Etiket: sayı:119

  • Sovyetler Birliği’yle dostluk yeşil sahalara da yansımıştı

    Sovyetler Birliği’yle dostluk yeşil sahalara da yansımıştı

    Türkiye ile Sovyetler Birliği’nin 1920’lerdeki iyi ilişkileri, iki ülke arasında sportif temaslar kurulmasını da sağlamış ve Türk millî futbol takımı 1924’te bu ülkeye davet edilmişti. 3 haftadan uzun süren bu seyahatte karma takımlarla 3 maç oynayan millî futbolcularımız, 16 Kasım’da Sovyet millî takımının karşısına çıktı. SSCB: 3 – Türkiye: 0

    Türk millî futbol takımının başka bir ülke takımına karşı ilk maçı İstanbul’da, 26 Ekim 1923’te Romanya’ya karşı oynanmış, 2-2 berabere bitmişti. İlk millî heyecan, bir dostluk maçıydı; sonrasında 1924 Paris Olimpiyatları’na katılan millîler, ilk maçta Çekoslovakya’ya 5-2 yenilerek olimpiyatlardan elenmişti. Ay-yıldızlılar aynı yıl Haziran ayında kuzey Avrupa ülkelerini ziyaret ederek Finlandiya, Estonya, Letonya, Polonya’yla dostluk maçları yapmış ve uluslararası futbol arenasına iyice alışmışlardı. Bundan sonraki rota Sovyetler Birliği olacaktı.

    1917 Ekim Devrimi’nden sonra Sovyetler Birliği, Kurtuluş Savaşı’na maddi ve manevi destek vermişti. Atatürk Türkiye’siyle Lenin’in önderliğindeki SSCB arasında o günlerden başlayan bir dostluk vardı. Lenin’in 21 Ocak 1924’teki ölümünden sonra da bu iyi ilişki bir süre daha devam etti. 1924’ün sonlarında Sovyetler Birliği’nden bir futbol maçı daveti geldi; davet Türk tarafınca kabul edildi ve hazırlıklar başladı. Türk millî takımıyla yapılacak maç Sovyetler Birliği’nin ilk uluslararası karşılaşması olacağı için ayrı bir simgesel öneme sahipti; dolayısıyla planlamaya özen gösteriliyordu.

    spor-2
    Millî futbol takımının Çelyo yolcu gemisiyle İstanbul’dan Sovyetler Birliği’ne doğru yola çıktığını duyuran Spor Alemi dergisinin kapağı. Seyahat uzun süreceği için, formlarını koruması gereken futbolcular yol boyunca güvertede antrenman yapacaklardı.

    Hazırlıklar çerçevesinde, Sovyetler Birliği Fevkalade Murahhası (büyükelçiden bir alt derecedeki diplomat) Surviç, Millî Eğitim Bakanı Vasıf (Çınar) Bey’e hitaben, 22 Ekim 1924 tarihli bir resmî yazı gönderdi. Surviç yazıda, Türk takımının zahmetsiz şekilde Moskova’ya ulaşması için destek olacağını ifade etmişti. Bu çerçevede yol güzergahının mümkün olan en kısa zamanda iletilmesini istemiş, misafirlerin sınırda karşılanacaklarını ve sonrasında tren yolculuklarının planlanacağını belirtmişti. Aynı yazıda, sınırdan Moskova’ya ulaşıncaya kadar ve geri dönüşteki tren ücretlerinin Sovyetler tarafından karşılanacağı da yazıyordu.

    Moskova’ya gidecek millî takım ağırlıklı olarak Galatasaraylı futbolculardan oluşturulmuştu. Fenerbahçe takımı federasyonla kavgalı olduğu için bu seyahati boykot ediyordu. Kafile başkanı Yusuf Ziya Bey, yardımcıları ise Hamdi Emin ve Taip Servet Beylerdi. Galatasaray’dan Ulvi, Ali, Mehmet, Nihat, Hayri, Kemal, Leblebi Mehmet, Sadi, Mithat, Muslih; Altınordu’dan Nedim; Süleymaniye’den Kemal ve Latif; Hilâl’den Sadi Beyler kafilede yer almıştı. Beşiktaş’tan ayrılan ve hiçbir kulüpte oynamayan Refik Bey de takıma dahil olmuştu. Futbol hayatı boyunca aralarında Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ın da olduğu çok sayıda kulüpte oynayan ve futbol aleminde “şiir” lakabıyla bilinen şair Refik Bey; Moskova dönüşünde yaşadıklarını Spor Alemi dergisinin 4 Aralık 1924 tarihli sayısında kaleme alacaktı.

