Etiket: sayı:119

  • Cemal Süreya: ‘İkinci Yeni’ ve Papirüs’e kazınan hayat…

    Cemal Süreya: ‘İkinci Yeni’ ve Papirüs’e kazınan hayat…

    Modern Türk edebiyatının ünlü ismi Cemal Süreya, şiirleriyle olduğu kadar 1960’tan sonra ara ara üç dönem çıkardığı Papirüs dergisiyle de silinmez izler bırakmıştı. Döneminin önde gelen tüm şair ve yazarlarının eserleriyle yer aldığı dergiler, edebiyat arşivimizin en kıymetli malzemeleri arasında. Edebiyatçılarımız ise artık tüm zamanlar için bir klasik.

    edebiyat-1

    Modern Türk şiirinin resimli belleği ve ansiklopedisi, Papirüs… Şair ve yazar Cemal Süreya (Cemalettin Sezer, 1931-1990) tarafından yayımlanan Papirüs dergisi üç dönem çıktı. İlk dönem 1960-61 yıllarındadır ve sadece 4 sayılıktır.

    1966-1970 arasındaki 47 sayılık ikinci dönem ise, özel sayıları ve “İkinci Yeni” şairlerinin gücüyle Türk şiirinin altın çağının karşılığı oldu. Şüphesiz 68 baharı, şiirin ve edebiyatın zirve yaptığı bu dönemin atmosferini zenginleştirmişti.

    Üçüncü dönem ise 1980 Darbesi’ne denk gelmiş; eş-dosttan toplanan sınırlı bir parayla sadece iki sayı çıkabilmiş; şiirler, şairler ve okurlar da sinmiş, sindirilmişti.

    İLK PAPİRÜS DÖNEMİ (1960-1961)

    ‘Ülkesi Türkçe, başkenti şiir’ olan bir insan dergi çıkarırsa…

    edebiyat-2
    Papirüs’ün ilk sayısında Cemal Süreya ve Ahmed Arif’in şiirleri.

    Cemal Süreya 1958’de Üvercinka adlı şiir kitabını yayımladı. Bu eser sadece bir ilk kitap değil, İkinci Yeni akımı için bir milat, Türk şiirinde ise bir sembol olacaktı. 1959’da Arif Damar’ın İstanbul Bulutu ile Cemal Süreya’nın Üvercinka kitapları Yeditepe Şiir Armağanı’nı kazandı. İkinci Yeni’nin isim babası şair Muzaffer İlhan Erdost’a göre, Cemal Süreya’nın ülkesi Türkçe, başkenti de şiirdi. Cemal Süreya Üvercinka’dan 3 yıl sonra Papirüs’ün ilk sayısını yayımladı. Tarih 1 Ağustos 1960’tı. Peki derginin adı neden Papirüs’tü? Süreya, Dinar’da bulunan arkadaşı Nedret Gürcan’a yazdığı 22 Aralık 1959 tarihli mektubunda bunu açıklıyordu: “Eski Mısırlıların ilk yazılarını Nil kıyılarında yetişen papirüs adlı otların yapraklarına yazmalarından ötürü…”

    edebiyat-3
    Cemal Süreya’nın ilk şiir kitabı Üvercinka.

    Papirüs’ün ilk sayısında birçok yazı Cemal Süreya’ya aitti. 4 sayfalık derginin tabloid boydaki bu ilk dönemi hem okurun erişememesi hem de mali sorunlar nedeniyle çok kısa sürdü. 1961’de sadece üç sayı çıkabildi. Ağustos 1961’deki son sayısıyla, toplamda 4 sayı olarak ilk dönemini sonlandırdı.

    edebiyat-4
    İlk dönem Papirüs’ün 4. ve son sayısı.

    İKİNCİ PAPİRÜS DÖNEMİ (1966-1970)

    Karanlık günler sona eriyor, Türk edebiyatı artık ışıldıyor

    edebiyat-5
    Papirüs’ün ikinci dönem ilk sayısı, 1966.

    Cemal Süreya 1966 Haziran’ında Papirüs’ü ikinci defa çıkarmaya başladı. Dergi 68 Baharı’na doğru yol alıyordu. Süreya derginin adını ikinci dönemde “Ararat” olarak düşünse de, Ermenilerle yaşanan siyasi problemler yüzünden Papirüs’le devam edecekti.

    Tomris Uyar, derginin tekrar çıkarılma hikayesini şöyle anlatacaktır: “Cemal Süreya, Ülkü Tamer ve ben güç günler geçiriyorduk o dönemde; özellikle para açısından. Cemal Süreya’nın bir akrabasından toplu bir alacağı vardı ama, nedense bölük-pörçük taksitlerle alabiliyordu. Ülkü Tamer ile benim elimize az buçuk bir para geçiyordu. Böyle bir durumda dergi çıkarma düşüncesi nereden doğdu? Yeni Dergi, piyasada büyük bir boşluğu zaten dolduruyordu. Yazılarımızı oraya verebiliyorduk. Ne var ki Yeni Dergi çeviri ağırlıklıydı. Kusuru değil, özelliğiydi bu. Bizse günler geceler boyu süren konuşmalarımızın, ölçüp biçmelerimizin sonucunda ‘alışılmadık sorunlara eğilen’ telif yazı ağırlıklı bir dergiye gereksinim duyulduğunu saptamıştık.”

    edebiyat-6

    Ülkü Tamer’le Cemal Süreya’da, derginin tekrar çıkarılması için gerekli olan 1.500 TL yoktur. Bulabildikleri toplam rakam, 500’erden 1.000 TL’dir.
    Böyle bir anda Edip Cansever onlara yardım eder; 2.000 TL sermaye bulmalarını sağlar. İkinci Yeni’nin kalemleri, güçbirliğiyle Papirüs’ü tekrar çıkaracaktır. Bu sermayenin bulunuş hikayesi de ilginçtir: “Günlerden bir gün Cemal Süreya’nın yakın arkadaşı Edip (Cansever) gelir. Edip Cansever şair olmasının yanında aynı zamanda Kapalı Çarşı’da antika eşya alıp satan bir dükkan işletmektedir. Gözü yerdeki küçük halıya takılır ve ekler: ‘Siz bu halıya basıyor musunuz? Fena bir şeye benzemiyor, ortağımı göndereyim bir baksın.’ Biraz sonra Edip Cansever’in ortağı Jack çıkagelir. Halıyı alır gider ve akşamüstü elemanlarından biriyle 2.000 TL yollar; dergi basılır…”

    edebiyat-7

    Cemal Süreya, 1966 Haziran’ında çıkan derginin ikinci döneminin ilk sayısında, yayının çıkış amacını özetler. Derginin bu ikinci döneminde, tabloid boydan dergi boyutuna (16cmx24cm) geçilir. Boyutla birlikte içerikte de değişiklikler vardır. Her sayıda bir şaire parantez açılarak adeta bir şiir almanağı oluşturulur. Okur da bu anlayışı benimseyecektir.

    Haziran 1966-Haziran 1970 arası bu ikinci dönemde, 1. sayıdan 47. sayıya sırasıyla şu kişilere veya kategorilere ait özel bölümler yer alacaktır:

    edebiyat-8

    “1: Tek başına bir okul: Dağlarca; 2: Edip Cansever; 3: Behçet Necatigil; 4: Turgut Uyar; 5: Salâh Birsel; 6: Metin Eloğlu; 7: Melih Cevdet Anday; 8: Orhan Veli; 9: Sabahhattin Kudret Aksal; 10: Ülkü Tamer; 11: Cahit Külebi; 12: Ömer Faruk Toprak; 13: Necati Cumalı; 14: Ceyhun Atıf Kansu; 15: Gülten Akın; 16: Nâzım Hikmet; 17: Ahmet Muhip Dranas; 18: İlhan Berk; 19: Rıfat Ilgaz; 20: Ece Ayhan; 21: Ahmet Oktay; 22: A. Kadir; 23: Kemal Özer; 24: Mehmed Kemal; 25: Hasan Hüseyin; 26: H. İzzetin Dinamo; 27: Çekoslovakya’da Entellektüel Hayat; 28: Başaran; 29: Ercümend Behzat; 30: Arif Damar; 31: Ahmed Arif; 32: Tevfik Akdağ; 33: Can Yücel; 34: Talip Apaydın; 35: Cahit Irgat; 36: Özdemir İnce; 37: Özdemir Asaf; 38: Tahsin Saraç; 39: Oktay Rifat; 40: Attila İlhan; 41: Papirüs özel sayı, İkinci Yeni antolojisi; 42: Sabri Altınel; 43: Nihat Ziyalan; 44: Yaşar Nabi; 45: Fethi Giray; 46-47: Papirüs özel sayı.”

    İKİNCİ PAPİRÜS DÖNEMİ (1966-1970)

    Özel sayılar ve bütün nüshalara elle tek tek basılan özel mühür…

    edebiyat-9
    Papirüs’ün Nâzım Hikmet özel sayısı.

