Bu yıl verilen Nobel Ekonomi Ödülü’nü iki meslektaşıyla birlikte alan Daron Acemoğlu, ekonomi ve iş dünyasında tanınan saygın bir akademisyen olmasının yanında, son 10 yılda ürettiği eserlerle de dünyada ses getirmişti. Acemoğlu, Türk hükümeti ve muhalefet partisinden gelen danışmanlık tekliflerini de kabul etmemişti.
Nobel 2024 Ekonomi Ödülü’nü, Prof. Dr. Daron Acemoğlu ile çalışma arkadaşları İngiliz Prof. Dr. Simon Johnson ve İngiliz Prof. Dr. James Robinson’un kazandığı duyuruldu. Üç akademisyen “kurumların refahı nasıl oluşturduğu ve etkilediği üzerine yaptıkları çalışmalar” ile 2024 yılı Nobel Ekonomi Ödülü’ne hak kazandılar.
İsveç Kraliyet Akademisi’nin ekonomi ödülü komitesinin başkanı Jakob Svensson, “Ülkeler arasındaki gelir uçurumunu kapatmak günümüzün en büyük zorluklarından biri. Daron Acemoğlu, Simon Johnson ve James A. Robinson’un çığır açıcı araştırmaları sayesinde ülkelerin neden başarılı olup olamadıklarını daha iyi anlıyoruz” dedi.
Daron Acemoğlu’na Nobel getiren çalışmalar arasında Ulusların Düşüşü (Why Nations Fail) isimli kitabı da var.
Nobel Komitesi tarafından yapılan açıklamada da “hukukun üstünlüğünün zayıf olduğu toplumlar ve nüfuzunu kötüye kullanan kurumlar, büyüme veya daha iyiye doğru değişim yaratamaz. Ödül sahiplerinin araştırması bunun nedenini anlamamıza yardımcı oluyor” dendi. Bu açıklamayla “kurum” olarak vurgu yapılandan, ülkelerdeki somut örgütler ve örgütlenmeler ötesinde kavram olarak da varlıkları olmazsa olmaz niteliğindeki demokrasi, hukuk, eğitim, özgürlükler başlıklarını anlamak gerekiyor.
Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) görev yapan Acemoğlu, ekonomi ve iş dünyasında tanınan saygın bir akademisyen olmasının yanında, son 10 yılda ürettiği 3 eserle de dünyada ses getirdi: Why Nations Fail (Ulusların Düşüşü)-2012, The Narrow Corridor (Dar Koridor)-2019 ve Power and Progress (İktidar ve Teknoloji)-2023.
Acemoğlu ödülü almasının ardından yaptığı açıklamada, “İyi bir kariyer hayali kurarsınız ama, bu, onun çok daha üzerinde, zirvesinde bir şey. Harika bir sürpriz ve onur” dedi. Türkiye’de de zaman zaman çeşitli platformlarda görüş ve düşüncelerini açıklayan Acemoğlu, biliminsanı normlarına ve namusuna sahip, objektif ve bilimsel kişiliğiyle ülkemizde bu haslete sahip nadir iktisatçılardan biri olarak hakettiği saygı ve ilgiyi gördü. Nobel başarısıyla bu ilgi ve saygının dünya çapında artacağı da kuşkusuz.
Son olarak önemli bir noktaya vurgu yapmakta fayda var: 1967 doğumlu Acemoğlu, yakın geçmişte de gerek çalışmaları gerekse yaklaşımları ile Türkiye’de de tanınmış; dolayısıyla hem Türk hükümetinden hem de ana muhalefet cephesinden ciddi danışmanlık teklifleri almıştı. Hiçbirini kabul etmedi.
60 kuşağının önde gelen şairlerinden, yazar ve gazeteci Refik Durbaş’ı, kaybettik. Şiirleri, denemeleri, haberleriyle silinmez bir iz bıraktı ardında.
Refik Durbaş’ın günümüz Türkiye’sinde pek nadir görülen üç özelliği vardı. Birincisi şair olmak, ikincisi adam olmak, üçüncüsü ise gazeteci olmak. Az konuşup çok düşünen, çok okuyan, çok yazan bir insandı. 80’lerin ortasında Cumhuriyet gazetesinde tanıdığım, Yeni Yüzyıl’da daha da iyi tanıdığım bambaşka bir varlıktı. Onun mısralarındaki samimiyet -dönemin stilize edilmiş, sloganlaştırılmış, halkçılaştırılmış ifadeleri arasında- temizliğiyle parlardı. İşte zaten bu nedenle asla eskimedi, dönemsel kalmadı ve kalmayacak. Refik Durbaş’a “mütevazı” demek yetersizdir. İşinde gerçek bir profesyoneldi; çalışkandı, iddialıydı, espriliydi hatta komikti. Hangi yazının ne kadar ne olduğunu Türkçesinden, kimin kendisini ne kadar taşıdığını gözlerinden, neyin ne kadar gerçeğe yaklaştığını halinden anlardı. Durbaş, zeka gösterileri yapmayacak veya naif rolleri oynamayacak kadar yüksek IQ sahibi bir insandı.
İçinden çıktığı toplumu, insanları onun kadar hissetmiş, yansıtmış ve kendini öne çıkarma hevesi olmadan yaşamış az insan tanıdım. Bu varoluşuyla, doğal olarak hem takdir edilen hem de kızılan biri oldu. Onun gibi olamazdık; olamadık zaten. Ama ondan çok şey öğrendik. Hem nefis şiirleriyle bezendik hem de yapabildiğimizce kendimizi düzelttik. Hoşçakal usta; tekrar görüşmek üzere.
16 Ekim’de RTÜK, Açık Radyo’nun yayın lisansını iptal etti. Radyo yayınının durdurulmasına neden olan süreç, bu yılın Nisan ayında yayına katılan bir konuğun “Ermeni soykırımı olarak adlandırılan katliamlar” demesiyle başladı. Türkiye’de en son, 2016’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hâl döneminde radyolar kapatılmıştı.
Türkiye’nin bağımsız yayın organlarından Açık Radyo’nun yayını, 16 Ekim günü saat 13.00’te kesildi.Radyo ve televizyonlar hakkında verdiği cezalar nedeniyle hep tartışılan Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun kararıyla lisansı iptal edilen Açık Radyo, tam 29 yıldır yayındaydı.
Açık Radyo, 13 Kasım 1995’te kâr amacı gütmeden yayıncılık yapacağını duyurarak çok sayıda kişinin eşit hissesiyle kuruldu.Hiçbir devlet ve belediye desteği almadı. Zaman zaman ekonomik güçlükler çeken radyo, izleyicilerinin desteğiyle ayakta kaldı. “Kâinatın tüm seslerine, renklerine ve titreşimlerine Açık Radyo” sloganını kullanan radyo, özellikle ekoloji, demokrasi, insan hakları, sanat-edebiyat alanlarında yapılan yayınlarla gönüllüler tarafından yaşatıldı.
Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra, Açık Radyo’nun kapanış konuşmasını yapıyor. Madra’nın yaptığı basın açıklamasına çok sayıda radyo dinleyicisi de katıldı.
“İklim adaleti” kavramının duyurulmasında büyük rolü olan Açık Radyo, özellikle çevre/doğa mücadelesinin en önemli sesi oldu. Radyonun Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra, sabahları yaptığı “Açık Gazete” programında düzenli olarak çevre sorunlarını işledi.
Kapatılmaya neden olan hadise, 24 Nisan 2024 sabahı yapılan yayınla başladı. RTÜK, Ömer Madra ve Özdeş Özbay’ın sunduğu programda konuk olan Cengiz Aktar’ın “Ermeni, yani Osmanlı topraklarında gerçekleşen tehcir ve katliamların, soykırım olarak adlandırılan katliamların 109. yıldönümü, sene-i devriyesi” demesini gerekçe göstererek radyonun yayın lisansını iptal etti. Açık Radyo avukatlarının yaptığı yürütmeyi durdurma kararı önce kabul edildi, ardından kaldırıldı. Karara başta radyonun dinleyicileri olmak üzere aydınlar, sanatçılar ve siyasi çevrelerden tepkiler geldi; ama bunlara rağmen karar uygulandı. Geniş bir dinleyici kitlesine sahip Açık Radyo, 16 Ekim günü yayınına son vermek zorunda kaldı.
Radyonun çok sayıda dinleyicisi ve destekleyicisi, son gün Açık Radyo’nun önünde toplanarak kapatma kararını protesto etti. Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra, yaptığı açıklamada “dinleyicilerimizi, destekçilerimizi ve kamuoyunu Açık Radyo için, özgür yayıncılık ve özgür habercilik için bir kez daha ama bu sefer çok daha net ve gür bir biçimde ses çıkarmaya davet ediyoruz. Bulunduğunuz her yerde radyonuzun sesi olun ve her yerde yüksek sesle söyleyin lütfen: Açık Radyo açık kalmalı” dedi.
Madra, şöyle devam etti:“RTÜK kararıyla Açık Radyo’nun ‘karasal yayın lisansı’nın iptal edilmesi hangi teknik ya da bürokratik gerekçeye dayandırılıyor olursa olsun, kesinlikle kamunun sesini kısma girişimidir. Tarihe öyle geçecek ve daima öyle hatırlanacaktır.” Radyonun internet sitesinin yayını da, bu karar doğrultusunda sona erdirildi. Kararla ilgili hukuki süreç devam ediyor.
Türkiye’de son olarak, 2016’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hâl rejimi sırasında çok sayıda radyo, televizyon, dergi ve gazete kapatılmıştı.
690 yılında Çin tarihinin en güçlü hanedanı Tang’ı yıkarak kendi hanedanını kurdu. 15 yıl süren hükümdarlık dönemi, Çin tarihyazımında “iktidarın gasp edildiği” bir ara dönem olarak görüldü. Wu Zhao’nun ataerkilliğe karşı kazandığı en büyük zafer sadece hükümdarlığı değildi. O, Çin’in geleneksel etik kodlarında da önemli bir değişiklikler yaptı.
Kadınların ataerkil düzenle imtihanı, tarihin en köklü meselelerinden biridir. Bu, kimi zaman bir hayatta kalma mücadelesi, kimi zamansa sisteme topyekun başkaldırı şeklinde tezahür etmiştir. Ataerkil sistem, kadını toplumsal hayatın kıyılarına iter; onları üretimden, eğitimden, siyasetten ve çoğunlukla tarih yazımından da dışlar. Bu duruma direnç gösteren kadınların nesiller sonrasına ilham olacak hikayelerini anlatmak bir nevi borçtur. İşte Çin tarihinin tek kadın hükümdarı Wu Zetian’in (624 -705) hikayesi de bu türden bir örnektir.
