Etiket: sayı:119

  • Edebiyat dergileri arasında Yahya Kemal rekabeti vardı

    Edebiyat dergileri arasında Yahya Kemal rekabeti vardı

    40’lı yılların ortalarında sanat-edebiyat dünyamızdaki en önemli duayen Yahya Kemal Beyatlı idi. “Üstad”ın yeni şiirlerini veya kendisiyle ilgili makaleleri ilk defa yayımlamak konusunda dönemin iki dergisi arasında büyük rekabet vardı. Suut Kemal Yetkin’in Cahit Tanyol’a yazdığı ve ilk defa günışığına çıkan mektuplar, bu rekabetin asaletini gösteriyor.

    Düşünür, şair, yazar Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958), henüz hayattayken eserleriyle ülkeye malolmuş müstesna bir şahsiyetti. Edebiyat dünyasındaki etkisi ve ağırlığı da, buna koşut olarak epey yüksekti. Savaş yıllarından hemen sonra, özellikle 1940’lı yılların ortalarından itibaren süreli yayınlarla yeniden canlanan edebiyat çevrelerinde “üstad”ın bir şiirini veya başka bir önemli kalemin kendisiyle bir yazısını yayımlamak epey prestijli bir hâldi. İşte bu dönemde iki süreli yayının “Yahya Kemal rekabeti”ni ortaya koyan mektuplar, ilk defa günışığına çıkıyor.

    sahaftan-2
    Gazete formatında çıkarılan Sanat ve Edebiyat dergisinin 16-19 Nisan 1947 tarihli 10. sayısında yayımlanan Cahit Tanyol’un “Yahya Kemal ve İstanbul” isimli yazısı.

    O dönemin önde gelen edebiyat yayınlarından ilki, Suut Kemal Yetkin tarafından gazete formatında çıkarılan Sanat ve Edebiyat dergisi idi. 1903’te Urfa’da doğan Yetkin, 3 Mart 1924’te hilafetin kaldırılması ve Osmanlı hanedan üyelerinin Türkiye dışına çıkarılması için kanun teklifi veren 54 kişiden biri olan Şeyh Mustafa Saffet (Yetkin) Efendi’nin oğluydu. İstanbul’da Mekteb-i Sultani yani Galatasaray Lisesi’nde okumuş; 1925’te Sorbonne ve Rennes Üniversitelerinde öğrenim görmüştü. Yine Fransa’da pedagoji eğitimi alan Suut Kemal Bey 1930’da Türkiye’ye döndü; Anadolu’nun çeşitli illerinde felsefe ve pedagoji öğretmenliği yaptı. 1941’e kadar İstanbul ve Ankara’da akademik görevler üstlendi ve o yıl Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde profesör oldu. 1943-1950 arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Urfa milletvekili olarak bulunan Yetkin, sonraki yıllarında akademik hayata geri döndü (1958’de ordinaryüs profesörlüğe yükseltilen Suut Kemal Bey, Paris ve Columbia Üniversitelerinde Türk sanatı üzerine dersler de vermiş; Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nü ve Sanat Eleştirmenleri Derneği’ni kurmuştu. 18 Nisan 1980’de vefat edecekti).

    Sanata ve edebiyata ait pek çok kitap-makale kaleme alan, önemli çevirilere imza atan, çalışkan ve üretken bir biliminsanı olan Suut Kemal Yetkin, Ankara’da milletvekili olarak görev yaparken Sanat ve Edebiyat adıyla bir süreli yayın çıkarmıştı. 4 Ocak 1947 ile 16 Aralık 1947 tarihleri arasında yayımlanan bu süreli yayın 50 sayı çıkabilmişti. Derginin sahibi kendisi, yazıişleri müdürleri ise Selahattin Batu (ilk 15 sayı) ve Lütfi Ay’dı. Ankara’da Ulus Matbaası’nda basılan dergi, 1000 TL gibi o dönem için oldukça yüksek bir sermaye katkısıyla kurulmuştu. Ankara’da duvar afişleri bastırılmış ve asılmış; sinemalarda gösterilmek üzere reklam filmleri çekilmişti. Suut Kemal Bey’in milletvekili oluşu nedeniyle dergiyi CHP’nin desteklediği iddia edilecekti ama; kendisi bu savı yıllar sonra Meydan dergisinde “Sanat ve Edebiyat Gazetesi ve Ötesi” başlıklı yazısında kesin bir dille reddedecekti. 

    Yetkin ve arkadaşlarının sanat ve edebiyata yaklaşımları, dönemin önemli edebiyat insanlarının pek kabul etmedikleri bir şekilde “klasik”ti. Bu nedenle giderek dergiye yazı bulmakta zorlanan Suut Kemal Bey, bunu daha ziyade ekonomik nedenlere bağlıyordu. Cahit Tanyol’a yazdığı mektuplarda, dergiye yazı bulmakta çok zorlandığını itiraf eder. “Sanat ve Edebiyat Gazetesi” antetli bir kağıda 24 Mart 1947’de yazdığı mektupta kendisinden yazı talebinde bulunur:

    sahaftan-1
    Suut Kemal Yetkin’in Cahit Tanyol’dan ve Yahya Kemal’den Sanat ve Edebiyat dergisi için yazı istediği 1947 yılına tarihlenen mektuplar.

    “Aziz Cahit Tanyol Uzun zamandan beri soruşturduğum adresinizi nihayet Mehmet Kaplan’dan öğrendim. Sizi aramamın sebebini tabii ki anlıyorsunuz. Eğer Sanat ve Edebiyat gazetesinin gidişini beğenmiyorsanız bize yazılarınızla yardımda bulunmanızı rica edeceğim. Güzel yazılarınızı gazetemizde görmek bana büyük bir zevk verecektir. Cevabınızı bekler sevgilerimi sunarım.
    Prof. S. K. Yetkin İsmet Paşa Caddesi, Apak Apart., Daire 2, Yenişehir / Ankara.”

    Yine Cahit Tanyol’a gönderilen ikinci mektup ise “T.B.M.M., Özel” antetli ve 15 Nisan 1947 tarihlidir: “Aziz Tanyol Güzel yazınızı aldım. Önümüzdeki sayının başyazısı o olacaktır.
    Resmi, klişesi çıktıktan sonra, Baki Süha’ya gönderirim. Üstad’a derin saygılarımı, size de sevgilerimi sunarım. Göndereceğiniz yazıları makine ile yazılmış olarak gönderirseniz memnun olurum. Burada bu hususta çok güçlük çekiyoruz.”

    sahaftan-3
    Sanat ve Edebiyat dergisinin sahibi Prof. Dr. Suut Kemal Yetkin (1903- 1980), Ara Güler’in objektifinde.

    Suut Kemal Bey ikinci mektuptan anlaşıldığı gibi, yazı alma amacına ulaşmıştır. Hem Cahit Tanyol imzası dergide yer almaktadır hem de yazının başlığı “Yahya Kemal ve İstanbul”dur. Şiirlerini yayımlamaktan kaçınan, hayranlarının bir mecliste onun ağzından dökülen şiirleri hemen hafızalarına alıp, not defterlerine yazıp, birbirlerine hava attıkları üstad Yahya Kemal’in şiirleri ve onun İstanbul sevgisi üzerine yazılmış bir yazıdır bu. Bu yazıyı şairin hoş bir fotoğrafıyla birlikte almış olmak Suut Kemal Yetkin’e çok keyif vermiş olmalı ki, Tanyol’un makalesini mektubunda “başyazı olacaktır” diye yüceltmektedir.

    Cahit Tanyol’a yollanan üçüncü mektubun üzerindeki tarih mektuplardaki kronolojiye uymaz. Suut Kemal Bey bu tarihi hatalı yazmış olmalıdır. Yahya Kemal yazısının yayınından uzun bir zaman sonra kaleme alınan bu mektuba göre, Tanyol’un yazısı Ankara’da edebiyat çevrelerinde büyük yankı uyandırmıştır. Yine aynı mektuba göre uzun bir süre Cahit Tanyol’dan yazı alamayan Suut Kemal Bey beklentisini vurgulamakta ve Aile dergisine şiir vermesinden dolayı Yahya Kemal’e hafifçe sitem etmektedir:

    sahaftan-5
    Aile dergisinin İlkbahar 1947 tarihli ilk sayısının kapağı.

    “Azizim Cahit Bey

    Yahya Kemal hakkında yazınız çıkalı epey oldu. On beş günde bir yazı göndereceğinizi vaat ettiğinize göre geçen hafta bir makalenizi almam icap ederdi. Herhalde işlerinizin çokluğu buna mâni olmuştur. Yazınız burada büyük bir alaka uyandırdı. Bilmem yazı ücretini aldınız mı?

    Üstad’ı görürseniz derin saygılarımı lütfen söylersiniz. Şiirini Aile dergisine vereceğine bize verse daha iyi olmaz mı idi?

    Devamlı yazılarınızı bekler sevgilerimi sunarım.

    H.[amiş] – Ev adresinizi bildirirseniz daha kolay mektuplaşırız.”

    Oysa atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. Aile dergisinin İlkbahar 1947 tarihli sayısında Yahya Kemal Beyatlı dillere destan şiirlerinden biri olan “Rindlerin Akşamı” isimli eseri yayımlanır. Derginin en öne çıkan bölümü olan bu şiirin önünde, Nurullah Ataç’ın “Yahya Kemal Beyatlı” başlıklı alıntılanmış bir yazısı vardır. Ayrıca Vedat Nedim Tör de “Yahya Kemal İçin” başlıklı kısa bir yazıyı şiirin sonrasında dergiye eklemiştir. 

    sahaftan-4
    Aile dergisinin en önemli ismi Şevket Rado’nun (solda), Yahya Kemal ile özel bir dostluğu vardı.

    1944’te Kâzım Taşkent ve arkadaşları tarafından kurulan Yapı ve Kredi Bankası, kuruluşundan çok kısa bir süre sonra kültür-sanat dünyası ile ilgilenmeye başlamış ve 1945’te Vedat Nedim Tör’ü “Kültür ve Sanat Müşaviri” olarak kadrosuna almıştır. Vedat Nedim Tör hemen çalışmalara başlar ve öncelikle bir dergi tasarlanır. Aile adı altında yayın hayatına giren bu derginin sahibi ve yazı işleri müdürü Vedat Nedim Tör, sekreteri Şevket Rado’dur. Yapı ve Kredi Bankası’nın “İkramiyeli Aile Cüzdanı” sahibi müşterilerine yönelik olarak basılan dergi ücretsiz dağıtılmakta, az bir bölümü de satışa sunulmaktadır. Derginin en önemli ismi Şevket Rado’nun, Yahya Kemal ile özel bir dostluğu vardır. Her ikisi de Rumeli kökenlidir. Bu duruma Kâzım Taşkent’in de Rumeliliği ve maddi gücü eklenince, Yahya Kemal dillerde dolaşan, efsaneleşmiş şiirlerini Aile dergisine büyük bir istekle verir.

    Şevket Rado, Yahya Kemal’in şiirlerinin yayımlanma hikayesini sonradan şöyle aktarır:

    “O zamanlar biz Vedat Nedim Tör’le birlikte Aile mecmuasını neşrediyor, üstada şiirleri için o devirde pek yüksek sayılan bir telif hakkı ödüyorduk. Bundan kendisi de çok memnundu ve şiirlerinin neşri için sık sık toplanıp türlü mevzular etrafında görüşmemize, pek tatlı sohbetlere vesile oluyordu.”

    Yahya Kemal de Aile dergisinde yayımlanan şiirlerinin uyandırdığı yankıyı merak etmekte, okurlarda nasıl bir etki yarattığını sorgulamaktadır. Hattâ Vedat Nedim Tör’e yazdığı bir mektubunda şöyle der:

    “Aziz Vedat Nedim,

    Aile’ye vereceğim manzumeyi bu ayın onbeşinde göndermeyi düşünmüştüm; siz ayın onunu katî olarak arzu ettiniz. Ben de bitmek üzere olan bir parça üzerinde çalışacak vakit bulamadım. Telefonumda, aziz Şevket Rado’ya söylediğim gibi, hazır bulunan klasik bir parçayı bugünkü posta ile gönderiyorum.

    Dün Aile mecmuasında bizim “Endülüs’te Raks” çıktı. Acaba nasıl bir tesir bıraktı? Başka gazeteler ondan iktibas ettiler mi?..”

    sahaftan-6
    Yahya Kemal Beyatlı dillere destan şiirlerinden “Rindlerin Akşamı”nı Aile dergisinin İlkbahar 1947 tarihli ilk sayısında yayımlamıştı. Nurullah Ataç’ın Yahya Kemal’le ilgili yazısı (sol sayfada).

    Yahya Kemal’in şiirlerini yayımlamak hevesinde olan Suut Kemal Yetkin’in, artık “üstad” tan yazı veya şiir almak noktasında pek şansı kalmamıştır. Bütün bunlara rağmen ümidini kesmeyen Suut Kemal Bey’den Cahit Tanyol’a son mektup ise Temmuz 1947 tarihlidir.

    “Azizim Cahit Tanyol

    Haşim yazısını aldım. Teşekkür ederim. İkinci kısmı bekliyorum. Gazetemiz çıkamamak tehlikeleri geçirdi. Bilhassa yazısızlık yüzünden. Haziran ayından itibaren yaz mevsimine inhisar etmek üzere on beş günde bir altı sayfa olarak çıkacaktır. Bu haberi Mehmet Kaplan’a ve diğer arkadaşlara bildirmenizi de rica ederim.

    Üstad’tan bir şiir veya yazı almanızı beklerim. Elbirliği ile çalışırsak masrafı çok olan bu gazeteyi, gazetemizi yaşatabiliriz. 

    Sevgiler sunar, seve seve okuduğum yazılarınızı beklerim.”

    sahaftan-7
    11 Ağustos 2020’de ölen usta şair Cahit Tanyol, oğlu Tuğrul Tanyol ile beraber.

    Cahit Tanyol, Sanat ve Edebiyat’a verdiği ikinci yazısı olan Ahmet Haşim incelemesinin ikinci bölümünü de daha sonra yollayacaktır. Tanyol’un bu süreli yayında son yazısı ise “Hürriyet ve İrtica” başlıklı bambaşka bir konudadır. 

    Ankara’da güç koşullarda bir edebiyat dergisi çıkarmaya çabalayan Suut Kemal Bey’in gayretleri 50 sayı sonunda noktalanır. Aile dergisi de 20 sayı çıktıktan sonra 1952 kışında kapanır. Edebiyat ve sanat açısından kıymetli yazıların yer aldığı bu iki değerli süreli yayın üzerine üniversitelerimizde inceleme ve araştırmalar yapılmıştır (bu yazıda da Dr. Esra Özkan Koç ve Doç. Dr. İsmail Alper Kumsar’ın çalışmalarından faydalanılmıştır).