    Derginin 8. sayısı Orhan Veli, 16. sayısı Nâzım Hikmet, 27. sayısı Çekoslovakya’da Entellektüel Hayat, 41. sayısı İkinci Yeni antolojisi ve 46.-47. birleştirilmiş sayısı, tematik konularıyla ustalara saygı kuşağı niteliğinde arşivliktir. Derginin daimi şairleri arasında yer alan isimler hem Türk edebiyatına hem de İkinci Yeni dalgasına silinmez izler bırakırlar: Metin Eloğlu, Turgut Uyar, Tomris Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan, İlhan Berk, Ahmet Oktay, Muzaffer Buyrukçu, Gülten Akın, Ülkü Tamer, Ataol Behramoğlu.”

    Derginin 8. sayısı olan Orhan Veli özel sayısının bir başka özelliği de, Cemal Süreya ve Ülkü Tamer tarafından Orhan Veli’nin çıkardığı Yaprak dergisinin mührünün bütün nüshalara basılarak ölümsüzleştirilmesidir. Cemal Süreya’nın bu mührü buluşunun hikayesini Ülkü Tamer şöyle anlatır: “Orhan Veli özel sayısını hazırlarken bir sabah gözleri ışıl ışıl gelişini unutamam. ‘Bak, ne buldum’ dedi coşkuyla. ‘Yaprak’ın lastik mühürü. Her sayıya bu mühürü elle teker teker basalım.” Kolları sıvayıp 1.500 derginin belirli bir sayfasına bu mühürü bastık.”

    edebiyat-10
    Derginin “İkinci Yeni antolojisi”de bir özel sayı olarak çıkmıştı.

      Papirüs, 1968 Baharı’ndan ve onun getirdiği özgürlük ortamından etkilendi ve faydalandı. Ağustos 1968 tarihli sayının içeriğinin çeşitliliği ve niteliği, dönemin ruhunu anlamak için de iyi bir örnekti. Papirüs’ün, Ağustos 1968 tarihli 26. sayısında, dönemin önde gelen neredeyse tüm yazar ve şairlerinin eserleri-niyazılarını görmek mümkündü.

      edebiyat-11
      Orhan Veli özel sayısı (Ocak 1967)
      edebiyat-12
      Orhan Veli özel sayılarının her birinin üzerine, şairin kendi çıkardığı Yaprak dergisinin mührü sonradan elle basılmıştı.

      Papirüs’ün bu ikinci dönemi Haziran 1966-Haziran 1970 tarihleri arasında tam 4 yıl sürdü. 12 Mart’ın karanlık gölgesi hayata ve şiire düşmüştü. Cemal Süreya dergiyi 1 yıl diye planlamış ama 4 yıl sürdürmüştü: “Önce, 1 yıl çıkarırım dedim. Ama bir çevrem vardı, arkadaşlarım; girdik bir çarka, 4 yıl gitti. Ama 12 Mart’tan sonra yayın işleri öylesine bozuldu ki… Sıfırla başlamıştım, sıfırla sürdürdüm. Bir gün baktım, değil derginin masrafları ev kiramı veremiyorum; kapattım.”

      ÜÇÜNCÜ PAPİRÜS DÖNEMİ (1980-1981)

      Sadece iki sayı çıktı ama, yenilmedi, ölmedi…

      edebiyat-13
      Cemal Süreya’nın İhsan Biçici’ye gönderdiği mektup ve zarfı.

      Cemal Süreya Papirüs’ü 1980’de üçüncü defa çıkarmayı dener. Ancak bu defa mali durumlar öncekilerden de kötüdür. Cemal Süreya eşe-dosta ve yazar arkadaşlarına hem Papirüs’ü çıkaracağını müjdeleyen mektuplar gönderir hem de onlardan yazı ve abone desteği ister. Cemal Süreya’nın 3 Mayıs 1979’da Diyarbakır’da yaşayan şair dostu İhsan Biçici’ye (1934-2013) gönderdiği mektup, Papirüs’ü tekrar hangi zorluklar içerisinde çıkarmaya çalıştığının vesikasıdır:

      edebiyat-14

      “Sevgili İhsan Biçici, Merhaba!
      Çok var görüşemiyoruz. Bilmem şimdilerde nicesin. Ben yine en eski görevime, Maliye Müfettişliğine döndüm. İstanbul’dayım. Bak ne var: Papirüs gündemde. Dergiyi yeniden çıkaracağım. Ancak, günümüz koşullarında, bunun ne güç bir iş olduğunu biliyorsun. Üstelik beş param yok. Yine de deneyeceğim. Dergi ancak baştan 1000 abone sağlanırsa çıkabilecek. Bunun için eşe dosta yazıyorum. 100-150 kişiye. Onlar bana omuz verirlerse, bu kez ikinci aşamaya geçecek, gazete ilanlarıyla okura seslenme cesaretini bulacağım. Gelen abone sayısı elverir düzeyi tutturamazsa, yollanmış paraları geri göndereceğim. Ve bu, benim bu alandaki son deneyim olacak. Papirüs, üç aylık, büyük oylumlu (144 sayfa) bir dergi olacak; üç ayın sanat, düşünce ve siyasal panoramasını verecek; edebiyat ötesi alanları da (sözgelimi cinsel sorunu) yoklamaya çalışacak. Seveceksin. Şimdi, sevgili İhsan Biçici, Mayıs sonuna dek aşağıdaki adresime şiirlerini yollayabilir misin? Ayrıca, vaktiyle söz verdiğin gibi, çevrenden beş-on abone sağlayabilir misin? O da olmadı, oturup bana bir mektup yazabilir misin? Gözlerinden öperim.”

      edebiyat-15
      Derginin 1980 Bahar sayısı, ancak Ekim ayında çıkabilmişti.

      Metin Cengiz, Cemal Süreya; İkinci Yeni Bilincinin Kurucu Gücü kitabında Papirüs’ün üçüncü dönemindeki dergi yapısını şöyle özetler: “Bu yıllarda çıkan Papirüs, bu sıkışma anında bir hamle daha yapsa da fazla devam edemeyecektir. Papirüs’ün 1980’deki ilk sayısına baktığımızda entelektüel kesimde tam bir yandaş bulduğunu gözlemliyoruz. Dönemin ünlü felsefecisi Selahattin Hilav, Türk eleştiri tarihinin önemli ismi Fethi Naci, İkinci Yeni’nin isim babası ve Sol Yayınları sahibi ünlü toplumbilimci Muzaffer Erdost, Mehmet Doğan, Enis Batur, Ragıp Gelencik, Ferit Edgü. Ayrıca Tuncer Uçarol, Eray Canberk, “Savran” köşesiyle Atilla Özkırımlı, Mehmet Ergüven, Doğan Yel, Ahmet Gürsu dergide yazılarıyla yer almışlardır. Cemal Süreya ise Roland

      edebiyat-16
      Papirüs’ün 1981 tarihli son sayısı ise Mart ayında piyasaya çıkmıştı.

      Barthes’a referansla yazdığı başyazıda aydını konu edinmektedir. Dağlarca ile yapılmış “Dağlarca’nın Dedikleri Demedikleri” başlıklı oldukça uzun bir röportaj derginin diğer bir muştusudur. Şairler ise tanıdığımız isimlerdir: Fazıl Hüsnü Dağlarca, İlhan Berk, Cemal Süreya, Sait Maden, Tevfik Akdağ, Özdemir İnce, Günel Altıntağ, Süreyya Berfe, Perihan Mağden. Derginin kapağında Ali Yüce ismi gözükse de içeride kendisine ait yazının hangisi olduğu belli değildir. Papirüs görüldüğü gibi entelektüel çevreyi etrafında toplamış, ülkenin poetik/kuramsal çerçevesini zenginleştirme doğrultusunda önemli işlevler edinmektedir.

      Papirüs üçüncü dönemi, Cemal Süreya’nın çabalarıyla iki sayı sürecek son dönemidir. Bu üçüncü dönemde “1980/ Bahar 1” sayısı ancak Ekim’de, 1981 tarihli 2. ve son sayısı ise Mart’ta çıktı. 12 Eylül darbesiyle şiir de şair de okurlar da darbe karanlığına yenik düşmüştü. Maddi zorluklarla birlikte Papirüs üçüncü döneminde ikinci ve son sayısıyla bir daha yayımlanmamak üzere okura veda etti. Cemal Süreya dergiciliğini dizelerinde şöyle özetlemişti: “Bir dergidir benim yaşamım / bu yüzden ben ölmem / batarım.”

