ORTA DOĞU’DA İŞÇİLER VE SENDİKAL HAREKET YAZAR KIVANÇ ELİAÇIK
İsrail’in Gazze’de soykırıma varan saldırıları, suikastları, Lübnan’da patlayan çağrı cihazları, tüm bunlar karşısında neredeyse kafasını kuma gömen Arap ülkelerinin yöneticileri… DİSK’in Uluslararası İlişkiler Müdürü Kıvanç Eliaçık, yazdığı son kitabıyla Arap dünyasına farklı bir açıdan bakıyor. Eliaçık, Orta Doğu’da İşçiler ve Sendikal Hareket kitabında, bu coğrafyadaki ve Kuzey Afrika’daki işçilerin ve sendikal hareketin durumunu inceliyor. Kitapta Suriye’den Filistin’e, Mısır’dan Tunus’a kadar geniş bir bölgede işçi liderleri ve işçilerin deneyimlerini okuyoruz. Eliaçık kitabı yazma amacını anlatırken şöyle diyor: “Tunus’ta sendikalar ülkenin bağımsızlığında ve demokratikleşmesinde kilit bir rol oynadılar. Böylece Nobel Barış Ödülü’nü kazandılar. Mısır’da devlet kontrolündeki sendikaların gücüne rağmen bağımsız sendikaların grevleri Arap Baharı’nın habercisi oldu. Filistin’de sendikalar önce İngiliz mandasına sonra İsrail’e karşı verilen ulusal mücadelenin önemli bir aktörü oldu. Lübnan sendikaları, farklı mezhep ve etnik kökenlerden işçileri biraraya getirerek ülkede önemli bir istisna oluşturdu. Sendikaların tarihsel konumu Suriye savaşını ve bölgenin geleceğini anlamak için önemli ipuçları veriyor. Cezayir’de demokratikleşme ve laiklik tartışmalarını, Irak’ta işgalleri ve yeniden inşa süreçlerini, Körfez sermayesinin dönüşümünü veya mültecilerin koşullarını yorumlayabilmek için sendikaları ve işçi hareketlerini anlamak gerekir.”
Daha önce de Küresel Sendikalar Kılavuzu kitabıyla uluslararası işçi sendikalarını tanımamızı sağlayan Eliaçık, NotaBene Yayınları’ndan çıkan son kitabında bölgeyi ve dinamiklerini daha ayrıntılı şekilde ele alıyor.
Güneydoğu Asya için ilk elden tarih ve aktüalite…
GÜNEYDOĞU ASYA REHBERİ YAZAR CAN ERKAN
Gezgin Can Erkan, yaşamının 9 yılını Güneydoğu Asya ülkelerinde geçirdi. Covid-19 pandemisi nedeniyle ülkeye geri dönmek zorunda kalan Erkan, bu coğrafyadaki deneyimlerini hem rehberlik bilgileri hem de sosyal-politik gözlemleriyle birlikte kitaplaştırdı. Eser, bu coğrafyaya ilgi duyanlar, gitmek isteyenler için hem tarihsel hem aktüel bilgiler içeriyor. Bölge insanlarının kültürleri ve yaşantılarındaki günlük detayların da bulunduğu kitap, Tayland, Vietnam, Kamboçya ve Laos’un pek de bilmediğimiz yönlerini öğrenmek için ideal. Yazar, “Tanık olduğum kimi gerçekleri tüm çıplaklığıyla anlatamasam da, bahsi geçen yerlerin karanlık noktalarına da üstü kapalı anlatımlarla ışık tutmaya çalıştım” diyor. Can Erkan’ın Güneydoğu Asya Rehberi Alaska Yayınları’ndan çıktı.
YouTube’da gösterime giren “A Day that Shaped Nations – Gallipoli: Anzac Landing (Ülkelerin Tarihini Değiştiren Gün – Gelibolu: ANZAC Çıkarması)” adlı belgesel, Çanakkale konusundaki en başarılı işlerden. Aktüel çekimlerde devreye giren “drone” görüntüleri ve grafik uygulamalar, Mustafa Kemal’i ve Türk savunmasını da “görmemizi” sağlıyor.
Yakın tarihimizin belki de en önemli hadisesi Çanakkale muharebeleridir. Bu topraklarda yaşayan hemen herkesin hayatını birinci derecede etkilemiş, sonuçları siyasi-insani boyutlarıyla bugüne uzanan değişimler meydana getirmiştir. Aynı şekilde, sadece Türkiye’nin değil dünyanın kaderine etki eden, özellikle Avrupa’nın, Rusya’nın, hatta Avustralya’nın da yakın tarihini şekillendiren bir süreçtir Çanakkale’deki vuruşmalar.
Tarih hiçbir zaman “-seydim/-saydım”larla anlaşılamaz, açıklanamaz. Oysa günümüzde Türkiye’deki TV kanallarında ve sosyal denilen medyada servis edilen/atıştırılan replikler maalesef genellikle bu seviyededir; bu da her konuda milletçe içinde bulunduğumuz devamsızlığın devam ettiğini gösterir. Çanakkale konusundaki hamaset edebiyatı da onyıllardır “ideolojilerüstü gayet yüksek bir seviye”dedir ve oncu-buncu-şuncu olmanın önemli fonksiyonlarından biri hâline gelmiştir. Tek bir cümleyle özetlemek gerekirse (daha önce de yazdığım gibi) 2000’lerin başlarına kadar Çanakkale’de neredeyse sadece Mustafa Kemal savaşmış gibi yazılan-anlatılanlar; bu tarihten itibaren kendisinin neredeyse Çanakkale’ye hiç uğramadığı gibi bir nitelik kazanmıştır!
Tarihin başlaması şüphesiz çizim ve yazıyladır (MÖ 70 bin ve 5 bin) ama, objektif bir nitelik kazanması objektifin, yani fotoğraf makinesinin icadıyla 19. yüzyılın ikinci yarısındadır. Gerçi insan türü, zamanı donduran bu buluşu hemen kötüye kullanmış ve bilindiği gibi erken dönemin “fotoşopçu iktidarlar”ı işlerine gelmeyen görüntüleri rötuşlamışlardır. Yine de Allah’tan gayet devrimci bir kapitalizm sayesinde makineler yaygınlaşmış; yöneticiler “tek bayrak, tek adam, tek kumandan ve tek açıdan” durumunu sürdürememişlerdir.
1914 Kasım’ından 1916 Ocak başlarına kadar süren Çanakkale muharebeleri -18 Mart 1915’teki büyük Boğaz muharebesini ayrı tutarsak- esas olarak karayla-kara arasında ve Gelibolu Yarımadası’nın Ege kıyılarında, kıyı içlerindedir. Bu coğrafya, Türk milletinin “buraya kadar kardeşim, arkada çoluk-çocuk var; geçemezsin” dediği coğrafyadır. Mustafa Kemal’in Atatürk olduğu yer burasıdır. Bugün tüm hafıza problemlerimize rağmen yeni bir başlangıç yaptığımız yer de burasıdır. Dolayısıyla bu araziyi orijinal hâliyle korumak ve gelecek nesillere bırakmak, aktüel siyasete alet edilmeyen anlamıyla “milletin bekası” için vazgeçilmez bir görevdir.
Belgeselin en kalıcı özelliklerden biri, tarihî fotoğraflarla aktüel görüntüleri aynı açıyla kombine eden çalışmaların yapılmış olması.
Çanakkale savaş coğrafyasını korumak yolunda 1916’dan bu yana pek başarılı bir sınav vermedik. Erken cumhuriyet devrinden bu yana önce ilgisizlik, sonra belli bir ilgi ama biribirinden yanlış uygulamalar, daha sonra da geri dönüşü zor bozuşmalar var. Doğal flora’sında ağaç bulunmayan (kuzeybatı rüzgarına tamamen açık coğrafyada nasıl ağaç olsun!) muharebe arazilerinin sonradan çamlandırılması (“her şehide bir fidan” rezaletleri ve kaçınılmaz yangınlar) ve kitle/otobüs turizminin kötü etkileri; ancak 1973’te koruma altına alınan bir coğrafyayı “bildiğimiz gibi yapmak” cehaletinin öne çıkan örnekleridir.
Coğrafyayı orijinal hâliyle korumazsanız, yeni nesillere neyin-nasıl yaşandığını nasıl göstereceksiniz-anlatacaksınız? Büyük bayrak, büyük müze, büyük heykel, büyük canlandırma ve büyük laflarla mı? Bu söylenince de “halkımız bunu istiyor/ seviyor” yaklaşımları…
Tüm bunları, aslında Youtube’da gösterime giren bir belgesel dolayısıyla yazıyorum. The Commonwealth War Graves Commission (CWGC-İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarları Komisyonu) ile The Gallipoli Association tarafından yapılan bu belgesel, doğal ve esas olarak 1915’teki “düşman”larımızın açısıyla-bakışıyla, yani denizden karaya doğru işlenmiş. “A Day that Shaped Nations – Gallipoli: Anzac Landing (Ülkelerin Tarihini Değiştiren Gün – Gelibolu: ANZAC Çıkarması)” adlı çalışma, 25 Nisan 1915’te gün doğmadan önce başlayan ANZAC çıkarması ve devamındaki kıyı muharebelerini anlatıyor. Bu sektörün, yani Kabatepe’den Anafartalar’ın güneyine kadar uzanan Arıburnu sektörünün ANZAC (The Australian and New Zealand Army Corps-Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu) olarak anılması, tahmin edilebileceği gibi savaştan sonra.
Türk tarafındaki kaynakların da itinalı şekilde incelendiği, hadiselerin tarafsız bir anlayışla yansıtıldığı belgesel, o günü kayda geçiren askerlerin tanıklıklarıyla da güçlendirilmiş. İlk 6 haftasında 100 binden fazla seyredilen bu çalışma 2 yılda gerçekleştirilmiş ve 6 bölümlük serinin ilk bölümü de dolaşıma girmiş. Projenin başındaki kişi, Çanakkale muharebeleri konusundaki en önemli uzmanlardan tarihçi-yazar Stephen Chambers. Aktüel saha çekimlerini yöneten ise, bu konuda arazi denince akla gelen dünya çapındaki 3 isimden biri: Bill Sellars (diğer 2 kişi Şahin Aldoğan ve Francine Saint-Roman Roussanne’dır).
İlk çıkarmanın yapıldığı 25 Nisan 1915’te, ANZAC birliklerine ilk karşı saldırıyı gerçekleştiren 27. Alay birliklerinin bugünkü arazideki hareket istikameti.
