Etiket: sayı:119

  • Dili ‘eksilten’ tamlamalar, gereksiz ve yanlış kullanımlar

    Şöyle bir anons: “Bakan …, İstanbul’daki resmî geçit törenine katıldı.” Buradaki “resm” sözcüğünün, sivillik ya da resmîlikle ilgisi yoktur. Arapça “merasim”in tekili olan “resm”, “tören” demektir; dolayısıyla “resmigeçit” de “geçiş töreni” anlamına gelir. “Resmigeçit” tamlamasındaki “i”harfi bir “nispet i’si” olmadığı için kısa okunmalıdır.

    Radyo ve TV kanallarında duyduğumuz en yaygın tamlama yanlışlarından biri, “resmigeçit” veya “geçit töreni”nin “resmî geçit” diye söylenmesidir. Ulusal bayram günlerinde bazı spikerlerin habere şöyle başladığını duyarız: “… günün anlam ve önemini belirten konuşmalardan sonra resmî geçiş töreni yapılacak.” Ya da muhabir alandan şöyle bir anons geçer, “Bakan …, İstanbul’daki resmî geçit törenine katıldı.” Bu iki örnek cümlede geçen “resm” sözcüğünün, sivillik ya da resmîlikle ilgisi yoktur. Arapça “merasim”in tekili olan “resm”, “tören” demektir; dolayısıyla “resmigeçit” de “geçiş töreni” anlamına gelir. “Resmigeçit” tamlamasında spiker ve muhabirin uzatarak söylediği “i”harfi bir “nispet i’si” olmadığı için kısa okunmalıdır. Üstelik zaten “tören” sözcüğünü içeren tamlamaya ayrıca bir “tören” sözcüğü daha eklemek tam anlamıyla bilgisizliktir.

    Şiar Yalçın Doğru Türkçe kitabında bu yanlış söyleyişten şöyle yakınır: “… en büyük felaket, 30 Ağustos şenlikleri vesilesiyle resmî ve özel TV’lerde zaman zaman kulaklarımızı tırmalayan ‘resmî geçit’lerdi! Biri Türkçe öbürü Arapça kelimeler arasında izafet terkibi yaptığı için yanlış olmasına rağmen yerleşmiş bir tâbir olduğu için ‘resm-i geçit’ şeklinde kullanabiliriz. Ama en iyisi, güzel Türkçe karşılığını kullanarak ‘geçit töreni’ demektir.”

    Tamlamaların yanlış kurulması, tamlamalardaki eklerin yanlış yere yazılması veya eklerin gereksiz kullanılması dil yanlışlarına neden olur. Tamlayan-tamlanan uyumsuzluğu, isim tamlamalarının iki ögesi arasında ortaya çıkan bir uyumsuzluktur. Belirtili isim tamlamalarında tamlayan (ilk öge) ses uyumlarına göre değişebilen -in/-nin ekini; tamlanan (ikinci öge) ise yine ses uyumlarına göre değişebilen -i/-si ekini alır. Belirtisiz isim tamlamalarında ise sadece ikinci öge ek alır. Bu eklerden birinin kullanılmaması veya fazladan kullanılması, bu ekler yerine başka bir ekin kullanılması uyumsuzluklara yol açar.

    Tamlama uyumu sadece şiirde aranmaz. Ece Ayhan “Ala Ala Hey” şiirinde “kara” sıfatını isimden sonra kullanarak ne de güzel devirmiştir sözdizimini:

    “… Bütünleyemez mi sanıyorsunuz çalışır bir şiir kara

    Yukarda parçalanmış yüzleri Türkiye mezarlığının derinliklerinden çıkarıp…”

    Mesele: Uymak ya da uymamak

    TV haber bültenlerindeki tamlama yanlışlarını, parantez (yay ayraç) içinde cümlelerin düzeltil- miş biçimlerine yer vererek inceleyelim.

    • “Bu adamlar hiç böyle bir niyetleri yok.” cümlesinde tamlayan ile tamlanan arasında başka sözcükler yer aldığı hâlde, tamlayan için gerekli -in/-nin eki kullanılmamıştır. (Bu adamların hiç böyle bir niyetleri yok.)
    • “İspanya’nın başkenti olan Madrid Belediyesi heyetini…” cümlesinde Madrid sözcüğüne -in ekinin getirilmemesi anlam karışıklığına yol açmıştır. (İspanya’nın başkenti Madrid’in belediye heyetini…)
    • “Biz bu seçimlerdeki başarısızlığımızın sebebi de…” Şahıs zamirlerinin tamlayan olması durumunda -in/-nin (birinci şahıslarda -im) ekine mutlaka gereksinim vardır. (Bizim bu seçimlerdeki başarısızlığımızın sebebi de…)
    • “Kendimizin irademize göre…” Şahıs zamirlerinin tersine, dönüşlülük zamirinde bir eke gerek yoktur. (Kendi irademize göre…)
    • “Hastalık derecede titiz.” İsim tamlamalarında ikinci ögenin yani tamlananın mutlaka iyelik eki (-i/-si) alması gerekir. İyelik ekinin kullanılmaması, tamlayan ile tamlanan arasında uyumsuzluk yaratır. (Hastalık derecesinde titiz)
    • “İnsanın inandığı doğrultusunda…” Medyada bazen isim tamlaması olmadığı hâlde bazı cümlelerde -su ekinin kullanıldığını görürüz. Bu cümle girişinde “inandığı doğrultu” bir sıfat tamlamasıdır. (İnsanın inandığı doğrultuda…)
    • Tamlayanla tamlanan arasında şahıs ve tekil-çoğul bakımlarından da uyumsuzluk görülmektedir: “…ben burada, sizler de ekranı başınızda…” (başında); “1433 yıllarında Osmanlı topraklarını gezen…” (1433 yılında veya 1433’te)
  • Monte Kristo Kontu ve soğuk yenen yemek: İntikam!

    Monte Kristo Kontu ve soğuk yenen yemek: İntikam!