    Kafile, 31 Ekim 1924 sabahı Çelyo yolcu gemisine binerek İstanbul’dan ayrıldı. İlk hedef Romanya’nın Karadeniz kıyısındaki Köstence limanıydı. Gece boyu süren yolculuktan sonra limana varılmış, orada 24 saat kadar kalındıktan sonra sefere devam edilmişti. Yolculuk son derece eğlenceli başlamıştı. Futbolcular hemen aralarında kaynaşmış, geminin balo salonunda caz müziği eşliğinde dans etmiş, oyunlar oynamışlardı. O günlerde Moskova’ya seyahat epey uzun sürüyordu; bu bakımdan belirli bir disiplin içinde hareket edilmesi ve takımın formunun korunması gerekiyordu. Yöneticiler tarafından antrenman ve yemek saatleri planlanmıştı. Oyuncular güvertede koşu, ip atlama ve İsveç jimnastiği (o tarihte modern jimnastik usulüne İsveç jimnastiği deniyordu) yaparak formda kalmaya çalışmışlardı.

    spor-1
    Sovyetler Birliği millî futbol takımı, 1925.

    Köstence’den sonraki durak Karadeniz’in en büyük liman şehirlerinden Odesa’ydı. Futbolcular limana indikten sonra gördüklerine epey şaşırmışlardı. Devrim ve sonrasındaki içsavaş halkı epey yoksullaştırmış, nüfus da azalmıştı. Büyük caddeler ıssızdı. Kimi işsiz serseriler tramvay yollarına dizilmişti; futbolcular genç kızların ve çocukların dilendiğini de görmüşlerdi.

    Kafile, Odesa’da hem antrenman yapma imkanı buldu hem de şehrin tarihî yerlerini gezdi.
    Ülkenin Pravda’dan sonraki en önemli gazetesi olan İzvestiya’nın idare binasını da ziyaret eden sporcular, 2 gün süren Odesa ziyaretinin ardından trenle Moskova’ya hareket etti ve 3 Kasım’da buraya ulaştı. Devrimin 7. yıldönümüne rastlayan o günlerde, Moskova’da büyük kutlamalar vardı. Halk ve askerler futbolcularımızın konakladığı otelin önünden Kızıl Meydan’a akıyor, bayraklardan ve çiçeklerden sokaklar gözükmüyordu. Oyuncularımız törene davet edilmiş, emirlerine verilen bir polis müfettişiyle Kızıl Meydan’a gidip şenliklere katılmışlar ve gördükleri manzaradan etkilenmişlerdi.

    spor-3
    Sovyet diplomat Surviç, Millî Eğitim Bakanı Vasıf Bey’e (Çınar) gönderdiği yazıda Türk takımının zahmetsiz şekilde Moskova’ya ulaşması için destek olacaklarını, tren yolculuğu masraflarını da karşılayacaklarını yazmıştı.

    Futbolcular 16 Kasım’da oynanacak millî maç öncesinde, o zamanlar “muhtelit takım” denilen karma takımlara karşı 2 özel maça çıktı. 8 Kasım’da oynanan ilk karşılaşmaya Rus halkı ilgi göstermişti; maçı izlemeye gelen 7-8 bin kişi kadar vardı. Soğuk hava ve don nedeniyle sakatlık yaşanmasından korkan Türk federasyonu, kafileye bir de doktor eklemişti. Doktor Namık Bey maçtan önce futbolcularımızın karlı havadan fazla etkilenmemeleri için vücutlarına masaj yapmıştı. İlk müsabaka takımımızın 3-1 galibiyetiyle bitmiş, buz gibi soğuğa rağmen bütün oyuncularımız iyi oynamışlardı.

    İkinci özel maç 9 Kasım Pazar günü yine Moskova’da eksi 9 derecede, gayet soğuk bir havada oynandı. İstanbul’un ılıman havasına alışık olan oyuncularımız yine zorlanmışlardı. Hava o kadar soğuktu ki ileride oynayan oyuncumuz Sadi çok üşümüş, göğsüne ve bacaklarına gazeteler yapıştırmış, içine üç fanila ve altına dört don geçirmişti! Oyun uzun süre berabere gitti, son 10 dakikada yenen gollerle takımımız 2-0 mağlup oldu.

    spor-4
    Spor Alemi dergisi, millî takımın Sovyetler Birliği seyahatini yakından takip etmişti.
    Kafilenin Odesa’da İzvestiya gazetesini ziyareti

    Karma takımlarla yapılan iki maçtan sonra sıra millî takımların maçına gelmişti. Karşılaşma 16 Kasım Pazar günü bu defa başka bir sahada oynanacaktı. Oyuncularımız ikinci maçtan sonraki 1 haftalık arada operaya ve baleye davet edilmiş, Kremlin Sarayı’nı gezmişler ve gördükleri güzellikler karşısında büyülenmişlerdi.