Çin tarihyazımında âdet olduğu üzere kadınların kişisel isimleri kaydedilmediği için doğum adını bilmediğimiz Wu Zetian, Tang sarayına bir cariye olarak girdiğinde kendisinden “Wu Shi” yani Wu (klanının) kadını olarak bahsediliyordu. Sarayda güç kazanıp kendi iktidarını tesis etme yolunda, kendine önce bir isim olarak “Zhao” ve nihayet kendi hanedanını kurduğunda da bir hükümdarlık ismi olarak “Zetian”i seçti. İkisi de dikkatlice düşünülmüş, stratejik seçimlerdi.
Wu Zhao’nun 18. yüzyıldan kalma bir çizimi, British Library.
Wu Zetian, bir kereste tüccarının kızı olarak dünyaya geldi. Onun doğduğu dönem Çin tarihinin altın çağı sayılan Tang Devleti’nin (618-907) kuruluşuna tekabül eder. Takriben 13-14 yaşlarında Tang sarayına giren Wu Zhao, önce “Tanrı Kağan-Ti- an Kehan” diye hitap edilen Tang Taizong’un cariyesi olur. Bu dönemde Taizong’la ne kadar vakit geçirdiği meçhuldür; fakat Taizong’un oğlu ve Tang’ın müstakbel üçüncü hükümdarı Li Zhi (veya Tang Gaozong) ile daha daha o sırada bir bağ kurduğu söylenir. İşte bu bağ, resmî tarihlerin Wu Zhao’ya olan menfi bakışının temelini oluşturmuştur.
Konfüçyüsçü ahlak felsefesine göre babanın eşleri veya cariyeleri, oğula öz anne gibidir. Bu, saray kayıtlarında Çin ile İç Asya bozkır kültürleri arasındaki uzlaşılmaz çatışma noktalarından biri olarak çok defa kendini göstermiştir. Her ne kadar Tang sarayında İç Asyalı siyasi ve askerî elitlerin etkisi had safhada olsa da, bu durum geleneksel öğretilerin ağırlığını azaltmamıştı. Nitekim, Taizong’un ölümü üzerine yerine geçen oğlu Gaozong, gelenek uyarınca Taizong’un haremini -Wu Zhao da dahil olmak üzere- saraydan çıkarıp Ganye manastırına inzivaya gönderir. Fakat Wu Zhao için bu inziva uzun sürmez. Hemen 1 yıl sonra babasının ölüm yılında manastırı ziyaret eden Gaozong’la tekrar karşılaşması üzerine Wu Zhao’ya saraya dönüş yolu açılır. Üstelik bu defa Gaozong’un hareminde daha üst mertebeden bir cariye olarak yerini sağlamlaştırmıştır.
Wu Zhao’yu kendi hanedanını kurmaya eriştirecek iktidar mücadelesi evvela bu haremde başlar. İlk adımı, soylu bir aileden gelmeyen babasına geriye yönelik unvanlar verdirerek atar. Bu sayede, soylu bir babanın kızı olmakla saygınlığını pekiştirmeyi hedefler. Eşzamanlı olarak, haremde kendine bir çevre kurmayı da ihmal etmez.
Kendisinden alt kademedeki cariyeler ve çeşitli kademelerden saray görevlilerini hediyelerle kendine bağlar. Elbette bu süreçte Gaozong’un iltifatına mazhar olmak Wu Zhao’nun en büyük kozudur. Bunun üzerine peşpeşe 2 prens ve 1 prenses doğurması da Gaozong’un gözündeki değerini arttırır.
Ancak Wu Zhao’nun bu giderek güçlenen konumu, İç Asya kökenli saray erkanının tadını kaçırmaya başlamıştır. Bunun en büyük sebebi, şüphesiz Wu Zhao’nun asil bir soydan gelmiyor olması ve üstelik Gaozong’un imparatoriçesi Wang’ın çocuğu olmadığı için, ileride bir hükümdar annesi olma şansının da çok düşük olması idi. İmparatoriçe Wang, kendinden önceki Tang imparatoriçeleri gibi Çin’in kuzeybatı bölgeleri veya İç Asya kökenli bir ailenin kızıydı ve onun Tang sarayına girişi, Çin tarihinde sıklıkla uygulanan bir pratik olan bir diplomatik evlilik sonucuydu. Wang’ın yerine Wu Zhao’nun imparatoriçe olması, Tang sarayında siyasi dengeleri kökten değiştirecekti.
Wu Zhao’nun yazısız dikili taşı. Sonraki dönemlerde üzerine Çince ve Kitanca şiirler, sözler yazılmış.
Nitekim öyle de oldu. İmparatoriçe Wang’ı ve sarayın diğer güçlü kadınlarını türlü gerekçeyle etkisizleştiren Wu Zhao, 655 yılında Gaozong tarafından imparatoriçe ilan edildi. Bu tarihten itibaren Gaozong’un imparatoriçesi olarak aslında perde gerisinden ülkeyi yönetmeye başladığını söyleyebiliriz. Bunu Tang dönemi resmî kayıtları da “Göğün Oğlu (imparator) eli kolu bağlı otururken, irade sahibi olan (Wu Zhao) idi”diye vurgular.
Bu dönemde Wu Zhao’nun hakim siyasi doktrinle ataerkil bir pazarlık içine girdiğini gösteren örnekler vardır. Örneğin Konfüçyüsçü öğretinin kadın ve erkeğin bir bütünün karanlık ve aydınlık yüzlerini temsil eden parçaları olduğu savını ikrar etmiş ve yönetime katılımını bu düzlemde gerekçelendirmiştir. Her ne kadar Konfüçyüs felsefesinde bu bütünlük hiyerarşik bir mahiyette algılansa da, Wu Zhao, Çin mitolojisindeki Fuxi ve Nüwa’ya atfen kadın ve erkeğin ancak yekvücut olduğunda kainatta düzenin sağlanacağını iddia etmiştir. Bu savını çeşitli simgeler ve ritüellerle de kanıtlamaya çalışmıştır. Çin siyasi kültüründe, devletin ideal şekilde yönetildiğini halka gösterme amacı taşıyan Feng (Gök için) ve Shan (Yer için) ritüellerine Gaozong’la birlikte katılmış; hattâ geçmiş imparatoriçelerin ve kadın ataların ruhlarına saygı için kurban sunulan Shan ritüelini ilk defa bir kadın olarak kendisi yönetmiştir. Sarayda bir çalışma grubu kurmuş ve ileride hükümdarlığını ilan ettiğinde kendisine ideolojik dayanak olacak “erdemli kadınlar antolojisi”, “kadınlar tarafından yazılmış toplumsal etik kodlar” gibi eserlerin yayımlanmasını teşvik etmiştir. Aynı zamanda bu çalışma grubunda yoğun bir çeviri faaliyeti başlatmış, bilhassa Sanskritçe’den Budist sutralar tercüme ettirmiş ve bunlara yorumlar ve açıklamalar yazdırmıştır. Bu çalışmaların stratejik hamleler olduğu sonraki yıllarda anlaşılacaktı. Artık Gaozong’la Wu Zhao’nun sözü bir telakki ediliyor, saray görevlilerinin atamalarından savaş ilanlarına kadar Wu Zhao’nun perde gerisinden verdiği talimatlarla geçerli oluyordu.
Gaozong’un 683 yılında ölümünün üzerine Wu Zhao tahta önce oğlu Li Zhe’yı çıkardı; onun imparatoriçesinin fazla etkisi altında kaldığını farkedince, onu indirip diğer oğlu Li Dan’ı başa geçirdi. Bu dönemde artık perde gerisinden değil, devlet erkanıyla bizzat aracısız görüşmeye başlamış, onun iradesi üstünde bir irade olmadığını açıkça göstermiştir. Bu anlamda Wu Zhao’nun siyasi ideolojisinin ve stratejilerinin de mahiyet değiştirdiğini söylemek mümkündür. Artık birlikte mitolojik krallara öykünerek bir bütünü tamamladığını iddia edeceği bir erkekle tahtı paylaşmasına gerek yoktur; dolayısıyla Konfüçyüsçü simgeler onun için kullanışlı değildir. Çin devlet geleneğinde imparatorlara “Göğün Oğlu” (Ti- anzı) deniliyordu ve doğal olarak bir kadın “Göğün Oğlu” olamazdı.
Wu Zhao, bu ataerkil düzende tek başına bir kadın olarak mutlak iradesini ilan etmek için bu defa Budizme yöneldi. Zaten bunun temellerini yıllar öncesinden atmıştı. Sarayda kurduğu çalışma grubunda tercüme edilen Büyük Bulut Sutra’da (Dayun jing), Boddhisattva Jingguang’a bir kadın bedeninde tekrar dünyaya geleceği ve insanların refah içinde yaşadığı ideal ülkenin hükümdarı olacağı müjdeleniyordu. Wu Zhao, yazdırdığı yorumlarla ve himaye sağladığı Budist rahipler vasıtasıyla bu hükümdarın kendisi olduğunu ilan etti ve “Göğün Oğlu” olmasa da hem eril hem dişil imgeleri bünyesinde barındıran bir evrensel hükümdar yani “Çakravartin” oldu. Wu Zhao bu iddiasının birer nişanesi olarak ülkenin dörtbir yanına Büyük Bulut Manastırları açtırdı; bu manastırlarda ataları adına tabletler diktirdi ve nihayet 690 yılında Çin tarihinin en güçlü hanedanı Tang’ı yıkarak kendi hanedanı Zhou’yu ilan etti. Wu Zhao bu şekilde Çin tarihinde başka hiçbir kadının sahip olamadığı “huangdi” yani imparator unvanını aldı.
Semerkand’daki Afrasyab Müzesi’nde sergilenen bir duvar resminde Wu Zhao ve maiyeti Ejderha Kayığı Festivali’nde. Wu Zhao her ne kadar Çin’in resmî tarih yazımında meşru bir hükümdar olarak görülmese de, zamanında onun meşruiyetine dair İç Asya ve Doğu Asya’da bir soru işareti yoktur.
Wu Zhao’nun 15 yıl süren hükümdarlık dönemi Çin tarihyazımında “iktidarın gasp edildiği” bir ara dönem olarak görülür ve kendisi resmî tarih kayıtlarında bir imparator olarak değil “Gaozong’un imparatoriçesi” olarak geçer. Halbuki onun döneminde Çin tarihine ve imparatorluk yönetimine damga vuracak icraatlar vardır. Örneğin, memurluk sınav sistemini değiştirerek sarayda toplumun en alt tabakalarından gelmiş ve bir soya mensubiyetiyle değil tamamen kendi çabasıyla mevki elde etmiş bir görevli grubu oluşturmuştur. Yüzyıllardır süregelen bu sınavların müfredatına Konfüçyüs klasiklerinin yanında kendi yazdırdığı eserleri de ekletmiştir.