    “Monte Kristo Kontu” 43 milyon Euro’yla bu yılın en yüksek bütçeli yapımlarından oldu. Geçen ay sinemalarda vizyona giren film, Alexandre Dumas’nın ünlü eserine sadık kalarak yapılan uyarlama, gösterişli dekorları, özenli kostümleri ve geniş oyuncu kadrosuyla dikkati çekiyor. Bir kumpasa kurban edilen Edmond Dantès’in intikamı…

    Ülkemizde 18 Ekim’de sinemalarda vizyona giren “Monte Kristo Kontu”, 43 milyon Euro’luk bütçesiyle Fransız sinemasının iddialı yapımları arasında yerini alıyor. Senaryosu ve rejisi Alexandre de La Patellière ve Matthieu Delaporte’un ortak çalışmasının ürünü olan filmin gösterişli prodüksiyon tasarımı, çarpıcı sinematografisi ve detaylara verdiği önem de bu devasa bütçenin bir yansıması. Film 3 saatlik süresine rağmen tansiyonu iyi ayarlanmış aksiyon sahneleri, bu sahnelere eşlik eden dramatik müziği sayesinde heyecanlı-eğlenceli bir seyir sunuyor.

    Alexandre Dumas’nın 1844 tarihli romanından uyarlanan film, bir kumpasa kurban edilen ve hapse düşen Marsilyalı denizci Edmond Dantès’in 14 yıl süren esaretinin ardından kendisini tuzağa düşürenlerden intikam almasını konu alıyor. Umutlu bir genç adamdan intikamcı bir anti-kahramana dönüşen Edmond Dantès rolünde Pierre Niney güçlü bir performans ortaya koyuyor. Dantès’in nişanlısı Mercédès rolünde Anaïs Demoustier’yi; başdüşmanı kaptan Danglars olarak Patrick Mille’i ve hasetten yanıp kavrulan, sözde yakın arkadaş Fernand de Morcerf olarak da Bastien Bouillon’u izliyoruz.

    ajanda-1
    18 Ekim’de vizyona giren Monte Kristo Kontu’nda, Pierre Niney güçlü bir performans ortaya koyuyor.

    Patellière ve Delaporte, Alexander Dumas evreninin yabancısı değiller. Bir başka Dumas uyarlaması olan “Üç Silahşörler”in (2023) senaryosunu da birlikte yazdıklarını, belirtmekte fayda var. “Monte Kristo Kontu”, gayet etkili ve sürükleyici bir uyarlama. Tarihî dram ve intikam öykülerini sevenler romanın bu aslına oldukça sadık uyarlamasını bilhassa takdir edecekler.

    ‘SESSİZ’ MONTE KRİSTO

    Hollywood’da bir ilk film

    ajanda-kutu-1-1

    Roman sinemaya ilk defa 1908’de uyarlandı. Başrolünü Hobart Bosworth’un oynadığı bu sessiz filmin yönetmeni Francis Boggs’tu. “The Count of Monte Cristo” sinema tarihinde Hollywood’da tamamlanan ilk film olarak kabul edilmekte. 14 dakikalık film “Denizcinin Dönüşü”, “20 Yıl Sonra” , “Dantés’in İntikamı Başlıyor”, “Dantés Monte Cristo Kontu”, “Dantés Düşmanlarını Suçluyor” başlıklı beş perdeden oluşuyor. Filmin kimi sahneleri Los Angeles-Venice Beach, Orange County-Laguna Beach ve San Diego County-La Jolla’da çekilmiş.

    ajanda-2

    FİLM / MONTE KRİSTO KONTU

    SENARİST VE YÖNETMEN Matthieu Delaporte, Alexandre De La Patellière

    YAPIMCI Dimitri Rassam

    OYUNCULAR Pierre Niney, Bastie Boullion, Anaïs Demoustier, Anamaria Vartolemei, Laurent Lafifte, Pierfrancesco Favino, Patrick Mille, Vassili Schneider, Julien de Saint Jean, Marie Narbonne, Bernard Blancan

    ZAMANA MEYDAN OKUYAN BİR ESER

    Monte Kristo: Romandan sinema ve TV’ye

    “Monte Kristo Kontu” sayısız dilde defalarca tiyatro, sinema ve televizyona uyarlandı. Bunlar arasında öne çıkanlar şöyle:

    ajanda-kutu-2-1

    The Count of Monte Cristo, 1934 Başrolünü Robert Donat, yönetmenliğini Rowland V. Lee üstlendi.

    ajanda-kutu-2-2

    Le Comte de Monte Cristo, 1954 Başrolünü Jean Marais, yönetmenliğini Robert Vernay üstlendi.

    ajanda-kutu-2-3

    The Count of Monte-Cristo, 1975 Başrolde Richard Chamberlain’in rol aldığı TV filmi.

    Le Comte de Monte Cristo, 1998 Başrollerde Gérard Depardieu ve Ornella Muti’nin yeraldığı TV dizisi.

    Ezel, 2009-2011 Başrolde Kenan İmirzalıoğlu’nun bulunduğu ve izlenme rekorları kıran TV dizisi bir Monte Kristo Kontu uyarlamasıydı.

    ajanda-kutu-2-4

  • Nazime Hanım’a mektuplar: Aşk, mücadele, cumhuriyet

    Nazime Hanım’a mektuplar: Aşk, mücadele, cumhuriyet

    Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi Abalıoğlu’nun, eşi Nazime Abalıoğlu’na yazdığı mektuplar, torunu Emine Uşaklıgil tarafından yayına hazırlandı. Adalet Çavdar, Hasan Hayyam Meriç ve Emre Taylan, gerekli araştırmaları ve mektupların (1914-1934) transkripsiyonunu yaptı. Kurtuluş Savaşı ve cumhuriyetin ilk yıllarından özel tanıklıklar…

    Yunus Nadi’nin mektupları nasıl ortaya çıktı?
    Emine Uşaklıgil (EU)
    Vefatından sonra annemin kitapları bana geldi, yıl 2018 olmalı… Aralarından kocaman bir zarf çıktı; merak edip açtım ve birçok eski Türkçe mektupla karşılaştım. Daha sonra yavaş yavaş bunların transkripsiyonları yapıldı.