  • Almanya’nın yakın geçmişi döner-kebapla hareketlendi

    Almanya’nın yakın geçmişi döner-kebapla hareketlendi

    Almanya’daki ilk döner büfesi 1972’de açıldığında, kimse bu yiyeceğin yemek kültürünü değiştireceğini, üstüne şarkılar ve kitaplar yazılacağını, siyasetçilerin vaatlerine konu olacağını tahmin etmemişti. Başta en çok karşı çıkan ırkçıların bile zamanla tutkunu olduğu döner, bugün 7 milyar Euro’luk cirosuyla ülkedeki birçok tartışmanın merkezinde.

    Almanya Federal Bankası’nın eski yönetim kurulu üyesi, eski eyalet maliye bakanı, SPD’de (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) siyaset yapan Thilo Sarrazin için 13 Eylül 2011 tarihi tam bir felaketti. Sarrazin’in hatası, Alman ZDF kanalının davetini kabul ederek 70’lerden bu yana “Küçük İzmir” ya da “Küçük İstanbul” diye adlandırılan, Türklerin ve diğer göçmenlerin kalabalık olarak yaşadığı Berlin’in Kreuzberg semtine kameralar eşliğinde bir ziyaret yapmasıydı.

    sosyaltarih-1
    Irkçı görüşleriyle tanınan siyasetçi ve yazar Thilo Sarrazin, 13 Eylül 2011’de Türklerin yoğun olarak yaşadığı Berlin’in Kreuzberg semtini ziyaret ettiğinde Türk pazarcıların tepkisini çekmişti.

    Pazar yerinde sebze-meyve satan Türk pazarcılar, sokakta kendisini görenler büyük tepki gösterdi. Kreuzberg’in en tanınan dönercilerinden birine girdiğinde aralarında semt sakini Almanların da olduğu bir grup kapıya toplanmış, “eğer ona döner servisi yaparsanız kapınızdan içeri bir daha girmeyiz” diyerek restoran sahiplerini uyarmışlardı. Sarrazin mekandan ayrılmak zorunda kalacak; ertesi gün gazeteler “Sarrazin’e döner yok” başlıkları atacaktı.

    Bütün mesele Sarrazin’in kaleme aldığı Almanya Kendini Bitiriyor adlı kitaptı. Sarrazin, Almanya’nın göçmen politikasının ülkenin sonunu getireceğini; Türk göçmenlerin döner-kebap dışında Almanya’ya katkıları olmadığını; hattâ eğitimsizlik ve bariz zeka düşüklükleri sebebiyle Alman toplumunu da gerilettiklerini yazmıştı.

    Sarrazin kitapta yazdıkları ve verdiği demeçler sebebiyle kendi partisi içinde bile istenmeyen adam ilan edilmişti ama diğer tarafta başka bir gerçek vardı: Kitap çok satanlar listesinden inmiyordu ve 2020’lere gelindiğinde toplam satışı 1.6 milyonu bulmuştu.

    Kitabın çok tartışıldığı 2010’da, taz gazetesi kültür editörü Ulrich Gutmair, 80’lerde “Alman Yeni Dalgası” olarak adlandırılan müzik akımının öncülerinden Gabi-Delgado Lopez (1958-2020) ile bir söyleşi yaptı. Konu bir yerde Sarrazin’in kitabına geldiğinde, o sırada 52 yaşında olan yılların punk müzisyeni “Almanya, Avrupa’daki tüm ülkelerden daha fazla yabancı işgücüne bağımlı. Tüm Batılı ülkelerin 3. Dünya’ya tarihsel bir borcu var. Tüm zenginliğimiz 3. Dünya’nın sefaleti üzerine kurulu. Ben sınırdışı uygulamalarına da tamamen karşıyım. Bu insanlar ülkelerinde siyasi zulüm gören veya ekonomik sebeplerle göçmen olan yoksul insanlardır. Bu insanlara o kadar çok şey borçluyuz ki, hepsini kabul etmeliyiz” dedikten sonra Sarrazin’in kitabına ilişkin şu cümleyi söylüyordu: “Almanya, Almanya her şey bitti!” Bu, 1978’de yazdığı ve Alman punk müziğinin ortaya koyduğu belki de gelmiş geçmiş en büyük hit olan, sadece 9 dizelik “Kebabträume” (Kebap Rüyaları) şarkısının sondan bir önceki dizesiydi. Lopez, şarkıyı Kreuzberg’de bugün hâlen faaliyette olan SO36 adlı kulüpte Batı Berlin’de gördüğü manzaradan etkilenerek yazmıştı.

    1990’da iki Almanya’nın birleşmesine dek Batı Berlin; Doğu Almanya’nın ortasında, etrafı duvarla çevrili, denizin ortasındaki ada misali bir yerdi. Batı Almanya’dan Batı Berlin’e ulaşmak için Doğu Almanya’dan transit geçen otoyolu kullanmak gerekiyordu. Doğu Almanya topraklarına girerken Lopez bir sorunla karşılaştı; çünkü kendisi, İspanya’daki Franco rejiminden kaçan marksist bir İspanyol akademisyenin 8 yaşında Almanya’ya gelmiş oğluydu. Almanya’da göçmenlerle, onlar gibi çok zor şartlar altında büyümüştü ve İspanyol vatandaşıydı. İspanya ile Doğu Almanya arasında diplomatik ilişki olmadığından geçiş izni alması biraz uzun sürdü.

    sosyaltarih-2
    Bu yıl Nisan ayında Türkiye’yi ziyaret eden Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier, Almanya Büyükelçiliği’ne ait Tarabya rezidansında verdiği davette döner kesiyor. Yanındaki Almanya’dan getirilen döner ustası Arif Keleş

      Lopez’in Düsseldorflu punk grubu Mittagspause ile hayatında ilk defa Batı Berlin’i ziyaret etmesinden 5 yıl önce (1973) Der Spiegel dergisi Türk göçmenleri ve Kreuzberg semtini ele almıştı. Resmî rakamlara göre semtte yaşayan 160 bin kişinin 20 bini Türk vatandaşıydı. Polis yetkililerine bakılırsa bunun yüzde 15’i kadar da kaçak kalan vardı. Sosyal hizmetler yetkilileriyse polisin tahminlerini iyimser bulmuş, resmî rakamın yüzde 40’ı kadar da kayıtdışı bir nüfusun olabileceğinden söz etmişti. 1972’de Kreuzberg Belediye Hastanesi’nde doğan 1720 çocuğun 650’si dünyaya Türk vatandaşı olarak gelmişti.
      Kreuzberg’de Der Spiegel’in deyimiyle “adı Ali ya da Selim olan” 14 yaş altında 5 bin çocuk vardı.

      1972, o sırada kimse farkında olmasa da, Alman yemek kültürünün kökten değişmesine sebep olacak sürecin başladığı yıldı aynı zamanda. Türkiye ile Batı Almanya arasında 30 Ekim 1961 tarihli İşgücü Antlaşması’nın imzalanmasının hemen ardından Almanya’ya gelen ilk kişilerden olan Kadir Nurman adlı Türk işçisi, Batı Berlin’de ekmek arası döner-kebap satan ilk insan olarak tarihe geçecekti. Tarihe geçme kısmı lafın gelişi değildi; 24 Ekim 2013’te 80 yaşında hayata veda ettiğinde tüm Alman medyasındaki başlıklar “Dönerin Almanya’daki yaratıcısı öldü” şeklindeydi.

      Nurman’ın ilk müşterileri Türkler ve Araplardı. Almanlar arasında da “Türk bir adam var, çok lezzetli, farklı bir şey yapıyor” diye sözedilen döner-kebap giderek yayılıyordu. 1 yıl içinde Berlin’de, özellikle Kreuzberg’te dönerciler çoğalmaya başladı.

      sosyaltarih-3
      Alman siyasetçiler döner keserken poz vermeyi çok seviyor. 2005-2021 arasında Almanya Başbakanı olan Angela Merkel, bir seçim öncesinde

      Ağustos 1978’de grubuyla beraber Batı Berlin’e gelen Lopez de, sahneye çıkacakları kulübün bitişiğindeki Türk dönercide yemek yemişti. 3 ay sonra bir defa daha konsere geldiklerinde, grup sahneye mavi işçi tulumlarıyla çıktı. Konserin tam ortasında müziği kestiler; bir masa koyup sandalyelerini çekerek yemek yemeye başladılar. Grubun adı Mittagspause, zaten “öğle paydosu” ya da “öğle yemeği” arası anlamına geliyordu ve sahnede yedikleri de elbette döner-kebaptı!

      “Kebap Rüyaları” şarkısı ise esas patlamasını, sahnede döner-kebap yedikleri konserden kısa bir süre sonra Lopez’in kurduğu yeni grubu DAF’la yapacaktı. Şarkı “Kebap rüyaları duvar kentinde/‘Türk-Kültür’ dikenli tellerin içinde” diye başlıyordu ve “Doğu Almanya’da bir Yeni-İzmir/Atatürk yeni efendidir” diye devam ediyordu. Sondan bir önceki dize “Almanya, Almanya her şey bitti” derken şarkı defalarca tekrarlanan “Bizler geleceğin Türkleriyiz” dizesiyle bitiyordu.

      Gabi-Delgado Lopez 22 Mart 2020’de 62 yaşında hayata veda etti. En bilinen şarkısı “Kebabträume” (Kebap Rüyaları) ise bugüne dek 40’ın üzerinde sanatçı tarafından, farklı düzenlemelerle seslendirilmiş durumda. Şarkıya ilham veren ve 1973’ten itibaren bir anda sayıları hızla artan dönercilerin ortaya çıkışı da aslında bugünkü siyasi ve ekonomik atmosfere kısmen benzer bir ortam yüzündendi. 1973, iş göçü anlaşmalarının askıya alındığı, savaş sonrası yaşanan ve göçmen işçiler sayesinde zirveye çıkan ekonomik mucize yıllarının sona erip rüzgarın tersten esmeye başladığı bir dönemin başlangıcıydı. Meşhur petrol krizi Batı dünyasını sarsarken enflasyon yükselişe geçmiş, hayat göçmen işçiler için de daha zor olmuştu. Kimileri kendi işlerini kurarak, kendi emeğini sömüren “emekçi patron” olmayı denediler. Ayrıca döner-kebapçı açarak iş kurmak, askıya alınan iş göçü anlaşmalarının etrafından dolanma ve memleketteki bir-iki işsiz akrabayı daha Almanya’ya getirebilme ihtimalini ortaya çıkarıyordu.

      sosyaltarih-4
      Türkiye’den Almanya’ya giden ilk göçmen işçi kafilesinden bir grup.

      ‘Geleceğin Türkleriyiz’
      2010’da yılında Thillo Sarrazin’in tartışma yaratan kitabından bahis açarak Gabi-Delgado ile söyleşi yapan gazeteci Ulrich Gutmair’in bu yılın Nisan ayında bir kitabı çıktı: Wir sind die Türken von morgen – Neue Welle, neues Deutschland (Bizler Geleceğin Türkleriyiz-Yeni Dalga, Yeni Almanya).

      Kitap 70’lerin ikinci yarısında başlayıp 80’lerin sonuna kadar devam eden ve “Alman Yeni Dalgası” olarak anılan müzikal dönemi ve arkasındaki ekonomik, sosyal, kültürel ve politik arka planı takip ediyor. Kitaba başlık olarak Lopez’in en bilinen şarkısının, dönemi için hayli kışkırtıcı dizesinin seçilmesi de boşuna değil. Gutmair, “Kebabträume” parçasının hangi koşullarda, neden yazıldığını gayet detaylı anlatıyor. Elbette 70’lerdeki Berlin’i, göçmenleri ve döner-kebabın bu hikayedeki yerini de.

      sosyaltarih-5
      Alman punk müziğinin en büyük hitlerinden biri olan “Kebabträume” (Kebap Rüyaları) şarkısının yaratıcısı Gabi-Delgado Lopez (1958-2020).

      Kitapta, Almanya’da “döner uzmanı” olarak adlandırılan gazeteci-yazar Eberhard Seidel’in Döner-Eine türkisch-deutsche Kulturgeschichte (Döner-Bir Türk-Alman Kültür Tarihi) kitabına da atıf yapılmış. Seidel’e bakılırsa, her ne kadar Almanya’da döner-kebap satan ilk kişi olarak Kadir Nurman gösterilse de işin başlangıcı daha eskiye gidiyor: “1969’da Reutlingen kentinde Bursalı biri döner satıyormuş. Fakat dükkan ruhsatı alamamış ve dönerini sadece semtlerde yapılan şenliklerde satabilmiş.” Seidel’in tespitlerine göre Frankfurt’ta 1960’ta Bosporus adlı bir restoranın mönüsünde de döner-kebap varmış ama, ekmek arası değil tabakta servis ediliyormuş. “Ama” diyor kendisi, “bunlar kısıtlı elit bir çevreye hizmet ediyordu; dargelirli insanlara hitap eden bugün bildiğimiz döner-kebap 70’li yıllarda Berlin’de bir çığır açtı.”

      Yazar Ulrich Gutmair, Gabi-Delgado Lopez’in “Kebabträume” şarkısının anlaşılması biraz güç, fazlasıyla simgesel sözlerinin tüm ironisi ve şiirselliğiyle meseleyi çok iyi kavradığı kanısında. O sırada 20’lerinin hemen başında olan Lopez ve dahil olduğu punk akımı, Alman toplumunun bugünkülere benzer paranoyalarını birçok entelektüelden çok daha iyi anlamıştı.