    Rus tarafı millî maça büyük önem veriyordu; operetlerde, bale gösterilerinde, tiyatroların perde aralarında seyircileri tribünlere çağıran el ilanları dağıtılmıştı.

    spor-5
    Futbolcularımızın 8 Kasım 1924’te Moskova’da karma takıma karşı oynadığı ilk maç (üstte) ve ertesi günkü ikinci maç (altta) derginin kapağında yeraldı.

    Maçın oynanacağı gün millî takımımız özel otomobillerle sahaya taşındı. Hava yine çok soğuk, eksi 6 derece olmasına rağmen tahta tribünlerde yaklaşık 25 bin kişi vardı. Maçın hakemi Türk kafilesinde bulunan Hamdi Emin Bey olmuştu. Hamdi Emin Bey, Sanayi Nefise Mektebi’nde güzel sanatlar eğitimi görmüş ve Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın kurucuları arasında yer almıştı.

    Millî takım SSCB karşısına kalede Nedim; savunmada Refik ve Ali; ortasahada Kemal, Nihat ve Hayri; ileri uçta Mehmet (Leblebi), Sadi, Mithat, Mehmet ve Muslih kadrosuyla çıkmıştı.

    spor-6

    Türkiye maça iyi başlayamadı ve ilk 30 dakikadan sonra oyunun kontrolü Ruslara geçti. İleride oynayan Mehmet ve Sadi Beylerin aslında birer savunma oyuncusu olmaları, takımın atak gücünü azaltıyordu. Kaleci Nedim de formsuzdu; topları kontrol edemiyor, sektiriyordu. Gelen güçsüz bir şutu bacaklarının arasından kaçırması sonucu ilk golü yemiştik. İkinci gol de kalecinin ellerinin arasından geçmiş, maçın kaybedileceğini anlayan oyuncularımız bu durum karşısında kendi ifadeleriyle “artık ‘adam yemekten’ başka bir çare kalmadığını” düşünmeye başlamışlardı. Ülkelerarası dostluk bir noktadan sonra devreden çıkmış; tekme, çelme ve yumrukların konuştuğu dehşetli bir sert oyun başlamıştı. İleri uçta oynayan Mehmet yardım için savunmaya gelmiş ve atağa kalkan Rus oyuncularından birisine vurduğu tekmeyle bir golü engellemişti. Refik Bey’in Spor Alemi dergisinde yazdığına göre tekme o kadar sertti ki rakip oyuncu bayılmış, maçtan sonra bile kendisini toparlayamamış, kafilemiz Rusya’dan ayırılana kadar yatmıştı. Sonuç olarak oyun oyunluktan çıkmış, millî takım 1 gol daha yemiş ve 3-0 kaybetmiştik. Seyahatin Moskova ayağı bu maçla birlikte sona erdi; kafilemiz yeniden trenle Odesa’ya uğrayacak, oradan gemiyle yurda dönecekti.

    18 Kasım Salı, dönüş günüydü.
    Moskova’dan ayrılmak üzere olan takıma büyük bir veda merasimi düzenlenmiş, millî maçta yaşanan tatsızlık unutulmuştu. Rus futbolcular istasyona gelmişlerdi, Türk sefareti ve gazeteciler de oradaydı, karşılıklı iyi dilekler ve yeniden karşılaşma temennileri iletilmişti. Oyuncularımız trende oldukça iyi vakit geçirmiş, yemek vagonunda Rus yemeklerini tatmış ve biraları yuvarlamışlardı. Odesa’ya varıldığında buranın karma takımı bir maç yapmak isteğini belirtmiş, millî takımımız bu talebi kabul etmişti.

    spor-7
    16 Kasım 1924’te Moskova’da oynanan maç öncesi Türkiye ve Sovyetler Birliği takımları birarada.

    Odesa’nın soğuğu Moskova’yı aratmıyordu. 21 Kasım’da oynanan maçta saha 10 santim karla kaplanmış, sert zemin nedeniyle maç sırasında oyuncularımızın ayakları burkulmuş, elleri donmuş, yüzleri-gözleri çatlamıştı. Ancak Odesa karması, Moskova’daki rakipler kadar güçlü değildi. Bu maçı Sadi’nin attığı tek golle 1-0 kazanmıştık.

    İstanbul’dan Çelyo vapuruyla ayrılan kafile Karnaro vapuruyla dönecekti. 22 Kasım’da Odesa’dan kalkan Karnaro, fırtına nedeniyle dev dalgalarla çarpışmış; oyuncularımız salıncak gibi sallanan gemide çok hırpalanmıştı. Görüş mesafesi düşünce, geminin kaptanı Köstence limanını bulamamış; gemi Burgaz ve Varna açıklarına çekilmişti. Köstence’ye yorgun dönen takım 2 gün orada dinlendikten sonra yine aynı gemiyle İstanbul’a ulaşmıştı.