    Annem bu mektuplardan, elinde böyle şeyler olduğundan hiç ama hiç sözetmemişti; bu ilginç. Bir diğer ilginç durum, Nazime Hanım’ın cevabi mektuplarının olmaması. Gerçi mektuplarda Yunus Nadi sıklıkla karısına şikayette bulunuyor “yazmadın” diye ama, yine de henüz bu mektuplar ortaya çıkmadı. Belki Cumhuriyet’in arşivinde olabilir. Antikalardan da gazetenin binasında vardı ama kitap pek yoktu.

    Mektupların transkripsiyonu bitti. Bunlarla ilgilenen İş Kültür oldu 1 yılı aşkın bir zaman önce. 4 kişilik ekip kuruldu (Emine Uşaklıgil, Adalet Çavdar, Hasan Hayyam Meriç ve Emre Taylan). Önce “nasıl yapacağız” diye düşündük, tartıştık; çünkü mektupların çoğu özel konular üzerineydi. Birincisi Yunus Nadi eşine âşık bir koca; çocuklarına çok düşkün bir insan. İkincisi mektupları uzun uzun yazmasına rağmen kendinden pek fazla sözetmiyor; bu da çarpıcı.

    Mektup tarihleri bazında bir kronoloji çıkardık. Bir yandan da “o dönemde fiilen ne yapıyordu?” üzerine çalıştık. 1 yıla yakın bir çalışma yapıldı. Fotoğraflar da bu kitapta çok iyi kullanıldı.

    kitap-1
    Yunus Nadi ve eşi Nazime Hanım uçağın penceresinde.
    GREECE - TURKEY SERVICE
    Yunus Nadi’nin İstanbul’dan İzmir’e giderken vapurda, eşi Nazime Hanım için “Khedivial Mail Line Greece-Turkey Service” antetli kağıda yazdığı 7-8 Nisan 1914 tarihli mektup. “Nazimeciğim, gördün mü bir kere, bak sen mışıl mışıl uyuyorsun da burada ben seni düşünüyor ve sana mektup yazıyorum” cümlesiyle başlıyor. Yunus Nadi, eşi Nazime Hanım’a olan düşkünlüğünü “Paşasız yatak biraz soğuk geliyor değil mi?” cümlesiyle kelimelere döküyor.

    Çok faal bir insandan bahsediyoruz. Aktüel gelişmeler, iş-güç ama oturup yazıyor bir de. Bizde o dönemde de nadir görülen bir özellik.

    GREECE - TURKEY SERVICE

    EU Yunus Nadi’nin hayatına baktığımızda, yazmayı çok sevdiği anlaşılıyor. Çok erken başlıyor yazmaya, Rodos’tan itibaren (Süleymaniye Medresesi’ndeki eğitimi için Rodos’tadır). Çok erken başlıyor zaten gazeteciliğe. Yazmayı hiç bırakmıyor. Dili de ilginç. Bugünün insanının da rahatlıkla anlayabileceği bir dil. Mektupların diliyle hiç oynamadık. Sadeleştirme yapmadık. Zaten kendi yazılarında, ilk gazetecilik zamanlarından itibaren vurguladığı şey “dil”. Dilin sadeleşmesi üzerine de yazan bir insan. Aynı şekilde eğitim konularını da sıklıkla ele alıyor. “Medreselerin ve dinî kurumların kapatılması doğru değil; onları ıslah etmek lazım, bilim için seferber etmek lazım” diyor.

    Nazime Hanım’ın vefatı ne zaman?
    EU
    14 Ocak 1975’te vefat ediyor, 1890 doğumlu. Yunus Nadi ise 1879 doğumlu ve çok erken, 1945’te vefat ediyor.

    Kitabın ismi (düşmanı yendik nazime!) nereden geliyor?
    EU
    Ben seçtim. Mektupların birinde söylüyor o cümleyi. “Düşmanı yendik Nazime” diye.

    Kurtuluş Savaşı sırasında Yeni Gün gazetesinde yazdığı yazılarda onun imza cümlelerinden biri aslında. Yazdığı mektuplarda dönemin ruhunu izlemek de mümkün. Titiz bir devamlılık var cümlelerinde. Ancak yeniliğe çok açık bir insan. “Yeni”yi arayan, hattâ bizzat deneyen bir insan. Bunun en güzel örneklerinden biri “Zeplin’le 49 saat” meselesi. Zepline binmek için, bunu tecrübe etmek için elinden geleni ardına koymuyor. Nazime Hanım’ın “binme, yapma, etme” demesine rağmen atlıyor, gidiyor. Bu da tabii, gazeteci olmasının doğal bir sonucu.

    Önemli detaylardan biri de ailesine ve çocuklarının eğitimine çok meraklı ve düşkün olması. Nerede okuyacaklar, sağlıkları nasıl, hangi doktora gidecekler, hangi eğitimi alacaklar… Mektupların büyük bir kısmında bunlar da var.

