Etiket: sayı:118

  • Çocuklara kıydınız efendiler!

    Çocuklara kıydınız efendiler!

    Ortadoğu’da savaşın 1. yılında İsrail’in Lübnan’da gerçekleştirdiği saldırılar, açılan yeni bir dönemin habercisi. Çağrı cihazları ve telsizlerin eşzamanlı patlatılmasıyla, aralarında çocukların da bulunduğu çok sayıda insan yaşamını yitirdi, 200’ü ağır binlerce kişi yaralandı. Hizbullah üyelerinin hedef alındığı iddia edilen patlamalarda ölen ve yaralananların çoğu sivil. Bu gelişmeler, özellikle son 20 yıldır düzenlenen siber saldırılara yeni bir boyut kazandırdı. Artık her cep telefonunun her bilgisayarın veya çağrı cihazının birer silaha dönüşebilmesi; siber savaşın son derece sofistike bir aşamaya geçtiğini kanıtlıyor.

    kapak-dosyasi-acilis-1
  • Hem kelsin hem suçlu, hem suçlusun hem peruklu

    Hem kelsin hem suçlu, hem suçlusun hem peruklu

    Türkiye’de peruk, suç işlediği sırada tanınmamaya ya da kanundan kaçmaya çalışan suçlular için her zaman kullanışlı bir aksesuardı. Peruk takarak suç işleyip yakayı kurtaranlar da olmuştu ama Türkiye’de gazetelere haber olanlar, yakalanan ve çoğu kel olan peruklu suçlulardı. Bu kişilerin peruklu ve peruksuz fotoğraflarının yanyana yayımlanması da âdettendi.

    Geçen ay, Karaman’da şüphe üzerine durduru­lan otomobildeki bir ada­mın peruğunun altından 18 gram metamfetamin çıktığı haberi, suç dünyasında peruk kullanımının son örneklerinden biri oldu. Poli­sin peruğu kaldırıp uyuşturucu­yu bulduğu anın videosu yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada epey ilgi gördü. Türkiye’den kimi sosyal medya kullanıcıları, yarı alaycı bir üslupla perukla uyuş­turucu taşımanın yeni bir “Türk buluşu” olduğundan sözediyordu. Oysa bu, özellikle Latin Ame­rika’da daha çok cezaevlerine uyuşturucu sokmak için epeydir kullanılan bir yöntem. Türkiye’de de son 10-15 yıl içinde hem ceza­evi ziyaretlerindeki aramalarda hem de havaalanlarında peruk içinde uyuşturucu yakalanmıştı.

    Tarihi, Antik Mısır’a dek uzanan peruğun kılık değiştirme amacıyla da kullanılabileceğini gören suçluların, ilk zamanlar­dan itibaren bu durumdan fayda­landığını varsayabiliriz. Arandığı için kılık değiştirmek isteyen ya da cürüm işlediği sırada tanın­mamaya çalışan suçlular için çok elverişli bir aksesuar olmakla birlikte, her seviyeden suçlunun peruğa ulaşabilmesi için 20. yüz­yılı beklemek gerekecekti. Zira at ve manda kılı gibi maddelerden peruk yapmak mümkünse de iyi peruğun temel malzemesi gerçek insan saçıydı. Fiyatlar yüksek olduğu için de iyi peruk satın almak herkesin harcı değildi. 20. yüzyılda üretilen düşük maliyetli sentetik kılların devreye girme­siyle fiyatlar düştü. Türkiye’de ise peruk, 1950’lerde daha ulaşılabi­lir olmuştu. Yine çok ucuz değildi ama hazır peruk satın almak da, kişiye özel peruk yaptırmak da artık daha kolaydı.

    Asıl konumuz olan Türk suç dünyasında ise peruk kullanımı fikri, en azından kağıt üzerin­de, daha 1920’lerde mevcuttu. Peyami Safa’nın Arsen Lüpen’den esinlenerek yarattığı ve mace­ralarını Server Bedi imzasıyla yazdığı Cingöz Recai karakteri bir hırsızdı ve çok sayıda peruğu vardı. Kel değildi; tanınmamak için taktığı perukları daha iyi yapıştırabilmek için saçlarını us­turayla kazıyordu. Polisler Cingöz Recai’yi sırf peruğu yüzünden elden kaçırmışlardı. Neresinden bakarsak bakalım, 1920’lerin kurgu karakteri Cingöz Recai, zenginleri soyan parası bol bir hırsızdı. Maddi durumu onun kadar iyi olmayan suçlular da herkes gibi 1950’leri bekleyecekti.

    1950’ler ve sonrasındaki gazete haberlerine bakılırsa, Türkiye’de peruğu daha çok kel suçlular kullanıyordu. Bu kişilerin çoğunun ortak noktası, lakaplarının da “Kel” olmasıydı; saçsızlık alameti farikaları oldu­ğundan, polise tanınmamak için peruk takıyorlardı.

    huzursuz-insanlar

    Türkiye tarihinin en meş­hur peruklu suçlusu, Kel Cemal lakaplı meşhur hırsızdı. 1963’te Ankara Cezaevi’nden tahliye olup 2 arkadaşıyla çete kurarak İstan­bul’a taşınmıştı. İlk işi Beyoğ­lu’ndaki meşhur bir perukçudan kendisine özel peruk yaptırmak olan Kel Cemal, geceleri hırsızlık yaparken peruk takarak olası tanıklara yanlış eşkâl bırakıyor, diğer zamanlarda kel geziyordu. Çaldıkları pahalı bir radyoyu paylaşamadıkları için kavga edip karakolluk olunca yakalanan çete mensuplarının hepsi pe­ruklu muydu bilemiyoruz ama, liderleri peruk taktığı için gaze­teler kendilerine “Perukalı Hırsız Çetesi” adını takmış; yılların Kel Cemal’i de “Perukalı Hırsız” olarak anılır olmuştu.

    30 yıl hapis cezası verilen “Perukalı Hırsız”, yakalanmasın­dan 1 yıl sonra firar edip kayıplara karışacak; 1968’de İstanbul’da 2 kişiyi öldürdükten sonra bu kez de “Perukalı Katil” olarak anılmaya başlanacaktı. Ancak bu dönemi uzun sürmedi ve aynı yıl Şehremini’nde bir bekçi tarafın­dan öldürüldü.

    Ölümünden sonra peruklu hırsız haberlerinin artması belki de Kel Cemal’in bu alanda öncü olduğunun işaretiydi. Üstelik kel olmayan hırsızlar da soygun sı­rasında peruk (daha çok da kadın peruğu) kullanmaya başlamış­lardı. Kel Cemal’in ölümünden birkaç ay sonra yakalanan ve “Kör Emin’in Perukalılar Çetesi” diye anılan şebeke mensupları bu akımın ilk örnekleriydi.

    1970’te Bursa’da yakalanan 3 kişilik hırsız çetesi soyguna giderken takacakları perukları da bir kadın kuaföründen çalmış­lardı. Gelibolu’da yaşanan olayda da kel bir şahıs mağazadan peruk çalarken yakalandı. Günaydın gazetesine göre Recep adlı bu kişi, “kel dolaşmaktan bıktığı için” peruk çalan sıradan biriydi; Yeni İstanbul gazetesi ise Recep’in zaten hırsız olduğunu, peruğu da polise tanınmamak için çaldığını yazıyordu.

    1972’de İzmir ve İstanbul’da 2 sabıkalı ve kel yankesici peruk takarak kalabalıkta kurban­larını gözlerken yakalanmıştı. Günaydın gazetesinin iddiasına bakılırsa İzmir’de yakalanan şahıs “Emniyet teşkilatının mo­dern tekniklerine ayak uydur­mak için peruk taktım” derken, İstanbul’da yakalanan “Kaldırım Nusret”, kel olduğu için polislerin kendisini rahatlıkla tanıdığını söylemiş ve “Paraya kıyıp 450 lira harcayarak peruk satın aldım ama kullanmaya başladıktan hemen sonra yakalandım” diye hayıflanmıştı.

  • Öğrenci ve dostlarından Sakaoğlu’nun engin anısına

    Öğrenci ve dostlarından Sakaoğlu’nun engin anısına

    Onun benzersiz kişiliğini sayfalara sığdırmak, kelimelere dökmek imkansız. Hocamızı 1960’lardan itibaren eserlerinden, 2009’dan bu yana ise dergimizle birlikte tanıdık. #tarih dergi Necdet Sakaoğlu’yla büyüdü, gelişti. Yayın kurulu üyelerimiz, değerli hocamızın bizlere ve topluma bıraktığı mirasını, aziz hatırasını tarihe not düştü…

    Zamanı anlayan tarihçi

    Necdet Beyin vefatını duyunca içim yandı. Öyle zarif ve centilmen bir insandı ki… Tarihi insana yaklaştıran ve bu sebeple de okuyanın empati duymasını ve duygularıyla anlamasını sağ­layan bir üslubu vardı. Tarihteki insanları düşün­celeri, duyguları ve değerleri ile anlayıp günümü­ze aktarmayı çok başarılı bir şekilde gerçekleştiriyordu. Bir örnek vermek is­tiyorum. 20. yüzyıl başında İstanbul’da yaşamış bir Japon, padişahın Cuma Alayı’nda saray ka­dınlarının önden gittiklerini yazmıştı. Osmanlı tarihçisi olmadığım için merasimlerle uğraşan bir-iki kişiye “kadınların Cuma Alayı’nın önünde gitmeleri doğru bir gözlem midir, nasıl açıklanır?” diye sordum… Onlar o ko­nuyla uğraşamamış olduklarını söyle­diler. Necdet Bey’e sorunca o “kadının önden gitmesi doğrudur, zira kadınlar önden giderek Sultanın Hırka-i Şerif’e girişi için mekanı hazırlamış olurlar­dı. Sultan ancak her şey hazır olduktan sonra arkadan gelirdi” demişti. İşte Necdet Bey, kaynaklara dayanarak ko­nuşan, zamanı kendi değerleri içinde anlayıp yazan bir tarihçi idi. Ruhu şad olsun.