    Sovyetlerle olan bu ilk temasımızdan sonra, bu defa ülkemizde rövanş maçları yapılmasına karar verildi. İlk turnede 2 maçı kazanıp 2’sini kaybeden takımın ne yapacağı merak konusuydu. 1925 Mayıs’ında Türkiye’ye gelen Sovyet takımı ilk maçı Ankara’da, Ankara ve İzmir karmasına karşı oynayacaktı. O tarihlerde, bugün de olduğu gibi futbolun merkezi İstanbul’du; en iyi futbolcular İstanbul takımlarında oynuyordu. Ankara ve İzmir karması, Sovyet takımı karşısında hiçbir varlık gösteremeyerek karşılaşmayı 6-1 kaybetti.

    15 Mayıs 1925’te oynanan millî maçta ise ay-yıldızlılar bir nebze daha iyi olsa da Sovyetler 2-1 kazanmıştı. Oysa millî takımımız karşılaşmaya iyi başlamış ve 1-0 öne geçmişti. Maçın sonlarına doğru Alaaddin’in attığı gol sayılmamış; havada bir anda patlayan fırtına nedeniyle bocalayan millî akım, arka arkaya gelen 2 gole engel olamamıştı.

    spor-8
    15 Mayıs 1925’te Ankara’da oynanan ve Sovyetler Birliği’nin 2-1 galibiyetiyle sonuçlanan millî maçta tribünler Türk ve Sovyet bayraklarıyla süslenmiş. Rusça pankartta, “Hoşgeldiniz sevgili konuklarımız” yazıyor. (Fotoğraf: medyagunlugu.com)

    2 maçın ardından İstanbul’a geçen Sovyet takımı, Türkiye’deki üçüncü ve dördüncü maçlarında İstanbul karmasıyla mücadele etti. Bunlardan ilki 2-2 berabere biterken, ikinci maçı misafir takım 3-0 kazandı. Sonuç olarak Türkiye ayağında oynanan 4 maçın 3’ünü Sovyet ekibi kazanmış, 1 maç berabere bitmişti.

    spor-9
    Sovyet millî takımının Taksim Stadı’nda İstanbul karmasıyla oynadığı maçtan önce oyuncular birarada

    Sovyet sporcularının Türkiye seyahatine gazete ve dergi sayfalarında geniş yer verildi. Gol dergisi, Rus futbolcularla yaptığı görüşmede Moskova’da karşılaştıkları Türk takımlarıyla buradaki takımları kıyaslamasını istemişti. Kadrodaki önemli oyunculardan Fyodor Selin, Türkiye’de yapılan maçlarda Moskova’daki birinci maç kadar heyecanlı ve bilimsel bir oyun görmediğini, ileri uçtaki oyuncularımızı beğenmediğini belirtmiş ve “bu ufak ve cüssesiz muhacim hattıyla bir iş görülemez, takımın en büyük yükü muhacimlerdedir, muhacimlerinizde atak yok” demişti. Türkiye’de oynanan 4 maçta, yediğimiz 13 gole karşılık attığımız yalnızca 4 gol, bu tespiti doğruluyordu.

    Futbol yoluyla iki ülke sporcuları arasında kurulan ilişkiden sonra yeni maçlar yapılması gündeme geldi; hatta 1926’da Türk millî takımı Moskova’ya davet edildi; ancak bu seyahat gerçekleşmedi. Sonraki ilk temas 1930’larda olacaktı.

  • İfadelerin izinde yolculuk: ‘Eski Zelanda’dan Atatürk’e

    İfadelerin izinde yolculuk: ‘Eski Zelanda’dan Atatürk’e

    Kayıp kıta Zelandiya’nın haritası kamuoyuyla paylaşıldı. Kabil eğer Habil’i öldürmeseydi, Habil Kabil’i öldürecek miydi? Faik Bey ile Ayşe Hanım’ın oğlu Zia Bey Koubanine kimdi? Hubert Reeves televizyonda neden “yıldızlar bizden sözediyor” demişti? Ve Atatürk “beni unutmayınız” değil, “beni hatırlayınız” demeyi yeğlemişti.

    Yorgo’nun meyhanesinin tavanına, ölümünün ardından Orhan Veli’nin her geldiğinde oturduğu iskemleyi astığı rivayet mi gerçek mi, doğrulayamıyorum. Taner Ay, dörtdörtlük bir denemesinde Yorgo’nun ölümünden sonra iskemlenin tavandan indirilip sırra kadem bastığını yazdı.

