Etiket: sayı:118

  • Rusya’nın çöküşüne doğru Çar Nikolay’ın son sofraları

    Rusya’nın çöküşüne doğru Çar Nikolay’ın son sofraları

    20.yüzyıl başlarında Rus İmparatorluğu’nun sofra geleneği, son Çar Nikolay Aleksandroviç ve Çariçe Aleksandra Fyodorovna ile sürdürülüyordu. O dönemde saray yemekleri yüzünü Fransız mutfağına dönmüşse de, sevilen geleneksel Rus yemekleri de unutulmamıştı. “A la Russe” servisle “zakuski, baranki, greçka, dragomirov, pelmeni, vareniki” ve sofra âdetleri.

    Tarih 13 Şubat 1903. Kış Sarayı’nda büyük balonun ikinci gecesi. Çar Niko­lay Aleksandroviç’in eniştesi Grandük Alexander Mikailoviç “imparatorluğun son muhteşem balosu idi” diye anlatıyor: “Sara­yın geniş camlarının ötesinde yeni ve düşman bir Rusya yükse­lirken, biz içeride dans ediyor­duk… O sırada işçiler grevdeydi ve Uzakdoğu’da tehlikeli kara bulutlar tepemize inmekteydi…” Bu şiirsel anlatım 1903 balosuna pek uygun düşmüş doğrusu.

    O gece, tamamı son defa bira­raya gelen Romanov hanedanının fotoğrafına bakınca, memlekete neden ağır geldiklerini anlamak mümkün. Hepsi 17. yüzyıl stilinde giysiler giymişler. Sergey Solom­ko’nun balonun temasına uyarak  ve tarihçilere danışarak tasar­ladığı mücevherlerle süslenmiş çok pahalı kumaş ve kürklerle dikilmiş, yükte de pahada da ağır giysiler bunlar. Bazıları bugünün ederiyle 10 milyon Euro değe­rinde imiş. Herkes çok özenmiş belli. Hiçbir masraftan kaçınıl­mamış. Aile mücevherlerinin en gösterişlileri ortaya çıkarılmış. Bolşevik Devrimi’nin hanedanı alaşağı etmesine daha 14 yıl var ama, sanki herkes bunun son balo olacağını anlamış gibi…

    Giysilerin hepsi, antik parça­ların kopyası olarak tasarlanmış. Bazı orijinal parçalar ise Krem­lin’den bu balo için getirilmiş. Çar Nikolay, 1645’teki atası Alexei Mikailoviç’in elbisesinin replika­sını giymiş. Karısı Çariçe Alek­sandra Fyodorovna ise Mariya Miloslavskaya’nın elbisesinin aynısını taşıyor. Tiyatronun kos­tümcüsü, gerçeğin tam bir kop­yası olacak şekilde iki yardım­cısı ile çok uzun sürede dikmiş bu elbiseleri. Çarın düğmeleri ve asası Kostantiniyye’de yapılmış; Bizans dağılırken Rusya’ya gel­miş olmalı.

    gastro-1
    Çar Nikolay 1903’te düzenlenen baloda, 1645’teki atası Alexei Mikailoviç’in elbisesinin replikasını; karısı Çariçe Aleksandra Fyodorovna ise o dönemki Çariçe Mariya Miloslavskaya’nın elbisesinin aynısını giymişti.

    Baloya katılanların fotoğraf­ları sonradan çekilip bir katalog hazırlanmış. Çariçe, St. Peters­burg’un en ünlü fotoğrafçılarını bu iş için görevlendirmiş (Son yıl­larda renklendirilmişler. İnter­net’te de var). Merak ederseniz bir bakın lütfen ihtişama, güzelliğe, lükse ve dışarıdaki yoksulluğun nasıl umursanmadığına. Çarın dünyanın gelmiş geçmiş en zen­gin 7. adamı olduğu iddia edil­se de ölünce hesaplarda pek bir para çıkmamış. Neden? Anlaşı­lan epey bir partilemiş arkadaş. Bir de çok fazla sayıda sanat eseri, mücevher, şarap, içki satın almış. Paralar yenmiş işte bir şekilde; ama sofrada değil. Yemekle pek işi yok ama, etkileyici sofra gele­neğini de politik bir zorunluluk olarak Büyük Katerina dönemin­deki gibi devam ettirmiş.

    Çar’ın mutfağı, 19. yüzyılın başlarında 1. Nikolay döneminde oluşturulan yönetmelikleri takip etmiş. Bu rutinlerin ve yemek tariflerinin çoğu 1700’lerde 34 yıl boyunca hüküm süren Büyük Katerina’nın dönemine ve hat­tâ 1500’lerdeki Moskova Büyük Dükalığı zamanına kadar geriye gidiyor. 19. yüzyılın sonunda, sa­rayın yemekleri aristokrasinin eğilimini takip ederek yüzünü Fransız mutfağına dönmüşse de, sevilen basit Rus yemekleri de unutulmamış. Nikolay zamanın­da mutfaklar, Fransa’nın en iyi aşçılık okullarında eğitim almış bir Rus ekibi tarafından destek­lenen büyük Fransız şef Pierre Cubat tarafından yönetiliyor­du. Mutfaklar, fırın ve şekerle­me atölyesi, saraydan birkaç yüz metre uzaklıkta ayrı bir bina­daydı. 1902’de mutfakları saraya bağlamak için bir tünel kazılmış ki karda-kışta yemeklerin taşın­ması daha kolay olsun.

    İmparatora hizmet eden gar­sonlar, subaylar gibi boylu-poslu, yakışıklı gençler arasından seçili­yordu. Beyaz kravat, eldiven, pan­tolon, uzun çorap ve kaymaz ta­banlı ayakkabılar giyerlerdi. Ağır tepsileri uzun mesafe taşıyacak kadar güçlü olmaları beklenirdi. Buna karşın çar ve aile bireyleri­ne hizmet etmek için kıdeme de önem veriliyordu. Örneğin yaşlı ve duayen bir garson, görme yete­neği azalmış ve hafif elleri titrese de servis yapıyor; şarap koyarken dökmesin diye çar adamın kolunu alttan destekliyordu. Garsonlar sofrada konuşulan dedikodulara da hakim oldukları için, bazı ko­nularda Bakanların başgarsona sorup bilgi aldıkları da biliniyor. Bu seçilmiş hizmetkarlar, aile ne­reye giderse onlarla birlikte hare­ket hâlinde olurlardı.

    gastro-2
    17.yüzyıl dönem kıyafetlerinin giyildiği Şubat 1903’teki baloda, hanedan son defa biraraya geliyordu.

    Çar ve ailesi sabah uyandık­larında, odalarında sunulan çay, kahve, kakao, tereyağ ve ekmek ile gün başlardı. Arzu eden, buna yumurta ve jambon ekleyebilirdi. İkinci kahvaltı da denen günün ana öğünü, 12.00 ila 13.00 arasın­da yenen öğle yemeğiydi. Resmî devlet yemekleri öğleye denk ge­tirilirdi. Bu yemeklerin öncesinde Rusçada “zakuski” olarak adlan­dırılan ordövrler, yemek salonu­na bitişik Portre Salonu’nda veya Küçük Kütüphane’de, açık büfe tarzında ya da dolaşan tepsilerle garsonlar tarafından servis edi­lirdi. Bu minik lezzetli lokmalar bol miktarda votka ile yenilirken, misafirler gözucuyla yan salon­da pırıl pırıl gümüşler ve kraliyet porselenleri içine konmuş ana yemekleri görebiliyordu.

    Yemek başladıktan sonra, tamı tamına 50 dakika sürerdi. Çar çocukluğundan beri perso­nele işaret vermenin incelikle­ri üzerine eğitildiği için akışın düzenini sağlayan da o olurdu. Resmî yemekler için masalar Yarım Daire Salon’da ya da ara­da Çariçe Aleksandra’nın Resmî Kabul Odası’nda kurulurdu. Şayet daha samimi bir sohbet amaçlanıyorsa, 10-11 kişilik yu­varlak masalar kurulur, çar bir masadan ötekine geçerken de­ğişik yemeklerin tadına bakardı. Daha resmî durumlarda U şek­linde uzun bir masa kurulurdu. Çar ve çariçe masanın ucunda koltuklarında otururlar, misa­firler de kıdem veya yaşlarına göre yerleştirilirdi.

    Böyle bir geç kahvaltının, bugünün deyimi ile “brunch”ın mönüsüne bakalım. Tarih 9 Eylül, 1907. Havuç, turşu ve be­zelyeli ve piroşkili çorba, somon balıklı bir mayonez, filet biftek patates ile, tavuk göğsü köfte­leri (rissole), şeri ile pişirilmiş armutlar, tatlı sütlaçla doldu­rulmuş turta ve lingonber­ry (bir nevi böğürtlen benzeri yabani yemiş). İmparatoriçe İngiltere’de Kraliçe Victori­a’nın sarayında yetiştiği için, saat 17.00’de mutlaka kocası ile bir “5 çayı” içmek isterdi. Çayın yanında taze kalaş ekmeği ve tereyağı olurdu. Lent perhizi­ne denk gelen dönemlerde de “baranki” denen tuzlu ekmek halkaları, minik ekmekçikler ve kuruyemişler yenirdi.

    gastro-3
    “Baranki” denen tuzlu ekmek halkaları, Çariçe Aleksandra Fyodorovna tarafından sadece perhiz zamanı yenirdi.

    Sofrada kullanılan ağır gü­müş takımlar Büyük Katerina zamanından kalma idi. O devir­de, devletin zenginliği ve ihtişa­mı yabancı misafirleri etkilesin diye takımlar eyalet valilerine dağıtılmıştı (Oğlu Pavlus, annesi kadar cömert olmak istemediği­ne karar verip takımları Peters­burg’a geri yollatmıştı). Masalar minik dekoratif gümüş parça­lar ve vazolarla, yemek sırasın­da özel amaçları olan çok sayıda küçük gümüş kase ve tepsilerle süslenirdi. Bembeyaz kolalı ve monogram işlenmiş keten masa örtüleri üzerinde Gordeyev veya ünlü Babigon setinden tabaklarla servis yapılırdı. Gerçi bu değerli porselen takımlar nadiren önem­li davetlerde kullanılıyordu. Ön­ceki çarların döneminden kalma başka değerli setler de vardı. Ser­vis sırasında kaçınılmaz şekilde çok kırılma olduğu için İmpara­torluk Porselen Fabrikası’na yıllık olarak büyük miktarlarda yeni parçalar sipariş edilirdi. Bu par­çalarda iktidardaki hükümdarın logosu ve üretim yılı işaretli olur­du. Hasarlı, çatlamış veya kusurlu porselenler hemen kırılıp atılırdı. Masalardaki çiçek düzenlemeleri ise kraliyet seralarından gelirdi. Misafirler de gelirken çiçekler ge­tirebilirlerdi. Getirenin ismi ipek kurdelelerde yazılı olurdu.

    Her bir misafire, sofrada ona ayrılan yerine kadar bir hizmet­kar eşlik ederdi. Çar yerine otur­madan kimse oturmaz, ayakta beklenirdi. Saray müzisyenleri yemek sırasında bitişik odalarda sevilen parçaları çalardı. Servis “à la Russe” denen stilde yapı­lırdı. Yemekler sıra ile ayrı ayrı porsiyonlanmış olarak tabakta misafirin önüne servis edilir­di. Çatal ve bıçak tabağa bırakı­lıp eller indirilince, tabak hemen hizmetkar tarafından kaldırılır­dı. Bu, bütün yemeklerin orta­ya konulduğu Avrupa sofraları­nın servis stilinden farklı idi. İlk defa bu sofraya oturan yabancı misafirler; tabaktakinin hepsini yesinler mi, yarım mı bıraksınlar, arkadan ne gelecek bilemedikleri için şaşırırlardı.

    gastro-4
    Rus İmparatorluk Yatı Standart’ta düzenlenen bir akşam yemeği, 1909. Konuklar uzun ve süslü bir masada. Rusya İmparatoru Çar Nikolay Aleksandroviç askerî üniformasıyla masanın solunda. Yanında ise İngiltere Kralı Edward. İmparatoriçe Aleksandra Fyodorovna büyük bir tüyle süslenmiş şapkasıyla onun karşısında.

    Çar yemek konusunda hiç se­çici değildi. Önüne ne konursa yiyecek şekilde ve basit yemek­lerle yetiştirilmişti. Havyar, tuzlu balık türü yiyecekleri sev­mezmiş mesela. İstridye sevdiği söyleniyor; ama yemek mönü­lerinde ya da alışveriş kayıtla­rında bunun pek bahsi geçmi­yor. Çarın illa pahalı ve değişik mönüler olsun, illa et yensin diye bir isteği de yoktu. Fırın­lanmış patates, irice bir mantı olan “pelmeni” veya “vareniki”­ye bayılırmış. Bir de greçka (ka­rabuğday), mantar ve krema ile yapılan bir tür lapa olan “drago­mirov” lapasını severmiş. Izga­ra tavuk veya balık gibi hafif ve geleneksel lezzetleri de beğen­diği söyleniyor.

    Çariçe Aleksandra ise nere­deyse vejetaryendi. Et ve balık yemez ancak dinî perhiz zaman­ları dışında yumurta, peynir ve tereyağ yerdi. Özellikle kahval­tıda tereyağ ve taze taze fırından yeni çıkmış “kalaş”ı çok severmiş. Perhiz dönemlerinde bunları da yiyemediği için kısıtlı bir diyeti varmış. Yatında iken şefe haşlan­mış patatese ıspanak doldurttu­ğu ya da günü 2 haşlanmış yu­murta ile geçirdiği kaydedilmiş. Dinî inançtan ziyade fiziğini ve sağlığını korumak için et yeme­diği söyleniyor ama, evlenip Or­todoksluğa geçince laf gelmesin diye bütün dinî oruçları da sıkı sıkıya takip ediyormuş.

    gastro-5
    Çar Nikolay Aleksandroviç ailesiyle yemekte.

    Çarın resmî davet sofrasında genellikle ilk yemek, içinde etli mantılar olan kremalı, doyuru­cu bir çorba olurdu. Sonra balıklı bir ara sıcak ardından zengin soslu bir tavuk yemeğini taki­ben dana, koyun ya da domuz eti servis edilirdi. Ana yemekte av hayvanı sunulacaksa, bunların yerini sülün, çulluk veya yaban keçisi alırdı. Son olarak önce sı­cak veya soğuk tatlılar, kompos­tolar, çilekli jöleler veya don­durmalar olur, arkasından taze meyve ile yemek bitirilirdi.

    Yemeklere çeşitli şaraplar eşlik ederdi. Çar, mantılı çorbası ile “Madeira” veya “Port” gibi tatlı şarap tercih ederdi. İngiltere’deki bir tedarikçisi, Portekiz’den şarap temin edip yollardı. Almanya’da da bir tüccardan beyaz ve kırmızı şarap alışverişi yapılırdı; sonra­sında Çar “Livadia Port” şarabını beğenince ithalata son verip bunu içmeye başladılar. Çariçe de Lac­ryma Christi (İsa’nın gözyaşları) isimli tatlı şarabı seviyordu. Her ikisi de Kırım’da Massandra isim­li bir şaraphanede üretiliyordu. Çarın mahzeni çok iyi oluşturul­muş bir mahzendi ve arada nadir bir rekolte sunulacaksa saray ahalisi heyecanla bekleyişe ge­çerdi. Değişik şarapları denese de, şampanya markasını hiç değiş­tirmedi; Fransız şampanyası “Mo­nopole” favorisi idi. Akşam yeme­ğinden sonra çikolatalar, farklı tür ve şekillerde yumuşak kekler ve şekerlemelerin sunulduğu Portre Salonu’nda kahve servis edilirdi. Ayrı masalarda ayrıca çeşitli li­körler ve brendi bulunurdu.

    gastro-6
    Greçka (karabuğday); mantar ve krema ile harmanlanarak bir tür lapa olan ve Çar’ın da çokça tercih ettiği “dragomirov” yemeğini ortaya çıkarıyor.

    Çar salondan ayrılır ayrıl­maz, yemek resmen sona ererdi. Masa hızlıca temizlenir ve ar­tan yiyecekler hemen mutfağa indirilirdi. Çok yemek artardı. Geriye kalanlar mutfak perso­neli tarafından satılır ve parası onlara kalırdı. Yüksek aristokra­sinin de aralarında bulunduğu müşteri kalabalığı davetlerden artan yiyeceklerin satılmasını beklerlerdi.

    gastro-7
    Çar’ın en sevdiği yemeklerden bir çeşit mantı olan pelmeni bugün hâlâ Rus mutfağının en tercih edilen yiyeceklerinden.

    Çar karısından “Sevgili Alix” diye bahsediyor günlüğünde. Çariçe de “Sevgili Nicky” diyor eşinden bahsederken. Bir yanı ile Rusya’nın ve dünyanın en fırtınalı zamanlarında bir ülkeyi yönet­mesi beklenmiş; beceriksiz ve deneyimsiz, stratejik bir zekası olmayan, bir imparator var kar­şımızda: Köpekleriyle, çocukları ile oynamayı, doğa yürüyüşlerini seven; basit şeylerden zevk alan, mesela havyar değil de kumpir yediğinde mutlu olan; oğlunun çaresiz hastalığına kahrolan…

    Diğer yandan çevresindekile­rin “dolduruş”una gelen; yüzbin­lerce insanın yaşamını etkileyen yanlış kararlar veren; hatalı poli­tik manevraları, yenildiği savaş­ları, bugün ak dediğine yarın kara diyen kararları ile ülkesini çöker­tip, insanlarının yaşamlarını yok eden; liyakatsiz insanları devletin tepesine çıkartan bir hükümdar. Yine de “başına gelenleri haket­miş” diyemiyor insan; ama “zaval­lı adam” da diyemiyor. Bilemedim sevgili Nicky!

  • 1212: ‘Çocuk Haçlılar’ın Kudüs yolundaki trajedisi…

    1212: ‘Çocuk Haçlılar’ın Kudüs yolundaki trajedisi…

    Erken Ortaçağ’da düzenlenen Haçlı Seferleri, yaklaşık 300 yıl boyunca Katolik inancının siyaseti ve güç ilişkilerini yönettiği uzun döneme damgasını vurdu. 1212’de hem Fransa’da hem Almanya’da ortaya çıkan ve “yarılan denizlerden” geçerek Kudüs’ü kurtarmaya heves eden çocuklar, gerek limanlarda gerek sonrasında köleliğe, ölüme yollanacaklardı.

    Haçlı Seferleri (1095-1291) tabiri, genel olarak Katolik Avrupa’nın Hz. İsa’nın yaşadığı ve mezarının bulunduğu Kudüs ile etrafındaki kutsal yerleri almak amacıyla bölgeye yaptığı askerî harekatlar için kullanılır. Esasen kavram bundan çok daha fazlasını içerir. Yine 12. yüzyılda Baltık kıyılarında yaşayan pagan topluluklara karşı da bir dizi Haçlı seferi düzenlenmiş; bu süreçte bölge halkı zorla vaftiz edilerek Hıristiyanlaştırılmıştır.

    Fransa’nın güneyindeki Katharlar veya Albililer üzerine düzenlenen seferler de Haçlı seferi olarak kabul edilir. Katharlar Hıristiyan olmakla birlikte Katolik inan­cının onaylamadığı bazı prensipleri kabul ettikleri için sapkın olarak görülmüş­lerdir. Bu inançlar arasında ruh göçü (reankarnasyon), maddenin ve buna bağlı olarak dünyanın “kötü” olduğuna dair duyulan inanç, düalist yani ikili Tanrı anlayışı, ekmek-şa­rap ayininin reddi gibi unsurlar görülür. Sonuç olarak barışçıl bir yapıya sahip onbinlerce Kathar, Papalığın emriyle kılıçtan geçirilmiş pek çoğu da engizis­yon mahkemelerinde türlü işkencelere maruz kalmıştır.

    3 yüzyıla yakın bir zaman dilimini kapsayan Haçlı Seferleri tarihi içinde 1212’de gerçekleşen “Çocukların Haçlı Seferi” bir diğer ilginç safhayı teşkil eder. Bu hadise, 1204’teki 4. Haçlı Seferi’yle 1217’de başla­yan 5. Haçlı Seferi arasında bir devreye denk gelir.

    Gustave Doré
    Fransız ressam Gustave Doré’nin çizdiği gravürde kutsal topraklara gitmek için yola dökülen çocuklar.

    1198-1216 arasında Katolik dünyasının lideri Papa 3. Innocentius, 1187’deki Hıttin Savaşı sonrasında Eyyûbîlerin eline geçen Kudüs’ü geri almak amacıyla bir sefer çağrısında bulundu. Ancak 1204’te eylem safhasına geçebilen bu sefer, Venedik Dukası Enrico Dandolo idaresinde Kostantiniyye’e, yani Doğu Roma İmparatorluğu’na yönlen­dirilerek amacından saptırıldı. Latin kuvvetlerinin bu işgal ve yağması 1261’e kadar devam edecekti (#tarih, Aralık 2014).

    Doğu ve Batı kiliseleri arasın­daki kırılma noktalarından birini teşkil eden bu harekat sonrasın­da Papa, yeniden bir Haçlı Ordusu toplanması konusunda faaliyete geçti. Ancak bu girişim çeşitli nedenlerle gerçekleşemedi. Önce Güney Fransa’da “sapkın” kabul edilen Hıristiyan cemaatler üzerine bir dizi sefer düzenlendi; sonrasındaysa İspanya’daki Müslümanlar hedef alındı.

    1212’de Fransa’nın Saint- Denis bölgesinde, Etienne adında bir çoban çocuk ortaya çıktı ve Hz. İsa’nın kendisine Fransa Kralı Philippe Auguste’e teslim edilmek üzere bir mektup verdiğini iddia etti. O sıralarda bölgede bulunan kral ise, çocuğa “köyüne dönmesi”ni söyleyecekti (Etienne’in hikayesinden yak­laşık 200 sene sonra yine onun gibi bir çoban olan ve Hz. İsa’dan mesaj aldığını söyleyen Jeanne d’Arc ortaya çıkacaktır).

