Etiket: sayı:118

  • 14 yaşında kalan ve özellikle erkek cinsinden‘mal’zemeler

    14 yaşında kalan ve özellikle erkek cinsinden‘mal’zemeler

    Geride bıraktığımız yüzyılda 20’li yaşlar artık gençlikten yetişkinliğe geçiş yıllarıydı. Şimdiyse Amerikan başkan adayı ve eski başkanı ve belki de yine yeni yeniden başkanı var mesela: Mutat ırkçılar, zalimler ve zalimliğin doğal hakları olduğunu ileri sürenlerle beraber, dünyanın tüm hep 14 yaşında kalmışlarını peşinden sürükleyebiliyor. Dikkat ederseniz günümüzde 30’lu hele hele 20’li yaşlarda olup da 14 yaşındaki fikirlerinden utanan çok daha az.

    Yetişkinlik de tarihsel. Bilirsiniz, insan gençken yetişkinliğe erip büyük işler yapacağının beklentisiyle yaşar. Ne bileyim, benim ilk gençliğim okuduğum yazarların ilk kitaplarını hangi yaşta yazdıklarına bakıp kendimi onlarla kıyaslayarak geçti. “E iyi de bu herif ilk kitabını 19 yaşında yazmış; ben de o zamana kadar tamamlarım herhalde tuğla gibi bir ilk eser” diyerek kendimi cesaret­lendirmelerim, zamanla “19 olmamış da 25 olmuş, ne farkeder” avuntu­larına ve sonlara doğru “Yuh be, 30 yaşında nasıl da yazmış tuğla gibi kitabı” sitemlerine dönüştü. Kıymetli üstadımız, yazmaya handiyse 40 yaşında başlayan Aziz Nesin de uzun süre şaşmaz bir umut ışığı oldu. O da benim için 5-6 yıl öncesine kadar sön­meyen bir umut ışığıydı tabii. Sonra artık gerçeği kabulleniyorsunuz.

    Misal, rahmetli Donald E. Westlake’in 40 kitap yayımlamış olmasını çok takdir ederdim ama sonra internet geldi ve ben ağabeyi­mizin ayrıca 19 farklı isimle romanlar yayımladığını da öğrendim. Kullanığı isimlerden biri de 28 kitaplık Parker serisiyle Richard Stark.

    Elbette nitelik ve nicelik farklı şeyler ama, asıl değinmek istediğim konu şu: Biz bugün 30 yaşındaki bir yazara “genç yazar” diyoruz ve onun Donald E. Westlake gibi henüz 30’una varmadan 30 kitap yayımlamış olma­sını beklemiyoruz. Tabii Aziz Nesin ve Westlake yazdığı sırada televizyon, cep telefonu, netfliks falan hayatımı­zın yarısından fazlasını çalmıyordu ve “gençlik-yetişkinlik” gibi hâllerin yaşanışı da bambaşkaydı.

    Aklımda yanlış kalmadıysa, tarihte ne kadar geriye gidersek çocukluk ve gençlik kısalıyor, yetişkinlik daha erken geliyor. Bugün dünyada hâlâ yetişkin sayılma yaşının 14-15 olduğu az sayıda ülke bulunsa da, bu esasen Ortaçağ’a kadar böyle. Çocukluk, zaten eliniz iş tutar hâle gelir gelmez bitiyor; yetişkinlik de onun hemen ertesi. Hayırlı bir kısmet bulup başgöz ediyorlar; hop yetişkinsiniz. Genç ve istekli bir erkekler ordusu, tarlalar­da-sokaklarda evlenecekleri günü bekleyerek deliriyor gibi bir şey ki resmen korku filmi gibi. Eğer doğru hatırlıyorsam, bu birkaç günlüğüne her şeyin serbest olduğu karnaval gibi etkinliklerin çıkış noktası da bu zaten. O elektriği atmaya yarıyor bir süreliğine. Tabii o dönem kıtlık, savaş ve kırımların ardından nüfus yine azalıyor, toprak bollaşıyor, tekrar erken evlenmeler başlıyor, böyle bir “rollercoaster” gibi dönüyor devran bir süre (ortaokulda binom açılımlarından son­rasıyla ilgilen­mediğim için tam ifade edemiyorum; diferansiyel denklemler anlatılırken arka sıralarda ayın en iyi “thrash metal” albümleri listesi hazırlıyordum). Tabii zamanla endüstri devrimi, aşıların-antisep­tiklerin icadı falan, bu kısır döngü son buluyor; nüfusumuz da sürekli olarak artmaya başlıyor. Nüfus ve ortalama yaşam süresi artınca gençlik de uzuyor.