    İsenbike Togan

    Başarılmış bir ömür

    30 yılı aşkın bir zaman dilimi içinde, farklı kültür kurumlarında, ama bir ansiklopedik yayının, ama bir derginin hazırlanışında yanyana geldiğim Necdet Sakaoğlu, benim “hoca”larım arasında yer aldı. Şu var: Necdet Bey asla hocalık taslamayan bir hocaydı. Sıradışı birikimi, bütü­nüyle kendine özgü bakışaçısı ve değerlendirme biçimiyle okulludan çok okullu, alay­lıdan çok alaylıydı. Kendi payıma onda Koçu’nun özgün üslubuyla İnal­cık’ın disiplininin bir ortalamasını gördü­ğümü söyleyebilirim. Arkasında kalıcı kitaplar, bir de tanıyan talihliler için hoş ve derin anılar bıraktı – başarılmış bir ömrün bilançosu.

    Enis Batur

    Bilgin bir muhibban-ı kütübe

    Necdet Sakaoğlu hocamızı Çeşm-i Cihan Amasra’da kaybettik. İlk defa 1966’da tarihini de kaleme aldığı kentte yani Amasra’da toprağa verildi. #tarih dergi yayın kurullarında yanyana oturup muzip talebesi gibi davranan benim, Hocamız ile tanışıklığı ve hu­kuku doğal olarak Sahaflar Çarşısı’nda başladı. Necdet Sakaoğlu’nun dillere destan kitap tutkusu, yazma eser me­rakı, benim daha öğrenci iken çarşıya girdiğim yıllarda bile nam salmıştı. Yazma eser ve cönk toplayan sayılı insanlardan biriydi o 70’li yıllarda! Kendi gibi eğitimci ve Divriği doğumlu M. Sabri Koz ile cönk toplamak için adeta yarışırlardı. Halk edebiyatının en önemli yazılı kaynaklarını oluşturan “cönk”lere o zamanlar bolca rastlan­makta, aralarından seçme yapmak mümkün olmaktaydı. Bu iki Divriği doğumlu eğitimcinin dostlukları ve yazma toplama temposu, günümüze kadar hiç düşmedi ve bitmedi. M. Sabri Koz’a da sağlıklar dileyelim.

    Necdet Sakaoğlu
    #tarih yayın kurulu toplantısında, 2014

    Necdet Sakaoğlu, sahaflık mesleği­ne intisabımdan itibaren bana destek ve yol gösterici olmuş aziz bir büyü­ğümdü. Onun kitap sevgisi adeta bir yaşam biçimine dönüşmüştü. Sahaf dükkanlarına gidemediği zaman, özellikle yaz aylarında Amasra’da olduğu vakitler, bana veya güvendiği Müteferrika Lütfü gibi meslek erbabı­na telefon eder “Yazma yok mu Nedret Bey kardeşim?” diye sorardı. Bu so­runun arkasında uzun, koyu bir kitap muhabbeti başlar; kitapların eskisi gibi bulunmayışından, yazma eserle­rin çok zor çıktığını üzülerek anlatır; eksik ciltleri olduğunu, onları tamam­lamak istediğini söyler. Bana “Mizancı Murad’ın Tarih-i Umumisi’nin 4. ve 6. ciltleri, Ahmed Mithat Efendi’nin Üss-i İnkılab’ının 2. cildi” diye sipariş yazdırırdı. Bu konuşma hemen Üss-i İnkılab’ın bulunmayan cildinin zaten ikincisi olduğuna evrilir; eski Türkçe baskı kitapların hangisi zor bulunur, hangisi çok çıkar sohbetine döner ve dakikalarca sürerdi. Makul bir süre sonra Hoca’nın eğitimci sevgili eşi Fatma Hanım’ın uyarısı ile her ikimiz de toparlanıp konuşmayı sonlandırır­dık. Her konuşmamız sonunda hem bir güzel fıkra patlatır hem de bu konuları konuşacak ne kadar az kişi kaldığını vurgulardı. Tarih literatürümüze eşsiz eserler kazandıran velut tarihçi Necdet Hocam! Bizi bırakıp gittiniz. Şimdi ben telefonla da olsa kimle Osmanlı matbuatının nadir, zor bulunan kitap­larını konuşacağım? Ya da ikimizin de ilk defa gördüğü bir risaleyi heyecanla kimle paylaşacağım? Yayın kurulu reisimiz, Atatürk rehberimiz, zarafet abidesi tarihçimiz, nur içinde yatın! Hatıranız her zaman gözümüzün önünde ve gönlümüzde olacak. Ruhu­nuz şad olsun. Rahmet dualarımla…

    Nedret İşli

    Hakikat meyveleri…

    Kökleri Osmanlı döneminde olup, zihninden hakikat meyveleri idrak ettiğimiz zarif bir cumhuriyet çelebi­siydi. #tarih derginin yayın kurulunda, ayda 1 dinlemek şansına sahip oldu­ğum tadına doyulmaz sohbetlerini daima özleyeceğim. Canlı tanığı olduğu hadiseleri, kaynaklarda rastladığı ilginç malumatı, yeri geldikçe aktar­masını çok iyi bilen, sözlü tarih ustası bir hocamızdı aynı zamanda. Şimdi bir yanımız eksik kaldı. Geride bıraktığı eserleriyle bu eksiği telafi etmeye çalı­şacağız. Ailesine başsağlığı, tarihçilik camiasına ve sevenlerine sabırlar diliyorum. Mekanı cennet olsun.

    Sinan Çuluk

    Tarih arkeologu

    Arkeolog hedeflediğini bulmak için toprağın derinlerine inmesi gerektiği­ni bilen insandır. Necdet Sakaoğlu tarih bilimi içinde bir arkeolog gibi çalışmış, arşivin tozlu raflarının derinliklerin­de gizli-saklı kalmış bilgilerle bizleri kavuşturmuştur. Ruhu şad olsun.

    necdet-hoca-3
    Necdet Sakaoğlu Mayıs 2012 tarihli sayımıza da konu olan Leylâ ve Mecnun elyazmasını tanıtıyor.

    Şevket Dönmez

    Eserleriyle yaşayacak

    Kimi yazarlar eserlerinden daha çok yaşar. Ne mutlu Necdet Hoca’ya ki eserleri kendisinden çok daha uzun yaşayacak.

    Sedat Yaşayan

    Emsalsiz bir hoca, bir baba

    2014 sonbaharından bu yana geçen 10 yıl içinde Necdet Hoca kimi zaman bilge öğretmenimiz kimi zaman da nüktedan arkadaşımız oldu. Hayatın ve insanların birbirinden acımasız olduğu bir dünyada, farklı nesilden ve farklı meslekten insanlar olarak kurduğu­muz dostluk emsalsizdi.

    Kayıp zamanların ve insanların izinde hiç bitmeyen araştırma, öğrenme ve öğretme heyecanının ardında “ah dok­tor hanım…” diye başlayan cümlelerin­de, yaşadığımız memleketi yeterince tanıyamadığımızın ıstırabı vardı. Necdet Hoca hayata veda ettiğinde kardeşimle ben son aile büyüğümüzü, son baba sevgimizi yitirdik. Zarif dilek­lerle imzaladığı kitapları başucumuzda ve aziz hatırası daima belleğimizde olacak. Saygı ve minnetle…

    Fatma Özlen

    Bir üstat, bir referans

    Yerel tarih, kent tarihi, Selçuklu tarihi, Osmanlı tarihi ve eğitim tarihi konularında referans eserler yazmış bir üstattı. İsmi daima yaşayacak. Mekanı cennet olsun, ışıklar içinde uyusun.

    Nesrin İçli

    necdet-hoca-4
    Mayıs 2024 tarihli 105. sayımız için Pîrî Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinden transkripsiyon yapıyor.

    Ufuk açan bir insan

    Necdet Sakaoğlu sadece entelektüel birikimiyle değil, gündelik hayatın ayrıntılarına gösterdiği özenle ufkumuzu açan bir insandı. Örneğin bir yayın kurulu toplan­tısından önce sohbet ederken, günümüz in­sanının giyim-kuşamı üzerine rahatsızlığını dile getirmişti: “Sokakta herkes tek tip giyiniyor, farklı giyinen yok. Ne ceketli ne de kravatlı in­san görüyorum. Herkes sırt çantasıyla dola­şıyor.” Sonra bize sırt çantasının tarihinden bahsetmişti. Gömlek­leri, yelekleri, kravat­ları ve muhteşem deri evrak çantasıyla sanki 19. yüzyıldan günümü­ze yadigar kalmış bir İstanbul beyefendisiydi. Bir sonraki ay yapılan yayın kurulu toplantı­sına kravat takıp ceket giyerek gittim. Necdet Hoca toplantı odasına girince ayağa kalkıp, “bakın sizin için böyle giyindim” dedim. “Bir de sürprizim var” diyerek pantolon askılarımı gösterdim. Çok keyiflendi. O an attığı kahkahalar, anılarımda hep yerini koruyacak.

    Suha Çalkıvik

    Değer, saygı ve bilgi

    Necdet Hoca’yı kariyeriyle anmak, anlatmak oldukça kolay. Bizlerin artık yoksun kalacağı bilgeliğiyle somuta indirgeyerek anlatmak ise epey zor. Aksatmadan katıldı­ğı her toplantımızda takım elbisesi, ev­rak çantası, gün­lükleri, derin bilgisi, masa çevresindeki herkese verdiği değer ve sergilediği saygı üzerinden “hocalığı” ise ancak yaşanarak ulaşılabilecek bir dene­yim. Ardından kuşkusuz gözlerimiz masada kendisini ararken, kalbimiz aramızda olduğunu duyumsayacak ve içimizden bir ses “ölüm kaçınılmaz elbet, ama her yaştaki ölüm erken ölüm” diyecek.

