üst direğe sonra yan direğe çarptı. Kale direkleri zangır zangır titriyordu” gibi ifadeler kullanmış.

    Maçı detaylarıyla anlatırken İngiliz milli takımının seremonide Nazi selamı vermiş olmasından söz etmiyor. Ama bunu bir eksiklik olarak görmemek gerekir. Çünkü 1938’de henüz II. Dünya Savaşı’nın yıkımını ve Nazi dehşetini yaşamayan insanlık, henüz Nazi sembollerinin tehlikesinin de farkında değildi.

    Koca cüsseli Boğa Burcu

    İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine yer vermişti.

    Boğa gökteki yerini aldığında, dürüst çiftçiler sakin yaşamlarını bırakıp toprakla yoğun bir mücadeleye girişirler. Bu mücadele sonunda Boğa onlara zafer şarkıları söyletmez belki ama dünyanın zenginliklerini sunar. Bu öyle bir savaştır ki Boğa’nın çocukları ne bir engelle karşılaştıklarında ara verirler ne de bıkkınlık gösterirler. Bu inatçı doğalarından dolayı bazen Boğa burcunda doğanlar arasında sabanını bırakıp devlet yönetmeye soyunanlar da çıkar. Ve onlar ulaşılmamış mükemmelliğin peşinde koşarlar. Hem koca yürekli hem de koca cüsseli olurlar ama yüzlerine baktığınızda aşk tanrısı sanki orada yer etmiş gibidir.

  • Kafir Saul oldu mu Aziz Paul!

    Kafir Saul oldu mu Aziz Paul!

    Eğer yanlış hatırlamıyorsam, dünya tarihinde din ve dinlerin ağırlığının son derece belirgin bir şekilde hissedilmeye başlaması Hıristiyan dininin azizlerinden Paul’ün önce Hıristiyan olup sonra da Hıristiyanlıkta glasnost ve perestroyka çalışmalarına girmesiyle beraber. Aziz Paul, aslında daha önce adı Saul olan ve Hıristiyan halkına zulüm üzerine zulüm eden bir şahıs. Bildiğim kadarıyla kendisi Tarsus’un çocuğu. Ama bir gün yine her zamanki gibi Hıristiyanlara zulmederken rüyalanıyor falan artık biz kendisinin yalancısıyız, zulmü bırakıp din değiştiriyor. E sonra da, tıpkı Cat Stevens’ın Yusuf İslam, Ferdinand Lewis’ın Kerim Abdülcabbar olması gibi; bizim Saul da Hıristiyanlığı kabul edince adını Paul olarak değiştiriyor.

    Ha ama asıl üzerinde durmamız gereken, illa gerekiyorsa yani, Paul’le beraber Hıristiyanlığın Yahudilere özgü bir yapıdan bütün dünyayı kapsayan, evrensel bir nitelik kazanmaya başlaması, daha önceden biraz adam seçerken bu noktadan sonra “Gel, ne olursan ol gel, ister Yunanlı, ister Romalı ol; ister Kenanlı ister Ermeni ol, yine gel” demeye başlaması. Bir noktada, artık ağzından çıkmış mıdır bilmiyorum ama Paul’ün (yani daha önceden Saul adıyla bildiğimiz kişi, bir tür TAFKAP ya da FYROM gibi) “Gerçek Hıristiyanlık bu değil,” diyerek dini bütün dünyaya açması.

    E böyle olunca tabii ne oluyor? Roma topraklarında yaşayan halk yavaş yavaş Hıristiyanlığa geçmeye başlıyor ve artık bizim en çok da ‘Yedi Uyurlar’la bildiğimiz Roma’nın Hıristiyanlara zulüm operasyonları başlıyor. Yalnız nasıl ki 28 Şubat bin yıl sürmediyse bu zulümler de sürmüyor ve bir noktada işlerin sarpa sardığını gören zamanın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmparator Konstantin bu zulmü durduruyor. 300’lü yılların başında “Kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz, bu çağda ayrımcılık olacak iş mi?” diyerek Hıristiyanlığı serbest bırakan Konstantin, kısa süre sonra halkının büyük kısmının Hıristiyan olduğunu görüyor. Kendisi de bizzat Hıristiyanlığa geçti mi geçmedi mi hâlâ tartışılsa da “Gerçek Hıristiyanlık bu değil” diyenlerden biri de Konstantin oluyor ve imparatorluk topraklarına yayılan bu yeni din konusunda her kafadan bir ses çıktığını görerek İznik Konsili’ni topluyor ve tartışmalı dinî konulara bir son veriyor.

    Evet, Hıristiyanlık Roma topraklarında özgürce yayılmaya başlıyor başlamasına ama küçük bir sorun var. Daha önceden hemen her işleri için kendi küçük tanrıları olan Romalılar, dünyadaki bütün işlerle tek bir tanrının ilgilendiği fikrine o kadar kolay alışamıyorlar. İlginç bir şekilde her mesleğin ayrı bir azizi olması durumu da, üç aşağı beş yukarı bu döneme rastlıyor zaten ve eskiden, atıyorum bir çilingirler tanrısı varken, tek tanrılı dönemde kendisi açığa alınıyor ve bir de bakıyoruz ki bir süre sonra azizlerden biri çilingirlerin koruyucu azizi olarak atanıyor. E tabii meslekler falan olduğu yerde durmuyor, sürekli yeni meslekler ortaya çıkıyor. Örneğin fotoğrafçılık daha yakın zamana ait bir meşgâle ama onlar da eksik kalmıyor ve daha önce çamaşır yıkayanlarla beraber resimlerin (ressamların değil, ressamlarınki Lukas) ko- ruyucu azizliğini de üstlenmiş olan Azize Veronika, fotoğrafçılığın azizi olarak atanıyor.