Gelelim bu yazının “zırt dediği” yere: Belgeselin başarısı, hadiseler anlatırken aktüel “drone” görüntülerinin kullanılmış olmasında. Bu da tek başına çok anlamlı değil tabii; esas başarı, bu hareketli görüntülerin üzerine muharebeler sırasındaki kuvvetlerin karşılıklı aksiyonlarının herkesin anlayabileceği yalınlıkta bir grafik tasarımla uygulanmış olması. Dolayısıyla belgeseli seyrederken, 25 Nisan 1915 tarihinde arazide saat saat kimin nerede bulunduğunu, nasıl hareket ettiğini izleyebiliyorsunuz. Sadece ANZAC birliklerinin aksiyonlarını değil, Türk tarafının reaksiyonlarını da görebiliyorsunuz. Daha da önemlisi, gerek 27. Alay’ın hareketlerini gerekse Mustafa Kemal’in 19. Tümen kuvvetlerini nasıl ve nereden sıcak muharebeye soktuğunu anlayabiliyorsunuz.
Yani bizde yıllardır anlatılan, aktarılan, yazılan bu en kritik saatlerin bugünkü arazi üzerinde nasıl yaşandığını görme-anlama fırsatı sunuyor bu çalışma. Bir de şunu sunuyor: Mustafa Kemal’in ne kadar müstesna bir insan evladı olduğunu! Zira aldığı-uyguladığı kararlar, sanki kendisi bir zaman yolcusu gibi, sanki bugüne gelmiş de bir “drone” alıp 1915’e dönmüş gibi! Zira sadece dönemin haritalarından ve sadece dürbünle bakarak Conkbayırı ve Kilitbahir Platosu’nun stratejik önemini anlamaya imkan yok o dönem.
İşin bilimkurgusu bir yana, Türk komuta kademesindeki diğer rütbeliler 18 Mart’tan sonra karargahlarında laklak ederken; Mustafa Kemal sabahın köründen itibaren arazide çalışmış, “hangi keçiyolu nereye bağlanıyor”a kadar etüd etmiştir. Başarısının sırrı sadece zekasında değil, çalışkanlığındadır.
Biz de “İzindeyiz” diyoruz ama, bilindiği gibi bunu tatile çıkıp yatmak anlamında kullanıyoruz.
Ağustos sonu Netflix’te yayına giren 8 bölümlük komedi/kara mizah dizisi KAOS, “bugün hâlâ Olimpos Tanrılarının hükmettiği bir dünyada yaşasak neler olurdu?” sorusundan hareketle, mitleri yeniden yorumluyor. Kendine her şeyi hak gören güçlülerin masumları ezdiği KAOS, yozlaşma ve zulme karşı bir başkaldırı. Kaderinden kaçamayan Tanrılar…
Göklerin efendisi Zeus’un (Jeff Goldblum) her şeye ve her yere hükmettiği, zavallı kullarını zevk için kurban edişini izleyeceğiniz bir dünyaya hoşgeldiniz. Olimpos’un tepesindeki görkemli cennetinde şimşek desenli, parlak taşlarla süslü krem rengi eşofmanıyla dolaşıp gevezelik eden Zeus’un öyle bir derdi var ki, sormayın! Bir sabah uyandığında alnında bir kırışıklık belirmesin mi! Tanrılar ölümsüz olduğuna ve yaşlanmadığına göre bu sadece tek bir anlama gelebilir: Sonun yaklaştığı.
“The End of the F***ing World”ün senaristi Charlie Covell’ın imzasını taşıyan dizide, Olimposlular dökümlü kıyafetlerle ve ellerinde mızraklarla yalınayak dolaşan kişiler değil. Tanrılar artık ultra lüks malikanelerde, pahalı yatlardaki teknoloji milyarderlerini andırıyor çünkü. Girit halkı mı? Onlar da, inananlar ve Tanrılara meydan okuyanlar olarak ikiye bölünmüş durumda.
DİZİ ( Netflix) / KAOS SENARİST Charlie Covell YÖNETMEN Georgi Banks-Davies YAPIMCI Harry Munday OYUNCULAR Jeff Goldblum, Janet McTeer, David Thewlis, Rakie Ayola, Aurora Perrineau, Killian Scott, Leila Farzad, Misia Butler, Ramon Tikaram, Stephen Dillane, Stanley Townsend, Shila Ommi, Nabhaan Rizwan, Debi Mazar, Billie Piper, Suzy Eddie Izzard.
Kehanete göre bir çizgi belirecek, aile dağılacak ve kaos hüküm sürecek. Zeus sıfır empatisi, olmayan farkındalığıyla; zalimlikte, bencillikte ve megolomanlıkta bir “marka”. Aynı zamanda kız kardeşi olan kurnaz ve otoriter karısı Hera (Janet Mc Teer), gönlünü ferah tutmasını, Meander ölümsüzlük suyunu içmeye devam etmesini ve herşeyin yolunda gittiğini söylese de, Zeus’un içi içini yiyor.
Zeus her şeyin hakimi ve sahibi olmakla birlikte, aslında yalnız. Tanrılardan ve insanlardan boy boy çocukları var malum. Ancak ne yazık ki Apollon, Hermes, Athena… Hepsi hayırsız çıktı. Telefonlarını bile açmıyorlar! Dionysus (Nabhaan Rizman) hariç… Ama onun da diskoteklerden çıkıp hayatta kendi gayesini bulması lazım. Orpheus ile tanışınca bulacak da zaten. Zeus’un en yakın arkadaşı, “Game of Thrones”da Stannis Baratheon olarak izlediğimiz, Stephen Dillane tarafından canlandırılan Prometheus. Bir zamanlar birlikte insanları yarattığı Prometheus’u, onlara ateşi verdiği için uçuruma zincirlemiş Zeus; ciğerini de kartala yediriyor. Ancak bir yandan da onunla yarenlik etmekten vazgeçmiyor. Hikayemizin anlatıcısı da Prometheus zaten. Onun da kendine göre planları var. Bu planda Zeus’un hükümdarlığına son vermek için Ridi, Orpheus ve Ari adlı üç ölümlüyü ve Dionysus’u kullanacak üstelik.
Dizinin ilk 4 bölümü tüm karakterleri tanıtmakla geçiyor. Zeus fırtınalar koparabiliyor, şimşekler yağdırıyor, yıldızları, geceyi-gündüzü ve hattâ zamanı bile yönetebiliyor ama kendisiyle eşdeğer olmasa da kendi alanlarında çok güçlü kardeşleri de var: Teknesinde gününü gün eden ve Hera ile yasak aşk yaşayan denizler tanrısı Poseidon (Cliff Curtis) ve yeraltı aleminin hakimi Hades (David Thewlis). Hades’in karısı Persephone ise mitolojide anlatılanın aksine bu sefer kendi isteğiyle kocasının yanında. Tanıdık yüzler de var. Billie Piper’ı kimsenin söylediklerine kulak vermediği lanetli Kassandra ve komedyen Suzy Eddie Izzard’ı kaderin tanrıçalarından Lachesis rolünde görüyoruz örneğin. İntikam Tanrıçaları Erinyeler ise azılı bir motorcu çetesi. Yeryüzüne gelecek olursak… Ezilen Truva halkı ayaklanmış, Girit’te huzursuzluk hakim. Tanrılar halkın canına yetmiş artık.
Yeraltı alemi dizide siyah-beyaz olarak gösteriliyor. Hades ve “çalışkan asistanı” Persephone.
Kendine her şeyi hak gören güçlülerin masumları ezdiği KAOS, tüm bu karışık anlatımı ve kalabalık kadrosuna rağmen özünde yozlaşma ve zulme karşı bir başkaldırı hikayesi. Diğer yandan kader ve özgür irade kavramları hakkında da bir şeyler söylüyor. Zira Tanrılar bile kaderinden kaçamıyor. Tıpkı başlarını Suzy Eddie Izzard’ın çektiği Tanrıçaların söylediği gibi “kader yok edilemez”. Sevdiklerini bulutlara sararak saklayan Zeus bile her şeye kadir değil.
“Tüm bunlar ne anlama geliyor? Biz bu hikayeyi neden izleyelim?” diye soruyorsanız; “Bu dünyaya neden geldim? Amacım ne? Hangi yöne sapmalıyım?” hepimizin sorduğu sorular. KAOS’taki kahramanlar da tıpkı bizim gibi öfkeleniyor, aldanıyor, aldatıyor, âşık oluyorlar. Sınırlı ömrümüzde insanlık deneyimini anlamlandırsak da anlamlandıramasak da, onların maceralarını izleyerek teselli bulmanın sakıncası yok.
Zeus ve Hera ailece yapacakları mangal sefasından önce karı-koca başbaşa konuşuyorlar!
Mitolojik hesaplar…
Hades Dizide Zeus’la konuşurken uyuyakalacak kadar yorgun, sorumluluklarının altında ezilmiş bir memur gibi gördüğümüz Hades; yeraltı aleminin Tanrısı. Birçok anlatıda Ölüm Tanrısı olarak geçmekte. Persephone’yi kaçırıp evlenen Hades, onu yılın 6 ayı kendiyle birlikte yeraltında yaşamaya mecbur bırakmıştı.
Persephone Zeus ile Tarım Tanrıçası Demeter’in kızı. Hades tarafından kaçırılınca yeraltı aleminin kraliçesi olur. 6 ayı Hades’le yeraltında, 6 ayı da dünyada geçer. Demeter’in hasat yapabilmesi için mevsimleri belirleyen de Persephone’dir.
Eurydice ve Orpheus Orpheus’un büyük aşkı Eurydice yani Evrediki, Arıcılık Tanrısı Aristeaus’tan kaçarken bir yılanın ayaklarına dolanması sonucunda ölür. Orpheus ise müthiş yetenekli bir lir ustası. Bu lir de ona Apollon’un hediyesi. Tüm istediği Evrediki’yi yeraltından kurtarmak olan Orpheus, Hades’le bir anlaşma yapar. Buna göre yeraltı aleminden ışığa çıkana kadar dönüp Evrediki’nin yüzüne bakmamalıdır. Ancak Orpheus dayanamaz, arkasına bakar ve Evridiki sonsuza kadar karanlığa mahkum olur.
Ariadne Dizide kısaca Ari adıyla izlediğimiz Ariadne, Theseus’a öldürmesi emredilen yarı insan yarı boğa canavar Minotauros’un kız kardeşi. Theseus’a âşık olan Ariadne, Daidalus tarafından inşa edilen labirentten çıkmasına yardım ettikten sonra onu terkeder.