Wu Zhao, hükümdarlığı sırasında sadece sınav sistemini değiştirmekle kalmamış, yeni ölçüm birimleri ve hattâ onun döneminde yazılacak her bir metni ayrıcalıklı kılacak yeni Çince karakterler de yaratmıştır. Bu karakterlerden biri, kendi adı için dizayn ettirdiği Zhao karakteridir (曌) ve bu, evrenin üzerinde yanyana gelmiş iki göksel cismi, Güneş ve Ay’ı gösterir. Çin kozmolojisinde Ay kadını, Güneş ise erkeği temsil eder. Wu Zhao kendi ismi için seçtiği bu karakterle hem dişi (yin) hem eril (yang) karakterleri bünyesinde barındıran bir evrensel hükümdar olduğunu iddia eder. Bu şekilde “Göğün Oğlu” unvanını alamasa da, kendisinin bizzat göklerin efendisi olduğunu gösteriyordu.
Wu Zhao’nun icat ettiği karakterlerden bir diğeri olan insan karakteri ise 1 ve doğum karakterlerinin birleşiminden oluşuyor ve yine dişi bir özelliğe işaret ediyordu. Wu Zhao’nun kelimelerle ve yazıyla olan sembolik ilişkisine dair kaynaklarda pek çok örnek vardır. Örneğin bir seferinde Türk kağanı İlteriş Kutluk’un adının Çince yazılışını (Gudulu), “ölmesin mi?” anlamına gelen “Buzulu”ya çevirmişti Bir başka sefer Kapğan Kağan’ın “Mochuo” diye yazılan adını “Zhanchuo” diye değiştirmişti; yani “Kesik Baş.” Kendisi için de tahta çıktıktan sonra Wu Zetian unvanını seçti; yani “Göğe Uyumlu Wu.”
Wu Zhao, kendi hanedanını ilan etmeden perde gerisinde ülkeyi yönettiği yıllarda dahi, hem oldukça ileri görüşlü ve yetenekli hem de korkulacak derecede gaddar bir yönetici oldu. Sadece rakiplerinin değil, kendi kanından olan evlatlarının ve akrabalarının da canını almaktan imtina etmedi. Wu Zhao’nun tahtından edip bir mahzende kolu-bacağı kesik kan kaybından ölüme terkettiği sabık İmparatoriçe Wang’ın hayalinden geceleri uyuyamadığı ve bu yüzden başkent Chang’an’daki ana sarayda değil Luoyang’da kaldığı söylenir. Nitekim Zhou hanedanının başkenti de Luoyang olmuştur.
Turfan Müzesi’nden bir Fuxi ve Nüwa çizimi. Turfan’daki Astana Mezarlığından çıkarılmış çizim 3.-8. yüzyıllara tarihlenmektedir. Fuxi bir cetvel ve Nüwa bir pusula tutmakta ve kâinatın düzenini simgelemektedir. Wu Zhao, Gaozong’la olan ortak yönetimini Fuxi ve Nüwa’nın birlikteliğine benzetmiştir.
Wu Zhao’nun ataerkilliğe karşı kazandığı en büyük zafer sadece hükümdarlığı değildi. O, Çin’in geleneksel etik kodlarında da önemli bir değişiklik yaptı. Konfüçyüsçü ahlak öğretisinin ana-babaya saygı kuralları uyarınca, baba için ölümünden sonra 3 yıl, anne için 1 yıl yas tutulmaktaydı. Wu Zhao bu kuralı anne için de 3 yıl yas tutulması şeklinde yeniledi. Onun pek çok icraatı tahttan düşmesinin ardından uygulamadan kaldırılmış olsa da, bu kural ondan sonra da geçerliliğini yitirmedi. Bununla birlikte kendi sarayında uyguladığı birtakım pratikler, saray kadınlarının statülerinde benzeri görülmemiş değişikliklere yol açtı. Onun döneminde erkek saray görevlilerinin eşleri de seremonilerde hazır bulundu; hükümdar ailesinin kadınlarının harçlıkları ve mal varlıkları büyük ölçüde arttırıldı. Ancak bütün bunların içinde belki de en sansasyonel icraatı, kendisine erkeklerden oluşan bir harem kurmak olmuştur. Bu haremde Budist ve Taoist rahiplerin de olduğu; bunların arasında yaşanan bir kıskançlık hadisesi sonucu,Wu Zhao’nun gözdesi Xue Huayi’nin sarayda büyük bir yangın çıkardığı; görkemli yapı Mingtang’ın yanıp kül olduğu bilinir.
Wu Zhao, ilerleyen yaşı ve hastalığı yüzünden 705 yılında tahtı bir defa daha oğlu Li Zhe’ya bırakmak zorunda kalır. Li Zhe’nın İmparator Zhongzong olarak tahta oturmasıyla Tang hanedanı tekrar tesis edilir ve aynı yıl ölen Wu Zhao’nun imparator (huangdi) unvanı geri alınarak, Zhou hanedanı tarihten silinir. Zhongzong, Wu Zhao’yu Tang Gaozong’un anıt mezarı Qianling’e defnettirir. Bugün Qi- anling’de mezarlara doğru giden, yabancı elçilerin ve Tang sarayına gelen egzotik hediyelerin heykelleriyle bezenmiş Ruhlar Yolu’nun sonunda, Gazong’un hayatını ve başarılarını anlattığı yazıtının karşısında Wu Zha- o’nun 6.5 metrelik yazısız dikili taşı durmaktadır. Rivayete göre Wu Zhao, icraatlarını kendisi yazmaktan feragat edip bu işi gelecek nesillere bırakmıştır. Bir başka rivayete göre Wu Zhao’nun bir imparator olarak meşruiyetini ikrar etmemek için bu taş boş bırakılmıştır. Her iki durumda da Çin tarihinin bu biricik ve sıradışı kadın imparatorunun yazısız taşı, tarihten silinmiş bir kadının varlığını binlerce kitabeyle anlatılmayacak kadar güçlü bir mesajla payidar kılmıştır.
Ülkemiz neredeyse her gün “artık bundan öte ne fenalık olabilir?” dediğimizde bizi utandıran hadiselerle sarsılıyor. Telefon ekranlarına düşen görüntüler, sözler sadece hayatın yaşanışını değil hemen herkesin gündelik hâlini değiştiriyor. çıkmak” dendiğinde aklımıza gelen, şüphesiz hayvanlar değil; ancak “yaratık” cinsinden gelebilecek bu yaklaşım ve saldırılar karşısında, en önemli ihtiyacımız ve beraberliği de sağlayamıyoruz. Bu sağlanamadıkça, kendimizin de yavaş yavaş “yaratıklaştığını” farkedemiyoruz.
Ankara’daki terör saldırısı, yeni doğan bebeklerin katledilmesi, kadınların öldürülmesi derken; içine düştüğümüz ateş yayılıyor, fiziksel-psikolojik hasar her yaştaki insanın sigortalarını attırıyor.
İşi ülkeyi idare etmek olan profesyonel yöneticilerin, epey bir süredir “idare ettikleri” ortadayken; bundan yakınmak yerine bunları değiştirmek de giderek bir çözüm olmaktan çıkıyor. Neden? Zira mesele politik görüşlerle veya partisel eğilimlerle veya ideolojik tutumlarla ilgili değil; insan malzemesinin kalitesiyle (niteliğiyle) ilgili. Bu kalitenin temel harcı ahlak-etik olmadıkça, yöneticinin değişmesi neyi değiştirecek?
Öldürülen kadınlar/bebekler değil sadece, ülkenin geleceği.
İstanbul’da İkbal Uzuner ile Ayşenur Halil’in vahşice katledilmesinin şokunu yaşarken, Ankara’daki son terör eyleminde, diğer 4 vatandaşımızla birlikte şehit edilen Zahide Güçlü Ekici… Eşinin yolladığı çiçeği almak için tesisin girişine gittiği sırada…
Acılar tarifsiz. Kadın-erkek diye bir ayrıma gitmek de anlamsız. Cinsiyetin ötesine geçmiş bir kepazelik, en temel insani normların bile hiçe sayıldığı bir kıyamet içindeyiz. Buradan bir selametle çıkmak hiç de kolay değil. Yine de bebek katillerini ortaya çıkarmak için benzersiz bir fedakarlık gösteren savcı Yavuz Ergin gibi devlet görevlileri ve daha nice ismini bilmediğimiz fedakar insan sayesinde, ülkemiz insanı erkeğiyle-kadınıyla bu felaketli gidişe dur diyecek bir potansiyele sahip. Eğer bu coğrafyada varolmaya devam edeceksek, çocuklarımız için güvenli bir gelecek istiyorsak, erkeklerden ziyade kadınların öngörüsüne, çalışkanlığına, merhametine ve adaletine ihtiyacımız var. Bu sayımızda da kadınların zorbalara karşı mücadelesini, onların umudunu kapak dosyamıza taşıdık.
Eski Mısır’da firavun kızı, firavun karısıydı Hatşepsut (MÖ 1507-1458). Kocası öldüğünde üvey oğlunu tahta çıkardı ama, birkaç yıl sonra kendisini firavun ilan etti. Hatşepsut, eski Mısır’ın güçlü bir firavunu olarak 21 yıl saltanat sürdü. Üvey oğlu ölümünden sonra kendisini sildi ama, arkeologlar 19. yüzyılda onu keşfetti.
Kleopatra eski Mısır’ın en ünlü kadını olabilirdi ama, hükümdar olarak Yeni Krallık döneminin ilk evresinde ülkeye hükmeden kadın firavun Hatşepsut’u (MÖ 1507-1458) gölgede bırakması imkansızdı. Hatşepsut’tan kimi zaman “Maatkare” (Hakikatın Tanrıçası) veya “Yukarı ve Aşağı Mısır’ın Kraliçesi” olarak da sözedilirdi.
Hatşepsut’un oturan heykeli
İktidarı eline aldıktan birkaç yıl sonra erkek görünümüne büründü: Sahte bir sakalla ve firavuna özgü nesnelerle betimlenmeye başladı. Asırlar sonra 19. yüzyıl ortasında arkeologlar ve mısırbilimciler bu eski firavunu keşfettiler. En muhteşem anıtı, Krallar Vadisi yakınlarında Deyr el-Bahri’de yaptırdığı tapınağıydı. Tapınağın etrafında çukurlardan çıkarılan binlerce taş parçası biraraya getirilerek Hatşepsut’un heykelleri ortaya çıkarıldı; bunlardan kimileri devasa boyuttaydı.
Hatşepsut’un kahyası ve mimarı Senenmut, bu güçlü kadının imajını yaratmakta önemli bir rol oynamıştı. Mimari, heykel ve mezar, Tanrı veya yarı Tanrı kabul edilen Mısır hükümdarlarının en güçü silahlarından biriydi; meşruiyetlerini sağlamak için bu yapıların her biri güçlü bir simgeydi. Hatşepsut’un saltanatı da, Eski Mısır’ın en yaratıcı dönemlerinden biriydi.