    Etienne kralın tavsiyesine uymaz. Fransa’yı dolaşarak taraftar toplamaya girişir. Söylemine göre Tanrı, günaha batmış yetişkinler yerine kendisi gibi günahsız ve temiz imanlı çocuklara Kudüs’ü bahşedecekti. Hattâ Marsilya limanına ulaştıkları takdirde deniz, tıpkı Hz. Musa’ya olduğu gibi ikiye ayrılacak ve çocuklar gemilere gereksinim duymadan kutsal toprakların yolunu tutacaklardı.

    ortacag-1
    Çocukların Haçlı Seferi’ni sempatik göstermek amacıyla yapılan bir dönem illüstrasyonu.

    Üstün bir hitabet kabiliyetine sahip olan Etienne, geçtiği yer­lerde pek çok çocuğun kendisine katılmasını sağladı. Çocuklardan bazıları aileleri tarafından sefere katılmaları için teşvik edilirken, bazı çocuklar gizlice bu çağrıya iştirak ettiler. Ayrıca sefere asiller sınıfına mensup bazı ailelerin çocukları, genç kızlar, genç papazlar ve bazı yaşlı hacılar da katılmaya karar vermişlerdi.

    İlk Haçlı Seferi’nin meşhur vaizi Pierre l’Ermite’i kendine örnek alan Etienne, aynı zamanda mavi zemin üzerinde 3 zambağın yer aldığı bir de flama edinmişti. Çocukların hemen hepsi yayaydı; yalnız bazı asilzadelerin atları vardı. Etienne de Tanrı’nın mesajını taşıdığı için, üzerinde bir güneşliğin de yer aldığı bir arabanın üzerinde seyahat ediyordu. Çocuklar Tours ve Lyon kentleri üzerinden Fransa’nın güneydoğusunda bu­lunan Marsilya kentine ulaşmayı hedeflediler. Ancak yaz mev­siminde çıktıkları bu yolculuk onlara çok pahalıya mâlolacaktı. Her ne kadar geçtikleri yerlerde büyük bir coşku ile karşılanmış olsalar da, aşırı sıcaklardan ürünlerin kavrulması nedeniyle yeterli miktarda yiyecek buluna­mayacak ve çocuklardan birçoğu yolda hayatını kaybedecekti.

    ortacag-3
    Kendilerine vaadedilenin aksine deniz onlar için yarılmayacak, kutsal topraklara ulaşmak gayesiyle gemilere binen çocukların bir kısmı boğularak can verecekti.

    Tüm olumsuzluklara rağmen kafilenin bir bölümü Marsilya’ya varmayı başardı. Marsilyalılar çocukları gayet sıcak karşı­ladı. Ancak “küçük hacılar” şehre vardıklarında büyük bir hayalkırıklığına uğradılar. Zira Etienne’in vaadettiği gibi deniz önlerinde açılmamıştı. Kimi çocuklar bunun üzerine yurtlarına dönmek üzere tekrar meşakkatli bir yolculuğu göze aldı. Kimileriyse sonuna kadar Etienne’i takibe karar verdi. İşte tam bu aşamada kaynaklar Marsilya’da iki tacirin devreye girdiğini yazıyor.

    ortacag-4
    Haçlı Seferi’ne katılan askerlerin tasvirinin yer aldığı Kudüs haritası. The Oxford Illustrated History of the Crusades.

    Demir Hugue ve Domuz Guillaume adındaki iki tacir, Etienne ve yanın­daki çocukları sırf Tanrı’nın rızası için (!) kutsal toprak­lara götürmeyi vaadetti. Etienne bu teklifi Tanrı’nın lütfu olarak görüp sevinçle kabul etti. Sonrasında 7 tekneden oluşan ve çocukları taşıyan filo yola çıktı. Ancak bu çocuklardan 18 yıl boyunca bir daha haber alına­mayacaktı. 1230’da Doğu’dan gelen bir papaz, çocukların akıbeti hakkında çevresinde­kilere önemli bilgiler verdi. Anlattığına göre çocukların bindikleri gemiler Sardunya adası yakınlarında bir fırtınaya yakalanmış ve gemilerden ikisi batmıştı. Etienne de bu batan gemilerden birindeydi. Geri kalan 5 tekne ise iki düzenbaz tacir tarafından Cezayir sahiline götürülmüş ve çocuklar burada­ki köle tacirlerine satılmıştı.

    Çocuklardan bazıları kölelerin daha fazla para ettiği Mısır’a götürülürken bir kısmı da Bağdat’a gönderilerek burada satılmıştı. “Talihli” olanlar sadece Mısır’a gidenlerdi; zira bunlar Eyyûbî sultanı Melik Adil’in oğlu olan ve Mısır’ı onun adına idare eden Melik Kâmil tarafından satın alınarak katip, öğretmen ve tercüman olarak istihdam edilmişlerdi. Çocukların bir kısmının da Eyyûbî Ordusu’nda Memlûk askeri olarak hizmet ettiği tahmin ediliyor. Eğer böyleyse ve Memlûkların Haçlılara karşı en ölümcül darbeyi indiren askerî gruplardan biri olduğu düşünüldüğünde; Kudüs’ü Haçlı dünyasına kazandıracak çocuklar, ilerleyen yıllarda Haçlı kuvvetlerini Filistin sahilinden söküp atacak bir askerî birimin parçası hâline gelmişlerdi.

    Çocuk Haçlılar çılgınlığı sadece Fransa ile sınırlı kal­madı. Almanya’da yaşayan ve Etienne’in faaliyetlerinden ha­berdar olan Nikolaus adında bir çocuk da, Köln kentinden yola çıkarak kısa sürede kalabalık bir çocuk topluluğunu etrafına toplamayı başardı. Nikolaus, Etienne’den etkilenmişti; ancak kutsal toprakları zor kullanarak değil, Tanrı’nın bir mucizesi neticesinde kan dökmeden, dinsizleri yola getirmek suretiyle elde etmeyi amaç­lıyorlardı. Nikolaus’un hedefi İtalya sahilleriydi. O da kendini takip eden çocuklara İtalya limanlarına yani Cenova, Amalfi ya da Pisa’ya ulaştıkları takdirde denizin önlerinde açılacağını müjdelemişti. Alman çocukların yaş ortalaması Fransızlardan biraz daha yüksekti.

    ortacag-5
    Çocuk Haçlı Seferleri’ni dramatik biçimde tasvir eden bu ahşap gravür 16.yüzyılın ikinci yarısına tarihleniyor. The Metropolitan Museum of Art.

    Kafilede bazı asilzadelerin yanında serseriler ve fahişeler de vardı. Muhtemelen bunlar, geçtikleri yerlerdeki yöre halkının çocuklara verecekleri hediyelerden nasiplenmek isteyen insanlardı. Çocuklar iki kafile hâlinde yola çıktı. Nikolaus’un liderliğindeki ilk grup Temmuz-Ağustos aylarında Alpleri aşarak İsviçre üzerinden Cenova’ya indi. Ancak Cenova’ya geldiklerinde, önlerindeki denizin yarılmama­sından dolayı büyük bir hayal­kırıklığı yaşadılar. Bir kısmı yolculuğu burada sonlandırdı ve Cenovalılara sığınarak bu kente yerleşti. Geri kalanlar ise önce Pisa’ya yöneldiler; denizin burada da açılmaması üzerine kimileri limanda bekleyen gemilere binerek Filistin’in yolunu tuttu.

    ortacag-6
    Gazeteci ve ressam Johann Sporschil, çocuk Haçlıları 1843 tarihli Geschichte der Kreuzzüge (Haçlı Seferleri Tarihi) isimli kitabında betimlemişti.

    Tahmin edileceği üzere bu çocuklardan da bir daha haber alınamadı. Geri kalanlar ise Nikoalus’un öncülüğünde Roma’nın yolunu tuttular. Papa 3. Innocentius çocukların bu özverisini takdir etmekle birlikte seferi sonlandırmalarını ve evlerine dönmelerini, Haçlı yeminlerini büyüdüklerinde yerine getirmelerini bildirdi. Kafilede bulunanların büyük kısmının Katolik dünyasının ruhani liderinin sözünü tuttuğu biliniyor, ancak Nikolaus’un akıbeti meçhul; babası ise, çocukları böylesi bir mace­raya kurban giden öfkeli halk tarafından yetkililere şikayet edilmiş ve halkın infialinden çekinen yetkililerce yargılanan talihsiz adam, darağacında can vermişti.

    Nikolaus’tan sonra harekete geçen ikinci grubun da akıbeti farklı olmamış, ancak onlar İtalya’nın batı değil de doğuda bulunan Ancona ve Brindisi limanlarına ulaşmıştı. Haritada “Çizme’nin topuğu diye tanım­layabileceğimiz Brindisi limanı bu grubun son durağı olmuş, çocuklardan bazıları buradan gemilere binerek meçhule doğru yelken açarken bazıları da bütün zorlukları göze alarak evlerinin yolunu tutmuştu.

    1212 yılı Avrupa’da bir his­teri fırtınasına sebep olduktan sonra geçip gitti. Sefere katılan çocukların akıbeti ise tarihe bir muamma olarak geçti. Erken Ortaçağ’da yaşanan bu trajik hadiseler ise, ilerleyen yıllardan günümüze Avrupa kamuoyunda ve akademik çevrelerde en çok irdelenen, araştırılan, tartışılan konulardan biri oldu.

  • Mustafa Suphi ve yoldaşları Ankara ve Bolşeviklere karşı

    Mustafa Suphi ve yoldaşları Ankara ve Bolşeviklere karşı

    28-29 Ocak 1921’de Trabzon limanında (veya hemen yola çıktıktan sonra) öldürülen Mustafa Suphi ve yanındakiler önce Ankara’ya gitmek istemiş; ancak Meclis’in bunu reddetmesi üzerine Bakü’ye dönmek zorunda kalmıştı. Millî Mücadele sürecinde yaşanan bu trajik hadiseyle ilgili yeni belgeler, o dönemde Türkiye-Sovyetler arasındaki “mutabakatı” da kanıtlıyor.

    Mustafa Suphi, vali Mevlevîzade Saadetlû Ali Rıza Efendi ve Memnune Hanım’ın oğlu olarak 4 Mayıs 1883’te Giresun’da doğdu. İlk öğrenimini Kudüs ve Şam’da, orta öğrenimini Erzurum’da tamamladı. İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Ardından Paris’te L’École Libre des Sciences Politiques’te siyasal bilgiler ala­nında eğitim görerek, buradan da 30 Haziran 1910’da mezun oldu.

    Suphi’nin Paris’teki ilk gençlik dönemi, onun İttihatçılara yakın ve Türkçülük etkisinde olduğu yıllardı. Tanin gazetesi için Paris’te muhabirlik yapıyordu. Paris Emniyet Müdürlüğü’nün 29 Haziran 1910 tarihli istihbarat ra­porunda, “hükümetçi ve Osmanlı Talebe Birliği’nin başkanı” olarak anılıyordu: “Osmanlı Talebe Birliği’ni 43 Ecoles sokağında oturan ve Tanin adlı hükûmetçi gazetenin muhabirliğini yapan Mustafa Suphi adında bir kişi yönetmektedir.”

    Mustafa Suphi, Paris’ten İstanbul’a döndükten sonra Tanin, Servet-i Fünun ve Hak gazetelerinde yazdı. Darülmuallimin-i Aliye ve Mekteb-i Sultani’de hukuk ve iktisat hocalığı yaptı. 1911’de Fransız sosyolog Célestin Bouglé’nin (1870-1940) 1907’de yazdığı “Qu’est-ce que la socio­logie?” (Sosyoloji Nedir?) kitabını tercüme ederek İlm-i İctimaî Nedir? ismiyle Türkçeye kazan­dırdı. Kitabın girişindeki “İfade” başlıklı önsözünü şu cümlelerle bitirdi: “Memleketimizde her şeyin iyi ve doğru bilinmesi arzu ve tehalükleriyle vücuda gelmiş olan bu sahifelerin efkâr-ı umumiyeyi tenvire hizmet edeceğinden ümitvarım.”

    Mustafa Suphi
    İyi eğitimli bir Osmanlı aydını olan Mustafa Suphi sürgündeyken gittiği Rusya’da komünist partisine katıldı, daha sonra Türkiye Komünist Partisi’ni kurdu.

    1911’in ardından ise Mustafa Suphi, İttihat ve Terakki’ye karşı ömrü boyunca sürecek bir muhalefete girişti. Suphi, Yusuf Akçura ve Ferit Tek’in kurduğu İttihat ve Terakki karşıtı Türkçü Millî Meşrutiyet Fırkası’na katıldı ve partinin yayın organı İfham’da hem sorumlu müdürlük hem yazarlık yaptı. 1912’de Vazife-i Temdin (Uygarlaştırma Görevi) adlı kitabını yazdı. Suphi, sömür­ge karşıtı görüşlerini kitapta şu şekilde ifade ettti: “İngiltere şu anda eğer az bir zaman için bile olsa ürettiği mallarını satacak yer bulamazsa demirler altında ezilir, iplik yumakları içinde boğulur… Sonra bu ticaretten sağladığı büyük altın yığınlarını hazinelerde saklamak, asrın geldiği bu noktada uygun bir usul değildir. Onları da kullanmak, onları da ticari sirkülasyona sokmak zorundadır. Bu suretle yalnız mal değil, para ticareti için yeni yerler bulmaya, yeni sömürge topraklarına ihtiyaç duyacaktır…”

    Mahmud Şevket Paşa’nın 11 Haziran 1913 günü Beyazıt Meydanı’nda makam otomobi­linin içindeyken uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülmesinin ardından, Mustafa Suphi diğer birçok muhalifle birlikte Sinop’a sürgün edildi.

    1914’te İstanbul’da yayım­lanan Nevsâl-i Millî yıllığında Mustafa Suphi’nin resmi ve biyografisi de yer aldı. Yıllıkta “Türklüğün İstikametleri” başlıklı makalesi yayımlandı. Sinop’ta sürgün hayatı yaşayan Mustafa Suphi, arkadaşlarıyla birlikte küçük bir tekneyle 1914 Mayıs’ında Sivastopol’a kaçak geçiş yaptı. Burada Kırım Türkleri tarafından büyük bir sevgiyle karşılandı. Suphi, 1914 Temmuz’unda Kırım’dan ayrılarak Bakü’ye geçti. Uğradığı kentlerde gazetelerin de haber ve röportaj konusu oldu, büyük bir ilgiyle karşılandı. Mustafa Suphi, Batum’dan sonra rotasını Bakü’ye doğru çizdi. 29 Ekim 1914’te Osmanlı-Rus Savaşı’nın başlamasıyla Çarlık hükümeti Türk esirlerin Rusya’nın iç bölgelerine sürülmesi ve bütün Türk vatandaşlarının tutuk­lanması kararını aldı. Mustafa Suphi de Batum’da yakalanarak, Moskova’nın güneyindeki Kaluga’ya gönderildi.

    Kaluga’daki Türk savaş esirleri Moskova-Kiev demiryolu hattının yeniden yapılmasında, çiftliklerde ve diğer işlerde ça­lıştırıldı. 1915’te burada 2 binden fazla Türk vardı. Suphi, Kaluga’da ki esir hayatında Türk amele ve köylü esirlere büyük bir gayretle iktisat, hukuk ve Fransızca dersleri verdi.

    9 Eylül 1915’te Kaluga Valisi, Türk vatandaşları ve esirlerinin Ural’a gönderilmesi hakkında Petersburg’dan aldığı emirle, Türk esirlerinin sevkine başladı; Mustafa Suphi de bunlar ara­sındaydı. Ural’da fabrikalarda çalışmaya başlarken bolşe­viklerle yakınen tanışması da burada oldu. 1915’te Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne katıldı. 1917 Ekim Devrimi’ne burada hazırlandı; devrimi burada kutladı ve benimsedi.

    Mustafa Suphi 1918’in Şubat sonu Moskova’ya geldi. Burada Rusya Komünist Fırkası’yla ve Tatar-Başkırt devrimcilerle ta­nıştı. Onlarla birlikte Yeni Dünya adında Türk komünist gazetesini çıkarmaya başladı.

    Yavuz Aslan, 1997’de ya­yımladığı “Türkiye Komünist Fırkası’nın Kuruluşu ve Mustafa Suphi” adlı detaylı çalışmasında Yeni Dünya gazetesinin serüveni­ni şöyle anlatıyor:

    edebiyat-2
    Tatar Dil Konferansı’nda Mustafa Suphi önden ikinci sırada sağdan dördüncü. Yanındaki ise eşi Maria.

    Yeni Dünya gazetesinin ilk sayısı 27 Nisan 1918’de çıktı. Gazetenin başında ’Moskova’da Merkez Müslüman Sosyalistler Komitesi’nin Naşir-i Efkarı’ olduğu yazılı idi. Arap harfleriyle Türkçe olarak haftada 1 defa yayımlanacaktı. Sağ tarafında Arap harfleriyle Yeni Dünya, sol tarafında ise Rusça olarak Noviy Mir (Yeni Dünya) yazıl­makta idi. Gazetenin fiyatı 30 kapekti. Adresi ise Moskova, Kremlevskaya Naberajnaya, Dom No: 9 idi. Türkiye Komünist Teşkilatı (TKT) 1919 başlarında Kırım’a gidince, Yeni Dünya gazetesi de Kırım’a nakledilerek, burada yayınına devam etmiştir. Kırım’da Yeni Dünya’nın 13 sayı çıktığı anlaşılmaktadır. Daha sonra Kınm’da şartlar Bolşevikler aleyhine gelişince tekrar Moskova’ya dönülmüş ve bir müddet sonra da TKT, Türkistan’a gönderilmiştir. TKT’nin Taşkent’te de Yeni Dünya gazetesini çıkarmaya devam et­tiği görülmektedir. Azerbaycan’ın Sovyetleştirilmesinden sonra teşkilat, Türkiye’ye yakın olmak için 27 Mayıs 1920’de Bakü’ye taşınmıştır. Ve bu tarihten bir müddet sonra (20 Haziran 1920) Yeni Dünya gazetesi Bakü’de yayınına yeniden başlamıştır. Bakü’ye gelinceye kadar gazetenin 48 sayı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Gazete Bakü’de yayına başlarken “l (49) numero” diye çıkacaktır.”

    Mustafa Suphi, 27 Mayıs 1920 tarihinde Bakü’ye geldi. Yeni Dünya gazetesini 20 Haziran 1920’de burada çıkarmaya başla­dı. Bakü’deki İttihatçılardan olu­şan komünist kadroyu tamamen değiştirdi. 1 Eylül 1920’de yapılan Doğu Halklarının 1. Kongresi’ne Türk komünistlerini temsilen kendisi katıldı. Kongrenin açılış konuşmasını ise Azeri lider Neriman Nerimanov yaptı. Bu kongreden 10 gün sonra ise Türkiye Komünist Teşkilatlarının 1. Kongresi gerçekleşecekti.

    10-16 Eylül 1920 tarihleri arasında Bakü’de, 15 bölgeden gelen 75 delegenin katılımı ile tüm komünist teşkilatlar tek çatı altında birleştirilerek Türkiye Komünist Partisi (TKP) kuruldu. O gün Bakü’de çekilen sembol fotoğrafta TKP kurucuları yanyanaydı: Reis Mustafa Suphi (Merkez Komitesi Başkanı), Kâtib-i Umumî Ethem Nejat (Merkez Komitesi Genel Sekreteri) ve merkez komitesi üyesi Kayserili İsmail Hakkı. Partinin ilk yönetim kurulu ise şu 7 kişiden oluştu: 1. Mustafa Suphi, 2. Mehmet Emin, 3. Nazmi, 4. Hilmioğlu Hakkı, 5. İsmail Hakkı, 6. Ethem Nejat, 7. Süleyman Nuri.

    Mustafa Suphi ve arkadaşla­rının en büyük isteği Rusya’daki Ekim Devrimi’ni, Bolşevizm deneyimini ve başarısını Türkiye’de de hayata geçirmekti; bir işçi-köylü aydınlanma devrimi”ni Türkiye’de de gerçek kılmaktı. O tarihte yeni kurulan Ankara Hükümeti’nin Moskova Büyükelçisi olarak atanan Ali Fuat Cebesoy, Mustafa Suphi ile görüştüğünde onun hakkındaki görüşlerini şöyle dile getirecekti: “’Mustafa Suphi’yi şöhret ve ihti­ras peşinde koşan, zeki-kurnaz ve azim sahibi bir şahsiyet gibi görmüştüm. Rusya’daki Bolşevik liderlerinin muvaffakiyetlerini yakından tedkik fırsatını bulan bu zatın, bir gün gelip Türkiye’nin Lenin’i veyahut Stalin’i olması ihtimalini hatırından geçirdiği muhakkaktı. Komünizme inanı­yor, fikir ve prensiplerini kendi siyasetine bir vasıta yapmak istiyordu. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının harici düşmana karşı mesaisini tasvip ediyor ve bundan müstağni kalamıyordu. Hariçteki İttihatçıların memle­kete girmemelerini ve dahilde İttihat ve Terakki Fırkası’nın her ne suretle olursa olsun ihya edilmemesi hakkındaki Mustafa Kemal Paşa’nın noktayı nazarına tamamiyle iştirak ediyordu. Belki de daha ileri giderek ya Mustafa Kemal Paşa ile veyahut arkadaşları ile komünizmin tat­bikine başlamayı bile hatırından geçiriyordu. Mustafa Suphi her ihtilalci ve inkılapçı gibi, sakin, kurnaz ve kuvvetli bir şahsiyet gibi görünmeye çalışıyordu.”

    edebiyat-3
    Birinci Rusya Müslüman Komünistler Kongresi’nde Mustafa Suphi arkada, sağdan sırada, Kasım 1918.