    Uzun lafın kısası, tarih boyunca yalnızca Hıristiyanlık değil, herhangi bir din konusunda “Gerçek din bu değil” diyerek ortaya çıkanlar, sundukları yeni tanım ve tarif gerçekle ya da o dinin kökenleriyle alakasız bile olsa, yeterince güçlü ve etkililerse tekliflerini kabul ettirebiliyorlar. Zaten bu teklifler de “Teklif var ısrar yok” şeklinde gelirse kimsenin aklında bile kalmıyor, ancak beraberinde ısrar ve zorunluluk olursa kendilerini kabul ettirebiliyorlar.

    Ha bu anlattıklarım, aslını isterseniz duyan hemen herkesin “Gerçek tarih bu değil” diyerek karşı çıkacağı, aklımda kaldığı kadarıyla yaptığım gevezelikler. Tabii bu yeterince etkili ve bu gevezelikleri gerçek olarak kabul ettirecek kadar güçlü olmamamın bir sonucu. Zira Allah korusun, aksi takdirde bu yalan yanlış aklımda kalanları ders kitaplarında okuyor da olabilirdik.

  • Üç kadının dört ruh arayışı

    Üç kadının dört ruh arayışı

    #11 Kalp hırsızı Behiye

    Benim yaşımda ve vaziyetimde bir adamın üç hanımefendi tarafından ziyaret edilmesi ne büyük bir saadettir, anlatmaya kelimeler yetmez. Faliha, Güzin ve Semiramis Hanımlar hastanedeki odama teşrif ettiklerinde onları memnun etmeye ve dolayısıyla ruhlarına mâlik olmaya her zamankinden biraz daha teşne olduğumu itiraf etmem gerekir. Amma velâkin, meşhur artist Belgin Doruk’a benzerliği nazarımdan kaçmayan Semiramis Hanım sebebi ziyaretlerini anlatmaya başlayınca hayli çetrefilli bir vakayla karşı karşıya bulunduğumu da anlamıştım. “Efendim” diye başladı söze, “biz üçümüz çocukluğumuzdan beri birbirimizi en yakın yoldaş, sırdaş, dost bildik, kardeşten yakın olduk.” Semiramis devam etmeden önce yanında duran kısa boylu, hafif tombulca kadının sırtını okşadı sevgiyle. “Ne yazık ki, gördüğünüz bu harikulade kadın, Güzin, beş sene evvel bir kalp sektesi neticesinde aramızdan ayrıldı.” Güzin Hanım vefatını hüzünlü bir baş hareketiyle onayladı.

    “Allah rahmet eylesin hanımefendi” dedim. “Lâkin ölmüş birine göre bir hayli sıhhatli görünüyorsunuz.” “Çünkü aslında ölmemiştim” diye izahat etti Güzin. “Doktorlar öyle zannetmiş, beni gömmüşler. İki gün sonra, tabiri caizse, kefeni yırtıp mezarımdan çıktım ve evime döndüm.”

    “Pek güzel. Mesele nedir o zaman?” Sorumu cevaplayan esmer hanımefendi Faliha oldu. “Dönen Güzin değildi.”

    “Öyle mi? Kimdi peki?” “Behiye” dedi Güzin. “Yıllar evvel on sekiz yaşında vefat eden kız kardeşim.”

    “Abdülaziz Bey” diyerek elimi iki avucunun arasına aldı Semiramis. “Güzin ölünce, daha doğrusu biz kendisini öldü sanınca Faliha’yla münasebetsizce bir iş yaptık; ruhunu çağırdık.” “Ama aslında ölmediği için bizim ruh çağırma işi bir kalp çağırma seansına dönüşmüş oldu” diye araya girdi Faliha. “Böylece Güzinciğimin vücudu boş kaldı. Bilirsiniz, ölüp de huzur bulamamış ruhlar böyle ortalıkta dolanıp içine girebilecekleri boş bir vücut ararlar.”

    “Ve Behiye Hanım biraz huzursuz bir ruhmuş, öyle mi?”

    “Biz, tabii, karşımızdakinin Güzin değil Behiye olduğunu anlayınca başladık dil dökmeye” dedi Semiramis. “Yapma böyle, bırak ablanın vücudunu, senin yerin burası değil vesaire. Yok, o hayatını yaşadı, sıra bende diyor bir daha da demiyor. Fakat zaman içinde sevmeye de başladık Behiye’yi. Böyle nasıl samimi, sevimli bir insan… Bir hikayeler anlatıyor, öldürüyor bizi gülmekten. Hasılı pek iyi dost olduk onunla da.” “Bir de maharetli” diye ekledi Faliha Hanım. “Bir mantılar açıyor, kurabiyeler pişiriyor, parmaklarınızı yersiniz.”

    Semiramis ve Faliha’nın gayri ihtiyari gülmeye başladığını fark eden Güzin, “Aşk olsun” dedi asabi bir şekilde, “biliyorum, onu benden daha çok sevdiniz.” “Bir dakika lütfen,” dedim. “Şu an siz Güzin misiniz Behiye mi?”