Hatşepsut, 1. Thutmosis’in kızı olarak dünyaya gelmiş, 12-13 yaşlarında erkek kardeşi 2.Thutmosis ile evlenmiş, ancak bu firavun MÖ 1479’da ölmüştü. Hatşepsut’un annesi Kraliçe Ahmose, dul kalan kızına iktidarı elinden bırakmamasını tavsiye etti. Acımasız ve kararlı bir kadın olan Ahmose, günümüz Sudan’ında çıkan bir isyan sırasında asilerin tamamını öldürtmesiyle tanınıyordu. Hatşepsut’un kendi oğlu yoktu ama, kocasının bir başka kadından olan 2 yaşındaki oğlu, 3. Thutmosis adıyla firavun ilan edildi. Hatşepsut da onun naibesi olacaktı. Ancak bununla yetinmedi ve o da annesinin izinden gitti. Üvey oğlunun krallık unvanına dokunmadı ama, kendisini resmen firavun ilan etti. Bugün Sudan’da bulunan, altın madenleriyle ünlü Kuş Krallığı’na en az 4 defa savaş açtığı, seferlere orduyla birlikte gittiği anlaşılıyor. Buradan elde ettiği büyük serveti, altyapı ve ticaret yolu yapımına ve kendi dinî-kültürel mirasını oluşturacak tapınaklara harcadı.
Hatşepsut’un oturan heykeli (New York Metropolitan Müzesi) ve Hatşepsut’un heykelinden yapay zekayla oluşturulan görüntüsü
Ömrünün sonuna doğru üvey oğlu 3. Thutmosis büyümüş, Hatşepsut’un ordularında komutan olarak göreve başlamıştı. Üvey annesi öldükten sonra tek başına firavun olacak; uzun, şanlı bir saltanat sürecek, askerî liderliğiyle tanınacaktı. Ancak üvey annesine düşmanlık beslediği anlaşılıyordu; çünkü Hatşepsut öldüğünde birdenbire tarihten yokoldu: Bütün görüntüleri muhtemelen üvey oğlu tarafından yokedildi; saltanatından, hattâ adından sözedilmesi dahi yasaklandı. 3. Thutmosis’in bu çabaları, Hatşepsut’u unutturmaya yetmeyecekti.
Yolsuzluk ve insan hakları ihlalleriyle gündeme gelen Güney Asya ülkelerinden Sri Lanka’da geçen Eylül ayındaki seçimlerde “sürpriz” bir sonuç çıktı. Solcu ve demokratik güçlerin birleşik partisinin adayı Anura Kumara Dissanayake başkan seçildi. Hedefi, ülkenin elitist, kayırmacı, “erkek” ve şiddet içeren siyasi kültürünü değiştirmek.
Ağustos 2022 sayımızda Sri Lanka’da Devlet Başkanı Gotabaya Rajapaksa’nın ülkesini terkederek Singapur’a kaçmak zorunda kaldığından bahsetmiş; ülkenin son 17 yılına damgasını vuran otoriter-popülist rejimin yıkılışından hareketle şöyle yazmıştık: “… Göstericiler yalnızca ekmek için sokağa çıkmadı, meşruiyetini yitiren ailenin yaldızları da döküldü… Ülkede son 40 yılda, elit kesimin haksız istifçiliği ve gösterişçi tüketimi de dahil olmak üzere aşırılıkları; çay tarlalarında ve fabrikalarda, yurtdışında göçmen olarak çalışanların sırtından gerçekleştirildi. Şimdi Sri Lanka’nın geleceği, pandeminin aksamaları ve ekonomik krizle kaynayan bir ortamda sokağın ‘Yeter’ dedikten sonra taleplerinin gerçekleşmesi için siyaset erbabını ne kadar zorlayacağına bağlı…”
Sri Lanka’nın kanlı tarihinin yakın tanıklarından Anura Kumara Dissanayake, ülke için yeni bir umut.
21 Eylül 2024’te yapılan başkanlık seçimini, 225 sandalyelik mecliste sadece 3 sandalyesi olan NPP’nin (Halkın Ulusal Gücü) adayı Anura Kumara Dissanayake’nin (AKD) kazanması bir dönüm noktası oldu. Bağımsızlıktan bu yana siyasal seçkinlerin ülke yönetiminde bulunduğu Sri Lanka’da yeni başkan, hem sosyal kökeni hem siyasal geçmişi itibarıyla tam bir aykırılık arzediyor. AKD, 1968’te pirinç yetiştirilen bir köyde doğdu. 1988-90’daki Janatha Vimukthi Peramuna (JVP-Halk kurtuluş Cephesi) silahlı isyanı sırasında henüz öğrenciydi. Baskıcı devlet şiddeti sonucunda yakın aile üyelerinin ve arkadaşlarının ölümlerine tanık oldu (tutuklu ve kaybedilenlerin sayısı 10 binlerceydi). Daha sonra üniversitede öğrenci hareketine aktif olarak katıldı. Son seçimlerdeki ana rakipleri ise, Colombo’daki ayrıcalıklı elit okulların üyeleri ve egemen siyasi çevrelerden gelenlerdi.
Yeni başkan, partisinin bir bileşeni olduğu NPP’nin (sendikaların, siyasi partilerin, kadın, gençlik, sivil toplum gruplarının ve aktivist ağlarının oluşturduğu geniş bir ittifak) adayıydı. Seçim manifestosu sıkı bir şekilde sosyal-demokrat bir çerçeve içerisinde yer alıyor ve sosyal korumaları güçlendirirken ülkenin ihracata dayalı ekonomisini sürdürmeye odaklanıyordu.
NPP kendi adına “sosyal adalet, ekonomik demokrasi, dayanışma ve işbirliği, sürdürülebilirlik ve yolsuzluk olmadan yönetişim” değerlerini öne çıkarıyor. Ancak temel hedeflerden biri, ana akım parti politikalarının hakim anti-demokratik (elitist, kayırmacı, erkek, şiddet içeren) kültürünü değiştirmek.
Almanya’dan dilini bile bilmediği Rusya’ya gelin gittiğinde 14 yaşındaydı. O dönem için “Dünyanın en sefil yaratığıyım” diye yazacaktı. Ölümün kenarında yıllarca yürüdükten, aşağılanmalara maruz kaldıktan sonra, kocası Çar 3. Piyotr’u “hâlletti”; Rusya tahtına geçerek “Büyük” sıfatını kazandı. 34 yıllık saltanatında ülkesini en tepeye taşıyacaktı.
Çariçe 2. Katerina’ya “Büyük” denmesinin nedeni neydi? Saltanatı sırasında Rusya’nın elde ettiği askerî başarılar mı? Kırım’ı ilhak etmesi (1783), İzmail Kalesi’ni ele geçiren (1790) Rus Ordusu’nun bütün Müslüman halkı kılıçtan geçirmesi mi? Torunlarından birine “Konstantin” adını vererek Rusya’nın sonraki yüzyılda İstanbul’u ele geçirme tutkusunu ateşlemesi mi? Diderot ve Voltaire’le mektuplaşıp devrin “aydın despot”larından birine dönüşmesi mi? Devrimden sonra Fransız aristokratların elindeki resim ve heykelleri satın alarak Petersburg’daki Ermitaj Sarayı’nın bugün dünyanın sayılı müzeleri arasına girmesini sağlaması mı? Ülkedeki serflik düzenini kaldırmadan, Rusya’nın modernleşme hamlelerine yüzeysel de olsa katkıda bulunması mı?
Aslında 34 yıllık saltanatının (1762-1796) siyasi hikayesi, bu yazının konusu değil. Burada sadece, Almanya’nın Stettin kasabasında Anhalt-Zerbst prenslik ailesinde büyümüş Sophie Augusta’nın nasıl olup da Rusya hükümdarı Çariçe 2. Katerina olduğuna bakalım. Bu bir siyasi hırs öyküsü olduğu kadar hayatta kalma savaşıdır.
Genç Katerina evlendiği sırada, G.C. Grooth’un resmi, 1744.
1729 doğumlu Sophie, 1744’te bir dizi tesadüf sonucu o dönemki Çariçe Yelizaveta tarafından gelin olarak seçildi. Büyük (Deli) Petro’nun kızı olan Yelizaveta, kendi çocuğu olmadığından kız kardeşinin oğlu Piyotr’u veliaht ilan etmiş, ona uygun küçük bir Alman prensesi ayarlamıştı. Sophie Rusya’da Ortodoksluğa geçti, Yekaterina ismini aldı (biz tarihimizde bilinen adıyla Katerina demeye devam edeceğiz) ve kendisinden 1 yaş büyük veliaht Piyotr ile evlendi.
Başından itibaren çok kötü bir evlilikti bu. Genç Katerina harıl harıl Rusça öğreniyor, tarih ve felsefe kitaplarına gömülerek zaman geçiriyor; kocası ise arkadaşlarıyla fare kovalamaca oynuyor, gece-gündüz keman çalıyor, oyuncak askerlerini dizerek savaş talimleri yapıyor ve köpeklerini tekmeliyordu (“köpeklerden sonra dünyanın en sefil yaratığıyım” diye yazıyordu Katerina anılarında). Bu iki çocuk arasındaki olgunluk farkı yıllar geçmesine rağmen hep aynı kaldı. Katerina yıllar sonra bu döneme ilişkin bir hatırat yazacak; herkesin bildiği bir sır olarak dedikodusu yayılan anılar nihayet 1859’da Rus devrimci Aleksandr Herzen tarafından Londra’da basılacaktı.
Bu anılara bakarsak, Piyotr çabuk öfkelenen, korkan, bugünden yarına ne yapacağı belli olmayan bir gençken; Katerina ciddi, görevlerini hiç ihmal etmeyen bir küçük hanımdı. Abartma payı olsa bile, reddedilmeyecek iki gerçek vardı: Çariçe Yelizaveta kendi yeğeninden çok bu genç geline güveniyordu; Katerina da sarayda, diplomatlar ve Bakanlar arasında dostluklar kurmayı başarmıştı. Anılarında şöyle yazıyordu: “Kendi kendime mutluluğu ve kederi bizim seçtiğimizi söylerdim. Eğer mutsuzsanız, bu duygunun üzerine çıkın ve mutluluğunuzun gelişecek olaylardan bağımsız olduğuna inanarak hareket edin.” Katerina bu dersi başına gelenler sayesinde öğrenmiş olmalıydı; çünkü hayatı hep diken üstündeydi. Uzun süre çocuksuz kalması da ölümcül bir sorundu. Sonunda gayriresmi olarak teşvik edildiği söylenen bir aşk serüveni sayesinde 1754’te Pavel adında bir oğlu dünyaya geldi. Gerçi bugün Pavel’in Piyotr’un oğlu olduğuna inanan (fizik olarak ona çok benziyordu) tarihçilerin sayısının artmasına rağmen, Katerina anılarında oğlunun babasının kim olduğunu (Saltikov adındaki aşığı) hissettirir.