    Mustafa Suphi bu sırada bir taraftan TKP’nin kuruluş çalışmalarını sürdürürken bir taraftan da Karl Marx’ın yazdığı Komünist Manifesto’yu ilk defa Türkçeye çeviriyordu. Bu yayım­lanamayan çevirinin Mustafa Suphi’nin dilinden ilk satırları şöyleydi: “Bir hayalet, komünizm hayaleti Avrupa’yı büyülemiştir. İhtiyar Avrupa’nın bütün iktidar makamları, Papa ve Çar, Metternich ve Guizot, Fransız radikalleri, Almanya polisleri, bu hayaleti kuşatıp sıkıştırmak için bir mukaddes Ehl-i Salip (Haçlı) tertibiyle ittihat ettiler…”

    Mustafa Suphi ve arkadaşları Türkiye’ye dönmek istiyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın, Bakü’deki TKP Kongresi’ni tanıyarak 13 Eylül 1920 tarihinde kongreye gönderdiği mektup; Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Türkiye’ye dönme isteklerine dair uyarılar taşıyordu. Mustafa Kemal Paşa mektupta; Türkiye’de tek siyasi mercinin Ankara’daki Büyük Millet Meclisi olduğunu ve Azerbaycan’da iletişim kuru­lacak adresin Memduh Şevket Esendal olduğunu kaydetmiş şöyle yazmıştı:

    “Bakü’da Türkiye İştirakyun Komitesi Hey’et-i Merkeziye Reisi Mustafa Suphi Bey ve Azadan Mehmet Emin Yoldaşlara. Süleyman Sami yoldaş vedaatiyle gönderdiğiniz 15 Haziran 1920 tarihli mektubunuzu aldım. Milletimiz kendisini hiçbir suretle temsil etmeyen İstanbul Hükümeti’nin kabul eylediği şeraiti sulhiyeyi reddetmiştir. Ekseriyeti azimesi rençber ve köylüden müteşekkil olan milletimiz, Garbın emperyalizm ve kapitalizm mahkumiyetinden kendini kurtarabilmek için bunlara karşı müttehid olarak mücadele ve mübarezeye karar vermiştir ve bu kararını tatbik etmektedir. Türkiye İştirakiyun Teşkilatı’nın da aynı kanaat ve gaye ile çalışmakta olmasını büyük bir memnuniyetle telakki ettik. Milletimiz Ankara’da vücuda getirdiği Büyük Millet Meclisi ile mukadderatına bizzat ve istiklali tam dairesinde vaziyet etmiştir, işbu halk hükümetini vücuda getiren teş­kilâtlarımızın köyden itibaren nahiye, kaza, liva ve vilâyet mer­kezlerine kadar her yerde halk tarafından intihap olunmuş birer hey’et-i idaresi vardır ve bu teşkilât Büyük Millet Meclisi Riyasetine merbuttur. İşbu teşkilât mü­tarekeyi müteakip Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti namı altında vücuda getirilmiş bir teşkilâttır. Bugünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti işbu teşkilâttan doğmuştur ve binaenaleyh Sovyet teşkilât-ı idariyesiden farksızdır. İçtimai inkılâp dahi safahat-ı lazimesini geçirmekte olup bu inkılâbı halktan doğmuş olan Büyük Millet Meclisi sevk-ü idare etmektedir. Gerek şahsen ben ve gerekse bütün rüfeka-yı mesaime, ekseriyeti rençber ve köylüden ibaret olan milletimizin istiklâlini tesis ve temin gaye-i yeganesini takip etmekteyiz. Memleket ve milletimiz her taraftan emperyalist ve kapi­talistlerin hücumlarına ma’ruz bir halde olduğu gibi fiilen bunlara iştirak eden İstanbul hükümetinin padişahına atfen memleket dahilinde ika’ edildiği ifsadat-ı mütemadiyen mütevellid mahalli ihtilâflara da karşı koymak mecburiyetindedir. Binaenaleyh milletin vahdet ve mukavemetini ihlâl edebilecek zamansız ve fazla teşebbüslerden tevakki etmek milletimizin halası nokta-i nazarından elzemdir. Bu lüzumu gözönünde bulunduran Büyük Millet Meclisi, içtimai inkılâbı sükunetle ve esaslı surette tatbik etmektedir. Gaye ve prensip itibarıyla bizimle tamamen müşterek olan Türkiye İştirakiyun Teşkilâtı’ndan maddeten ve manen hakkıyla müstefid olabilmekliğimiz için teşkilâtınızın münhasıran Büyük Millet Meclisi Riyaseti’yle tesis ve muhafaza-i irtibat eylemesi lazımdır. Türkiye dahilinde tatbik edilecek her nev’i teşkilât ve inkılâbat ancak bu kanal vası­tasıyla yapılabilir. Aynı hedefe yürüyen Türkiye İştirakiyun Teşkilâtı’yla tamamen tevhidi mesai edebilmek üzere Büyük Millet Meclisi nezdinde selahi­yet-i tammeyi haiz bir murahhas göndermenizi ve Büyük Millet Meclisi tarafından Azerbaycan Hükümeti nezdine murahhas olarak Bakü’ye gönderilmiş Memduh Şevket Bey’le te’sis-i irtibat ve tevhid-i mesai eyleme­nizi rica eder ve bilvesile samimi hürmet ve selâmlarımı takdim eylerim.”

    9 Kasım 1920’de ilk defa bu yazıyla açığa çıkan Bakü’deki o çok önemli görüşme gerçekleşti. Masada Stalin, Mustafa Suphi, Memduh Şevket Esendal, Neriman Nerimanov ve Sergo Ordzhonikidze vardı. Mustafa Suphi ve arkadaşla­rının Türkiye’ye gelmesi konu­sunda Ankara’nın onayı olup olmadığı konusunda belirsizlik sürse de, bu görüşmeden 1.5 ay sonra 25 Aralık 1920’de Mustafa Suphi o zamanki ismi Karakilise olan Ağrı üzerinden Türkiye’ye giriş yaptı. 28 Aralık 1920’de Kars’a ulaştı.

    edebiyat-4
    Mustafa Suphi ve arkadaşları Kars’a geldiklerinde Kazım Karabekir Paşa tarafından karşılandı. Karabekir, Ankara’da bulunan Mustafa Kemal’e durumla ilgili düzenli bilgi verdi.

    Mustafa Suphi ve arkadaşla­rının yurda girmiş olduklarını Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir, Ankara’ya 25 Aralık 1920’de şu şifreli telgrafla bildirdi; “Türk Komünist Fırkası Reisi Mustafa Suphi ve diğer 4 refiki Karakilise’ye gelmiş olup, bu akşam 25/12/36 Gümrü’ye muvasalatları muhtemeldir.”

    3 gün sonra Ankara’dan bizzat Mustafa Kemal Paşa’dan Karabekir’e şu şifreli telgraf geldi; “Ankara’da komünist cereyan­ları arzu hilafındadır. Bakü Türk Komünist Fırkası Reisi Mustafa Suphi’nin bu cereyanları körük­lemesi mahzuru varid-i hatırıdır. Bir defa kendisini gördükten sonra mütalaa-i devletlerinin işar buyurulmasını rica ederim.”

    Mustafa Suphi ve arkadaşları Kars’ta 3 haftaya yakın kaldı. 1921’in ilk günü, 1 Ocak 1921’de Mustafa Suphi ve Ethem Nejad’ın Kars’tan Bakü’ye ortak gönder­dikleri mektup şu satırlarla bitti: “Yeni Dünya’da hakiki ve ilmi komünist edebiyatı intişar etmeli ve memlekete girmesi memnu olmayacak şekilde olmak şartıyla hayırhâhâne tenkitler yapılma­lıdır.”

    Mustafa Suphi’nin ulaşılan son mektubu 5 Ocak 1921 tarihliydi. Bakü’de İsmail Hakkı’ya gönder­diği mektup şu satırlarla başlı­yordu: “Buraya geleli 1 haftaya yaklaştığı halde bir taraftan Yusuf Kemal ve Rıza Nur Beylerin diğer taraftansa Süleyman Sami heyetinin vürûdlarına intizaren daha ileriye gidemiyoruz. Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşalarla arîz ü amîk görüştük; ikincisinin mufassal beyanatından mem­lekette bir hükümet komünizmi esaslarının hazırlandığı anlaşı­lıyor.”

    edebiyat-5
    “Mustafa Suphi Trabzon’dan geri çevrildi” başlıklı bir gazete kupürü. Haber, “Trabzon açıklarında bir kazaya uğradığına dairde bir rivayet varsa da bu henüz anlaşılamamıştır” cümlesiyle bitiyor.

    Son mektup veda satırlarıyla bitiyordu; Mustafa Suphi sanki bir şeyleri hissetmişti: “Latif yoldaşla size biraz Erzurum pastırması, limon ve incir gönderdim. Bir paket de bizim kayınvalideye mahsus olarak gönderilmiştir. Pastırmalı kaygana pişirdikçe beni hatıra getirirsiniz. Meryem yoldaşın maaşına mahsuben validesine 10 lira verilmesini de ayrıca rica ederim. Sizin sevimli gözlerinizden öper Cevad, Abdurrahman ve diğer yoldaşlara samimi selamlarımı takdim ederim. Fezlekeyi tezce göndermeyi, gazeteyi muntaza­man çıkarmayı unutumayınız kardeşim.” Öyle ki Kâzım Karabekir Paşa 4 Ocak 1921’de Erzurum Valisi Hamit Bey’e çektiği telgrafta, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının çok iyi karşılandıkları Kars’tan Erzurum’a getirileceğini ve orada halk tarafından aleyhtar tezahürat ve olaylarla korku­tularak Trabzon’dan sınırdışı edileceğini içeren bir plandan söz etmişti: “Mumaileyh ve rüfeka­sının Erzurum’a muvasalatları gününden itibaren gerek gazete neşriyatı ve gerekse halkın münasip tezahürat ve tazyikatı ile daha içerilere seyahatin ve memlekette kalmak ve çalışmak­lığın kabil olmayacağı hakkında kendilerine lazım gelen tesirat hasıl edilir. Bu vaziyette halkı catmin ve memleketteki vahdet ve sükuneti. muhafaza için hudut haricine çıkması lüzumuna dair münasip tebligat, icap ederse resmi takibat ifa olunur. Hudut haricine çıkarılmaları için arzu ederlerse Trabzon’dan dahi gide­bilirler. Şu halde yoldaki, mevaki­de ve Trabzon’da da aynı teza­hüratın yapılması Erzurum’un hareketini takviye ve tevhid edilmesi muvafıktır. Bilhassa Trabzon’da Bolşeviklerin gözü önünde tezahürat-ı mezkurenin matlubu veçhile idare edilmesi ve Bolşeviklik aleyhinden ziyade iş bu şahsiyetleri hakkında olduğunun izharını münasip buluyorum.”

    Mustafa Suphi, Erzurum’da başlarına gelebilecek olumsuz olayları hissetmiş ve duyum al­mış olacak ki Kâzım Karabekir’e Kars’tan Tiflis’e dönüp oradan başka bir yoldan yurda girmek istediğini kaydetmişti. Lakin Karabekir, 11 Ocak’ta Erzurum Valisi Hamit Bey’e çektiği telgrafta bu isteğin mümkün olmadığını kaydetmişti: “Kars’tan Erzurum’a gelecek olan Türk Komünist Fırkası Heyeti’nin oraya muvasalatında halk bir taraftan merkebe ters bindiril­mek suretiyle düçar-ı muamele olacakları hakkında burada şayia deveran etmektedir. Bugün Mustafa Suphi de müracaatla Tiflis tarikiyle gitmek arzusunu gösterdi. Muvafık olmadığımı ve Erzurum tarikiyle giderek ahalinin hissiyatını gözüyle görmesi veyahut büsbütün avdet etmesi caiz olduğunu söyledim.” Mustafa Suphi ve arkadaşları önce Kars’tan Erzurum’a iki heyet halinde bölünerek gitmeyi dü­şündüler. Önden gidecek ekibin başına bir şey gelmezse, ikinci ekip de Erzurum’a geçecekti. Lakin daha sonra bu kararların­dan vazgeçip tek heyet olarak gitmeye karar verdiler. Kâzım Karabekir Paşa ve Erzurum Valisi Hamit Bey Erzurum’da kendi­lerine karşı olumsuz bir durum olmayacağına dair söz vermişti; onlar da bu söze güvenmişti. 18 Ocak 1921’de Kars’tan trenle Erzurum’a geçmek üzere hareket ettiler. Karabekir, telgrafla Ankara’ya Mustafa Suphi’nin Erzurum’a hareketini bildirdi.

    edebiyat-6
    Mustafa Suphi ve yoldaşlarını katleden Yahya Kahya da bu hadiseden 1.5 yıl sonra öldürülecekti.

    Mustafa Suphi ve arkadaşları 22 Ocak 1920’de Erzurum’a vardı. Erzurum’da onları, bir güruh tarafından düzenlenen aleyhte propagandalar, sataşmalar beklemekteydi. Şehre geldikleri Vali Hamit Bey tarafından 22 Ocak’ta Mustafa Kemal Paşa’ya bildirildi: “Mustafa Suphi 17 refikiyle Erzurum’a gelmiş ise de istasyonda toplanan binlerce halk tarafından tahkir ve tard olunmuştur. Evvelce alınınış tedabiri inzibatiye neticesinde fiili bir lecavüz vuku bulmayarak merkum tevakkuf etmeyerek yoluna devam etmeğe mecbur olmuştur. Trabzon tarikini takip etmekte olup güzergahta ahali konak ve yiyecek vermemekte­dir.”

    22 Ocak 1921’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi gizli celse ile toplandı. Gizli celsenin ana gündem maddelerinden biri de Mustafa Suphi ve arkadaş­larıydı. Mustafa Kemal Paşa o gün Erzurum’a varan Mustafa Suphi ve arkadaşları için şunları söylemişti:

    “Efendiler; vaktiyle Bakuya Mustafa Suphi riyasetinde bir heyetin memlekete gelmek isteğinde bulunduklarından, bunların bir komünist fırkasına mensubiyetlerinden bizi ha­berdar etmişlerdi. Bu Mustafa Suphinin ahlâkı hakkında malûmat sahibi olan bir çok arkadaşlarımız var. Erzurum ahalii muhteremesi bunu en yakından tanıyanlardır. Halbuki Mustafa Suphi son zamanlarda memleketimize gelmek üzere bulunuyordu. Bunlardan bir kısmını sahil tarikiyle gönder­mişler, kendisi de Kars üzerinden gelmek istiyordu. Bunu haber alan Erzurumlular böyle bir adamın memleket dahiline girmesinden son derece müte­heyyiç olmuşlar ve memlekete sokulmaması için teşebbüsatta bulundular. Makamatı resmiyeye müracaat ettiler. Bu adam mem­leketimize girerse parçalarız… İşte bu serseriler bir iş yapmak hülyasına kapılarak zahiren memleketimize ve milletimize nâfi olmak için Türkiye komü­nist fırkası diye bir fırka teşkil etmişlerdir ve bu fırkayı teşkil edenlerin başında da Mustafa Suphi ve emsali bulunmaktadır. Bunlar doğrudan doğruya bir hissi vatanperverane ile ve bir hissi hakikiî millî ile değil, benim kanaatımca belki kendilerine para veren, kendilerini himaye eden ve bunlara ehemmiyet atfeden Moskova’daki prensip sahiplerine yaranmak için birtakım teşebbüsatı serse­riyanede bulunmuşlardır. Bunların yaptıkları teşebbüs Rus Bolşevizmini muhtelif kanallar­dan memleket dahiline sokmak olmuştur. Bu suretle memle­ketimize, milletimize hariçten komünizm cereyanı sokulmaya başlanmıştır…”

    Ahmet Kardam, 2022’de Birikim dergisinde “15’ler Aslında Kaç Kişiydi ve Kimlerdi?” yazısın­da Erzurum’da Mustafa Suphi ve arkadaşlarının 19 kişilik ekipten oluştuğunu yazmıştır.

    edebiyat-7
    Yahya Kahya’nın öldürülmesini Meclis’te gündeme getiren Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey de 27 Mart 1923’te öldürüldü.

    22 Ocak 192l’de, Mustafa Suphi ve arkadaşları Erzurum’da şehre sokulmayarak Trabzon’a doğru yola çıkarıldı. Erzurum’dan Trabzon’a kadar yollarda Mustafa Suphi ve arkadaşlarına halkın yiyecek ve yatacak yer vermesi engellendi. Maçka’ya geldiklerin­de Süleyman Sami ve Mehmet Emin hastalanarak ekipten ayrıldı. 28 Ocak Cuma günü Maçka’dan Trabzon’a hareket ettiler. Trabzon’un ilk Sovyet Konsolosu Ali Oruc Bağırov ve heyeti onları bekliyordu; ancak

    Mustafa Suphi’ler ancak gece saatlerinde Trabzon’a girebildi. Bilerek iskeleye doğru yönlendi­rildi; burada toplanan kişilerin hakaretleri ve saldırılarıyla önceden hazırlanmış bir motorlu kayığa bindirilip Trabzon’dan Bakü’ye doğru deniz yoluyla uzaklaştırıldı.

    Trabzon Kayıkçılar Kahyası Yahya Kahya, adamları olan Faik Reis ve arkadaşlarını, Mustafa Suphi ve 13 arkadaşının peşinden başka bir motorla gönderdi. 28 Ocak Cuma’yı 29 Ocak Cumartesi’ye bağlayan gece Mustafa Suphi ve arkadaş­larına motorla yetişen çeteciler, Sürmene açıklarında Mustafa Suphi’nin eşi Maria hariç 13 kişiyi öldürdü. O gün öldürülenlerin ismi şöyleydi: “1- Mustafa Suphi, 2 – Ethem Nejat, 3 – Hilmi oğlu İsmail Hakkı, 4 – İbrahim oğlu Cemil Nazmi, 5 – Bahaeddin, 6 – Kâzım Hulusi, 7 – Kıralioğlu Maksut, 8 – Hayrettin, 9 – Topçu İsmail Hakkı, 10 – Emin Şefik, 11 – Ali oğlu Kâzım, 12 – Hatip oğlu Mehmet, 13 – Hacı Mustafa oğlu Mehmet (Mustafa Suphi’nin eşi Maria, Yahya Kahya tarafından başkalarına peşkeş çekilip öldürülecekti. Yahya Kahya olaydan 1.5 yıl sonra öldürülecek; onun öldürülme olayını meclise taşıyan Trabzon milletvekili Ali Şükrü öldürülecek; Yahya Kahya ve Ali Şükrü’yü öldürdüğü söy­lenen Topal Osman da sonradan öldürülecekti).

    edebiyat-8
    Türkiye Komünist Partisi’nin ilk liderleri… Önde solda Mustafa Suphi ortada Ethem Nejat ve sağda İsmail Hakkı…

    Trabzon Sovyet Konsolosu Ali Oruc Bağırov, 29 Ocak 1921’de Trabzon Valisi’ne şu yazıyı yazdı: “Dün (28 Ocak 1921) Kars’tan Trabzon’a 17 kişilik bir heyet geldi. Burada onların üzerine vahşice saldırılar düzenlenmiş. Ben ina­nıyorum ki, bu durumdan sizin haberiniz vardır. Bundan başka, bu insanlar 3. Enternasyonali temsil ediyorlardı ve yanlarında da bir de Rus kadını bulunmak­tadır. Şimdi bu heyetin nerede olduğunu ve böyle vahşice hisler gösterilmesinin sebebinin neler olduğunu bana acilen bildirme­nizi rica ediyorum.”

    Sosyal Tarih Yayınları tarafın­dan yayınlanan Mustafa Suphiler kitabında, Banu İşlet ve Cemile Moralıoğlu Kesim tarafından Komintern arşivinden çevrilen bir belge, olay gecesini bir tanık­lıkla aydınlattı. TKP’nin gençlik örgütü üyesi olan Abdülkadir, 1 Ekim 1921 günü Sovyet Rusya’da yaptığı tanıklıkta olay gecesini şöyle anlatıyordu:

    edebiyat-9
    Topal Osman 2 Nisan1923’te Muhafız Taburu ile girdiği çatışmada öldürülecekti.