    Alp E. Aksudoğan

    Bugünden düne…

    Dergimizin son yayın toplantısı ilk defa Necdet Hoca’sız geçti. Onun güleryüzü, heyecanı, anıları ve yeni keşifleri olmadan yani… Hoca, yayın toplantısında masadakileri yuvarlak rakamlar konusunda da uyandırırdı: “Bakın Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun bu ay 100. yıldönümü, Abdülhak Şina­si Hisar’ın ölümünün 60. yılı…” Sonra da engin tarih ve kaynak bilgisiyle bizleri besler, aktüel konuların tarih­sel arka planıyla ilgili hadiseleri dile getirirdi. Dergimizde, onun fikirle­riyle örülü çok sayıda kapak konusu vardır.

    Özgün Uçar

    necdet-hoca-5
    Necdet Sakaoğlu dergi ofisimizde, yazısı için çıkardığı notları inceliyor, Ocak 2010.

    Çalışkanlığın ışığı

    Tanıdığım en çalışkan insandı Necdet Sakaoğlu. Vefatından 2 gün öncesine kadar hâlâ dergimizdeki yazıları ve başka projeleri üzerine çalışıyordu. Her ay yayın kurulu toplantımızda ufkumuzu açacak yeni önerilerde bulunurdu. Onun bu tutumu; tarih üzerine yapılabilecek çalışmaların asla bitmeyeceğini, her zaman farklı bakış açılarıyla ele alınabilecek konu­ların zenginliğini gösteriyordu bize. Biraraya geldiğimiz her gün ya da her telefon konuşmamızda, hayatımıza yeni bir perspektif açacak cümle­leri olurdu. Genç tarihçi adaylarını desteklerdi daima, onların yollarına ışık olurdu. Her sorumuzu büyük bir özveri ve sabırla izah ederdi. Oku­narak öğrenilemeyecek bilgilerin de insanıydı o. Meslek hayatının her döneminde yüzlerce yazı-makale üretmişti ama hâlâ değineceği ne çok konu vardı… Işığıyla hem etrafını hem tüm tarih çevresini aydınlatma­ya devam edecek.

    Seher Yeğin

    necdet-hoca-6
    Necdet Hoca, Divriği’den çocukluk arkadaşları Minas ve Mihran Pilikoğlu kardeşlerin emeklilik armağanı olarak elleriyle yaptıkları çantasını hayatının sonuna kadar yanında taşıdı

    Bilgiye susayanların sakası

    Bir öğretmen, bir idareci, bir eğitimci. Ve bir tarihçi. Yaşarken tarih yaz­mış bir Hoca. Bir dizi referans kitabı var. Tarihi sadece belgeler ve bilgiler üzerinden değil, yaşayan insanlar, coğrafyalar ve anlatılanlar üzerinden, binbir değişik kaynak ve süzgeçten geçirerek imbikleyen bir usta.

    Neredeyse tüm tarih zamanlarındaki farklı Türkçeleri okuyabilen- yazabi­len bir dil ve anlam uzmanı.

    Bugünkü aklımla 20’li yaşlarıma dön­sem, Necdet Sakaoğlu’nın öğrencisi olmak isterim. Zira o sadece bilgisi ve ifadesi ile değil aynı zamanda dav­ranışı, hâli, esprileri ve havasıyla da endemik bir insan türüdür.

    Necdet Hoca gibi bu nadir türden canlıların, önemli özellikleri vardır. Bunlardan ilki insana güven vermesi­dir. Ancak bu, “itimat telkin etmek”ten farklı bir güven duygusudur. Onu ta­nıyıp, okuyup, anlayınca, “Bu toprak­larda, bu coğrafyada böyle bir insan yetişebiliyormuş; demek bu mümkün­müş” dersiniz. Böylelikle umutlanır ve kendinizi yetiştirmek konusunda, “bu ülkenin kısıtlı olanakları” falan deme­den -yani bahaneler bulmadan- daha çok çalışmaya koyulursunuz.

    İkincisi, gündelik hâli ve görüntü­südür. Kravatı bir aksesuar, kalemi bir stil, gülüşü bir yapmacık, hüznü bir melodram değildir; hepsi kendisidir.

    necdet-hoca-7
    Necdet Sakaoğlu, Temmuz 2016 tarihli sayımız için halifelerin hayatını aktaran kaynakları tararken.

    Üçüncüsü “kendi ateşiyle yanan” bir bilge olmasıdır. Enerjisini, üretimini, sesini ve yazısını kendi döner serma­yesinden sağlayarak yaşar. Bunun için başkasına ihtiyaç duymaz, dışarıya borçlanmaz. Uzmanı olduğu alanlarda edindiği kıyaslamalı bilgileri o denli zengindir ki, Hoca adeta bir zaman yolcusu gibi geçmişte dolaşır, gelir-gi­der.

    Necdet Hoca’yla yakın dönemde, 2008’de tanıştım. O vakit ntv tarih, sonrasında #tarih dergisinde onunla birlikte çalışma şansına eriştim. Bu 16 yıllık dönemde sadece ondan öğren­diğim bilgiler, daha önceki meslek hayatımda öğrendiklerimden fazladır. Ancak bu sadece sayısal bir durum değildir; ondan edindiklerim aynı zamanda kaliteli, hesaplaşılmış, teyit edilmiş ve engin tarafsızlık sularında yıkanmış bilgilerdir.

    Herkesin bildiği gibi “öğrenmenin yaşı vardır” ve hayatın ilerleyen saat­lerindeki insanlar yeni bir şey öğren­mekten ziyade eski bilgilerini teyit etmek isteyerek ve bunları aktararak yolun sonuna kavuşurlar. Hoca’nın örneğinde ise “merak ve hayret et­mek” vardır. Yeni bir durum, yeni bir bilgi, yeni bir yaklaşım bahis veya yazı konusu olduğunda Hoca hem şüphe­lenir hem de şüphesini sağlayan eski bilgisini yeniden gözden geçirerek, size “yepyeni” bir analiz veya sentez sunabilir.

    Bir gün kendisine “Hocam bu metotları, açıları, akıl yürütmeleri ne­reden, nasıl öğrendiniz, bildiniz?” diye sormuştum. “Okudum, okudum; bir de taşa- toprağa dokundum” demişti. Yani hem kitabın sözünü bellemiş hem coğrafyanın dilini öğrenmişti.

    Ve zaten Hoca olmak bu demekti.

    Gürsel Göncü (Necdet Sakaoğlu’na Armağan kitabından)

    necdet-hoca-8
    Necdet Sakaoğlu’nun cenazesi, 19 yılını geçirdiği Amasra’da 28 Ağustos’ta toprağa verildi.
  • Necdet Sakaoğlu

    Necdet Sakaoğlu

    Hem eğitimci hem de tarihçi kimliğiyle sayısız esere imza atan sevgili hocamız Necdet Sakaoğlu, 27 Ağustos akşamı hayata gözlerini yumdu. Hayatının önemli bir kısmını adadığı Amasra’da 28 Ağustos’ta defnedildi. Tarihe olan tutkusu ve ülkemizin kültürel mirasını koruma çabasıyla; sadece akademik çevrelerle sınırlı kalmayıp, toplumun her kesimine ulaşan çalışmalarıyla öne çıkan olan Sakaoğlu her daim yaşayacak. Azmi, bilgeliği, çalışkanlığı, zarafeti, asilliği ve güleryüzüyle hatırlanacak.

    Sivas’ın Divriği ilçesinde 29 Eylül 1939’da doğan Necdet Sakaoğlu, ilk ve ortaokulu burada tamamladı. 1954-57 arasında Sivas Öğretmen Okulu’nda eğitimine devam etti. 18 yaşında Şanlıurfa’nın Parapara Köyü’ne öğretmen olarak atanan Sakaoğlu, 1 eğitim-öğretim yılı burada kaldı ve 1959’da İstanbul Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’ne kaydoldu. 1961’de mezun olarak Trabzon Öğretmen Okulu’na atandı. Askerlik hizmeti için yedeksubay okuluna giden Necdet Sakaoğlu, vatani görevini Çorlu’da yaptı. Daha sonra 19 yıl görev yapacağı ve sevgili eşi Fatma Hanım’la evleneceği Bartın’ın Amasra ilçesinde bulunan ortaokula tayin edildi; 1982’ye kadar burada kaldı. Amasra’da bir lise açılmasına öncülük etti; 1980’de eğitime başlayan Amasra Lisesi’nde kurucu müdür olarak göreve başladı. 1982’de Ankara’dan gelen haberle Bakanlık müfettişliğine atandığı kendisine bildirildi. Aynı yılın sonunda müfettişlik görevine başlayan Sakaoğlu, Talim ve Terbiye Kurulu Üyeliği’ne atandığı 1994’e kadar, 12 sene boyunca vazifesini sürdürdü, 1998’de emekli oldu. Emeklilik döneminde Tarih Vakfı yayın kurulunda görev aldı, Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL) Danışma Kurulu’nda çalıştı, Türkiye Tarihî Evleri Koruma Derneği Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Metropolitan Planlama’da danışman, UNESCO İstanbul Tarihi Sit Alanları Alan Başkanlığı’nda danışman-üye ve Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası Bilim Kurulu’nda görevliydi. Hayatı boyunca tarih çalışmalarına devam etti.

    Tarihe ve mimariye olan ilgisi henüz çocuk yaşlarında şekillenen Necdet Sakaoğlu, eğitimcilik kariyerini sürdürürken tarih yazımı üzerine çalışmalarını ilerletti, 1966’da ilk kitabını (Çeşm-i Cihan Amasra) yayımladı.