    BİR DÖNEMİN TANIĞI: YUNUS NADİ (1879-1945)

    Cumhuriyetin öncü aydını

    kitap-kutu

    Gazeteci ve siyasetçi Yunus Nadi Abalıoğlu 1879’da Fethiye’de doğdu. İstanbul’da Mekteb-i Sultani ve Hukuk Mektebi’ndeki eğitiminden sonra 1900’de Malumat dergisinde yazmaya başladı. 1901’de 2. Abdülhamid yönetimine muhalif cemiyetle ilişkisi olduğu iddiasıyla 3 yıl hapis cezası aldı ve Midilli’ye gönderildi. 1909’da Selanik’e giderek İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yayın organı Rumeli gazetesinde başyazar oldu. Balkan Savaşı yıllarında İstanbul’a dönerek Meclis-i Mebusan’da Aydın mebusluğu yaptı. Bu dönemde Tasvir-i Efkâr gazetesinde yazar ve idareci olarak çalıştı. 2 Eylül 1918’de İstanbul’da Yeni Gün gazetesini kurdu. İstanbul’un işgalinden sonra matbaa makinelerini Ankara’ya taşıyarak Millî Mücadele’ye katıldı. 23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’nde İzmir mebusu olarak yer aldı. Bir yandan Yeni Gün’ü yayımlarken bir yandan da Halide Edib (Adıvar) ile Anadolu Ajansı’nın kuruluş çalışmalarına katıldı. Cumhuriyetin ilanının ardından 7 Mayıs 1924’te Cumhuriyet gazetesini kurdu; 1945’teki ölümüne kadar gazetenin başyazarlık görevini sürdürdü. 1924’ten itibaren 3 dönem Muğla milletvekilliği yaptı. 28 Haziran 1945’te Cenevre’de vefat etti.

    8-9 EYLÜL 1922

    Zafer ve düğün satırları

    Kurtuluş Savaşı’nın en zorlu yıllarında, hayatın yalnızca acılarla dolu olduğuna dair bir algı olsa da, her zaman olduğu gibi mutluluklar da vardı. Yunus Nadi’nin 9 Eylül 1922 tarihli mektubundan 1 gün önce Ankara Dikmen’de gerçekleşen bir düğün bu gerçeği gözler önüne seriyor. Mustafa Kemal’in Trablusgarp’tan itibaren yakın dostu olan, İstiklal Madalyası sahibi, asker, siyasetçi ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kurucularından İbrahim Süreyya (Yiğit) Bey, savaştaki iniş-çıkışların ardından Mediha Hanım ile evlenir. Düğünde kimler yoktur ki? Yunus Nadi, Rauf Bey, Muhittin Baha, Celal (Bayar) Bey, Mazhar Müfit… Zübeyde Hanım, yanında Fikriye Hanım ile düğüne katılır. Mediha Hanım’ın annesi Cenaniyar Hanım’a, “Darısı başınıza, hanımefendi” denildiğinde Fikriye Hanım gülümser. Mazhar Müfit Bey, Mediha Hanım’a Büyük Taarruz ve İzmir’in kurtuluşunun heyecanıyla “berid-i zafer” (zaferin müjdecisi) diye hitap eder. Bu hitap, Mediha Hanım tarafından da benimsenir ve kendisine uzun yıllar boyunca böyle seslenilir.

    Hasan Hayyam Meriç

    kitap-4

    düşmanı yendik nazime! – YUNUS NADİ’DEN EŞİNE
    MEKTUPLAR
    (1914-1934)

    YAYINA
    HAZIRLAYAN

    EMİNE UŞAKLIGİL

    TÜRKİYE İŞ BANKASI
    KÜLTÜR YAYINLARI

    440 SAYFA

  • Bozkırın eskimeyen sesi yine-yeniden duyuluyor…

    Bozkırın eskimeyen sesi yine-yeniden duyuluyor…

    Az bilinen, unutulmaya yüz tutan parçaları akademik bir titizlikle yeniden ilgililerine sunan Kalan Müzik’in son albümü ‘Abdallar’a Kalan’, saha araştırmaları ve 3 yıllık bir çalışma sonucu 20 Eylül’de tamamlandı. Neşet Ertaş ve Abdal geleneğinin ustalarının anısına 4 CD’den oluşan albümdeki 46 eser tüm dijital platformlarda yayınlandı.

    Ses ve sazlarıyla yorumladıkları hikayeleri kuşaktan kuşağa aktaran Abdallar, Anadolu’daki en önemli kültür taşıyıcısı topluluklardan. Kalan Müzik, Neşet Ertaş ve Abdal geleneğinin ustalarının anısına 4 CD’den oluşan “Abdallar’a Kalan” için 3 yıl süren çalışmasını tamamladı. 20 Eylül’de yayımlanan ve 46 eserin yer aldığı, Abdal geleneğinin son dönemdeki usta ve genç seslerini biraraya getiren projedeki parçalar, Kırşehir’de farklı mekanlarda kaydedildi. Hem dijital platformlarda hem de CD olarak yayımlanan albüm, varlığını sürdürmeye çalışan Abdal müzik kültürünü yaşatıyor. Kalan Müzik’in kurucusu rahmetli Hasan Saltık’ın bu ülkeye bıraktığı benzersiz miras şimdi eşi Nilüfer Saltık tarafından yeni kuşaklara taşınıyor.

    kitap-5
    Kökleri 13. yüzyıla uzanan Abdalların tarihi, Abdal kavramının muhtelif kültürlere yansımaları; Neşet Ertaş’ın sanatını- hayatını içeren geniş bir dosya ile Kasım 2012 tarihli sayımızın kapak konusuydu.

    Gazeteci Murat Bjeduğ T24’teki köşesinde “Abdallar’a Kalan” albümü ile ilgili şunları yazdı: “… Abdalların büyülü varoluşlarıyla mütenasip çok güzel bir kapak görseli ile çıkan albüm, nicedir belli bir bölgede üretilen ve sanki sadece yerel ve o İç Anadolu’nun belli yörelerinde çalınıp, söylenen ve sadece orada dinlenen bir ‘primitive’ alt kültüre ait gelişme yetisi olmayan lokal ve sınırlı bir müzik türüymüş gibi algılanan ve öyle de -tabii monist egemen ideolojinin yaklaşımı da aynı yöndedir- tanımlanıp empoze edilen Abdal müziği en beğenilen simgeleri ile sunuyor. Kalan Müzik 46 eser içeren ve zorlu kayıt süreçleriyle, filtre kullanmadan yapılan kayıtlarıyla ortaya çıkardığı bu çalışmasıyla, takdire şayan ve teşekkürü hakeden bir başarıya daha imza atmış oldu.
    Sevgi ve barış diline sinmiş, şiddetsiz, munis, merhamet ve şefkat içeren şarkı sözlerinin poetik gücü, söyleniş tarzındaki samimiliği ve ifade edilen duygulardaki aşk, özlem, hüzün, kırgınlık, kederin hakikatliliği; bu müziğin hem bozkırın otantik ve orijinal sesi olarak kalmasını hem de yeni dünya ve yeni hayat tarzlarında ve bozkırdan çok uzaklardaki metropol ve şehirlerde bile sevilmesini, aynı zamanda da yeniden üretilmesini sağlayan en önemli özelliği. (…)