    hafiza

    Öyle çok uzağa gitmeye gerek yok. Geride bıraktığımız yüzyılda 20’li yaşlar artık gençlikten yetişkinliğe geçiş yıllarıydı. Yüzyılın ikinci yarısında hippiler falan, “yok okuyom ben ya” diyerek, geleneksel aileyi reddererek falan gençliği uzattılar. Bu bazı endüstrilerin de bir hayli işine geldi elbette. Genç insana gereksiz harcama yaptırmak, plak satmak falan çok daha kolay zira. Ancak buna rağmen hippilerin çoğu o kadar da su­yunu çıkarmadı; en geç 30’lu yaşların başlarında yetişkinliğe adım attılar.

    Yetişkinliğe geçiş sadece ev-aile kurmakla ilgili değil el­bette. Yetişkinlik aynı zamanda zihinsel olgunluğu da beraberinde getiriyor. Zira şurada 40 kişiyiz, birbirimizi biliriz; hemen hepimiz 14-15 yaşlarındayken dünyadaki her şeyi bildiğine emin birer ukala dümbeleğiydik. Eminim ki bugün 40 yaşın üzerinde olup da 14-15 yaşla­rındaki fikirleri, egzantrik çıkışları, saçma-sapan iddiaları, özgün zannet­tiği şebeleklikler kendine hatırlatılsa utanmayacak çok az insan vardır. O yaşlarda komplo teorilerine, kantin geyiklerinden edinilmiş bilgilere, heyecan uyandırıcı (uzaylılar, dünyayı gizlice yöneten üç-beş kişilik komis­yonlar vs.) hikayelere inanma eğilimi çok yüksektir. Yetişkinlik, bu fikirler­den kurtulmak, hayatı en azından 14 yaşındaki oğlana göre daha mantıklı değerlendirebilme yetisi kazanmak ve sonra da henüz yetişkinliğe erişeme­miş insanlar tarafından “dönek”, “sattı bizi”, “düzene ayak uydurdu” şeklinde üç hayırla uğurlanmak demek biraz da. Dikkat ederseniz günümüzde 30’lu hele hele 20’li yaşlarda olup da 14 yaşındaki fikirlerinden utanan çok daha az.

    Yetişkinlik, tarihin hiçbir döne­minde olmadığı kadar (ve o da olursa) geç gerçekleşiyor artık. Tarih boyunca (ve günümüzde) 14 yaşında çocuğun esasen tam bir mal değneği olma hâli, çocuğun ilerleyen yaşlarda kısıtlı dünyasından çıkarak başkala­rıyla anlamlı bir iletişime geçmesiy­le tedavi edilirdi. Misal 14 yaşındayken akranlarıma hararetle savunduğum ipe-sapa gelmez fikirler, zaman içerisinde; hayatın kaya gibi gerçek­liğiyle ve beraber yaşamak, çalışmak durumunda kaldığım yetişkinlerin etkisiyle sönümlendi ve ilerleyen za­manlarda bir zamanlar savunduğumu inkar edeceğim utançlara dönüştüler. Tabii artık yeni dünya maalesef buna izin vermiyor. Eğer bugünkü araç ge­reçler ben 14 yaşındayken varolsaydı, o utanç verici fikirleri hiç çekinmeden yayacak, elbette kendim gibi bir alay başka mal değneği bulacak ve mal değnekliğini elden ele çoğaltarak bü­yütecektik. Ayrıca o zevzeklikler, ama youtube videosu ama tweet ama blog yazısı olarak kendi adımla-sanımla her zaman görünür olduğu için geri adım atmam da zor olacaktı.