      Berlin Duvarı, Doğu Almanya ve Sovyetler Birliği ile birlikte çoktan yıkıldı. 1989’da Doğu Berlin’den Batı’ya geçmelerine izin verilen kalabalıklarının arasında, evlerine dönerken “Batı’da ilk olarak ne yaptınız?” diye soran televizyon muhabirlerinin mikrofonlarına “döner yedim” diye cevap veren epey insan vardı. Bu durum Türk girişimcilerin gözünden kaçmadı. Döner-kebap hızla Doğu Almanya’ya giriş yaptı. Ancak Doğu Almanların “kebap rüyası” kısa sürecekti. Artan işsizlik, ekonomik kötü gidiş ülkede özellikle genç kesimde aşırı Sağ akımların yükselmesine yol açacaktı. “Yabancılar yüzünden biz işsiz kalıyoruz” söyleminin alıcısı artık çoktu. Neonazi dazlaklar Doğu Almanya sokaklarında daha kalabalık dolaşır olmuşlardı. Dazlak saldırıları döner-kebapçıları da hedef alıyordu; bununla birlikte gayet tuhaf sahneler de ortaya çıkabiliyordu: Mesela bir köşede oturmuş karınlarını ellerindeki dönerle doyurmaya çalışan dazlaklar gibi!

      sosyaltarih-6
      Ulrich Gutmair’in Bizler Geleceğin Türkleriyiz kitabı 1970’lerin ikinci yarısında başlayıp 1980’lerin sonuna dek devam eden ve Alman Yeni Dalgası olarak anılan müzikal dönemi ve arkasındaki ekonomik, sosyal, kültürel ve politik gelişmeleri anlatıyor.
      sosyaltarih-7

      Yükselen Sağ
      Son yıllarda sadece Almanya’da değil tüm AB siyaseti içinde çok tartışılan siyasi parti AfD (Alternative für Deutschland-Almanya için Alternatif), kuruluşundan 4 yıl sonra girdiği 2017 seçimlerinde yüzde 12.6 oy alarak dikkatleri üzerine çekmişti. Federal Meclis’te 88 vekillik kazanmışlardı. Sağ popülist bir çerçeveden düzen karşıtlığı yapan parti, aynı zamanda göçmen ya da mülteci karşıtı söylemleriyle dikkati çekiyordu. Ancak alışılageldik aşırı Sağ yapılanmalara hiç benzemeyen, anlamlandırmanın zor olduğu işler de yaşanıyordu. Partinin eşbaşkanlığını yapan Tino Chrupalla, 2021’de yapılan Federal Meclis seçimlerinden önce katıldığı DW kanalında yayınlanan programda ilginç çıkışlar yapmıştı. Programın 2 moderatöründen biri olan DW Türkçe Yayınlar Yöneticisi Erkan Arıkan, kendisine “seçim sloganınız ‘Almanya ama normal’ şeklinde. Örneğin ben Türkiye vatandaşı anne-babadan Almanya’da doğmuş bir Almanya vatandaşıyım. Size göre ben normal miyim? Ya da şöyle diyelim; Alman kimliğine sahip miyim sizce?” diye sorduğunda şöyle diyordu: “Kesinlikle. Entegre olmuşsunuz. Burada bir işiniz var, verginizi ödüyorsunuz. Elbette tam bir vatandaşsınız ve bu son derece normal.” Bunun üzerine Arıkan’ın “peki o zaman benim gibi göçmen kökenli, sayıları 7.4 milyonu bulan yüzde 12’lik bir seçmen kitlesine hitap etmeyen bir programınız neden var?” şeklindeki sorusuna da, “o sizin fikriniz. Mesela benim sürekli gittiğim Türk dönercim bana oy vereceğini söylüyor” cevabını verecekti.

      sosyaltarih-8
      Yıllık cirosunun 7 milyar Euro’yu aştığı hesaplanan döner sektöründe yalnızca Türkler yok. Polonya asıllı ünlü Alman millî futbolcu Lukas Podolski de bir döner restoranı zincirinin sahibi.

      Ulrich Gutmair de kitabında buna dikkati çekiyor. Bugün yeni aşırı Sağ’ın eskisinden farklı olarak biyolojik ırkçılıktan uzak durduğunu, çok farklı dinamikler üzerinden işlediğini açıklıyor. AfD yine 1 Eylül 2024’te 2 eyalette yapılan seçimlerde Thüringen’de yüzde 32, Saksonya’da ise yüzde 30.6 oy alarak büyük başarı elde etti. Eşbaşkan Chrupalla, “biz göçmenlerin partisiyiz, göçmenler de Almanya’ya aittir” diyerek Türklerden açıkça oy istedi.
      AfD’li bir başka siyasetçi Maximilian Krah da “Türkler, göçü engelleyecek olan bir parti olarak AfD’yi seçmeli. O yeni gelenler ve daha gelecek olanlar kimin evini ve işyerini alacak?” mesajını verdi. Aslında 3 yıl kadar önce parti listesinden Avrupa Parlamentosu seçimlerine giren oyuncu Marcel Goldammer daha tartışmalı bir seçim afişi kullanmıştı. Afişte Almanya ve Türkiye bayrakları önünde hafif yan dönmüş gökyüzüne doğru bakan bir pozu vardı, yanında da aynı şekilde göğe bakan Atatürk. Afişin üzerinde Türkçe “Atatürk de olsa AfD’ye oy verirdi” yazıyordu. CHP Berlin Birliği’nin “Atatürk’ün ırkçı bir partinin seçim malzemesi yapılmasını kınayan” açıklamasının yanı sıra Almanya Türk Toplumu Teşkilatı Eşbaşkanı Atilla Karabörklü de şöyle diyecekti: “Atatürk olsa sizi önüne katar kovalardı.”

      sosyaltarih-9
      Son yıllarda sadece Almanya’da değil tüm AB içinde çok tartışılan siyasi parti AfD’nin (Almanya için Alternatif) “Atatürk de olsa AfD’ye oy verirdi” afişleri Almanya’daki Türklerden tepki görmüştü.

      Alışılageldik Avrupalı ırkçı profilinden uzak bir AfD’li olan Goldhammer, aynı zamanda İsrail vatandaşı bir Yahudiydi ve İsrail ordusunda gönüllü askerlik yapmıştı. Parti içindeki “AfD’li Yahudiler” örgütlenmesinin de başkanıydı. Ayrıca eşcinseldi ve partinin “Alternatif Homoseksüeller” adlı yan teşkilatının da basın sözcüsüydü. Geçmişinde gizlemediği bir kariyeri de vardı: yüksek sosyete içinde eşcinsel seks işçiliği yapmıştı.

      Ancak parti içinde tam bir uyum yoktu. Farklı kanatlardan farklı sesler çıkabiliyordu.
      AfD’nin etkili isimlerinden, 2024’te Avrupa Parlamentosu üyesi olan Alexander Jungbluth “Biz çeşitlilik içinde birliği savunuyoruz. Bu, Avrupa’nın her yerinde döner tezgahları ve nargile kafeleri istemediğimiz anlamına geliyor” demişti örneğin.

      Eylül’deki son seçimlerin ardından başka bir tartışma başladı. YouTube üzerinden yayın yapan Alman sokak röportajı kanallarına konuşan ve AfD’yi beğendiğini, haklı bulduğunu, hattâ oy verebileceğini söyleyen Türkiye kökenli seçmenlere rastlanıyordu. Resmî olarak partiye üye olmuş Türkiye kökenli Türk ya da Kürt AfD’lilerin varlığı da biliniyor.

      Döner fiyatları bugün Almanya’da bir tür geçim endeksi işlevi görüyor. Hayat pahalılığından yakınan bir Almanya vatandaşı ya da siyasetçi “Bir dönerin fiyatı şu kadar olmuşken” diye söze giriyor. Döner ile enflasyon ilişkisine dair üretilmiş bir kelime bile var: “Dönerflasyon.”

      Her seçim öncesi Alman siyasetçilerin kameralar önünde döner kesmesi artık klasikleşmiş durumda. Muhalif siyasetçiler hükümete yaptıkları eleştirilerde döner fiyatlarını sık sık gündeme getirirken, iktidara geldiklerinde devlet tarafından sübvansiyon uygulanacağını ve fiyatı ucuzlatacaklarını vaadedenler bile oluyor.

      Almanya’da döner satan ilk kişi olarak kayda geçen Kadir Nurman hayata veda ettiğinde, hakkında “eğer uyanık davranıp patentini alsaydı, mütevazı bir hayat sürmezdi” diye yazılar yazılmıştı. “İyi de, döner onun keşfi değildi ki” denebilir; ama Nurman’ın dükkanını açtığı dönemde Türkiye’de döner, ekmek ya da pide arasında salata, garnitür, soğan eklenerek satılan bir yiyecek değildi. Tabakta servis edilir, çok sık da yenilmezdi.
      Aslında Nurman bir inovasyon gerçekleştirmiş, döner-kebabı bir fast-food şekline dönüştürerek, ucuz ve pratik bir yiyecek hâline getirmişti. Bugün Almanya’da döner-kebap sektörünün yıllık hacminin 7 milyar Euro’yu aştığı hesaplanıyor!

      Kısacası, “döner kebabın rüyaları” sürüyor. Ancak bugünkü siyasi ve ekonomik atmosferde gidişat meçhul; rüyanın karabasana dönüşmesi daha büyük ihtimal.

    1. Parmak izinin benzersizliği: Kimlikten kriminolojiye…

      Parmak izinin benzersizliği: Kimlikten kriminolojiye…

      Günümüzde bir suç mahallinde bulunan parmak izleri, muhtemel şüphelileri tespit etmekte vazgeçilmez bir araç. Parmak izlerinin benzersizliği ilk defa 18. yüzyılda farkedilse de, kriminal kimlik tespiti için yaklaşık 100 yıl daha geçecekti. Bu işin süratle yapılabilmesi ise ancak bilgisayarlarla, 20. yüzyılın sonlarına doğru mümkün olabilecekti.

      Bugüne kadar bulunan en eski parmak izinin, Çin’in kuzeybatısındaki bir arkeolojik alanda 6000 yıllık olduğu tahmin edilen bir toprak kapta keşfedilen parmak izi olduğu kabul ediliyor. Bâbil’in kil tabletlerinde ve çömleklerinde, Mısır mezarlarının duvarlarında, klasik Yunan çömleklerinde ve Roma’daki tuğla ve kiremitlerde de parmak izleri bulunmuştur. Parmak izlerinin kimliğin bir kanıtı olarak kullanıldığına dair ilk bulgular Çin kültürüne, MÖ 300 civarına uzanıyor.

      Resmî belge mühürlemek için kullanılan kil mühürlere parmak izi basılırken, ipek ve kağıdın icadından sonra, bir sözleşmenin tarafları el izlerini belgenin üzerinde bırakmaya başlamıştı. Japonya’da 8. yüzyılda, İran’da 14. yüzyılda çeşitli resmî evraklarda parmak izine rastlanıyor.

      1686’da İtalya’daki Bologna Üniversitesi’nde anatomi profesörü olan Marcello Malpighi (1628-1694), o sıralar yeni icat edilen mikroskopta parmak izlerini incelemiş ve bunların özelliklerine dikkati çekmişti. Malpighi, parmak izi türlerini inceleyen belki de ilk kişiydi; fakat parmak izinin kimlik belirleme özelliğini gözden kaçırmıştı.

      tiptarihi-1
      1930’larda, ABD’nin dörtbir yanından gelen parmak izi kayıtlarını tasnif eden FBI çalışanı kadınlar.

      Parmak izlerinin “benzersiz” olduğu Avrupa’da ilk defa 18. yüzyılda farkedildi. Alman doktor ve anatomist Johann Christoph Andreas Mayer (1747-1801), 1788’de yazdığı kitapta bazı bireyler arasında benzerlikler olsa da parmak izinin asla aynı olmadığını kanıtladı. 19. yüzyılda, Prusya’daki Breslau Üniversitesi’nde anatomi profesörü olan Dr.Johannes Purkinje (1787-1869) ise, birbirinden farklı 9 parmak izi modelini ayrıntılarıyla tanımlayacaktı. 1823’te yayımladığı tezi, parmak izi konusunda daha sonraki gelişmeler için de bir başlangıç noktası olacak kıymetli bilgiler içeriyordu ve kendisi günümüzde kullanılan “Henry Sınıflandırma Sistemi”nin öncüsü olacaktı. Diğer taraftan Purkinje de, parmak izinin bireysel kimlik belirleme özelliğinden bahsetmemişti.

      1853’te Doğu Hindistan’da yönetici olarak çalışan Sir William James Herschel (1833- 1917), Jungipoor’daki Hindistan sulh hakiminin ofisinde resmî bir sözleşmede el izini imza olarak ilk defa kullandı. Tarihte ilk defa bir cilt yüzeyi işareti resmî bir belgede kullanılmış ve geçerli sayılmıştı. Sir Herschel bu ilk deneyimin ardından aile üyelerinin, meslektaşlarının, arkadaşlarının parmak izlerini belgelemeye devam etti. Sonraki yıllarda resmî kurumlarda devlet kayıtlarını denetlediğinde bu yöntemi kullanmaya ve parmak izi kayıtları tutmaya başladı; bu kimlik belirleme yönteminin yaygınlaştırılması gerektiğine inanıyordu. Herschel hayatının sonraki yılları boyunca parmak izlerini, bunların benzersizliğinin ve kalıcılığının önemini incelemeye devam etti.

      tiptarihi-2

      1880’de İskoç doktor Henry Faulds (1843-1930) Nature dergisi için kaleme aldığı makale ile, bugünün kriminal parmak izi inceleme bilimine doğru açılacak yolun ilk adımını atıyordu. Japon- ya’da bir misyoner olarak bulunan Faulds, Japon çömleklerinin üzerinde onları yapan ustaların parmak izlerini görmüş ve bu gözlem onu “parmak izinin babası” yapacak serüveni başlatmıştı. Amerikalı arkeolog Edward S. Morse ile birlikte bir kazı sırasında kilden yapılmış çömleklerdeki parmak izleri ilgisini çekmiş; Faulds, bu dalgalı-girdaplı desenlerin kişiye özgü olup olmadığını merak etmişti. Sonraki birkaç yıl boyunca deneyler yapıp çok sayıda izi inceledikten sonra, her kişinin benzersiz bir parmak izine sahip olduğu sonucuna vardı. Parmak izinden kimlik tanımlama fikriyle Charles Darwin’in yardımını istese de, ünlü doğabilimcinin o sıralarda artık yaşlanmış ve hasta olması nedeniyle bu gerçekleşmemiş; ancak Darwin, mektubu kuzeni Sir Francis Galton’a iletmişti.

      tiptarihi-3
      Anatomi profesörü Johannes Purkinje (1787-1869), 1823’te yayımladığı ve parmak izi modellerini ayrıntılarıyla tanımladığı teziyle günümüzde kullanılan sistemin öncülerinden biri oldu.

      Faulds henüz Japonya’dayken parmak izleri üzerine yazdığı ilk makalesini Nature dergisine gönderdi. 28 Ekim 1880’de yayımlanan bu yazıda kil ya da cam üzerinde parmak izleri mevcut olduğunda, bunların suçluların bilimsel olarak tanımlanmasını sağlayabileceği anlatılıyordu.

      Parmak izi tanımlamanın yanısıra bir sınıflandırma yöntemi de geliştiren Faulds, parmak izlerinin insan hayatı boyunca değişmediğini de keşfeden ilk kişiydi ve sabıka kayıtlarının parmak izleriyle tutulmasını ve parmak izinin de mürekkeple alınmasını önermişti. 1886’da Britanya’ya döndüğünde parmak izi sistemini Scotland Yard’a sundu; fakat teklifi reddedildi.

      tiptarihi-4
      Uzun yıllar parmak izlerini inceleyen ve kimlik belirleme yöntemi olarak kullanılmaları için çalışan Sir William James Herschel (1833-1917), hayatının farklı dönemlerinde kendi parmak ve el izlerini de alarak bunların bireyin hayatı boyunca değişmediğini göstermişti.