Tarihi boyunca yüksek hassasiyetli saatler üreterek dünya çapında tanınan İsviçre’nin en köklü saat markalarından Longines, 1832’de Auguste Agassiz tarafından Bern şehrinin Saint-Imier kasabasında kuruldu. 19.-20. yüzyıldaki tarihî spor karşılaşmalarının, keşif yolculuklarının, bilimsel çalışmaların en yakın şahidi oldu.
1832’de üretilen ilk saatlerden.
Auguste Agassiz, bir saat atölyesi kurarak zanaatkarlardan oluşan küçük bir ekip ile üretime başladığında 1800’lerin ilk yarısıydı. Henüz seri üretimin olmadığı dönemlerdi ve saatlerin her bir parçası önce zanaatkarlar tarafından evde yapılıyor, sonra atölyede biraraya getiriliyordu. Longines’in saatleri ilk yıllarından itibaren teknik yönleri ve dayanıklılığı ile tanındı. Marka, 1867’de fabrika tarzı üretime geçti ve bu gelişme Longines’in uluslararası pazarlara açılmasını sağladı.
Sahtelerinden ayırt edilebilmesi için seri numarası ve bir logo gibi önlemler çoktan alınmıştı. 1878’de spor etkinliklerinin zamanlanması için ilk cihazı; tek tuşlu ve kronograflı cep saatini üretti. 1889’da ise saniyenin beşte birini ölçecek hassasiyette cihazlar üretmeyi başardı. Aynı yıl, uluslararası ticari marka olarak tescillenen ilk İsviçre saat markalarından biri oldu.
Longines’in 1928’de ürettiği ilk flyback kronografi.
Osmanlı döneminde güneşin battığı anı günün başlangıcı ve saati 12 olarak kabul eden alaturka saat sistemi, yurtdışı bağlantılı işlerde-seyahatlerde sorun yarattığı için Longines’den hem Osmanlıların saatini hem de Batı’nın saatini gösteren bir model geliştirmesi istenmiş; Longines de 1908’de başarıyla dünyanın ilk “çift zamanlı” saatini üretmiş, 1911’de patentini almıştı. Özel olarak Osmanlı ordusu ve tren yolları için de saatler üretmişti.
19. yüzyılın başlarında saniyenin yüzde birini ölçecek hassasiyete ulaşılmıştı. Zaman ölçmedeki başarısı nedeniyle tüm spor dallarında profesyonel zamanlayıcı rolünü üstleniyordu Longines. Pilotlar ve kaptanlar tarafından özellikle tercih ediliyor; dünyayı keşfetme çabalarında,biliminsanlarının ihtiyaçlarına cevap veren müstesna bir akseseuar olmayı sürdürüyordu. Dahi fizikçi Einstein da çalışmalarını yaparken yanında bir Longines taşıyordu. Longines kısa sürede saat üreticiliğinde bir öncü hâline geldi.
1913’te Longines, “saatin kalbi” olarak adlandırılan iç mekanizmayı küçültmeyi başararak kol kronografını tanıttı ve bu gelişme, hassas zaman ölçümünde çığır açtı. 1925’te geliştirdiği dünyanın ilk “flyback” kronografı devrim niteliğindeydi. Bu teknoloji, kısa süre sonra askerî alanda da kullanılacaktı.
1908’de Longines, Osmanlı devletinde kullanılmak üzere hem Osmanlıların saatini hem de Batı’nın saatini gösteren dünyanın ilk “çift zamanlı” saatlerini üretmişti
1927’de Atlantik Okyanusu’nu ilk defa tek başına geçen ve havacılık tarihine adını yazdıran pilot Charles Lindbergh’e olduğu gibi; 1928’de de Amelia Mary Earhart, Atlantik Okyanusu’nu geçen ilk kadın olurken kolundaki Longines ona eşlik ediyordu. Döner çerçeveli saatlerin ilk ustaları da, Longines’ın zanaatkar ekibiydi ve 1931’de dünyada ilk defa üretildi. 20. yüzyılın ortalarından itibaren küresel bir marka hâline gelen Longines, 1954’te elektronik kuvars saatleri tanıttı ve 1969’da ilk kuvars kol saatini piyasaya sürdü. Tarihi boyunca birçok ikonik saat modeli üreten Longines’in 1954’te piyasaya sürülen ‘Conquest’ modeli ve 1972’de tanıtılan ‘Flagship’ modeli özellikle öne çıktı, popüler oldu. Longines, ilk yıllarından bu yana Formula 1, Tour de France gibi yarışların da resmî zaman tutucusu.
1983’te Swatch Group bünyesine katılan Longines, bugün hem klasik tasarımlara hem de yenilikçi mekanizmalara yer veriyor ve saat tutkunlarına her dem taze bir kalite sunuyor.
Geçen yıl sansür tartışmalarının gölgesinde kalan Antalya Altın Portakal Film Festivali, ilk defa 60 yıl önce, Ekim 1964’te düzenlenmişti. Bunu, 1969’da başlayan Adana Altın Koza Film Festivali izledi. İki festivalin de başarısından etkilenen Trabzonluların 1970’teki “Altın Hamsi Film Festivali” girişimi ise ne yazık ki hayata geçirilememişti.
Altın Portakal Film Festivali, Venedik ve Cannes’dan ilham alarak ilk defa 1964’te Antalya’da düzenlenmiş ve beğeni toplamıştı. Venedik kanallarıyla, Cannes ise plajlarıyla meşhurdu; ikisi de ülkelerinin gözde turizm merkezleriydi. Antalya’nın tıpkı Cannes gibi turistik bir belde olması festivalin tutmasını kolaylaştırmıştı.
Büyük ödül Venedik’te Altın Aslan, Cannes’da Altın Palmiye’ydi. Antalya bölgesi narenciyesiyle meşhurdu, festivali düzenleyenler bunu düşünerek “Altın Portakal” ismini uygun görmüşlerdi. Festivalin başarısı üzerine, 1969’da bu defa Çukurova’nın pamuk diyarı Adana’da “Altın Koza” Film Festivali düzenlenmeye başlandı.
1970’te harekete geçen Trabzonlular da, şehirde bir film festivali düzenlenmesi fikrini ortaya attılar. Trabzon’un Doğu Karadeniz’in ticaret merkezi olması, merkez nüfusunun yüksek kültür seviyesi, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin varlığı ve çok sayıda sinema salonu bulunması festival için ideal şartları sağlıyordu. Şehirde o tarihlerde İnci, Konak, Sümer, Melek, Renk ve Saray sinemaları vardı. Salonlar dolup taşıyor, vizyondaki filmleri izlemek için taşradan merkeze gelenler, karaborsadan bilet almak zorunda kalıyorlardı. 3 yıl önce Kartal Tibet, Tanju Gürsu ve Selda Alkor’un oynadıkları “Elveda” filminin bazı çekimleri şehirde yapılmış, oyunculara büyük tezahüratta bulunulmuştu.
Altın Hamsi Film Festivali’nin hayata geçmesi için büyük çaba gösteren Bayraktar gazetesinin 14 ve 16 Temmuz 1970 tarihli haberleri.
Tüm bu veriler dikkate alındığında Trabzon’da bir film festivalinin düzenlenmesi makul görülüyordu. Hareketin öncülerinden Bayraktar gazetesi, şehrin ileri gelenlerine yönelik bir anket düzenledi. Ankete katılan 140 kişiden 128’i film festivalinin yapılmasını, hem de hemen o yıl yapılmasını istemişlerdi. İşinsanları, yüksek bürokratlar, doktor ve avukatlardan oluşan katılımcılar şehirdeki sinema kültürünün varlığına dikkati çekiyorlardı. Trabzon’a özgü bir film festivalinin yapılması yönünde güçlü bir irade vardı; ancak belediye ve ticaret odası gibi kurumların organizasyona maddi destek vermesi şarttı.
Peki festivalin ismi ne olacaktı? Hamsi, Trabzon’un en önemli simgesiydi. Salt bir balıktan fazlasıydı; kendine özgü bir kültür yaratmış ve şehirle özdeşleşmişti. Girişim komitesi, Trabzon Belediyesi’ne “Altın Hamsi Film Festivali” önerisini götürdü.
Festival talebi belediye yetkilileri tarafından soğuk karşılandı. Böyle bir organizasyon için kaynak ayıramayacaklarını belirten Başkan Suat Oyman, komitenin önerisini geri çevirdi. Trabzon o tarihlerde temiz su sıkıntısı çekiyor, kolera vakaları görülüyordu. Yollar bozuktu, sık sık ölümlü trafik kazaları gazete sayfalarına yansıyordu. Belediye daha temel sorunlara öncelik vermeyi uygun bulmuştu.
Sonuç olarak Altın Hamsi Film Festivali daha başlamadan sona erdi, hayaller de bir başka bahara ertelenmiş oldu.
Şili’nin nevi şahsına münhasır örgütü MIR’in lideri Miguel Enríquez, 5 Ekim 1974’te polisler tarafından öldürülmüştü. Şili ve Latin Amerika tarihinde silinmeyecek bir iz bırakan bu hadise, 11 Eylül 1973’te sosyalist Başkan Allende’yi darbeyle deviren Pinochet diktatörlüğünün imha planının önemli bir parçasıydı aynı zamanda.
Bundan 50 yıl önce, 5 Ekim 1974’te Şili polisi başkent Santiago’nun bir kenar mahallesindeki bir evi basıp Miguel Umberto Enríquez’i hunharca öldürecektir. Sevgilisi Carmen Castillo yaralı kurtulur, hamiledir ve sonradan sürgünde doğuracağı çocuğunu kaybedecektir.
Miguel Enríquez nevi şahsına münhasır devrimci örgüt MIR’in (Movimiento de Izquierda Revolucionario-Devrimci Sol Hareket) lideriydi. 1944 doğumlu bir hekim olan Enríquez, 1965’te kurulan ve Troçkistler, Mücadeleci Sendikacılar, Liberterler gibi gruplardan oluşan MIR’in 1967’den 1974’e kadar genel sekreterliğini yapmıştı.
MIR, güçlü sosyalist ve komünist partilerin varlığında 1967’de Concepción Üniversitesi öğrencileri arasında güç kazandı ve 1969’da Enríquez’in öne çıktığı bir dönemde kitleselleşmeye başladı.