      ENİS BATUR’A MEKTUP
      (TEMMUZ 1979)

      Bir şair, bir ekol…

      Papirüs’ün 3. dönemine henüz 28 yaşındayken yazar olarak katılan Enis Batur, Cemal Süreya’nın kendisine dergi çıkmadan önce yazdığı mektubu ilk defa paylaştı. Batur, her derginin kendine özgü bir dönemi bulunduğunu, Cemal Süreya’nın hem şair ve edebiyatçı hem de yayıncı kimliğiyle bir ekol oluşturduğunu söylüyor. Üçüncü Papirüs dönemi 1981’de kapanmasaydı, bir sonraki sayı “Enis Batur özel sayısı” olacaktı (Cemal Süreya’nın Enis Batur’a mektubu, yakında İş Kültür Yayınları’ndan yayımlanacak Enis Batur’a Mektuplar kitabında yer alacak).

      edebiyat-kutu

    1. En çalkantılı döneminde Osmanlı devletini ‘kadın padişahlar’ kolladı

      En çalkantılı döneminde Osmanlı devletini ‘kadın padişahlar’ kolladı

      Osmanlı hanedanının geleceği yalnızca tahta oturan padişahlar tarafından değil, zaman zaman onları yönlendiren valide sultanlar tarafından şekillendirildi. Valideler, Kösem ve Turhan Sultan başta olmak üzere 300 yıl boyunca yönetimde etkin oldular. Osmanlı imparatorluğu’nun kaderine yön veren, “devletin dayanağı” kadın padişahlar…

      Nurbanu Sultan’la 1574’te başlayan, “valide sultanlar dönemi”nin en parlak yıldızı Mahpeyker Kösem Sultan’dı. Topkapı Sarayı haremindeki varlığı ve etkinliği yarım asır kadar süren Kösem Sultan, imparatorluğun en karışık, karanlık, cinayetlerle dolu 40 yılında; siyasal meselelerin ortasında son kararı ve sorumluluğu yüklendi. Herkesin rüşvet aldığı bir devirde o da muazzam bir servet edindi ama, imparatorluğun dört tarafında camiler, kervansaraylar, köprüler, çeşmeler, mektepler yaptırdı.

      Kösem Sultan’ın hareme ne zaman girdiği tam olarak bilinmemekle beraber, 60 yıllık yaşamının en az 47 yılını burada geçirdiği kesindir. Bu uzun süre nin 1623-1651 evresinde, birçok kere saltanat naibeliğini üstlendi. Nihayet bir de, iktidar hesaplaşmasında suikasta kurban giden tek “valide padişah” oluşu var. Bütün bunlar Kösem Mahpeyker’i, valide sultanlar sıralamasının dışında, Osmanlı tarihinin kritik bir evresini yönetip-yönlendiren “Büyük Valide” konumunda görmemizi gerektiriyor.

      Eşi 1. Ahmed öldüğünde, Kösem 20’li yaşlardaydı. 6 yıl sonra oğlu 4. Murad, henüz 12 yaşında “sabi” iken amcası 1. Mustafa’nın yerine 1623’te tahta oturtulunca valide sultan oldu ve 1630’a kadar resmen saltanat naibeliği yaptı.

      4.Murad’ın ve küçük oğlu İbrahim’in art arda 25 yıllık saltanatlarında valide sultandı ve etkindi. Öz kardeşleri Süleyman’ı ve Kasım’ı boğdurtan Murad’dan küçük oğlu İbrahim’i sakladı. Şehzadeleri yaşamayan Murad’dan sonra, hanedanın tek vârisi olarak İbrahim’in tahta çıkmasını sağlayarak hanedanın sönmesini önledi. Sultan İbrahim’in saltanatı döneminde ulema ve yeniçeri ocak ağaları; tutarsız davranışlarıyla gittikçe daha fazla sorun çıkaran padişahı tahttan indirmeye, yerine 7 yaşındaki oğlu Mehmed’i geçirmeye karar vediler; ama önce annesine, Kösem Sultan’a danışma ihtiyacı duydular. Kösem, ulema ile yeniçerilerin anlaşarak eyleme geçmeleri, oğlunu hal’edip torununu tahta oturtma kararı almaları karşısında ise sağduyu ve soğukkanlılıkla inisiyatifi karşı tarafa bırakmadı; son sözü söyleyen, onay veren konumda oldu.

      kapdos-sakaoglu
      Kimi tarihçilerin “servet düşkünü, muhteris, oğluna acımayan” yargısıyla ele aldığı Kösem Sultan, aslında “devletin dayanağı”ydı.

        Din alimi geçinen başta şeyhülislam, büyük kadılar, müderrisler, kara cahil ocak ağaları, yeniçeriler, 2 gün boyunca Fatih Camii’nde, Etmeydanı’ndaki Orta Camii’de, Atmeydanı’nda Sultanahmet Camii’nde oturup eylem başlatmış, Sultan İbrahim’in oğlu şehzade Mehmed’i getirtip camide cülus merasimi kararı almışlardı. Kösem, “camide cülus vaki değildir, saraya gelsinler!” diyerek reddetti; siyaset ve yönetim yerinin cami değil, saray olduğu konusunda uyarı yaptı.

        Tarihçi Na’imâ, Sultan İbrahim’in tahttan indirilmesi sırasında Valide Sultan ile ulema ve yeniçeri ocağı ağaları arasında geçen görüşmeyi özetle şöyle anlatır: “Sâhibetü’l-makam ümmü’l-mü’minîn valide sultan tarafından saraya çağrılmaları üzerine tüm ulema ve ağalar toplanarak saraya geldi; ellerini bağlayarak huzurunda durdu. O esnada bir hadım ağa sultana yelpaze sallıyordu. Valide sultan yeniçeri ağalarına çıkardıkları fitne hakkında vurucu bir konuşma yaptı. Bunun üzerine Koca Muslihiddin Ağa karşısında ağlayarak, İbrahim’in yönetimdeki başarısızlığını anlattı. Ardından eski Anadolu Kadıaskeri Hanefi Efendi valide sultana, ‘benim sultanım, müminlerin anasısınız. Merhamet edip bu hayırlı işe yardım edin. Onlar siz sultanımı defalarca incittiler. Islahı da mümkün değildir’ dedi.
        Valide sultandan rıza almaya çalışan ağalar bir bir konuştu. Ağaları dinleyip tartıştıktan sonra Sultan İbrahim’in tahttan indirilişine onay veren valide sultan, ‘Allah ömrünüzü arttırsın’ cümleleriyle ulema ve ağalar tarafından alkışlandı.”

        Kadınların erkek işine karışmasından şikayet eden Kâtip Çelebi bile Fezleke’sinde, Sultan İbrahim’in tahttan indirilişini, Kösem Sultan’ın hakkını teslim ederek anlatır. Kâtip Çelebi’ye göre valide sultan, ulema ve yeniçeri ocak ağalarının hatalarını “merdane” sözlerle yüzlerine vurur: “Bu kadar zamandır oğlum ne murat ederse müsaade gösterdiniz ve fesada delil oldunuz. Bir kere biriniz nasihat edip hayırhahlık (iyilikseverlik) etmedi. Şimdi evvel emirde (en önce) kaldırıp bir karış masumu yerine geçirmek istersiz. Bu ne sui tedbirdir?” der.

        Mahpeyker, torunu 7 yaşındaki 4. Mehmed’in (1648-1687) naibeliğini de gelini Valide Hadice Turhan Sultan’a bırakmadı. 10 gün sonra, içoğlanlarının İbrahim’i yeniden tahta oturtacakları duyumu üzerine, bu kendi sonu da olacağından, ulemanın fetvasıyla oğlunun boğdurulmasına onay verdi! Artık, Vâlide-i Muazzama (Büyük Vâlide) sanıyla adeta sultandı.

        “Elinin hamuruyla erkek işine karıştığı”, rüşvet aldığı, dolaplar çevirdiği töhmetiyle Kâtip Çelebi’den, Na’imâ’dan Ahmet Refik’e, günümüzün yazar-çizerlerine kadar, Mahpeyker’e çoğunca olumsuz bakılmış; bu bakış, tarih ders kitaplarına da “servet düşkünü, muhteris, oğluna acımayan Kösem” yargısıyla yansıtılmıştır.

        VALİDE HADİCE TURHAN SULTAN (1627-1683)

        Veziriazama ayar veren ‘kadın padişah’: ‘Paşa! Ak sakallı olmak insana akıl getirmez!’

        Turhan Sultan, Kösem Sultan gibi devlet işlerinde doğrudan doğruya karar mevkiinde bulunuyor, 7 yaşında tahta çıkan oğlu 4. Mehmed’in adına emirler veriyordu. Valide Hadice Turhan Sultan 32 yıl boyunca iktidarda kaldı; hükümnameleri kanun sayıldı.

        kapdos-sakaoglu-kutu
        Pietro do Jode II tarafından çizilmiş Hadice Turhan Sultan tasviri.