      1892’de Francis Galton (1822- 1911), parmak izlerinin benzersizliği ve yaşam boyu değişmezliği üzerine Parmak İzleri adlı kitabını yayınladı. Galton 8.000 parmak izi toplamış ve bunların spiraller, halkalar ve kemerlere dayalı sınıflandırmasını geliştirmişti. Bugün parmak izi sınıflandırma sisteminin Faulds’a mı yoksa Galton’a mı dayandırılacağı hâlen tartışmalı olmakla birlikte, Henry Faulds parmak izlerinin suç delili olarak değerini kanıtlayan ilk Avrupalı olarak kabul ediliyor.

      tiptarihi-5
      FBI’ın 1930’lu yıllarda kullandığı parmak izi alma kiti.

      Yine aynı dönemde Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te polis memuru olarak çalışan Juan Vucetich de (1858-1925) önemli bir parmak izi araştırmacısıydı.
      Önce Galton sisteminden etkilenmiş, daha sonra “daktiloskopi” adı verilen yeni bir parmak izi sınıflandırma sistemi tasarlamıştı. Bu yöntemle bir kadının 2 oğlunun öldürülmesinden sorumlu olduğunu kanıtladı. Bu trajik hadisenin ardından parmak izi, kolluk kuvvetleri tarafından ilk defa kullanılmaya başlandı.

      Yine 1892’de Hindistan’daki Bengal Polisi Genel Müfettişi Sir Edward Henry (1850-1931), Galton’un kitabından etkilenerek kriminal kimlik tespiti için parmak izlerinin kullanımıyla ilgili çalışmalara başladı. Galton’un yöntemini geliştirdi; mahkumların parmak izlerini de kaydetmeye başladı ve suçluları tanımlamak için parmak izi çizgilerini kullandı. Bugün “Henry Sınıflandırma Sistemi” diye bilinen sistemi oluşturdu ve adli tıp dünyasının benimsediği sistem de bu olacaktı.

      Yine Hindistan’da hem bir mucit hem de polis memuru olan Khan Bahadur Qazi Azizul Haque (1872-1935), parmak izi sistemini matematiksel bir temel üzerinde geliştirmeye çalıştı. Parmak izi modellerine göre 32 sütun ve 32 satır hâlinde 1.024 bölmeye ayırmak üzere matematiksel bir formül tasarladı. 1897’ye gelindiğinde Haque, 7.000 parmak izi seti toplamıştı ve bu, yüzbinlerce numaralandırılmış koleksiyonun bile küçük fiş gruplarına bölünebileceği anlamına geliyordu. Haque’nin parmak izi sınıflandırma sisteminde bir hükümlünün aranması veya kaydedilmesi 5 dakika sürüyordu. Parmak izi sistemi böylece kriminal kimlik tespitinde parlayan yıldız olmuştu.

      “Henry Sınıflandırma Sistemi”, 20. yüzyılın başından itibaren standart bir yöntem olarak önce Britanya’ya ve diğer İngilizce konuşulan ülkelere yayıldı; güvenilir bir yöntem olarak yerleşti ve gelişimini bugüne kadar sürdürdü (Bu sistem FBI tarafından 1999’dan beri kullanılan IAFIS’in (Integrated Automated Fingerprint Identifi- cation System-Entegre Otomatik Parmak İzi Tanımlama Sistemi) temelini oluşturur).

      tiptarihi-6
      Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te polis memuru olarak çalışan ve önemli bir parmak izi araştırmacısı olan Juan Vucetich (1858-1925), parmak izi alma talimatlarını çizimlerle anlatan kitapçığını 1900’de yazmıştı.

      Osmanlı Devleti’nde parmak izinden suçlu belirleme yöntemi ise ilk defa 1899’da kullanılmaya başlandı. 17 Eylül 1910’da İstanbul Polis Müdüriyeti’nde, Hacı Yusuf Cemil Bey’in başında olduğu “Daktiloskopi (Parmak İzi) Şube Reisliği” kuruldu. Daktiloskopi dersi 1912’den itibaren polis mekteplerinde müfredata dahil edildi ve öğrencilere ilk defa ihtisas eğitimi verildi.

      Türk polisi 28 Ekim 1916 Salı gecesi İstanbul Tahtakale’de Sabuncu Aris’in dükkanında gece bekçisi Kiyos’un bıçaklanarak öldürülmesi olayını, ilk defa parmak izi tekniğini kullanarak çözmüştü. Bekçi Kiyos’un, olay yerindeki bir lambada parmak izleri bulunan en yakın arkadaşı Mano tarafından parası için öldürüldüğü ortaya çıktı.

      1920’lerin ABD’sinde FBI direktörü J. Edgar Hoover, ulusal bir parmak izi havuzunun oluşturulmasını sağlamış ve bu havuz hızla büyüyerek 5 milyondan fazla kayıttan oluşan bir veritabanına dönüşmüştü. Ancak parmak izlerini indekslemenin güvenilir bir yolu olmadığından, eşleşmeleri bulmak aylar sürebiliyordu. Tepki süresinin hızlı hâle gelmesi ancak 1970’li yıllarda ve ilk bilgisayar tabanlı sistemlerin ortaya çıkışıyla mümkün olacaktı. Yakın geçmişte bilgisayar teknolojisi parmak izi çalışmalarına uygulandı; artık yeni verileri depolamak ve olası eşleşmeleri aramak son derecede hızlı bir şekilde yapılabiliyor.

      tiptarihi-7
      FBI’ın 1920’lerde oluşturmaya başladığı ulusal parmak izi havuzu kısa sürede büyümüş ve milyonlarca kayıttan oluşan bir veritabanına dönüşmüştü. Dünya Savaşı yıllarında Washington’daki Ulusal Muhafız karargahına taşınan FBI Kimlik Tespit Bölümü, tüm arşiviyle birlikte devasa talim salonuna zor sığmıştı.

      Günümüzde sadece görünür parmak izleri değil, gizli parmak izleri de günışığına çıkarılabiliyor. Olay yerinde bırakılan ve “görünmez parmak izi” olarak tanımlanan izleri “görünür” hâle getirmek için yüzeye kimyasal veya fiziksel olarak müdahale etmeyen çeşitli tozlar uygulanıyor; bu parçacıklarının yüzeye yapışma etkinliğine göre parmak izine ulaşılabiliyor.

      Araştırmacıların odak noktası, parmak izlerini ortaya çıkarmak ve bunları belirli bir kişiyle eşleştirebilmek. İki insanın aynı parmak izi olamayacağından, bu teknik adli tıp için hayati bir öneme sahip. 1997’de bu alandaki en büyük gelişmelerden biri yaşandı: DNA yapısının parmak izlerinden de çıkarılıp analiz edilebileceği ortaya çıkarıldı. Artık elle dokunulan nesnelerden alınan sürüntü örneklerinden DNA profili oluşturulabiliyor. Ayrıca parmak izlerinin, parmak izini veren kişinin temas hâlinde olduğu materyali tespit etmek ve analiz etmek için bir kaynak olduğu da kanıtlandı. Yani parmak izinden kişinin temas ettiği, mesela patlayıcı ya da uyuşturucu gibi maddelerin kimyasal analizi de mümkün.

      tiptarihi-8
      Amerikalı meşhur banka soyguncusu John Dillinger 3 Mart 1934’te Indiana eyaletindeki cezaevinden kaçınca, bölgedeki tüm polis birimlerine gönderilen arama kaydında parmak izleri de yer alıyordu.

      Parmak izleri, belirli bir bireyin veya suçlu bir bireyin kimliğinin tespit edilmesini sağladığından, hem tıbbi analizler hem de polisiye soruşturmalar için vazgeçilmez bir araç. Sadece fiziksel değil, kimyasal bilgilere de ulaşmanın bir yolu.

    2. Sir Vincent’ın altın yalanı Galata Borsası’nı çökertti

      Sir Vincent’ın altın yalanı Galata Borsası’nı çökertti

      1890’ların ilk yarısında Osmanlı Bankası Genel Müdürü Sir Vincent’ın yaydığı yalan haber, Güney Afrika’daki maden şirketlerinin hisse senetlerini bir anda yükseltmiş; istanbul’da bir hisse çılgınlığı başlamıştı. 2. Abdülhamid’den taşradaki küçük yatırımcıya binlerce kişi para yatıracak, ancak balon 1895’te patlayacak, Vincent dışında herkesin parası buhar olacaktı.

      Marsilya’dan İstanbul’a doğru yol alan Messagerie deniz yollarına ait geminin lüks salonunda deri koltuklara kurulmuş adamlar, Sir Edgar Vincent’ı (1857-1941) dinlerken havada para kokusu vardı. Osmanlı Bankası Genel Müdürü olan Sir Vincent hararetle annesinin rüyasını anlatıyordu. Bayan Vincent’ın rüyasına merhum kocası girmiş, Güney Afrika’da altınla dolu toprakları müjdelemiş, oğullarına anlatmasını da sıkı sıkı tembihlemişti. (Aktaran: Haydar Kazgan, Galata Bankerleri, 2005)

      Yıl 1893, mevsim yazdı. Annesinin rüyasını anlatan İngiliz asilzadesi ve diplomatı Sir Vincent, 1880’de henüz 23 yaşındayken Berlin Anlaşması çerçevesinde Birleşik Krallık temsilcisi olarak Doğu Rumeli’ye atanmış, ardından Osmanlı borçlarını yöneten Düyun-u Umumiye’de yine ülkesi adına yer almıştı. 1883’ten itibaren 6 yıl Mısır hıdivinin ekonomi danışmanlığını yapan Sir Vincent, 1889’da Osmanlı Bankası’nın genel müdürlük koltuğuna oturmuştu.

      suctarihi-1
      İngiliz asilzadesi ve diplomatı Sir Edgar Vincent, 1889-1897 arasında Osmanlı Bankası’nın genel müdürüydü.

      1853 yılında İngiliz sermayesi ile kurulan Osmanlı Bankası (The Ottoman Bank), 1863 yılında Fransızların bankaya ortak olmasıyla banka Bank-ı Osmani-i Şahane (Banque Imperial Ottomane – Imperial Otoman Bank) adını almıştı. İngiliz sermaye grubunun %59.26, Fransız sermaye grubunun %37.04, Osmanlı Devleti’nin ise %3.70 oranında hisse sahibi olduğu yeni Osmanlı Bankası, ticari bankacılık ve yatırım bankacılığı faaliyetlerini sürdürmenin yanısıra devletin merkez bankası işlevini de üstlenmişti. Bankanın genel müdürlüğü İstanbul’da olsa da yönetimi ve denetimi Londra ve Paris’teki komiteler tarafından yürütülüyordu.

      Genel müdür Sir Vincent, tam da Güney Afrika’daki Transvaal altın madenlerine ait şirket hisselerinin Londra ve Paris borsalarında kasırga gibi estiği o dönemde annesinin rüyasını ilahî bir işaret olarak yorumladı. Güney Afrika’ya gidecek ve altını çıkartacaktı.

      Gemi Karaköy Limanı’na yanaştığında haber önce hızla kurt bankerlerin kulağına gitti; ardından borsa meraklılarının cirit attığı Havyar Han ve Komisyon Han’a ve nihayet Beyoğlu ile Tatavla’nın birahanelerine kadar yayıldı.

      Galata Borsası, devletin müsrifliğiyle artan bütçe açıkları sarraflardan alınan iç borçlarla kapatıldığında doğmuştu. Başlangıçta nama yazılı olduğu, yani sahibinin ismini de içerdiği için kolay alınıp satılamayan devlet tahvillerinin yerini hamiline tahviller alınca 1864’ten sonra piyasa iyiden iyiye gelişmişti. Kahvelerde toplaşan sarraflar hisse senetleri ve yabancı tahvillerle birlikte devletin borç senetlerini de alıp satıyordu. Sarraflar, mubayaacılar, oyuncular ve tellallardan oluşan “borsacılar” önce Havyar Han’da sonra da hemen karşısındaki Komisyon Han’ın üst katındaki salonda faaliyetini sürdürürdü.

      Galata Borsasında kural yoktu; her tür çılgınlık, spekülasyon ve hattâ dolandırıcılık mümkündü. Sir Vincent, Galata’daki bu atmosferi de yakından tanıyordu. Annesinin rüyasını burada paraya çevirebileceğinin farkındaydı Kısa süre sonra Güney Afrika’ya doğru yola çıkan Sir Vincent daha yoldayken İstanbul’a çektiği telgraflarda altın bulunmuş gibi müjdeler verdi. Haberin kaynağı Osmanlı Bankası’nın genel müdürü olunca herkes birbirini çiğneyerek altın madeni hisseleri almaya koşmuştu. Aralarında Sultan 2. Abdülhamid’de dahil saray erkanı, ileri gelen paşalar, sıradan tüccarlar, kenarda birkaç kuruşu olan binlerce Osmanlı vatandaşı bu çılgınlığa dahil oldu.

      suctarihi-3
      Osmanlı Bankası’nın 1892’de hizmete giren Galata’daki genel müdürlük binası

      O dönemde ailesiyle birlikte İstanbul Kandilli’deki Edip Efendi Yalısı’nda yaşayan ve kendi vatandaşlarının tarafı olduğu davaların görüldüğü İngiliz konsolosluk mahkemesinde çalışan Dorina Lochart Clifford, anılarında Sir Vincent’ı ve altın çılgınlığını şöyle anlatıyordu:

      suctarihi-2
      Fransız dergisi L’Illustration, Eylül 1896 sayısında binanın içinden ve dışından fotoğraflara ve çizimlere yer vermiş.

      “Borsada bir spekülasyon dalgası neticesinde topluluğumuz refaha boğulunca, İstanbul’da yaşam ansızın olağanüstü bir canlılık ve neşeye büründü. Bank-ı Osmani-i Şahane Genel Müdürü Sir Edgar Vincent Türkiye’ye bir Güney Afrika şirketinin -hafızam beni yanıltmıyorsa Langlaagte Royal-geleceğiyle ilgili heyecan dolu hikâyelerle dönmüştü. Bu şirketin hisseleri o kadar iyi şişirildi ki bunları alabilme kargaşası içinde herkes birbirinin üstüne çıkıyordu. Heyecan, humma derecesindeydi. Bu kadar kolay para kazanmak harika bir şeydi. Benim de kendi hisse kotam vardı. Her gün koşup borsa kotasyonlarını 1.sayfasında büyük puntolarla yayınlayan günlük Levant Herald gazetesi alıyordum. Hatırladığım kadarıyla hisselerdeki her 100 puanlık artış bana 1 lira kazandırıyordu, bazı günler 1000 puan birden sıçrıyorlardı. İnsanın nasıl bir ruh hali içine girdiğini tahmin edebilirsiniz.

      suctarihi-4
      Sir Vincent’ı harekete geçiren, Güney Afrika’daki Transvaal altın madenlerine ait şirket hisselerinin Londra ve Paris borsalarındaki muazzam yükselişiydi.