    “Heyet [gece yarısı] saat yarımda geldi. Yağmur yavaş yavaş yağıyordu. Hava dahi soğuk idi. İnzibat ve polis memurları yolları keserek halkın gitmelerine engel oluyorlardı. Fakat halk mahalle aralarından savuşuyordu. Saat yarımda kafile göründü. Değirmendere’de vali, Müdafaa-i Milliye [Cemiyeti] reisi ve azaları, polis müdürü bulu­nuyordu. Kafile yaklaştığında ilk evvel bir subay elindeki evrak ile Müdafaa-i Milliye [Cemiyeti] reisi ile görüştü. [Bu subay] derhal tevkif edilerek gönderildi. Nedeni sonradan anlaşıldı. O sırada Kâhya Yahya dahi gümrük dairesinden 10 tane hamal ve 5-6 tane rençber, 10-15 sepetli hamal çocuğu dizerek geldi. Kafilenin yaklaşmasından 5 dakika evvel tellal bağırdı. Gelen kafileye hakaret, tükürmek, çamura ba­tırmak gibi bir şeylerin yapılması hususunu teşvik etti. Kafileden ilk evvel Mustafa Suphi çıktı. Derhal bir subay karşı durarak şu suretle hitap etti: ’Mustafa Suphi, Mustafa Suphi, bak 16 arkadaştan yalnız ben kurtuldum. Bakü’de Türkistan’da binlerce esir kardeşlerimizi sen mahvettin.’ Bunun üzerine teşvik edilen halk, hamal, rençberler, ’istemeyiz’ diye haykırdılar. Mustafa Suphi, Müdafaa-i Milliye [Cemiyeti] reisine ve valiye hitaben [şöyle seslendi]: ’Biz Ankara’ya gide­ceğiz, Mustafa Kemal Paşa’ya bağlılığımızı sunmak için geldik. Lütfen müsaade ediniz, kendisiy­le haberleşelim’. Derken arkadan birisi bir tekme vurdu. Suphi yoldaş çamurlar içine yuvarlandı. Hamallar derhal taarruz ederek, yüzüne tükürerek, çamur atarak ve döverek motora sevkettiler, artık arabadan indirilmiş arka­daşları da birer birer döverek, tükürerek motora bindirdiler. Bunlar olurken, Kâhya’nın adam­larından birisi Mustafa Suphi’ye fena bir söz söyledi. Nihayet halk birer birer dağıldı. Motor henüz iskelede duruyordu. Motora silahlı 15’e yakın asker bindirildi. Halk dağıldıktan sonra saat bir buçuk raddelerinde motor hareket etti. Ben de oradan ayrı­larak yaşananları Sovyet Rusya temsilcisi Ali Oruç [Bagirov] yoldaşa şifahen anlatıyordum. Saat 4-5 dolaylarında motorun geriye döndüğünü haber aldık. İskeleye gittim, fakat hiçbir kim­se ile temas ettirmiyorlardı. Geri dönmeye mecbur oldum. Artık sabah olduktan sonra görmek mümkün olur diye düşünüyor­dum. Sabahleyin erken iskeleye gittiğimde motorun orada olmadığını gördüm. Oradaki kayıkçılardan sordum. Motorun hareket ettiğini söylediler. Gündüz saat 8 dolaylarında motor boş olarak geri döndü. Tekrar motora gittim. Fakat hiçbir tayfa ile temas ettirilmiyordu. Birkaç gün sonra tayfaların birisinden aldığımız bilgiye göre, Sürmene açıklarında ayakları ve elleri bağlı olarak denize attıklarını söylediler. Yalnız Suphi yoldaşın ailesinin, geri döndüğü zaman Kahya tarafından çıkarıldığını haber aldık. Hangi evde olduğunu haber almak üzere uğraştım. Fakat hiçbir taraftan malumat alamadım. Başlangıçta Kâhya’nın evinde olduğunu, ardından Nemlizade Ragıp Bey’in evinde olduğunu söylediler. Bazen üç-dört defa olmak üzere evlerinin kapılarından geçiyor­dum. İhtimal rast getiririm veya pencereden bakarken görüp nerede olduğunu haber alırım diye uğraştım. Fakat hiçbir taraftan haber almadım. Daha sonra, epey zaman geçtikten sonra, kadının Kâhya tarafından Rizelilere hediye edildiğini ve orada bir zevk arasında öldürül­düğünü haber aldım.”

    edebiyat-10
    Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin Millî Mücadele’ye katılmak için 3 Ocak 1921’de İnebolu’ya geçti. Nâzım Hikmet, Mustafa Suphi ve arkadaşlarını ölümsüzleştirecek şiirler yazacaktı.

    Mustafa Suphi ve arkadaş­larının öldürüldükleri bilgisi, Batum’daki TKF Harici Bürosu tarafından ancak 2 ay sonra bütün açıklığıyla öğrenilebildi! TKF Harici Büro Üyesi Ahmet Cevat (Emre), 3. Enternasyonal Doğu Şubesi Müdürü Pavloviç’e gönderdiği 2 Nisan 1921 tarihli mektubunda şöyle yazdı:

    “Kaybolan bu yoldaşlarımızın talihi hakkında iki ay müddetince hiçbir bilgi alamadık. Ama sonra anlaşıldı ki, onlar Trabzon burju­vaziyesinin satılmış cellatlarının darbeleri ile öldürülmüşlerdir… Anadolu burjuvazisi, vahşi cinayetlerinin cezasız kalacağını bildikçe, komünistlere karşı canavarca takibini devam ettirir.”

    edebiyat-12
    Moskova’da çıkan Kızıl Şark dergisinin 1923 tarihli sayısında Mustafa Suphi ve Ethem Nejat anılmıştı.

    Mustafa Suphi’nin Yeni Dünya gazetesini çıkarmayı yoldaşlarına bir vasiyet olarak bıraktığı günlerde, Nâzım Hikmet de yol arkadaşı Vâlâ Nureddin’le Milli Mücadele’ye katılmak için Sirkeci’den bindiği Yeni Dünya vapuruyla 3 Ocak 1921’de İnebolu’ya ulaşacaktı. Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledilme haberini ilk ne zaman öğrendi bilmiyoruz. Büyük bir acı ve keder içinde haberi aldığı ve Mustafa Suphi’yi bir ömür unutmadığı ve unatamadığını ise şiirlerinden çok net biliyoruz. Nâzım Hikmet, Mustafa Suphi için ilk şiirini “Onbeşler İçin” ismiyle 1922 yılında Batum’da yazdı. 1923’te Moskova’da yazdığı “28 Kanunisani” şiiri Mustafa Suphi’leri unutulmamak üzere tarihe notlayacaktı. 1925’te ise onlar için “Kalbim” ve “Onbeşlerin Kitabesi” şiirini yazdı.

    edebiyat-11
    Mustafa Suphi’nin 1912 tarihli Vazife-i Temdin kitabı. “Kardeşim Osman Bey’e” denilerek imzalanmış.

    1923’te Moskova’da, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldü­rülmelerinin ikinci yılında, Kızıl Şark Matbaası’nda “Bütün Dünya İşçileri Birleşiniz! 28-29 Kanunisani 1921, Karadeniz Kıyılarında Parçalanan Mustafa Suphi ve Yoldaşlarının İkinci Yıldönümü” kitapçığı basıldı. Buradaki “28 Kanunisani” şiiri Mustafa Suphi’yi ve arkadaşlarını ölümsüzleştirirken, katliamı da silinmemek üzere bir hakikat vesikası olarak tarihe asacaktı:

    28 KÂNUNİSANİ

    (…)

    – On beş kasap çengelinde sallanan

    on beş kesik baş

    – On beş arkadaş

    – Yoldaş

    bunların sen

    isimlerini aklında tutma

    fakat

    28 kanunisaniyi unutma!

    (…)

    BAKÜ’DE YAPILAN GÖRÜŞMEDEN…

    Stalin: ’Anadolu’daki bir takım komünistler cezalandırılmalı…’

    9 Kasım 1920’de Bakü’de yapılan görüşmede Stalin, Ankara hükümetinin temsilcisi Memduh Şevket (Esendal), Mustafa Suphi, Azerbaycanlı Bolşevik devrimci Neriman Nerimanov ve Stalin’in en yakınındaki isimlerden Sergo Ordzhonikidze katıldı. Görüşmede kritik an, Stalin’in Türkiyeli komünistlerle ilgili cümleleriydi ve bunların o zamana kadar tercüme yapan Mustafa Suphi tarafından değil, Nerimanov tarafından iletilmesini istedi. Memduh Şevket’in, Kazım Karabekir’e gönderdiği şifreli rapor. Mustafa Suphi, bu görüşmeden tam 80 gün sonra öldürülecekti.

    Çorlu doğumlu Memduh Şevket Esendal (1883-1952) İstanbul Erkek Lisesi’nde eğitim gördü. Rusça, Farsça, Fransızca öğrendi. 1906’da İttihat ve Terakki Cemiyetine üye oldu. İngiliz kuvvetle­rinin İstanbul’daki İttihat ve Terakki merkez binasını bastıkları 13 Kasım 1918 tarihinde binada bulunan Memduh Şevket kaçma­yı başardı. İstanbul hükümeti tarafından kovuşturmaya uğrayıp takip edildiği için Türkiye’de ve İtalya’da bir süre gizlendi.

    edebiyat-kutu-1

    1920’de işgale karşı Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısı üzerine Ankara’ya gitti ve Millî Müca­dele’ye katıldı. Mustafa Kemal Paşa bu süreçte Bolşeviklerin askerî ve maddi yardımından faydalanabilmek için Memduh Şevket Bey’i Bakü’ye gönderdi; Azerbaycan’da en güvendiği kişilerden biri oydu. Memduh Şevket Bey ilk şifreli telgrafını 1 Ocak 1920’de çekti. 12 Ağus­tos 1920’de Bakü mümessili oldu ve 15 Ağustos 1920’de kendisine diplomatik pasaport verildi. Bakü’deki durumu Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir’e ve Mustafa Kemal Paşa’ya gün gün şifreli telgraflarla rapor etti (Esendal, Bakü’deki görevinin ardından Kabil’de orta elçilik, TBMM’de 4 dönem milletvekilliği, 1941-1945 arasında CHP Genel Sekreterliği yapacaktır).

    9 Kasım1920 tarihinde Josef Stalin (1878-1953), Bakü’de bulunduğu sırada Memduh Şevket’in görüşme teklifini kabul etti. 3 saate yakın süren görüşmede masada Mustafa Suphi, Azerbaycanlı Bolşevik devrimci ve Halk Komiserleri Başkanı Neriman Nerimanov (1878-1953) ve Stalin’in en yakınındaki isimlerden Sergo Ordzhonikidze (1886-1937) vardı.

    edebiyat-kutu-2

    Görüşme boyunca masada Türkiye Komünst Partisi reisi olarak bulunan Mustafa Suphi, Rusçadan Türkçeye çeviri yaptı. Ta ki Stalin, Türkiye’de “Millî Mücadele aleyhinde propaganda yapan komünistler” ile ilgili konuşuncaya kadar! Stalin, Mustafa Kemal Paşa’nın propaganda yapan komünistleri hapse atma­sını övdü ve bu sözlerini Mustafa Suphi’nin değil Nerimanov’un çevirmesini-nakletmesini isteyerek şöyle devam etti: “Biz » onlara (Türkiye’deki komünistlere) öyle bir ders vereceğiz ki bir daha propagandanın ne demek olduğunu anlayacaklardır.” Bu sözler, Türkiye’deki komünistler ve Türkiye’de devrim faaliyetlerini işçi ve köylü nezdinde bir Bolşevik modeliyle sürdürmek isteyen Mustafa Suphi ve arkadaşları için de bir dönüm noktası olacaktı. Mustafa Suphi o görüşmeden tam 80 gün sonra Trabzon’da, yanındakilerle birlikte öldürüle­cekti.

    Memduh Şevket Bey görüşme biter bitmez, görüşmeyi kendi aralarındaki özel şifreleme yöntemiyle ve telgrafla Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir’e iletti. Kâzım Karabekir şifreli telgrafı çözdü ve okudu. Yaklaşık 1 ay sonra, bir başka şifreli telgrafla 6 sayfa olarak 3 Aralık’ı 4 Aralık’a bağlayan gece Ankara Hariciye Vekâleti’ne gönderdi. Yakla­şık 104 yıl boyunca gizli kalan bu çok önemli görüşme şimdi açığa çıkıyor ve tarihe ışık tutuyor:

    “Ruslarla Münasebetimiz

    Karargah 3 / 4-12-336 [1920]

    Hariciye Vekâletine

    Bakü’de Memduh Şevket Bey’den alınan 5 Teşrinisani [Kasım] tarihli raporun sureti atide arz edilmiştir.

    Şark Cephesi Kumandanı Kazım Karabekir

    Suret

    edebiyat-kutu-3

    Savet [Sovyet] işleri hariciye komiseri [Sovet narodn­ych komissarov SSSR] Stalin [1878 -1953] Bakü’ye geldi. Pek mühim bir adam olduğu cihetle kendisiyle görüşmek istedim. Mülakatta Nerimanov ve Mustafa Suphi ve Şark Cephesi Harbiye Siyasi Komiseri Orjenikitze [Sergo Ordz­honikidze] hazır bulundular. Evvela Stalin söze başlayarak Talat ve Enver Paşaların Anka­ra’yla münasebetlerinin neden ibaret olduğunu sordu. Ankara’nın bu zevâta hiç bir vazife verme­miş olduğunu söyledim. Bu suali niçin sorduklarını söylemek kabil ise belki daha vâzıh [açık] cevap verebileceğimi ifade ettim. Enver Paşa’nın Türkiye’ye muavenet­te [yardımda] bir hayli gayreti bulunduğunu; bu defa yine silah tedarikiyle Anadolu’ya sevkede­ bilmek üzere Berlin’e gitmiş olduğunu; halbuki o hidemâtıyla [hizmetleriyle] bilahare muârız [muhalif] bir vaziyet almasına eğer memleket ahvali müsait ise buna şimdiden mümânaat [engel] olunmak ve Rusya tarafından yapılan muavenetleri kes­mek için meseleyi tetkike lüzum gördüklerini ve resmi mümessil [temsilci] olmak sıfatıyla bunu benden sorduklarını ifade etmesi üzerine; manidar bir surette hakkımızdaki bu takayyüd [dikkat] ve ihtimamlarına teşekkür etmek lazım geldiği, ancak bizim ah­val-i dahiliyemizle kafi derece meşgul bulunduğumuzu Enver ve Talat Paşa’lara gelince, böyle bir vaziyet almalarına memle­ketin müsait olmadığını, onların bütün menfaatleri Anadolu hükümetini takviyeden ibaret bulunduğunu ve bunun hilafın­da hareket ederlerse büsbütün kuvvetten düşeceklerini ve müsterih olmalarını söyledim.

    Sonra Stalin Anadolu’da sosyalizmin mevcut olmadığını, buna müsait saha da bulunma­dığını ityândan sonra da Türkiye’nin hangi gayeye vüsul [ulaşma] için harb ettiğini sordu. İstanbul veya İzmir’i alırsa sulhe razı olup olmayacağını da ilaveten sual etti. Sosyalizmin dünya yüzünde tesisine bugün her milletten ziyade Türklerin taraftar ve hahişker [istekli] olduklarını, zira kapitalist ve emperyalist sistemi baki kaldıkça Avrupa sermayesinin cebir ve tazyikinden kendile­rini kurtaramayacaklarını, bu harb-i umumiden sonra tekrar kapitalizm galebe ederse [üstün gelirse] artık büsbütün esir olacaklarını pek iyi bildiklerinden İtilaf Devletleri’nin mütareke­den sonra gösterdikleri zulm ve tazyikin yardımıyla Avrupa’ya karşı kıyam olunduğu ve bu itibarla Türkiye’deki hükümetin bir inkilap hükümeti olduğunu ve kendi usûl ve teşkilatını değiştir­miş olduğunu, memlekette bundan sonra her şeye bizzat Millet Meclisinin hâkim olduğunu ve muktedir olursa kapitalizmin dün­ya yüzünde sukutuna [düşüşüne] kadar mücadelede devam edip kendini kurtarmak isteyeceğini ve nihayet kudreti yettiği mertebe çalışacağını söyledim.

    edebiyat-kutu-4

    O halde İstanbul ile Ankara arasındaki müzakerata ne demelidir dedi ve Orjenikitze bir İngiliz rahibinin müzakerata memuren Ankara’ya gönderildiğini söyledi. Ben cevabımda Ankara’nın İngilizlere aldanmayacağını ve bu müzakeratın sizi al­datmaktan başka mahiyette olmadığını yalnız bu mücadelede devam eylemek için Türkiye’nin muavenete muhtaç bulunduğu bu mücadelede Rusya’nın menafiine de [çıkarlarına da] muvafık [uygun] bulunduğu halde acaba niçin Rusya hükümeti bize muavenet etmek istemiyor diye sordum. Stalin düşündükten sonra yolların uzaklığından bahsetti. Nahçıvan kış hasebiyle bir kaç gün sonra kapanacak, hatta oradaki askerlerini bile iaşe edemeyecekleri [yiyecek ve ihtiyaçlarını karşılayamayacakları] cihetle ya geri çekecekler ya oraya Ermenistan tarîkiyle [yoluyla] erzak göndermeye çalışacaklar. Kars yoluna gelince bunu açmak için hem Kars hem Tiflis’i ıskata [düşürmeye] ihtiyaç olduğu halbuki Fransızların İstanbul’da Batum’a ihraç edilecek Senegal fırkaları bulunduğu bugünlerde denize dökülmek üzere bulunan Vrangel ordusunun da [1920’de Bolşeviklere yenilme­leri üzerine, 1920’nin Kasım ayında General Wrangel komuta­sındaki Beyaz Ordu sivillerle birlikte itilaf devletlerinin yardımıyla Kırım’dan İstanbul’a geldi] Batum’a ihraç edilebileceğini böyle bir cephe ihdâsı da [ortaya çıkarmak] şimdilik doğru olmadığı ve hatta Gürcüleri tutmak üzere Azerbaycan’ın oraya neft ver­mekte olduğu, deniz yoluna gelince onun da tehlikesine mebnî [yüzünden] ciddi bir muavenete imkân olmadığını mamafih bir fırsat zuhurunda elden gelen yardımın edileceğini söyledi.

    Ben dedim ki, ifadelerini dinledim ve mahzun oldum. Çünkü neticeleri şudur ki Anadolu’ya muavenet isteriz ancak mümkün değildir. Fakat beis yok biz muktedir olduğumuz müddetçe ça­lışacağız. Ayrıca kendilerine teşekkürler ederim. Çünkü fikirlerini vâzıh [açık] bir surette ifade ettiler. Bize şimdiye kadar pek çok şeyler vadettiler idi. Mevsim şimdiye kadar yaz idi. Bakü’de bulundurulacağı vadedilen toplar ve cephane bulundurulsa idi çoktan Anadolu’ya gitmiş bulunurdu. Müteaddid [birçok] defalar icbar edilen [zorlanan] ve hatta çapları, ecnasları bile tayin edilen bu şeyler bugün dahi sevk edilememiştir.

    edebiyat-kutu-5

    Stalin benim Rusya’dan nevmid [karamsar] olduğum fikrini hemen tashih ve beni Rusya’nın maksatları Türkiye lehine bulunduğuna ve muktedir oldukça yardım edeceğine yakînen fikriyle şimdilik vaziyet böyle ise de tebeddül edebileceğine Türkiye’ye muavenet fikrinden asla feragat etmediklerini dair ifadatta bulundu. Bizim üzerimizde icra edeceği fena tesiri peşi­nen izale etmiş olmak maksadıyla bu esnada Rusya ile Türkleri Ermeniler üzerine atmakla itham ettikleri gibi buna karşı Rus­ya’nın Türkler ile bir münase­beti olmadığını ilan edeceğini ve hatta bu kabilden bugünler­de İngiltere ile sulh müzakerâtı­na başlamaları muhtemel bulunduğunu fakat bunların hiçbirinin ciddi olmadığını ve sulh İngiltere ile İtalya’yı Ameri­ka’dan ve Fransa’dan ayırmak maksadıyla yapıldığını ve yine İngiltere’nin ve İtalya’nın ahvâl-i dahiliyeleri Rusya’ya karşı ha­rekâta müsait bulunmadığı diğerlerinin ise Bolşeviklere karşı kati bir darbe vurmak fikrinde bulunduklarını söyledi.

    Ben bu son ifadeden müteessir olduğumu söyledim. Mutaassıp Avrupa karşısında Türkiye’yi yalnız bırakırsanız bir ehl-i salib [Haçlı] ordusuna güzel bir zemin hazırlanmış oluyor. Bu hal Şura [Sovyetler] Rusyası’nı müteessir etmez mi dedim. Lakin bu fikrimin varid olmadığını ve İtilaf’ın kuvvet sevk edemeyeceğini söyledi. Ve ilave ederek bizim zabitan­dan mürekkep bir heyet Türkiye’ye gönderilmek üzere ihzar edilen mühimmatın sevkini murakabe etmesini [denetleme­sini] teklif etti. Stalin bu heyetin gönderilmesinde ısrarını da hükümetime yazmamı vadeyledim. Sonra Ermenistan sefiri Legran’ın verdiği notayı gördüm. Gürcü gazetelerinin ifadele­rine göre bu ültimatomda Türkiye’ye mühimmat nakletmek üzere Kars demiryolunun Rusya’ya teslimi teklif olunuyor. Stalin bu mesele hakkında Şehzan’ı buraya çağırdığını ve şimdilik vâzıh malûmatı olmadığını söyleyip bir şey demek istemedi. Azerbaycan’ın Ermenistan ile sulh aktetmek üzere olduğunu işitiyorum bu hususta da ne düşünüyorsunuz dedim. Nerimanof cevap vermekte acele etti. Ve bunun yalnız Taşnaklar ile komünistlerin mübadelesine dair olduğunu söyledi. Halbuki ketm-i hakikat etti [gerçeği gizledi] sanırım.

    edebiyat-kutu-6

    Stalin bir takım komünistlerin Anadolu’ya girip ordu arasında harp aleyhinde propaganda yapıp orduda iki taraf peydah ettiklerini ve Mustafa Kemal Paşa’nın onları haps ettiğini ve pek isabet ile komünistleri şiddetle tecziye etmeli [cezalandırmalı] dedi. Ve ilave ederek biz onlara öyle bir ders vereceğiz ki bir daha propaganda ne demek ol­duğunu anlayacaklardır dedi. Bu ifadeyi tercüme etmesini Nerimanof’a söyledi. O zamana kadar Mustafa Suphi ter­cüme eyliyordu. Bu son muameleden müteessir oldu. Bu mülakat üç saat devam etti. Ben nevmid görünüp kalkacak olunca o söz bulup oturttu. Ve beni müteessir göndermek istedi. Bu adam Gürcü program takibine taraftardır ve Lenin’in en mühim muavinidir. Muhaberat güçtür. Bir kaç gün sonra Batum’dan bir kurye çıkarmak istiyorum. Bugün buraya bir Gürcü bir Ermeni heyeti gelip Ruslardan tavas­sut [aracılık] etmelerini rica etmiş olduğunu duydum. Bize bir kurye çıkarmanızı rica ederim. Tarih dokuz Teşrinisani.