Katerina aynanın önünde, Vigilius Erichsen’in portresi, Ermitaj Müzesi (üstte). Katerina’nın taç giyme töreninde giydiği kıyafet, Moskova Ulusal Müzeleri (altta).
Zaman geçtikçe Katerina, aralarında İngiliz elçisi ve şansölye Bestujev’in de bulunduğu yeni dostlar edindi. Rusya’nın 1758’de Prusya ile savaşa girmesi, Rus ordularının Berlin’e doğru ilerleyip Prusya Kralı 2. Friedrich’i (o da “Büyük” denilen hükümdarlardan biriydi) çok zor durumda bırakması, hem karı-kocanın hem de sarayın iyice bölünmesine yol açtı. Piyotr, kayıtsız-şartsız bir Prusya hayranıydı; Friedrich’i bir idol olarak benimsemiş, kendisini Rustan çok Alman gibi gören bir gençti. Hattâ Rus veliahtı olmasına rağmen, Ortodoksluğa sempati duymadığını, odasında sürekli Luther’ci kitaplarla vakit geçirdiğini saklamıyordu. Katerina ise sonradan benimsediği Ortodoksluğa büyük saygı gösteriyordu; ayrıca Fransa ve İngiltere’ye daha yakındı. Katerina’nın bu yıllarda yaptığı en büyük yatırım, topçu subayı Grigoriy Orlov’la kurduğu ilişki oldu; böylece başkentteki askerî kuvvetleri istediği yönde kullanabilecekti.
Sonunda 1762’de Çariçe Yelizaveta ölüp yerine Piyotr tahta çıktığında, saraydaki iki hizip gırtlak gırtlağa gelmeye hazırdı. Rus Ordusu o sırada Doğu Prusya’da ilerliyor, Prusya Kralı 3.Friedrich ne yapacağını bilemez hâlde kesin yenilgiyi bekliyordu. 3.Piyotr’un tahta çıkar çıkmaz ilk işi savaşı sonlandırmak, idolü Friedrich’e bütün ele geçirilmiş toprakları geri vermek oldu. Muzaffer Rus Ordusu’nun bu karardan duyduğu hayalkırıklığını dikkate almadı.
Yeni Çar ile karısı arasındaki ilişkiler de kopma noktasındaydı. O sırada Piyotr’un Prenses Elizaveta Vorotsova adında bir sevgilisi vardı: Karısından kurtularak onunla evlenmek istediğini bilmeyen yoktu. İngiliz elçisi Hanbury Williams, o günlerde Katerina’nın kendisine “ya öleceğim, ya hükmedeceğim” dediğini iddia etmiş, Fransız ataşesi Bérenger ise şöyle yazmıştı: “(Katerina’nın) maruz kaldığı aşağılanma, her gün inanılmaz bir sabırla katlandığı hakaretler, dine gösterdiği saygı, herkese karşı sergilediği iyi niyet, bilgi birikimi ve yetenekleri, adabı ve itibarı, Çarın (3. Piyotr) garip ve vahşi karakteriyle (tezat oluşturuyordu.)”
3.Piyotr tahta çıktıktan 6 ay sonra Prusya ile barış imzalanmasını kutlamak için bir yemek verdi. Çarla çariçe uzun masanın iki ucunda karşılıklı oturuyorlardı. Çar, imparatorluk ailesi adına kadeh kaldıran Katerina’ya nedense çok kızdı; herkesin duyabileceği şekilde “dum” diye bağırdı. “Aptal” demek olan bu kelime, Rusçada daha da ağır bir anlam taşıyordu. Katerina ağlamaya başladı, sonra kendisini toparladı. Yemekten sonra hemen başkentte kendisine ait bir konağa taşındı. 3. Piyotr karısının tutuklanmasını emrettiyse de, etrafındakiler onu zorlukla vazgeçirdiler.
Artık kılıçlar çekilmiş gibiydi. 3. Piyotr’un aldığı iki karar daha tabutuna son çivileri çakacaktı. Yeni Çar başkentteki seçkin muhafız alaylarının gururunu kırarak, Rus Ordusu’nun üniformasını değiştirdi, Prusya tarzını benimsedi. İkincisi, bir genelge yayımlatarak bütün Hıristiyan inanç ve kiliselerinin eşit olduğunu, Ortodoks kilisesinin oruçlarına uyma mecburiyetinin kaldırıldığını ilan etti. Aynı anda Petersburg yakınındaki Oranienbaum yazlık sarayının yakınında yaptırdığı Protestan kilisesi de kutsanarak kullanıma açıldı.
Piyotr ve Katerina düğünden sonra, G. C. Grooth’un resmi, 1745
Katerina sık sık asker kıyafetiyle ata binerdi. Vigilius Erichsen’in portresi.
Hem orduyu hem kiliseyi kızdıran bir çar ne kadar tahtta kalabilir? Her an tutuklanabileceğini, bir manastıra kapatılabileceğini veya öldürülebileceğini anlayan Katerina planını hazırlamıştı. Taraftarları arasında başkentin en prestijli muhafız birliği olan İsmaylovskiy Alayı’nın albayı Razumovski, Preobrajenskiy Alayı’ndan Passek, çoğu subay olan Orlov kardeşler, oğlu Pavel’in özel öğretmeni ünlü hukukçu Kont Panin ve Novgorod Başpiskoposu vardı. Bir İngiliz tüccardan da 100 bin ruble borç alındı.
28 Haziran 1762’de, çar ve çariçe başkentin dışındaki iki ayrı yazlık saraydaydılar. Ancak o gece Katerina’nın taraftarlarından Passek’in tutuklanması, alarm zilini çaldı. Orlov ve Katerina, yanlarında tek bir kişi olmadan sarayı arka kapıdan terketti. Arabada giderken bir Fransız berberine saçlarını yaptıran çariçe, arabadan arabaya geçerek sabah 8’de İzmailovskiy Alayı’nın karargahına ulaştı. Avluda hemen Katerina’ya “Bütün Rusyaların İmparatoriçesi” olarak biat edildi; ardından bütün muhafızlarla birlikte bu defa Semyonovskiy Alayı’nın karargahına gidildi; aynı şey orada da tekrarlandıktan sonra Preobrajenskiy Alayı’na ulaşıldı; Kazan Katedrali’nde bütün askerlerin ve Katerina yanlılarının huzurunda bir tören yapıldı. Katerina burada Rusya İmparatoriçesi olarak yemin etti, oğlu Pavel’i de veliaht ilan etti. Katerina ve ordusu öğle saatlerinde şehre girmiş, Kışlık Saray’da kalabalık bir törende yeni görevler dağıtılmış ve şehre giriş-çıkışlar yasaklanmıştı.
Bu sırada 3. Piyotr, yanında sevgilisi Prenses Elizaveta Vorontzova ve diğer yakınlarıyla sayfiye sarayı Peterhof’a gitmişti: Orada isim günü kutlanacaktı. Saraya geldiğinde karısını göremeyince şaşırdı; hattâ İngiliz elçisine göre saklambaç oynuyorlarmış gibi yatakların ve kapıların altına bile baktı. Katerina başkentte bütün yeni atamaları yapar, düşmanlarının bile kendisine bağlılık yemini etmesini sağlarken, Piyotr odadan odaya koşup onu arıyordu! Sonunda, o kadar hayran olduğu Prusya Kralı Friedrich’in sözleriyle “azarlanıp odasına gönderilen bir çocuk gibi” yeni düzene boyun eğdi. Deniz kenarından birkaç kilometre uzakta Ropça malikanesine kapatıldı, oradan karısına “kemanının ve Elizaveta Vorontzova’nın yanında bırakılmasını isteyen” mütevazı mektuplar gönderdi. İsteklerinden birincisine evet, ikincisine hayır cevabı aldı.
Çar 3. Piyotr’un öldürülme sahnesi, dönemin Fransız gravürü, 1762.
Piyotr’un hapsedildiği malikanede onu gözetim altında tutmakla görevli müfrezenin başı, bir numaralı düşmanı Orlov’du. 1 aydan kısa bir süre sonra Orlov çariçeye şu mektubu yazdı: “Majeste, majeste! Nasıl anlatabilirim olanları? Kölenize inanmayacaksınız ama artık o yok. Masada yemek yerken Prens Barvatinskiy (gardiyanlarından biri) ile tartışmaya başladı, ikisini ayırana kadar ölüp gitti. Beni affedin veya hemen idamımı emredin.”
Katerina bu mektubu çekmecesine kilitledi; ama söylentileri susturması gerekiyordu. Sonuçta ölen, Rusya’nın meşru hükümdarı ve Büyük Petro’nun torunuydu. Bir otopsi yapıldı ve 3. Piyotr’un doğal nedenlerle öldüğü hükmüne varıldı! Ancak şurası bir gerçekti: Ölmeseydi, Katerina asla tahtında rahat edemezdi. Nitekim Moskova’daki geleneksel taç giyme töreni, ancak onun ölümünün ardından 2 Eylül 1762’de yapıldı. Üstelik küçük bir pürüz daha vardı: Asıl hükümdarın, 8 yaşındaki oğlu Pavel olması gerekmiyor muydu? Nitekim buradaki törende Katerina, selamlamak için halkın karşısına çıktığında “Çok yaşa Çariçe Katerina!” diyecekleri yerde “Çok yaşa Çar Pavel Petroviç!” diye bağıranlar da duyuldu. Küçük veliahtın öğretmeni Kont Panin, Katerina’nın sadece naibe olacağını, Pavel’in tahta çıkacağını umarak katılmıştı darbeye; ama annesi bu beklentileri daha büyümeden bozdu. Pavel ancak annesinin gölgesinde 34 yıl geçirdikten sonra tahta çıkabilecekti!
Aradan zaman geçince Katerina’nın hükümdar olarak meşruiyeti iyice kökleşti. “Büyük” unvanını kazandı, sanki öz ve hakiki bir Rus gibi, “anneciğimiz” (matuşka) durumuna dönüştü. Pugaçev önderliğindeki köylü isyanı (1773-75) çariçenin bu ününü ortadan kaldırmadı. Puşkin’in yıllar sonra yazdığı Yüzbaşının Kızı romanı (1836) bile, Katerina’nın isyanı şiddetle bastırmasına rağmen, bilgeliğini ve merhametini kaybetmeden haksızlığa uğrayanları ödüllendirmesiyle sona eriyordu.
Kökeni 20 bin yıl önceye dayanan Ana Tanrıça inancı, 4.500 yıl öncesine kadar Anadolu coğrafyasına hükmetti. Mezopotamya’dan gelen Sâmi kökenli Akkad ve Assurlu tüccarlarla birlikte Tanrılar dönemi başlamıştı ama, Kubaba’nın (Kibele) ana ve dişi etkisi sona ermedi. Bu yıl, taş kültüne ait objenin ve kutsal odanın keşfi bir dönüm noktası oldu.