      Hisselere para yatırıp kumar oynayan herkes zengin oluyordu. Bu ‘yeni zenginlerin’ çok hızlı edindikleri serveti taşkın bir müsriflik içinde harcamaları seyre değer bir manzaraydı. Yeni açılan Tarabya’daki Summer Palace Oteli, yeni edinilmiş servetlerin sergilenip gösteriş yapıldığı muazzam bir merkez olmuştu. Zamanın modası akşamüstü çay yerine şampanya içmekti; büyük partilerin verildiği terastan aşağıda bahçedeki bisiklet yolunda pantolon giymiş bisiklete binen Lady Helen Vincent’ı görmek mümkündü.”

      Spekülasyon imparatorluğun her köşesine yayılmış, Trabzon-Tebriz yolundaki ücra hanlarda bile hisse alıp satılır olmuştu. Bu ilgi, Osmanlı Bankası’nın ipotek edilen hisse karşılığı verdiği ve 1894’te 2 milyon altın liraya yaklaşan kredilerle besleniyordu. Banka yine Vincent’ın tavsiyesiyle 10 civarındaki altın şirketine 2 milyon sterlinden fazla para yatırmıştı.

      suctarihi-5
      suctarihi-6
      Sir Vincent’ın İstanbul’da yalan haberlerle şişirdiği ilk hisse senetleri, Güney Afrika’da (en üstte) altın madenleri işleten Langlaagte şirketine aitti.

      Sir Vincent İstanbul’a altın müjdelerken altın madenciliğiyle uğraşan Eastern Investment Co. adlı şirkete de ortak oldu. Şirketin hisselerinin 3’te 2’si hamilineydi ve en büyük bireysel yatırımcı Sir Vincent’tı. Pek çok hisseyi Galata’daki bankerlere bizzat sattı, hisseleri 1895’te 8 sterline kadar yükseldi.

      Saadet zinciri 30 Eylül 1895 günü İstanbul’da Ermenilerin yaptığı protesto yürüyüşünün kanlı biçimde bastırılmasıyla oluşan gergin atmosferde çatırdadı. Abdülhamid’in 17 Ekim’de “Islahat Paketi”ni kabul etmesi de olayları durdurmaya yetmedi, çatışmalar Anadolu şehirlerine yayıldı.

      Ekim ayında bir başka kötü haber Londra’dan geldi; bankalar hisse senedi kredilerini kesince 1’e 100 veren altın hisseleri çakılmıştı. Londra’daki rüzgar, İstanbul’da kasırgaya neden oldu; Sir Vincent’in şişirdiği altın balonu büyük bir gürültüyle patladı ve Galata Borsası çöktü. 1 Kasım 1895 günü elinde hisse senedi olanlar Osmanlı Bankası’nın kapısına dayandı.

      Banka çöküşe rağmen piyasaya güven vermek için 60 bin hisse senedi aldı fakat hisselerdeki düşüşü önleyemedi. Ethem Eldem’in, Osmanlı Bankası Tarihi (1999) kitabında aktardığına göre, yaşananları yerinde incelemek için İstanbul’a gelen Osmanlı Bankası Paris Komitesi Üyesi Gaston Auboyneau manzarayı gözleriyle görmüştü:

      “Avrupa’da son zamanlarda meydana gelen ekonomik olaylar, Londra bankalarının aldığı önlemlerin yol açtığı para darlığı, altın hisselerinde ve diğer hisselerin çoğunda meydana gelen düşme, spekülasyonun daha büyük boyutlara ulaştığı Galata piyasasında çok daha şiddetli bir kriz yarattı. Burada, en tepedekilerden en aşağıdakilere kadar herkes, spekülasyon hummasına tutulmuştu. Her gün yeni yeni aracı firmalar ortaya çıkıyor, bütün şirket ve yazıhaneleri kuşatan simsarlar en küçük memurları bile yerine getiremeyecekleri apaçık belli olan taahhütler altına girmeye ikna ediyorlardı.”

      Aslında Osmanlı Bankası yöneticileri olup bitenden haberdardı. Hisse senedi çılgınlığını menkul kıymet karşılığı verdikleri kredilerle beslemişler, 1 milyon 750 bin liraya ulaşan bu krediler için endişelerini belirten yöneticiler dikkate alınmamış; Sir Vincent de Paris Komitesi’nden gelen uyarılara kulak asmamıştı.

      suctarihi-7
      Haftalık İngiliz resimli gazetesi The Graphic’in 17 Haziran 1876 tarihli kapağındaki Galata Borsası tasviri.

      Osmanlı Bankası’nın Londra Komitesi’nden O.C. Waterfield 8 Kasım 1895’te Paris’e gönderdiği notta “Vincent’ın geçici olarak aklını kaybettiği kabul ediliyor. Başka kimseye böyle bir şey olmadı. (…) Herkesin, kimin ne kadar sorumluluğu olduğuna ilişkin meseleleri şimdilik bir kenara bırakıp, bankanın karşı karşıya bırakıldığı bu tehlikeye karşı durmak ve aşmak için genel bir çaba göstermek üzere güçlerini birleştirmesi konusunda zımnen fikir birliği oluştu” diyordu.

      Sir Vincent bir yandan suçu yardımcısına atmaya çalıştı, diğer taraftan Paris Komitesi’ne telgraf çekerek Sadrazam Kâmil Paşa ve Maliye Nazırı ile görüştüğünü, Hükümetin Osmanlı Bankası imtiyazını 48 yıl daha uzatmaya hazır olduğunu bildirdi. Durum daha da kötüleşiyordu. Halk mevduatlarını çekmeye, Osmanlı Bankası’nın piyasaya sürdüğü altın karşılığı banknotları bankaya iade etmeye başladı. Rakip Credit Lyones de fırsattan yararlanıp elindeki büyük kupürlü banknotlarla Osmanlı Bankası’nın kapısına dayanıp altın karşılığını istedi. Kasım ayının ilk gününde bankanın nakdi 100 bin altın liraya düştü. Sir Vincent bu defa Ermeni komitelerini suçluyor, komitecilerin mahalle mahalle gezerek halkı ellerindeki Osmanlı Bankası banknotlarını bankaya satmaya çağırdığını söylüyordu.

      Paris Komitesi, İskenderiye, Londra ve Paris’ten 400 bin altını İstanbul’a doğru bulabildiği her araçla, trenlerle ve vapurlarla yola çıkardı. Ancak altınlar birkaç günden önce gelemeyecekti. Vincent bir defa daha hükümetle ilişki kurdu, 2 Kasım gecesi moratoryum ilan edildi ve banka yükümlülüklerinin yerine getirilmesi 4 ay ertelendi. Erteleme bankanın alacaklı olduğu kişileri ve şirketleri rahatlatmıştı, fakat nakit sıkıntısı değişmemişti. Hükümet bir defa daha imdada yetişti, banknotların altın karşılığının ödenmesi 1 ay süreyle ertelendi, ayrıca Osmanlı Bankası’nın imtiyazının 12 yıl uzatılmasına karar verildi. Bu son hamle krizi bir parça yatıştırdı.

      Hasarı hesaplamak ancak bu büyük finansal yangın bittiğinde mümkün oldu. Sir Vincent’ın annesinin rüyası, Osmanlı Bankası’na elde kalan çöpe dönüşmüş hisse ve tahviller dışında 2 milyon Sterlin’e maloldu. Halkın havaya karışan parasını ve sarrafların zararını hesaplamaksa mümkün değildi. Galata Borsası’nın üzerinden bir silindir geçmişti, onlarca komisyoncudan sadece 8’i ayakta kalabildi.

      suctarihi-8
      Galata Borsası tarihimizin ilk büyük borsa vurgununu yapan Sir Vincent’tan önce de pek “tekin” bir yer değildi. Teodor Kasap’ın Hayal Mecmuası’nda 23 Eylül 1874’te yayımlanan karikatürde borsaya sağlam girip perişan çıkan vatandaşlar tasvir edilmiş.

      6 ay sonra, 1896 Ağustos’unda Osmanlı Bankası, Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaksütyun) üyeleri tarafından basıldı, 154 kişi rehin alındı. Sir Edgar Vincent binanın çatısından kaçarak Rusya Elçiliği’ne sığındı. Ermenilerle Yıldız Sarayı arasında elçilikler aracılığıyla süren pazarlıklarla işgal sona erdi. Militanlar Sir Edgar Vincent’ın yatıyla Karaköy limanından ayrıldı. Sir Vincent ise yetkileri budansa da görev süresinin sonuna, 1897 yılına kadar koltuğunu ve daha önemlisi servetini korudu. Kazancının bir kısmını krizde feda etse de geriye 2 milyon Sterlin kalmıştı. Ülkesine döndükten sonra 1899’da Muhafazakâr Parti’den milletvekili seçildi. 1910’lu yıllardan itibaren çeşitli diplomatik görevlerde bulundu, 1920-25 yılları arasında Berlin Büyükelçisi olarak görev yaptı.

    3. Peygamber’in ‘izi’nde bir miras,Samatya’nın değişmeyen hâtırası

      Peygamber’in ‘izi’nde bir miras,Samatya’nın değişmeyen hâtırası

      Kadem-i Şerif Tekkesi, İstanbul’un en önemli tekke yapılarından biri. Samatya’daki tekke, adını Hz.Muhammed’e mâledilen bir ayak izinden alıyor. İslâm toplumlarında Hz.Muhammed’in değişik dönemlerde taş, tuğla gibi malzemelere ayak izinin çıktığına inanılır. Bu hâtıralar Kadem-i Şerif, Nakş-ı Kadem, Nakş-ı Kadem-i Şerif gibi adlarla anılmış ve kutsal bir emanet olarak saklanıp ziyaret edilmiştir. Suriye’nin Şam şehrinde korunan bir ayak izi, 1784’te Şeyh Muhammed Zaid Efendi tarafından İstanbul’a getirilmiş. Genellikle Sadrazam Halil Hamid Paşa’nın bu dönemde şeyhefendi için bir Sâdî tekkesi inşa ettirdiği anlatılır. Muhtemelen bu Şam’dan getirilen ve tekkeye de ismini veren Kadem-i Şerif, daha sonra Sultan Abdülhamid’in türbesine yerleştirilmiştir. Tekke yapısı 2. Abdülhamid devrinde yeniden inşa edilmiş, yakın zamanda büyük bir restorasyon ile kent hayatına geri dönmüştür. Samatya semti İstanbul’da Bizans devrinden günümüze ismi değişmeden gelmeyi başarmıştır.

      zamankaymasi
    4. Sessizliğin kırıldığı anlar: Adalet savaşı kahramanları

      Sessizliğin kırıldığı anlar: Adalet savaşı kahramanları

      Kadınların adalet arayışı, sinema ve TV ekranlarında da özellikle 90’lardan itibaren farklı bir nitelik kazandı. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı savaşın kurgudaki zirveleri olan yapımlar, gerçek hayattaki kadın mücadelesine büyük bir destek sağladı. Bu yeni kadın kahramanlar hem unutulmazlar arasında yerini aldı hem de gelecek nesillere ilham verdi.

      Sinema ve televizyon, uzun süre kadınların kendi seslerini duyuramadığı, erkeklerin belirlediği kalıplarla sınırlandırılan mecralar oldu. 1940’larda yaşanan sosyal dönüşüm sinemaya da yansıdı. “Ademin Kaburgası” (Adam’s Rib), “Mildred Pierce” gibi film ve diziler, kadınların yeni rollerini keşfetme çabalarını ekrana taşıdı. 60’lar ve 70’ler, sinema tarihinde özgür ruhlu kadın karakterlerin önplana çıktığı dönemler. “Bonnie ve Clyde”, “Özgürlüğün Bedeli” (Easy Rider) “Aşk Mevsimi” (The Graduate), bu dönemin özgürlükçü ruhunu yansıtan kadın karakterlerin yer aldığı filmler oldu. Ridley Scott’ın yönettiği 1979 tarihli “Yaratık” (Alien) filminde ise erkeklerden oluşan Nostromo uzay gemisinin mürettebatının içinde Ellen Ripley (Sigourney Weaver) adında unutulmaz bir karakteri tanıdık.

      Mesai arkadaşları Jane Fonda, Lily Tomlin ve Dolly Parton’ın güçlerini birleştirerek, onlara ikinci sınıf insan muamelesi yapan ayrımcı patronları Hart’a ders vermelerini anlatan “9’dan 5’e”yi de (9 to 5) unutmamak lazım. Ancak 90’larda bilhassa “Thelma ve Louise” (Thelma&- Louise) ile birlikte bir kırılma yaşandı. Artık kadınlar kendi kahramanlarını yaratmak istiyorlardı… Mücadeleleri sadece bireysel düzeyde değil, toplumsal cinsiyet eşitliliği ve adalet kavramları üzerine önemli tartışmalar başlatacak nitelikteydi. 90’lar ve 2000’lerden itibaren ekranın bu yeni kadın kahramanları, gelecek nesillere de ilham verecekti.

      THELMA VE LOUISE (1991)

      Kadın dayanışmasının gücü: Sonuna kadar beraber!

      thelma&louise

      Başrollerini Susan Sarandon ve Geena Davis’in paylaştığı “Thelma ve Louise”, sonucu ne olursa olsun hayatlarının kontrolünü ele alan kadınların destanı. Bugün ekranda erkek egemen toplumlarda kadınların verdiği mücadeleyi anlatan ilham verici hikayeler izliyorsak, bunda bu filmin payı var. Ridley Scott’un ölümsüzleştirdiği iki kadının, sisteme teslim olmaktansa arabayı uçurumdan aşağı sürdüğü sahne ise bir sembol.

      Az zekalı ve saygısız kocasına katlanarak hayatını sürdürmeye çalışan evkadını Thelma ile bir restoranda garson olarak çalışan Louise iki arkadaş. Arkansas’daki monoton hayatlarına küçük bir ara vermek için bir haftasonu tatili yapmaya karar veriyorlar. Thelma ve Louise çıktıkları bu yol, dayanışmanın gücüyle değişiyor, dönüşüyor ve kaderlerinin dizginlerini ellerine alıyorlar.
      Thelma ve Louise’in yolculuğu bir intikam öyküsü değil; ama kesinlikle adalete vurgu yapıyor. Kahramanlar kendilerini savunmak ve haksızlıkların üstesinden gelmek için hareket geçmek zorundalar. Tıpkı Louise’in, arkadaşına tecavüz etmeye yeltenen yabancının cezasını kestiği gibi.