    Azerbaycan mümessili Memduh Şevket

    Açtım 4 Kanunuevvel [Aralık] 36”

  • Canından bıkmak ve sonra ‘öbür taraf’a doğru bakmak

    Canından bıkmak ve sonra ‘öbür taraf’a doğru bakmak

    Edebiyatçıların ölüm karşısında, ölüme yaklaşırken kaleme aldıkları satırlar, Türk şiirinde de önemli bir yer tutar. Özellikle önceden bilinen, hastalıklarla gelişen kaçınılmaz akıbet… Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan Ziya Osman Saba’ya, Cahit Külebi’den Behçet Necatigil’e, Özdemir Asaf’a, Necip Fazıl Kısakürek’ten Can Yücel’e literatürdeki unutulmazlardan bir seçki.

    Türk şiirinde hastalık ve ölüm izlekleri geniş yer kaplar. Bir inceleme yapmaya kalkışma­dım bu konuda; girişecek olsaydım girişte motto olarak Neyzen Tevfik’in ünlü “Hekimlere Naz” şiirinin ilk 3 beyitini kullanırdım:

    “Bir kazazedeyim midemi tıp tepti benim,
    kırk katır tepse yılmazdı şu aciz bedenim.
    Kapladı her yanımı sancı, elem, ağrı bere,
    bir mezar oldu cihan, sanki etıbba haşere!
    Hastahane sanarak çok yere girdim çıktım,
    ibret aldım oralardan ve canımdan bıktım.”

    kagit-uzerinde-1
    BEHÇET NECATİGİL

    Konuya buradaki mizahi ton ve üslupla yaklaşan örnek sayısı azdır, çoğu şiirde dramatik atmosferin etkisiz kılındığı göze çarpar; doğaldır. Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan Ziya Osman Saba’ya, Cahit Külebi’den Özdemir Asaf’a, hastalık şiirlerini içeren eksik ve yetersiz bir “Tıp Şiirleri Antolojisi” çerçeveye ışık tutuyor gene de. Ama asıl vurucu şiirler, kanserle çarpışmış iki şairde öne çıkıyor: Behçet Necatigil ve Can Yücel.

    kagit-uzerinde-2
    CAN YÜCEL

    13 Aralık 1979’da akciğer kanserinden ölen Necatigil, gerek Yayımlanmamış Şiirler’in 1979 tarihli bitirilmemiş şiirlerinde, gerek ölümünden sonra Kâmuran Şipal’in hazırladığı Söyleriz’de (1980), hastalığından “dolaylı” izler taşıyan, ölüm iz­lekli dizeler kurar: “Her ölüm daha çok ölüm demek­tir”, “Ölüm gibi birtakım / İlişkilerden kurtarıyor” ya da “Dostlar da şimdi/Düşmandan farksız”. Koyu bir ruh hâlinin yansımaları… Son iki dize “Kanser Grafisi” şiirinden.

    Asıl dolaysız göndermeler ise “Tiryak” ve “Bronskopi”dedir. İlki, hastalığın baş tetikleyicisine göndermeyle yazılmış dörtdörtlük şiir; ikincisi ise adresi veriyor:

    “Ağzınızda sigara
    Bir yanar bir söner
    İçinize çekmeyince
    Siz kanser değilsiniz.”
    İkincisi, sertin serti,
    handiyse bir tıbbi tanı metni:
    “Genel anestezi altında
    Sağ ana bronşa girildi”
    diye başlayan ve tokat gibi biten bir şiir:
    “Hasta bu durumda
    Bir mediasten tümörü
    İzlenimi veriyor
    İnoperabl bir tümör.”
    Altında 10 Kasım 1979 yazıyor şiirin; ölümünden 33 gün önce.

    ***

    Can Yücel’in hastalığı sürecinde yapılan bir söy­leşiden alıntı:

    kagit-uzerinde-3
    EDİP CANSEVER
    kagit-uzerinde-4
    NECİP FAZIL KISAKÜREK

    “Yarım kalan şu ki; insan yaşarken yaşamın ku­rallarından biri olan ölümü unutuyor. Mesela Fazıl Hüsnü’nün bir şiiri vardır: ‘Kimse getirmiyor aklına ölümü’ diye. Bence ölüme de temas etmeli. İnsan yaşarken her zaman hatırlamalı ölümü. Bu bir bilinç meselesi. Aynı zamanda insanın hayatına aslen ke­yif katıcı bir şey. ‘Ölmek için yaşıyoruz’ demek daha keyifli. Çünkü ölümü unutmaman, yaşama, yaşadı­ğın ana daha fazla sahip çıkışını getiriyor peşisıra. Bundan ötürü, ölümle beraber yaşamanın verimli bir hayat tarzı olduğuna inanıyor ve öyle yaşama­manın yarım yaşamak olduğunu iddia ediyorum. İnsan ölümle bitişik yaşarsa, bu ölüm korkusu daha fazla yaşama sahip çıkmaya yol açar. Daha ‘tam’ yaşamayı sağlar. Düşünmemeyi eksiklik hissediyo­rum. Sonunda hiç ölüm yokmuş gibi yaşıyor insan.

    kagit-uzerinde-5
    ÖZDEMİR ASAF

    Hastalıkla doğrudan doğruya ilişkisi var. Hastalık başka bir şey. ‘Hastalığın sonucu ölüm olsa bile, seyri bambaşka bir şey’. Acısı, ateşi var, sana bakanların haklı olarak sana verdikleri duygu­sal acı var, iğneler var, ameliyatlar var. Var da var. Hastanede bir sürü hastayla beraber yaşıyorsun. Çok da uzun sürerse hastalık bir hayat tarzına dö­nüşüyor. Başıma gelen neyse onu daha iyi anlamak için çaba gösteriyorum: ‘Urartulu bir ur’. Her şey konu oluyor da hastalık niye konu olmasın!

    Hastalığı irdelemek…
    Hastalığın girdisini, çıktısını,
    siyahlığını, aydınlığını irdelemek

    gerekir. Mesela 16’ncı yüzyıl Fransız yazarı Montaigne’in Denemeler’ini okursa­nız, kitabın yarısı hastalık ve ölüm hak­kında. Adam neşeli bir herif aslında, safra kesesinde taş varmış. Ameliyat da kolay değil. Doktorlar da söylüyor zaten, bu taş ağrıları, safra kesesi ağrıları ‘çok bok’ ağrı­lar. Sinirlere dokunuyor, sistemi bozuyor. O dönemlerde ağrı kesici ilaçlar da geliş­memiş. Adam ağrı içinde ‘o kaplıca senin, bu kaplıca benim’ dolaşıyor. O, hastalıkla yaşamayı öğrenmiş. Ama bu da demek­tir ki; eğer canım yanıyorsa aşağı yukarı yaşıyorum.”

    kagit-uzerinde-6
    PEYAMİ SAFA
    kagit-uzerinde-7
    FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA

    Can Yücel’in ölümünden az önce, ağır hastalığı (ağız boşluğu kanseri) sırasında yaptığı son söyleşiden seçtim bu parçaları. O dönemde ölüm fikrini soğukkanlı bi­çimde karşılamadığı söyleniyordu -insan­lar tuhaf; neden ölmekten korkma hakkı olmasın(dı ki) Can Yücel’in?

    Ölüm ve hastalık konusunda canalıcı saptamalar yapmış. Edebiyatımızın pek seyrek açıldığı alanlar. Yazmak şart mıdır? “Hiçbir şeyi” yazmak “şart” değildir.

    Şart koşmuyorum. Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Vüs’at O. Bener’in Kapan’ı, Karasu’nun “Acı Çeken Gövde”si ayarında daha çok tanık-metin olmuş olsaydı elimin altında, dilerdim; dilimde.

    kagit-uzerinde-8
    VÜS’AT O. BENER

    Hastalığı irdeleme gerekliği üzerinde durmuş Can Yücel. Ve: Bir hayat tarzına dönüşmesinden dem vurmuş. Yaşayan(lar) bilir; ama her yaşayanın ardında bir yaşantı belgesi bırakması beklenemez. Can’ın sözleri, kısa bir söyleşi kesitinde bile canalıcı yorumlar getirilebileceğinin kanıtı.

    Kanserini şiirlerinde de ağırlamaktan geri durmamış, Neyzen’in mizahî çizgisine yakınlığını bir bakıma vurgulamıştı: “Paradoks Tersyüz”den “Requiem”e, habis ur merkezdedir. “Cihat için Cahit”teyse asıl tersyüz işlemine başvurur:

    “Cahit ki bu hasta düzende sağlıklı bir kanserdi.”

    ***

    Ölüm izlekli şiirlere dönecek olursam, ilginç yak­laşım ortaklıklarının göze çarptığını söylemeliyim.
    Edip Cansever’in
    “Ölü mü denir şimdi onlara
    Kımıldamıyor gözbebekleri”
    dizeleriyle, Necip Fazıl’ın “Ölünün Odasında”ki dizeleri buluşuyor:
    “Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana,
    Gözleri renkli bir cam, sanki mıhlı tavana.”
    Şairin “hidayet öncesi”, koyu Baudelaire etkisin­deki döneminin başat izlekleri arasındadır ölüm:
    “Bu benim kendi ölümüm, bu benim kendi ölüm
    Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm.”

  • Bir alim değil bir arif; siyasetçi değil, bir fikir insanı

    Bir alim değil bir arif; siyasetçi değil, bir fikir insanı

    Ziya Gökalp Türkiye’deki sekülerleşme hareketine önemli katkılarda bulunmakla birlikte, fikirlerinde önemli bir “İslâmi damar”ın da bulunduğu bir düşünürdü. Kendisinin de dile getirdiği münzeviliği, iki cami arasında bî-namaz kalmış olmasının dışavurumuydu. 1908’den 1924’e siyasette yer almıştı; ama siyasetten anlayan ve hoşlanan biri olmadı.

    Türk düşüncesinin 20. yüzyıldaki en önemli isimlerinden Ziya Gökalp, 100 yıl önce, 25 Ekim 1924 sabahı vefat etti. Resimli Ay dergisinin bu hadiseden kısa bir süre sonra yayımlanan 10. sayısın­da Zekeriya Sertel, Gökalp’in “hüzün ve inkisar (kırgınlık) içinde” öldüğünü iddia etmiş­tir. Sertel, Gökalp’in bu hâlini unutulmuşluğa, artık kimsenin kendisini arayıp sormamasına, bir de sosyoloji dersleri vermek üzere dönmek istediği İstanbul Darülfünunu’nun bu isteği kabul etmemiş olmasına bağlıyordu.

    Gökalp’in kendi kaleminden çıkma bir dizi yazı, Sertel’in bu iddiasını doğrular niteliktedir. Nitekim Ziya Bey, çoğunlukla iç diyaloglarını anlattığı ve 1923 Mayıs ayından itibaren Cumhûriyet gazetesinde yayımla­nan “Çınaraltı” adlı yazı dizisinde kendini bir münzevi olarak gös­termiştir. Ankara’dan İstanbul’a tedavi olma amacıyla gelmiş olan Gökalp, hem Diyarbakır Milletvekili olarak yer aldığı TBMM’den hem de genel merkezi artık Ankara’ya taşınmış olan Türk Ocağı’ndan ayrı düşmüştü. Ancak, yeniden Darülfünun’da ders vermek istemiş olması biraz düşündürücüdür; zira bu istek bir anlamda milletvekilliği görevin­den uzaklaşma isteği olarak da görülebilir. Şöyle de söyleyebili­riz: Gökalp, Darülfünun’da ders vermek istediğine göre, henüz ölümü düşünmüyordu; ama bu, aynı zamanda Ankara’ya ve milletvekilliğine dönmeyi de düşünmediği anlamına gelir. Peki Ziya Bey’in İstanbul’a gitmek için rahatsızlığından başka bir gerekçesi daha var mıydı?

    Ziya Gökalp, saltanatın kaldırılması fikrini en erken benimsemiş olanlardandır. Daha Büyük Taarruz’dan bile önce, Küçük Mecmûa’nın 10 Temmuz 1922’de yayımlanan 6. sayısında, “Tarihî bir şevkete malik olan bir saray, vatanın istiklâl ve hürri­yetini, kendi -fena anlaşılmış menfaati- için, en hain düş­manlara sattığı anda parlak bir maziden kalan bütün şan izlerini derhal kaybeder” diye yazmıştır. Bu duruşuna sonraki aylarda yeni Türkiye’den neler bekledi­ğine ilişkin yazdığı makalelerin içerikleri de eklenince; Ziya Bey 2. TBMM için yapılan seçimlerde Mustafa Kemal Paşa tarafından Halk Fırkası adayı gösterildi ve memleketi Diyarbakır’dan mil­letvekili seçildi. Artık cumhuri­yeti ilan etme aşamasına gelmiş olan Mustafa Kemal Paşa’nın o dönemde Gökalp’i kendisine çok yakın gördüğünü kanıtla­yan diğer bir gelişme de, diğer birkaç kişiyle birlikte Gökalp’ten cumhuriyetçi bir anayasa taslağı hazırlamasını istemiş olması­dır. Bugün elimizde Gökalp’in bu amaçla aldığı notlar olduğu gibi, bu notlar üzerine yapılmış akademik çalışmalar da mevcut­tur. Ancak ilginç olan şudur: Ziya Gökalp 2. TBMM açıldıktan sonra, Kânûn-ı Esâsî Encümeni’ne (Anayasa Komisyonu) üye seçil­memiştir!

    Ziya Gökalp
    Ziya Gökalp, başlangıcından itibaren gerek Mustafa Kemal’in gerekse Millî Mücadele’nin en büyük destekçilerinden biri olacaktı.

    Son yıllarda yayımlanan bazı kıymetli çalışmalar Ziya Gökalp’in Türkiye’deki sekü­lerleşme hareketine katkılarını yadsımamakla birlikte, bu önemli düşünce adamının fikirlerinde önemli bir “İslâmi damar”ın da bulunduğunu gösterdi. Bunun bir sonucu olarak görebileceğimiz bir nokta, Gökalp’in siyasetten tamamen arınmış bir ha­lifeliğe pek karşı olmama­sı ve cumhuriyet yönetimi altında bile halifeliğin sür­mesinden yana olmasıdır. Gerçi anayasa hazırlıkları sırasında halifelikten hiç sözetmediğini, dolayısıyla da sözkonusu kurumu devletin dışında bıraktığını biliyoruz. Yeni anayasa için aldığı notlar arasında sadece, “Halife ailesine mensup olanlar mebus seçilemezler” biçiminde bir kayıt var. Bu da halifeliği kaldırmaya karar vermiş olan iktidarın Ziya Bey’i Anayasa Komisyonu’nun dışında bırakmasına neden olmuştur kuşkusuz. Tabii tek nedenin bu olamayacağı da açıktır.

    Ziya Gökalp’in bazı ya­zılarında Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasal sistemini beğendiğini, zira bu sistemin birarada bulun­maları çok güç olan iki ilkenin, ulusal egemenliğe dayalı bir demokrasiyle güçlü bir yürütme erkinin görece iyi bir sentezi olduğuna inandığını görüyoruz. Öte yandan Türkiye toplumu­nun Amerikan toplumuna çok benzediğini, hattâ Türkiyelilere “Şark’ın Amerikalıları” dediğini de biliyoruz. Mustafa Kemal Paşa’ya hayran olan Ziya Bey, onu da düşünerek anayasa çalışma­ları sırasında Amerikan tarzı bir başkanlık sistemi öngör­müş, ama federalizme kadar gitmeyerek 20 Ocak 1921 tarihli Teşkîlât-ı Esâsiyye Kânûnu’ndaki yerinden yönetim ilkelerini neredeyse kelimesi kelimesi­ne benimsemiştir. Köklü bir devrime hazırlanan iktidar için böyle bir idari yapılanma hayal bile edilemezdi tabii. Nitekim 1924 Anayasası’nda yerinden yönetimin adı bile anılmayacak, yeni anayasa bu konuda sadece Teşkilât-ı Esâsiyye Kânûnu’nun değil, 1876 Anayasası’nın bile gerisinde kalacaktı.

    Güncel siyasete ilişkin yazı yazmak gibi bir âdeti olmayan Ziya Gökalp, yeni devletin yapısının ortaya çıkış sürecinden böylece dışlanırken de hiçbir şey yazmamıştır. Ne cumhuri­yetin ilan ediliş biçimine ilişkin tartışmalara ne de hemen Kasım 1923’te ortaya çıkan halifeliğin geleceğine ilişkin polemiklere karışmamıştır. Hilafetin kaldı­rılması ve yeni anayasa görüş­meleri sırasında da adına Meclis tutanaklarında rastlanmaz. Öte yandan 13 Mart 1924 tarihinde İstanbul’da şamanizmin özel­liklerine ve kadınların eski Türk toplumundaki saygın konumları­na ilişkin bir konferans verdiğini de biliyoruz. Özetle söyleyecek olursak, 1923’ün Kasım ayında bir muhalefet partisi­nin kurulmasıyla so­nuçlanacak olan Meclis tartışmalarının başla­dığı sıralarda, Ziya Bey artık Ankara’dan ve iktidar çevrelerinden kopmuştur. Ancak bu tespit, Gökalp’in ortaya çıkmaya hazırlanan muhalefete katılmış olduğu anlamına da gelmiyor. Zekeriya Sertel’in değindiği hüzün ve Gökalp’in kendisinin de dile getirdiği münzeviliği, iki cami arasında bî-namaz kalmış olmasının dışavuru­muydu.

    cumhuriyet-2
    Gökalp’in vefatının 10. yılında (1934) yapılan anma töreni. 26 Ekim 1934 tarihli Cumhuriyet gazetesi haberi.

    Ziya Gökalp, Mustafa Kemal Paşa’ya büyük bir sevgi ve güvenle bağ­lıydı. Gazi’ye seslenen şu mısralar onun kaleminden çıkmıştır:

    Sen dâhisin, buna çoktan inan­dık,

    Mefkûresiz rehberlerden pek yandık.

    Garpte şarklı yaşayıştan usandık,

    Kurtar bizi bu karanlık zindan­dan.

    Ancak Ankara’daki rejimin tuttuğu yoldan da hiç mem­nun değildi. 1924 Anayasası’nı okuduğunu ama beğenme­diğini varsayabiliriz. Her ne kadar laikliğe karşı bir duruşu hiç olmamışsa da halifeliğin kaldırılmasını da tercih etme­yenlerdendi; tıpkı o sıralarda bunu istemeyen eski İttihatçı mesai arkadaşı Hüseyin Cahit Yalçın gibi. Rejimin iktisat politikasından da pek hoşlan­mıyordu. 26 Temmuz 1924’te Cumhûriyet gazetesinde çıkan “İktisâdî adem-i merkeziyyet” başlıklı yazısında iktidarın aşırı müdahaleci iktisat politikasını hiç de dolaylı olmayan bir yoldan eleştirip, “Dünyanın her tarafın­da, iktisadî hayat, siyasî hayata ‘gölge etme başka ihsan iste­mem’ demektedir” diye yazmış­tır. O günlerin İstanbul’undaki liberal çevrelerin altına imza atabilecekleri bu sözler, bazıla­rına “yaşasaydı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na katılırdı” bile dedirtebilir.

    Ziya Gökalp hakkında bilimsel kişiliğiyle siyasal kişiliğinin birbirine zararının dokundu­ğuna ilişkin bir değerlendirme yapılmıştır. Ancak, Mehmet Emin Erişirgil’in söylediği gibi, Ziya Bey gerçek bir alim değil, eski usul bir arif idi. Yazılarındaki çelişki ve tutarsızlıklar çoktur. Bu değerlendirmeye nazire yaparak siyasal kişiliği için de şöyle diyebiliriz: Ziya Gökalp kendini 1908’den 1924’e kadar çok çalkantılı bir devrimin içinde bulduğu için siyaset sahnesinde yer almıştı; ama siyasetten ne anlayan ne de hoşlanan biriydi; özgün bir fikir insanıydı.

    HAKİMİYET-İ MİLLİYE GAZETESİ: 17 NİSAN 1923

    Gökalp’in son yazılarından: ‘Halk Fırkası adaylarına oy veriniz’

    “Reyimi Kimlere Vermeliyim?

    Yeni intihablara (seçimlere) başlanacağını Ana­dolu’yu cenuptan şimale (güneyden kuzeye) doğru kat’ederken uzun bir yolculuk esnasında işittim. Bu haberi aldıktan birkaç gün sonra bir sabah küçük bir şehrin kır kahvesinde oturuyordum. Yanıma orta yaşlı bir milletdaş geldi. Koynundan çıkarıp göster­diği bir vesika (belge) Milli Mücahede’ye iştirak edip hizmetler ifa ettiğine delalet ediyordu (delil oluyor­du). Kendisini tanıttıktan sonra dedi ki: ‘Ben kavga zamanlarında dostla düşmanı ayırmakta hiç bir tereddüte (çelişkiye) düşmedim fakat şimdi mebus­ların yeniden intihabına (seçimi) başlanınca ruhum büyük tereddütler içinde kaldı. Bana milletimin verdiği intihab (seçme) hakkı aynı zamanda mukad­des bir vazifedir. Ben bu hakkı milletime faideli olacak bir surette kullanamazsam günahkâr olurum. Biz intihab tarikiyle (yoluyla) millî hakimiyeti mebusların eline teslim edeceğiz. İntihab edeceğimiz (seçece­ğimiz) mebuslar iyi hareket etmezlerse vatan büyük zararlara düşebilir. Tabii bunların hatalarından biz de Allah’a ve halka karşı mesulüz (sorumlu­yuz). İntihab edeceğimiz kimselerin ileride nasıl haraket edeceklerini bilemiyoruz. Bu sebeble reylerimizi ne gibi adamlara verebileceğimiz hakkında beni biraz tenvir etme­nizi (aydınlatmanızı) rica ederim.’

    cumhuriyet-kutu-1

    Doğru yolu arayan bu vatanda­şa şöyle cevap verdim: ‘Şimdi bu şartları memleketimizde mevcud olan hakiki bir fırkada (partide) arayalım. Bu fırka ‘Müdafaa-i Hukuk Fırkası’dır ki intihab (se­çim) devresinde ‘Halk Fırkası’ namını almıştır.