        Sultan İbrahim’in başhasekisi, 4. Mehmed’in annesi Hadice Turhan Valide Sultan, ilk dönemlerinden itibaren devletin yönetimi üzerinde etkili olmuştu. Harem’in gelmiş geçmiş en güçlü kadını (kayınvalidesi) Kösem’i 2 Eylül 1651 gecesinde boğdurttuğu baskından sonra, Turhan Sultan’ın 32 yıl sürecek valide sultanlığı başladı. 7 yaşında tahta oturan oğlu 4.Mehmed’e yetişkinliğinde de yıllarca naibelik, danışmanlık etti. “Valide-i Sultan Mehmed” yazılı mührüyle onayladığı hükümnâmeleri kanun sayıldı. Oğlunun yetişkinliğine kadar bir padişah gibi sadrazamlara, kaptan paşalara; padişahların tarz ve üslubunda olan “hatt-ı hümayun” denebilecek emirler yağdırdı. Bir görüşmelerinde, Veziriazam Gürcü Mehmed Paşa’nın “eksik akıl kadın” iması ve “ben sakalımı Devlet-i Âliyyenin hizmetinde ağarttım!” demesi üzerine “Ak sakal insana akıl getirmez paşa!” uyarısı tarihe geçmiştir.

        Necdet Sakaoğlu’nun Ekim 2010, Kasım 2015, Mart 2020 tarihli sayılarımızda yazdığı yazılardan özetlenerek hazırlanmıştır.

      1. Gençler Ata’ya söz veriyor: ‘Devrimleri koruyacağız!’

        Gençler Ata’ya söz veriyor: ‘Devrimleri koruyacağız!’

        Mustafa Kemal Atatürk’ün 10 Kasım 1938’deki vefatından 3 gün sonra üniversite öğrencilerinin Taksim Meydanı’nda düzenlediği büyük mitingi gösteren fotoğraf, Cumhuriyet gazetesi foto muhabiri Namık Görgüç tarafından çekildi. Ertesi günkü gazetelere göre mitinge katılım o kadar yüksekti ki, toplu ulaşım araçları yetersiz kaldığı için çoğu kişi yürüyerek Taksim’e ulaşabilmişti. Miting saat 11.00’de onbinlerce kişinin hep bir ağızdan söylediği İstiklal Marşı ile başladı. 1 dakikalık saygı duruşundan sonra kürsüye çıkan öğrenciler, Atatürk’e Türk gençliği adına devrimlerini koruyacakları sözünü verdiler. Cumhuriyet “Herkes derin bir huşu içindeydi. Kalabalıkta ağlayanlar, hıçkıranlar vardı. Taksim meydanını çevreleyen binalardan da ağlama sesleri yükseliyordu” diye yazacaktı.

        CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

        ayinfotosu
      2. ‘Bilgiye ulaşmak artık kolay’ dense de, ulaşılan şey ‘info’

        ‘Bilgiye ulaşmak artık kolay’ dense de, ulaşılan şey ‘info’

        Bugün bilgiye bir anda ve çarçabuk ulaşabiliyor olduğumuz iddiası o denli yüksek sesle dile getiriliyor ki, hiçkimse bu bilginin niteliğini sorgulamayı, onun ne sürede sindirilebileceğini sorgulamayı aklının ucuna getirmiyor. Ayrıca “MPN domenine sahip proteinlerin yapısı ve biyolojik işlevleri”yle ilgili bilgi istediğinizde, detaylar için “hayvan gibi” para istiyorlar.

        Aklımda kaldığı kadarıyla, yazının icadından önce bilgi transferini sözlü olarak yapıyorduk. E o da şimdi takdir edersiniz ki biraz kulaktan kulağa oynar gibi oluyordu. 19. yüzyıl başlarına kadar bile Avrupa’da okuryazarlık bugünün “coder”lık bilgisi kadar yaygın bir şey.
        Bugün birine “Java, php, Python biliyor musun?” diye sormakla, o dönem birine “okuma yazma biliyor musun?” diye sormak üç aşağı beş yukarı aynı şey. 19. yüzyıl başında yetişkin İngiliz erkeklerinin ancak 10’da 1’inin falan adını yazabildiği kalmış aklımda.
        Muhtemelen askere alma kayıtlarından falan çıkarmışlardır; zira zorunlu askerlik de aşağı yukarı o zamanın işleri. Zaten yazı da icat edildiğinde ayrıcalıklı bir muhasebeciler grubunun tekelinde; hiç öyle “şiirleri bundan sonra kil tabletlere yazalım” gibi bir durum yok. Yoksa zaten o dönem de bir Enis Batur çıkar; ortada kil tablet bırakmaz hepsini doldurur; muhasebecinin tahıl stoklarının hesabını tutacağı tablet kalmaz; maliye çökerdi maazallah. Ha sonra beğendikleri hikayeleri, meselleri, zaferleri, antlaşmaları falan da yazmışlar sağolsunlar da; tarih disiplinini milattan önce 3 bin yılının salt maliye müfettişliği hâline getirmekten kurtarmışlar.

        Zamanla bu yazılanları biraraya getirme fikri de doğmuş elbette. Eğer yanlış hatırlamıyorsam Asurbanipal ilk kütüphaneyi kurmuş; tabletleri konularına göre ayırmış, kategorize etmiş. Bilgiye ulaşmanın yolu, evvela o bilginin korunması ve saklanması olduğuna göre kütüphaneleri bu yolda atılan ilk büyük adım kabul edebiliriz.

        hafiza

        Tabii herkesin kabul ettiği asıl büyük devrim, çok yıllar sonra matbaanın icadı. Ha bakın belki o dönem “artık bilgiye ulaşmak çok kolay abi; hiç beklemiyorsun. Katip otursun parşömeni kopyalasın da, istediğin kitap şu anda başkasındaymış da… “Adam makineyi bir çalıştırıyor, bir seferde 500 tane kitap basıyor” diyen olmamış mıdır?

        Bugün de artık Madam Bovary’yi iki saniye içinde elimizdeki cihaza yükleyebiliyor ve anında kitabın kendisine erişebiliyoruz ama, kitabı nasıl 1857’de oflaya puflaya 2 haftada okuyabiliyorsak, bugün de yine 2 hafta falan sürüyor okumamız. Yani evet, 2.700 sene önce Gılgamış Destanı’nı okumak için onca yolu tepip Asurbanipal İl Halk Kütüphanesi’ne gitmemiz, tabletlerin o sırada başka meraklılar tarafından okunmuyor olması ve bir de tabii içeri girme iznimiz olması gerekiyordu ama; oturup Gılgamış Destanı’na başladığımızda ister istemez saatlerce okuyup anlamaya çalışıyordunuz. E, şimdi telif de yok; buyrun gidin, indirin anında. Peki gerçekten okumuş da oluyor musunuz?

        Meselenin ikinci boyutu biraz daha sinsice. “Artık bilgiye ulaşmak çok kolay” diyorlar demesine de, esaslı bir bilgiye ulaşmaya kalktığınızda bu bilginin hayli pahalı bariyerler arkasında, Asurbanipal İl Halk Kütüphanesi kadar sıkı korunduğunu farkediyorsunuz.
        Aradığınız bir bilgiyi bulduğunuzda, yayıncı sizden tek bir makale için yüzlerce Dolar, üniversitelerden aylık yüzbinlerce Dolara varan abonelik ücretleri istiyor. Yani evet, bilgiye ulaşmak çok kolay. Mesela dünyayı yöneten 5 ailenin kim olduğuna dair spekülasyonlara; elden ring atari oyununda Radagon’u nasıl döveceğinize dair bilgilere kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz. Ancak MPN domenine sahip proteinlerin yapısı ve biyolojik işlevleriyle ilgili bilgi istediğinizde, en fazla zaten bu bilgiyi istemenize neden olacak kadar bilgiyi, yani bildiğinizi bulabiliyorsunuz; gerisi için “hayvan gibi” para istiyorlar. Yani size genel bir “info” veriliyor sadece; ayrıntılı bilgi ateş pahası.

      3. İstanbul Sözleşmesi: İroniden trajediye doğru…

        İstanbul Sözleşmesi: İroniden trajediye doğru…

        2014’te yürürlüğe giren istanbul Sözleşmesi’ni ilk kabul eden ve parlamentosunda onaylayan ülke Türkiye, 2021’de bir geceyarısı kararnamesiyle Sözleşme’den çekildi! Metinde bahsi bile geçmeyen LGBT konusu bahane edilmiş, kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerinde “erkeklerin eli” tekrar rahatlamıştı. Cezasızlandırmanın tescil edilmesi…

        Son aylarda ülkemizde özellikle kadınlara yönelik şiddetin ve işlenen cinayetlerin akıl almaz boyutlara ulaşması, “İstanbul Sözleşmesi” adıyla bilinen metni tekrar gündeme taşıdı.
        Avrupa Konseyi bünyesinde, kadına yönelik şiddetle mücadele konusunda hazırlanan ve 2011’de açıklanan İstanbul Sözleşmesi’ni ilk kabul eden ve parlamentosunda onaylayan ülke Türkiye oldu ve bir anlamda sözleşmeye adını vererek yine bir ilke imza attı. Tam adı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan İstanbul Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011’de imzaya açıldı; 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe girdi.