En eski din sistemleri kabul edilen Totemizm ve Animizm’de Tanrı yoktur; kutsal olarak ruhlar kabul edilir. Epi-Paleolitik (MÖ 18.000-12.000) ila Proto-Neolitik (MÖ 12.000- 10.000) dönemlerden itibaren izleyebildiğimiz Ana Tanrıça, Anadolu’daki ilktir ve Sâmi kökenli Akkad ve Assurlu tüccarların geldiği MÖ 2.500’e kadar da tektir; başka Tanrı da yoktur.
Demir Çağı’nda (MÖ 1.200- 300), Hitit mirası Orta Anadolu ve yakın çevresinde “Kubaba”ya, eski Yunan dünyasında ise Kybele’ye (Kibele) dönüşecek Ana Tanrıça; Konya-Çatalhöyük,Burdur-Hacılar, Niğde-Köşk Höyük gibi Neolitik Dönem (MÖ 10.000-5.500) yerleşmelerinde karşımıza çıkar. Çıplaklık ve abartılmış kadınlık uzuvlarıyla, kimi zaman da doğum yapma hâli ile betimlenmiş olan pişirilmiş toprak veya taş heykelciklerde görülür. “Tabiat Ana”yı Ana Tanrıça olarak resmeden Anadolu insanının, antropomorfik düşüncede bir monoteizmi yaşamaya başladığı gözlenir. Ana Tanrıça tapınımının, Kalkolitik (MÖ 4.500-3.500) ve Erken Tunç Çağı (MÖ 3.500-2.000) boyunca da devam ettiği; biraz daha soyut ve şematik de olsa pişirilmiş toprak ve taştan şekillendirilmiş kadın biçimli idollerden anlaşılmaktadır.
Oluz Höyük 2024 dönemi kazı alanının genel görünüşü. Solda kutsal alanlara ulaşan Pers yolu ile Pers mabedi, sağda ise kare biçimli sunaklardan oluşan Kubaba kutsal alanı.
MÖ 2.500’lerde Akkadların, MÖ 2.000’lerden itibaren de Assurlu tüccarların Anadolu’ya gelmesi, binlerce yıllık Ana Tanrıça tapınımının ikinci plana düşmesine neden olmuştur. Ana Tanrıça’nın varlığı nedeniyle anaerkil bir toplum düzenine sahip olan Anadolu halkının, Sâmi kültürle gelen çoktanrılı bir din anlayışına ve kadının ikinci plana atıldığı bir toplum düzenine geçtiği anlaşılmaktadır. Assur Ticaret Kolonileri Çağı, yazılı belgeleri ve resim sanatı, kadının Anadolu toplumundaki yeni yerine dair önemli bulgular sunar. İzleyen Hitit Dönemi panteonunda Tanrıçaların Tanrılardan sonra betimlenmesi ve anılması, Mezopotamya’dan gelen Sâmi kültürünün etkisi ile açıklanabilir.
Ana Tanrıça inancının Demir Çağı’nda Anadolu’da yeniden dirildiğini görmekteyiz. Gaziantep Karkamış’ta, “Kubaba” adıyla anılan bir Tanrıçanın, genel özellikleri ile Neolitik Dönem’deki Ana Tanrıça’nın bu dönemdeki yansıması olduğu anlaşılmaktadır. Yazılı kaynaklarda Karkamış kentinin hükümdarı ve ana kraliçesi olarak anılan “Kubaba” için tapınaklar inşa edildiği, sunaklar yapıldığı ve kurbanlar kesildiği ifade edilir.
Kutsal odanın doğu duvarı önüne özenle yerleştirilmiş kutsal taşın, batı ve güney yüzlerinde basit insan müdahaleleri olduğu görülüyor.
Ünlü Frig kralı Midas (MÖ 740-700), Karkamış kralı Pisiris ile Assur İmparatorluğu’na karşı yaptığı ittifak sırasında “Kubaba” kültünü başkent Gordion’a (Polatlı-Yassıhöyük) taşımış ve Ana Tanrıça inancını kendi ülkesinde tesis etmiştir. Kral Midas tarafından Frig dinsel dünyasına tanıtılan ve benimsetilen Kubaba, çok kısa bir sürede Ana Tanrıça olarak pantheon’un başına yerleştirilmiştir.
“Kubile”, “Matar” ya da “Materan” adlarıyla tapınılmaya başlanan “Kubaba” ile ilgili yazılı belgeler ile heykeltraşlık eserleri değerlendirildiğinde; Midas dönemi ve hemen sonrasındaki süreçte, Frig Krallığı’nda MÖ 700’lerden itibaren tek Tanrılı görünüme yakın bir inanç sistemi kurulduğu gözlenir.
Gerek Karkamış’ın bulunduğu Güneydoğu Anadolu’da gerekse de Gordion’un yer aldığı Kızılırmak’ın batısındaki coğrafyada “Kubaba” inancı ile ilgili kapalı mekan bir tapınak bugüne kadar saptanamamıştır. Bununla birlikte, Geç Hitit ve Frig gibi karakterli ve güçlü iki kültür bölgesi arasında yer alan Kızılırmak Havzası’nda ise çok daha önemli bulgular keşfedilmeye başlanmıştır. 2007’den beri sistematik arkeolojik kazılarla araştırılan Amasya-Oluz Höyük’te, Tanrıça “Kubaba”ya adanmış bir kutsal alan açığa çıkarılmaktadır. İlk olarak bir sunağın keşfiyle başlayan kazı çalışmaları, 2024’te içinde özel yapılar ile taş kültüne ait kutsal taşın korunduğu odanın keşfiyle yeni bir boyuta geçmiştir.
Gaziantep sınırları içindeki Karkamış’ta, British Museum’un 1911-1914’te gerçekleştirdiği kazılarda bulunan ünlü Kubaba kabartması. Kubaba, kentin en önemli Tanrıçasıydı ve Karkamış kraliçesi olarak anılıyordu.
Geç Frig ve Med dönemlerine ait 4B Mimari Tabakası’nda ortaya çıkarılan “Kubaba” kutsal alanının inşa çalışmaları MÖ 620-600 arasında başlamış olmalıdır. Alanın merkezinde kareye yakın bir plan şemasına sahip “Kubaba” sunağı, ince taneli tüf taşından oluşturulmuş küp prizması biçiminde masif bir yapıdır. 4.50 m. x 3.75 m boyutundaki sunağın kenarları kaba yontu taşlarla örülmüş olup, iç kısmı moloz taşlarla doldurulmuştur. Sunağın batı ve doğusunda düzgün biçimde uzanan ve yapıya fiziken bağlı kalın duvar biçimindeki iki uzantı, sunak olabilecek başka iki yapıya birleşmektedir.
“Kubaba” sunağının güneyindeki alan ise, buraya yaklaşmak ve ulaşmak için imal edilmiş düzgünce bir taş döşemeye sahip. İnananlar, kurban ve sunuları ile ritus’larını bu alandan sunağa ulaşarak gerçekleştiriyordu. Sunağın güneybatı köşesinde bulunan taştan şekillendirilmiş bir “Kubaba” heykelciği ile kemikten oyulmuş bir yırtıcı kuş figürini, buradaki adaklardan olmalıdır. Ayrıca, sunak yakın çevresinde gerçekleştirilen kazı çalışmalarında bulunan onlarca delikli phlanks (koyun parmak kemiği) ile astragalos (aşık kemiği), “Kubaba” inancındaki ayinleri idare eden ruhbana ait olmalıdır. Bu kişilerin bu objelerle yaptığı ve “kemikli kamçı” dedikleri bir aletle ritus sırasında kan gelinceye kadar kendi bedenlerine vurdukları, yazılı kaynaklardan bilinmektedir.
Kutsal alanda sunak kadar önemli bir yapı da, alanın batısında açığa çıkarılmıştır. Taş temel seviyesinde bulunan oda, kare planlıdır; doğudaki girişinin hemen karşısında, batı duvarının önünde, girişi ortalayacak biçimde yerleştirilmiş iri bir çakmaktaşı blok saptanmıştır. Kabaca işlenmiş çakmaktaşı, blok zemine özenle yerleştirilmiştir. Taşı sabitlemek için yassı ve ince bir plaka taş ile destek yapılmıştır. Taşın güneye bakan yüzünde gözçukuru benzeri iki oyuk, batıya bakan yüzünde ise düzgünce oyularak oluşturulmuş derin bir hat bulunmaktadır. “Kubaba” sunağının hemen batısında inşa edilmiş özel bir odada, girişin karşısına yerleştirilmiş ve az da olsa müdahale görmüş bu taş blokun kutsal alan içinde özel bir anlamı olmalıdır.
Oluz Höyük 2024 dönemi kazı çalışmalarında keşfedilen “taş kültü”ne adanmış “kutsal oda” ve girişin karşısındaki “Kubaba’nın kutsal taşı”. Kutsal odanın ilerisinde Kubaba ve Med Sunağı yer alıyor
Çorum yakınlarındaki Boğazköy Büyükkale’de keşfedilmiş ünlü heykel. Kubaba, bir ayin sırasında müzisyenlerle birlikte tasvir edilmiş.
Ebedi bir hayatı temsil eden taşın, Kubaba inancında önemli bir yeri vardır. Frigya bölgesinin önemli kenti Pessinus’taki (Ballıhisar) Kybele Tapınağı’nda, Ana Tanrıça’yı göktaşı olduğu tahmin edilen kara bir taş temsil ediyordu. Kartacalılar ile yapılan Pön Savaşları sırasında Romalılar, Pergamon Krallığı’na bir heyet göndererek bu taşı MÖ 204 yılının Mayıs ayında Roma’ya getirttiler ve bir meydana yerleştirdiler. Sonrasında birkaç yıldır kurak giden havalar yağışlı gitmeye başladı. Romalı siyasetçiler gelişmeleri “Kara Taş”a bağlayarak propaganda yaptılar ve halkın maneviyatını yükselttiler. Sonrasındaki savaşta ise Romalılar Kartacalıları mağlup etti.
Tanrıça “Kubaba” ve “taş kültü” ilişkisi bugüne kadar sadece yazılı kaynaklardan izlenebilmiştir. Pessinus’ta günümüze ulaşan tapınak ise Roma dönemine ait olup “imparatorluk kültü”ne adanmıştır. Bilinenin aksine, Pessinus’ta bir Kybele tapınağı yoktur. Oluz Höyük “Kubaba” kutsal alanı ve burada keşfedilen kutsal taşın varlığı, tarihsel süreçten bildiğimiz Ana Tanrıça inancıyla “Kubaba” arasındaki ilişkiyi yansıtan tek ve temel bulgudur.