    Kulağıdelik Sokağı’nın da, Karacehennem İbrahim Sokağı’nın da adları değiştirilmiş.
    Kulağı Delik geçmişte Fâik Sabri’nin takma ismiymiş. Karacehennem lakabı İbrahim Ağa’ya Yeniçeri Ocağı’nı söndürdüğü için yakıştırılmış. İstanbul’un sokak isimleriyle oynayan “küçük” yetkililerin isimleri çıkmaz sokaklara bile verilmemeli.

    “Kıl pranga” tam nereden çıkagelmiş? Ben Orhan Veli’den (“Kıl pranga, kızıl çengi”) ve Behçet Necatigil’den (“kılpranga köprüler” ya da bir denemesinde kullandığı “kılpranga süzgeçler”) tanıyorum, nasıl tanımaksa.
    Başka?

    Claude Lanzmann oğlunun genç yaşta ölümü üzerine “ölümlü birini dünyaya getirdiğimi biliyordum” demişti.
    Anaksagoras’a rastladım (Suad Baydur’dan aktarıyorum): “Ölümlü birini dünyaya getirdiğimi biliyorum” (oğlunun ölümü nedeniyle söylenmiş söz).
    Tuhaf çakışma mı? Doğal çakışma mı?
    Lanzmann savaş sonrası Tübingen’de, Deleuze ve Tournier ile sınıf arkadaşıydı; felsefe öğrenimi görmüştü -oradan yeretmiş olabilir Sokrates öncesi filozofunun cümlesi.

    kagituzerinde-1

    Yves Bonnefoy öldüğünde 93 yaşındaydı.
    Poussin üzerine bir kitap yazma hazırlığı içindeydi.

    “Cumhurbaşkanı olur muydunuz?” sorusuna Paul Simon “buna vaktim yok” yanıtını vermiş.

    Kayıp kıta Zelandiya’nın haritası kamuoyuyla paylaşıldı. Gömülmüş, Avrupa’nın yarısı büyüklüğünde bir ada. Bir vakitler batmış. Coğrafyası belirleniyor usul usul. Tarihi olmamış mıydı?
    Hâlâ bir muamma kütlesi olarak duruyor derin suların dibinde. Dev bir deprem sonrasında mı -Atlantis için varsayıldığı gibi- okyanus onu yutmuştu? Bir gün, sözgelimi Avrupa kıtasının başına aynısının gelmeyeceği kesin mi?

    “İnsan yıldız tozudur” diyen astrofizikçi Hubert Reeves geçen yıl Ekim’de öldüğünde 91 yaşındaydı. Evrenin gizlerinden en somut ifadelerle “sözetmeyi” başaran, birçok temel soruya “bilmiyorum” yanıtını veren derin, hoş, örnek kişiydi. Bir anım var onunla bağlantılı: Saint- Germain bulvarında yürüyordum, karşıdan geldiğini gördüm, yaklaşınca gülümsedim ve karşılığını aldım: ‘Tanışmıyoruz ama tanıyorum’a zarif bir karşılıktı onunkisi. Bir gün tozlarımız biribirine karışacaktır. Televizyonda “yıldızlar bizden sözediyor” demişti. Son yıllarında bahçesine sekoyalar dikiyormuş.

    kagituzerinde-2
    Zia Bey Koubanine 1924’teki ölümünün ardından Fribourg’daki Saint- Léonard mezarlığına gömüldü (üstte). Atatürk’ün cumhuriyetin 10. yılı kutlamaları için hazırladığı nutkunun taslak metni. Daha sonra “Beni hatırlayınız” cümlesini metinden çıkarmıştı.

    İsviçreli bir araştırmacı, Dr. Patrick Minder, Fribourg’daki bir mezarın fotoğrafı eşliğinde izler arıyor: Zia Bey Koubanine kimdi; neden burada gömülüydü? İsviçre arşivlerinden epey bilgi devşirmiş “jöntürk” olabileceğini (?) var saydığı zatın yaşamına ilişkin: Faik Bey ile Ayşe Hanım’ın oğlu; İngiliz Ada Drummond’la kısa süren bir evlilik. Cenevre’de ölmüş. Yerli kaynaklardan, başvurduğum tarihçilerimizden kırıntı bilgi devşiremiyorum. Hayatıma rastlantıyla giren bir hayalet figür daha.

    kagituzerinde-3

    Kabil eğer Habil’i öldürmeseydi, belki de Habil Kabil’i öldürürdü. Âdem keşke çocuk sahibi olmayı kabul etmeseymiş.
    Seth’e gelince… Üçüncü oğula bizim buralarda Şit deniyor -bull shit! Sulbünde Nuh da varmış; olmasaydı Dünya daha huzurlu bir gezegene dönüşecekti.