1970 başkanlık seçimleri vesilesiyle Sosyalist Parti ve Komünist Parti’nin esas bileşenleri olduğu Halk Birliği kurulduğunda, MIR karmaşık ve dengeli bir pozisyon benimsedi: Salvador Allende’nin seçilmesi, muhtemelen şiddetli bir gerici karşı saldırıya yol açacaktı. Ancak MIR’in Allende’nin seçilmesini engellemeye niyeti yoktu. Hattâ Allende’nin bu seçimde Sağcı veya Hıristiyan Demokrat adaylara karşı işçi kampını temsil ettiğini ve gerici saldırılar karşısında halk kazanımlarını savunacaklarını açıkladılar. Enríquez’in babası, Radikal Parti lideri Edgardo Enríquez Froeden, Allende’nin Eğitim Bakanı’ydı.
MIR seçimlerden sonra “silahlı propaganda” faaliyetlerini askıya aldı ancak hükümete veya parlamento çoğunluğuna katılmadı. Allende, seçilmesinin ardından kendisinin aşırı Sağcı gruplar tarafından fiziksel olarak tehdit edildiğini düşündü; bu gruplardan bazıları ordu veya gizli servisle yakın ilişki içindeydi. Bu nedenle, kendisini korumayı amaçlayan, bir bakıma “özel” bir yapı oluşturdu: Esas olarak MIR’deki militanlardan oluşan Cumhurbaşkanının Dostları Grubu (GAP).
MIR militanları halk seferberlikleri sırasında önemli bir rol oynadılar. Allende hükümetinin sorumlu tutulacağı, gıda kıtlığına yol açmayı amaçlayan gerçek bir ekonomik sabotaj operasyonu ve kamyon patronlarının grevi olan “burjuvazi grevi” yenilgiye uğratıldı.
MIR’in popülaritesinin bir nedeni, yürüttükleri kitle seferberliği ise ikinci nedeni de askerî diktatörlüğe karşı militanlarının yiğitliği ve kahramanlığıydı. Şili’deki darbeden sonra polis terörü birçok militanı acı dolu bir sürgüne zorlarken, MIR kendi liderlerinin diktatörlüğe karşı direnişi örgütlemek için Şili’de kalması gerektiğine karar vermişti. Ancak ağır bir bedel ödeyecekler; sırasıyla Miguel Enríquez, kardeşi Edgardo Enríquez ve ardından Bautista Van Schouwen, Pinochet’in güvenlik güçleri tarafından öldürülecekti.
Miguel Enríquez’in, Santiago’daki Caupolican Tiyatrosu’nda yaptığı konuşmadan 2 ay sonra, CIA destekli askerler Başkan Allende’yi devirecekti.
Dünyaca ünlü Fransız oyuncu Alain Delon 88 yaşında öldü. 1960’lardan itibaren sinemanın en tanınmış yüzlerinden biri olan Delon, yakışıklılığıyla bir seks sembolü olarak da anıldı. Aşırı Sağcı Fransız siyasetçi Le Pen ile olan yakınlığıyla bilinen ve maçoluğu nedeniyle de eleştirilen ünlü aktör, 2019’dan beri hastaydı ve ötanazi istediği basına yansımıştı.
Sinemanın “en yakışıklı” oyuncularından Alain Delon geçen ay öldü. 8 Kasım 1935’te Fransa-Sceaux’da doğan Fransız aktör, beyazperdeye ilk adımını 1957 tarihli “Quand la Femme s’en Mêle” (“Kadın İşe Karıştığında”) filmi ile atmıştı. Delon, kariyerinde Luchino Visconti, Jean-Luc Godard, Jean-Pierre Melville, Michelangelo Antonioni ve Louis Malle gibi ünlü yönetmenlerle çalıştı.
Hem oyunculuğu hem de özellikle fiziği ile dikkati çeken ünlü aktör, sadece sinemada değil, gündelik hayatta da “yakışıklılık” kavramını adeta yeniden tanımlamıştı. Delon’un sağlık durumu, 2019’da geçirdiği felç sonrası kötüleşmişti. Aktör o tarihten bu yana, Fransa’nın Douchy kentindeki malikanesinden pek çıkmıyordu. Delon’un ölümünün ardından Barbaros Gökdemir, Medyascope’taki köşesinde şunları yazdı:
Alain Delon Avrupa ve dünya sinemasının unutulmaz aktörlerinden biri olarak tarihe geçti.
“… 1960’lar ve 1970’ler Avrupa sineması ile dünya sinemasında derin izler bırakmış ünlü Fransız oyuncu Alain Delon, 18 Ağustos’ta 88 yaşında hayata veda etti. Kendisinden üç yıl önce vefat eden Jean-Paul Belmondo ve Avrupa sinemasının diğer büyük yıldızları ve auteur yönetmenleri gibi, filmleri ve karakteriyle bir dönemi, bir üslubu ve tarzı; daha da önemlisi, yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünya savaşları sonrasında doğan sinema akımını ardında bıraktı. Onu, canlandırdığı karanlık karakterler, fötr şapkası, sıradışı güzelliği, renkli gözleri ve çalıştığı Avrupalı ve Amerikalı usta yönetmenlerle hatırlıyoruz.
Ama madalyonun bambaşka bir yüzü de var. 2019’da Cannes Film Festivali’nde onur ödülü alan ünlü oyuncu, yapmış olduğu filmler kadar, kadınlarla olan oldukça sorunlu ilişkileri, birden fazla cinsel saldırı iddiası, homofobik-ırkçı-kadın karşıtı söylemleri ve aşırı Sağ görüşleri ile de aynı zamanda Fransız sinema perdesinin sorunlu Tanrısı.
Delon’a göre kariyerinin başlangıcı bir kaza; ancak kariyerinin durdurulamaz yükselişi öyle değil. 1956’da, hayatında ilk defa Cannes Film Festivali’ni Alfred Hitchcock filminde rol alan kız arkadaşı ile ziyaret etmesinin ardından film teklifleri almaya başlar ve ardı ardına rol aldığı “Plein Soleil” (1960), “Rocco ve Kardeşleri” (1960) ve L’Eclisse (1962) filmleri ile dünyaca tanınan bir yıldız haline gelir. Sinemaya adım attığı 1957’den itibaren başlayan popülaritesinin hiçbir zaman bitmediğini, katlanarak arttığını ve film yapmaya hiç ara vermediğini söyler. Cannes’da onur ödülünü alırken söyledikleri de dikkati çekicidir: “Ben o filmleri yapmak tabii isterdim ama sadece benim isteğimle olabilecek bir şey değildi bu. Benim yapmamı istiyorlardı! Özellikle de kadınlar. Bana filmlerimi kadınlar yaptırdı. Bu mesleği yapmam için savaştılar!…”
MEHMET GÜLERYÜZ (1938-2024)
Çağdaş sanatın duayen ismiydi
Ressam Mehmet Güleryüz çağdaş sanatın hem ülkemizdeki hem Avrupa’daki önemli imzalarından biriydi. Heykeltraş, oyuncu, yayıncı, dekor ve kostüm tasarımcısı ve hocaydı.
Ürettiği eserlerle sadece Türkiye’de değil dünyaca tanınan Mehmet Güleryüz, 86 yaşında hayata veda etti. 1938’de İstanbul’da doğan Güleryüz, Saint-Benoît Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girdi. Burayı bölüm birincisi olarak tamamladı. Öğrenciliği sırasında ve mezun olduktan sonra tiyatro ile yakından ilgilendi; profesyonel oyunculuk da yaptı.
Eğitimine Paris’te devam eden Güleryüz, ilk heykellerini bu dönemde yaptı. 1975’te Türkiye’ye döndü ve bir süre öğretim üyeliği yaptı. 1980’de gittiği New York’ta 5 yıl kaldı. 1984’te tekrar İstanbul’a döndü ve kurduğu atölyede sanat eğitimi verdi. 1986’da Kalın adlı sanat dergisini yayımlamaya başladı. 1989’da üstlendiği Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği kurucu başkanlığını 1992’ye kadar sürdürdü. Bu dönemde de kalıcı eserlere imza atan Güleryüz, kendi adını taşıyan atölyesinde sanat eğitimleri verdi. 1998’de Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanlığı döneminde kendisinin de aralarında bulunduğu 89 kişiye verilen “Devlet Sanatçısı” unvanının iptali için Danıştay’a başvurdu.
Ayşegül Sönmezay’ın sanatçı ile yaptığı söyleşiden oluşan kitap, Güldüğüme Bakmayın-Mehmet Güleryüz Kitabı adıyla İş Bankası Kültür Yayınları’ndan 2004’te yayımlanmıştı. Sanatçı bu kitapta hayatını ve sanatçı duruşunu anlatırken ülkenin güncel durumuna, idarecilere ilişkin sert eleştiriler yöneltiyor; aynı zamanda kendisine ilişkin özeleştirilerde de bulunuyordu. 2013’ten bu yana çalışmalarını Paris’te sürdüren Güleryüz, bir süredir kanser tedavisi görmekteydi.
TOMRİS GİRİTLİOĞLU (1957-2024)
‘Dönem dizileri’ndeki klasik imza
Yönetmen, senarist ve yapımcı Tomris Giritlioğlu 67 yaşında yaşamını yitirdi. Aslen Hataylı olan Tomris Giritlioğlu, 1957’de Konya’da doğdu. TED Koleji ve Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra TRT’de çalışmaya başladı. 1977’de TRT Haber Dairesi Başkanı Aycan Giritlioğlu ile evlendi. Bu evliliğinden bir oğlu oldu. TRT’de çeşitli belgesellere imza atan Tomris Giritlioğlu ilk uzun metrajlı filmi, “Suyun Öteki Yanı”nı 1991’de çekti. Bu filmiyle birçok ödül aldı. Sinemada asıl ününü ise “Salkım Hanım’ın Taneleri” filmi ile kazandı. 2002’de TRT’den emekli oldu. Sanatçı, emekli olduktan sonra özel televizyonlar için dizi film projeleri üretmeye başladı. Dizilerin kiminde yapımcı kiminde ise proje tasarımcısı olarak görev aldı. “Kurşun Yarası”, “Çemberimde Gül Oya”, “Ihlamurlar Altında”, “Hatırla Sevgili”, “Karayılan”, “Asi”, “Gönülçelen”, “Kasaba”, “Bu Kalp Seni Unutur mu?”, “Her Şeye Rağmen” adlı yapımlar, Türk dizi sektöründeki “klasikler” arasında yer aldı.