    Bu fırka ibtida (başta) tehlikeye düşmüş olan vatanımızın hürriyet ve istiklalini, büyük zulümlere hedef edilen milletimizin hayat ve mevcudiyetini kurtarmağa çalışan bir mücahede (çarpışma) cemi­yetiydi. Bu cemiyet siyasi faaliyete girince fırka (parti) haline istihale etmesi (değişmesi) zaruri idi. Çünkü siyasi mücahede ancak fırka halinde icra olunabilir. 1. ve 2. İnönü Muharebelerini ve Kafkasya, Sakarya Muharebelerinden sonra son Büyük Muharebe’yi kazanan şanlı Başkumandanımız ve Büyük Gazi Reisimiz ta bidayetten (başından) beri ‘Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin reisi bulunduğu gibi bugünkü Halk Fırkası’nın da reisidir. Bu muktedanın (örnek alınanın) askerî, siyasi ve harsi (kültürel) bir dehaya malik oldu­ğu bütün cihan (dünya) nazarında tahakkuk etmiştir (kesinleşmiştir). İşte Halk Fırkası böyle bir müceddidin (yenileştiren) riyaseti (başkanlığı) altında bulunuyor. Bu fırkanın tali reisleri de gerek harp meydanlarında, gerek siyaset ve hars sahalarında büyük hizmetler ifa etmiş maruf ve mücereb (denenmiş) şahsiyetlerdir. Bu şahsiyetlerin idare edeceği bir fırka her halde son derece isabetli olacak ve son derece mefkureli hare­ket edecektir. Halk Fırkası’nın programına gelince… Bir tarafdan Misak-ı Millî, diğer cihetten Teşkilat-ı Esasiye kanunu (anayasa) bu programın ilk esaslarını gös­terdiği gibi son zamanda Gazi Paşa Hazretleri’nin ilan buyurdukları umdeler de (ilkeler) programın yeni ve gayet mühim esaslarını meydana koymaktadır. Halkın millî hars dairesinde gerek ahlak, siyaset ve hukukça gerek iktisad, umran ve irfanca, değil memleketimizde, dünyada dahi vücude getirilmiş olan programların en iyisidir. O halde reylerinizi tereddütsüz ve şüphesiz olarak Halk Fırkası namzedlerine (adaylarına) verebi­lirsiniz.’

    Yolda bana müracaat eden (başvuran) bir hami­yetli (vatansever) Türk’e söylediğim bu sözleri, intihab (seçim) esnasında tereddüde düşecek sair vatan­daşlarıma da faideli olur fikriyle umumun (toplumun) nazarına arz etmeyi münasib (uygun) gördüm.”

  • Ziya Gökalp: Türklük fikrini Türkiye’yle buluşturan insan

    Ziya Gökalp: Türklük fikrini Türkiye’yle buluşturan insan

    1876 doğumlu Ziya Gökalp, tam 100 sene önce, cumhuriyetin birinci yılında İstanbul’da vefat etti. Türk sosyolojisinin, Türkiye milliyetçiliğinin yakın tarihte en önemli isimlerinden Gökalp, Çemberlitaş’taki 2. Mahmud Türbesi’ne defnedilmiş; vefat tarihi mezartaşına yanlış yazılmış; uzun yıllar sonra bu düzeltilmiş; ancak hatalar devam etmişti ve ediyor.

    Türk tefekkür tarihinin en önemli isimlerinden Ziya Gökalp, 48 yıllık kısa bir ömrüne rağmen ülkemizde çok derin etkiler oluşturmuş, önemli eserlere imza atmış, sayısız makale-yazı kaleme almıştı. 25 Ekim 1924’te Fransız Hastanesi’nde vefat eden Gökalp, hem Türk sosyolojisinin başta gelen isimlerindendir hem de Türkiye milliyetçiliğini sistem içine alan kişi olarak kabul edilir.

    Ziya Gökalp
    20.yüzyıl başlarında, siyasi faaliyetlerinin yanısıra Türk dünyası üzerine çalışmaya başlayan Ziya Gökalp, kalıcı eserlere imza atacaktı.

    Diyarbakır doğumlu Ziya Gökalp’in vefatıyla ilgili çok kıymetli bir makale, 2007’de Erdal Aydoğan tarafından “Ziya Gökalp’in Ölümünün Türk Kamuoyu ve Basındaki Yansımaları” (Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi) başlığıy­la yayımlanmıştır. Ölümü İstanbul’da da büyük üzüntü yaratan bu kıymetli şahsiye­tin cenazesine 50 bin kişinin üzerinde katılım olmuş, cenaze Beyoğlu yakasından büyük bir kortej eşliğinde Köprü geçilerek Ayasofya Camii’ne getirilmiş; sonrasında da da Divanyolu Caddesi üzerinde, 2. Mahmud Türbesi içindeki mezarlığa gömülmüştür. Bütün bu cenaze alayı ve tören filme alınmış, dönemin gazetelerinde geniş yer bulmuştur (Ziya Gökalp’in cenaze töreni ile ilgili filmleri internet üzerinde Kültür ve Turizm Bakanlığı ve TRT2 arşivinde bulmak ve izlemek mümkündür).

    Ziya Gökalp, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın kuruluş çalışmalarına katılmış, umde ve ilkelerini hazırlayanlardan biri olmuştu. Bu bakımdan da Mustafa Kemal tarafından sevilen ve güvenilen biriydi. 1924’ün Ekim ayında Ziya Gökalp’in hastalığı basında yer alınca Atatürk, Türk Ocakları başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’i çağırıp Gökalp’in sağlığı ile özel olarak ilgilenme­sini istemişti. Ayrıca kendisi de Fransız Hastanesi’nde yatmak­ta olan Gökalp’e özel bir telgraf çekerek geçmiş olsun dileğinde bulunmuş, tedavisi için yurtdışı seyahati dahil her türlü imka­nın kendi hesabından karşıla­narak gerekenini yapılacağını bildirmişti. 23-24 Ekim’de komaya giren Ziya Gökalp, 25 Ekim 1924 Cumartesi sabaha karşı “hastayım, iyiyim, fakat müsterihim” dedikten sonra gözlerini kapamıştır. Gökalp’in ölüm haberi Türkiye’de bütün basında büyük yankı uyandır­mış, irili-ufaklı bütün yayın organlarında ölüm haberi yer almış ve bu büyük acı haberleş­tirilmiştir.

    sahaftan-2

    Ziya Gökalp’in cenazesinde dönemin askerî erkanı, pek çok tasavvuf insanı, şeyhler, devlet ricali, kültür insanları katılmıştır. Mezarı başında Türk Ocakları adına Dr. Fethi (Tevetoğlu), Eski Selanik Şehbenderi Fahreddin Hayri Bey, Baytar Mektebi öğrencileri adına bir öğrenci, Resul-zade Mehmet Emin Bey, Darülfünun emini (rektörü) İsmail Hakkı (Baltacıoğlu) konuşmuştur. Ertesi günkü gazetelerde, Yunus Nadi, İsmail Müştak Mayakon, Halide Edip Adıvar ve birçok aydın tarafından yazılan makaleler yayımlanmıştır.

    sahaftan-3
    Ziya Gökalp’in ölümünden sonra hazırlanan mezartaşında, ölüm tarihi bir hata sonucu 1923 yazılmıştı. Uzun yıllar müdahale edilmeyen bu hata sonradan düzeltilecek; “3” rakamı oyulup çıkarılarak yerine “4” yerleştirilecek; ancak bu defa da günümüz Türkçesiyle arkaya eklenen kitabede, mezartaşını yapan mimarın ismi yanlış yazılacaktı!
    sahaftan-2-1

    Ziya Gökalp’in cenazesi sonrasında mezartaşı, çok önemli bir mimar olan Arif Hikmet Koyunoğlu tarafın­dan tasarlanır. Türk Ocakları genel sekreteri Hasan Ferit Cansever’in imzasıyla gönderi­len bir yazıyla, Gökalp’in taşının yapımı Arif Hikmet Bey’den istenir. Arif Hikmet Bey anıla­rında “Ankara’daki atölyeme akşamları Ziya Gökalp gelirdi ve ‘Bakalım Hikmet bugün neler yaptın? Tekmil haberi ver’ derdi ve günlük çalışmaları­mı önemle incelerdi. Bir gün bana ‘Eski mimari eserlerimiz üzerinde çalışman beni çok sevindiriyor, sana bir isteğimi söyleyeyim. Öldüğüm zaman mezarımı da sen yap ve sev­diğim bezemelerle süsle’ dedi. Bu söz bana çok dokunmuştu. ‘Aman hocam, inşallah daha çok zaman sağlık ve saadet içinde yaşayacaksın, böyle acı sözler söyleme’ demiştim. Aradan bir müddet geçmiş ve Ziya Gökalp vefat etmişti. Ben onun sözünü unutmamıştım; bunu yerine getirmek için bir şeyler düşünürken Türk Ocağı’ndan mektubu aldım, hemen harekete geçtim.”

    Ulusal mimarlık akımının önde gelen temsilcilerinden olan mimar Arif Hikmet Koyunoğlu, Gökalp’ın taşı hakkında anılarını şöyle tamamlar: “Temel betonunu kendi elimle koyarken hem çok üzgündüm hem de onun isteğini yerine getirdiğime se­viniyordum. Tanrı’dan rahmet dilerim ve mermer işlerini para için değil, sırf ‘hayırlı bir iş için yapıyorum’ diye paraya kıymet vermeden gerçekleştiren mer­hum ustabaşım Hüseyin Avni Efendi’yi ve Salih Sabri Bey’i rahmet ve minnetle anarım.”

    Ziya Gökalp’in birkaç sene içinde yapılan, lahit şeklindeki mezartaşı çok büyük ve ihti­şamlıdır. Ancak bu taş, pek çok mükemmel özelliğine rağmen bir kusur barındırır. Gökalp’ın ölüm tarihi yanlış yazılmıştır! Bu hata yıllar sonra Türkiye Muallimler Birliği tarafından yayımlanan aylık kültür mecmuası Bilgi’de (1 Kasım 1955, sayı: 55) Y. M. rumuzuyla çıkan yazıda şu şekilde anlatılır:

    “XXII’inci Müsteşrikler Kongresi münasebetiyle İstanbul’a gelen beşyüz kadar müsteşrik içinde Türkoloji ile meşgul olanları, (Türkiye Muallimler Birliği) 20 Eylül 951 de bir çaya davet etti. Bu toplantıya gelenler arasında Prof. Jaeschke dikkati celbe­diyordu. Zira bu pekdeğerli Alman müsteşrik, Ziya Gökalp’ı Avrupa’ya tanıtmak hususunda hayli gayret sarfetmiştir. Çok samimi bir hava içinde geçen toplantı sırasında kıymetli Prof. Jaeschke heyet azaları ile görü­şürken, İstanbul’a gelir gelmez merhum mütefekkirin meza­rını ziyaret ettiğini, fakat ölüm tarihinin mezartaşına yanlış geçtiğini anlattı. Bütün misa­firler ve yerliler hayret içinde kaldı. Zira 1924’te ölen mütefek­kir, bir sene evvel, 1923’te ölmüş gösteriliyormuş. Gittik, gördük. Gerçekten böyle. Gazeteler vaziyeti bahis mevzuu ettiler. Profesöre teşekkür edildi.

    sahaftan-4
    Ziya Gökalp, ömrünün son yıllarına doğru bir toplantı sırasında.

    Toplantıda hazır bulunma­yan Türkiye Muallimler Birliği azasından Ali Nüzhet ile bir muharririmiz görüştü. Sorduk. Bize dedi ki: ‘Mezartaşındaki yanlışlık doğrudur. Fakat bu yanlışlığı ben üç defa orta­ya attım. Bir defa 1929’da Cumhuriyet gazetesinde, bir defa Hakimiyet-i Milliye’de, bir de 1950’de yeniden neşrettiğim Türkleşmek kitabında. Sayın müsteşrikin de dikkatimizi çekmesi beni memnun etti. Yerlinin sözünü dinlemeyenler belki ecnebi bir fikir adamından utanırlar!’

    Bunun üzerinde Muallimler Birliği kitaplığında mevcut olan Türkleşmek kitabını açtık. Dördüncü sahifesinde şöyle yazılı: ‘…Nihayet Türk Ocağı’nın yaptırdığı mezar projesi 1927 de gerçekleşti. Fakat alakanın derecesine bakmalı ki ölümü­nün üçüncü yılında yapılan mezartaşında ölüm tarihi 924 gösterileceğine yanlış olarak 923 yazılmış…’

    Gerek Ali Nüzhet Bey’e, gerek Prof. Jaeschke’ye teşekkür ederiz. Bakalım bu yanlışlık ne zaman düzelecek.”

    sahaftan-5
    25 Ekim 1924’te vefat eden Ziya Gökalp’in naaşı cenaze için hazırlanırken…

    Ziya Gökalp’in vefatından sonra yapılan ve bugün de Çemberlitaş’taki 2. Mahmud Türbesi içindeki alanda bulunan mezartaşında şöyle yazmaktadır:

    “Büyük Mürşid

    Ziya Gökalp burada yatıyor.

    Öldüğü gün millî bir matem günü oldu.

    Türk Ocağı onun aziz vücudunu

    Kendisini yetiştirmekle mağrur

    Olan vatanın bu toprağına ve mübarek

    Hatırasını kendi kalbine gömdü.

    Teşrinevvel 1923 Günü

    25 Sene (Nuri) Cumartesi

    Mimar: [Arif] Hikmet: İsmet

    İmali: Unkapanı’nda Salih Sabri ve Hüseyin Avni”

    Mezartaşındaki 1923 tarihi, tabii hatalıdır. Bu hata sonradan 1924 olarak düzeltilecektir. Ziya Gökalp’in mezartaşı kitabesini son hattalardan Beşiktaşlı Nuri Efendi (Korman) yazmıştır. İstif ve hüsn-i hat onundur. Bu özellik hemen hemen hiçbir kaynakta kayıtlı değildir. Nedense bu da gözden kaçmıştır.

    Günümüzde yine aynı yerde bulunan bu anıtsal mezartaşındaki hata düzeltil­miştir. 3 rakamı oyulup çıkarıl­mış, yerine 4 rakamı yerleşti­rilmiştir. Daha sonraki yıllarda Ziya Gökalp’ın taşının arkasına konulmuş günümüz Türkçesi ile yazılı kitabede ise bu defa yapan mimarın ismi “Hikmet İsmet” olarak hatalı yazılmıştır ve bugün hâlâ orada durmaktadır! Bu büyük Türk düşünürünün mezarına hatasız bir mezartaşı veya kitabe koyamayacağız galiba.

    sahaftan-6
    Ünlü yazar ve düşünürün cenazesine, dönemine göre çok büyük bir kalabalık iştirak etmişti

    FİLORİNALI NÂZIM BEY’İN ŞİİRİ

    ‘Dünya’yı arasak buna yok bir eş, Ziyalar neşr eden bir umman söndü!’

    Ziya Gökalp’in ölümüne çok üzülen ve cenaze törenine katılanlardan biri de Filorinalı Nâzım (Özgünay) Bey’dir. Ken­disi 26 Ekim 1924 tarihli “Ziya Gökalp’in tabutu huzurunda…” başlıklı 4 sayfalık bir broşür kitapçık yayınlamıştır. “Türk Ocağı’na ithaf-ı tekrim” diyerek arma­ğan ettiği uzunca şiirini hemen kitaplaş­tırmıştır:

    Gönüller gamlıdır, gözler yaşarmış…

    (Ziya Gökalp) değil bir cihan söndü!

    Ortalık mükedder, hava kararmış…

    Sanırım parlayan asuman söndü!

    (Ziya Gökalp) de mi ölümü kurdu?

    sahaftan-kutu-1
    Filorinalı Nâzım (Özgünay) Bey

    Yarabbi şu büyük kalp de mi durdu?

    Ki çarpan (küreler) gibi vururdu!

    Feryadı yükselen bir tufan söndü!

    Yanar dağ gibiydi beyninde ateş,

    Parlayıp parlayıp battı bir güneş!

    Dünya’yı arasak buna yok bir eş,

    Ziyalar neşr eden bir umman söndü!

    Hummalar içinde kıvranan Ziya,

    Can yakan bir meşale gibiydi güya!

    Nihayet bak bir hazin rüya

    Bir dalgın deryaydı bi-zeban söndü!

    Varlığı çalkanıp sönene muamma

    Mevti de bekayı eyliyor ima!

    Tabutu başlarda yükselen sema!

    Zekalar parlatan kahraman söndü!

    sahaftan-kutu-2

    Ateşin ruhuyla nafiz sesiyle,

    Türklüğü yükseltti son nefesiyle,

    İnkılap yapmıştı felsefesiyle

    Tekâmül gösteren bir iman söndü.

    Gençliğe fer veren şu ulvi rehber

    Göz kamaştıran bir şafaktı yekser!

    Vad eden güya ki bir Kuran söndü!

    Şu büyük alim ki şiiri severdi

    Milliyetperverdi, vatanperverdi!

    Türklüğe yeni bir cereyan verdi,

    Bu çılgın aşk ile pür tuğyan söndü.

    Diyemem alemde vefalar gördü,

    Malta yolunda cefalar gördü,

    sahaftan-kutu-3
    Ziya Gökalp’in vefatının hemen ardından yayımladığı broşür (en üstte) ve Gökalp’ı konu aldığı şiirinin giriş sayfası.

    Milliyet uğrunda menfalar gördü,

    Ziya’yla çalkalanan bir vicdan söndü!

    Mevtiyle kalbinden millet vuruldu,

    Şu büyük nur için mahşer kurul­du,

    Bu tabut önünde divan duruldu,

    Dualar kabesinde bir insan söndü

    Batan günden hazin bir hayat ağlar,

    Bu tabut önünde kâinat ağlar!

    Bulutlarla gökler yaslı tul ağlar

    Asırlar fevkinde bir irfan söndü!

    İlhamım fışkıran matem kesildi

    Yaşaran gözleri melekler sildi!

    Bu tabut önünde “Türklük” eksildi,

    Allah’ım ne parlak bir cihan söndü!

    İstanbul – 26 Teşrinievvel 340

    (26 Ekim 1924)

    Aklı karışık, ihtifaller yap­maya meraklı, dönemin ünlü edebiyatçıları­na ziyaretlerde bulunarak onlar hakkında ki­taplar yazan bu ilginç edebiyat­çımızın bu küçük kitapçığından sözeden pek kimse olmamıştır. Ön kapakta hay­ranı olduğu Sami Paşazade Sezai Bey’in Filorinalıyı öven bir sözü, içerdeki şiirden bir dörtlük yer alır. İç kapak ve arka kapakta, yine Sami Paşazade Sezai’ye Büyük Millet Meclisi tarafından maaş bağlanması hakkında açık bir mektup (istida), arka kapakta ise Tevfik Fikret için hazırlanan kitabın tanıtımı yer alır. Bu ilginç ve küçük risale sayıca çok az basılıp dağıtılmış olmalı ki pek çok araştırmacının gözünden kaçmıştır.

  • Süleymaniye’ye doğru hâtıralar canlanır yeniden…

    Süleymaniye’ye doğru hâtıralar canlanır yeniden…

    İstanbul’un en az değişen semtlerinden biri Süleymaniye… Ayşe Kadın Hamamı Sokağı ve civarının dokusu 19. yüzyıldaki Osmanlı İstanbul’undan bu yana şehrin en az değişen alanlarından biri. Sokağın sonu ise bizi 16. yüz­yıla bağlıyor; İstanbul’un en eski anılarına… 19. yüzyılda daha ziyade ailelerin yaşadığı sokak, bugün işyerlerine ve sivil toplum örgütlerine mekan olmuş. Arka plandaki Süleymaniye Ca­mii ise, bilindiği gibi 1550-1557 arasında yapıl­mış muhteşem bir Mimar Sinan eseri; kubbesi de İstanbul siluetinin özgün hâtıralarından biri. Sokağın sonundaki medreseler bugün Süleymaniye Kütüphanesi olarak kullanılıyor; dünyanın en büyük ve en kıymetli elyazma koleksiyonlarından biri burada. Sayıları 100 bin civarındaki elyazması, Türkiye’nin tarihi-uygar­lığıyla ilgili olağanüstü bir hafıza. Ahşap evler yerlerini 60’ların mozaik kaplı apartmanlarına bırakmış ama, artık onlar bile bir tarih. Bir dönem en saygın İstanbullu ailelerin yaşadığı semtte artık süt satıcıları yok ama, hâlâ esin­tiyle gelen bir kandil kokusu var sanki.

    Hayri Fehmi Yılmaz

    zaman-kaymasi
  • Kurbanların torunları soykırımı ‘sıradanlaştırdı’

    Kurbanların torunları soykırımı ‘sıradanlaştırdı’

    Hamas’ın 1 yıl önce İsrail’e saldırıp yüzlerce kişiyi öldürüp onlarca rehin alması Filistinlilere yönelik soykırıma bahane oldu. 7 Ekim 2023 ila 2024 Ağustos sonu arasında katledilen Filistinlilerin sayısı 40 bini aştı. Batılı devletlerin sırt çevirmesine rağmen Filistinlilere destek artıyor. İsrail’in uyguladığı vahşet ise yıllarca unutulmayacak bir utanç. Analiz.

    Hamas’a bağlı Kassam Tugayları ve diğer Filistinli gruplara bağlı militanlar 7 Ekim 2023’te Gazze sınırından İsrail’e girdi ve çoğu sivil 1.200 kişiyi öldürdü, 250’ye yakın kişiyi de rehin aldı. Başlangıçta Hamas’ın saldırısı “İslâmcı terör”ün bir tezahürü olarak görülse de İsrail’in 1 yıl içinde kararlı bir biçimde sür­dürdüğü soykırım, sorunun çok daha farklı yerde olduğunu gös­terdi. Meselenin özü, 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla başlayan ve o günden bugüne Filistinlilerin topraklarından sürülmesinden ve sistemli biçimde mülksüzleştirilmele­rinden ibaret. En kabasından bir sömürgeleştirme sözkonusu ve her sömürgeleştirmenin içinde bulunabilecek soykırım da bunun bir parçası olarak açığa çıkmış durumda.