    Tevrat’ın “Sayılar” bölümünde (13, 32) İsrail’den “sakinlerini hırpalayan ülke” olarak sözediliyor; Kitab-ı Mukaddes’in eski güzelim çeviri versiyonunda daha sert bir ifade var: “Ahalisini yiyen bir memleket”. Bugün eklenebilir: Bir tek kendi ahalisini mi?
    Emmanuel Levinas’ın 1960’lı yıllarda Paris’te yaptığı Talmud okumalarından birinde çok önemli yorumları yer alıyor, bis: Bugün onları kaç kişi anımsıyordur?

    Ağrı’ya bağlı bir kasabada “Tutunamayanlar kafe-kitabevi” açılmış. O bir şey mi? 4-5 sene önce bu isimli bir televizyon dizisi yayına girmişti.
    Rahat bırakırlar mı…

    kagituzerinde-4

    Musil, büyük olasılıkla Goethe’nin etkisiyle, hem Endülüs üzerinden hem İmrulkays ve Yedi Askı ekseninde Arap kültürüne sokulma okumalarına değiniyor günlüğünde -büyüteç tutarak bakılmalı.

    Jünger’den: Köln’de peynirli sandviçe “yarım horoz” deniyormuş.

    Platon’un mezarının “yeri” bulunmuş. Son kazılardan birinde, bir bölümü kurtarılabilen bir papirüste, filozofun Atina’daki Museion tapınağının komşusu bahçeye gömüldüğü bilgisine rastlanmış. Sokrates’in mezarı bulunsa, o noktaya gitmek için yol heybemi ve içi kırmızı şarap dolu mataramı hazırlardım. Platon için kılımı kıpırdatamam.

    “Beni unutmayınız” dememiş Mustafa Kemal Atatürk, arabesk dilek olurdu bu; fark derin ve yakıcı, “beni hatırlayınız” demeyi yeğlemiş.
    Anlamayan nesle aşina değilim.

  • Kültürel diplomasi köprüsü uluslararası ilişkiler aktörü

    Kültürel diplomasi köprüsü uluslararası ilişkiler aktörü

    Albert Gabriel akademik uzmanlığı ve saha çalışmalarının yanısıra parlak bir kültürel diplomasi figürüydü. Sanat ve mimarlık tarihi eğitimi verdi; hem Fransa hem de Türkiye’nin ilgili Bakanlıklarıyla bağları vardı. Erken cumhuriyet döneminden itibaren, Türk-Anadolu kültürünün tanınmasına adanmış benzersiz bir yaşam.

    Kültürel diplomasi, bir devletin, başka bir devletin vatandaşlarına tek yönlü angajmanı olan kamu diplomasisinin aksine, karşılıklı iletişim ve yakınlaşmayı amaçlayan esnek bir faaliyet alanını tanımlar. Dil eğitimi, akademik değişim programları ve sanatçı turneleri gibi etkinlikler kültürel diplomasinin geleneksel yöntemleridir. Uzun vadeli angajman gerektiren kültürel diplomasinin önşartlarından biri, taraflardan en az birinin hükümet olmasıdır.

    Cografya:Diplomasi - 1
    Bir zamanlar Beyoğlu’nda…

    Albert Gabriel de (1883-1972) öncelikle kültür alanında faaliyet gösteren, sanat ve mimarlık tarihi eğitimi veren, arkeolojik araştırmalar yürüten bir akademisyendi. Hem Fransa hem de Türkiye’nin ilgili Bakanlıklarıyla bağları vardı. Türkiye’de Maarif Vekaleti’ne bağlı olarak İstanbul Üniversitesi’nde ders vermiş, yıllar boyunca Bakanlığa çok sayıda rapor hazırlamıştır. Fransa’da ise bir yandan akademisyen olarak Millî Eğitim Bakanlığı personeli; diğer yandan 1930’da kurduğu ve 1956’ya kadar yönettiği İstanbul’daki Fransız Arkeoloji Enstitüsü’nün müdürü olarak Dışişleri Bakanlığı ile bağlantılı kalmıştır.