        Ancak bilindiği gibi yaklaşık 7 yıl sonra, 19 Mart 2021’de geceyarısı yayımlanan cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, Sözleşme’den çekilen ilk ve tek ülke yine Türkiye oldu!

        kapdos-ahmetsever-3

        Türkiye’nin bu tutumu, hem ülke içinde hem de Avrupa’da büyük şaşkınlık, hayalkırıklığı ve tepkiye yol açmıştı. Sözleşme aynı sözleşme, hem bunu ilk onaylayan hem de bundan çekilen aynı iktidardı.

        Peki ne olmuştu da, Sözleşme’nin hazırlanmasında çok istekli davranan, kilit ve öncü rol oynayan AK Parti iktidarı bu şekilde radikal bir geri dönüş yapmıştı? 2020’de kimi vekiller, “o dönem imzalanması yanlıştı”, “neye oy verdiğimizi bilmeden el kaldırdık” diyecek kadar “patetik” açıklamalar yapacaktı.

        46 Avrupa ülkesinin taraf olduğu Sözleşme, kadına yönelik şiddet ve hane içi şiddetin önlenmesi konusunda çok kapsamlı bir içerik taşıyor; mağdurların korunması, suçluların cezalandırılması için yapılması gereken hukuki ve idari düzenlemeleri sıralıyordu. Hattâ kimi maddeler sadece hane içinde şiddet gören kadınları değil, şiddete uğramaları hâlinde erkekleri de koruyordu!

        kapdos-ahmetsever-1
        20 Mart 2021’de Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile Sözleşme’nin Türkiye bakımından feshedilmesine karar verildi. Karar Türkiye’nin bir çok yerinde protesto edildi.

        Sözleşme’den çıkma gerekçesi, iktidar sözcüleri tarafından “Türkiye’nin toplumsal ve aile değerleriyle bağdaşmayan eşcinselliği meşrulaştıran ve normalleştiren gizli gündem”e dayandırıldı. Hattâ Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, Sözleşme’den çıkma kararının gerekçesinde “Türkiye’nin toplumsal ve ailevi değerleriyle bağdaşmayan eşcinselliği normalleştirmeye çalışan bir kesim tarafından manipüle edilmesi…” diyecekti.

        Oysa Sözleşme’de, LGBT eğilimlerini hukuk normu olarak belirlemeye veya teşvik etmeye dönük tek bir hüküm veya madde yoktu! LGBT’nin adı bile geçmezken, “cinsel yönelim” kavramı sadece Sözleşme’nin 4. maddesinde şu şekilde yer alıyordu: “Şiddet ile mücadelede, din, dil, ırk vb. pek çok unsurla birlikte, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelime dayalı şiddetin de kabul görmemesi gerekir.”

        kapdos-ahmetsever-2

        Olmayan maddeler üzerinden koparılan fırtına neticesinde, kadın ve çocukları korumak için hazırlanan en kapsayıcı, bağlayıcı, çözüm odaklı Sözleşme, hayalî takıntılara ve siyasi de, kadın ve çocukları korumak için hazırlanan en kapsayıcı, bağlayıcı, çözüm odaklı Sözleşme, hayalî takıntılara ve siyasi
        mülahazalara kurban edilmişti.

        “İstanbul Sözleşmesi”, bugün adıyla-sanıyla bir ironiyi ve artık günümüzde giderek artan kadın cinayetleriyle bir trajediyi yansıtıyor.

      4. Kadının sabrı sınıra dayanınca…

        Kadının sabrı sınıra dayanınca…

        İnsan ırkı önce diğer canlıları, sonra hemcinslerini öldürerek-köleleştirerek, müstesna bir “medeniyet tarihi” yazmıştır. Bu birkaç yüz bin senenin mağdurları arasında, kadınlar şüphesiz çoğunluktadır. Tarihin bilinen dönemlerindeki hadiselerin de çoğunlukla erkekler tarafından kaleme alınmış olması, kadınların durumlarına, hareketlerine dair son derece “cinsî” bir literatür oluşturur.

        Günümüzde “gelişmiş” sayılan toplumlarda bile, kadının günlük hayattaki rolü-hayatı, oldukça “erkek koordinatlar”a ve kodlara göre şekillenir. Ülkemizde ise bırakın eşitliği, kadınlar giderek artan bir şiddete, baskıya maruz kalmaktadır. Bu “erkek” anlayış ve algı, cinayetlere kadar varan bir yaygınlıkta ve maalesef yine yaygın bir cezasızlandırmayla beraberdir.

        Bizde ve başka coğrafyalarda, kadının gerek siyasi iktidarın tepesinde gerekse sokakta-evde bu erkek terörüyle başetmek için geliştirdiği yöntemler…

      5. Et de yalan süt de yalan, gel biraz da sen nemalan

        Et de yalan süt de yalan, gel biraz da sen nemalan

        Tarım ve Orman Bakanlığı’nın geçen ay açıkladığı hileli gıda listesinde ilk iki sırada her zaman olduğu gibi et ve süt ürünleri yer alıyordu. Aslında bu durum, nesiller boyunca at ve eşek eti yedirilmiş, suyla ve hattâ salyangozla karışık süt içmek zorunda bırakılmış bir toplum için çok da şaşırtıcı değildi.

        Hileli gıda ürünü satan firmaların teşhir edilmesi, bu yıl da gündemin önemli maddelerinden biri oldu. Bakanlığın nedense taksit taksit açıkladığı, haber sitelerinin galeri yapmaya doyamadığı teşhir listesinde akla gelebilecek her türden gıda mevcuttu ve ilk iki sırada et ve süt ürünleri vardı.

        Bugünlerde daha çok “tek tırnaklı hayvan eti” diye sözedilen at ve eşek etiyle tağşiş (karıştırmayla kandırma), bu toprakların çok eski bir geleneği olduğu için şaşırtıcı bir durum değildi bu. Sokaklarda onbinlerce yük hayvanının olduğu yıllarda, et ürünlerine at ve eşek eti karıştırılması neredeyse kanıksanmıştı.

        Ahmet Midhat Efendi, kendisinin de kahramanlarından biri olduğu ve 1891’de yayımladığı romanı Müşahedat’ın bir yerinde, Sirkeci’deki seyyar kebapçıların önünden geçerken yayılan kokuyu duyunca karnının acıktığını hisseder ama, kebap yerine pidenin arasına koydurduğu kaşar peyniriyle doyurur karnını. Kebap fiyatları, et fiyatlarıyla karşılaştırılınca çok düşüktür ve yazarımız kullanılan etlerin mahiyetinden emin olamamaktadır. Arkasından, konuya vakıf birinden duyduğu bilgileri aktarır. Buna göre İstanbul’da yük ve yolcu taşımakta kullanılan 50 bin civarı beygir ile 5 bin civarı eşek vardır. 55 bin yük hayvanının olduğu bir yerde, günde en az 20-30 hayvanın eceliyle ölmesi gerekir ama, koca kentte kimse beygir veya eşek gömüldüğünü görmemektedir. Bunun nedeni ise, bu hayvanların çok azının eceliyle ölmesi; artık çalıştırılamayacak duruma gelenlerin sokak kebapçılarına satılıp kesilmesidir!

        huzursuzinsanlar

        Cumhuriyet döneminde de durum pek değişmez ve Ahmet Midhat Efendi’nin “Bu hayvanların ölüsü nereye gömülüyor?” sorusu 60 yıl sonra bile gündemdedir. 24 Ekim 1951’de bir Şehir Meclisi üyesi, ölen yük hayvanlarının bir mezar yeri olmadığına dikkati çekmiş ve “Ben bu mezarların Alibeyköy ve Topkapı’daki sucuk fabrikaları olduğunu düşünüyorum” demiştir örneğin.

        Gazetelerin “eşek mezbahası” dediği yerlere yapılan baskınlar zaman içinde sıradanlaşır.
        Konuyla ilgili havadisler, eğer ilave bir ilginç unsuru yoksa gazetelerin iç sayfalarında kısa haberler olarak yeralır. Kimi zaman polisler at etinden kavurma yapan bir adama kendi kavurmalarından yedirip fotoğraf çektirir veya “eşek kasapları” polisle silahlı çatışmaya girer; bu durumda haberler birinci sayfalara taşınır.

        1967’de İstanbul ve İzmir’de yapılan baskınlarda el konulan at ve eşek etlerinde ruam hastalığı tespit edilmesi ise paniğe yol açar. İzmir’de et satışları düşünce, kasaplar bir yürüyüş yaparak at ve eşek eti satmayacaklarına söz verir.