    Türk tarihî alanlarına kaynak olan kitaplarını bilim camiasına kazandıran Sakaoğlu 1969’da Duru Tarih, 1971’de Türk Anadolu’da Mengücekoğulları adlı çalışmalarıyla iki defa Ali Naci Karacan Armağanı, 1984’te yayımlanan Köse Paşa Hanedanı ile Sedat Simavi Vakfı Sosyal Bilimler Ödülü, Bu Mülkün Sultanları ile de 2000’de İletişim Fakültesi En İyi Tarih Ödülü’nü aldı. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’nin ortaya çıkışında görev aldı ve içerdiği pek çok maddeyi kaleme aldı. Tarih, sanat tarihi, eğitim tarihi üzerine yazdığı onlarca kitap, makale, dergi yazısı, ansiklopedi maddesi çok uzun bir liste oluşturur. 2009’dan bu yana yayın kurulu başkanımız olan Necdet Sakaoğlu’nun dergimizde de 350’nin üzerinde yazısı yayımlandı.

    (2022’de çıkan “Necdet Sakaoğlu’na Armağan – Sanat Tarihi Yazıları / Kriter Yayınevi” kitabında, Ayşe Denknalbant Çobanoğlu ve Fatih Sarımeşe’nin hazırladığı biyografi bölümünde Hocamızın ayrıntılı bibliyografisi mevcuttur.)

    Necdet Sakaoğlu
  • Ticaret ve bilim arasında savaş ve barışın ortasında

    Ticaret ve bilim arasında savaş ve barışın ortasında

    Modern dünya tarihindeki en acımasız silahların-patlayıcıların mucidi Alfred Nobel, hayatının sonlarına doğru bir tür “hidayet”e ermiş ve parasını-pulunu barış için kurduğu vakfa bağışlamıştı. Meşhur Nobel Ödülleri’ne adını veren ve 1896’da ölen bu İsveçli işinsanının faaliyetleri, düşünceleri ve mirası… “Dinamit gibi” bir hayatın dönüm noktaları.

    Günümüzden yaklaşık 200 yıl önceki dönem, mucit-işinsanları çıkaran müstesna bir dönemdi. Sanayi Devrimi’yle beraber tarihte ilk defa mucitler, geliştirdikleri icat­lar ve aldıkları patentlerle özellik­le İngiltere, Almanya, Fransa ve ABD’de büyük servetlere ulaştılar.

    İsveç’te de Ericsson (telefon teknolojisinin öncüsü), La­val (buhar türbininin mucidi), Wenström (trifaz elektrik) ve Alfred Nobel gibi bilim alanına büyük katkılar yapan işinsanları çıkmıştı. Alfred Nobel, geliştirdiği patlayıcılarla o dönem yine büyük atılım içinde olan tren yollarının inşaında ve maden ocaklarının açılmasında coğrafi engelleri bü­yük ölçüde ortadan kaldırıyordu. Ancak bu patlayıcılar, kolaylık­la öngörülebileceği gibi silah endüstrisinde de bir devrime yol açacaktı. Ordularını modernize etmeye çalışan ve silahlanma yarışına giren Avrupa ülkeleri için klasik “kara barut”tan farklı bu yeni patlayıcılar kullanıcıları­na büyük avantajlar sağlıyordu. Kontrolü daha kolay ve güvenli, daha az duman ve atık bırakan ve aynı zamanda daha güçlü olan bu patlayıcılardan Nobel’in patent­lerini aldığı nitrogliserin (1846’da İtalyan biliminsanı Ascanio Sob­rero tarafından sentezlenmişti) bazlı “dinamit” ve “balistit” (ayrıca içerisinde nitroselülöz/pamuk barutu mevcuttu) kısa sürede tüm dünyaya yayılacaktı. Ciddi bir servete kavuşan Nobel, bir süre sonra dünyanın en büyük silah üreticisine dönüşecekti.

    Alfred Nobel
    Alfred Nobel’in 1866’da keşfettiği dinamit, “çığır açan” bir patlayıcı olarak büyük bir ticari başarı kazanmıştı.

    Hem eğitimi hem de iş hayatı boyunca birçok geziler­de bulunan Nobel, Stockholm yakınlarındaki aile fabrikasını nitrogliserinle uğraşırken havaya uçurmuş; birkaç sene sonra da Almanya’da Hamburg yakınların­da Krümmel’de kurduğu fabrika yine nitrogliserin patlamasından dolayı yıkılmıştı. 1866’da, ürettiği patlayıcıları pazarlamak üzere ABD’de yeni bir şirket kurdu. Krümmel tepelerinde bulunan “diatome toprağı” (veya diğer adıyla “kieselgur”) Nobel tarafın­dan nitrogliserinle karıştırılmış, bu da onun nitrogliserinin pat­layıcı özelliğini kontrol etmesini sağlamıştı. Böylece ortaya çıkan dinamit, “çığır açan” bir patlayıcı olarak büyük bir ticari başarı kazanacaktı.

    Bugün hâlâ varolan kimya ve silah üretim şirketi Dynamite Nobel ve boya firması AkzoNobel, onun temelini attığı ve geçmişte sahip olduğu firmalar. Ayrıca yine bugün hâlâ ayakta olan büyük savunma sanayi şirketlerinden Bofors, Nobel’in bir demir-çelik şirketi olarak aldığı fakat daha sonra silah üreticisine dönüştür­düğü bir firma. Bu dev şirketler günümüzde onun adını taşıyor ama, Alfred Nobel’in mirası yine kendi adıyla anılan ünlü ödüllerle yaşıyor.

    1- Aile boyu biliminsanları çıkarmış bir sülaleden geliyordu

    Alfred Nobel, ünlü biliminsanları hattâ tıpkı onun gibi mucit-işin­sanları çıkarmış bir aileden ve soydan geliyordu. Ailenin bilinen en eski üyesi Petrus Olai Nobelius (1655-1707), Uppsala Üniversite­ si’nin hukuk okumuş bir mahke­me görevlisiydi. Nobelius’un karısı, Alfred Nobel’in de büyükannesi olan Wendela ise İsveç’in en ünlü biliminsanlarını çıkarmış olan Rudbeck ailesine mensuptu. Wen­dela’nın dedesi piskopos Johannes Rudbeck İsveç Kralı Gustav Adolp­hus’un özel papazı, babası Olaus Rudbeck tıp profesörü ve Uppsala Üniversitesi’nin rektörü, erkek kardeşi ise “Kuzey’in Da Vinci”si olarak adlandırılan biliminsanı, botanikçi ve akademisyen Olaf Rudbeck’ti (ünlü botanikçi Carl Linnaeus de onun öğrencisiydi).

    Alfred Nobel
    Alfred Nobel’i labortuvarlarında tasvir eden ve ressam Emil Österman tarafından 1915’te çizilen tablo.

    Alfred Nobel’in babası Imma­nuel Nobel de önemli bir mucit ve icat ettikleri sayesinde zengin ol­muş biriydi. Kontrplak üretimi için kullanılan bir çeşit torna tezgahını geliştirmişti. Daha sonra patlayı­cılarla ve özellikle nitrogliserinle uğraşmış, hattâ oğullarını da bu deneylere dahil etmişti (oğulla­rından Emil bu deneyler sırasında yaşanan bir patlamayla ölmüştü!). Ailesiyle bir dönem yerleştiği St. Petersburg’ta Çar 1. Nikolay’ın ilgisini çekmiş ve Rus Ordusu’na çalışmaya başlayınca önemli bir servet edinmişti. Özellikle, geliştirdiği sualtı mayınları Kırım Savaşı’nda çokça kullanılmıştı.

    Kardeşlerden Ludvig Nobel, Ab­sheron Yarımadası’nda Bakü’deki petrol yataklarını işletirken petrol rafine etme süreçlerinde ve petrol boru hatlarının geliştirilmesi ko­nusunda yeni yöntemler bulmuş­tu. Hattâ petrol taşıyan ilk modern anlamdaki tanker Zoroaster’in teknik hesaplarını ve teknik çizim­lerini yapmıştı. Ayrıca çalışanla­rına, kâr paylaşımı ve işçilerinin çalışma şartlarını düzeltme gibi döneminde görülmemiş avantaj­lar sunmuştu.

    2- Bertha Kinsky von Suttner: Nobel’i barış yanlısı yapan kadın

    Yaygın bir şehir efsanesine göre Alfred Nobel’i dünyada barışı ve pasifizmi desteklemek adına barış ödülleri vermeye iten, onu ikna eden; dikkatsizlikle yazıl­mış-yayımlanmış bir “ardından” yazısı idi. Buna göre L’Idiotie Quotidienne (Günlük Aptallıklar) gazetesi, Cannes’da 1888’de ölen Ludvig Nobel’i Alfred Nobel’le karıştırmış ve “Ölüm tücca­rı öldü” başlığı kullanmıştı. O dönem Paris’te yaşayan Alfred Nobel haberi görmüş ve böyle­sine kötü bir isim bırakmamak adına, gelecekte barış ödülleri verecek bir vakıf tasarlamıştır. Her ne kadar ne böyle bir ga­zeteye ne de böyle bir habere rastlanmasa da, Fransa’nın ünlü günlük gazetesi Figaro da aynı hataya düşmüş ve Ludvig Nobel’in ölümünü “Dinamitin mucidi öldü” diye vermiştir.

    Bertha von Suttner
    Bertha von Suttner, Nobel Barış Ödülü’nü almasından kısa bir sonra.

    Alfred Nobel’in mek­tuplarından/söylemle­rinden bildiğimiz barış ideali, yaşadığı büyük çelişkiyi ortaya koy­maktaydı. Bir yerde -belki de kendini kandırırcası­na- ürettiği silahların tüm büyük ordularda olmasının yaratacağı şiddet ve yoketme gücünün bir “dehşet dengesi” oluşturacağına inanmaktaydı (tıpkı gelecekte Soğuk Savaş döneminde nükleer silahların “dehşet dengesi” gibi).