    19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde arkeolojik araştırmalar artarken Fransız arkeologların Bâbıali, Müze-i Hümayun ve yerel yöneticilerle yaşadıkları sorunlar sebebiyle Fransa’nın arkeolojik faaliyetinin daimî bir temsilci tarafından yönetilmesi ihtiyacı oluştu. Fransa’nın Osmanlı toplumundaki nüfuzu azalıyor, Almanlar’ın etkisi artıyordu. Türkiye’de bir Fransız arkeoloji enstitüsü kurmak planlanmış; 1880’lerden itibaren sonuçsuz kalan bazı teşebbüslerden sonra en somut teşebbüs Mütareke döneminde yapılmış; fakat Osmanlı Devleti’nin son bulması üzerine proje hayata geçmemişti. Aynı proje 1925’te tekrar gündeme geldi ve Fransa ile Türkiye arasında bir kültürel ve akademik işbirliği anlaşması kapsamında sunuldu. Türk hükümeti, esasen ülkedeki Fransız okullarının statülerini korumayı amaçlayan bu anlaşmayı imzalamaya sıcak bakmadı. Anlaşma imzalanmasa da, Darülfünun’da Fransız öğretim üyelerinin görevlendirilmesi, öğrenci ve akademisyen değişimi, İstanbul’da Fransız Arkeoloji Enstitüsü’nün kurulması gibi bazı etkinlikler, anlaşmada tarif edildiği şekilde yapılacaktı.

    Fransız Dışişleri Bakanlığı’nda Darülfünun’a gönderilecek öğretim elemanlarını belirleyen büro, aynı zamanda Fransız Arkeoloji Enstitüsü projesinin doğrudan bağlı olduğu “Service des œuvres françaises à l’étranger” (Yurtdışındaki Fransız Faaliyetleri Şubesi) idi. Dolayısıyla Türkiye’ye öğretim elemanı yollanması, enstitü projesi, bunun için Albert Gabriel’in seçimi rastgele olaylar değil, belirli bir kültürel diplomasi programı çerçevesinde hayata geçirilmiş faaliyetlerdi. Fransız Arkeoloji Enstitüsü 1930’da faaliyetlerine başlamış, Gabriel’in Türkiye’deki çalışmalarının merkezi de burası olmuştur.

    Cografya:Diplomasi - 5
    Adana’nın Yüreğir ilçesinde yer alan Misis Havariye Kervansarayı’nın önünde…

    Kültürel diplomasi mütekabiliyet ilkesine dayalı bir faaliyet olduğundan, Fransız Arkeoloji Enstitüsü’nün Paris’teki akademik birim karşılığı olarak Centre d’études Turques (Türk Araştırmaları Merkezi) 1935’te Türk dili, tarihi ve medeniyeti üzerine araştırmaları yürütmek amacıyla Paris Üniversitesi bünyesinde kuruldu. Gabriel’in bu operasyonu koordine ettiği, Paris Üniversitesi rektörünün Maarif Vekaleti’ne göndereceği mektubu bile hazırlamış olduğu anlaşılıyor.

    Türk Araştırmaları Merkezi, 1935’te Fuat Köprülü’nün konferansları ile başlayarak Türk bilim insanlarının konferanslarını düzenler. 1936’da Fazıl Aykaç Türk devrimi ve Kemalizm, 1938’de Avni Başman Türkiye’de millî eğitim, Ali Muzaffer Göker ise Türk tarihinin ekonomik boyutlarını ele alan bir konuşmalar yapar; 1939’da ise Remzi Oğuz Arık, Türkiye’de müzecilik ve arkeoloji üzerine iki konferans verir. Türk Araştırmaları Merkezi’nin, İstanbul’daki Fransız Arkeoloji Enstitüsü ile ortak bir misyona hizmet ettiği, her iki kurumun da hamisi olan Paris Akademisi Rektörü Sébastien Charléty tarafından “Entelektüel Diplomasi” başlığı taşıyan bir gazete makalesinde de belirtilir. Fransa’nın entelektüel nüfuzunu genişletmek için diplomatların akademisyenlerle çalıştıklarını; Türkiye’de kurulan enstitü sayesinde Türk biliminsanlarıyla kültürel ilişkiler kurulduğunu; Türk halkını anlamanın yolunun Türkçe öğrenmekten geçtiğini belirten Charléty; yeteri kadar Fransız’ın Türkçe öğrenmediğinden de yakınır.

    Cografya:Diplomasi - 3
    Albert Gabriel, Ayasofya’nın tepesinde…

    Kültürel diplomasinin en önemli ayaklarından biri de öğrenci değişimidir. Gabriel’in bu dönemde Türkiye’deki yüksek öğretim kurumları bağlantıları üzerinden mimarlık, sanat tarihi ve arkeoloji eğitiminde pek çok öğretim görevlisi ve öğrenciyle teması olur. Yurtdışına arkeoloji eğitimine gönderilecek Türk öğrencileri seçen kurulda görev yapar ve olabildiğince çok öğrenciyi Fransa’ya yönlendirmek için çalışır. Benzer şekilde, kurucusu olduğu enstitü üzerinden Türkiye’de araştırma yapacak genç Fransız öğrencilerin belirlenmesinde de söz sahibidir.