    Filistin direnişi, alabildiğine elverişsiz uluslararası koşullar­da yokolmaya karşı bir varolma mücadelesi. Mazlumla zalimin şiddetini aynı terazide tartarak, suret-i haktan yana olduklarını sananlar ise rakamların diliyle konuşulduğunda bile vicdanla­rını betona gömüyorlar: 7 Ekim 2023 ila 2024 Ağustos sonu sayılarıyla, İsrailin kaybı 1.200 ölü 5.431 yaralı, Gazze şeridinde Filistin kayıpları 40 bin ölü 93.500 yaralı; Batı Şeria’da Filistinlilerin kaybı ise 607 ölü 5.500 yaralı…

    İsrail devletinin rehineleri kurtarmak diye bir derdinin olmadığını rehine yakınları 1 yıldır haykırıyor. Şu ana kadar 70 rehine bombardımanlarda öldü. UNRWA (Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı) çalışanları yaklaşık 200 kayıp verdi; gazeteciler görevlerini yaparken kurşunlara hedef oldular ama en çok da çocuklar ve kadınlar İsrail saldırısının kurbanı oldu. İngiltere’deki hakemli tıp gazetesi Lancet Temmuz 2024 itibarıyla ölen insanların sayısını toplamda 186 bin olarak tespit ediyor. Hamas’ın Sağlık Bakanlığının verdiği rakamlar (41 bin) ise sadece doğrudan çatışmada ölenler.

    kapak-dosyasi-masis-1
    7 Ekim 2023’ten bu yana süren İsrail saldırıları nedeniyle Gazze’nin önemli bir bölümü yaşanamaz hâle geldi.

    Sömürge sistemi, doğası ge­reği şiddet, yıkım ve “apartheid” demektir (İsrail yetkililerinin yakın zamanda Gazze’deki Filistinlileri “insan hayvan” olarak nitelendirmesi bunun bir ifadesidir). Bugünün Filis­tinlileri ve İsraillileri nihayet özgür ve eşit bir şekilde birlikte yaşayabileceklerse, bu öncelik­le sömürgeciliğe son vermekle ve onun tahribatlarını telafi etmekle mümkün.

    11 Eylül (2001) hadiselerin­den sonra dünyanın artık eski dünya olmadığı iddia edilmişti. ABD’nin müttefikleriyle Af­ganistan ve Irak’ı işgal ederek sürdürdüğü çökertme savaşı, bölgenin dengesini radikal bir biçimde değiştirmişti. İsrail’in Filistin’e karşı açtığı imha savaşı da ilk başta “terörizme karşı savaş” etiketi altında hüsnü kabulle karşılanmışken, bugün Filistin halkının yaşadığı trajedi, neredeyse tüm ülkelerin siyase­tinin orta yerine yerleşti. Filistin meselesi, ABD’de de sadece üniversite kampüslerindeki gös­terilerle sınırlı kalmadı. Demok­rat Parti’nin kendi içinde gerilim yaratan, en azından bir kısım Demokrat seçmenin Biden’ın İsrail politikasına karşı çıkanlar, “ateşkes” talebini daha canlı tutu­yor. ABD’deki başkan adaylarının münazarasında Donald Trump, “eğer Kamala Harris kazanırsa İsrail yokolur” derken; Harris iki devletli çözümü savunarak az da olsa Biden’dan farklı bir çerçeve çizdi. Fransa seçimlerinde de Sağ ve Sol arasındaki en önemli ayrım Filistin konusunda oldu. Sağ’ın körlemesine İsrail desteği ve Sol’un Filistin’in bağımsızlı­ğından yana tutumu öne çıktı. Melanchon’un konuşmasında yanında bir Filistinlinin olması simgesel bir göndermeydi. Tabii trajikomik durumlar da var: Ukrayna’yı işgal eden Rusya’nın işgalci İsrail’e karşı çıkması, ama işgal edilen Ukrayna’nın ise İsrail’i desteklemesi gibi!

    Öte yandan bu tek yanlı savaş, İsrail’in bölgedeki rakipleri ola­rak gösterilen Hizbullah ve hattâ İran’ın, Filistin için göstermelik eylemlerin ötesinde ciddiye alınabilir bir muhatap olma­dıklarını da gösterdi. İsrail’in istediğinde her ikisine indirdiği darbelere karşı verilen yanıtlar, zerre kadar etkileyici olmadı. Arap rejimlerinin veya genel olarak Müslüman dünyanın durumu da genel olarak bundan farklı değil.

    kapak-dosyasi-masis-2
    Filistinliler saldırılar ve abluka nedeniyle en temel ihtiyaçlara ulaşmakta güçlük çekiyor.

    ABD ise, kuruluşundan bu yana hiç bu kadar İsrail’in yanında durmamıştı. Olası bir savaşta İsrail’in yanında olduğu­nu bildirerek gönderdiği mil­yarlarca Dolarlık askerî yardım yetmezmişçesine, uçak gemile­rini de sahaya sürerek saldırıya niyetlenecek olanlara büyük bir gözdağı verdi. Ayrıca Birleşmiş Milletler’de çoğunluğun verdiği ateşkes kararlarını veto ederek soykırımın devamını sağladı.

    1 yıl sonra hâlâ Hamas’ı çökertmek için savaşı sürdür­düğünü ilan eden İsrail’e de askerî açıdan “başarılı” demek oldukça zor. İsrail’in dokunul­mazlığı efsanesi çökerken, ülke siyasi ve diplomatik olarak 7 Ekim öncesine bakarak hem içerde hem dışarda (örneğin Kuzey ülkeleri açık bir biçimde) ciddi bir meşruiyet krizi yaşıyor, hattâ bazı ülkeler tarafından tecrit ediliyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi, Benjamin Netan­yahu ve Yoav Galant (Savunma Bakanı) hakkında tutuklama emri çıkardı; Uluslararası Adalet Divanı sömürgeleştirmenin yasadışı olduğunu ve İsrail’in apartheid suçunu da kapsayan “Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme”nin 3. maddesini ihlal ettiğini açıkladı. Bunun yaptırım gücü sınırlı olsa da siyasal ve moral desteği önemlidir.

    kapak-dosyasi-masis-3
    Bombaların yarattığı enkaza müdahale ise yetersiz kalıyor.

    Bugün artık İsrail’in başlan­gıçta iddia ettiği “mağduriyet”in yerinde yeller esmekte. Savaşı Hamas ile, yani Gazze ile sınırlı tutmayıp Batı Şeria’ya yayarak, aslında “cihatçılığa karşı mede­niyet mücadelesi” iddiasını da kaybetmiş durumda. Öte yandan Hamas’ın çökertildiğine dair bir belirti de yok. “Hamas’a karşı mü­cadele” diye anlatılan sivillerin toplu katliamından ve Gazze’nin işgalinden ibaret.

    İsrail ordusu, erken emeklilik isteyen subayların yarattığı krizin yanısıra, askere alınmayan Haredilerin (Ortodoks dindarlar) protestoları ile de başetmek durumunda. İsrail yetkilileri Eylül sonunda Lübnan’a karşı bir kara harekatı başlatacakları yönünde tehditler savurdular ama; bu ihtimal “mağdur olmuş ülke” safsatalarını ve özellikle ABD’nin desteğini sonlandıra­bilir. Çin’in uzaktan 14 Filistinli örgütü bir çatı altında toplaması, ABD karşısında Filistin’den yana tutum alması ise önümüzdeki dönemde mutlaka uluslararası planda etkili olacak.

    kapak-dosyasi-masis-4
    Dergimizin Kasım 2023 tarihli 107. sayısında 1 yıl önce başlayan saldırıları kapak konusu yapmış, Filistin sorununu dönüm noktalarıyla ele almıştık.

    Peki ya bundan sonra?

    Filistin meselesi en azından 30 yıldır, hiç bu kadar insanlığın ortak bir sorunu olarak belir­memişti. Savaşın ilk aylarından sonra yıkılan hastaneler, kamu binaları, konutlar; herkesin gözü önündeki “1948 felaketi”ni yeniden canlandıran görüntüler; milyonlarca insanın defalarca çaresiz bir biçimde bir yerden di­ğerine göçe zorlanması… Filistin halkının kaderi maalesef İsrail’in insafına terkedilmiş durumda. Ancak savaş, bölünmüş Filistin­lilerin bağımsızlık için birlikte davranma iradelerini güçlendiri­yor ve esas olan şüphesiz Filistin halkının birliği.

    Lübnanlı sosyalist aka­demisyen Gilbert Achcar’ın sözleri durumu özetliyor: “Nazi soykırımının kurbanları adına konuştuğunu iddia edenlerin, çağdaş yerleşimci sömürgeciliği­nin tarihindeki en korkunç imha kampanyasının failleri olması, tarihin acımasız ironilerinden biridir. Davranışları, günümüz dünyasında aşırı Sağ’a ilham kay­nağı oluyor. Soykırımı yeniden sıradanlaştırdılar.”  

    AYŞENUR EZGİ EYGİ (1998-2024)

    26 yaşında sona erdirilen bir hayat

    kapak-dosyasi-masis-5

    İsrail’in Filistin’de uyguladığı vahşet sürerken 6 Eylül’de işgal altındaki Batı Şeria’da İsrail’in uyguladığı zulmü protesto edenlerin üzerine keskin nişancılar tarafından ateş açıldı. Ajanslar Amerikan vatandaşı Ayşenur Ezgi Eygi’nin başından vurularak öldürüldüğünü duyurdu. 1998 Antalya doğumlu Ayşenur Ezgi Eygi, ailesiyle birlikte göç ettiği ABD’de büyüdü. Washington Üniver­sitesi’nde psikoloji, Ortadoğu dilleri ve kültürü üzerine eğitim alan Eygi, öğrenciliği sırasında birçok kampan­yada aktif olarak yer alan bir sosyalistti. Uluslararası Dayanışma Hareketi gönüllüsü olarak gittiği Filistin’de öldürüldükten sonra ABD’den yapılan ikircikli açıkla­malar ve Biden’ın olayı “kaza” olarak nitelemesi büyük tepki topladı. Eygi’nin cenazesi Azerbaycan üzerinden Türkiye’ye getirildi ve Didim’de toprağa verildi. Cumhur­başkanı Recep Tayyip Erdoğan da, Eylül sonu BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada Türkiye’nin bu hadisenin peşini bırakmayacağını ve sorumluların cezalandırılma­sı gerektiğini tekrar vurguladı.  

  • Patlayan yazılımlar, tetiklenen piller ve sabotaj

    Patlayan yazılımlar, tetiklenen piller ve sabotaj

    Lübnan’daki saldırılar, büyük ihtimalle Hizbullah’ın tedarik zincirine sızılarak, Gold Apollo AR-924 pager cihazlarının ve ICOM IC-V82 el telsizlerinin modifiye edilmesiyle gerçekleşti. Cihazlardaki lityum-iyon pillerine az miktarda pentaeritritol tetranitrat (PETN) bileşiği ve bir detonatör mekanizması gizlenmiş olması en kuvvetli ihtimal. Peki nasıl yapıldı?

    Lübnan’ın başkenti Bey­rut’ta, 17 Eylül 2024’tea­kıllara durgunluk veren bir siber-kinetik saldırı yaşandı. Casus filmlerini andıran bu saldırıda, düşük teknolojili çağrı cihazları, eşzamanlı olarak patladı; Hizbullah örgütü, İsrail’in takip ve gözetimden kaçınmak için akıllı telefonlar yerine bunları tercih ediyordu. Patlama­lar sonucunda 2’si çocuk en az 12 kişinin yaşamını yitirdiği, 3 bine yakın kişinin yaralandığı açıklan­dı. Saldırı bununla da kalmadı; hemen ertesi gün yine Beyrut’ta, yine Hizbullah’a ait el telsizleri, yine eşzamanlı olarak patladı; 20 kişi öldü, 450 kişi yaralandı.

    Kişisel iletişim aygıtlarını içeren en karmaşık saldırılar­dan biri olarak tarih sayfaların­daki yerini alan bu patlamaların ardından şu sorular belirdi: “Bilgisayar, akıllı telefon, ev robotu ve benzeri cihazlar tehlikeli mi?”, “Cep telefonum her an patlayabilir mi?”, “Inter­net erişimi olan ya da bir ağa bağlı iletişim cihazları uzaktan kontrol edilerek patlatılabilir mi?”

    Raporlar, saldırılarda kul­lanılan çağrı cihazlarının ve el telsizlerinin lityum-iyon tabanlı pillerle donatıldığını, ancak patlamaların sadece tipik bir pil manipülasyonundan kaynaklanmadığını gösteriyor. Dünya basınında ve diğer yayınlarda yer alan en olası senaryo; saldırının Hizbullah’ın tedarik zincirine sızılarak, Gold Apollo AR-924 pager cihazlarının ve ICOM IC-V82 el telsizlerinin modifiye edilmesi ile gerçekleştirdiği yönünde. Bu iki tür cihazda da, kullanılan lityum-iyon pillerine az mik­tarda pentaeritritol tetranitrat (PETN) bileşiği ve bir detonatör mekanizması gizlenmiş olduğu ve patlamaların uzaktan bu şekilde tetiklendiği en kuvvetli ihtimal olarak görünüyor.

    kapak-dosyasi-yusuf-1
    Çağrı cihazlarının patlama anı güvenlik kameraları tarafından görüntülendi. Ajansların ilk geçtiği görüntülerden biri bu pazar yerinde bir kişinin yaralandığı patlamaydı.

    Peki, askerî uygulamalarda yaygın olarak kullanılan ve yüksek patlama hızı ve kararlı­lığıyla bilinen güçlü bir patlayıcı PETN nasıl kullanıldı? Görüş­tüğümüz savunma sanayii patlayıcı uzmanları, PETN’nin, cihazlar Hizbullah üyelerine ulaşmadan önce çağrı cihazı ve el telsizlerinin pillerine yerleşti­rildiği yönünde görüş belirttiler. Uzmanlara göre, normal ko­şullar altında oldukça patlayıcı ancak nispeten kararlı olan PETN, etkinleştirilene kadar tespit edilemeyebiliyor. Isı, şok veya küçük bir elektrik yüküyle tetiklenebilen PETN kullanıla­rak lityum-iyon pillerde uzaktan aşırı ısınma durumu yaratılabi­liyor ve bu da bir patlamaya yol açabiliyor. Bu durumda PETN, patlamayı güçlendirerek daha yıkıcı hâle getiriyor.

    PETN, yüksek patlama hızına (8.400 m/s’ye kadar) sahip güçlü bir patlayıcı. Küçük bir miktarı, çağrı cihazı ve el telsizlerinin kullanıldığı patlamalarda olduğu gibi, önemli düzeyde ha­sara neden olabiliyor. Bu, çeşitli biçimlerde yerleştirilebiliyor ve düzgün bir şekilde gizle­nirse tespit edilmesi oldukça zor olabiliyor. Farklı şekillere dönüştürülebilme kabiliyeti ve patlamaya kadar nispeten kararlı yapısı nedeniyle PETN, daha önce de çok sayıda yüksek profilli olayda kullanılmış.

    kapak-dosyasi-yusuf-2
    Çağrı cihazlarına üretim aşamasında küçük ama etkili patlayıcıların yerleştirildiği iddia ediliyor.

    Çağrı cihazlarının patlama görüntüleri ile haber bültenle­rinde ve sosyal medya platform­larında hızla yayılan Hizbullah’a yönelik bu operasyon; fiziksel sabotaj, siber manipülasyon ve psikolojik savaşın oldukça etkili bir karışımı görünümünde…

    Öncelikle, PETN gibi patla­yıcıların çağrı cihazlarına ve el telsizlerine yerleştirilmesi için, önceden fiziksel erişimin olması şart. Bu, cihazların Hizbullah kullanıcılarına teslim edil­meden önce tedarik zincirine sızılarak üretim ya da gönderim aşamalarının birinde saldırı için gerekli donanım ve yazılım modifikasyonlarının yapılmış olduğunu gösteriyor. En man­tıklı senaryoya göre; patlayıcı bi­leşen ve detonatör, muhtemelen cihazın içine farkedilmeyecek şekilde gizlenmiş ve patlama­nın uzaktan radyo sinyali ile tetiklenmesinde detonatör güç kaynağı olarak cihazların pilleri kullanılmış.

    Patlayıcıları uzaktan tetik­lemek için bir ürün yazılımı değişikliği de mutlaka gerekli. Bu güncellemenin, çağrı cihazı ve el telsizi cihazlarının ağı üzerinden gönderilen belirli bir sinyale veya koda yanıt verilecek şekilde programlanmış olması muhtemel. Uzmanlar, patlama zincirini başlatacak belirli bir harf veya sembol dizisi olabile­cek bir mesajın ürün yazılımına (firmware) tanımlanmış oldu­ğunu düşünüyor. Öte yandan, çağrı cihazı ekranlarının patla­madan önce enerjisiz kaldığını gösteren video, cihazların bir tetikleyici sinyal aldığını ve bu­nun da ekrana giden gücü, pilin enerjisini patlamayı başlatmaya yönlendirmek için anlık olarak kestiğini işaret ediyor.

    kapak-dosyasi-yusuf-3
    Patlatılan çağrı cihazlarının paravan şirketler tarafından üretildiği anlaşıldı.

    Siber bileşen, muhtemelen aygıt yazılımı değişikliğini ve patlamayı tetiklemek için belirli bir kod veya mesajın kullanımını içeriyordu. Kinetik yön, cihazların patlayıcıları içerecek şekilde fiziksel olarak değiştirilmesiydi ve bu, bir iletişim aracını ölümcül bir silaha dönüştürecekti. Lityum iyon piller genellikle 150-250 Wh/kg civarında yüksek bir enerji yoğunluğuna sahip. Bu enerji, elektronik cihazlara güç sağlamak için zamanla yavaşça salınacak şekilde tasarlanmış. Lityum iyon piller delindiğinde, aşırı ısındığında veya kısa devre yaşadığında, “termal kaçak” adı verilen bir duruma girebiliyor. Bu, enerjinin hızla salınmasına yol açarak pilin alev almasına, gazların dışarı çıkmasına hattâ patlamasına neden oluyor. Ancak bu patlama, yüksek enerjili bir patlamadan çok alev ve basınç patlamasını andırıyor. Lityum iyon pillerin “patlayıcı” yapısı, yüksek patlayıcılara kıyasla nispeten düşük. Pil, ge­leneksel patlayıcılar gibi yüksek hızlı bir şok dalgası üretmiyor; bunun yerine ısı ve gaz gen­leşmesi şeklinde enerji salıyor. Pil güvenliği üzerine çalışan uzmanlar aşırı ısınma arızasını tetiklemek için çağrı cihazların ve el telsizlerinin en az 140 dereceye ulaşması gerektiğini söylüyor.

    PETN, lityum-iyon piller­den çok daha yüksek enerji yoğunluğuna sahip bir yüksek patlayıcı. Yaklaşık 8.400 m/s’lik bir patlama hızına ve yakla­şık 1.66’lık bir bağıl etkinlik faktörüne (RE faktörü) sahip: bu da patlayıcı gücün standart ölçüsü olan TNT’den önemli ölçüde daha güçlü olduğu anlamına geliyor. PETN, bir şok, ısı veya elektrik yüküyle tetiklendiğinde patlayacak şekilde tasarlanmış. Önemli hasar ve süpersonik bir şok dal­gası oluşturuyor. Birkaç gram kadar az miktarda PETN, güçlü bir patlamaya neden olabiliyor. Bu patlama, şekillendirilmiş bir yükte olduğu gibi yönlen­dirilmiş kuvvete sahip yüksek hızlı bir şok dalgası oluşturarak enerjiyi neredeyse anında serbest bırakıyor.

    kapak-dosyasi-yusuf-4
    2010’da El Kaide’nin kargo şirketleri UPS ve FedEx’in iki uçağına yazıcı kartuşu içinde patlayıcı yerleştirdiği bir ihbarla ortaya çıktı. Uçaklar havalanmadan patlayıcılar bulundu.

    Yakın geçmişe baktığımızda, tüketici elektroniğini patlat­ma yönetiminin kullanıldığı diğer olaylar arasında ilk akla gelenler ise şunlar:

    • 1996’da İsrail’in Filistinli bir bomba üreticisini hedef almak için patlayan bir telefon kul­landığından şüpheleniliyor. Bu hadisede, telefon fiziksel olarak değiştirilmişti ve operasyon kötü amaçlı yazılım içermiyordu.

    kapak-dosyasi-yusuf-5
    Çağrı cihazlarından 1 gün sonra Hizbullah üyelerinin kullandığı ICOM IC-V82 marka el telsizleri patladı.

    • 2010’da El Kaide UPS ve FedEx kargo uçuşlarında iki ya­zıcı kartuşunun içine patlayıcı yerleştirdi. Yemen’den ABD’ye transit kargo alan ABD uçakları, Suudi Arabistan istihbarat yetkililerinden teröristlerin hava kargo paketleri yoluyla patlayıcı gönderme planına ilişkin bir ihbar aldıktan sonra arandı. Aranan iki uçakta patla­yıcılar vardı; biri İngiltere’deki East Midlands Havaalanı’nda bulunan UPS (United Parcel Services) uçağı, diğeri Dubai’de bulunan FedEx uçağı. Yetkililer iki uçağı aradıktan sonra, bilgisayar yazıcı mürekkep kartuşlarına paketlenmiş PETN (patlayıcılar) ve kurşun Azide PbN6 (ikincil patlayıcıları baş­latmak için kullanılan patlayıcı) buldular. Bombaların karmaşık olduğu tespit edildi. Bunlar Amerikan toprakları üzerinde patlatılmak için tasarlanmış zaman ayarlı alarmlara sahip elektrik devrelerine ve telefon­lara bağlıydı.