    Nobel’i barış ideali konusunda somut şekilde en çok etkile­yen kişi, gazeteye verdiği ilanla bulduğu sekreteri Bertha Kinsky (evlendikten sonra von Suttner) idi. Hem ev idaresini hem de onun sekreterya işini üstlenen Bertha von Suttner, artık yoksul­laşmış ünlü/soylu Kinsky aile­sindendi. Bertha, Alfred Nobel’in yanında sadece kısa bir süre çalışsa da arkadaşlıkları Nobel’in ölümüne kadar devam etti. Bu süre içinde Suttner, önemli bir silahsızlanma ve pasifizm savu­nucusu/aktivisti oldu. 1889’da yayımlanan “Silahları Bırakın!” kitabı, kısa sürede Avrupa barış hareketinin temel eserlerden biri oldu. Suttner’la yaptığı tüm konuşmalar ve mektuplaş­malar Alfred Nobel’in vasiyeti­nin şekillenmesinde belirleyici olacaktı.

    3- Nobel Vakfı ve Nobel Ödülleri için bırakılan miras aileyi karıştırdı

    Alfred Nobel, birçok duygusal ilişkisi olsa da evlenmemiş ve çocuk yapmamıştı. Uluslararası piyasalarda pazarladığı dinamit ve balistit sayesinde büyük bir servet edinmiş, diğer iki kardeşinin (Ludvig ve Robert) Bakü’de kur­duğu Branobel şirketine yatırım yapmış, hattâ yaklaşık %25’lik his­seyle şirketin büyük ortaklarından biri olmuştu. Yaşarken biriktirdiği servetin bir kaynağı da böylece Branobel’deki hisseleri olmuştu.

    1895’te birkaç yakın dostuyla beraber ama avukatı olmadan yazdığı vasiyetle, servetinin %94’ünü kurulacak olan Nobel Vakfı’na bağışladı. 1896’da öldüğünde, paranın vakfa kaldığı ortaya çıktığında ise kardeşleri ve yeğenleri şoke oldular. Onların açtıkları davalar ile vakfın ve vereceği ödüllerin akıbeti belirsizliğe girdi. Ancak veraset davasını takip eden kimya mühendisi Ragnar Sohlman ve Rudolf Liljequist başarıya ulaştılar ve 1900’de vakıf kuruldu, 1901’de ilk ödüller verildi.

    tarihte-bu-ay-4
    Nobel Vakfı’nın kurulmasını ve Nobel Ödülleri’nin şekillenmesini sağlayan Alfred Nobel’in vasiyeti.

    4- Servetinin bir kısmı Bakü petrollerindendi

    Kardeşlerden Robert Nobel, Rusya İmparatorluğu’nun geniş coğrafyasında tüfeklerin kabzası için fındık ağacı ara­yışındaydı. Bunun için yaptığı seyahatler sırasında bugün Azerbaycan topraklarındaki Absheron’da petrol yataklarını farketti ve yanındaki fındık ağacı parasıyla 1876’da küçük bir ra­fineriye ortak oldu. İlk başlarda lambalar için kullanılan ke­rosen ve petrol ürünlerine tüm dünyada talep artı­yordu. Potansiyeli gören iki kardeş Branobel’i (Rusça “Bratva Nobel”in yani “Nobel Kardeş­ler”in kısaltılmışı) kur­dular. Firma, 19. yüzyılın sonlarında dünyanın en büyük petrol üreticilerin­den biri oldu. Aynı coğrafyada yatırımları bulunan ünlü Roths­child ailesinin Fransa kolundan Alphone James de Rothschild ile Rus petrolü ve keroseni için bir anlaşma (1901) yaptılar ve ardından dev NobMazut (Mazut, Rothschild’lerin firmasıydı) kar­teli oluştu. Rus Devrimleri (1917) öncesi Rothschild ailesi, Royal Dutch-Shell’le kârlı bir anlaşma yaparak bölgedeki operasyonu onlara sattı ve karşılığında bu firmadan yüklü miktarda para ve hisse aldılar. Nobel ailesi de petrol sahalarını ve operasyon­larını henüz Bolşevik hükümeti tarafından kamulaştırılmaya tabi tutulmadan önce (zira ülkede içsavaşı sürmekteydi) 1920’de Amerikan Standart Oil’e sattı ve tıpkı Rothschild’ler gibi kârlı bir çıkış (!) yaptı.

    Alfred Nobel
    Alfred Nobel’in vasiyeti üzerine kurulan Nobel Vakfı’nın verdiği Nobel Ödülü ilk defa 1901’de verildi.

    5- Fransa’nın baskıları sonucu İtalya’ya gitti

    Alfred Nobel, 1887’de Paris’te yaşadığı dönemde kâfurla nitrogliserin ve nitroselülözü karıştırarak daha “yönetilebilir” bir patlayıcı geliştirmişti. Balis­tit adını alan ürün kısa sürede orduların gözdesi olarak büyük bir ticari başarı yakaladı. İlk ola­rak İtalyan ordusu, kara barutlu fişeklerin yerine balistitli fişekler aldı. Ancak 1890’lar İtalya ile Fransa arasında derin bir askerî, diplomatik ve ticari rekabetin oluştuğu dönemdi. Bu neden­le Fransa, İtalya’ya bu ürünleri satan Nobel’i sanayi casusluğu yapmakla, Fransa’ya karşı vatana ihanetle suçladı. 1884’te Fransız Paul Vieille, yine nitroselülöz ve nitrogliserini içeren, “Poudre B” adı verilen ilk “dumansız barut”u geliştirmişti. Fransız makamları Nobel’in “Poudre B”yi görerek bu ürünü “balistit”te taklit ettiğini iddia ettiler ve kendisini sana­yi casusluğuyla itham ettiler. Baskılar üzerine Nobel, 1891’de Fransa’yı terkederek İtalya’nın San Remo kentine yerleşti ve 1896’da burada öldü.

    tarihte-bu-ay-fo-1

    DİNAMİT VE PHINEAS GAGE’İN İNANILMAZ HİKAYESİ

    Kafatasını delip geçti ve tıp literatürüne girdi

    1848’de ABD’de meydana gelen bir kaza, insan beyninin fonksiyonlarına dair o dönem bilinmeyen, bugün ise kısmen bilinen gerçekleri ortaya çıkaracaktı. Dinamit patlamasıyla demiryolu işçisi Phineas Gage’in elinden fırlayan demir çubuk, kafatasını delip çıkmıştı. Gage 12 sene daha yaşayacaktı.

    Tarih 13 Eylül 1848. O gün öğleden sonra, ABD’nin kuzeydoğu ucundaki Ver­mont eyaletinde yaşanan bir kaza, tıp tarihine inanılmaz bir vaka, bir efsane olarak kaydedilecekti.

    tarihte-bu-ay-fo-3
    Boundless: A Science Comics Anthology isimli çizgiromanda Phineas Gage kazası mizahi bir şekilde tasvir edildi, 2016.

    Vermont’ta demiryolları yapı­lıyordu; rayların döşenmesi için kayalık bölgeler dinamitleniyor, tüneller açılıyordu. 25 yaşındaki demiryolu işçisi Phineas Gage, dikkat gerektiren dinamitleme işini büyük bir ustalıkla yapardı. O gün, her zaman kullandığı demir çubuk elinde, dinamitleri açtığı deliğe dikkatle yerleştirdi; ama boşluğu kumla dolduracak fırsatı bulama­dan, şiddetli bir infilak meydana geldi. Phineas’in elinden fırlayan demir çubuk, sol yanağından girip sol gözünü parçalayıp kafatasını kırmış, başının tepeye yakın bir yerinden çıkarak metrelerce uza­ğa düşmüştü. Toz-duman içinde koşturanlar ürkütücü görüntüsü bir yana, Gage’i konuşur vaziyette buldular! İnanması çok güçtü; bi­linci gerçekten açıktı, konuşuyor­du ve üç-beş dakika içinde ayağa kalkmış kendisini revire naklede­cek arabaya doğru yürüyordu. Kasaba doktoru tarafından yarası temizlendi ve cerrahi yöntemlerle tedavisi mümkün olmadığından pansumanla kapatıldı. İlerleyen günlerde yaradaki enfeksiyon nedeniyle bilincini yitiren Phineas yarı komaya girdi ve bu defa ölüm kaçınılmaz görünüyordu; ailesi ce­naze hazırlıklarına başlamıştı bile. Ne var ki, kafatasında tam olarak kapatılamamış olan yara işe yaramıştı; apselenen enfeksiyon bu yolla drene olmuş, Phineas’ın bilinci yeniden açılmıştı. Kazadan 3 ay sonra da normale döndü.

    Gage’in başındaki ve yüzünün sol yarısındaki kozmetik defor­masyon dışında herhangi bir nörolojik kusuru yok gibiydi. Bilinci açık, zihni melekeleri yerindeydi; yiyip içiyor, yürüyor, konuşuyordu. Ancak ailesi ve arkadaşları için o artık eskiden tanıdıkları Phineas değildi; kişiliği tamamen değiş­miş, bambaşka bir insan olmuştu. Hiçbir şeyi planlayamıyor, konuş­masını ve davranışlarını ayarla­yamıyordu; bu uyumsuzluk kabul görmesini zorlaştırıyor, çevresin­den dışlanmasına yol açıyordu. Ayrıca kazadan önce uyumlu ve kontrollü bir insan olan Phine­as, daha sonra öfkesini kontrol edemeyen, hırçın ve saldırgan, başladığı işi bitiremeyen, küfürlü konuşan ve utanmaz biri olmuştu. 1860’a kadar yaşadı.