      KILL BILL: 1 VE 2 (2003/2004)

      Hiçbir zaman pes etmedi: ‘Henüz bitmemiş bir işimiz var’

      kapdos-film-2

      Sarı tulumu, Hattori Hanzo kılıcı ve mısır püskülü saçlarıyla Uma Thurman’ın canlandırdığı “The Bride: Beatrix Kiddo” kuşkusuz sinema tarihinin en ikonik karakterlerinden. İki parçalı olarak vizyona giren “Kill Bill“ filmlerinin ilkinde komadan uyanan Beatrix eski sevgilisi ve arkadaşlarıyla yüzleşiyor. Bir zamanlar üyesi olduğu suikast mangasının her bir üyesinin tek tek peşine düşüyor. İkinci filmde ise acımasız eski sevgilisiyle son bir hesaplaşma var. “Kill Bill” etkileyici görüntüleri, abartılı şiddet sahneleri, döngüsel anlatısı ile bir klasik. Quentin Tarantino’nun imza diyalogları, stilize şiddet ögeleri ve unutulmaz karakterlerin yer aldığı iki filmde de ihanet, sadakat ve şiddetin sonuçlarına değiniliyor. Bir savaşçı ve kılıç ustası olarak geleneksel cinsiyet rollerine meydan okuyan ana kahraman Beatrix Kiddo için intikam elbette çok önemli. Ona ihanet edenleri cezalandıracağından şüphe yok. Diğer yandan geçmişi acılar ve sırlarla dolu, şüpheyi bir an bile elden bırakmayan Beatrix’i özel yapan herkesi tek tek kılıçtan geçirmekten öte hiçbir zaman pes etmeyip, devam etmeyi seçmesi.

      EJDERHA DÖVMELİ KIZ (2011)

      Erkeğin göğsüne işlenen, tecavüzcüleri felç eden..

      937950-Girl With The Dragon Tattoo, The

      Stieg Larsson’un Milenyum Üçlemesi’nin ilk kitabından Steven Zaillian tarafından sinemaya uyarlanan, yönetmenlik koltuğunda David Fincher’ın oturduğu “Ejderha Dövmeli Kız” (The Girl With The Dragon Tattoo), şiddet, istismar ve yolsuzluk temalarını konu alan karanlık bir gerilim filmi. Dünya çapında 200 milyon Dolardan fazla hasılat elde eden film, Rooney Mara ve Daniel Craig gibi oyuncuların kariyerine ivme kazandırdı. Cinsel istismara uğrayan insanların yaşadıklarına değinmesi, özellikle filmin gösterildiği dönemde bu konuların yeniden hararetle tartışılmasını sağladı. Rooney Mara’nın canlandırdığı ana kahraman Lisbeth Salander, toplumsal beklentilerin alayına meydan okuyan, iç dünyası karmakarışık bir genç kadın. Yetenekli bir “hacker” olan Lisbeth Salander geçmişte korkunç bir istismar yaşamış, kapıları kapatarak ruhuna yabancılaşmış bir karakter. Lisbeth, kendisine yönelik cinsel saldırı ve maddi sömürü suçlarını işleyen bürokratın yaptıklarının cezasını veriyor. Titizlikle hazırladığı operasyonda, “tecavüzcü domuz” yazısını, dövme tabancasıyla onun göğsüne işliyor. Bunları çantasının içine yerleştirdiği kamera ile görüntülemeyi de ihmal etmiyor. “Ejderha Dövmeli Kız” ister İsveç’te ister dünyanın başka bir yerinde istismarcıların, faillerin ya da kurbanların herhangi bir sınıftan, ırktan ya da geçmişten gelebileceğini gösteren güçlü bir anlatı.

      I MAY DESTROY YOU (2020)

      Arabella’nın farkındalığı ve saldırgandan hesap sorması

      kapdos-film-4

      Bu sözleri “I May Destroy You” dizisinin ana karakteri Arabella cinsel saldırı mağdurlarının deneyimlerini paylaştığı bir destek grubunda söylüyor: “Bana tecavüz etmesinler diye ne yapmam gerektiğini öğrenmek istiyorum.” Saldırıya uğramamak için sayısız önlem almak zorunda kalmak (elinde bir anahtarla yürümek, çok fazla içmemek, arkadan gelen ayak seslerine kulak kabartmak ve gerekirse koşmak vs.) kadınların çok iyi bildiği şeyler. Peki sorumluluk kimde? İçkisine ilaç atılan Arabella’nın daha dikkatli olması gözünü bardağından ayırmaması gerekmez miydi? Ya da neden bu kadar çok içti?

      Michaela Coel’in yaratıcılığını ve başrolünü üstlendiği cinsel saldırı, travma ve rıza konularına değinen “I May Destroy You”, yukarıdaki gibi sorulara dürüst yanıtlar veren komedi-drama türünde bir televizyon dizisi. 12 bölümlük BBC yapımı dizi, gece arkadaşlarıyla birlikte dışarı çıktıktan sonra ertesi gün berbat bir başağrısı ve bulanık anılar ile uyanan sosyal medya yıldızı ve yazar Arabella’nın hikayesini anlatıyor. Genç kadın, zihnindeki sis dağıldıkça cinsel saldırı mağduru olduğunu anlıyor.

      Arabella çeşitli intikam senaryolarını kafasından geçiriyor ama sonunda şiddet yerine iyileşmeyi ve kendi yolunu çizmeyi seçiyor. Elbette failin kimliğini saptadıktan sonra onunla karşılaşması ve hesap sorması çok etkileyici. Emmy ve BAFTA ödüllü dizi, adalet ve geleneksel intikam kavramlarının sınırlarını zorlaması bakımından da çok değerli bir yapım.

      THE POWER (2023)

      Ayrımcılıkta farklı boyut: Ya güç kadında olsaydı?

      kapdos-film-5

      Naomi Alderman’ın çok satan romanından uyarlanan Prime Video dizisi “The Power”da dünyanın kaderini değiştirecek çarpıcı bir soru soruluyor: “Ya güç kadınların elinde olsaydı?” Dizide, sistematik şiddete maruz kalan kadınlar, bir anda beklenmedik bir güç kazanıyor. Parmak uçlarından elektrik akımları yayabilen bu kadınlar, artık istedikleri her şeyi yokedebilecek kadar güçlü. Bu yeni durum, dünyanın dengelerini tamamen alt-üst ediyor ve kadınların geleceği hakkında düşündürücü sorulara yol açıyor.

      Kadınların güçlenmesiyle birlikte yepyeni bir dünya düzeni ortaya çıkıyor. Artık kadınlar, saldırganlara karşı koyabiliyor, istediklerini elde edebiliyor ve hattâ dünyayı parmağının ucuyla değiştirebiliyor. Peki, bu yeni güçle birlikte nasıl bir gelecek onları bekliyor? “Doğaları gereği” barışçıl oldukları için sevgi dolu bir dünya mı kuracaklar? Yoksa yüzyıllardır kendilerinden esirgenen eşitliği ve özgürlüğü sağlayacak bir düzen mi kuracaklar? Ya da bu gücü kullanarak dünyaya hakim olmaya mı çalışacaklar?

      Toni Collette, Auli’i Cravalho, John Leguizamo gibi isimlerin oyuncu kadrosunda yer aldığı “The Power”, kadınların maruz kaldığı ayrımcılığın farklı bir boyutunu işliyor. Gücün özgürleştirici olduğu kadar, insanı zehirleyebilecek bir yanı olduğunu da gözler önüne seriyor.

    5. Kısa ömürlü bir parti ve devrim döneminin gerçekliği

      Kısa ömürlü bir parti ve devrim döneminin gerçekliği

      17 Kasım 1924’te, yönetimle anlaşmazlık hâlinde olduğu bilinen Rauf (Orbay) Bey ile Ali Fuat (Cebesoy) ve Kâzım (Karabekir) Paşaların da aralarında olduğu milletvekilleri, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu. Partinin kurucularından çoğu daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası’na geri dönecekti. Peki ne değişmiş, neler yaşanmıştı?

      Cumhuriyetin 29 Ekim 1923’te ilanıyla başlayıp 1924 Anayasası’nın yapılma sürecine kadar devam eden tartışmaların, Cumhuriyet Halk Fırkası’nda (CHF) bir bölünmeyle sonuçlanacağına ilişkin dedikodular henüz 1924 ilkbaharında duyulmaya başlamıştı.

      Yönetimle anlaşmazlık hâlinde oldukları bilinen Rauf (Orbay) Bey, Ali Fuat (Cebesoy) ve Kâzım Karabekir Paşa’nın yaz aylarında çeşitli vesilelerle biraraya gelmeleri, sözkonusu bölünmeyi dedikodu olmaktan çıkarttı. Artık bu kişilerin yeni bir parti kuracaklarına kesin gözüyle bakılıyordu ve Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, böyle bir gelişmeden memnun olmadığını, (bkz. #tarih, sayı 117), Eylül ve Ekim aylarında yaptığı Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu gezisinde birçok defa dile getirmişti. Mustafa Kemal’in yaptığı konuşmaların Halk Fırkası’ndan kopmaların sayısını azalttığını söyleyebiliriz gerçi ama, bu çabalar yeni partinin kurulmasına engel olamadı ve aralarında birçok tanınmış milletvekilinin bulunduğu kişiler Kasım ayında Halk Fırkası’ndan istifa ederek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı (TpCF) kurdular.

      cumhuriyet-4
      Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın başkanı Kâzım (Karabekir) Paşa.

      17 Kasım 1924’te kurulan ve TBMM’de 29 kişilik bir grup oluşturan TpCF’nin nasıl bir parti olduğu, yani siyasal yelpazenin neresinde yer aldığı günümüze kadar çok tartışılmış ve çok farklı yorumlara konu edilmiştir. Ancak ayrıntılarına girmesek de şunu ifade etmek gerekir: TpCF’nin “muhafazakar bir parti” olduğuna ilişkin yorumlar tümüyle yanlıştır.

      Partinin kurulmasından sonra başta İstanbul olmak üzere birçok il örgütüne katılanlar arasında muhafazakar diye nitelenebilecek birçok kişi olmakla birlikte; parti mensuplarının büyük bir çoğunluğunun, özellikle de kurucuların muhafazakar olmadıkları kesindir. Nitekim Rauf Bey dışındaki kurucuların hepsi daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası’na dönmüşler, milletvekilliği (Refet Bele), TBMM Başkanlığı (Kâzım Karabekir) ve Bakanlık (Ali Fuat Cebesoy) yapmışlardır. CHF’ye dönmeyen Rauf Bey ise Doktor Adnan (Adıvar) Bey gibi bağımsız milletvekili olmuş ve Londra Büyükelçiliği gibi önemli bir devlet görevinde bulunmuştur (1942-1944). Bu kişiler, 1930’lar ve 40’lar Türkiye’sinin toplumsal, kültürel, siyasal ve hukuki özelliklerinin önemli biri ya da birkaçıyla ilkesel düzlemde çelişik fikirler taşıyor olsalardı, CHF’ye dönmezler ya da bu partinin yönetiminde olan devlette görev almazlardı.

      Bu noktada yanıtlanması gereken iki iddia çıkıyor karşımıza. Bunların birincisi, TpCF kurucularının milletvekili ya da bakan olabilmek için “ruhlarını satmaya hazır, ilkesiz fırsatçılar” olup olmadıkları meselesidir. Ancak bu kişilerin yaşam öyküleri, Adnan ve Rauf Beyler ile Ali Fuat, Kâzım ve Refet Paşaların ilkelerinden ödün vermeyen, gayet namuslu insanlar olduklarını açık bir biçimde ortaya koyar. Dolayısıyla, “fırsatçılık” açıklamasını bir kenara bırakmamız gerekir. Bu sayede daha anlamlı olmaya başlayan, yanıtlanması da pek kolay olmayan ikinci soru ise, neden 1924’te Mustafa Kemal ve İsmet Paşa’nın karşısına geçip bir muhalefet partisi kurdukları meselesidir. Bu sorunun yanıtlanmasındaki zorluk, bilgi eksikliğimizden değil, gerekçelerin çokluğundan kaynaklanıyor.

      cumhuriyet-4
      Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın başkanı Kâzım (Karabekir) Paşa.

      İlk gerekçe olarak, bu kişilerin 1923’ten itibaren, yani 2. TBMM’nin açılmasıyla birlikte hâlâ milletvekili olmalarına karşın, artık en ön safta olmamalarını gösterebiliriz. Ali Fuat, Kâzım ve Refet Paşalar ile Adnan ve Rauf Beyler, kendilerini Millî Mücadele’yi başlatan kişiler olarak, yani mücadelenin en zor döneminde önemli roller oynamış kişiler olarak görüyorlardı ve bu özelliklerinin aynen sürmesi gerektiği görüşündeydiler. Öte yandan, Ali Fuat ve Refet Paşalar’la Rauf Bey’in, artık “ikinci adam” konumuna yerleşmiş olan Başvekil İsmet Paşa’yla araları çeşitli nedenlerden ötürü bozuktu. İsmet Paşa’nın harekete ancak 1920 başlarında katılmış olmasına karşın bu konuma yükselmiş olması ise hoşnutsuzluklarını daha da arttıran bir nedendi. Ayrıca Rauf Bey ile Kâzım ve Refet Paşalar, Gazi Mustafa Kemal’e kırgındılar; zira Gazi, kendilerini saltanatın kaldırılması lehinde oy kullanmaya ikna etmek için verdiği hilafet devleti sözünü tutmamış, önce cumhuriyet ilan ettirmiş sonra da halifeliği kaldırtmıştı. Nitekim, yangından mal kaçırırcasına ortaya çıkan bu gelişmeler, TpCF Programı’nın 5. maddesinin varoluş nedeni olacaktı: “Teşkilât-ı Esasiyye Kanunu milletten vekâlet-i sariha alınmadıkça tadil edilemeyecektir.” Tabii bu isteği referandumculuk, dolayısıyla da muhafazakarlık olarak okumak da mümkündür ama, bu kanımızca yanlış olur. Burada maksat, anayasa değişiklikleri için mutlaka TBMM’deki toplam üye sayısının 3’te 2 çoğunluğu gerektiğini vurgulamaktı.

      TpCF kurucuları, tek adam rejimine karşı olduklarını defalarca söylemişler ve cumhurbaş- kanının partili olmamasında ısrar etmişlerdi. Parti programının 12. maddesi, “Reis-i cumhûr intihâb olunan zatın mebusluk sıfatı intihâbını müteakib zâil olur” diyordu.
      Aslında gayet demokratik olan bu madde, TpCF kurucularının siyaseten biraz saf, devrim siyasetini ise hiç anlamamış olduklarını göstermektedir. Nitekim bu istek karşısında Mustafa Kemal Paşa tepkisini, “bir reis-i cumhûrun fırka reisliğiyle cihet-i alâkasını ikide birde tekrar edenler ve bütün cihân bilsin ki, benim için bir taraflık vardır; bir tarafım, o da Cumhûriyet taraftarlığı, fikrî ve ictimâî inkılâb taraftarlığı” sözleriyle göstermiştir.

      Burada, daha sonra CHF’ye katılan TpCF kurucularının nasıl olup da bu ilkelerini unuttukları akla gelebilir. Ancak Terakkiperverler bu ilkelerini unutmamışlar, ama bundan vazgeçmişlerdi; zira devrimin ne demek olduğunu anlamışlardı. Nitekim Rauf Bey, 1933’te Hindistan’da verdiği konferanslar dizisinde Gazi Mustafa Kemal ve Türk Devrimi’ni övmüş; Adnan Adıvar ise 1935’te bir Britanya dergisinde yayımlanan makalesinde o güne kadar Türkiye’de yapılan bütün reformları sitayişle anlattıktan sonra, yazısını “bütün bunların ancak bir diktatörlük rejimiyle gerçekleştirilebileceğini” söyleyerek bitirmiştir.

      cumhuriyet-4
      Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın başkanı Kâzım (Karabekir) Paşa.