    Müzik, Anadolu’da hiçbir etnik veya dinsel topluluklarda olmadığı kadar, Abdal kültür ve yaşamında -farklı ekollerle de olsa- başat roldedir. Kimliğin adeta çimentosudur. Bu olgu, Abdalların farklı bölge ve yörelerde yaşıyor olsalar da ortak hafızalarının da temel sütunudur. Kimliklerinin orijinalitesini, gezgin-göçebelikten, yerleşik hayata geçseler de, müziğin eşsiz gücü ve işlevi sayesinde geleneklerini yeni kuşaklara aktarabilmekte ve benimsetebilmekte, dünyada da eşsiz bir örnek teşkil edebilmektedirler. (…)

    Yüzyıllardır, bilhassa da müzikleriyle varlıklarını, kimliklerini, çilekeş ve gıpta edilemeyecek hayatlarını sürdürebilmiş Abdalların üretmeye her koşulda devam edebilme beceri ve doğal yetenekleriyle daha yüzyıllarca var olacaklarını söylemek mübalağa sayılmamalıdır. Kalan Müzik, piyasaya çıkardığı bu kıymetli albümü ile geleneğin aktarılmasına paha biçilemez bir katkı yapmıştır…”

    kitap-6

    ABDALLAR’A KALAN

    PRODÜKTÖR NİLÜFER SALTIK
    YAYIN YERİ TÜM DİJİTAL PLATFORMLAR

    KALAN MÜZİK

    SESLENDİRENLER VELİ ERTAŞ, NUSRET TAŞAN, YUNUS DEVECİ, HARUN BARİN, UĞUR ERTÜRK, BİROL TAŞAN, ÜMİT KARAKUŞ, HASAN HÜSEYİN İÇTEN, BARIŞ İÇTEN, MUHARREM KÖKSAL, CAN ŞANLI, ÇETİN İÇTEN, BİROL ERTAŞ, GÜRSEL ÇULHA, TAŞAN KARDEŞLER, DURAN TAŞAN, SABAHATTİN ÇÖKE, SONER ÇÖKE, MERT GÖÇER, HARUN CULHA, HACI KÖKSAL, ABİDİN
    TAŞAN, FIRAT AKYOL, BURHAN ERTAŞ, CAHİT GARİP, İRFAN ERTAŞ, MUSTAFA ERTÜRK, ARİF ERTÜRK, ERZADE CULHA, ŞENOL ERTUĞRUL, FEYZULLAH ERTAŞ, GÜRSEL ÇULHA, CAN ÇAKMAK

  • ‘Avrupa Yakası’nda bir Kubilay…

    ‘Avrupa Yakası’nda bir Kubilay…

    Ülkemizde özellikle “Avrupa Yakası” dizisindeki Kubilay Peynircioğlu rolüyle hafızalara kazınan ünlü oyuncu-tiyatrocu Vural Çelik hayatını kaybetti. Oyunculuk kariyerine “Bir Demet Tiyatro” ile başlayan Vural Çelik, “G.O.R.A”, “Organize İşler” ve “Seksenler”le adını duyurdu; “Avrupa Yakası”nda canlandırdığı “Kubilay” karakteri ile fenomen olmuştu. 1969 Ankara doğumlu Çelik kariyerine Levent Kırca Tiyatrosu’nda başlamış, daha sonra Yılmaz Erdoğan’la tanışarak BKM’de görev almıştı. Kilyos Mezarlığı’nda toprağa verilen Çelik, vefatından 2 gün önce sosyal medya hesabından, hastane yatağındayken bir video paylaşmış, vaktinin çoğunu hastanelerde geçirdiğini söylemişti. 

    ardindan-vural

  • Kapitalizm eleştirisinde kültürel kodların peşinde…

    Kapitalizm eleştirisinde kültürel kodların peşinde…

    Amerikalı eleştirmen, filozof Fredric Jameson 90 yaşında öldü. Kimine göre kendi zamanının en büyük kültür eleştirmeni sayılan Jameson, ortodoks Marksizm-Leninizm’e mesafeli durdu. Geleneksel Marksist felsefeden farklı olarak, kültürü sosyal ve tarihsel bir olgu olarak değerlendiriyordu.

    ardindan-frederic

    Kurumsal kültürsüzleşmenin, lümpenleşmenin doruğa çıktığı neoliberal çağda, kültür eleştirmenliği gibi çokdisiplinli bir alanda dolu-dizgin bir ömür sürmüş bir insandı. “Jameson, kuşkusuz kendi zamanının en büyük kültür eleştirmeniydi. Ama ‘kültür eleştirmeni’ terimi, henüz daha uygun bir isim bulamadığımız, estetikten felsefeye, sosyolojiden antropolojiye, psikanalizden siyaset teorisine uzanan bir tür entelektüel çalışmayı vekaleten tanımlamak için kullanılan bir ifade. Sinema ve mimariden resim ve bilimkurguya kadar beşerî bilimler alanında Jameson’ın ilgisini çekmeyen şey yoktu; dünyadaki herkesten daha fazla kitap okumuş gibi görünürdü” diyor Terry Eagleton.

    Jameson 14 Nisan 1934’te ABD’de doğdu. 1954’te Haverford College’dan mezun olduktan sonra kısa bir süre Avrupa’ya geçti; Aix-en-Provence, Münih ve Berlin’de okudu ve burada “kıta felsefesi”yle ilgilendi. Ertesi yıl Yale Üniversitesi’nde doktora yapmak için ABD’ye döndü.