    “Neticede Behiye, Güzin’in vücudunu bırakmaya razı geldi ve birbirimize veda ettik” dedi Semiramis, zannediyorum hâkim olamadığı bir baştan çıkarma dürtüsüyle elimi biraz daha sıkarak. “Ama biz onu çok özlüyoruz Abdülaziz Beyciğim. Sizden ricamız, sevgili Behiye için, kalbi çalınacak bir vücut. Bunun için ne lazım geliyorsa yaparız.”

    Üç kadına şöyle bir baktım. Faliha ve Semiramis ümit dolu gözlerle beni, Güzin ise dokunsan ağlayacak gibi, parkeleri izliyordu. Behiye’nin ablasından ziyade diğer iki kadının kalbini çaldığı aşikardı.

    “Bakın” dedim. “Benim hesabım gayet sarihtir: Bir talebe karşılık bir ruh. Sizin durumunuz fazla karışık. Ortada üç kişi ve dört ruh var, üstelik gördüğüm, hepinizin arzusu farklı. Sizinle anlaşma yapmam kâbil değil, o yüzden bir tavsiye vermekle yetineceğim. Sırasıyla birbirinizin kalbini çağırın, Behiye de dönüşümlü olarak o kişinin vücuduna girsin; misal üçer aylığına her biriniz olsun. Baktınız işe yaramıyor; tekrar gelin ama beni değil üst kattaki Profesör Mazhar Osman’ı görün. O derdinize derman olacaktır.”

  • Vücuda şifa, damağa sefa

    Vücuda şifa, damağa sefa

    Dereotu, nane, fesleğen, kekik, tarhun, rezene, defne ve diğerleri…. Eski çağlarda yaşamın sonsuzluğunu simgelediler. Ayinlerde, büyülerde, ilaçlarda kullanıldılar. Şifalı özellikleri, lezzetleri ve iştah açıcı renkleriyle bugün de sofraların vazgeçilmezleri.

    Yaşam son bulunca toprağa gömülürüz. Bitkiler için ise tam tersi. Minik bir tohum toprağa girince yeşerir, canlanır. Belki de bu nedenle, otların şifa kaynağı olduklarını keşfettiğimizden beri insanoğlu bitkileri sonsuz yaşam döngüsünün simgeleri olarak; doğum veya ölümden sonra yeniden dünyaya gelme ile ilişkilendirilmiştir.

    Gılgamış’ın peşine düştüğü ölümsüzlük otu, Prometeus’un tanrılardan ateşi çaldığında içine yerleştirip taşıdığı narthex (içi oyuk bir dev rezene) sapı, mitolojik anlatılarda karşımıza çıkan otlara iki örnek sadece.

    Adanalı Dioscorides Bugünkü Adana’ya yakın Anavarza kentinde doğmuş, 1. yüzyılda yaşamış Yunan hekim Dioscorides’in De Materia Medica adlı eserinin Arapça nüshasından… Şifalı otlar ve balla ilaç hazırlama, 1224.

    Eski Mısır’dan Anadolu’ya, Orta Amerika halklarından Avustralya yerlilerine dek dünyanın her köşesinde bitkiler ve otlar folklor ve mitoloji ile iç içe geçmiştir. Salt Yunan mitolojisinde tanrı ve tanrıçalarla ilişkilendirilen 52 bitki vardır.

    Yazılı anlatılardan, özellikle İbni Sina’nın aktarımlarından Hindistan ve Çin’de otların tıbbi kullanımına ilişkin bilgiler bulmaktayız. Ortaçağda Avrupa’nın her yerinde manastır bahçelerinin iksir ve ilaç yapımında kullanılan otların yetiştirilmesinde önemli yeri olduğunu biliyoruz. Şifalı otların ve bitkilerin ticareti Fenikeliler ve Roma zamanında da yapılmaktaydı. 15 ve 16. yüzyıllarda göçmenler Avrupa ve İngiltere’den birçok otu Amerika’ya götürmüşlerdir.

    Aktarların raflarına bir bakın. Bugün bile lezzet yaratmak, ilaç yapmak, dinî törenlerde ibadet etmek ve esrarengiz büyüler yapmak için otlardan yararlanıyoruz. Anadolu topraklarında yaşayan halklar, eski zamanlardan bu yana otları hem yemeklerinde hem de halk tababetinde kullanmışlar. Bugün bile modern tıbbın çaresiz kaldığı düşünülen anlarda otların şifasına başvurmuyor muyuz?
    Otların halk mutfağımızdaki kullanımına baktığımız- da Girit’ten gelen göçmenlerin özellikle İzmir, Ayvalık ve Cunda yörelerine yerleşmelerinden sonra yenebilen otların çeşitliliğinde bir artış olduğu görülüyor. Hikaye der ki, bir tarlaya ineği ile bir Giritli girmiş. Çocuk koşup babasına haber verince, babası “İneğe dokunma. Doyunca gider. Sen esas Giritliyi kovala!” demiş. Gerçekten de Giritliler ot salatalarına ve yemeklerine çok düşkündür.

    Osmanlı saray mutfağında da otların önemli bir yeri var. 15, 16 ve 17. yüzyıllara ait muhasebe kayıtlarında saraya biberiye, çiriş, kuzukulağı, rezene, kişniş, reyhan ve bir çok başka ot ve tohumların satın alındığını görüyoruz. Bunların bazıları yemeklerde bazıları sarayın eczanesi gibi çalışan Helvahane’de macun, pastil ve ecza şerbetlerinin yapımında kullanılmaktaydı.