        At ve eşek eti vatandaşları öfkelendirse de hiçbir zaman domuz eti kadar tepki yaratmamıştır. Sözgelimi, 8 Mart 1970 tarihli Günaydın gazetesinde, İstanbul’da bir sucuk imalathanesine ölü domuz götürüldüğünü gören vatandaşların imalathaneyi tahrip ettiği ve imalathane sahiplerinin linçten son anda kurtulduğu haberi vardır. Domuzun imalathaneye “güpegündüz götürülmesine” de ayrıca öfkelenen vatandaşlar, ölü domuzla hatıra fotoğrafı da çektirmiştir.

        Süt ürünleri de evvelden beri en çok tağşiş edilen gıdalar arasında yeralır. 1930’larda bu konuda en çok yazı yazan gazeteci olan Salâhaddin Güngör, Cumhuriyet’teki 15 Mart 1939 tarihli haberinde “Tereyağının içinde balkabağı kurusundan balmumu hülasasına kadar ne ararsan var. Kaymak namıyla satılan küspeleri ineğe gösterseniz, sütünden yapılmadığına, kendi diliyle böğüre böğüre yemin eder” diye yazar.

        Süt ürünleri bir tarafa, uzun yıllar boyunca seyyar sütçüler tarafından kapı kapı dolaşarak satılan sütün kendisi de en çok tağşiş edilen ürünlerden biridir. Zaten süte su karıştırıldığı “herkesin bildiği bir sır”dır; mesele ne miktarda karıştırıldığıdır. Salâhaddin Güngör süte 5’te 1 oranında su karıştıran sütçüleri özlediğini, “insafsız yeni devir sütçülerinin” yarı yarıya su karıştırdığını yazar. 9 Kasım 1934 tarihli Son Posta gazetesinin “Sütle suyun kardeşliği” başlıklı haberinde kullanılan, Taksim’de Hamidiye çeşmesinin önünde güğümlerindeki süte su karıştırmak için sıraya girmiş sütçülerin fotoğrafı her şeyi anlatır aslında.

        Süte karıştırılan su oranı arttıkça, ortaya bir kıvam sorunu çıkması kaçınılmazdır elbette.
        Henüz kimyasal katkı maddelerinin yaygınlaşmadığı yıllarda, sütçüler bunun da “doğal” bir yöntemini bulurlar: Süte salyangoz karıştırmak! Bu yöntemi kamuoyuna 1951’de İstanbul Şehir Meclisi Üyesi İsmail Atalay duyurmuştur. Atalay’a göre sütçüler, kırlardan topladıkları ve kabuklarından çıkardıkları salyangozları havanda dövüp suda haşlayarak sütle karıştırmakta ve bu durum 4’te 3’ü su olan sıvının bile gerçek süt gibi kıvam kazanmasını sağlamaktadır.

        İddiaları reddeden sütçüler, 11 Ocak 1952’de İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay’ı ziyaret ederler. Akşam gazetesi, Gökay’ın halkın süt boykotuna başlamasından yakınan sütçülere “süte daha az su katarsanız sizi müdafaa ederim” dediğini, sütçülerin de “söz veriyoruz daha az su katarız” dediklerini yazar. Aynı günün Vatan gazetesinde ise İstanbul’da günlük süt üretiminin 80 bin, tüketiminin 120 bin litre olduğu ve aradaki 40 bin litrenin su olduğu haberi vardır!

      6. Türlerin Kökeni yazıldı evrimin kilitleri bir bir açıldı

        Türlerin Kökeni yazıldı evrimin kilitleri bir bir açıldı

        ingiliz biliminsanı Darwin’in bundan 165 sene önce yayımladığı eser, sadece doğa bilimleri alanında değil, neredeyse tüm bilimsel disiplinlerde, canlı hayatın gelişmesine ilişkin bir devrim niteliği taşıyordu. Kitabın referans olması ise, yazılanların neredeyse tamamen alan araştırmasına dayanmasıyla ilgiliydi. Kilise ve inançla bilimin yolları ayrılmıştı.

        Charles Darwin’in (1809-1882) Türlerin Kökeni (ilk baskıdaki adı Türlerin Kökeni Üzerine) adlı kitabı tam 165 yıl önce 1859’da yayımlandı ve kısa bir süre içinde sadece alanının değil tüm doğa bilimlerinin en önemli eserlerinden biri oldu. Evrimsel biyolojinin temel eserlerinden olan kitap, hem bilimsel hem de dinî çevrelerde çokça tartışılacaktı.

        Aslında daha önce evrimle ilgili kimi teoriler ortaya atılmış olsa da Darwin’in Beagle gemisiyle ikinci seyahatinden (1831-1836/Güney Pasifik’teki Galapagos Adaları) sonra bu yolculukta topladığı verilerle ulaştığı “doğal seleksiyon (seçilim)” ilkesi; hem yayımladığı makalelerin hem de bu kitabının temelini oluşturacaktı.

        tarihtebuay-1
        Türlerin Kökeni’nin 1859’daki ilk baskısı.
        Kitabın isminin belirlenmesinde Murray Yayınevi’nin sahibi John Murray etkili olmuştu.

        İngiltere’de 19. yüzyılın ilk yarısında bile, bugün doğa bilimleri olarak adlandırdığımız alan “doğal teoloji” veya “fiziko-teoloji” adı altında Kilise’nin bir uğraşıydı. Darwin’in kitabının yayımlanmasıyla başlayan geniş tartışma ortamı ise, bilimin kilisenin dışına çıkabilmesine olanak sağlayacaktı. Başlangıçta dönemin bilimsel çevrelerinde “doğal seçilim” kavramı, ılımlı, yavaş ve organizmalar arasındaki her türlü etkileşimle şekillenerek bilinçsizce ilerleyen, karmaşık bir süreç olarak yorumlanmış/ tanımlanmıştı. Seçilimdeki rekabet olgusu ise daha sonraları sözde-bilimsel “sosyal Darwinizm”in popülerleşmesi ile öne çıkacaktı. Darwin, Türlerin Kökeni kitabına yapılan eleştirilerin ardından, hiçbir zaman canlılığın başlangıcını bulmak için çalışmadığını, kati bir kökenden ziyade evrim sürecinin nasıl gerçekleştiği konusuna kafa yorduğunu söylemiştir.

        1 İki biliminsanı arasındaki rekabet, kitabın yayımının erkene çekilmesine yol açtı

        Darwin, yaptığı geziler ve uzun çalışmaları sonucu “doğal seçilim”le ilgili kendi deyimiyle bir “büyük kitap”(big book) hazırlıyordu. Aslında yaptığı saha çalışmalarının ardından, evrimle ilgili seçilim mekanizması zihninde şekillenmişti (kendi ifadesiyle 1839 gibi daha erken bir tarihte); fakat hem aşırı çalışması nedeniyle tetiklenen hastalıkları hem de konuyu tamamıyla ve etraflıca ele alan bir bilimsel eser ortaya çıkarma arzusu kitabın çıkışını sürekli erteliyordu. Bir yandan da özgünlüğünü kaybetmemesi adına, bu teorinin ilk defa onun yazdığı bir eserle duyurulması kendisi için çok önemliydi. “Doğal seçilim” teorisinin ve bunun işleyişinin açıklanmasının ne kadar büyük bir yankı uyandıracağının farkındaydı. Arkadaşı ünlü jeolog Charles Lyell, kitabı bir an evvel yayımlaması için kendisini sıklıkla uyarıyordu (1856’da Lyell’ın yazdığı bir mektup doğrudan bunu söylüyordu). Bunun bir sebebi de, yine evrimin nasıl ilerlediği konusunda bir teori üzerine çalışan biyolog Alfred R. Wallace’ın yazdıklarından haberdar olmalarıydı. 1858’e gelindiğinde Darwin hâlâ eserini tamamlamaya gayret ediyordu; fakat Wallace’ın Maluku Adası’nda yaptığı gözlemlerle oluşturduğu makale Darwin’in kitap çalışmalarının kaderini değiştirecekti.

        tarihtebuay-2
        Charles Darwin

        Wallace ve Darwin’in çalışmaları önce Londra Linne Derneği tarafından birleştirilerek bir ortak makale şeklinde yayımlandı. Bu durum Darwin’i “savının özgünlüğünü kaybettiği” konusunda karamsarlığa sürüklese de, arkadaşı Lyell’ın yönlendirmesiyle ve ısrarıyla çalışmasının bir özetini yayımlamaya ikna oldu. Bunun ardından yine Lyell’ın önayak olmasıyla Murray Yayınevi’nde karar kılındı ve “doğal seçilim” teorisi Türlerin Kökeni kitabıyla ilan edildi.

        tarihtebuay-3
        Charles Darwin’in yakın arkadaşı Thomas Heny Huxley , önceleri evrimsel düşünceye karşı yayınlar yapmış olsa da, Darwin’in Türlerin Kökeni’ni yayımlamasıyla sıkı bir evrim savunucusuna dönüşecekti.