METİN AROLAT (1972-2024)
‘Çapulcu’ sanatçının sahnede ölümü
Şarkıcı ve yönetmen Metin Arolat sahnede şarkı söylerken aniden fenalaştı ve yere yığıldı. Hastaneye kaldırılan sanatçı tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Henüz 52 yaşındaki Arolat’ın kalp krizi geçirdiği açıklandı. 1972 doğumlu Murat Arolat’ın babasının büyük dedesi Hasan İzzet Paşa, dedesi şair Ali Mümtaz Arolat, amcası gazeteci Osman Saffet Arolat, kuzeni ise mimar Emre Arolat’tı. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümünden mezun olan Arolat, ilk defa 1995’te çıkardığı albümle adını duyurmuştu. Metin Arolat 2013’te yaşanan Gezi hadiselerine aktif desteğiyle de biliniyordu. 2017’de cumhurbaşkanı adayı olan Erdoğan’ın vizyon belgesi toplantısına da davet edilen Metin Arolat, kendisini “Ben çapulcu Murat Arolat” diye tanıtmıştı. Arolat, toplantıya katılmasına gösterilen tepkinin ardından yaptığı açıklamada, Erdoğan’a “Siz dedikleriniz de biz dedikleriniz de, başı açık olan da kapalı olan da her zaman kopmadan biz olarak kalacağız…” dediğini söylemişti.
AHU TUĞBA (1955-2024)
Türk sinemasının cesur ve ‘vamp’ kadını
1970’lerin sonunda sinema oyunculuğuna başlayan Ahu Tuğba, ABD-Miami’de yaşamını yitirdi. Gerçek adı Tuğba Çetin olan oyuncu 1955’te İstanbul’da doğdu. Robert Lisesi’nden mezun olduktan sonra gittiği Kanada’da üniversite eğitimini yarım bıraktı. Tesadüfen sinemaya başlayan Çetin, Ahu Tuğba adını kullanmaya başladı. 1973’te başladığı sinema kariyerinde 50’ye yakın filmde rol aldı; esas ününe 80’li yıllarda ulaştı ve bu yılların “vamp kadın” sembollerinden biri oldu. Sinemanın krize girdiği yıllarda sahneye de çıkan Ahu Tuğba, evlilikleri ve yaşam tarzı ile de sürekli gündemdeydi; dobra sözleri ile hafızalara kazındı. Tam 10 defa evlenen ünlü oyuncunun Arnavut asıllı ABD vatandaşı Timmy Alejtanij ile yaptığı evlilikten bir kızı da oldu. Miami’de yaşayan oyuncu bir süredir tedavi görüyordu.
METE SAKPINAR (1954-2024)
Müstesna bir müzik insanı
1991’den beri İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Kompozisyon Bölümü hocalarından Mete Sakpınar 70 yaşında vefat etti. Son günlerine kadar konservatuvarda füg dersleri vermekte olan besteci-eğitimci 1954’te Ankara’da doğdu. Opera sanatçıları Hasbiye Sakpınar ile Sadi Sakpınar’ın oğlu olan sanatçı, ilk müzik eğitimini ailesinden aldı. 1975’te Ankara Devlet Konservatuvarı’na giren Mete Sakpınar eğitimine yurtdışında devam etti. Ürettiği eserler Türkiye ve yurtdışında birçok orkestra tarafından seslendirildi.
1953 doğumlu Christoph Daum, 306’sı Türkiye’de 900’den fazla resmî karşılaşmada teknik direktör olarak görev yapmış müstesna bir hocaydı. Deliydi, dâhiydi. Başardıkları, devrim niteliğindeydi. Spor dünyasının bugünkü birçok ikonundan farklı olarak zaafiyetleri vardı; insandı. Yardıma ihtiyacı olanlara da her zaman elini uzatan bir insan.
Önce Christoph Daum, ardından Sven-Göran Eriksson… Ağustos ayının son günlerinde ajanslara önce bizden biri gibi gördüğümüz Alman hocanın, ardından da İsveçli teknik direktörün ölüm haberi düştü.
Yolu buradan geçen sayısız yabancıdan biriydi Daum. İstiklal Marşı’nı söylemeye çalışırdı, lösemili çocukları ziyareti haber değeri taşımazdı. Bambaşka bir diyardan gelmiş, “yarı buralı” olarak gitmişti.
1953’te, o devirdeki Doğu Almanya’da doğdu. Zwickau’da dünyaya gelen o çocuk, 6 yaşında babasını kaybedince, annesiyle Berlin Duvarı’nın dikilmesinden önce Federal Almanya’ya taşınmıştı. Daha ufacıkken ötekiydi; ağır Saksonya aksanını değiştirmek, hayatında verdiği ilk savaştı. Yerleştikleri Duisburg’da futbola âşık olan Christoph, 10 yaşında şehrin takımının her maçına gitmeye başlamıştı. Cebinde 5 parası olmadığından, stadyuma kaçak giren çocuklardan biriydi. Birçok yaşıtına kıyasla, futbol konusunda da çok yetenekli değildi. Adını Almanya’da bile birçoklarının duymadığı ekiplerde meşin yuvarlağın peşine düşse de vasatı aşamıyor, orta saha oyuncusu olarak nam salamıyordu.
Christoph Daum, 1992’de şampiyonluk kutlamalarında. Almanya’da şampiyonlara kupa olarak çanak veriliyor.
Köln’deki spor akademisinde okurken, kentin yedek takımında forma giyen delikanlının ilk işi öğretmenlikti. Bir yandan okulda ders veriyor, diğer taraftan yeşil sahalarda başarılı olmayı düşlüyordu. Akademiyi başarıyla bitiren Daum, futbolculuk kariyerinin sonlarında teknik direktörlük lisansını da almıştı (Alman hoca 900’den fazla resmî maça çıkacak, bunların 306’sı Türkiye’de olacaktı).
1980’lerin başında Köln altyapısında çalışmaya başlayan Daum, birçok futbolcu yetiştiriyordu. Kısa sürede A Takım’ın hocası Hannes Löhr’ün yardımcısı olmuştu. Takımın başına önce emanetçi sıfatıyla geçmiş, ardından kalıcı olmuştu. Köln’ün hocası olduğunda henüz 33’ündeydi. Doğru-dürüst bir futbolculuk kariyeri olmayan bir genç, Bundesliga’da kulübedeydi. Bu, o günler için şüphesiz bir devrimdi.
Kısa sürede Almanya’nın ünlü hocalarına meydan okumaya başlayan Daum, takımını 1988’de üçüncülüğe taşımıştı. Ertesi yıl da Bayern Münih’in ardından ikinci sırayı aldılar. ZDF ekranlarında Uli Hoeness ve Jupp Heynckes gibi ülkenin tartışılmaz iki futbol figürüne karşı sesini yükselttiği gün, milyonlar yeşil sahaların Spartaküs’üyle karşı karşıya olduklarını anlamıştı. O yayın sayesinde Bundesliga’nın olmasa da gönüllerin şampiyonuydu artık.
Genç çalıştırıcı zamanın ruhunun farkındaydı. Televizyon da onun arkasındaydı. Ciddiye alınmak için herkesten daha başarılı olmak zorundaydı. Sürekli kendini aşmalı ve gündemde kalmalıydı. Sivri dili biraz da bundandı. 1989-90 sezonunda Bundesliga’da yine ikinci olan Köln, UEFA Kupası’nda yarı finalde Juventus’a elense de yönetim onunla yola devam etmemişti. Daum ise yeni yuvası Stuttgart’ta daha ileri gidecek, 1992’de şampiyonluğu elde edecekti.
16 Mayıs 1992’de Bundesliga’da son haftaya üç takım aynı puanda başlamış, 90 dakika sonunda bir şampiyon çıkmıştı. Üstüne belgeseller çekilen Alman futbolunun kıyamet gününde, santra öncesinde ikinci sırada yer alan Stuttgart fotofinişte ipi göğüslemişti. Daum sonradan yıllarca çalıştıracağı Bayer Leverkusen’i altederek zafere ulaşırken, rakibin başındaki Reinhard Saftig 1994’te önce Kocaelispor, ardından Galatasaray’ın hocası olacaktı. Daum deseniz, zaten aynı yılın Ocak ayında Beşiktaş’a imza atacaktı.
Stuttgart’ın şampiyon olduğu 16 Mayıs 1992’de, üç takım aynı puanda başlamış, santra öncesi ikinci sırada yer alan Daum’un talebeleri, hocalarının sonradan çalıştıracağı Bayer Leverkusen’i devirerek zafere ulaşmıştı.
Şampiyonlar Ligi elemelerinde yaşanan bir hadise, Hoca’nın karizmasını çiziyordu. İlk maçta Leeds United’ı 3-0’lık skorla deviren Almanlar rövanşa rahat gitmişti. İngiltere’de 4-1’lik skorla kaybettiklerinden, deplasman golü kuralıyla yollarına devam edeceklerdi. Fakat olmayacak şey olmuş, Daum fazla yabancı oynattığından hükmen mağlup ilan edilmişlerdi. Tarafsız sahadaki üçüncü maçı kazanan İngilizler yoluna devam ederken, kısa süre sonra da Alman hoca kovulmuştu. Kuvvetle muhtemel, bu hadise yaşanmasa ülkemize ayak basmayacaktı Daum.
1994’ün başında Beşiktaş’ın teklifini kabul eden Daum, bir Türkiye Kupası, bir de lig şampiyonluğuna imza atmıştı. Siyah-beyazlıların kulübesine ilk geçtiği günlerde oynanan bir Fenerbahçe maçında, soyunma odasına tekerlekli sandalyede oturan bir taraftar sokan deli dâhi, motivasyon konuşmasını o gence yaptırmıştı. Sınırları zorlamaya bayılıyordu; fakat asla -bu topraklarda son yıllarda moda olduğu şekilde- rakibine belaltı vurmuyordu.
Daum’un 33 yaşındayken Köln’ün teknik direktörü olması (1986), o zamanlar Almanya’da adeta bir devrimdi.
1996’da Almanya’ya dönüp Leverkusen’in başına geçen Daum, takımı kanatlandırmıştı. Sezon sonu elde ettikleri ikincilik, kulüp tarihinin en büyük başarısıydı. Üçüncülük, ikincilik derken 1999-2000 sezonunun son haftasına lider girdiler. Deplasmanda kazanırlarsa, şampiyon olacaklardı. Ancak Leverkusen 2-0 kaybedince, Bayern yine zafere ulaşıyordu.
Kulüple sözleşmesi bittiğinde, “Panzerler”in komutanı olacak Daum artık bambaşka bir statüdeydi. Almanya’nın sevgilisiydi. Tartışılmazdı. Ta ki o sırada patlayan bir habere kadar…Hoeness’in iddiası üstüne kokain kullandığı tespit edilince, kariyeri tepetaklak olmuştu. Leverkusen sonrasında tekrar Beşiktaş’ın başındaydı. Almanya’daki kokain davası sürdüğünden sürekli iki ülke arasında mekik dokuyor, zor günler geçiriyordu. Açığını bulan Bayern lobisiyle savaşını kaybedecek, ancak bambaşka bir diyarda yürekleri fethetmeye devam edecekti.