    Araştırmaları, kültürel eleştiriyi Marksizmin ayırtedici özelliği olarak gören György Lukács, Ernst Bloch, Theodor Adorno, Walter Benjamin, Herbert Marcuse, Louis Althusser ve Jean-Paul Sartre gibi düşünürlere odaklandı. Tarihsel materyalizme dair daha dar bir bakışaçısına sahip ortodoks Marksizm-Leninizm’e çok mesafeli durdu. Geleneksel Marksist felsefe kültürel üstyapının tamamen ekonomik altyapı tarafından belirlendiğini düşünürken; Batılı Marksistler, kültürü ekonomik üretim ve siyasi gücün yanısıra sosyal ve tarihsel bir olgu olarak değerlendiriyordu.

    Birçok eseri Türkçeye de çevrilen Jameson’ın edebî çalışmalarında, tarih her zaman merkezî bir rolde oldu.

  • Sahici bir entelektüel ve müstesna bir akademisyen

    Sahici bir entelektüel ve müstesna bir akademisyen

    Türkiye’de 3 önemli üniversitede binlerce öğrenci, yüzlerce akademisyenin beyinlerine bilgisi, görgüsü ve zarafetiyle dokundu. Türkiye’nin entelektüel haritasında çok özgün, çok verimli ve çok derin bir iz bırakarak gitti Fuat Hocamız. Akademik dünya eksikliğini hep hissedecek.

    En zor işlerden biri, çok zamansız bir ölümün ardından, henüz şaşkınlığınızı ve içinizi burkan ani acıyı üzerinizden atamamışken, kaybedilen kişi hakkında yazı yazmaktır. Prof. Dr. Fuat Keyman, en verimli ve bilge döneminde, menhus bir hastalık yüzünden bizleri bırakarak gitti. Daima gülen yüzü, kapılara sığmayan endamı, hiçbir zaman sınırlarını zorlamadığı nezaketi ve zarafeti, Fuat Hoca’yı gerçekten “nevi şahsına münhasır” bir kişilik yapmıştı.

    Türkiye’de olduğu kadar dünyanın tanınmış üniversite ülkelerinde de uluslararası ilişkiler alanında önemli ve saygın bir yer edinmişti Fuat Hocamız. Araştırmaları, kitapları, makaleleri ve konferansları ile öne çıkmıştı. Türkiye’de kamuoyu onu televizyon ekranlarında, yorumlarıyla tanıdı. Sesini hiç yükseltmeden, düşüncelerini akıl ve birikiminin imbiğinden geçirerek anlatması; yaptığı analizler; görüşlerinin ardında durduğu kadar, karşısındakinin düşüncelerini ve yaklaşımını da anlama tavrı; onun çok değişik bir akademisyen olduğunu herkese gösteriyordu.

    ardindan-fuat

    Türkiye’de kimseyi kırmadan karşısındakiyle hemfikir olmadığını söylemek kolay değildir. Profesör Keyman, akademisyenlik ile aktivizmi en iyi ayıran, gerektiğinde kendini sorgulamayı gayet iyi bilen sahici bir entelektüeldi. Sevmeyeni var mıdır? Hiç sanmıyorum.

    Üniversite dünyasında sıklıkla tekrarlanan bir deyim vardır: “Birinci sınıf profesör, birinci sınıf asistan alır; ikinci sınıf profesör ise ancak üçüncü sınıf asistan alır.” Fuat Hocamız, akademi dünyasında bu tavrıyla da gerçek bir akademisyen olduğunu gösteren nadir kişilerdendi. Ne kadar genç ve parlak beyin varsa etrafına topladı, onları asistan aldı; projelerde, kurumsal çalışmalarda onlarla birlikte çalıştı. Özellikle kadın akademisyenlerin önünü açan, onların “malum cam tavan”ı delmelerini gerçekten mümkün kılan harika bir kariyere imza attı. Türkiye’de 3 önemli üniversitede binlerce öğrenci, yüzlerce akademisyenin beyinlerine bilgisi, görgüsü ve zarafetiyle dokundu. Türkiye’nin entelektüel haritasında çok özgün, çok verimli ve çok derin bir iz bırakarak gitti Fuat Hocamız.
    Boşluğunu hep hissedeceğiz.

  • Savaş bölgelerinin usta gazetecisi

    Savaş bölgelerinin usta gazetecisi

    İstanbul’da doğan Faruk Zabcı, 1968’de Galatasaray Lisesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Milliyet’te “Avrupa’ya otostop maceraları”nı yazarak gazeteciliğe başladı. Uzun yıllar Hürriyet’in Londra temsilciğini yapan Zabcı, yüksek habercilik heyecanı ve saha çalışmalarına verdiği önemle ülkemizde tanındı. Londra temsilcisi olmasına rağmen pek çok çatışma bölgesine bizzat giderek haberler geçti. ABD’nin Irak işgaline başladığı anlarda Bağdat’a düşen ilk bombayı görüntüleyen Zabcı, Türk askerine Süleymaniye’de çuval geçirilmesi olayına da tanıklık etti. Somali’ye giderken Mogadişu’da korsanlar tarafından kaçırılması da kariyerinin önemli anlarındandı. 1990’larda Sırpların kuşatması altındaki Saraybosna’ya girdi ve buradan önemli haberler geçti. Zabcı 27 Eylül’de Londra’da kaldığı bakımevinde öldü.

    ardindan-faruki

  • Türk basın sektöründe bir dönüm noktası olmuştu

    Türk basın sektöründe bir dönüm noktası olmuştu

    Basının ünlü ve önemli kalemlerinden gazeteci Güneri Cıvaoğlu, 85 yaşında yaşamını yitirdi. Cıvaoğlu’nun Güneş gazetesinin başına geçtiğinde, başta köşe yazarları olmak üzere gazetecileri dönemin çok üzerinde rakamlarla transfer etmesi, sektörün yapısını tamamen değiştirmişti.

    ardindan-guneri

    Ankara’da doğan Güneri Cıvaoğlu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okurken 1963’te Tanin gazetesinde stajyer olarak gazeteciliğe başladı. Hukuk fakültesini bitirdikten sonra İstanbul Barosu’na kaydoldu. Akis ve Yeni İstanbul’da çalıştı. TRT’nin kuruluşunda haber merkezinde yer aldı.