        2 Teorinin kısa sürede yayılmasındaki en önemli neden, arkadaşı Huxley’di

        Evrimle ilgili tezler daha önce de Lamarck, R. Chambers ve hattâ Charles Darwin’in dedesi Erasmus Darwin tarafından dile getirilmiş, bilim ve kilise çevrelerinde çokça tartışılmıştı. Türlerin Kökeni’nin çok büyük gürültü koparmasındaki sebepse, buradaki tezlerin somut bulgulara dayanması ve kitabın genel okuyucuya hitap edebilecek şekilde yazılmış olmasıydı. Ancak Darwin hem ılımlı biri olmasından hem de tüm zamanını çalışmalarına ayırmak istemesinden dolayı ateşli tartışmalara katılacak, bunlarla zaman harcayacak biri değildi. Bu noktada, yakın arkadaşlarından Thomas Henry Huxley (ünlü Huxley ailesinden) devreye girdi. Huxley, antropoloji ve anatomi alanında çalışan bir biyologdu ve aslında Darwin’in teorisindeki “kademecilik”le (gradüalizm: yavaşça, kademe kademe gerçekleşen değişimi savunan hipotez) ilgili tereddütleri vardı. Buna rağmen Huxley, Darwin’in en önemli savunucularından biri oldu; hattâ Darwin karşıtları tarafından kendisine “Darwin’in buldogu” lakabı takıldı.

        Darwin’le Huxley’in dostlukları birbirini tamamlıyordu. Darwin onun cesaret ve hitabetine hayranken, Huxley de arkadaşının titiz bilimsel metodolojisine hayrandı. Huxley 1860’ta, Türlerin Kökeni’nin yayımından yaklaşık 7 ay sonra Oxford Üniversitesi Doğa Bilimleri Müzesi’nde Piskopos Samuel Wilberforce’la bir münazarada karşı karşıya geldi. Bu hadise kitabın ve doğal seçilim teorisinin duyulmasında önemli bir rol oynadı. “1860 Oxford Evrim Tartışması” olarak bilim tarihine geçti ve din-bilim ilişkisi konusunda bir kırılma “yarattı”.

        tarihtebuay-5
        1860 Oxford Evrim Tartışması’nın gerçekleştiği Oxford Üniversitesi Doğa Tarihi Müzesi
        tarihtebuay-4
        1860 Oxford Evrim Tartışması’nın gerçekleştiği Oxford Üniversitesi Doğa Tarihi Müzesi içine daha sonra eklenen Charles Darwin heykeli.

        3 Sadece rekabet değil, işbirliği ve sosyal güdülerin önemi de eserde vurgulanmıştı

        Türlerin Kökeni, günümüzde esas olarak doğal seçilimdeki rekabet vurgusuyla anılsa da, kitap aslında sosyal böceklerle (karınca ve arı gibi) ilgili bölümlerinde işbirliği ve toplumsal güdülerden bahsediyor; hattâ hayatta kalmanın kimi zaman bu olgulara bağlı olduğunu anlatıyordu. Eser aslında Darwin’in zihnindeki “büyük kitap”ın özeti olduğu için, bu kitapta işbirliği konusuna sadece değinebilmişti. Darwin’in kendi elyazmalarından bildiğimiz “büyük kitap” hiçbir zaman tamamlanmadıysa da, bu çalışmanın içindeki konular Türlerin Kökeni’nden sonra yayımlanan 3 kitabında genişçe yer bulacaktı. Özellikle İnsanın Türeyişi’nde (1871), hayvanlar arasındaki işbirlikçi davranışların ve sosyal güdülerin önemini geniş bir şekilde ele aldı. Bundan 31 sene sonra ise, yaşam koşullarının zor olduğu farklı coğrafyaları inceleyen zoolog ve siyaset bilimci Pyotr Kropotkin, bu konuda Darwin’den esinlenecekti. Kropotkin, evrim sürecinde hayvanlar arasında işbirliğinin hayatta kalabilmedeki belirleyici rolü üzerine, evrimsel biyoloji alanındaki önde gelen eserlerden Karşılıklı Yardımlaşma’yı (1902) yazacaktı.

        4 Darwin, kitabının her baskısında birçok değişiklik yaptı

        Türlerin Kökeni’nin çıkmasıyla beraber, özellikle dinî çevrelerin kitaptaki savlara karşı itirazı ve tepkisi büyük oldu. Her ne kadar liberal Anglikanlar kitapta bahsedilen “doğal seçilim” mekanizmasını Tanrı’nın yeryüzündeki canlılığı çeşitlendirmesinin bir aracı olarak açıklasalar da, daha muhafazakar çevreler kitaptaki evrim teorisini yaradılışın ilahi kökenlerini inkâr olarak yorumladı. Kitabın 2. baskısında Darwin, hem bu tepkilerin bir nebze olsun önünü kesmek adına hem de kendi inancıyla ilgili bir kafa karışıklığı da olduğundan, son bölüme “Yaratıcı tarafından” (by the Creator) ifadesini ekledi. Kullandığı “Yaratıcı” kelimesi bile aslında kendi inancındaki tereddütleri yansıtıyordu. Kendisi de daha sonra agnostisizme (bilinemezcilik) yönelecekti ki, bu kavram da arkadaşı Huxley tarafından geliştirilmişti.

        Darwin 3. baskıda da bazı cümleleri yeniden düzenlendi ve bunun dışında yeni ifadeler ekledi. Bu değişiklikler 4. baskıda da devam ederken 5. baskıya (1869) bugün çokça dillendirilen “en iyinin hayatta kalması” ibaresi girdi. Bu ibareyi kullanan İngiliz polimat Herbert Spencer, Darwin’in eserinden yola çıkarak dönemin gelişmekte olan kapitalist toplumunda ayakta kalmayı da bir “doğal seleksiyon” olarak tanımlamıştı (1864).
        Spencer’ın yarattığı sözde-bilimsel “Sosyal-Darwinizm”in temeli olan “en iyinin hayatta kalması” ilkesini ve ibaresini Darwin, bu sefer ilham verdiği Spencer’dan ödünç alarak kitabına ekleyecekti.

        Kitabın 6. baskısı Darwin hayattayken yapıldı (1872). Buradaki en önemli değişiklik ise kitabın ismindeydi. “Türlerin Kökeni Üzerine” başlığındaki “üzerine” kelimesi çıkarıldı ve kitabın adı bugün kullandığımız hâliyle Türlerin Kökeni oldu.

      7. Meşruiyet, tarih bilinci ve Türk halkının devamlılığı

        Meşruiyet, tarih bilinci ve Türk halkının devamlılığı

        Orhun Yazıtları’nda “tarih”in varlığına ancak 1-2 cümle ile değinilirken, Uygur yazıtlarında “tarih” bir meşruiyet kaynağı olarak karşımıza çıkar. Ancak eski yönetimi ortadan kaldırmaları, Uygurların meşruiyetlerini Kadim Türklere dayandırmalarına engel olmaz. Tarihe sadece “kuruluş ve yıkılış” paradigmasından bakmanın sakıncaları…

        Türklerin tarihinin ilk yazılı belgeleri olan yazıtlar, genellikle dil ve siyasi tarih açısından Kadim Türk (Göktürk) veya Uygur yazıtları şeklinde incelenmiştir. Bunlar, dönemsel olarak hakim sülalenin kurduğu siyasi yapıya göre ele alınırlar. Bir de Sibirya veya Yenisey Yazıtları olarak adlandırılan bireysel yazıtlar vardır. Bunlarda ise hakim sülalenin başta olduğu bir siyasi yapıdan sözedilmez; çoğunlukla ölen kişinin ağzından dünyaya veda mesajları taşıyan mezartaşlarıdır (#tarih, 91)

        Türkiye’de dilbilimciler daha çok Kadim Türk yazıtları üzerinde çalışmış görünüyorlar. Uygur yazıtları üzerinde çalışmalar daha az ve daha yenidir. Bozkırda kurulan Uygur İmparatorluğu, yerleşik “uygar” Uygurların gölgesinde kalmış gibi görünüyor. Ancak bozkırda yazılmış bu abideler, kimi ufak farklılıklarla aynı alfabeyi kullanırlar. Taş bir abide üzerine kazınarak yazılmaya müsait olan bu alfabe; daha sonra Uygurların güneybatıya göçleri, daha yerleşik bir hayata geçmeleri ve bu çerçevede yazı için taş yerine dut yaprağı, bambu ve ipek kullanmaları ile çok nadir hâle gelmiştir. Artık Uygurlar, Soğdça yazılmış ilk Türk yazıtındaki (Bugut) gibi, Soğd alfabesini kullanır olmuşlardır.

        Öte yandan Uygurların Eski Türk alfabesini kullanarak diktikleri yazıtlardaki bakışaçısının Orhun Yazıtları’ndan farklı olması pek dikkati çekmemiştir.