    Phineas vakası 1868’de ye­niden irdelendi. O yıllarda beyin dokusunu görüntülemek mümkün olmadığından, beynin neresinin gördüğü tam olarak biline­miyor, demir çubuğun kafatasında kat ettiği yol ve oluşan kırıklar yoluyla tahmin yürütülüyordu.

    tarihte-bu-ay-fo-2
    Phineas Gage, kafasına saplanan demir çubuğu hayatı boyunca yanından ayırmadı.

    Sonraki yıllarda kişilik yapısının beyinde frontal bölgenin bir fonk­siyonu olduğu, bu bölge hasar gördüğünde entelektüel kapasite ve sinir sistemi etkilenmeksizin psikolojik bozuklukların ortaya çıktığı keşfedildi. Duygu, düşünce ve tepkinin koordinasyonunu sağ­layan prefrontal bölge, beynin en ön kısmında, alın kemiğinin hemen arkasındaydı. Kişilik özelliklerinin belirlendiği bu bölge, karar verme süreci ve sosyal davranışların planlanmasından sorumluydu. Prefrontal bölgenin “kendini yöne­tebilmek” olarak tanımlanan ana işlevi; iyi ile kötüyü ayırt edebil­meyi, plan yapabilmeyi ve bunu uygulayabilmeyi; bir hareketin doğuracağı sonuçları öngörebil­meyi; içsel istekleri baskılayabil­meyi; duygusal tepkileri kontrol edebilmeyi kapsıyordu. Phineas vakasında da prefrontal bölge yapısal bir hasara uğramış ve anti-sosyal kişilik bozukluğu gibi psikolojik sorunlar ortaya çıkmıştı.

    1994’te 3 boyutlu kafatası modeli yapıldığında, beyinde sol prefrontal korteks bölgesinin hasarlanmış olduğu netlik kazan­dı. Kişilik yapısını biçimlendiren prefrontal korteksin fonksiyonları günümüzde dahi hâlâ tam olarak aydınlatılabilmiş değil.

    Phineas’ın kafatası Harvard Tıp Okulu Müzesi’nde korunuyor.

  • İstanbul işgalden kurtuldu, halkın sevinci sokağa taştı

    İstanbul işgalden kurtuldu, halkın sevinci sokağa taştı

    Osmanlı Devleti, kaybedenleri arasında olduğu 1. Dünya Savaşı’nın ardından İtilaf Devletleri ile Mondros Bırakışması’nı imzalamak durumunda kaldı. Bu antlaşmaya dayanan İtilaf Devletleri donanmalarının 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa önlerine demirlemesiyle İstanbul’un işgali fiilî olarak başlamış, 16 Mart 1920’de resmileşmişti. 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasından sonra işgal kuvvetleri İstanbul’u terketmeye başladı. Son işgal birlikleri kentten 4 Ekim 1923’te ayrıldı. 2 gün sonra Türk ordusu şehre ulaştığında, 4 yıl 10 ay 23 gün süren esaret resmen bitmişti. Sarayburnu limanına çıkarak Gülhane Parkı’nda toplanan 3. Kolordu askerleri halkın coşkulu gösterileri arasında Taksim’e kadar yürüdü. Fotoğrafta, Mirliva (Tuğgeneral) Şükrü Naili Paşa (sağda, öndeki süvari) komutasındaki Türk kuvvetleri Eminönü’nden geçiyor.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    ayin-fotosu

  • Dünyanın ve Türkiye’nin çivileri

    Dünyanın ve Türkiye’nin çivileri

    Dünya’nın yaklaşık 23 derece olan eksen eğikliği, özellikle bu yıl iyice değişmiş olabilir. Zira “dünyanın çivisi çıktı” tabiri, herhalde tarihte hiç bu kadar isabetli olmamıştı. Bir an için ülkemize, Türkiye’ye odaklanalım dediğimizde ise; başka sahalarda değilse de felaket ve kötülük sahasında artık dünya liderliğine oynadığımız apaçık ortada.

    “Biz demiştik” lafı, malum sıklıkla kullanılan bir laftır ülkemizde. Bundan tam 8.5 sene önce, dergimizin editör yazısındaki şu cümleler, sanki o vakit içinde bulunduğumuz durum daha da berbatlaşmayacak gibi yazılmış:

    “Shakespeare’in Hamlet’i bugünkü Türkiye’yi görseydi, herhalde o meşhur ‘Çürümüş bir şey var Danimarka Krallığı’nda’ repliği yerine, ‘Yatıp kalkıp dua edin Danimarka Krallığı’na’ derdi. Kırmızı çizgilerin nedense hep siyasi konularda çekildiği Türkiye, çocuk-kadın-şiddet-tecavüz-taciz konularında adeta bir ‘hoşgörü ülkesi’ne döndü.

    ‘Dünyanın her yerinde oluyor bu işler’ veya ‘bir sapık yüzünden koskoca camiayı suçla­mayalım’ ise, Türk usulü çağdaş trajedilerin en popüler replikleri oldu. Mâlum, biz Türklerin kurduğu en başarılı ve uzun vadeli ortaklıklar, suç ortaklıklarıdır. ‘Kol kırılır yen içinde kalır’ diye diye yıllardır kırılan hayatlar, cezasız­landırma ve ‘yapanın yanına kâr bırakma’ geleneğimiz, sessizliğe boğulmuş en acılı insan tarihlerini yazar…

    Çocukları hedef alan ahlaksızlık tarihinin dini, imanı, ateisti, seküleri, Müslümanı, Hıristiyanı yok. Burada önemli ve etkili olan, her türlü kapalı yapıları, kapalı kapılar ardında olup bitenleri açık edebilecek cesareti, bunların yaşanmasını engelleyecek kararlılığı göstere­bilmek. Başka bir deyişle, hangi siyasi veya dinî ideoloji olursa olsun; ancak cemaatin, cami­anın, mahallenin, yaygın inanç ve kanaatin, yerleşik güç gruplarının sivil denetimi, yani ailelerin bunlar üzerindeki kontrolü bir sonuç verebilir. Diğer türlü tek başına ne devlet ne din ne gelenek ne de eğitime bel bağlayabiliriz.

    Maalesef artık Türkiye’de ‘önce kadınlar ve çocuklar’ deyişi bir felaket anında ilk kurtarıla­cakları tanımlayan bir pozitif ayrımcılığı değil, ilk istismar edilecekleri tarif eden gaddar bir saldırganlığı akla getiriyor. Kadın cinayetleri ve çocuk tecavüzleri karşısında bile kutuplaşmayı, kimlik siyasetini terkedemeyen Türkiye’nin sadece geçmişi değil, geleceği de ciddi tehdit altında”.

    edito-1
    Narin Güran (2016-2024)
    edito-2
    Şeyma Yılmaz (1997-2024)

    Evet, gelecek geldi bildiğiniz gibi. 8 yaşındaki Narin Güran’ın “geniş bir aile çetesi” tarafından öldürülmesi; polis memuru Şeyda Yılmaz’ın suç makinesi bir yaratık tarafından şehit edilmesi ve bunların dışında her yıl hiç bilinmeyen ve bilinmeyecek ve örtbas edilecek binlerce kadın ve çocuk cinayeti… Türkiye’de devletin varlığını, yapılan trafik-polis denetimlerinde, aybaşlarındaki maaş kesintilerinde; TV’lerdeki başsağlığı dileklerinde; serbet dolaşan katille­rin klaksonlarında ve mesela 10-15 sene önce ettiği bir laf veya çıkardığı bir kitap yüzünden hapiste tutulan veya hapse tıkılmaya çalışılan insanların varlığında görüyoruz.

    Tabii unutmadan şunu da belirtmemiz lazım:

    Devletin varlığını özellikle ülkemizin güneyindeki Datça-Bodrum sahil şeridinde de net şekilde görüyoruz, izliyoruz. “Kardeş Yunan”ın askerleri ülkemiz sahillerine çıkıp, çeşitli faaliyetlerde bulunup, sonrasında gayet müsterih şekilde evlerine dönüyorlar. Son olarak işgal-mütareke döneminde tanık olunan bu görüntüler, 100 sonra artık her bakımdan “Batılı ve medeni” bir seviyeye ulaştığımızı kanıtlıyor!

    Eğer “yine de hâlimize şükredelim” diyorsak, bunu ancak Filistin-Lübnan hattına bakarak diyoruz. Yaşananların izahı yok, malum. Sivilleri, özellikle çocukları öldürenler, bunların bedelini ödemeyeceklerinden emin olarak devam ediyorlar. İsrail devletinin terörü bahane ederek geliştirdiği yöntemler, insan türünün en aşağılık uygulamaları arasında, hattâ en başlarda tarihe yazılıyor.

    Geçen ay dergimizin kurucu liderini kaybettik. Necdet Sakaoğlu hemen herkes için geniş spektrumlu bir vitamin ve özel vakalar için spesifik bir devaydı. Bu coğrafyadan böyle bir insan evladı çıktığı için umudumuzu hiç kaybetmeyeceğiz. Biz de onun gibi canımızı dişimize takıp çalışacağız, çalışacağız.

    yunan botu - 1
    “Kardeş Yunan” denizcileri sahillerimizde…
  • Tokuzoğuz değil Uygur, kımız değil üzüm şarabı…

    Tokuzoğuz değil Uygur, kımız değil üzüm şarabı…

    Tarih boyunca Çin’de güdülen “yakındakileri kontrol edebilmek için uzaktakiler ile dost olmak” siyaseti çerçevesinde, Uygurlar Tang sarayı ile ilişki içine girerek kendilerine ayrı bir yer yaparlar. Tokuzoğuz yerine Uygur adını kullanan Kaşgarlı Mahmut’tan (11. yüzyıl) sonra Tokuzoğuz adı unutulur. Yerleşik, göçebe diye ayırım yapmayan bir İç Asya kültürü.