    Bizim mutfağımızda da kullanılan kimi otların geçmişine kısaca gözatalım:

    Dereotu: Bu nazenin otu 5000 yıl önce Mısırlı doktorlar da kullanırmış. Roma mezarlarında da kalıntıları bulunmuştur. Ortaçağda cadılığa karşı gücü olduğuna inanılırdı. Büyücüler büyülerinin etkisini arttırmak için, sıradan insanlar ise arzularını kamçılamak için şaraba karıştırırlardı. İlaç olarak boğmacaya karşı kullanılan dereotu, göçmenlerle Amerika’ya ulaşmış.

    Nane: Çok kullandığımız nane salt bizim mutfağımızda değil nerede ise 3000 yıldır Mısır’dan Japonya’ya kadar geniş bir alanda kullanılmakta. Japonlar 2000 yıldan fazladır mentol üretimi için nane yetiştiriyor. Otlara meraklı olan Charlemagne, tebaasına nane yetiştirmelerini emretmiş. Romalılar da Avrupa’yı aşıp İngiltere’ye giderken yanlarında götürmüşler.

    Fesleğen: Tekrar dirildiğinde İsa’nın mezarının çevresinde bittiğine inanılan fesleğen, bugün bile bazı Ortodoks kiliselerinde kutsal suyun hazırlanmasında kullanılır ve mihraplarının altına saksılar içinde fesleğen konur. Avrupa’ya 16. yüzyılda ulaşmış, daha sonra da mutfaklarda kendine yer edinmiş.

    Kekik:Akdeniz bölgesinde çok bol yetişse de aslında Grönland’dan Batı Asya’ya geniş bir alanda bulunur. Mısırlılar kekik yağını mumya yaparken, Yunanlılar ve Romalılar odaların arındırılmasında ve masaj yağı, dezenfektan olarak kullanmış. Antiseptik özelliklerinden ötürü biberiye ile birlikte ateşli hastalıklarda çok kullanılan bir bitki olmuş.

    Tarhun: Uzun zaman önce rezene ile birlikte Hint kralları için bir içecek yapmakta kullanılmış. Özellikle zehirli hayvan ısırıklarına karşı güçlü bir ot olduğuna inanılımış. Dedikodu tarafında ise, 8. Henry’nin Aragonlu Catherine’i tarhunu olur olmaz her yerde kullandığı için boşadığı söylenir.

    Kişniş: 3000 yıldan fazladır yakın coğrafyamızda yetiştirilmekte. Eski Mısır mezarlarında tohumları bulunmuş. Çinlilerin bir bildikleri olsa gerek ki kişnişin ölümsüzlük kaynağı olduğuna inanmışlar. Ortaçağ Avrupa’sında ise aşk iksirlerine afrodizyak olarak katılırdı.

    Defne: Herhalde eski zamanlarda en çok saygı gören bitki olmuştur desek yeridir. Kâhinlik, şiir ve şifa ile ilişkilendirilen Yunan tanrısı Apollo’nun rahibeleri, kehanetlerde bulunmadan önce defne yaprakları çiğnerler, tapınakların damları, hastalık, büyü ve yıldırımlara karşı defne yaprakları ile kaplanırmış.

    Otların önümüzde açtığı kocaman bir dünyayı iki kelime ile özetlemek zor. İyisi mi siz baharın tam da ortasında olduğumuz bu günlerde bir pazara çıkın. Yemyeşil tezgâhlardan otlar seçip ağzınıza lâyık bir yemek yapın.

    ŞEVKETİBOSTAN ZAMANI GELDİ

    Şevketibostanı bu mevsimde Ege kasabalarının pazarlarında bulabileceğiniz gibi büyük şehirlerimizin organik ürün satan pazarlarından da temin edebilirsiniz. İnternet üzerinden yerel üreticilere ulaşmak da mümkün. Pazardan görerek satın almayı sevenleriniz için, sabah erkenden İstanbul Kasımpaşa’da Kastamonu pazarı, Cumartesi Feriköy Ekolojik Pazar, Perşembe Ayvalık ve Urla, Salı günü Tire pazarı, Cumartesi Alaçatı, Pazar Çeşme pazarı…

    Şevketibostan (4 kişilik)

    1 kg şevketibostan

    1⁄2 kg kuzu eti

    1 çay bardağı zeytinyağı

    2 adet soğan

    1 çay kaşığı tuz

    1 limon suyu

    2 su bardağı su

    1 yemek kaşığı un

    Şevketibostanları ayıklayıp içine limon sıkılmış bol suda bekletin. Tencerede eti zeytinyağı ile ka- vurun. İnce kıyılmış soğanları ek- leyerek kavurmaya devam edin. Sonra şevketibostanları, limonu, unu, tuz ve suyunu ekleyip 1 saate yakın pişirin. Sıcak olarak servis edin. Et yemiyorsanız, aynı yemeği etsiz yapabilirsiniz.

  • Allatini Köşkü: Abdülhamit’in sürgün mekânı

    Allatini Köşkü: Abdülhamit’in sürgün mekânı

    Sultan Abdülhamit, 31 Mart İsyanı’nda (13 Nisan 1909) tahttan indirildi ve iki hafta sonra trenle Selanik’e sürgüne gönderildi. Devrik padişahın ikameti için, Selanik’in varlıklı ailelerinden Allatinilerden satın alınan köşk tahsis edilir.