    Gabriel, kültürel ve akademik alanda iki ülke arasında diyalogun artırılmasını sağlayan başat bir aktördür. Fuat Köprülü ve Ali Saim Ülgen ile işbirliğiyle Türk Tarih Kurumu tarafından hazırlanan Mimar Sinan monografisi üzerinde çalışır; Fuat Köprülü ve Reşit Saffet Atabinen’in Paris’te konferans vermesine önayak olur.

    Gabriel’in pek bilinmeyen yönlerinden biri, akademik tarihçilikte 20. yüzyılın en önemli gelişmelerinden “Annales Tarih Yazımı Okulu”nun Türkiye’deki yayılmasında oynadığı roldür.

    Cografya:Diplomasi - 6
    Gabriel’in objektifinden Anadolu’da antik bir duvarın önünde üç köylü (üstte) ve bir Likya lahdinin önündeki çocuk (altta).
    Cografya:Diplomasi - 2

    1920’li yıllarda Gabriel’in Fransa’da kadrosunun bulunduğu Strasbourg Üniversitesi’ndeki meslektaşlarından Annales ekolünün kurucuları Marc Bloch ve Lucien Febvre ile arasındaki diyalog burada başlamış olmalıdır. Gabriel’in 1941’de Collège de France’a profesörlük başvurusunda, Lucien Febvre’in, Gabriel’in adaylığını destekleyen raporu ve Türkiye’deki genç akademisyenleri Annales dergisine yönlendirdiği yönündeki ifadeleri bize önemli bir kanıt sağlar. Febvre 1948’de Gabriel bağlantısıyla Türkiye’yi ziyaret edecek, konferanslar verecektir. Annales ekolünün en parlak temsilcisi Fernand Braudel, 1947’de Akdeniz üzerine ünlü tezini savunur. Onun Collège de France’a adaylığını destekleyen Gabriel, Braudel’i konferans vermek hatta çok daha uzun soluklu bir projede çalışmak üzere Türkiye’ye davet etmişse de Braudel bu daveti ziyarete çevirmemiştir.

    Gabriel’in Fuat Köprülü ile ilişkisinin başlangıcı ise 1926’da Köprülü’nün dekanı olduğu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde ders vermesidir. 1935’te Paris’teki Türk Araştırmaları Merkezi’nde Köprülü’nün verdiği konferanslar; bu konferansların Gabriel’in girişimiyle Fransız Arkeoloji Enstitüsü tarafından kitap olarak basılması ve Sorbonne’da Köprülü’ye fahri doktora verilmesiyle ilerleyen bu ilişkiler, 1950’li yıllarda Köprülü’nün Dışişleri Bakanlığı görevinde de devam eder. Bu yıllarda Gabriel, Köprülü ile Braudel arasındaki ilişkiyi kurmaya çalışır. Gabriel’in, bir başka öncü Türk Annales tarihçisi Ömer Lütfi Barkan’ın Strazburg’da okumasında söz sahibi olmuş olması da muhtemeldir.

    Gabriel enstitü müdürü olarak konumu ile George Dumézil, Jean Deny ve Ernest Chaput gibi parlak Fransız biliminsanlarının Türkiye’deki uzun erimli mesailerinde kolaylaştırıcı rol oynar. Yakın dostu Henri Prost’un İstanbul planında aktör olduğu, UNESCO aracılığıyla Sultanahmet Meydanı’nı arkeolojik park olarak düzenletme girişimleri olduğu görülür. 1933 Akademi Reformu’nun hazırlıkları sürerken Edebiyat Fakültesi Dekanı Fuat Köprülü ile bu konuyu boylu boyunca tartıştıkları da bilinmektedir.

    Gabriel’in kültürel diplomasideki faaliyetinde, adeta Fransız Büyükelçiliği kültür ataşesi gibi hareket ettiği durumlar da vardır. 1914’ten itibaren eski aktivitesine kavuşamayan Fransız okullarının statülerinin garanti altına alınması için, Fransa Büyükelçisi Charles de Chambrun’ün girişimleriyle Gabriel de görüşmelere katılmıştır. 1939’da 2. Dünya Savaşı’nın gölgesinde enstitü faaliyetleri durma noktasına gelmişken, Gabriel’in prestijinden yararlanmak isteyen Büyükelçi René Massigli onun basınla ve entelektüel camiayla ilişkileri takip etmesini istemiştir.

    Albert Gabriel akademik uzmanlığı ve saha çalışmalarının yanısıra, parlak bir kültürel diplomasi aktörüdür. Kültürel diplomasi, doğası gereği uzun vadeli bir etkinlik gerektirir. Gabriel’in bilfiil 30 yıl Türkiye’de faaliyet gösterebilmiş olması da, bu görevdeki başarısını açıklamaktadır.