    Hiç şüphesiz geçmişte de, ama paranın gücüyle ama başka fak­törlerle etrafında bir “onaylayanlar ordusu” bulunduğu için ya da düpedüz patolojik nedenlerden hep 14 yaşında kalmış insanlar vardı. Amerikan başkan adayı ve eski başkanı ve belki de yine yeni yeniden başkanı var mesela: Mutat ırkçılar, zalimler ve zalimliğin doğal hakları olduğunu ileri sürenlerle beraber, dünyanın tüm hep 14 yaşında kalmışlarını peşinden sürükleyebiliyor.

    Bugün dünyamız her geçen gün 14 yaşın sihirli öfkesi, nedensiz radikalliği, taşkın muhafazakarlığı, laf anlamaz dik kafalılığı, temelsiz hezeyanları ve şımarıklığı tarafından ele geçirilmekte. Bir şekilde biraraya gelen insanların zekası, bileşik kaplar kanunu gibi çalışmaz. Askerlik vazifesini yerine getirmiş herkesin bildiği gibi, özellikle erkek cinsinden şahısları biraraya getirdiğinizde o topluluğun ortalama zekası zamanla o topluluk içindeki en düşük zekalıya denk hâle gelir. Bu da biraz onun gibi: Önce sosyal ağlar, sonra geleneksel medya 14 yaşına geri döndü ve orada da kalacak gibi geliyor bana. Yoksa şüpheniz mi var?

  • Kafatasını delip geçti ve tıp literatürüne girdi

    Kafatasını delip geçti ve tıp literatürüne girdi

    1848’de ABD’de meydana gelen bir kaza, insan beyninin fonksiyonlarına dair o dönem bilinmeyen, bugün ise kısmen bilinen gerçekleri ortaya çıkaracaktı. Dinamit patlamasıyla demiryolu işçisi Phineas Gage’in elinden fırlayan demir çubuk, kafatasını delip çıkmıştı. Gage 12 sene daha yaşayacaktı.

    Tarih 13 Eylül 1848. O gün öğleden sonra, ABD’nin kuzeydoğu ucundaki Ver­mont eyaletinde yaşanan bir kaza, tıp tarihine inanılmaz bir vaka, bir efsane olarak kaydedilecekti.

    tarihte-bu-ay-fo-3
    Boundless: A Science Comics Anthology isimli çizgiromanda Phineas Gage kazası mizahi bir şekilde tasvir edildi, 2016.

    Vermont’ta demiryolları yapı­lıyordu; rayların döşenmesi için kayalık bölgeler dinamitleniyor, tüneller açılıyordu. 25 yaşındaki demiryolu işçisi Phineas Gage, dikkat gerektiren dinamitleme işini büyük bir ustalıkla yapardı. O gün, her zaman kullandığı demir çubuk elinde, dinamitleri açtığı deliğe dikkatle yerleştirdi; ama boşluğu kumla dolduracak fırsatı bulama­dan, şiddetli bir infilak meydana geldi. Phineas’in elinden fırlayan demir çubuk, sol yanağından girip sol gözünü parçalayıp kafatasını kırmış, başının tepeye yakın bir yerinden çıkarak metrelerce uza­ğa düşmüştü. Toz-duman içinde koşturanlar ürkütücü görüntüsü bir yana, Gage’i konuşur vaziyette buldular! İnanması çok güçtü; bi­linci gerçekten açıktı, konuşuyor­du ve üç-beş dakika içinde ayağa kalkmış kendisini revire naklede­cek arabaya doğru yürüyordu. Kasaba doktoru tarafından yarası temizlendi ve cerrahi yöntemlerle tedavisi mümkün olmadığından pansumanla kapatıldı. İlerleyen günlerde yaradaki enfeksiyon nedeniyle bilincini yitiren Phineas yarı komaya girdi ve bu defa ölüm kaçınılmaz görünüyordu; ailesi ce­naze hazırlıklarına başlamıştı bile. Ne var ki, kafatasında tam olarak kapatılamamış olan yara işe yaramıştı; apselenen enfeksiyon bu yolla drene olmuş, Phineas’ın bilinci yeniden açılmıştı. Kazadan 3 ay sonra da normale döndü.