    1895’te Carolos Allatini için inşa edilmiş yapının mimarı Vitaliano Poselli’dir. Selanik’in doğusunda bulunan ve bugün Yunanistan Merkezi Makedonya İdaresi tarafından kullanılan bu köşk, 20. yüzyıl başlarında şehrin en büyük ve lüks villası idi. II. Abdülhamit 12 kadını, oğlu Abid Efendi ve hizmetlileri ile birlikte bu köşkte üç buçuk sene ikamet etti.

    Balkan Harbi’nde beklenmedik hızla yaşanan yenilgiler ve şehrin Yunan kuvvetlerinin eline geçme tehlikesi karşısında Abdülhamit’in İstanbul’a geri getirilmesi söz konusu oldu. Savaş nedeniyle Selanik ile İstanbul arasında kara ve demiryolu kesilmişti. Güvenli deniz bağlantısı sağlayacak bir donanma da yoktu. Bunun üzerine Balkan Savaşı’nda tarafsız büyük devlet olan Almanya’dan yardım istendi ve Alman gemisi SMS Loreley 30 Ekim 1912 günü devrik padişahı Selanik’ten alıp, 2 Kasım’da ömrünün geri kalanını geçireceği İstanbul’daki Beylerbeyi Sarayı’na bıraktı.

  • Sanayi Devrimi’nden SimCity’nin mirasçısına

    Sanayi Devrimi’nden SimCity’nin mirasçısına

    19. yüzyıl, şehirlerde köklü doku değişimlerine sahne oldu. 20. yüzyıl sonlarında şehir planlamasının dijitalleşmesi, 1989’daki SimCity’yle oyun dünyasına girdi. Cities: Skylines adlı oyun, “bana versinler trafiği 1 haftada hallederim” diyenlere “al o zaman” diyor.

    Endüstri devriminin kurbanı şehirlerde, 19. yüz- yılın sonlarında büyük bir gündelik sorun yaşanıyordu: At dışkısı krizi! Yalnızca New York şehrinin sokaklarında yüz binlerin üzerinde at vardı ve bu zarif, soylu hayvanlar her gün binlerce ton dışkı ve idrar üretiyordu. Sürekli olarak zulme uğrayan ve iyi bakılmayan atlar birbiri ardına ölüyor, ayakları kırılınca oldukları yerde vurulup, sokaklarda bırakılıyorlardı. Hastalık taşıyan sinekler hay- van dışkılarında ve leşlerinde üreyip nüfusu tehdit ediyordu. Times of London gazetesi “1950’ye gelindiğinde dünya şehirlerinin üç metre at dışkısı altında gömülü kalacağını” hesaplayıp, yaklaşan bu pis kokulu kıyamete karşı uyarıyordu. 1898’de New York’da toplanan tarihin ilk uluslararası şehir planlama konferansında da doğal olarak asıl mesele buydu. Ancak on gün sürmesi planlanan konferansta uzmanlar işin içinden çıkmanın imkânsız olduğunu fark edip, üç gün sonra havlu attılar. Halbuki bu dışkı krizi, otomobillerin yaygınlaşmasıyla kısa süre içinde çözülecekti.

    21. yüzyıl şehri: Gerçekten daha gerçek 19. yüzyıl ortalarında New York. Otomobil öncesi dünyada, terkedilmiş at ölüsünün yanında oynayan çocuklar.

    Endüstriyel devrim, şehirlerin etraflıca ve teknoloji aracılığıyla tasarlanması zorunluluğunu da beraberinde getirmişti. Ancak modern şehir planlama alanı ne insanlar için daha iyi yaşam koşulları hayal eden sosyal hizmet görevlilerinin, ne de artan nüfusun yol açacağı sağlık sorunlarını önlemeye çalışan kamu sağlığı görevlilerinin kontrolünde olacaktı. Şehir planlama alanın asıl hâkimleri, mimarlar oldu. Teknik çizimlerden, planlardan başka pek bir şeyden haberi olmayan bu mimarlar, şehir planlama alanının kaderini belirleyecekti. Şehirler daha iyi, daha sağlıklı ya da daha yaşanabilir olmak için değil, güçsüzleri ezerek daha güzel mekânlar yaratmak için bu mimarları kiraladı ve şehir planlamayı nüfusu bölmek için kullandı. Fakirlerin, göçmenlerin ve hatta farklı ırklardan insanların orta ve üst sınıflardan ayrı tutulmaydı amaç. Sonuçta ortaya çoğunlukla ne güzel şehirler, ne de iyi yaşayan insanlar çıktı.

    Yeni piyasaya çıkan Cities: Skylines oyunundan “ideal” bir şehrin ekran görüntüsü.

    Artık milyonlarca kişinin yaşadığı ve bir yığın kentsel hizmete ihtiyacı olan şehirler, sorunların nerede başlayıp nerde bittiği belirsiz karmaşık sistemlerdi.

    Aslında bir elektrik mühendisi olan J.W. Forrester, 1969’da yayınladığı Urban Dynamics (Kent Dinamiği) kitabında bilgisayar modellemelerini şehrin karmaşık sistemlerini anlamak için kullanmayı önerdi. Böylece planlama sürecindeki her değişken açıkça ortaya konulacak ve şehir sistemindeki değişiklikler bilgisayarın modellemeleriyle öngörülebilecekti.