    Genelde biz İç Asya kültüründen sözetmek ye­rine, Türk, Moğol, yerleşik, göçebe ayırımları­na gireriz. Bu çerçevede de bir grup veya süla­le üzerine ihtisaslaşırız; sonuçta da sülaleler, devletler kendi başlarına incelenir.

    Bu açıdan bakınca, örneğin eski Uygurlarla ilgili çalışmaların genelde değişmeyen bir Uygur çerçevesi için­de kaldığı görülür. Oysa ki Kadim Türk devleti kurulmadan önce Uygurlar, çokbaşlı olarak hareket eden Tiele (Tegreg) camiasında yer alıyordu. Daha sonra Kadim Türk devleti­ne (552) tabi olduklarını, ancak zaman zaman merkezle ça­tışmaya girdiklerini ve ağır bedeller ödediklerini biliyoruz. Kadim Türk devletinin ikinci safhasında ise (680-732), eski­den mensup olmuş oldukları camia artık Tiele (Tegreg) ola­rak değil de Tokuzoğuz olarak bilinir. Ancak Uygurlar artık Tokuzoğuzlardan biri değildir. Oysa ki 10. ve 11. yüzyıl İslâm coğrafyacıları, Tokuzoğuz adını Uygurlar için kullanır. Kısa­cası İslâm coğrafyacıları kağanlık (740) öncesinde Uygurlar­dan Tokuzoğuz adıyla haberdar olduklarından, kağanlık ku­rulduktan sonra da aynı adı kullanmaya devam etmiştir. To­kuzoğuz yerine Uygur adını kullanan Kaşgarlı Mahmut’tan (11. yüzyıl) sonra Tokuzoğuz adı unutulur.

    Orhun Yazıtları’nda ve Çin kaynaklarında ise Toku­zoğuz adı, ikinci kadim Türk hakimiyeti altındaki farklı isimlerden boyların ortak adı olarak karşımıza çıkar. Ta­rih boyunca Çin’de güdülen “yakındakileri kontrol edebil­mek için uzaktakiler ile dost olmak” siyaseti çerçevesinde, Uygurlar Tang sarayı ile ilişki içine girerek kendilerine ayrı bir yer yaparlar. Önceden kendilerinden Bayarku, Tongra gibi Tegreg kabilelerinden biri olarak sözedilirken, ar­tık ayrı bir varlık sıfatıyla anılırlar ve Çin’e elçi-hediyeler gönderirler. Çin kaynaklarını inceleyenler de, Uygurları sanki eski Toku­zoğuzlarla ilişkili olmamış gibi ayrı bir ko­numda mütalaa eder. Uygurların tarihini Çin kaynaklarına dayanarak bize aktarmış olan Annemarie von Gabain, Colin Macker­ras, Michael Drompp gibi uzmanlar da ge­nellikle bu çerçeveyi benimsemiştir.

    Öte yandan Tokuzoğuzlardan bahseden 12. yüzyıl öncesi İslâmi kaynaklar, siyasi tarihten çok, ticaret erbabından aldıkları haberler çerçevesinde yollar, ko­naklama yerleri, şehir ve kasabalar, âdetler gibi genel­likle siyasetten uzak hususlar hakkında bilgi verir. Bu çerçevede Gerdizî (10. yüzyıl), Zeynülahbar adlı eserini Toku­zoğuzlara yani Uygurlara ayırmıştır (Martinez, 1982).

    Uygur prensleri
    Uygur prensleri; 9.yüzyıl duvar resmi

    Gerdizî’nin eserindeki Tokuzoğuzlar, Uygur İmparator­luğu 840’da yıkıldıktan sonra güneybatıya doğru göç etmiş Uygurlarla ilgilidir. Sözkonusu pasajda Toharca adı ile An­gi’yi (Karaşar) 843’te ele geçirip kendine başkent olarak be­nimseyen hakanın, artık yerleşik bir hükümdar olarak geniş yenli sırmalı ipek kaftan giydiği (Kadim Türklerin giyimi, savaşta hareket kolaylığı sağlamak için dar yenli idi), sade halkın ise basit ipek giysileri olduğu belirtilir. Bu anlatımda toplum, “zenginler ve fakirler” diye ikiye ayrılmakta, hattâ cezalar bile bu açıdan farklılık göstermektedir. İçecek olarak artık kımızdan değil de üzüm şarabından sözedilmektedir.

    Gerdizî’nin verdiği bilgilerin 843-866 (Csegledy, 1984) arasına ait olduğu görülmektedir. Oysa dar bir zaman di­limine sığdırılan bu bilgilerin çok daha geniş yansımaları olmalıdır. Uygur hakanının Hazar hakanı gibi yılda bir kere halk içine çıkışı ayrıntılı olarak anlatılır.

    Diğer taraftan hırsızlık için Kadim Türklerdeki uygula­malara benzer cezalar verildiğini görürüz. Ayrıca yağmur yağdıran “yede” taşı çerçevesinde eskiden Oğuz ile Türk arasındaki mücadelenin artık Tokuzoğuz ile Karluk rekabetine dönüştüğü konusundaki bilgiler, bizi Uygur geleneklerinin ötesine gö­türür ve diğer Türk halklarıyla ilişkilendirir. Öte yandan zina durumunda aldatılan erke­ğe kendine yeni bir eş alabilmesi için aldat­maya sebep olan erkeğin ceza olarak gerekli “masrafları” karşılamak zorunda kalması bize Moğol dönemi uygulamalarını hatırlatır (ntv tarih, s: 39). Kısacası bütün bu hususlar yerleşik, göçebe diye ayırım yapmayan bir İç Asya kültürüne işaret eder.

  • Yabancı sözcüklerin transferi Türkçenin satılıp kiralanması

    Yabancı sözcüklerin transferi Türkçenin satılıp kiralanması

    Ülkemizde yabancı sözcüklerle ilgili en sık kullanım spor (daha ziyade futbol-basketbol) alanında. Bir dönem Fransızcadan alınan sözcükler modayken, artık İngilizcenin hakimiyeti var. Bugün sıklıkla duyduğumuz örnekler de, İngilizceden tamlama hâlinde alınan kimi sözlerin Fransızcadan alınmış parçalarla birlikte kullanımı: “cast direktörü”, “back vokal”…

    Geçenlerde bir maç anla­tıcısı yorumunda, “Ciro Immobile, fantastik bir kariyer başlangıcı yaptı” demişti. Fransızcada “fantastik”, olağa­nüstü, mükemmel anlamlarında kullanılıyor, ancak bizim Türkçe sözlüklerde “gerçekte olmayan, gerçek olmayan, düşlemsel, hayali” anlamlarına yer verilmiş. Bu durum da kafa karışıklığı yaratıyor. Fantastik, fantazya, fantasma sözcüklerinin kulla­nımı her zaman başımıza dert olmuştur. Bir dönem “fantezi” sözcüğünü bozup onun yerine “fantazi müzik” diye bir mü­zik türü bile uydurmuştuk. Gerçi kimi maç anlatıcılarının kullandığı bazı Türkçe ifadelere de anlam verebilmek mümkün değil: “Topa yükseklik kazan­dırdı, oyuna hareket getiriyor, ivme kazanan top hızlanıyor”. Spor spikerlerinin çoğu yabancı sözcük kullanmaya bayılırlar.

    Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun Türk Dil Kurumu uzmanlarıyla işbirliği ile yayım­ladığı raporlarda, yayınlarda tespit edilen yabancı sözcük­lerle ilgili en sık kullanımın spor alanında olduğu görülmüş. Start, antrenman, asist, defan­sif, deplasman, double double, dripling, egale, etap, fair play, finiş, flayboard, hoverboard, ofansif, play-off, pres, raunt, rebound, skorer, stoper, tüyo vb. Sırasıyla sinema-TV, ekonomi, müzik, fizik-kimya-matematik, bilişim, teknoloji, felsefe, tıp, ruh bilimi, moda, gıda alanlarında da Türkçe karşılıkları bulunmasına karşın, geniş bir yabancı sözcük kullanımı var.

    Türkçe yaklaşık 13 yüzyıldır konuşulup yazıldığı geniş coğ­rafyaya bağlı olarak çok sayıda dille komşuluk etmiş, bu dillerle sözcük alışverişinde bulunmuş. Orta Asya’da birçok dille etki­leşim kurulurken Anadolu’da Arapça ve Farsçanın etkisi çok fazla olmuş. Özellikle Tanzimat döneminde yönün Batı’ya çevril­mesiyle Doğu dillerinden alıntı­lar azalmış, Türkçenin Batı dil­leriyle ilişkisi artmış. Askerlik, ekonomi, ticaret, denizcilik gibi alanlardaki yeniliklerin ülke­ye getirilmesine bağlı olarak Batı dillerinden İspanyolca, Portekizce ve İtalyancadan alınan sözcükler dilimize de alınmış. Batılılaşma isteğine bağlı olarak dönemin gözde dili Fransızcanın Türkçe üzerin­deki etkisi de giderek artmış. Önceleri Doğu ve daha sonra Batı dillerinden alınan sözcüklerin de bir bölümü dilden düşerken bir bölümü de Türkçeleşmiş. Dolayısıyla bu tür sözcükler artık “yabancı” sözcükler olarak değerlendirilmiyor.

    turkce

    Dünyadaki gelişmelere koşut olarak bir zamanların gözde dili Fransızca yerini İngilizceye bırakırken Türkçe de İngilizceden uzak kalamamış. İletişim araçlarında saptanan yabancı sözcüklerin çoğunlu­ğu Fransızca kökenli. Bunlar çoğunlukla Türkçe yazılış ve söyleyiş özellikleri kazanmış­ken İngilizce sözcükler daha çok özgün biçimleriyle yazılıp telaffuz ediliyor. Yakın dönemde İngilizceden tamlama hâlinde alınan kimi sözlerin daha önce Fransızcadan alınmış parçalarla birlikte ikili yazılış ve okunuşa neden olduğu da görülmekte: “cast direktörü”, “back vokal” vb. Fransızcanın bu etkisi, kimi İngilizce sözlerin Fransızca söylenişiyle kullanılmasında da (lokasyon vb.) görülüyor. Oysa Türkçede Fransızca telaffuzla yer bulmuş kimi sözlerin İngilizce söyle­yişle de kullanılmasına daha çok rastlanmıştır: club (kulüp-klap), direct (direkt-dayrekt), double double (duble-dabıl dabıl), top model (model-madıl). Aynı işleyişe bağlı olarak Türkçe yazılış özellikleri kazmış “faks, direkt, şov, şef” gibi bazı sözcüklerin İngilizce özgün biçimleriyle yazıldığı da göze çarpıyor.