    Strasbourg Üniversitesi’nde ekonomi tahsil eden Cıvaoğlu, daha sonra o dönem Türkiye’de muhafazakar kesimin en önemli gazetelerinden Tercüman’ın genel yayın yönetmenliğine getirildi. 1980’lerin başında kurulan Güneş gazetesine yayın yönetmeni olan Cıvaoğlu, dönemin önde gelen yazar ve gazetecilerini yüksek transfer ücretleriyle gazeteye aldı ve basındaki dengeleri değiştirdi. Gazetecilerin hakettikleri daha iyi koşullarda yaşaması için gerekli olan bu uygulama, sonraki dönemlerde yöneticiler ve muhabirler arasındaki ücret farkının uçuruma dönüşmesine doğru evrilecekti.

    Güneş’in ardından Sabah ve Milliyet gazetelerinde köşe yazarlığı yapan Güneri Cıvaoğlu, özellikle televizyon ekranlarındaki “Şeffaf Oda” programıyla da geniş kitleler tarafından tanındı. Farklı alanlarda ünlü birçok kişinin konuk olduğu program çeşitli kanallarda yayınlandı.

    Talihsiz bir kaza sonucu beyin kanaması geçiren Güneri Cıvaoğlu, bir süredir tedavi gördüğü hastanede 1 Ekim 2024’te öldü; Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.

  • Fatih’le İstanbullu olduk, Türklerle birlikte büyüdük…

    Fatih’le İstanbullu olduk, Türklerle birlikte büyüdük…

    Türkiye Ermenilerinin 85. Patriki 2. Sahag Maşalyan, 1963’te Bayrampaşa’da Şahin Maşalı adıyla doğmuş ve istanbul’da büyümüş bir vatandaşımız. 2019’dan beri bu görevde olan Maşalyan, tarih boyunca Türk-Ermeni ilişkilerinin karakterini ve günümüzdeki boyutlarını anlatırken “Ermeniler artık ‘azınlık’ bile değil; azınlık olanlar mülteciler” diyor.

    Sayın Patrik, çocukluk döneminizden, eğitim yıllarınızdan ve Türkiye Ermenileri Patriki seçilmeden önceki misyonlarınızdan bahseder misiniz? 

    Ailem 1955’te Sinop’tan İstanbul’a göç etmiş. Ben 1962’de Bayrampaşa’da doğdum ve 10 yaşına dek çocukluğum orada geçti. Bayrampaşa o zamanlar yeni gelişmekte olan bir yerleşkeydi. Yollar, kanalizasyon, elektrik ve su şebekeleri yeni yeni yapılmaktaydı. Elektrik ve su ben 8 yaşındayken evimize geldi. Yaşadığımız mahallede tek Ermeni aile bizdik. Herkes Anadolu’dan göç etmişti.

    Gayet hoşgörülü bir ortamda büyüdüm. İnsanlar samimi dindarlardı ama yobaz değillerdi. Ailem beni bir Ermeni yatılı okuluna göndermek istemedi. Tüm eğitimimi devlet okullarında edindim. Bayrampaşa bir anda öyle değerlendi ki, ailem ben 10 yaşında iken evini satıp Kumkapı’da 4 katlı bir bina satın aldı. Artık akrabalarımızın olduğu semtteydim ve denize yakındım. Yazları tatilde kuyumcu çırağı olarak çalışırdım. Bakırköy Lisesi’ni bitirdim ve İTÜ Elektronik ve Haberleşme bölümünü kazandım. İki yıl okuduktan sonra rahip olmaya karar verdim ve İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe bölümüne geçtim; 1987’de mezun oldum. Kısa dönem askerlik görevimden sonra teoloji eğitimi için Londra’ya gittim. 4 yıl orada eğitim aldım. 1992’de rahip olarak takdis edildim. 3 yıl Kudüs’teki Ermeni manastırında hizmet ettim. Lisansüstü çalışmalarım için Dublin’e gittim. Daha sonra İstanbul’a dönerek kilise hizmetinde bulundum. 2005-2011 arasında Ermenistan’da Kevorkyan Teoloji Akademisi’nde öğretmenlik ve rektörlük vazifelerini üstlendim. 2008’de episkopos olarak takdis edildim; 2011’de Türkiye’ye geri döndüm ve 2019’da Türkiye Ermeni Patriki seçildim.

    İstanbul’daki Türkiye Ermeni Patrikhanesi’nin tarihçesinden ve mimari özelliklerinden bahseder misiniz? 

    diplomasi-2
    “Osmanlı döneminde Ermeniler ‘azınlık’ değil, 3 milyona yaklaşan nüfuslarıyla bir ‘millet’ti” diyen Sahag Maşalyan, geçmişte ve günümüzde çatışma unsuru olmuş dinsel tavrın yumuşatılması gerekliliğini vurguluyor.

    5. yüzyılda, Aziz Çevirmenler’in öğrencilerinden oluşan küçük bir Ermeni cemaatinin İstanbul’daki varlığı biliniyor. Bu tarihten itibaren, İstanbul’da her zaman küçük de olsa bir Ermeni cemaati var. Ancak İstanbul’un fethine kadar Ermenilerin bu kentte kendilerine ait bir kilisesi olmadı, olamadı. Sultan 2.Mehmed’in 1453’te şehri fethiyle birlikte İstanbul Ermeni cemaatinin tarihinde yeni bir dönem başladı. Kent, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden göçeden Ermenileri kabul etmeye başladı. Ermeni nüfusu hızla çoğaldı. Yeni mahalleler ve kiliseler kuruldu. Ermeniler ibadetlerini kendi kiliselerinde, kendi ritüelleri uyarınca özgürce yapabilmeye başladı. 2. Mehmed, Bursa Ermeni Episkoposu Hovagim’i 1461’de İstanbul’a getirerek Ermeni Patriki ve imparatorluğun Doğu Ortodoks mezhebine bağlı Hıristiyan tebaasının ruhani lideri olarak tanıdı; Rum Patrikinin hak ve yetkilerine eşdeğer hak ve yetkilerle donattı.