    Kitabın bir diğer önemli etkisi ise, 1984’de Commodore 64 için Raid on Bungeling Bay (Bungeling Körfezi Taarruzu) adlı oyunu tasarlayan Will Wright üzerinde oldu. Aynı zamanda şehir planlamasına da merak salan Wright, Forrester’ın Urban Dynamics kitabını okumuş ve çok etkilenmişti. Kitaptaki fikirlerden yola çıkarak iki sene boyunca üzerinde uğraştığı ve 1985 yılında tamamladığı SimCity adlı oyun ancak dört sene sonra yayınlanabildi ve sadece o yıl üç milyon dolar kâr etti. Halen endüstrinin en önemli oyunlarından biri.

    Cities: Skylines, Wright’ın yarattığı SimCity serisinin doğrudan mirasçısı. Finlandiyalı bir şirket olan Colossal Order, şehir trafiğine odaklanan Cities in Motion oyunlarını yaparken bile bir şehir kurma simülasyonu üretmenin hayalini kuruyormuş. Fakat dağıtımcı şirketleri Paradox Interactive, SimCity gibi bir seri varken aynı ilkeleri kullanan bir oyunu yayınlamanın kârlı olmayacağını düşünerek Colossal Order’dan beklemelerini istemiş. İki yıl önce Maxis’in yayınladığı son SimCity’nin neredeyse kimse tarafından beğenilmemesiyle birlikte (serinin ruhunu kaybetmişti son oyun) Paradox yeşil ışık yaktı ve iki sene sonra Cities: Skylines ortaya çıktı.

    Şehir planlaması oyunlarının atası SimCity.

    SimCity’de ne varsa Cities: Skylines’da da var. Endüstri, ticaret ve yerleşim olmak üzere üç ana bölgeyi işaretleyerek şehrinizin büyümesini izliyor, sağlık, eğitim, güvenlik gibi kentsel hizmetleri sağlıyor ve kirlilik, hastalıklar, trafik tıkanıklıkları gibi ortaya çıkan sorunlarla baş etmeye uğraşıyorsunuz. Yeni oyun, belki atasına göre çok daha ruhsuz ve kuru. Fakat SimCity’nin oyunculara ne verdiğini çok iyi anlamış: Özgürlük. Gönlünüzün dilediğince bir şehir kurmak için ne gerekiyorsa sağlanmış. En önemli farkı ise, yolların önemi. İstediğiniz boyutta, şekilde yerleştirebildiğiniz yollar, şehrinize çok özel şekiller verebilmenizi sağlıyor. Her bir aracın ve insanın ayrı ayrı modellenmesiyle de, çok daha ayrıntılı bir trafik sistemini kontrolünüze veriyor. Oyunda ulaşım, kritik öneme sahip.

    Oyunun SimCity serisinden çok daha iyi yaptığı bir şey ise, modlara verdiği büyük destek. Şimdiden binlerce yeni bina, gerçek hayattan esinlenen dev köprülü kavşaklar, oynanabilirliği artıran eklentiler üretilmiş. Daha uzun yıllar boyunca giderek zenginleşecek ve şu andaki sorunları oyuncu topluluğu tarafından giderilerek tam bir şehir kurma oyun havuzu haline gelecek.

    Cities: Skylines en iyi Sim oyunları gibi saatlerinizi farkına varmadan harcayacağınız, çok eğlenceli fakat mükemmellikten uzak bir oyun. Henüz. Üretilecek tonlarca modla birlikte giderek mükemmelleşecek, şarap gibi lezzetlenecek görünüyor.

  • 40 yıllık hatrın 500 yıllık tarihi

    40 yıllık hatrın 500 yıllık tarihi

    ONAT S. DOĞAN

    TÜRK KAHVESİ Kemalettin Kuzucu – M. Sabri Koz Yapı Kredi Yayınları 388 sayfa

    Türkiye’deki macerası 500 yılı bulan kahve, bu coğrafyanın insanları açısından hazırlanışı, pişirilmesi, sunumu ve bunlarla ilgili geleneksel uygulamalarıyla “çok özel” bir içecek. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Türk Kahvesi, bu özel içeceğin hikâyesini anlatıyor.

    Kitabın iki ana bölümü var. Türk Kahvesinin Kısa Tarihi başlıklı birinci bölümde kahvenin Etiyopya’da keşfinden Yemen’e gidişine, Türklerin Yemen’i fethetmesi ve kahvenin bir imparatorluk içeceğine dönüşmesinden Cumhuriyet dönemi kahve yolsuzluklarına kadar pek çok ilginç altbaşlık yer alıyor.

    “Türk Halk Kültürü”nde Kahve başlıklı ikinci bölümde ise masallarda, halk hikayelerinde, türkülerde, atasözlerinde ve hatta hekimlikte kahve kullanımı anlatılıyor. Bu bölümde ayrıca bu harika içeceğin Türklerin günlük yaşamını ne kadar derinden etkilediğini anlatan örnekler de var. Aç karnına tüketilmesi pek makbul sayılmayan kahveyi içebilmek için iki öğünlük yemek düzenini kahvaltıyla (kahve altı) birlikte üç öğüne çıkarmak bu örneklerden yalnızca biri.

    Çok değerli koleksiyonlardan derlenmiş belgeler, resimler ve fotoğrafların da olduğu kitabın sağına soluna serpiştirilen okuma parçalarının çok iyi seçilmiş olduğunu söylemeyi de unutmayalım.