18. yüzyıl tarihçisi Hâkim Mehmed Efendi, bir grup kadının Eminönü’ndeki isyanını (1758 “Pirinç Yağması”) şaşkın ve öfkeli hâlde tarihe kayıt düşerken, kadınların asla şiddete kadir olmadıkları düşüncesindeydi. Kıtlık nedeniyle sabrı taşan ve Safiye Hatun’un öncülüğünde ayaklanan yüzlerce Kasımpaşalı kadın, erkeklerin “bir kere daha düşünmesini” sağlamıştı.
Kasımpaşalı şarkıcı Güllü’nün seslendirdiği, 1994’te çıkan ve sözleri Selami Şahin’e ait “Kasımpaşalı” isimli Roman havası parçada şöyle deniyordu: “Kasımpaşalıyım / Eli maşalıyım / Çok şukarım ama / Yandan façalıyım.” Sanırım “eli maşalı” tabirini birçoğumuzun diline dolayan bu şarkıdır.
Yazar Asaf Hâlet Çelebi’nin 1956’da yayımladığı Konuşulan Fransızca sözlüğünde “dragon” kelimesine karşılık olarak “titiz, huysuz, dilediğini yapan, hiçbir şeyden korkmayan kadın, eli maşalı” anlamı verilmiş. 1900’de yayımlanan ünlü Kamus-ı Türkî’de “eli maşalı” tabiri “edebsiz, kavgacı” diye tanımlanıyor; TDK bu tanıma “dayak atmayı seven” anlamını ekliyor. 1680’de Meninski’nin yayımladığı Thesaurus isimli sözlükte ise “maşalu” sadece bir tüfek cinsini ifade ediyordu. Arada ne oldu da “eli maşalı” tabiri kavgacı kadını ifade etmeye ve özellikle de Kasımpaşalı kadınları düşündürmeye başladı? Hem de 17. yüzyılda yazan Evliya Çelebi’nin, semt kadınlarını edebiyle ünlü Rabia-yı Adeviye’ye benzetmesine rağmen?
Amazonlar Acâibü’l-mahlûkat’taki bir rivayete göre Âd kavminden kalma adalı dev kadınlar İskender’e boyun eğmeyi reddedip karşı koydular (tarihçi Hâkim Mehmed, Kasımpaşalı kadınları onlara benzetmişti). Aristo, İskender’e onlarla savaşmamasını, çünkü yenerse kadınları yenmiş olacağından övünemeyeceğini, yenilirse de namının daha beter olacağını söyledi. İskender elçi gönderip barış için bu kavimden sadece 40 savaşçı kadın istedi; kabul ettiler. Tuttuğunu paçasından ikiye ayıran bu savaşçılar İskender’e nice zaferler getirdi (Acâibü’l-mahlûkât, derleyen Muhammed el-Tûsî, res. ?, Osmanlı işi, yüzyıl, Walters Sanat
Osmanlı-İslâm resmî ideolojisine göre kadın güçsüzdür; Gelibolulu Âlî, Mevâidü’n-nefâis adlı eserinde kadının korunmaya muhtaç olduğunu söyler. Öyle ki şedit kadın tipini en sık gördüğümüz kaynaklar, cihanın az görülmüş tuhaflıklarını konu alan Acâibü’l-mahlûkat yazmalarıdır.
Müslim’den aktarılan bir hadis nedeniyle kadın akıldan noksan sayılır, ayrıca ata binmesine de Peygamber lanet etmiştir (Zeylâî, Nasbü’r-Râye). Kadın zaman zaman kurnazca hile yapabilse de Hâkim Mehmed Efendi’nin (öl.1770) tarihinde yazdığına göre “darp ve şiddete kadir değildir”; bu nedenle askerlik de yapamaz.
Bu genel kabullere rağmen 15. yüzyıl Anadolu’sunda yazıya geçirilen Dede Korkut Hikâyeleri’nde kadın at biner, ok atar ve kılıç kuşanır. “Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı” hikayesinde Kan Turalı, kendisine denk yiğitlikte bir eş dilerken, aradığını Trabzon tekfurunun kızı Selcen Hatun’da bulur. Bazı sınavlardan geçtikten sonra kızı alıp obasına dönmektedir ki gece yüzlerce hasetçinin baskınına uğrar. Çarpışma esnasında yaralanan Kan Turalı’yı düşmanın üzerine atını salan karısı Selcen Hatun kurtarmıştır; öyle savaşmıştır ki kılıcının kabzasından kan damlamaktadır. Kan Turalı bir kadın tarafından kurtarıldığına utanır ve eşini öldüreceğini söyler. Selcen pek de ürkmüş görünmez; “Kılıç veya ok, hangisini istersen kuşan da gel” der; gene kıyamayıp temrenini sökerek attığı bir ok ile Kan Turalı’nın başındaki biti vurur. Kan Turalı bu muazzam nişancılık karşısında şaşırıp karısını yalnızca sınadığını söyler ve kucaklaşırlar.
Dede Korkut’taki savaşçı kadın tiplerinin varlık sebebi, acımasız bozkırın konar-göçer hayatta iki cinse de sorumlulukları eşit biçimde üleştirmesiyle ilgili olmalıdır. Kasımpaşa’da da benzer bir “sorumluluk üleşme zarureti” vardı. Evliya Çelebi’ye göre Fatih zamanında bir denizci kenti olarak inşaına başlanan bu semt, adını da burayı imar etmekle görevli Kasım Paşa’dan aldı. Kıyıya kurulan tersane, şehrin sosyoekonomik yapısını tayin etti. Kent ahalisi denizci askerler, esnaf, tüccarlar ve gemi marangozlarından oluşuyordu. Testere ve çekiç seslerinin eksilmediği, Haliç’te biriken kanal sularının yaydığı ağır bir kokuyla çevrili bu tekinsiz semtte; uzun deniz seferlerine uğurladıkları kocalarını bekleyen kadınlar, muhtemelen yılın büyük bölümünde fazlaca sorumluluk üstleniyordu.
Tabuta darbe Hindistan’daki Serendib şehrinde ne zaman bir padişah ölürse karısı eline kılıç ya da süpürge alarak tabutuna vurur ve “Melik öldü, baki olan Allah’tır” diye bağırırmış (Acâibü’l-mahlûkât, s. 93b).
Tersanede 300 azeb nöbetçisinin koruduğu “San Pavla” adında büyük bir zindan yer alıyordu. Deniz kıyısında olması sebebiyle semte giren çıkan da belli değildi. Kadınların çarşı-pazarda, hamam yolunda, türbe veya kilise ziyaretlerinde karşılarına çıkabilecek tipler, bıkkın gardiyanlardan, gün boyu testere sallamaktan kendinden geçmiş işçilerden, izne çıkmış mahkumlardan, karaya yeni ayak basmış azılı gemicilerden ibaretti… Kasımpaşa semtinin bu tarihî dokusu, buralı kadınların 1758’de neden ayaklandıklarını, Kasımpaşalı kadının neden şedit ve “eli maşalı” olarak anıldığını ve günümüzde bile kullandığımız bir deyimle iki buçuk asır önce yaşanan tarihî bir vaka arasında ne gibi bir bağ olabileceğini anlamamıza yardımcı olabilir.
11 Nisan 1973’te Gün gazetesinde yayımlanan imzasız kısa bir yazı, “Kasımpaşalı eli maşalı” tabirinin Kasımpaşa’da maşa satan Çingenelerden değil, 18. yüzyılda ellerinde maşalarla ayaklanan Kasımpaşalı kadınlardan geldiğini söylüyordu. Demek ki tabirin nereden geldiği 50 sene öncesinde de biraz tartışmalıydı. Gazeteci yazar Niyazi Ahmet Banoğlu’nun 30 Mayıs 1933’te Vakit gazetesinde yazdığı bir makalede, Kasımpaşa’dan “başı hotozlu, eli maşalı” kadınların kayıklarla İstanbul suriçine gelip ortalığı birbirine kattıklarından sözediliyordu. Cumhuriyet döneminde tabirin kökeniyle ilgili az-çok bir fikir varmış gibi görünüyor. Elbette dönemin asli kaynakları şiddetin boyutlarını anlamamıza yardımcı olacak daha çok veri içeriyor.
Dönemin tanığı ve Osmanlı vakanüvisi, yani devletin kadrolu tarihçisi Hâkim Mehmed Efendi, 1752-1766 hadiselerini kapsayan ve kendi adıyla anılan tarihinde, İstanbul’daki pirinç kıtlığı zamanında 8 Mayıs 1758 tarihinde, Kasımpaşa ve Tophane’den gelen kadınların faili olduğu bir şiddet ve yağma hadisesinden ayrıntılarıyla bahseder. O sene kuraklık sebebiyle taşradan İstanbul’a büyük bir göç olmuş ve artan nüfus nedeniyle ekmek kıtlığı başgöstermişti. Ekmek bulamayanlar pirinç yemek durumundaydı; aşırı talep ve stokçuluk nedeniyle pirinç de bulunmaz oldu. Akdeniz’de esen ters rüzgârlar Mısır’dan gelmesi beklenen pirinç gemilerinin varışını geciktirince, Ramazan’a hazırlanan Kasımpaşalı kadınlar çileden çıktı. Hâkim Mehmed Efendi’nin ayaklanan bu şedit kadın topluluğuna gösterdiği öfke epey büyük. O satırlar günümüz Türkçesiyle şöyle:
Harem dayağı Muhammed bin Raşid adında birinin sakalları çıkan bir kızı varmış. Bir gece bir düğünde kadınlar cemiyetine girince “bu er kişi bizim aramızda ne arar?” denilerek darp edilmiş. Kızın “ben kadınım” feryadı kendini açıp gösterinceye kadar fayda etmemiş (Acâibü’l-mahlûkât, 133b).
“Bir miktar edepsiz ve hayasız avrat taifesi, Kasımpaşa ve Tophane taraflarında sakin olan sürtük dilenciler (sâile-yi sürtük), 10 mahalleden kovulmuş bir alay hayasız Çingene, kimi elinde torba, kimi makrame, kimi sepetle gümrük önünde (bugünkü Eminönü) pirinç mahzenleri civarında toplandılar. Kasımpaşa’da 18 Arap gemicinin boşadığı Avrat Adası döküntüsü cadı, hileci Çingeneler ortalığı velveleye verdi. Bu arsız rüsva kezbanlar arasında bir Arap karısının meğer çalıntı bir yatağanı varmış, bir mahzende bir tüccarın birinin birkaç sepet pirinci olduğunu öğrenince hemen kapıyı kırıp içeri girip pirinç sahibine hamle etti. Meğer biçare adam bir Ermeni’ymiş. Arap karısı Ermeni’yi çuval gibi altına alıp, saçını sakalını yolup, çanlı kilisede aforoz yemini ettirmedikçe bırakmaz.