    TV program türleri olarak bakıldığında ise en çok yabancı sözcük kullanımının reklam kuşaklarında olduğu saptan­mış. Reklam metinlerinde genel olarak Türkçeye uyum sağlamış olan yabancı kökenli sözcükler veya yabancı dilden doğrudan alınan sözcüklerin kullanımı tercih ediliyor. Son yıllarda “melezlemeler” dediğimiz (cep­tocep, mycep, cepflash, cepshop, cepfree vb.) yabancı sözcükler ya da eklerin, Türkçenin ögeleriyle birleştirilmesinden oluşturul­muş sözlere daha sık rastlıyoruz.

    Reklam dilinde yer verilen yabancı sözcükler genelde duygusal bir etki oluşturmak için kullanılır. Bu sözcüklerin daha parlak ve çarpıcı bir etkisi olduğu düşünülür. Hedef kitle için kullanılan yabancı sözcük­lerin gerçek sözlük anlamları­nın bir önemi yoktur. Önemli olan, müşterinin düş dünyasını harekete geçirmektir. Reklam dilinde ürün için kullanılan ya­bancı sözcüklerin bir modernlik imgesi veya sözde bilimsellik havası yaratması amaçlanır. Günümüzde Amerikan kültüründen besle­nen iletişim strate­jileri, sürekli olarak modernliği ve üstün teknolojiyi takip etmeyi pompalamaktadır. Bu nedenle “ultra, süper, mega, ekstra” gibi üstünlük belirten sözcükler, Türkçe söz varlığında hemen yerlerini almıştır.

    Dilbilimci Prof. Dr. Doğan Aksan, “Bir dilin söz varlığı, o dilin tarihine geniş ölçüde ışık tutmakta, yüzyıllar boyunca ortaya çıkan, ses, biçim, söz dizimi ve anlam değişiklikleri­ni yansıtmakta, hangi dillerin etkisiyle, ne tür değişimlerin gerçekleştiğini göstermektedir” demişti. Bu bakımdan yabancı sözcüklerin söz varlığında bu­lunması doğaldır. Toplumların söz varlıklarında, “toplumlar arasındaki kültür, siyaset, sanat ve ticaret ilişkileri” gibi kav­ramlar etkili olmaktadır. Elbette diller birbirleriyle etkileşir ve sözcük alış­verişinde bulunurlar. Ancak kendi dillerinde o yabancı söz­cüğün karşılığı varsa ve halkın dilinde o sözcük tutunmuşsa, yabancı dilde olan sözcüğü kullanmak abestir. Hele hele gü­nümüzde, yabancı bir sözcükle Türkçe karşılığının aynı anda kullanılabildiğini görüyoruz; bu da anlatım bozukluğuna yol açıyor, özellikle birden fazla karşılığı olan yabancı ifadelerin kullanımı anlatım kısırlığına neden oluyor. Oysa Türkçe, yer­yüzünün en zengin anlatım ola­naklarına sahip dilleri arasında. “Ultra nemlendirici kremler”, “ultra comfort” iç çamaşırları, “ultra yumuşak” diş fırçaları, “ultra sıkı” cam bezleri, “ultra güçlü” çamaşır suları almak için marketlere hücum ederken bir yandan da Türkçeye hak ettiği özeni gösterelim.

    Radyo ve TV kanallarından…

    Hayatım full karbonhidrat, full karbonhidrat. Ne gerek var?
    Ben full Türkçe çaktım biliyorsun.
    Benim fake hesabım hiçbir yerde yok.
    Bence boyfirend ceketler…
    Şu an şok hepimiz.
    • Defansif anlamda doğru işleri yapmak, o kompaktlık anlamında doğru işler yapmak…
    • Introduction , giriş yani.
    … fırın tepsisine transfer ediyorum.
    • Garlic olsun, taze krema olsun…
    Arabayı fulleyiver.
    Buraya palyatif bir çözüm bulacaklar.
    • Oversize ceket sponsorun mu var?
    Hadise bugün çok fena. On fire.
    O bölgeyi intensif hâle getirdiğimiz zaman…

  • Fuyü Kırgızcası: Katledilen ama yok edilemeyen bir dil

    Fuyü Kırgızcası: Katledilen ama yok edilemeyen bir dil

    2000’li yıllardan itibaren Güney Sibirya Türkçesi ailesinden Fuyü Kırgızcasını konuşan kimse yok. Linguistik emperyalizmin kurbanı Fuyü Kırgızlarının eğitim ve konuşma dili artık Çince. Tabii bugün en gelişmiş ülkelerde (ABD, Kanada) bile, “entegre eğitim sistemi”yle katledilen yerel dillerin, Fuyü Kırgızcası kadar bile şansı olamamıştır.

    Türk dilinin en az bilinen kollarından biri olan Fuyü Kırgızcası, dilbili­minde “linguicide” (dilkırımı) olarak bilinen bir olguyla tarihe gömüldü. Dilbilimci Skutnab­b-Kangas’ın “genocide”den esinlenerek türettiği bu terim, en basit bir tanımıyla “konuşurlarını öldürmeden bir dili katletme” yöntemidir. Bu yöntemde, azınlık dilleri görmezden gelinerek veya damgalanarak egemen dil dayatılır. Irkçılık ve cinsiyetçiliğe maruz kalanlarda gördüğümüz gibi, ana dili kimliğini gizlemek zorunda kalan bireyler, aşağılan­madan yaşayabilmek için baskın dil konuşuru olmaya itilir.

    Fuyü Kırgızcası, Çin’in kuzey­doğusundaki tarihî Mançurya bölgesinde konuşulmaktaydı. “Fuyü”, aslen bu topluluğun ya­şadığı coğrafyanın adıdır. Burası Harbin’in kuzeyinde Çinliler, Mançular, Moğollar, Tibetliler başta olmak üzere 17 farklı etnik kavime evsahipliği yapan bir bölgedir. Lamaist ve Şamanist olan Fuyü Kırgızları, Wujiazi köyündeki konar-göçer yaşam­larını çobanlık ve kısmi çiftçilik yaparak sürdürürler. Yazı dilleri hiç olmamıştır. 1980’li yıllarda anadilini konuşanların sayısı yalnızca 10’du! 2000’li yıllardan itibaren dil ölümleri gerçekleşti ve Fuyü Kırgızcası bir anıdan ibaret kaldı.

    Fuyü Kırgızları
    Fuyü Kırgızları.

    Çin’deki resmî tanımları “Kırgız” olduğu için, Müslüman Tanrıdağı Kırgızlarıyla karıştı­rılan bu topluluk, aslında Güney Sibirya menşeli bir Türk toplu­luğu olan Hakaslarla akrabadır. Hakaslar aslen bugünkü Kır­gızistan bölgesine göçetmeyip Güney Sibirya’da kalan Yenisey Kırgızlarıdır. “Hakas” kelimesi ise Eski Çincede “Kırkız” diye telaffuz edilen imlerin modern Çincedeki telaffuzudur. Yani aynı kelimenin farklı dönemlerdeki söyleyişle­ridir (Marcel Erdal). Dolayısıyla tarihteki adlarıyla anılan Fuyü Kırgızlarının dilleri, Kırgızistan Türkçesini kapsayan Kıpçakçaya değil, Hakasçanın yeraldığı Gü­ney Sibirya Türkçesine dahildir. Bunun kanıtı, dillerindeki ses ve söz dağarcığı ortaklıklarıdır. Örneğin Eski Türkçede sözcük içinde ve sonunda yer alan /d/ler genel Türkçede /y/ye, Hakasça ve Fuyü Kırgızcasındaysa /z/ye dönüşür: Eski Türkçe “udımak” eylemi, lehçelerde “uyumak” olurken; Hakasçada “uzumak”, Fuyü Kırgızcasında “uzımak”a değişir. Bu iki Türk diline özgü en ilginç ses değişikliği, kelime başındaki /y/ sesinin genizli bir ses (n, ŋ, m) komşuluğunda /n/ olmasıdır. Bu suretle, örneğin Eski Türkçe “yağmu”, Fuyü Kır­gızcasında “namır”, Hakasçada “naŋmır” biçimine evrilmiştir.

    Linguistik emperyalizmin kurbanları olarak bugün tek bir konuşuru kalmayan Fuyü Kırgızlarının eğitim ve konuşma dili artık Çincedir. Neyse ki dil materyalleri, Rusya Bilimler Aka­demisi’nden Edhem Tenişev ve Pekin Milliyetler Üniversitesi’n­den Hu Zhenhua öncülüğündeki saha çalışmalarıyla (1960’lardan itibaren) kayıt altına alınmıştı. Zira bugün özellikle ABD ve Ka­nada gibi en gelişmiş ülkelerde bile, “entegre eğitim sistemi” gibi örtülü politikalarla katledilen ye­rel dillerin Fuyü Kırgızcası kadar bile şansı olamamıştır.

    turk-dili-1
    Çin’in kuzeydoğusunda, Mançurya’daki coğrafi yaşam alanları.