    • 2016’da bir yolcu uçağında dizüstü bilgisayarın içindeki bomba, Somali’ye uçuş sırasın­da patladı ve iki kişi yaralandı. Patlayıcı cihaz gayet sofistike idi ve Mogadişu havaalanındaki X-ray makinelerinden geçebil­mişti. Patlamayla gövdesinde bir delik açılan uçak düşmedi; çünkü henüz seyir irtifasına ulaşmamıştı.

  • Siber savaşın içinde, sadece Lübnan’da değil her yerde…

    Siber savaşın içinde, sadece Lübnan’da değil her yerde…

    İsrail’in geçen ay Hizbullah’a karşı Lübnan’da gerçekleştirdiği eşzamanlı saldırılar, savaşın ve siber terörün ulaştığı son aşamaya bir örnek. Bir “enformasyon savaşı” ile birlikte yürütülen bu eylemler, hayatın hemen her alanında ve en acımasız formatlarda kullanılıyor. Siber savaşın yapısı, koordinatları ve barış zamanlarında bile kesilmeyen faaliyet alanları…

    İsrail’in 2024 Eylül’ünde Lübnan’da Hizbullah örgü­tüne karşı gerçekleştirdiği saldırılar, nasıl bir dünyaya intikal etmekte olduğumuzu çok çarpıcı bir şekilde gözler önüne serdi. Uzun süredir dün­yanın her ülkesinde görülen, Pasifik’in minik ada devlet­lerini bile hedef alan siber saldırılar, son örnekteki özel nitelikleriyle yeni bir evreye sıçradı. Milyarlarca kullanıcı­nın cebinde, evinde, işyerinde veya aracında olan her türlü iletişim cihazı, uzun zamandır istihbarat, dezenformasyon, dolandırıcılık, manipülasyon veya sabotaj-fidye amaçlarıyla ve bazen de nokta hedeflerini uzaktan tespit ederek vurmak için kullanılıyordu ama; artık bizzat bunların kendileri özel bir operasyonda bomba hâline dönüştürülmüş oldu.

    Her ne kadar Lübnan olayı tekrarlanması çok zor, hattâ tedbirli hasımlara karşı nere­deyse imkansız bir operasyon olsa da, bu işin nereye varaca­ğını kestirmek zorlaşıyor. Hedef alınan kitlenin kullanacağı cihazlara minik bir patlayıcı yerleştirmek hele bu hadiseden sonra pek kolay değildir; ama bu yöntem tekil operasyonlar için pekala mümkün olabilir. Kaldı ki, cihazların içinde depolanan enerjinin hasım güçler tarafından etkilenmesi olasılık dışı sayılamaz. Lübnan hadisesi muhtemelen tek sefer­lik bir operasyondur ama, yeni yöntemlerin bulunabileceğini gözardı edemeyiz.

    Dünyanın ve ülkemizin bir siber savaş (kimileri “siber terör” kavramının daha uygun olacağını savunuyor) fırtınası içinde olduğunu belirtmek durumundayız. Bilgisayarlara ve enformasyon sistemlerine kötü niyetli ve izinsiz girişler, bilgi hırsızlığı, kredi kartı sah­tekarlıkları, şiddet ve psikolojik zorbalık ile suç kapsamına giren birçok başka olgu yaygın şekilde gündemde. Türkiye’nin dünya ortalamasının üzerinde siber saldırıya maruz kaldığı da bir gerçek. Bunları önlemek için USOM, yani Ulusal Siber Olaylara Müdahale Merkezi faaliyet gösteriyor.

    kapak-dosyasi-tanju-1
    Lübnan’da yaygın olarak kullanılan çağrı cihazları 17 Eylül günü saat 15.30 civarında patladı.

    Siber savaşın asli unsuru olan yazılımlara sızma faali­yeti, uzun süredir çok yaygın. Özellikle bilgisayarlarla çalışan karmaşık sistemlerin ve plat­formların sabote edilmesi her zaman mümkün. Açığı olmayan veya bulunamayan sistem çok nadir ama, bunları önlemek için de çok yoğun bir çaba harcan­makta ve birçok defa başarılı da olunmakta.

    Askerî alandaki kullanıma bakarsak, dronlar, güdümlü fü­zeler ve hattâ uçakların elekt­ronik savaş veya siber sızma­larla tahribi veya karıştırılarak etkisiz kılınması artan şekilde gündemde. Elbette bunlar farklı ölçülerde kara ve deniz plat­formları için de geçerli. Bunun yazılımla ve ağlara sızılarak yapılması siber savaş, hasım tarafın elektromanyetik ortam­larını bozacak müdahaleler ise elektronik savaştır (EW-elect­ronic warfare). Elektromanye­tik sistemlerin bozulması belli bir güç ve yönlendirme gerek­tirdiği için, bu alanın hareketli unsurları gemi, uçak veya çeşitli kara platformlarına veya her 3 alanda faaliyet gösteren dronlara montelidir.

    kapak-dosyasi-tanju-2
    Çağrı cihazlarının patlaması nedeniyle 3 bin kişi yaralandı. Hastaneler ve sağlık personeli, yaralılara müdahale etmekte zorlandı.

    Konu açık savaş olursa, siber veya elektronik savaş aracılığıyla hasım sistemlere müdahalenin birinci hedefi, karşı tarafın savaşı yönetmesi­ni sağlayan C4ISR sistemlerini bozarak onları körleştirmesi ve faaliyetlerini engellemesidir. C4ISR, uzun süredir savaşın en temel unsurlarıdır. Komuta, kontrol, iletişim, bilgisayar, istihbarat, gözetim ve keşif kelimelerinin kısaltmasıdır (command, control, communi­cation, computer, intelligence, surveillance ve reconnaissan­ce). Bunu, silah sistemleri ve platformlara yapılan müdaha­leler izler.

    Ancak askerî sistemlerin yanısıra sivil hedefler de son derece önemlidir. Bir ülkenin elektrik dağıtım ağının veya bankacılık sisteminin çöker­tilmesinin yaratacağı kaosu ve bunun savaşın gidişatı üzerin­deki etkisini düşünün. Aynı şeyi tüm iletişim ve ulaştırma sistemleri için de söyleyebiliriz.

    kapak-dosyasi-tanju-3
    İsrail gizli servisi Mossad’ın Türkiye’de de faaliyetleri tespit edildi. Bu yılın başında yaklaşık 50 kişi, Mossad’a çalıştığı iddiasıyla gözaltına alındı.

    Bu arada özellikle C4ISR ile diğer askerî sistemlerin köreltilmesinde siber savaşın yanısıra “elektronik savaş” (EW) sistemlerinin de kullanıldığını hatırlatmak gerekir (Bu ikisi çok farklı şeylerdir ve karış­tırılmamalıdır). EW tarihi, 2. Dünya Savaşı’na kadar geriye giderken, siber ortam bilgisayar yazılımlarının yaygın kullanı­mıyla ortaya çıkmıştır. Daha önce hiçbir savaşta görülme­miş kadar EW kullanılan son Rusya-Ukrayna savaşında; ilk hareketin Ukrayna radarlarının Ruslar tarafından bozulması şeklinde ortaya çıkması bu alanda çok iyi bilinen bir örnektir.

    Bugün dünyanın hemen her köşesinde altyapı kurumları, iletişim, şirketler, işinsanları, politik gruplar, parlamentolar, uluslararası toplantılar, ulaş­tırma, enerji ve akla gelebilecek her alan potansiyel hedeftir. Siber saldırılar politik amaçlı olabildiği gibi, suç amaçlı olanları da yaygındır. Şirket ağlarının ele geçirilip felç edil­dikten sonra düzeltilmesi için fidye talep edilmesi birçok defa rastlanan bir hadisedir. Büyük yazılım şirketleri fidye saldı­rılarını önleyici programlar geliştirmiş olsa da, birçok şirket kayıplarını azaltmak için siber korsanlara ödeme yapmıştır.

    kapak-dosyasi-tanju-4
    Çağrı cihazlarından biri satış noktasında patladı. Lübnanlılar yaralılara müdahale ederken ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

    Görüldüğü gibi siber savaş sadece açık veya örtülü savaş­larla ilgili olarak kullanılan bir kavram değildir. Süreklidir. Si­ber saldırıların ezici çoğunluğu barış zamanında yapılır. Ancak eski tip casusluk olaylarında olduğu gibi, bunlar da açık bir savaşın nedeni olmaz; çünkü ortaya konulması ve yapanın ıspatlanması kolay değildir. Devletler bunu vekaleten yaptı­rabildikleri gibi, yapanların pe­kala “hevesli milliyetçi kişiler” olduğunu söyleyip işin içinden sözde sıyrılabilmektedir. Kaldı ki siber saldırılar savaş huku­kunda net olarak belirlenmiş bir tanıma da sahip değildir. Bu koşullarda silahlı çatışma­lar artık siber ve elektronik saldırılarla başlamakta ve siber saldırılar barış zamanında hiç kesilmeden devam etmektedir.

    Siber saldırılar her alandaki rekabette ve örtülü çatışmalarda kullanılır. Öncelikle istihbarat toplamak için en uygun araçlar­dan biri, muhtemelen birincisidir. Bilgi her tür açık veya gizli operas­yonun temeli olduğu için, ülkeler ve gruplar ellerindeki veri stokunu açık olmayan kaynaklara erişerek çoğaltmaya çalışır. Büyük servis sağlayıcılar, elektronik posta ve sosyal medya kuruluşları, oyun siteleri ve büyük şirketlerin müşteri listeleri çokça hedef alınmaktadır. Elbette, devlet kaynakları da fevkalade değerli hedeflerdir.

    kapak-dosyasi-tanju-5
    Birkaç gün sonra başlayan hava saldırıları nedeniyle Beyrut dışına büyük bir göç başladı. Trafik kilitlendi.

    Siber saldırılar hedef ülke­lerdeki politik gelişmelerini etkilemek için de kullanılır. Rusların ABD seçimlerine müdahalesi çok tartışıldı; hattâ dezenformasyon yayan opera­törlerin fotoğrafları dahi (artık nasıl bulunduysa ve doğruysa) paylaşıldı. Keza, Rusların Almanların Ukrayna’ya ya­pacakları askerî yardımla ilgili kimi gizli görüşmeleri ele geçirip Alman kamuoyuna sızdırmaları da bu ülkede tartışma yaratma amacını gütmekteydi. Bu arada, Çin’in Alman hükümetinin sistemle­rine sızıp hassas kartografya çalışmalarını ele geçirdiği yolunda haberler ortaya atıldı. Avustralya’da hükümet için çalışan bir hukuk firması ve yaygın sağlık kayıtlarına erişim sağlanarak milyonlarca kişinin kişisel bilgilerinin çalınması da haber oldu.

    Askerî alandaki örneklere ağırlık verirsek… Ukraynalıla­rın (veya onlar adına Batılıların) Rus haberleşmesini dinleyerek komuta yerlerine nokta atışlar yapması; Güneybatı Asya’da kimi örgüt liderlerinin izlene­rek uzak mesafelerden, özel­likle dron ve uçaklardan atılan hassas roketlerle vurulması; İsrail ve Amerikalıların İran’ın nükleer santralinin bilgisayar ağına girerek uranyum zengin­leştirici santrfüjleri hızlandır­mak suretiyle tahrip etmeleri en bilinen örnekler arasındadır. Hintlilerin de İsrail lehine Hamas’a karşı siber müdaha­lelerde bulunduğu paylaşılan bilgiler arasındadır. Rusların 2007’de Estonya ve 2008’de Gürcistan’a karşı yürüttüğü siber savaşlar, bu ülkelerle yaşadıkları gerilimlerde kul­lanılmıştır. İsrail ile Hizbullah arasında Lübnan’da 2006’daki çatışmalar da siber savaşın öne çıktığı örneklerden biridir.

    kapak-dosyasi-tanju-6
    TSK da C4ISR sistemlerine uyum sağlayan ordulardan biri durumunda.

    Rusya-Ukrayna savaşında siber saldırılar o kadar yaygın bir kullanıma ulaştı ki, örnekler saymakla bitmiyor. Rusya Uk­rayna’nın güvenlik servislerine, mobil telefonlarına, elektrik dağıtımına sızarken; Ukrayna da Rusya’nın vergi kayıtlarına, su dağıtım şebekesine girmeye çalışıyor, giriyor. Rusya’nın Baltık ülkelerine de siber saldırılar yaptığı ifade ediliyor ki Polonya’nın bu konuda şikayetleri var. Çekler gene Rusya’nın kamu kurumlarının ağlarına girdiğini bildiriyor. Ve NATO ağları da hedef alınıyor kuşkusuz.

    Diğer ülkelerden öne çıkan örneklere bakarsak… Çin’in siber savaşta çok faal olduğu, özellikle Pasifik ülkelerinde ekonomik casuslukta öne çıktı­ğı yaygın bir şekilde basında yer alıyor. Bu amaçla siber güvenlik şirketleri kullanılıyor. Pakis­tan’ın elektronik postalara yük­lenen bir virüsle Hint havacılık sistemlerine sızma girişimin­den sözediliyor. Belarus’ta ise hükümete nuhalif olan siber partizanların ülkenin güvenlik sitelerini bozdukları söyleniyor. Bu hadiseler çok yeni olduğu için yeterli şekilde belgelenmiş olmamakla birlikte, siber faaliyetlerin yaygınlığına işaret ediyor. Bu artık yeni dünyanın daimi bir unsuru. Ülkelerin ekonomileri ve savunmaları bilgisayara bağımlı kaldıkça, siber savaş hep bizimle birlikte olacak.

    kapak-dosyasi-tanju-7
    Yeni nesil operasyonlarda C4ISR sistemleri (Komuta, Kontrol, Muhabere, Bilgisayar, İstihbarat, Gözetleme, Keşif) büyük önem arzediyor.

    SİBER SAVAŞ NEDİR?

    ‘Oltalama’, ‘yemleme’ ve sabote etme teknikleri

    Bilgisayarlara ve bilgi ağlarına sızılarak bilgi çalmak, dezenformasyon yaymak veya sistemleri işlemez hâle getirmek; kimi zaman bunu şantajla fidye almak ya da sabotaj gibi başka faaliyetler için yapmak. Buna bir tür “enformasyon savaşı” da denebilir. Bu saldırıların hedefleri, bilgisayar yazılımlarındaki güvenlik açıklarının istismar edilmesiyle gerçekleştirilir. Sözkonusu eylem­ler savaşta kritik hâle gelir ama, barış zamanında da ekonomik ve politik amaçlar için yaygın şekilde kullanılır. Bu nedenle sadece devletler tarafından değil, bilgi çalma ve ekonomik çıkar veya sabotaj amacıyla özel kişi ve kurumlar tarafından da yapılmaktadır.

    Kötü amaçlı programlar (malware) arasında Truva Atı (Trojan) ve kendini kopyalayarak çoğalan solu­can (Worm) virüsleri en bilinenleridir. “Oltalama” veya “yemleme” (pishing) adı verilen yöntem ise kullanıcıyı aldatarak bilgileri ele geçirmektir. Günümüzde “hediye kazandınız, tenzilatlı satıştan istifade edin” vs. gibi yollarla milyonlarca kişi kandırılarak bilgilerini teslim ediyor ve dolandırılıyor. Sonuçta mahrem bilgiler ifşa edilerek huzursuzluk çıkarılıyor; kurumların sağladığı hizmetler felç ediliyor; bireysel erişimler engelleniyor; propaganda, dezenformasyon, ekonomik sabotaj veya manipülasyon yapılıyor.

    Siber savaşın hedefleri hayatın her alanında: Ulusla­rarası kurumlar, toplantılar, yöneticiler, politik grupla­rın izlenmesi, parlamentolar, şirketler, iş dünyası, para alışverişleri, vergi, posta ve iletişim hizmetleri, altyapı, demiryolları, havacılık vs. Banka hizmetlerinin durması­nın veya elektrik kesintilerinin herhangi bir ülkede nasıl bir kaos oluşturacağı açıktır. Siber savaşçılar bunların denemelerini yapmakta ve koruma tedbirlerindeki açıkları aramayı sürdürmektedir. Bunlara karşı her büyük kurum ve bütün devletler kendi siber savaşçılarıyla karşı tedbirler geliştirmektedir. Bu sürekli bir faaliyettir. Her saldırıya karşı tedbir alınmakta, bunlar aşılmakta ve yeni tedbirler geliştirilmektedir. Başka şekilde ifade edersek, siber savaş 10 yıllardır dünyanın her köşesinde barışta ve savaşta bir an bile durmadan sürmektedir. Diğer faaliyet­ler bir yana, politikacıların ve kamuoyunun manipülas­yonu için dezenformasyon da yaygın bir uygulama olup, devletler bunu önlemekte büyük sıkıntı içerisindedir. Bazı kötü amaçlı yazılımlar sistemlere yerleşip sürekli olarak kendilerini kopyalayarak kalıcı olmaktadır.

    Günümüzde, cep telefonlarına ve bilgisayarlara kullanıcısının haberi olmadan bilgi aktaran veya kopyala­yabilen kötü niyetli yazılımlar yüklenebiliyor. Bu nedenle kritik tesislere bunlarla birlikte girilemiyor; cihazlar kapıda bırakılıyor ya da başka özel cihazlar kullanılıyor.

    kapak-dosyasi-tanju-kutu-1
    Siber saldırıları önleme mücadelesi kesintisiz olarak sürüyor.

    KÜRESEL İLETİŞİMİN BİREYSEL BEDELLERİ

    Günümüzde her yer cephe, her yer hedef ve tehdit altında

    Savaş tarihinin çeşitli dönüm noktaları vardır. Süvarinin üstünlüğü, topların surları yıkması, seri ateşli silahların süvarinin etkinliğini sona erdirmesi, buharlı tren ve gemi­lerle güç sevkinin hızlanması, telgraf ve telsiz haberleşmesi, içten patlamalı motorlarla hızlı savaşın mümkün olması ve nihayet havacılık ve uzay bunların en belirgin olanlarıdır. Nükleer silahları bir kenara koyarsanız; yakın tarihte hassas güdümlü silahlar, uzaydan izleme ve elektronik savaş ile sivillerin hava bombardımanlarıyla terorize edilmesi, bilim­sel ve teknik gelişmelerin sonuçlarıdır. Bunlar askerî doktrin hâline getirilmiş ve yeni koşullara göre revize edilmiştir. Ör­neğin düşman ahalinin bombardımanla yıldırılması, daha 1921’de Douhet tarafından formülleştirilmiş, günümüzde Amerikalılar tarafından “shock and awe” yani şok ve deh­şet bombardımanı hâline getirilerek Irak’ta ve ayrıca Libya ile Suriye’de (özellikle Rakka’da) kullanılmıştır. Bunun bir versiyonu da İsrail tarafından Gazze ve Lübnan’da yapılan ve günümüzde devam eden bombardımandır. Lübnan’da­ki son cağrı cihazı ve telsiz patlatmaları da bu anlayışın küçük bir örneğidir.

    Ancak siber savaş, bunların hepsinin ötesine geçmiş durumdadır; zira sadece ordular ve kurumlar değil, hemen her birey küresel iletişime erişebilir Ayrıca modern savaş unsurları ve bunları destekleyici altyapı sistemleri nere­deyse tümüyle bilgisayar kontrollü çalışmaktadır. Bunların veya bunları kullanan, komuta eden bireylerin sabote edilmesi, son derece pahalı savaş platformlarını hareketsiz birer demir yığını ve kolay hedef hâline getirebilir.

    Günümüzde, uçak ve gemi gibi pahalı platformların maliyetlerinin büyük bir kısmını, hattâ kimi zaman yakla­şık yarısını elektronik sistemler, bilgisayarlar ve yazılımlar oluşturmaktadır. Bunlara yapılacak müdahalelerin askerî sistemlerin birinci hedefi hâline gelmesi kaçınılmaz­dır. Hava hücumları hasım tarafın radar ve haberleşme sistemlerini felç eden elektronik saldırılarla başlar. Ancak bunların siber savaş yoluyla yapılması ve C4ISR sistemleri­nin çökertilmesi de mümkündür.

    Modern savaşta ilk hedef radarlar, uydu gözlem ve ileti­şimiyle birlikte, komuta ve haberleşme sistemleridir. Bunu silah ve platformların etkisiz kılınması izler. Bu nedenle EW artık bir “muharip sınıf” olarak tasnif edilmektedir. Elektronik hücum unsurları olan elektromanyetik enerji, yönlendirilmiş enerji veya anti-radyasyon silahları da farklı türde bir ateşgücü sayılmaktadır. Elbette buna karşı korunma tedbirleri de gelişmekte ve bunlar ECM (electro­nic countermeasures) başlığı altında ele alınmaktadır. Her silahta olduğu gibi, karşı tedbirlere de 10 yıllardır üzerinde çalışılmakta olan bir konudur.

    Bütün bu askerî unsurlar bir yana, hatırda tutulma­sı gereken çok temel bir nokta; artık savaşların sadece cephelerde yapılan bir şey olmadığı, bütün halkın ve ülke altyapısının hedef alındığıdır. Bu nedenle sivil savunması ve özellikle de barış zamanındaki tedbirleri zayıf olan ülkeler savaşta ölümcül bir dezavantaja sahiptir; çünkü altya­pıların, enerji, ulaşım ve bankacılık sistemlerinin çökmesi, askeri cephelerin de ciddi anlamda zayıflamasıyla sonuç­lanır. Ayrıca büyük ölçüde propaganda ve dezenformas­yona da maruz kalınır.

    040824-F-1740G-007
    İki uzman asker AN/ALQ-184 Elektronik Saldırı Podu’nu inceleniyor.