Suç ortağı olan kadınlar hücum edip kimi Ermeni’nin sakalını, kimi husyelerini çekip namusunu zedelediler. Dökülen pirinci kimi torbasına, kimi donuna, kimi yaşmağı ucuna ve ceplerine doldurdu. İstanbul halkına seyir ve temaşa lazım, toplanıp bu hâli izlemeye koyuldular. Avrat taifesi dövmeye ve şiddete (darb u teşdide) kabil değil, işin aslı da bir maskaralık gösterisinden ibaret. Kapu’ya haber olunup zabitler geldi ve bunları def ettiler. Ermeni tüccarın her şeyi yağma edilmişti. Ağa Paşa’nın (Yeniçeri Ağası Nalbant Mehmed) dahi bu bir avuç sefil kadını def edemediği konuşulmaya başlandı. Kadınlar kaybolup gittiler. Aslında bu kadarcık kadını def etmek başlangıçta mümkündü, Ağa yumuşak davranıp gaflet gösterdi diye azledilmesi icap etti. Bir-iki güne pirinç gemileri gelip gümrük önünde pirinç sepetleri yığıldı. Kadınlar hakkında Peygamber bunların dini ve aklının eksik olduğunu söyler ki akılları tam olsa bu gibi işe girişmezlerdi. Kadının şerrinden sana sığınırım duası Peygamber dualarından sayılır…”
Hâkim Mehmed’in bu satırlarını kaynak alarak Mür’it- tevârîh adlı bir tarih yazan Şemdânizâde Süleyman (öl. 1779), kadınların Yeniçeri ağasına da küfrettiklerini ve onun namusunu da incittiklerini ekliyor!
Dönemin tanıkları, kadınların kimilerinde yatağan kılıç bile olduğunu söylemelerine rağmen maşadan bahsetmiyorlar. Ancak dönemin İngiliz Büyükelçisi James Porter, Turkey: Its History and Progress adlı eserinde, erkekler kıtlık karşısında somurtup otururken kadınların sabırsız ve cüretkar davrandıklarını; önemli bir kalabalık oluşturduklarını ve ellerine çekiçler (hammers), marangoz keskileri (chisels) ve törpüler (files) alarak tekel deposuna saldırdıklarını; kimsenin onları durduramadığını ve ceza almadan çekip gittiklerini söylüyor.
Anlaşılan o ki kadınlar her evde bulunabilecek kimi aletleri kaparak suriçine girmişlerdi. Teçhizatlarının arasında, mangallardaki maşaların bulunması da olası. 19. yüzyılda Veled Çelebi’nin derlediği Nasreddin Hoca fıkralarından birinde Hoca, 3 bin kuruş gibi abartılı bir rakama satılan bir kılıcın niteliğini sorunca “Düşmana sallarsan 5 arşın uzar” diye cevap alır. O da evdeki maşayı getirip 3 bin kuruşa satmaya çalışır; esnaf fiyatın sebebini sorunca “karı bana kızıp da maşayı fırlattığı gibi 10 arşın, belki daha ziyade uzar” yanıtını verir. Anlaşılan maşa, kadının eli altında her an hazır bir silahtı.
Eli çuvaldızlı Osmanlı şairleri Cinânî ve Atâi tarafından 16. ve 17. yüzyılda anlatılan bir hikayeye göre Üsküdar’da bir sapık, kadınların bulunduğu bir bahçeye çitlerin arasından cinsel organını uzatınca acı bir ders aldı. Kadınlardan biri çuvaldızı uzva sapladığı anda herif olduğu yerde feryat- figan mıhlanıp kaldı ve adı da “kuşu ipli”ye çıktı (Hamse- yi Atâî, 1721, res. ?, Baltimore Walters Sanat Müzesi, W. 666, s. 91a).
1758 “Pirinç Yağması” hadisesinin faili yüzlerce Kasımpaşalı kadın, Osmanlı devletlilerini ellerinde maşalarla epey ürkütmüş gibi görünüyor; üstelik bıyığı ensesinde bir yeniçeri ağasının kariyerini de o maşalarla tutup ateşe attıkları için tarihte görkemli bir yer tutuyorlar. Bu hareketi, kadınlıkla ilgili bir talep taşımaması nedeniyle Türkiye’deki ilk kadın hareketlerinden biri saymak güçtür belki. Çünkü kadınlar, toplumsal cinsiyet rolleri içinde başat vazifeleri olarak görülen mutfak ve ev idaresi işlerinde şehirdeki kıtlık nedeniyle zorluk çektikleri için isyan etmişlerdi. Verili görevlerine itiraz etmiyor, onu layıkıyla yapabilmek için didiniyorlardı; mutfak işlerinde müştereklik talep etmiyorlardı örneğin.
Öte yandan İngiliz Büyükelçisi James Porter, bu kıtlık zamanı erkeklerin uyuşukluğu karşısında kadınların cüretkarlığına dikkati çekiyor. Bu kadar yasaklamadan, üst-başlarına müdahale edilmesinden, eve tıkılmalarından, dinî bir iddia ile lanetlenmelerinden ve çoğu zaman erkeğin de rollerini üstlenmek zorunda kalmalarından sonra; yeniçeri ağasını bile ayaklar altına alan bu büyük öfkenin sadece birkaç kile pirincin yokluğundan doğduğu düşünülebilir mi? Kasımpaşalı kadınların örgütlü bir hareket ortaya koydukları, toplum ve devlet nezdinde kendilerine biçilen “güçsüz, zayıf ve merhamete muhtaç” algısını yerlebir ettikleri ve kendi ölçeğinde bir devrim yaptıkları ortadadır.
Kasımpaşalı ve eli maşalı kadınlar, bu hadiseden hiçbir ceza almadan kurtuldular; ancak liderleri Mehmed kızı Safiye “eli maşalılığa” devam edince, yıllar sonra Osmanlı mahkemelerine takıldı. Tarih kitaplarına geçmeyen ama kadı sicillerinde yer alan hikayesine göre Bulgaristan’daki Şumnu’dan Kasımpaşa’ya, buradaki Kadı Mehmed Mahallesi’ne yerleşmiş ve 10 sene kadar ikamet etmişti. Mahalle ahalisinin elindeki şikayet dilekçelerine bakılırsa suç dosyası bir hayli kabarıktı. Ahali, 20 Ocak 1760 tarihinde Safiye’nin mahalleden Hüseyin adlı bir adamın başını sopayla yardığını, 9 gün sonra da kocası Mustafa ile birlikte komşularla kavga çıkardıklarını bildiriyordu. Çift mahalleden uzaklaştırıldı, ama 24 Ekim 1763’te yeniden eski evlerine taşınıp komşularına bağırıp-çağırmaya ve kırıp dökmeye devam ettiler; oysa iyi geçim üzere olmayı taahhüt etmişlerdi.
Mahalleli iddialarını gittikçe ciddileştiriyordu: 22 Aralık 1765’te Safiye ve eşi, sözümona evlerine eşkıya ve fahişe alıp beraber şarap içtiler. Fena işlerde ısrar etmeleri nedeniyle kesin ihraçları için ferman çıkarıldı. Ancak bu ferman yerine getirilemeden Safiye, 19 Mart 1766 gecesi yatsıdan sonra mahalle sakini Attar İbrahim’in dükkanını ve mahalleyi yakmaya çalışırken yakalandı; o sırada oradan geçen Kayıkçı İsmail ve Halil de olaya şahitlik ettiler. 16 adam ve 11 hatun Safiye’nin bu gibi fenalıklardan sakınmadığını ağızbirliğiyle ikrar ettiler ve tâzir (kınama, hapis veya dayak) cezasına çarptırılmasını, evlerinin satılarak Şumnu’ya sürgün edilmesini talep ettiler. Denilenlere göre Safiye’ye, eşinden başka kardeşi Mehmed ve anası Ümmühanî de yardım ediyordu.
Hanya’yı Konya’yı görmek Yeniçeri Ağası Nalbant Mehmed Paşa, 8 Mayıs 1758’deki “Pirinç Yağması” hadisesinde kadınları hafife almış ve şiddetleri karşısında şaşkınlığa uğramıştı. Aynı gün bir tezkire ve padişahın olur yazısı ile azledilip Hanya’ya muhafız olarak sürüldü (DA, AE.SMST.III, 325- 26131).
“Safiye meselesi” saraya kadar taşındı ve arz odasında hatunun marifetleri padişaha bir bir sayıldı: 4 sene önce kaynanasını havanla darp ederek öldürmüş, bunun için zindanda 8 ay yatmıştı. 8 yıl önce pirinç kıtlığı zamanında ayaklanan kadınların başı olduğu; pirinç mahzeninin kapısını kırmaya giriştiği; yakınlarda da sabun kıtlığında ortaya çıkıp sabun mahzeni kapısını kırmak için yanında balta taşıdığı tespit edilmişti. Safiye kağıttan ayakkabı ürettiği için yolu Sadrazam’ın da sarayına düşmüş, orada da kahya ile kavga etmeyi başarmıştı. Bu gibi işlerde cezayı belirlemek kadı efendiyi aşıyor, durum padişahın iradesine bırakılıyordu. Nüfusun ve iaşesinin iyi yönetilememesi nedeniyle başgösteren kıtlığa karşı hemcinslerini örgütleyerek elinde maşa yahut balta ile başkaldıran; nice devletlinin ayağını kaydıran ve devletle boy ölçüşen; geçinmesi zor mizacıyla önüne gelenle kavga eden Safiye Hatun; dönemin padişahı 3. Mustafa’nın iki dudağı arasından dökülen bir emirle, 21 Mart 1766’da kaydının sicile işlenmesini müteakip idam edildi! Sicil kenarına hınçla not düşülmüş: “Kasımpaşalı karının ilamı. Anılan avradı Kasımpaşa’da astılar.”
Safiye’nin idamı “Kasımpaşalı eli maşalı” deyimine ilham veren Kasımpaşalı Safiye, “Pirinç Yağması” olayını örgütlemenin ötesinde başka suçlara da karışmış ve 1766’da yargılanarak idam edildiği mahkemece kayda geçirilmişti. (İstanbul Mahkemesi, 25 Numaralı Kadı Sicili, s. 263-1).
Anlaşılan o ki, şedit kadını ifade eden “Kasımpaşalı, eli maşalı” tabiri gerçekten de 1758 Pirinç Yağması olayına ve semtin kültürel arka planına dayanıyor. Her ne kadar başka suçları olsa da, Safiye Hatun’un yaşamını yitirmesinin sebeplerinden biri olan bu vaka, deyimin kahramanı olarak Şumnulu-Kasımpaşalı Mehmed kızı Safiye ismini tarihe not düşmemizi zorunlu kılıyor. Ayrıca Safiye’nin hikayesi, bize bir kadının nelere kadir olup olmadığı konusunda ahkam keserken epey temkinli olmayı da öğütlüyor.
Yine Güllü’nün şarkısı ile noktalayalım: “Abe tencerem var tavam var / Kasımpaşalıyım avam var / Takunyamın tıkırtısı / Abe nedir bu çirkef gacıların sıkıntısı?”