Alman futbolunun unutulmaz çalıştırıcısı Daum, Bayer Leverkusen maçında, 1999.
Siyah-beyazlılardan Avusturya’ya geçen Alman hoca, Austria Wien’de lig-kupa dublesi yapmıştı. Sezon sezonunda kulüpten ayrılan Daum, yine Türkiye’ye dönüyor, bu sefer Boğaz’ın diğer tarafına imza atıyordu. Başkan Aziz Yıldırım, onu Fenerbahçe’nin başına geçirmişti. Daha önce tribünlerin uyuşturucu yüzünden tepki verdiği isim, kısa sürede pek sevilmişti. 3-0’lık İstanbulspor mağlubiyetiyle başlayan sezon zaferle bitecekti. İkinci sezonunda da Galatasaray’ın önünde ligde ipi göğüsleyen sarı-lacivertliler, Türkiye Kupası finalinde ezeli rakiplerine 5-1 mağlup olmuştu. Üçüncü sezonunda da son haftaya lider giren Daum, Denizli’de şampiyonluğu kaybedince ülkesine dönmek durumunda kalacaktı. Türk futbolunun en uzun 16 dakikasının sonunda Galatasaray taçlanmıştı. Denizli’de sahaya atılan yabancı maddeler yüzünden maçın devamlı durması unutulmazdı.
2006’nın sonunda yine çok sevdiği Köln’deydi. Ertesi yıl Angelica’yla stadın santra yuvarlağında evlenen Daum, 2009’a kadar bu takımı çalıştırdıktan sonra yine Fenerbahçe’nin başına geldi. Sezona Süper Kupa’yla giren Fenerbahçe, lige de fırtına gibi başlamıştı. Avrupa’da da alınan iyi sonuçlar vardı. Türkiye Kupası’nı finalde Trabzon’a kaybeden sarı-lacivertliler, Alman hocanın idaresindeki dördüncü sezonda da son haftaya lider girmişti. Bursaspor’un bir puan önündeki sarı-lacivertlilere Trabzonspor karşısında galibiyet gerekiyordu. Fakat 1-1’lik skor bir türlü bozulmuyor, Bursaspor ipi göğüslüyordu. Sonrasında Eintracht Frankurt, Brugge, Bursaspor derken, Daum Romanya Millî Takımı’nda sahalara veda edecekti.
Christoph Daum’la yardımcısı Roland Koch, Beşiktaş’ı çalıştırırken, 1997…
2011’de cilt kanseri teşhisi konan Daum, ilk savaşını kazanmıştı. Bir röportajda “Neden ben? Bu soruyu hiç kendinize sordunuz mu?” sorusuna, “Hayır, asla. Neden ben olmayayım? Milyonlarca insan yaşıyor bu durumu. Bu aslında içinizde bulunan ve sizi tekrar yerin dibinden ayağa kaldıracak şey. Ve eğer bir kere kanserli çocukların tedavi edildiği bir kliniğe gittiyseniz, gerçekten kötü kaderin ne olduğunu öğreniyorsunuz. Benim çok güzel bir hayatım vardı ve hemen yarın mutlu bir şekilde ölebilirim” diyordu. 2022’de akciğer kanseri olan Daum, son nefesine kadar futbol yazmaya, yorumlamaya devam etti. Leverkusen’de hocalık yapan oğlu Marcel’in şampiyonluğa ulaştığını gördükten 3 ay kadar sonra 24 Ağustos 2024’te hayatını kaybetti.
Deliydi, dâhiydi. Teknik direktörlüğünde başardıkları devrimdi. Spor dünyasının bugünkü birçok ikonundan farklı olarak zaafiyetleri vardı; insandı. Yardıma ihtiyacı olanlara da her zaman elini uzatan bir insan. Türk futbolunun zayıf karnını hemen görmüş, birçok fiziği iyi forveti yanyana oynatmaktan çekinmemişti. Sivri diliyle, arı kovanına çomak sokmaktan çekinmeyen kişiliğiyle Alman futbolunun en aykırı rengiydi.
Fenerbahçe’ye iki şampiyonluk kazandıran Daum, sarı-lacivertlilerin kulübesindeyken…
1948-2024
Eriksson: İsveçli futbol gezgini
Daum’dan 2 gün sonra 26 Ağustos’ta ölen Sven-Göran Eriksson, İskandinavya’nın yetiştirdiği en büyük teknik direktördü. Tıpkı Alman meslektaşı gibi vasatı aşamayan bir futbolculuk kariyerinden sonra kulübeye geçmiş, orada yaptıklarıyla dünyanın dörtbir tarafında çalışmıştı.
Bir zamanların sağ beki, hocalığa 29’unda Degerfors’ta adım attıktan sonra geldiği Göteborg’da bir peri masalı yazıyordu. Ligde takımını sürekli yukarı taşıyan Eriksson, 1982’de imkansızı başarmıştı. Lig ve kupa şampiyonluklarını, Hamburg’a karşı UEFA Kupası zaferi kovalamıştı. İsveç’te yeşil sahalarda tam profesyonellik 1979’da başladığından, oyuncuların çoğu aynı zamanda başka işte çalışıyordu.
Portekiz devi Benfica’nın başına geçtiğinde 34 yaşındaydı. Ligde şampiyonluğa ulaşan öğrencileri, UEFA Kupası’nı finalde Anderlecht’e kaybetmişlerdi. Böylece iki farklı takımla üstüste taçlanarak tarihe geçme fırsatını kaçıran İsveçli hoca, ligdeki ikinci şampiyonluğundan sonra İtalya’ya, Roma’ya geçti.
Çizme’de hemen başarılı olamadı ama, 1986’da sarı-kırmızılılara İtalya Kupası’nı kazandırdı. Fiorentina aktarmalı tekrar gittiği Benfica’da müzeye yeni parçalar ekleyecek olan Eriksson, bu sefer 1990’da Şampiyon Kulüpler Kupası’nda final gördüyse de kazanan Milan olmuştu.
Bir sonraki durağı Sampdoria’da yine İtalya Kupası’nı kaldıran İsveçli, kariyerinin en başarılı dönemini Lazio’da yaşadı. Başkent ekibine 1 lig, 2 İtalya Kupası, İtalya Süper Kupası, 1 Kupa Galipleri Kupası, 1 de Süper Kupa kazandırmıştı.
Eriksson, Göteborg idmanındayken (üstte). Eriksson İngiltere’nin hocasıyken, David Beckham’la birlikte (altta). İsveçli hoca İngiltere’yle iki Dünya Kupası, bir de Avrupa Şampiyonası heyecanı yaşamış, çeyrek finallerde elenmişti.
2001’de futbolun beşiğinden gelen teklifi kabul ettiğinde tarihe geçiyordu. İngiliz Millî Takımı’nın ilk yabancı hocası olmuşlu. Harika başlamış, talebeleri Dünya Kupası elemelerinde Münih’te Almanya’yı 5-1’lik skorla parçalamıştı. Ancak görev yaptığı 3 büyük organizasyonda da çeyrek finalde elendiler; 2002 Dünya Kupası’nda Brezilya’ya, Euro 2004 ve 2006 Dünya Kupası’nda da penaltılarla Portekiz’e boyun eğdiler.
2007’de bugünlerinin çok uzağındaki Manchester City’nin başına geçen Eriksson, dertlere derman olamıyor, Meksika ve Fildişi Sahilleri millî takımlarında hünerlerini sergiliyordu. Ada’da şansını son bir defa Leicester’da denemiş, Çin’de takımlar çalıştırdıktan sonra futbol haritasında bir yeri olmayan Filipinler’de, 2019’da kariyerini noktalamıştı.
Tam bir taktik dehasıydı, oyuncularıyla kurduğu pozitif ilişki hep anlatılırdı. Beraber çalıştığı futbolculardan Roberto Mancini, Simone Inzaghi ve Diego Simeone, onun yolundan gidecek, teknik direktörlüklerinde önemli başarılar elde edecekti…
2024 başında hastalanan İsveçli efsane, en fazla 1 yıl ömrü kaldığını söylüyordu. Ölmeden önce son dileği, hayatı boyunca tuttuğu Liverpool’u bir maçlığına çalıştırmaktı. 23 Mart’ta Ajax’la oynanan ve iki takımın efsanelerini biraraya getiren karşılaşmada muradına eren Eriksson’un veda mesajı unutulmazdı: “İyi bir hayatım oldu. Sanırım hepimiz öleceğimiz günden korkuyoruz ama hayat aynı zamanda ölümdür. Onu olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Umarım beni elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan iyi bir adam olarak hatırlarsınız. Üzülmeyin, gülümseyin. Her şey için teşekkürler… Antrenörlere, oyunculara, taraftarlara… Kendinize ve hayatınıza iyi bakın.”
Türkiye ve Malta, Akdeniz’in kalbinde yer alan ve tarih boyunca ortak coğrafi, kültürel, ticari bağlar kurmuş önemli ülkeler. Ülkelerimizin tarihi, sadece savaşlarla değil, aynı zamanda dostluk ve kültürel alışverişlerle de şekillendi. Büyükelçi Erdeniz Şen, iki ülke arasındaki tarihî bağları aktarıyor, Malta’daki Türk Şehitliği hakkında bilgi veriyor…
Sayın Büyükelçi, ülkelerimiz arasında uzun yıllara dayanan tarihî ilişkilerin dönüm noktaları nelerdir?
Türkiye ve Malta Akdenizlilik bağlamında ortak coğrafyayı, tarihi ve kültürü paylaşan iki ülkedir. Bilinen, tarih kitaplarına baktığımızda en çok bahsedilen, Malta Kuşatması ve Malta Sürgünleri olarak görülür. Ama Akdenizli olması hasebiyle her zaman iki ülke arasında ilişkiler mevcut olmuş. Savaşlardan daha çok dostluk, ticaret, kültürel alışverişler yapılmış. Türkler ve Maltalılar yüzyıllar boyunca bu güzel Akdeniz’de doğayı, kültürü ve tarihi paylaşmışlar.