    Gage’in başındaki ve yüzünün sol yarısındaki kozmetik defor­masyon dışında herhangi bir nörolojik kusuru yok gibiydi. Bilinci açık, zihni melekeleri yerindeydi; yiyip içiyor, yürüyor, konuşuyordu. Ancak ailesi ve arkadaşları için o artık eskiden tanıdıkları Phineas değildi; kişiliği tamamen değiş­miş, bambaşka bir insan olmuştu. Hiçbir şeyi planlayamıyor, konuş­masını ve davranışlarını ayarla­yamıyordu; bu uyumsuzluk kabul görmesini zorlaştırıyor, çevresin­den dışlanmasına yol açıyordu. Ayrıca kazadan önce uyumlu ve kontrollü bir insan olan Phine­as, daha sonra öfkesini kontrol edemeyen, hırçın ve saldırgan, başladığı işi bitiremeyen, küfürlü konuşan ve utanmaz biri olmuştu. 1860’a kadar yaşadı.

    Phineas vakası 1868’de ye­niden irdelendi. O yıllarda beyin dokusunu görüntülemek mümkün olmadığından, beynin neresinin gördüğü tam olarak biline­miyor, demir çubuğun kafatasında kat ettiği yol ve oluşan kırıklar yoluyla tahmin yürütülüyordu.

    tarihte-bu-ay-fo-2
    Phineas Gage, kafasına saplanan demir çubuğu hayatı boyunca yanından ayırmadı.

    Sonraki yıllarda kişilik yapısının beyinde frontal bölgenin bir fonk­siyonu olduğu, bu bölge hasar gördüğünde entelektüel kapasite ve sinir sistemi etkilenmeksizin psikolojik bozuklukların ortaya çıktığı keşfedildi. Duygu, düşünce ve tepkinin koordinasyonunu sağ­layan prefrontal bölge, beynin en ön kısmında, alın kemiğinin hemen arkasındaydı. Kişilik özelliklerinin belirlendiği bu bölge, karar verme süreci ve sosyal davranışların planlanmasından sorumluydu. Prefrontal bölgenin “kendini yöne­tebilmek” olarak tanımlanan ana işlevi; iyi ile kötüyü ayırt edebil­meyi, plan yapabilmeyi ve bunu uygulayabilmeyi; bir hareketin doğuracağı sonuçları öngörebil­meyi; içsel istekleri baskılayabil­meyi; duygusal tepkileri kontrol edebilmeyi kapsıyordu. Phineas vakasında da prefrontal bölge yapısal bir hasara uğramış ve anti-sosyal kişilik bozukluğu gibi psikolojik sorunlar ortaya çıkmıştı.

    1994’te 3 boyutlu kafatası modeli yapıldığında, beyinde sol prefrontal korteks bölgesinin hasarlanmış olduğu netlik kazan­dı. Kişilik yapısını biçimlendiren prefrontal korteksin fonksiyonları günümüzde dahi hâlâ tam olarak aydınlatılabilmiş değil.

    Phineas’ın kafatası Harvard Tıp Okulu Müzesi’nde korunuyor.