    ALBÜM

    Ermeni soykırımını müzikle anlatmak

    Vazgeçtim, Ağladıkça, Sarışın, Yine mi Çiçek, Son Sardunyalar gibi pek çok şarkısı dillere pelesenk olan Ermeni-Amerikalı besteci ve udî Ara Dinkjian’ın, Ermeni Soykırımı’nı kendi müzikal tarzıyla ifade ettiği albümü Kalan Müzik etiketiyle çıktı. 15 eserden oluşan albümde, sanatçının babası, meşhur Ermeni halk ve kilise şarkıcısı Onnik Dinkjian, neredeyse kimsenin bilmediği, kendisinin de gençken Paris’te öğrendiği Ardasunk (Gözyaşları) şarkısında özel konuk olarak yer alıyor.

    1915-2015 HAKIKAT / UMUT Ara Dinkjian Kalan Müzik

    BİYOGRAFİ

    Hz. Muhammed’i yakından tanımak

    İslâm tarihi, Hz. Muhammed’in hayatı ve Avrupa’da İslâm etkisi üzerine eserleriyle tanınan ve daha önce birçok eseri Türkçe’ye çevrilen İskoç tarihçi W. Montgomery Watt, Hz. Muhammed’in hayatını farklı açılardan ele alıyor: Üstün yaratılışlı yetim, İslâm Devleti’nin kurucusu, adil yönetici, sosyal reformcu bir lider, ahlâklı bir savaşçı, şefkatli aile babası… Dünya tarihini derinden etkileyen Hz. Muhammed’i tanımak için titizlikle ve tarafsız gözle hazırlanmış bir kitap.

    HAZRETI MUHAMMED (PEYGAMBER VE DEVLET ADAMI) W. Montgomery Watt Çeviren: Erdem Türközü İletişim Yayınları 283 sayfa

    ARAŞTIRMA

    Bir nevi edebiyat dedektifi

    Hemingway’in eşi, yazarın tüm elyazmalarını nasıl çaldırmıştır? Balzac neden Köy Hekimi romanının ikinci cildini imha etmiştir?

    James Joyce, Stephen Hero adlı iki bin sayfalık elyazmasını neden yakmıştır? Edebiyat
    tarihi, yayımlanmamış ve okurla buluşamamış eserlerden yola çıkılarak yeniden okunabilir mi? Alexander Pechmann, Can Yayınları’nın Kırkmerak serisinden çıkan kitabında bir nevi edebiyat dedektifliğine soyunarak nice dev yazarın kayıplara karışan elyazmalarının izi sürüyor.

    KAYIP KITAPLAR KÜTÜPHANESI Alexander Pechmann Çeviren: Regaip Minareci Can Yayınları 192 sayfa
  • Türk sinemanın emekçi sultanı

    Türk sinemanın emekçi sultanı

    Türkân Şoray’ın 1962’den beri filmlerindeki rol arkadaşlarıyla söyleşilerin ve set fotoğraflarının olduğu kitap eksiklerine rağmen arşivlik bir çalışma.

    SİNAN YÜCEL

    Türk sinemasının gelmiş geçmiş en önemli kadın oyuncularından biri olan Türkân Şoray’la ilgili yeni bir çalışma raflardaki yerini aldı. Ünlü aktristin “Ben bir star değil sinema emekçisiyim” sözünden hareketle, Sinemanın Emekçisi Türkân Şoray adı verilen kitap, yazarı Ercan Akarsu’nun 50 Yıllık Aşk-Türkan Şoray adlı çalışmasının devamı niteliğinde.

    İlk kitabında Ses, Hayat, Sinema, Hey gibi dergilerin Şoray’la ilgili kapaklarından derlediği arşivlik bir çalışma ortaya koyan Akarsu’nun son kitabının üçte ikisinde Şoray’ın 1962 yılından beri rol aldığı filmlerin afişlerine ve sette çekilmiş fotoğraflarına yer verilmiş. Kalan üçte birlik bölümde ise aralarında aktristin filmlerde birlikte rol aldığı bazı aktörlerin de olduğu sinema dünyasından isimlerle yapılmış söyleşiler yer alıyor.

    Şoray’ın, Vesikalı Yarim’de birlikte oynadığı İzzet Günay, Yılanı Öldürseler’de kamera karşısına geçtiği Mahmut Cevher, Sultan filminde rol aldığı Bulut Aras, Günah Bende Mi filminde başrolü paylaşan Engin Çağlar ve Selvi Boylum Al Yazmalım’daki rol arkadaşlarından Ahmet Mekin söyleşilerine yer verilen isimlerden bazıları.

    Sinema tarihimize dair çalışmalarla ilgili eksiklerimiz malum. Özellikle sözlü tarih konusunda daha alacak çok yolumuz var. Genç yazar Ercan Akarsu, bu alandaki eksikliği görerek giriştiği ve belli ki çok emek verdiği bir sözlü tarih çalışması hazırlamış. Ancak şunu da söylemek gerekiyor ki, söyleşiler biraz daha özenli yapılsa, en azından yayına hazırlanırken biraz daha dikkatli davranılsa ortaya daha nitelikli bir kitap çıkacakmış.

    Sözgelimi, arşivlik bir kitapta sırf bazı isimler de olsun diye telefonla alınmış birkaç cümlelik demeçlere gerek yoktu diye düşünüyorum. Yazarın, söyleşi teklifini kabul etmeyenleri önsözde “insani değerlere ve sanata uzak olmakla” suçlamasına gerek olmadığı gibi.

    Afiş ve set fotoğraflarına ise söylenecek söz yok. Bu bölümlere bakıldığında Türk sinemasının 1962’den bugüne kadarki dönemi kelime anlamıyla film şeridi gibi insanın gözlerinin önünden geçiyor. Kitabın arşivlik olmasını sağlayanlar da bu fotoğraf ve afişler.