        Uygur yazıtları, meşruiyeti öncelikle yukarıdaki Tengri’den almak açısından Orhun Yazıtları’yla benzer bir yol izler. Bununla birlikte Orhun Yazıtları’nda “tarih”in varlığına ancak 1-2 cümle ile değinilirken, Uygur yazıtarında “tarih” bir meşruiyet kaynağı olarak karşımıza çıkar. 741 yılındaki Tariat Yazıtı’nda Uygur Kağanı, “Türk yurdunu o zaman karıştırdım ve bozguna uğrattım” ve “Türk halkını o zaman kendime tâbi kıldım” sözleriyle Kadim Türk siyasi varlığına son verdiğini ifade ederken “sade halkı yağmalamadığını” belirtir. Hattâ Kadim Türk rejimine son vermesinin sebebinin “baskı” yani yüksek vergiler olduğunu belirtir. Ancak eski yönetimi ortadan kaldırmaları, Uygurların meşruiyetlerini Kadim Türklere dayandırmalarına engel olmaz; aynı yazıtın daha ilk satırında Uygur kağanı, “200 yıl hüküm sürdüler” (552-741) diyerek Kadim Türk devletine ve kurucusu Bumin Kağan’a gönderme yapar.

        zamaninizinde

        Ayrıca Orhun Yazıtları’nda tarihî belgelerden ve Bugut Yazıtı’ndan bildiğimiz 1. dönem kağanlarında söz edilmezken, Uygur yazıtlarında atalar ve geçmiş tarihleri ön plana çıkar. Böylece Kadim Türkler sonrasında kağanlık tahtına oturan Moyun Çor/Bayan Çor Kağan’ın (Tengride Bolmış El Etmiş Bilge) diktirdiği Tes, Tariat ve Şine Usu Yazıtlarından, Yağlakar boyuna mensup Uygur hükümdar ailesi ve ataları hakkında bilgilerimiz oluşur. İlk kağan Kutluk Bilge’nin, oğlu Moyun Çor’u “yabğu” olarak atamasıyla teşkilattaki devamlılığa da şahit oluruz. Aynı devamlılık merkez, doğu, batı anlayışı “Tölis” ve “Tarduş” ayırımında görülür. “Tölis” genellikle düşünüldüğü gibi boylara değil idari taksimata işaret eder (Boodberg, Tishin). Kağanın oğullarından biri “şad” unvanıyla “Tölis”in başında, diğer oğlu da “yabğu” unvanıyla “Tarduş”un başında bulunur. Kadim Türklerden farkları, bu üçlü teşkilata (merkez-doğu-batı) bağlı boyların her birinin adının ayrı ayrı sayılmasıdır. Merkezde Uygur kağanına bağlı 60 boy ile bölüklerden oluşan Kadim Türk merkez teşkilatı vardır. İsimsiz bölüklerden oluşan “bodun” yerine artık ayrı ayrı adlar taşıyan “boy”ların devri başlamıştır.

        Devamlılık sadece hükümdar ailesinde görülmez. Anlamı hâlen tartışmalı olan bir pasajda, kağana “atalarımızın adı var; Ötüken sizde, orayı iyi yönetin” diyen Üç Karluklar; bu bölgede atalarının bir geçmişi olduğunu ve hattâ Ötüken’in kendi atalarının mezarlarının bulunduğu yer olduğunu ima ederler. Bu toplantıda halk Moyun Çor’u, El Etmiş Bilge Kağan olarak atar (747-759). Demek ki devamlılık yalnız hükümdar ailesinde değil halkta da görülmektedir. Eğer tarihe “kuruluş ve yıkılış” paradigmasından bakmasaydık, bu devamlılıklar dikkatimizi çeker ve açımız daha geniş, detaylı ve insani olurdu.

      8. Kıymetli ve kaliteli ‘böz’ nasıl sıradan ‘bez’e dönüştü?

        Kıymetli ve kaliteli ‘böz’ nasıl sıradan ‘bez’e dönüştü?

        Türkçedeki “böz” sözcüğü Doğu Türkistan Uygurlarından en az 500 yüz yıl evvel biliniyor, kullanılıyordu. Eski Uygurcada ise giyim-kuşam hammaddesi ve nakdi ödeme aracından ressam tuvaline kadar çok geniş bir kullanım alanına sahip oldu. Türklerin dilinden zamanla silindi ve İslâmiyet’in yayılmasından sonra yerini Arapça “bez”e bıraktı.

        Necip Üçok’un “dolaşıcı kelime” diye adlandırdığı “gezgin sözcük”ler (wanderwörter) çok sayıda dile geçerek evrenselleşen kelimelerdir. Bunların en eskileri (indigo, çay, şeker, kahve, şampuan, vs.) Çince, Hintçe, Arapça gibi doğu dillerinden Geç Ortaçağ ile Erken Modern Çağ arasındaki dönemde Avrasya ticaret yollarıyla dünyaya yayılmış, zamanla girdikleri dilin ses sistemine entegre olmuşlardır (İng. coffee, Fr. café, Rus. kofe gibi). Türkçeye geçen “gezgin sözcük”lerin en eskisi ise, Eski Uygurcada keten ve pamuk kumaş karşılığında çok yaygın olan “böz”dür. Bu sözcüğün Türkçeye geçiş zamanı ve rotası kesinkes aydınlatılamamıştır. Hem Türk hem de Moğol dillerinde hem tek heceli (böz) hem de iki heceli (boso) biçimleri olması ve bu formların farklı zamanlarda ve farklı dillerden girmesi, sözcüğün tarihini karmaşıklaştırır. Tek heceli biçim için, aracı dilin Grekçe (bússos) olduğu ve Nesturi misyonerler aracılığıyla Türkçeye girdiğine dair Berthold Laufer’in uzun zaman önceki (1919) tahmini hâlen en popüler varsayımdır. Yaygın bir kanıya göre nihai kökeni Eski Mısırca olan “böz”, bu dilde mumyalama işleminde cesedi sarmak için kullanılan beyazımsı yeşil bir kumaş cinsi” (Róna-Tas) anlamındaydı. Mısır mumyalarının “byssus” adlı dayanıklı keten parçalarına sarıldığı Herodot Tarihi’nde de kayıtlıdır.

        turkdili
        Böz’e sarılı Mısır mumyası (British Museum).

        “Böz” Eski Uygurcada giyim-kuşam hammaddesi ve nakdi ödeme aracından ressam tuvaline kadar çok geniş bir kullanım alanına sahipti. “Böz” bunca yaygınlığa rağmen Müslüman Türklerin dilinden zamanla silinmiş ve İslâmiyet’in yayılmasından sonra yerini Arapça eşdeğeri “bez”e bırakmıştır.

        11. yüzyıldan itibaren Orta Farsça “pambag” (pamuk) ve varyantlarının Türkçeye girmesiyle, “böz” kaba dokunmuş kumaş anlamında daralır. Kutadgu Bilig (1069), Nehcü’l Ferādīs (1360) gibi ilk İslâmi-Türkçe metinlerde, Eski Mısırca özgün anlamını hatırlatan “kefen bezi” karşılığında kullanılır. Dede Korkut Kitabı’nda geçen “eski panbuk bez olmaz, karı (eski) düşman dost olmaz” atasözü, “bez”in 14. yüzyılda alelade kumaş anlamında daraldığını gösteren iyi bir örnektir. Arapça (bez) biçiminin Farsçadaki türevi “bezistan”ın (bez satılan çarşı) 17. yüzyıl Türkçesinde dönüştüğü “bedesten” başta olmak üzere; “bebek bezi, toz bezi, yelken bezi” gibi yapılar, kelimenin Anadolu coğrafyasında günlük hayatın merkezine yerleştiğini gösteren verilerdir.

        Sinolog Ildikó Ecsedy, “böz”ün Çin’e komşu halklardan egzotik bir ticari mal, haraç veya armağan olarak geldiğini söyler. O ve başka sinologlar (Pelliot 1929), Türk kağanı Tu-lan’ın 588’de Çin imparatoruna hediye gönderdiği keten kumaşı simgeleyen Çince 勃 (p’o) imin, Türkçedeki “böz” sözcüğü olduğunu saptamışlardı. Demek ki bozkır Türkleri bu sözcüğü, Doğu Türkistan Uygurlarından en az 500 yüz yıl evvel biliyorlardı. Bu durum, “böz”ün Proto Türkçe dönemine ait bir kültürel alıntı olduğuna dair Macar Türkolog Róna-Tas’ın hipotezine kanıt oluşturur. Süryani tüccar ve misyonerlerin Çin’e 6. yüzyılda veya daha önce ulaşmaları ve güçlenen Türk kabileleriyle çok yakın temaslar kurmaları; bu tipteki başka kültürel alıntıların da tahminimizden çok önce Türkçeye girmiş olabileceğine delalet eder.