      CHF ile TpCF arasındaki en önemli farklardan biri de iktisat politikalarına ilişkindir.

      Bilindiği gibi Ankara’daki yönetim daha 1924’te bir dizi tekel oluşturmuş ve bunları ihaleye bile çıkarmadan, kendisine olan bağlılıklarından kuşku duymadığı özel kişilere devretmişti.
      İstanbul Dârü’l-fünûnu iktisat profesörlerinden İbrahim Fazıl (Pelin) Bey, TpCF kurulduktan 1 ay sonra Vatan gazetesinde yayımlanan bir yazısında CHF’nin iktisat politikasını “müfrit müdahaleci” olarak yorumlar. TpCF ise liberal piyasa ekonomisinden yana bir partiydi ve bu tercihinde İstanbul’un iş çevrelerinin, özellikle de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin meşhur maliye bakanı Mehmet Cavit Bey’in görüşleri etkili olmuştu. Liberal iktisat yanlısı Terakkiperverlerin, devletçilik ilkesinin yalnızca uygulanmakla kalmayıp bir de Anayasa maddesi olduğu bir dönemde nasıl olup da CHF’ye katıldıklarını açıklamak hiç de zor değildir: Terakkiperverlerin “yuvaya dönüş”ü, korumacılık ve devletin ekonomik yaşama müdahale etmesi ilkelerinin öne çıktığı; tepe noktasına 1929’da ulaşan Dünya Buhranı nedeniyle klasik liberalizmin pabucunun dama atıldığı dönemdedir!

      cumhuriyet-4
      Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın başkanı Kâzım (Karabekir) Paşa.

      Özetle söyleyecek olursak, TpCF’yi kuranlar kişisel hoşnutsuzluklarının yanısıra muhafazakar oldukları için değil, devrimci olmadıkları için muhalefete geçmişlerdi. Zamanla hem devrimin kendilerinin de olumlu buldukları sonuçlarını gördüler hem de kalkınmacı bir devrim olmadan Batı tarzı bir demokrasi ve liberalizmin gerçekleşmesinin çok zor, belki de imkansız olduğunu anladılar.
      Halifeliğe olan bağlılıklarından kolayca vazgeçmiş olmalarının nedeni de aynıdır. 1924’te henüz ulusçuluğun ne olduğunu tam olarak anlayamamış, ulus-devlet olabilmek için mutlaka laik olmak gerektiğini görememişlerdi.

    6. Gerçek hayattan kurguya bir hafıza kitabı: Memoria

      Gerçek hayattan kurguya bir hafıza kitabı: Memoria

      Şebnem işigüzel 100 yıllık cumhuriyetin fırtınalı tarihini anlattığı yeni romanı Memoria’da, asırlar boyunca susturulan kadın seslerini duyuruyor. Romanda erkek baskısı altında varolma mücadelesi veren kadınlar Eyüp semtindeki “Karılar Tekkesi”nde, bir sığınma evinde, “toprak altındaki kömürün elmasa dönüşmesi gibi varlık ve değer kazanıyorlar”.

      Erkekler üzerinden anlatılan tarihi ters yüz eden, kendi deyimiyle “ortalığı dağıtan” kadınların hikayelerini anlatmayı seven bir yazar Şebnem İşigüzel. İstanbullu Amazonlar 1809, Gözyaşı Konağı Ada 1876, Venüs romanlarında cesaretleri, öfkeleriyle gerçek kadınları konu alan İşigüzel’ün Everest Yayınları’ndan çıkan son romanı Memoria raflarda yerini aldı.

      kapdos-kitap-2
      Memoria
      YAZAR ŞEBNEM İŞİGÜZEL

      İşigüzel’in kitabı, dede-torun ilişkisi üzerinden 100 yıllık cumhuriyetin sancılı doğumunu destansı bir şekilde anlatıyor. Bir imparatorluğun çöküşünün yarattığı enkazın altında ezilen toplum ağır bir yoksullukla mücadele ederken, bu çetin sürecin en ağır yükünü omuzlarında taşıyanlar tabii kadınlar. Kürtajın yasak olduğu, doğum kontrol yöntemlerinin neredeyse hiç bilinmediği bir dönemde, istenmeyen gebelikler ve buna bağlı ölümler… Kadınlar, erkek şiddeti ve baskısı altında varolma mücadelesi veriyor. Modernleşmenin sancıları ise bedenleri ve ruhlarında derin izler bırakıyor.

      Şebnem İşigüzel’e, kitabının özellikle bu niteliğini sorduk:

      Kadınların direnişi Memoria’da çok önemli bir tema. Nasıl bir bağ kurdunuz bugünle?
      Kadınlar çok güçlü. Bu coğrafyada sırf kadın oldukları için öldürülmelerine, sözde gelenekler ve namus baskısı yüzünden diri diri gömülmelerine rağmen pes etmiyorlar, pes etmiyoruz. Ben dayanışmanın daha daha güçlendiğini ve büyüdüğünü düşünüyorum. Memoria bu isyanın hikayesi bir bakıma, başkaldırının. Kurbanken cellada dönüşen bir kadının, Muazzez gibi güçlü bir bireyin tarihi.

      Romanın önemli bir bölümünün geçtiği mekan, Eyüp Mezarlığı’nda ve geçmişte Hatunîye Dergâhı olarak adlandırılan Karılar Tekkesi. Bu mekânı seçme nedeniniz neydi?
      Hayatta herkesin sığınmak istediği bir yer vardır. Dönmek istediği bir yer. Kalmak istediği bir yer. Duygusal olarak böyledir bu. Bunun için görünürde bir nedeniniz bile yoktur. Karılar Tekkesi’ni keşfedince bir romancı olarak böyle bir duygusal yakınlığım oldu. Yazmak istediğiniz satırlar, hissî-kalbî bir yakınlık kurunca varolur. Karılar Tekkesi zor durumdaki müşkül kadınların sığındığı bir yer. Bir tür sığınma evi. Orada gizli-saklı bir cennet, özgürlük alanı oluşturdum. Orası benim benim romanımın da tekkesi. Baskı altındaki kadınlar bu tekkeye sığınınca, tıpkı toprak altında kalan kömürün elmasa dönüşmesi gibi varlık ve değer kazanıyorlar.

      kapdos-kitap-1
      Şebnem İşigüzel

      Kadınların yaşadıkları dönemki siyasi ve sosyal olaylara karşı tutumları nasıl?
      İmparatorluk batıp cumhuriyet ilan edildiğinde güzel bir teşhisleri var aslında: “Dünya tam da buradan yırtıldı” diyorlar. Koskoca imparatorluk çökerken peşinden dünyayı sürüklediğini görüyorlar. Bu bir yana Karılar Tekkesi’nin kapatılmasından korkuluyor. Kadınefendileri Amerikan Koleji mezunu, Halide Edip’in sınıf arkadaşı. Mustafa Kemal’in gözüne girebilmek için Harf Devrimi’nden önce Latin karakterleriyle mektup yazıyorlar ona hitaben. Olmuyor tabii. Aralarında en yaşlıları ise kocasını zehirlemiş bir kadın. Kadınlar zeki tabii. Karılarını- kızlarını öldürüp öldürüp ceza almayan erkeklere karşı onların diliyle konuşuyor, kocalarını zehirliyorlar; çünkü erkeğin yanındaki kanun, karısının kafasına odunla vurup öldüren kocayı “arada odun ya da balta olduğu için” suçlu saymıyor.

    7. Boğaz’ın kıyısında saklı, nadide ve ihtişamlı bir yapı

      Boğaz’ın kıyısında saklı, nadide ve ihtişamlı bir yapı

      Tophane Kasrı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi tarafından 2022’de başlatılan restorasyon sonrası 6 Ekim’de özel bir sergi ile açıldı. Çelik Gülersoy Vakfı istanbul Kitaplığı koleksiyonundan özgün fotoğraflar ve gravürlerin de yer aldığı “Geçmişten Günümüze Kısa Bir Bakış” sergisi, yıl sonuna kadar ücretsiz ziyaret edilebilecek.

      İstanbul’un Tophane semti, adını Evliya Çelebi’nin “İslâm Ordusu’nun topçu sınıfının binası” dediği Tophane-i Âmire yapılarından alır. Günümüze ulaşan 5 kubbeli ana bina ve tek kubbeli küçük dökümhane binası, Evliya’nın “Cehennem ateşinden bir kıvılcım görmek isteyen bu tophane ateşini görsün” betimlemesinden izleri günümüze taşır. Fatih Sultan Mehmed’in top dökümü için inşa ettirdiği Tophane-i Âmire binasından sonra bu semt Osmanlı silah endüstrisinin merkezi olmuştur.

      Tophane Kasr-ı Hümâyûnu, sultanın Tophane semtindeki askerî yapıların teftişi esnasında dinlenmesi ve şehre deniz yolu ile gelen yabancı devlet adamlarının karşılanması amacıyla Sultan Abdülmecid (1839-1861) tarafından 1851-52’de inşa ettirildi. Kasrın mimarı, İngiliz kraliyetinin elçilik binalarını yenilemek üzere İstanbul’da görevlendirilen William James Smith’dir. 1852 Mart’ında inşaı tamamlanan kasrın tefrişatına da büyük özen gösterilmiş, mobilyaları yurtdışından getirtilmişti. 1859’da Sultan Abdülmecid, Rus çarının kardeşi Grandük Konstantin’i burada ağırlamıştı. 1862’de İngiltere veliaht prensi Edward ve 1909’da Sırp Kralı Petro Karayorgeviç de burada misafir edildiler. Bulgaristan’ın Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopuş sürecini başlatan Doğu Rumeli Konferansı (1886), Yunan Savaşı’dan sonra barış antlaşması (1897), devletin mali durumunu incelemek için kurulan Islahat-ı Maliye Komisyonu’nun çalışmaları da (1901) burada yapıldı.

      havadis-5
      Yıllar sonra ilk defa, 6 Ekim’de ziyarete açılan Tophane Kasrı, özgün fotoğraflar ve gravürlerle, ziyaretçileri İstanbul’un geçmişine götürüyor

      Tophane Kasrı 1918’de İngilizlerce işgal edildi; Lozan Konferansı’nda imzalanan Boğazlar Antlaşması gereğince 1924’te Boğazlar Komisyonu’na tahsis edildi. Komisyon lağvedildikten sonra 1935’te Hazine’ye devredilen kasır, 1948’de Devlet Denizyolları İşletmesi’ne bırakıldı. Bir dönem Askeri İnzibat Komutanlığı olarak da kullanılan kasır, 1949’da Harp Malulleri ve Gaziler Derneği’ne verildi; 1986’da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne tahsis edildi.

      havadis-6

      Yapı, tasarımdaki özgün süslemeler nedeniyle, İngiliz kaynaklarında “İstanbul’un Mücevheri” (Bijou of Constantinople) olarak geçen yapı, neo-barok özellikler taşıyan emperyal (ampir) tarzdadır. Zemin+1 kat olarak inşa edilen kasrın dış cephe süslemelerinde farklılıklar yer alır. İç mekan süslemelerinde giriş katı sade tasarımı, birinci kat ise kalem işleri ve manzara resimleri ile dikkati çeker. Zemin katta giriş dikmelerde yer alan düşey panoların içine Tophane-i Âmire’ye uygun silah ve kılıç gibi askerî motifler yerleştirilmiştir. Sütun süslemelerinde kullanılan bu detaylar, kasrın Tophane-i Âmire ile olan bağının güzel bir yansımasıdır. İstanbul’un anıtsal peyzajının yüzyıllardır önemli bir parçası olan bu sanayi yapısı; Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin özenli projelendirmesi ve restorasyonu sonrasında Çelik Gülersoy Vakfı İstanbul Kitaplığı arşivinin katkıları ile ziyaretçisiyle buluştu.

    8. Zehir gibi kadınların erkekleri ‘uyku’ya daveti

      Zehir gibi kadınların erkekleri ‘uyku’ya daveti

      Kadın, toplumsal hayatta varolma, güç ve özgürlük mücadelesini çoğu zaman gizli ve ince düşünülmüş adımlarla sürdürmek zorunda kaldı. Erkek egemenliğindeki toplumlarda neredeyse her dönemde cehennem hayatı yaşayan kadınların, eşlerini – sevgililerini – akrabalarını “cennete göndermek” için uyguladıkları karışımlar-formüller-yemekler…

      Rodoslu Apollonius MÖ 3. yüzyılda Argonautica’da anlatmış. Limni adasının kadınları Afrodit’e tapınmayı uzun süre ihmal edince, çok kızan Tanrıça bunların kocalarını Trakyalı köle kadınlara âşık eder. Buna içerleyen kadınlar da bir gece intikam almak için Ada’daki tüm erkekleri yataklarında katleder. Artık Limni’nin havasından mı suyundan mı bilinmez, Demosthenes bir söylevinde MÖ 4.yüzyılın ortalarında Atina’da yargılanan Limnili Theoris isimli bir kadının davasını anlatır. Dediğine göre, hizmetçisi kendisi aleyhine tanıklık etmiş ve Theoris, zararlı ilaçlar ve büyülü sözler içeren tılsımlar kullandığı gerekçesiyle çocuklarıyla birlikte idam edilmiş.

      İşte görüyorsunuz: Baltayla veya zehirle olsun, bir kadın erkeğinden sonsuza dek kurtulmak isterse kimse onu durduramaz. Bir zamanlar, kimseye farkettirmeden birini öldürmenin en emin yolu onu zehirlemekti. Tarihe adını “zehirci” olarak yazdırmış kadınlar, işi epey abartan veya ticarete dökmüş olanlar. O zamanlarda ya hırsa kapılınca ya da biri gammazlayınca yakayı ele veriyormuşsun. Arada kimbilir kaç koca veya sevgili doğal yollardan öldü zannedilerek göçüp gitmiştir.

      kapdos-gastro-1
      “La Voisin” olarak da bilinen Catherine Deshayes, Paris’te soylu müşterilerine afrodizyaklar, büyülü tılsımlar ve kürtaj hizmetleri sağlayan bir kadın şebekesinin en önemli karakterlerinden biriydi. Karabüyüleri ve zehirleri binlerce kişiyi öldürdü.