  • Ölüm siperlerinde gündelik hayat

    Ölüm siperlerinde gündelik hayat

    Yüzbaşı Hasan Cevdet’in günlüğü, Çanakkale’deki siper hayatı, cephe gerisi ve savaşın askerler üzerindeki etkisinin ayrıntılı olarak yansıtıldığı müstesna bir kaynak. Doğu Cephesi’ndeki hadiseler de önemli yer tutuyor.

    1.Dünya Savaşı’nda Çanakkale’de ve Doğu cephesinde görev yapmış Yüzbaşı Hasan Cevdet Bey’in cephede tutmuş olduğu günlük: Kıyamet Koptuğunda. Sonradan yazılmış bir hatırat değil, anı anına olup bitenleri, duygularını kağıda geçirmiş olmasından ötürü çok önemli.

    Hasan Cevdet Bey, üsteğmen rütbesiyle Çanakkale’de 5. Tümen 14. Alay 1. Tabur’da bölük komutanı olarak görev yapmış bir subay. Bağlı bulunduğu 14. Alay, Çanakkale’nin ismi pek bilinmeyen kahraman birliklerinden biridir. 30 Nisan 1915’ten itibaren Arıburnu cephesinde Bombasırtı’nda ANZAC’larla burun buruna denebilecek yakınlıktaki “ölüm siperleri”nde aylarca muharebe etmiştir. Ağustos ayında ise Conkbayırı’nın düşman eline geçmesine mani olan yine 14. Alay’dır.

    Hasan Cevdet Bey, Çanakkale cephesindeki 14. Alay’a 15 Mayıs’ta katılmıştı. Görev aldığı siperler, Arıburnu cephesinde ANZAC siperlerine 15- 20 metre mesafede son derece tehlikeli bir yerdeydi. Cepheye gelişinin üzerinden üç gün geçmişti ki, yine Arıburnu cephesinde Türk ordusunun yaptığı 19 Mayıs taarruzuna katıldı. Bu siperlerdeki bir muharebede yaralandı, gösterdiği yararlılıktan dolayı madalya ile ödüllendirilmiştir.

    Çanakkale’de birkaç kilometre ötede can pazarı yaşanırken (en üstte solda), cephe gerisinde askerin moralini yükseltmek için eğlence ve oyunlar düzenleniyordu.

    Hasan Cevdet Bey siperlerdeki mücadeleyi anlatırken, düşmanın kullandığı silahlardan da bahsetmektedir. Bunlardan ikisi ilginçtir. Birincisi kalem şeklinde 20-25 cm. uzunluğunda ucu sivri oklardır. Uçaklar birkaç yüz adeti havadan atılmaktadır. Bu küçük oklar isabet ettiği insan ve hayvanları öldürmektedir. İkincisi ise başka bir kaynakta rastlanmayan yeni ve daha da ilginç bir silahtır. Bu yeni silah, düşman tarafından uçakla havadan atılan yaldızlı, parlak zarflardı. Bu güzel görünümlü zarflar merak etkisiyle açıldığında hemen alev almakta ve ortaya çıkan gaz, zarfı açan kişiyi zehirlemektedir. Bu anlatımdan zarfları bir tür kimyasal silah olarak adlandırmak mümkündür.

    Yüzbaşı Hasan Cevdet Bey’in günlüğünün orijinali.

    Günlük, siperlerde ölüm-kalım mücadelesi veren askerlerin zaman zaman dinlendirilmek üzere cephe gerisine çekildiklerinde neler yaşadıklarına dair de bilgiler vermektedir. Arıburnu siperlerinin bir-iki kilometre gerisinde istirahate alınan 14. Alay’da, Miraç gecesine rastlayan bir akşam şehitlerin ruhuna Mevlid okunduğunu, alay müftüsünün erlere etkili bir vaaz verdiğini de yazmıştı.

    Bir başka gün ise talim meydanında bir tiyatro sahnesi hazırlandığı ve bu sahnede tümen mızıkasının “Karmen, vesair parçalar” çaldığını, elde mevcut malzemeden bir sahne oluşturularak erlerden tiyatroya kabiliyeti olanlar tarafın- dan “Sahte Esirci” isimli bir piyesin sahnelendiğini de öğreniyoruz. Tiyatro oyunundan sonra ise askerler halat çekme, çuval ve yumurta yarışları yapmışlar birinci gelenlere ikramiye verilmiş. Askerin moralini yükseltmek için yapılan bu eğlenceler, birkaç kilometre ötede bir can pazarı yaşanırken bir tezat gibi görünse de, Çanakkale savaşlarının insani yönünü göstermesi açısından önemli ayrıntılardır.

    Hasan Cevdet Bey’in günlüğünün yarısı Çanakkale’ye diğer yarısı ise Çanakkale’den sonra gittikleri Doğu Cephesi’ne dairdir. Doğu Cephesi’nde Bitlis’in Rusların elinden geri alınışında bulunan Hasan Cevdet Bey, oradaki muharebelere ait yaşadıklarını da günlüğüne kaydetmiş. Ancak Çanakkale’deki muharebeleri anlatırken kullanılan heyecanlı, coşkun anlatım; Doğu Cephesi’ne gelince daha düz, heyecansız bir anlatıma dönüşmektedir. Bu anlatım farklılığı Çanakkale’deki savaşın yoğunluk ve dehşetini, oradaki muharebelerin askerler üzerinde yarattığı farklı etkiyi açıkça ortaya koymaktadır.