    Patriklik makamı, ilk olarak Samatya’da bir Bizans manastırında kuruldu. 1641’de Kumkapı’ya nakloldu. Patriklik o tarihten bu yana Kumkapı’da, Türkiye Ermenilerinin ruhani merkezi olarak görev yapmakta. Patrikhane binası birçok yangın geçirdikten sonra, 1913’te Patrik Hovhannes Arşaruni döneminde, Krikor Melidosyan’ın mimarlığında yeniden inşa edildi. 90 yıla yakın bir süre hizmet verdikten sonra, 1999 depreminde önemli ölçüde hasar gördü. Yaklaşık 4 yıl süren köklü bir onarımdan sonra 2004’te yeniden hizmet vermeye başladı.

    Türkiye’deki Ermeni cemaatinin demografik yapısı hakkında bilgi verir misiniz? 

    Günümüzde Ermenilerin başlıca yaşadığı yerler İstanbul’un çeşitli semtleridir. Bunun dışında Ankara, Antalya, Adıyaman, Yalova, Elazığ, Hatay, Kayseri, Tunceli, Tokat, Malatya, Mersin, Bitlis, Sivas, Kastamonu, Sason gibi 17 farklı merkezde büyüklü küçüklü Ermeni cemaatleri var.

    Türkiye’de Ermeniler yaklaşık 50 bin kişilik bir nüfusla en büyük gayrimüslim azınlığı oluşturuyor. Bunun 1.500 kadarı Ermeni Katolik, 500 kadarı da Ermeni Protestan. 33’ü İstanbul’da, 5’i Anadolu’da 38 kilisemiz faaliyet göstermekte. 17 okulumuzda Ermenice öğrenim gören 3 bine yakın öğrencimiz var. İki Ermenice günlük gazete, Jamanak ile Marmara ve haftalık Agos, aylık Paros dergileri yayımlanıyor.

    Doğum oranın 1.2, ölümlerin ise 2.6 olduğu demografik gerçeklik cemaatimizin geleceği açısından olumlu bir manzara sergilemiyor. Niceliğin görünür bir şekilde azaldığı bu ortamda, hiç olmazsa niteliği arttırmak gayretiyle okullarımızın kalitesini yükseltmek durumundayız. Diasporanın dili Batı Ermenicesidir. UNESCO tarafından yokolma tehlikesine maruz kalan diller arasında gösterilmiştir. 

    diplomasi-1
    İstanbul’da doğup büyüyen 2. Sahag Maşalyan 2019’dan bu yana Türkiye Ermeni Patriki.

      Ermeni-Türk kültürel ilişkileri ve etkinlikleri hakkında ne düşünüyorsunuz? 

      Ermenilerin Türkçeyi kolay öğrenmeleri ve benimsemeleri; devlet yönetimiyle uyumlu ilişkiler geliştirmeleri; pek çok sanat ve zanaat alanlarında başat olmaları; tarım ve ticaretteki maharetleri onların Türklerle beraber imparatorluğun neredeyse her yanına dağılmasıyla sonuçlandı. Batılılaşma sürecinde Ermeniler etkin bir köprü görevi gördü. Batılılaşmanın sütunları olan sanatlar, müzik, tiyatro, edebiyat, sinema, resim, mimari, mühendislik ve endüstrinin farklı dalları, Ermenilerin öncülük ettiği ve bu ülkeye kazandırdığı kültürel değerler. Bugün bu kültürel katkı kendi çapında devam etse de eski etkisini ve görkemini yitirmiştir şüphesiz. Osmanlı döneminde Ermeniler “azınlık” değil, 3 milyona yaklaşan nüfuslarıyla bir “millet” idiler. Şu anda asıl azınlık mülteciler; onlar genel nüfusta hatırı sayılır yüzde oluşturuyorlar. 

      Dinlerarası diyalog ve hoşgörü konusunda yaklaşımınız nasıl? 

      Küreselleşmenin dünyamızı bir köye çevirdiği ortamda, her beşerî etkinlik hiç olmadığı kadar geniş bir perspektif kazandı. Bilgi çağındaki bu küresel büzüşme, bireyleri, toplumları ve inançları ister istemez daha yakınlaşmaya itiyor. Dindarların öteki dinlerin dindarlarıyla olumlu ilişkiler geliştirmesi aslında her dinin buyruğudur; çünkü her din ve inanç kendini başkalarına tanıtmak ister. Amaç, dinlerin ve dindarların birbirlerini şeytanlaştırmaktan vazgeçmelerini sağlayarak, geçmişte ve günümüzde çatışma unsuru olmuş dinsel tavrın yumuşatılması olmalıdır. 

      Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürülmesi tüm ülkeyi yasa boğmuştu; rahmet ile anıyoruz. Kendisi ile bir anınız var mı?

      2004’te Brüksel’de bir toplantıya beraber davetliydik. Türkiye’den en az 40 kişi gelmişti. Rahmetli hepsini tanıyordu, hepsi de onu tanıyorlardı. Tam bir diyalog insanıydı. Ermenileri ve Türkleri birinci elden tanıyan bir aydındı. Bir köprü isim olarak paha biçilmez katkıları olabilirdi. Bu ülkenin her vicdanlı vatandaşı bu barış adamının katlinde derin bir acı hissetti; yakılan ormanlar için hissedilen duyguya benzer bir şeydi bu. Bu ve benzeri siyasi cinayetlerin aydınlatılamaması, ülkemizin adalet ve yaşam hakkı standartlarında daha çok yol alması gerektiğini gösteriyor.