İkili ilişkilerimizin dönüm noktaları; 1967’de diplomatik ilişkilerin tesisi, 2009’da büyükelçiliğimizin ve Malta’nın İstanbul Başkonsolosluğu’nun açılması ve 2017’de Malta’nın Ankara Büyükelçiliği’nin açılmasıdır. Ayrıca, dönemin Başbakanı Sayın Binali Yıldırım’ın 2017’de Malta’yı ziyareti ve 2019’da dönemin Malta Cumhurbaşkanı Marie Louis Coleiro Preca’nın ülkemizi ziyareti iki ülke arasındaki en üst düzeyli ziyaretlerdir. Son olarak, Dışişleri Bakanımız Sayın Hakan Fidan 5-7 Şubat 2024’te Malta’yı ziyaret etmiştir.
Tarihî olarak Malta’daki Türk varlığı hakkında bilgi verir misiniz?
Paylaştığımız ortak coğrafya nedeniyle Malta’daki Türk varlığı köklü bir geçmişe sahip. Tarihî açıdan 1565’te Malta Kuşatmasını görüyoruz. Teşkilat-ı Mahsusa Reisliği de yapmış olan Kuşçubaşı Eşref Bey, 1917’de Birinci Kanal Harekatı sırasında İngilizlere esir düşerek Malta’ya getirilmiş, komutasındaki bir grup askerle birlikte 3 yıl Malta’da kalmış, bu süre zarfında Malta Türk Şehitliği’nde çeşitli restorasyon çalışmaları da yürütmüştür. 1. Dünya Savaşı neticesinde İstanbul’un işgali sonrasında aralarında Sadrazam Said Halim Paşa ve Ziya Gökalp gibi bilinen simaların da olduğu 155 aydın ve devlet insanımızın işgal kuvvetlerince tutuklanarak 1919- 1921’de o dönem İngiliz sömürgesi olan Malta’ya sürülmesi ortak tarihimizin önemli bir parçasını teşkil etmektedir.
Malta Türk Şehitliği’nin tarihî ve mimari açıdan önemi nedir?
Erdeniz Şen, Aralık 2022’den bu yana Türkiye Cumhuriyeti Valetta Büyükelçisi.
Malta Türk Şehitliği, 1874’te Sultan Abdülaziz’in talimatıyla 1565’teki Malta Kuşatması’nda şehit düşen askerlerin aziz anısına Maltalı mimar Emmanuel Luigi Galizia’ya inşa ettirilmiştir. Kuşatma neticesinde şehit düşen askerler için ilk olarak Malta’nın çeşitli yerlerindeki mezarlıklar kullanılmış fakat daha sonra bu mezarların şehir içinde kalması nedeniyle taşınmasına karar verilmiştir. Sultan Abdülaziz, -Avrupa’yı ziyaret eden ilk Osmanlı sultanı- buraya gelmiş, Malta Kuşatması’nda şehit edilen askerlerimizi ziyaret etmiştir.
Tarih kitaplarına göre 20-25 bin şehidimiz var ve bu askerlerimiz Malta’nın çeşitli yerlerine defnedilmiş durumda. Malta’da Marsa’nın bizim açımızdan önemi var. Çünkü Osmanlı ordusu, zamanında ordugahını Marsa’da kurmuş. Yani bugün şehitliğimizin olduğu yerde. Herhalde onun için de Sultan Abdülaziz oradan kendi hazinesinden 6 dönümlük bir arazi almış. Ülkenin en önemli mimarına burayı yaptırmış ve bunun için de bir başkonsolos tayin etmiş. 1874’te bu şehitlik inşaatı tamamlanmış. Ondan beri de Malta’nın en güzel, en önemli mimari yapılarından biri hâline gelmiş. Galizia çok önemli bir mimar. Mesela bugün onun adına mimari ödüller veriliyor. Bir yarışma düzenleniyor. Bu sene umarım biz de bunun bir parçası olacağız. Mimarlar Odasıyla temas ettik. Bunun yanısıra tarih boyunca Malta’da hem Türkler yaşıyor hem diğer Müslümanlar yaşıyor ve şehitliğimizde küçük bir mescit, bir de gasilhane var. 1980’lerin başında ülkenin tek camisi Paola Camii yapılana kadar şehitlik içerisindeki cami aktif olarak kullanılıyor. Mimar E.L. Galizia, Mecidiye Nişanı ile taltif edilmiştir.
Ayrıca şehitliğimizde 1. Dünya Savaşı’nda ölen 22 şehidimiz var.
Malta’da yaşayan Türk toplumunun demografik yapısı hakkında bilgi verir misiniz?
Halihazırda Malta’da 8 bini aşkın vatandaşımız ikamet etmekte olup, bu nüfusun bir kısmını dil öğrenimi maksadıyla Malta’ya gelen öğrencilerimiz teşkil ediyor. Öğrencilerin yanısıra, vatandaşlarımız çeşitli işlerde çalışıyor. Ülkedeki Türk varlığı neticesinde, Türk mutfağı da Maltalıların beğenisini kazanmış olup ülkede vatandaşlarımız tarafından işletilen çok sayıda Türk restoranı da bulunuyor. Ayrıca, 2023’te 15 bini aşkın vatandaşımız turist olarak Malta’yı ziyaret etmiştir.
Sultan Abdülaziz’in 1867’deki Malta ziyareti sırasında yapılması talimatı verilen Malta’nın Marsa kentindeki şehitlik, 1874’te tamamlandı. Malta Kuşatması’nda ve 1. Dünya Savaşı’nda ölen Türk şehitlerimizin cenazeleri burada.
Türk işinsanları tarafından Malta’da gerçekleştirilen yatırımlar hakkında bilgi verir misiniz?
Öncelikle Malta’da çok köklü yatırımlarımız var. Kruvaziyer limanı ve ülkenin serbest limanı Türklerin, ki bunlar Avrupa’nın en önemli limanları arasında yer alıyor. Diğer yandan Malta’da bankalarımız var. Bu bankalar uzun süredir Malta’da faaliyette. Ülkenin dört bir yanında Türk restoranları var. Buraların müşterileri en çok Maltalılar ve Malta’yı çokça ziyaret eden turistler. Türk mutfağının Malta’da bu kadar güzel tanıtılmasından gurur duyuyoruz. Bunun yanı sıra çok sayıda genç profesyonel vatandaşımız var. Türk şirketleri Malta’nın dört bir yanını inşa ediyor ve buralarda Türk işçiler çalışıyor. Türk mühendisler, mimarlar getiriliyor. Aynı zamanda Malta önemli bir İngilizce öğrenim merkezi; ülkemizden de çok sayıda öğrencimiz her yıl Malta’ya geliyor. Daha sonra bir kısmı ülkemize dönüyor, bir kısmı Malta’da iş buluyorlar, kalıyorlar. Vatandaşlarımızın Türkiye’yi, Türk kültürünü, tarihini, mutfağını burada tanıtmak için yaptıkları çalışmalardan büyük onur duyuyoruz.
Ekonomik ve ticari işlerimize baktığımızda da Malta küçük bir ülke, 550 bin civarında nüfusu var. Ama ekonomi ve ticaret açısından önemli bir ülke. Türkiye’nin tüm dünyadaki dış yatırımları açısından 6. sırada yer alıyor. Ve burada 2 milyar Euro’yu aşkın yatırımımız var. Diğer yandan geçen yıl buraya 1.3 milyar Dolar civarında ihracat yapmışız ve bu bizim tüm ihracatımızda 47. sırada. İkili ticaretimiz de Malta ile son derece gelişmiş. Malta’yı gezerken eğer bir yerde dikkatinizi çeken güzel bir bina veya yenilenmiş bir yol varsa bilin ki büyük ihtimalle onlar Türkler tarafından yapılmıştır. İnşallah yakın zamanda -herhalde bir aya kadar- Gozo Adası’nda da ülkenin olimpik havuzlu çok modern bir spor tesisi hizmete girecek. Bunu Türk mühendis, mimar ve işçiler gerçekleştirdi.
Malta’da Türk şirketleri çoğunlukla inşaat, bankacılık, finans, ulaştırma ve hizmet sektörlerinde faaliyet gösteriyor. Malta Serbest Limanı Konteyner Terminali’nin %50, Valetta Kruvaziyer Limanı’nın ise %55 hissesi sırasıyla Türk şirketlerine aittir. Hemen şehitliğimizin yakınındaki Marsa kavşağı, ülkenin önemli bağlantı noktalarından biri. Malta hükümeti yakın zamanda aldığı bir kararla burada Türk şirketi tarafından Türk işçisi-mimarı-mühendisi tarafından yapılan yolun bir bölümüne Atatürk Caddesi isminin verilmesini kararlaştırdı. Bunun açılışını 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda vatandaşlarımızın katılımıyla yapmayı planlıyoruz.
Yazılı ve sözlü tarih ile edebiyat disiplinleri temelinde ele alınan Alevîlik araştırmalarında arkeoloji henüz önemsenmiyor. Anadolu Alevî inancının biçimlenerek temel motifleri ile ortaya çıktığı 13. yüzyıl Anadolu’sunun lider figürlerinden Baba İlyas Horasânî’nin başkaldırısı ve arazide bugüne ulaşan izlerin, sonradan oluşturulan yapıların analizi.
Anadolu Alevî inancının geçmişinde, ciddi bir köken, tarih ve kimlik sorunu vardır. İnanç temelleri bugüne kadar tam olarak belirlenememiş olan Alevîlikte genel kabul; Türk ve eski Anadolu kültlerini içinde bulundurmakla birlikte Şamanizm, Budizm, Zerdüşt dini, Maniheizm ve Hıristiyanlık unsurları içeren senkretik bir akım olduğu yönündedir. Bu tablo, Alevîlik araştırmalarında tartışmasız biçimde, yöntemsel bir sorun olduğuna işaret eder. Yazılı ve sözlü tarih ile edebiyat disiplinleri temelinde ele alınan Alevîlik araştırmalarında arkeolojinin henüz farkedilmemesi ya da önemsenmemesi; konunun tarihsel-coğrafi derinliğinin bugüne kadar karanlık kalmasına neden olmuş gibi görünmektedir.
Anadolu Alevî inancı “tüm çabalara karşın” somut olarak 14. yüzyıldan geriye gitmemektedir. Ebu’l-Vefa el-Bağdâdi (1026-1107) ile Hoca Ahmed Yesevî’ye kadar (1093-1166) taşınmak istenen Alevîliğin tarihsel geçmişi, arkeolojik açıdan bir karanlık çağ durumundadır. Ebu’l Vefa ile Ahmed Yesevî’nin Alevî olduklarına dair hiçbir kanıt yoktur. Bu döneme ait dinsel mimari temelinde Alevîlikle ilgili bir arkeolojik bulgu da bugüne kadar saptanamamıştır. Alevîlerin tapınağı olan Cem Evi’nin geçmişi ise 200 yıldan önceye gitmemektedir. Bu durum erken ve klasik dönem Alevî rituslarının açık havada ya da sıradan kapalı mekanlarda yapılmış olabileceğine işaret etmektedir.