      Antik Yunan’da pharmakis denen ilaç ve “bitki uzmanı” kadınlardan, büyücü ve(ya) şifacı olarak bahsedilir. O dönemde büyü yapmak kanunsuz sayılmıyordu. Ancak öldürmek niyeti ile iksir içirmek ve yedirmek, kanıtlandığı takdirde cezalandırılırdı. Antik Yunan ve Roma’da ilaç ve büyü yapan kadınların yargılanmaları hakkında doğrudan yasal bir düzenleme olmadığından, böylesi davalara ilişkin pek bilgimiz yok; ama birkaç yazarın bahislerinde bu nedenle yargılanmış kadınlarla ilgili bilgiye rastgeliyoruz. Örneğin Aelianus, bitki uzmanı bir kadının zehir kullandığı gerekçesiyle yargılandığını ve ölüme mahkum edildiğini, ama hamile olduğu için cezasının doğum ertesine kaldığını kaydetmiş.

      Bir diğer cinayetle yargılanan kadından bahis Antiphon’un “Zehirleme Nedeniyle Üvey Anneye Karşı” adlı savunmasında yer almaktadır. Philoneos evinde akşam yemeği sırasında arkadaşıyla birlikte zehirlenir. Kendisi hemen, arkadaşı ise 20 gün sonra ölür. İlaçlı içkiyi Philoneos’a ikram eden köle bir kadın, suçlu bulunarak idam edilir. Ancak Philoneos’un gayrimeşru oğlu, üvey annesini cinayetle suçlayınca dava yeniden açılır. Davacı asıl sorumlunun üvey annesi olduğunu, köle kadının ona yardım ettiğini, hattâ üvey annenin kocasını daha önce de bu şekilde öldürme girişimlerinde bulunduğunu iddia etmektedir. Davacı, ilk girişiminde üvey annesinin, içkisine zehir koyarken babası tarafından yakalandığını, ancak üvey annenin bu içkinin bir aşk iksiri olduğuna babasını ikna ettiğinden bahseder.

      Antik Roma’da şair Horace; Martina ve Locusta ile birlikte Roma’nın profesyonel “zehirci üçlü”sünden Canidia’yı anlatır. İmparator Nero, bunların en azılısı olan Locusta’yı maaşa bağlamıştır. Locusta’yı esas keşfeden de Nero’nun annesi Agrippina’dır.

      Roma döneminde hayvansal ve mineral zehirlerin birçoğu biliniyordu ama, elde etmesi daha kolay olan bitkisel zehirler daha çok rağbet görüyordu. Dulavrat otu, ban otu, tatula, itüzümü ve adam otu; kurtboğan, baldıran, karacaot (hellebore), acı çiğdem, porsuk ağacı özü ve afyon en çok bilinenler idi. Arsenik de biliniyordu ama en çok kullanılan zehirler arasında değildi. Siyanür ise daha ortalarda yoktu.

      kapdos-gastro-2
      Roma döneminde elde etmesi daha kolay olan bitkisel zehirler kullanılırdı. Dulavrat otu, ban otu, tatula, itüzümü ve adam otu; kurtboğan, baldıran, karacaot (hellebore), acı çiğdem, porsuk ağacı özü ve afyon en çok bilinenlerdi.

      Tarihçiler zehirlenme olaylarını anlatırken, kullanılan zehirlerden nadiren bahsetmişler. Bununla birlikte Canidia’nın tercih ettiği zehrin bala karıştırdığı baldıran olduğunu biliyoruz; Ovidius ise kurtboğanı “üvey annelerin tercihi” olarak adlandırmış. Agrippina’nın başka birinden olan oğlu Nero’yu tahta çıkarmak için, imparator Claudius’a akşam yemeğinde zehirli bir mantar (amanita phalloides) yedirdiği söylenir. Tek başına değildir bu girişimde; Locusta’dan tavsiye alır. Locusta bu mantarın adını verir; çeşnicibaşı tadarmış gibi yapar ve imparatora yemeği yiyebileceğini söyler; imparator zehirlenme belirtileri gösterip kusar; çağırılan saray hekimi, zehir yedirilmiş bir tüy ile Claudius’u kusturmak istermiş gibi yaparak ölümünü çabuklaştırır. Böylelikle Agrippina, aslında amcası olan kocası Claudius’tan kurtulur. Oğlu Nero tahta çıkar ve Claudius’un ilk eşinden olan oğlu ve doğrudan vârisi Britannicus’u da zehirlemek için yine Locusta’dan yardım ister.

      Britannicus ikinci denemede ölünce, zehirci Locusta’ya toprak ve mülkler bağışlanır. Nero daha da ileri gidecek, bu defa suçortağı ve annesi Agrippina’yı zehirlemek için yine Locusta’ya başvuracaktır. Tam 3 kere yemeğine-içkisine zehir katılır ama Agrippina ölmez! Zira önceden panzehiri almıştır (Eski Mith- ridates numaraları bunlar. O da her gün az az zehir içermiş ki gün olup da kendisine ciddi bir zehir verirlerse bağışıklık kazansın diye). Nero giderek iktidarının karaya oturduğunu hissettiğinde, Locusta’dan kendisi için de bir zehir hazırlamasını ister; ancak sonra intihar için bu zehir yerine bıçağı tercih eder. Locusta böylece kapkara kariyerinin sonuna gelmiştir. Nero’dan sonra başa geçen Galba tarafından zincirlenip sokaklarda gezdirildikten sonra öldürülür.

      Peki ya çok daha önce Antik Mısır’da zehirlemeler yok mu? Antik Mısır’da iklim sıcak, çölde akrep, yılan malum çok. Kleopatra’nın da zehirlerle içli-dışlı olduğu ve karışımlarının çoğunu hüküm giymiş mahkumlar üzerinde denediği söylenir. Başarılı ve güçlü kadınlar için anlatılanların ne kadarı erkeklerin palavrası ne kadarı gerçek asla bilemeyeceğiz. Cleopatra intihar mı etti, yoksa rakipleri tarafından mı öldürüldü, bunu da bilemiyoruz ama, afyon, kurtboğan ve baldıran karışımı bir zehir ile görece acısız şekilde gittiğini biliyoruz. “Kendini yılana sokturdu”, bir nevi Antik Çağ asparagası yani.

      kapdos-gastro-3
      Ressam Alexandre Cabanel’ın 1887’de çizdiği “Ölüm Cezasına Çarptırılanlar Üzerinde Zehirleri Deneyen Kleopatra” isimli tablo, Antwerp Sanat Müzesi.

      Gelelim Çin’e. Bu coğrafyada da imparatorluk çevresindeki kadınların hem kendi aralarındaki güç savaşında hem de yönetimdeki erkeklere karşı zehir kullanıklarını biliyoruz.
      İmparator katında bu tehlikeye karşı çok katmanlı bir denetim sistemi kurgulanmış ama bu bile zehircileri engelleyememiş. Çin’in kendi imalatı zehirleri yetmemiş, bir de İpek Yolu vasıtası ile yaban ellerden yeni yeni zehirler ve Avrupa’da popüler olan tiryak gibi çok yönlü panzehirler de ülkeye “giriş yapmış”.

      Çin’in zehirlere yaklaşımı Avrupa’dan farklı. Birçok zehir aynı zamanda çok ufak dozlarda çeşitli hastalıkların tedavisinde de kullanılıyor. Hukuki düzenlemelerde ilaç-zehir ayrımının yapılması güç yani. Bu nedenle MÖ 260’ta ilk farmakopeyi Shennong Ben Cao oluşturmuş ve burada 365 maddeye yer vermiş. Avrupa’da ise birkaç yüzyıl daha eskiye dayanan ve az sayıda malzemeye yer veren Hippokrates Külliyatı var. Daha sonra Dioscorides’in De Materia Medica’sı (Tıbbi Malzeme Üzerine, MÖ 1. yüzyıl) 800 civarında malzemeye yer vermiş ve hastalıkları tedavi ederken bedende yaratacakları yan etkileri anlatmış. Artık antik dünyanın batı tarafında insanlığın yavaş yavaş yan etkilerine göre kimyasal maddeleri tanımlamaya çalıştığı ve dolayısıyla “zehir” ile ilacı birbirinden ayırmaya başladıkları bir dönem başlamış. Ancak Çin tıbbı bu ayrımın üzerinde hiç durmamış. Bugün de aslında ilaç ile zehrin farklı olmadıkları ayrımı pratikte kabul görmekte. Yukarda belirttiğimiz gibi Çin, türlü vaatlerle aklı çelinebilecek saray doktorları tarafından zehirlenmeyi engellemek için bir ilaç tadım protokolü ortaya koymuş. 1. yüzyıldaki Han Hanedanı döneminde imparatora bir ilaç sunulmadan önce, “İlaç Tadım Dairesi”nden bir memur bunu denemekten sorumlu olurmuş. Sistem sonraki dönemlerde daha ayrıntılı hâle gelmiş. Örneğin Tang döneminde saraya tıbbi hizmetler sağlayan “Saray İlaç Servisi” kurulmuş. Kurumda çeşitli uzmanlık alanlarından doktorlar ve ilaç hazırlayan çok sayıda zanaatkar varmış. Bu servis tarafından üretilen bir ilaç, hükümdarın ağzına girmeden önce iki saray görevlisi ve bizzat veliaht prens tarafından tadılıyormuş. Bir ilacın hazırlanmasında veya reçete edilmesinde ihmalkar davrananlar ağır cezalara tabi tutulurmuş. Kraliyet ailesinin diyetini korumak için de benzer bir mekanizma varmış; dolayısıyla zehir kullanmayı planlayanların önü kademeli bir sistemle kesilmiş.

      Ortaçağ Avrupa’sında da zehirle işlenen cinayetlere adı karışmış birçok kadın vardır.
      Bu kadınların kimileri güçlü ve özgür oldukları için kimileri ise güçlü ailelerden gelip önemli evliliklere zorlanmış, kendilerini politik dengelerin ortasında bulup oyuna katılmış oldukları için; dönemin erkek egemen toplulukları tarafından mesnetsiz şekilde büyücülük, cadılık veya zehirlerle haşır-neşir olmakla suçlanmış. Lucrezia Borgia örneğinde olduğu gibi… Rönesans’ın bu “femme fatale” karakteri, aslında babası ve ağabeyinin politik kumpaslarının ortasında kalmış bir kadın. Yanında içi oyuk ve arsenik dolu bir yüzük taşıyarak âşıklarının sonunu getirdiği söylencesi büyük ihtimalle bir mit. Özellikle soylu kesimde kızların babanın malı gibi görülmesi, önemli evlilik akitlerinde kullanılması ve sevmedikleri erkeklerle dört duvar arasında bir hayat sürmeye zorlandıkları bir gerçek. Bu durumda özgürlüğün yolunu, kocalarının servetlerinden mahrum kalmayacak şekilde aniden dul kalmakta bulduklarını görüyoruz.

      Avrupa’da 17. yüzyıla geldiğimizde, “sinir krizinin eşiğindeki kadınlar”a pratik çözümler sağlayan “şifacı” kadınları daha çok görüyoruz. Bunlardan en ünlüsü Giulia Tofana. Palermo ve Roma’da anlı-şanlı düklerden tutunuz da sıradan erkeklere varıncaya dek 600’e yakın erkek, onun dulavrat otu, kurşun ve arsenik karışımı olan “Tofana suyu” (aqua Tofana) ile öbür tarafa göçertilmiş… Giulia Tofana 1651’de ölünce, üvey kızı Giro- nima Spana bu işleri devralmış. Hem de esaslı bir “network” kurmuş. Hattâ bazı iyi müşterilerine zehri nasıl imal edeceklerini de öğretmiş. Adamlar sapır sapır ölmeye başlayınca, söylentileri ciddiye alan Papa 1659’da engizisyoncu Stefano Bracchi’yi görevlendirmiş. Sonuçta kimi ipuçlarına ulaşılmış ama “Tofana Suyu” satın alan ve kocalarını öldürmekte kullanan bazı soylu kadınlar itina ile soruşturma kapsamı dışında kalmış; ancak Gironima Spana ve 6 kadın idam edilmiş. Birçok kadın da kırbaçlanarak sokaklarda teşhir edilip sürgüne yollanmış

      kapdos-gastro-4
      Dulavrat otu, kurşun ve arsenik karışımı olan “Tofana suyu” (aqua Tofana). Giulia Tofana ürettiği bu zehri, üzerinde Saint Nicholas resmi bulunan küçük bir cam şişede kozmetik ürünü süsü vererek gizlemişti.

      Yine aynı yıllarda “La Voisin” veya “Madame la Voisin” olarak tanınan 1640 doğumlu Catherine Deshayes Fransa’da işbaşındaydı. Bu falcı kadın Paris’te soylu müşterilerine afrodizyaklar, büyülü tılsımlar ve kürtaj hizmetleri sağlayan bir kadın şebekesinin en önemli karakterlerinden biriydi. Zamanla aşk iksirleri, yerini istenmeyen kişilerden kurtulmak için çeşitli zehirlere bırakıverdi. Müşterileri arasında soylular çoğunluktaydı. Marie Bosse, Marie Vigoreaux isimli kadınlar şebekenin diğer ünlü falcıları idi. Bosse içkiyi fazla kaçırdığı bir partide boşboğazlık edip “ben kimleri kimleri öte tarafa yolladım” diye övünmeye kalkmasaydı yakalanacakları da yoktu herhalde. “Zehir davası” diye anılan davada, bu meşum şebekenin kara büyü ve zehir ile 1.000 veya daha fazla sayıda kişiyi öldürmüş olabileceği iddia edildi. Vigoreaux işkencede öldü; Bosse ve ailesinin tüm bireyleri diri diri yakıldı. 1677-1682 arasında, kimi aristokrat kadınlar zehirleme ve büyücülük suçlamalarıyla mahkum oldu. Skandal kralın yakın çevresine kadar ulaştı. 36 kadın daha idam edildi.

      Gel zaman git zaman, bu hadiselerin “aşağı tabaka” arasında da yaygınlaştığı bir gerçek. 1910’larda Macaristan’da ücra bir köy olan Nagyrev’de yaşamış Fazekas. İstenmeyen bebeleri de kürtaj ile aldığı için “Ben melek yapıyorum” dermiş. Köyün kadınlarının her derdini dinleyen bu kadın, sinek yakalamak için kullanılan yapışkan kağıtları sirkede kaynatarak elde ettiği arseniği kocalarından dertli kadınlara dağıtıp “neden bu çileyi çekesin ki?” diye cesaretlendirirmiş. İlk başlarda kocalar giderken, daha sonra parasına konmak için ana-babalar, kardeşler ve hasımlar da aniden ölüverir olmuşlar. Köyde 1914-1929 arasında tahminen 300’e yakın erkeğin kadınlar tarafından zehirlenerek öldürülmüş. 8 kişi idama mahkum edilmiş 2’si infaz edilmiş ve 12 kadın da hapis cezası almış. Bayan Fazekas ise kendi zehrinden bir yudum alarak bu dünyadan kurtulmuş.

      Bugün ise “zehir” işinde en popüler formül 5-P. Pizza, pasta, protein (fazlası), patates ve pane, yani ekmek. Görülen o ki, önünde ne kadın ne erkek ne de çocuklar durabiliyor bu zehirlerin.