Babai İsyanı’nın Amasya ve yakın çevresinde izlerinin takip edilebildiği noktalar.
Mezarlıklar, inanç ile ilgili arkeolojik bulguların ortaya çıktığı çok önemli arkeolojik alanlardır. Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’te açığa çıkarılan ve 1020-1070’e tarihlendirilen 4 önemli mezar, İslâmi geleneklerin yanında birtakım faklı uygulamaları ile dikkati çekmektedir. İslâmi cenaze gelenekleri ile yön uyumuna sahip sözkonusu mezarlarda bulunan kişisel eşya ve takılar, Amasya ve yakın çevresinde günümüzde yaşamaya devam eden Alevî-Türkmen köylerinin ölü gömme geleneklerine doğrudan atıf yapmaktadır. Oluz Höyük ölü gömme gelenekleri ve arkeolojik bulguları, Anadolu’ya 10. yüzyılın ikinci yarısında girmeye başlayan erken Türkmen boylarının kendilerine özgü İslâmiyet yorumu ile, daha sonra Alevîlik adını alacak olan inanç arasında güçlü benzerlikler olduğuna işaret etmektedir. “Proto-Alevîlik” olarak adlandırdığımız sözkonusu dönemi, #tarih’in 103. sayısında (Temmuz 2023) yazımızda gündeme getirmiştik.
Alevîlik inancında arkeolojik izlerin yakalanabileceği bir başka alan ise isyan ve kalkışmaların yaşandığı coğrafyalardır. Anadolu Alevîliğinin oluşum dönemi olan ve erken tarihinin izlenebildiği 13. yüzyılda Hacı Bektaş-ı Veli, Hubyar Sultan ve Baba İlyas Horasânî (Baba Resul) gibi önemli şahsiyetlerin ortaya çıkması, Alevîlik inancının kimlikleşmeye başladığını göstermektedir. Bu önemli figürlerden Türkmen kökenli Baba İlyas, Sufi şeyhi Elvan Çelebi’nin (14. yüzyıl) büyük dedesidir. Torunu sayesinde hayatı ve faaliyetlerini algılayabildiğimiz Baba İlyas, Moğol saldırılarından kaçarak önce Kırşehir’e yerleşmiş, sonra Kayseri’de kadılık yapmış, daha sonra ise Amasya’da Hanikah-ı Mesudi şeyhi olmuştur. Bu vesile ile çevresinde onbinlerce mürit toplanmıştır. Kazandığı dinsel gücü askerî tehdide dönüştüren Baba İlyas, bu gerekçeyle Selçuklu yöneticileri tarafından kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Bu süreçte Amasya yakınlarındaki Çatbükü Çiftliği’nde (bugünkü İlyasköy) 5 yıl kadar zorunlu ikamete tabi tutulmuş, sonrasında affedilerek tekrar Hanikah-ı Mesudi şeyhliğine dönmüştür.
Baba İlyas Horasânî’ye atfedilen Amasya yakınlarındaki İlyasköy’de (eski Çatbükü Çiftliği) bulunan türbe. Türbenin yakın geçmişte betonarme olarak yenilenişinden önce basit ahşap bir yapı olduğu biliniyor.
Baba İlyas bundan sonra faaliyetlerine devam etmiş, 1239’un Ağustos ayında başlayan ve 1241’de Selçuklu Devleti tarafından zorlukla bastırılan Babai İsyanı’na liderlik yapmıştır. Buna rağmen Selçukluların sonunu getiren bu en önemli iç karışıklığın merkezi, Baba İlyas’ın o dönem yaşadığı yer olan Amasya ve yakın çevresidir. Günümüzde Baba İlyas’ın yaşadığı köy, hapsedildiği zindan, idam edildiği Amasya Kalesi, bedeninin asılarak teşhir edildiği sözkonusu kalenin surları, defnedildiği gizli türbe ve 3. kuşak torunu olan Elvan Çelebi’nin kurduğu zaviye ile gömülü olduğu türbe, bahsi geçen bu coğrafyada bulunmaktadır.
Amasya kent merkezindeki Anbarlı Evliya Türbesi’nin kuyu benzeri girişi. Bugün bir evin bahçesinde yer alan 2-2.5 metre derinliğindeki bu girişten lentolu küçük bir kapıya, oradan türbeye ulaşılıyor.
Amasya merkeze bağlı İlyasköy’ün, Baba İlyas’ın 5 yıl sürgün olarak yaşadığı ve zaviye kurduğu Çatbükü Çiftliği olduğu bilinmektedir. Günümüzde köyün üst kısımlarında, ağaçlık bir bölgede Baba İlyas’a ait olduğu düşünülen bir türbe ile hayırların yapıldığı modern bir yapı bulunmaktadır. Zaviye binalarından günümüze bir iz kalmamış olsa da, türbe ve diğer yapıların bulunduğu alan geleneksellik temelinde dikkati çekicidir. Modern malzemelerle inşa edilmiş betonarme türbenin mermerle kaplanmış olduğu gözlenmektedir. Türbede yatan zatın Baba İlyas olduğuna dair bir kanıt bulunmasa da, köy sakinleri ile ziyaretçiler sözkonusu kişiye “İlyas Dede” demektedir.
Amasya Müzesi uzmanlarından sanat tarihçisi Muzaffer Doğanbaş’ın, Baba İlyas’ın gömüldüğü yer ile ilgili değerli önerileri bulunmaktadır. Hüseyin Hüsameddin’in kaleme aldığı Amasya Tarihi’nde bahsi geçen Anbarlı Evliya Türbesi’nin kubbesinin Bektaşi tekkesi şeklinde olduğu bilgisinden yola çıkan Doğanbaş; yazarın Babai İsyanı’nın diğer bir önemli figürü olan Baba İshak Kefersudi’ye atfettiği türbenin Baba İlyas Horasânî’ye ait olabileceğini belirtmektedir. Günümüzde kent merkezinde iki katlı ahşap bir evin bahçesinde yer alan türbeye, kuyu benzeri bir havalandırmadan inilmektedir. Küçük bir kapıdan ulaşılan türbe, tonozlu bir üst örtüye sahiptir. Yapıda hiç pencere olmaması, türbenin yeraltına gizli bir gömü yapılabilmesi için tasarlandığına işaret etmektedir. Amasya Kalesi’nde tutsak edilen, sonrasında öldürülen ve bedeni günlerce surlardan sallandırılan Baba İlyas’ın ölümü sonrasında oluşacak toplumsal tepkileri önlemek için böyle çözüm bulunmuş olduğu düşünülebilir.
Amasya Harşena Kalesi Kızlar Sarayı Mevkii’nde yer alan ve Hellenistik Dönem’de (MÖ 330-30) yapıldığı düşünülen bu basamaklı kaya tüneli, günümüzde “Zindan” olarak anılıyor. Baba İlyas’ın kaledeki 40 günlük tutsaklığı burada yaşanmış olabilir.
Peygamberlik iddiasında bulunan ve bu nedenle Baba Resul olarak da anılan Baba İlyas, kendisine bağlı 10 binlerce Türkmen ile başlattığı isyan sürecinde yakalanıp Amasya Kalesi’nde bir zindana hapsedilmişti. Günümüzde Kral Kaya Mezarları’nın bulunduğu Kızlar Sarayı Mevkii’nin üst kısmındaki yamaçta yer alan basamaklı bir kaya tüneli, “zindan” olarak anılmaktadır. Bir süre önce Amasya Müzesi başkanlığında içindeki molozlardan arındırılan “zindan”, onlarca metre derinliğindedir. Kalede benzer başka tüneller olmasına karşın, sadece buranın “zindan” olarak anılması, Baba İlyas’ın burada hapsedilmiş olabileceğini düşündürmektedir. Hapis dönemi sonrasında idam edilen Baba İlyas’ın günlerce kalenin surlarından sallandırılarak teşhir edildiğini de hatırladığımızda, Amasya Kalesi’nin Babai İsyanı’nın izlerini ve hatıralarını taşıdığını söyleyebiliriz.
Baba İlyas’ın idamından sonra cesedinin günlerce sallandırılarak teşhir edildiği Amasya Harşena Kalesi’nin görkemli surları.
Günümüzde Amasya-Çorum karayolu üzerinde yer alan Elvançelebi köyü, adını burada yaşamış bir sufi şeyhi olan Aşık Paşa oğlu Elvan Çelebi’den almıştır. Baba İlyas’ın soyundan gelen ve 3. kuşak torunu olan Elvan Çelebi, kaleme aldığı aldığı Menâkibü’l-kudsiyye’de büyük dedesi Baba İlyas-ı Horasânî ve onun yaşadıklarından dedesi ve ailesinin tarafını tutarak bahsetmektedir. Elvan Çelebi’nin aktardığına göre, Baba İlyas yakalanıp, bir Hıristiyan keşiş ile Amasya Kalesi’nde bir zindana kapatılır. Zindanda geçen 40 günlük süreçte keşiş önce Müslüman, sonra da Baba İlyas’ın müridi olur. 40. günün sonunda zindanın duvarları yarılarak boz bir at ortaya çıkar ve Baba İlyas ata binerek göğe doğru havalanıp gözden kaybolur. Büyük dedesi hakkında çok değerli bilgiler aktaran Elvan Çelebi, kendi adıyla anılan köyde bir zaviye kurmuş ve müritleri ile hayatının sonuna kadar burada yaşamıştır. Türbesi de zaviyenin içinde yer almaktadır.
Alevî inancının biçimlenerek temel motifleri ile ortaya çıktığı 13. yüzyıl Anadolu’sunun lider figürlerinden Baba İlyas Horasânî’nin başkaldırısı, büyük ölçüde Amasya coğrafyasında yaşanmıştır. Bu önemli dinî lider ile ailesinin doğduğu, hayatını geçirdiği, faaliyetlerini yürüttüğü, savaştığı, yakalanıp tutsak edildiği, idam edildiği ve gömüldüğü Amasya ve yakın çevresindeki hatıralar bugün de farkedilmektedir.
Gizli bir yeraltı yapısı olarak tasarlanmış ve inşa edilmiş Anbarlı Evliya Türbesi tonozlu olup, penceresi yoktur. Baba İlyas’ın Amasya Kalesi surlarında teşhir edilen naaşı daha sonra bu yapıya gizlice defnedilmiş olmalı.