Etiket: Sayı: 116

  • İran: Devrimden bu yana ilk defa bir 3. yol arayışı…

    İran: Devrimden bu yana ilk defa bir 3. yol arayışı…

    1979 Devrimi’nden günümüze gerek ülke içinde gerekse Irak’la yaşanan mücadeleler ve sıcak savaş, İran yakın tarihinde büyük kayıplara yol açtı. Geçen ayki cumhurbaşkanlığı seçimlerini rakibine yaklaşık 3 milyon oy fark yaparak kazanan Mesud Pezeşkiyân, İran’daki klasik “reformcu-muhafazakar” karşıtlığında yeni bir evreye işaret ediyor.

    İran’da 28 Haziran ve 5 Temmuz’da yapılan iki turlu seçimlerde Mesud Pezeş­kiyân’ın yeni cumhurbaşkanı olarak seçilmesi, hem ülkede hem dünyada reform hareketi ve reformcuları yeniden tartış­maya açtı. Pezeşkiyân’ın cum­hurbaşkanı olmasıyla, ülkedeki reformcular 20 yıl aradan sonra iktidara gelme fırsatını elde etti.

    Reformcuların analizi, İran’ın geleceğini anlamak açısından bir zorunluluk; zira onların başarısı veya başarısızlığı ülke­deki siyasal sistemin kaderini ve muhtemel siyasal değişimin içeriği ve rotasını belirleyecek. Süreci ve bugünü anlamak için en azından yakın tarihe, 1979’a dönmemiz gerekir.

    11 Şubat 1979’daki İran Dev­rimi’nin hemen ardından, dinî lider Ruhullah Humeyni tara­fından Mehdi Bazergan’a “geçici hükümet” (Dolet-e Movveget) kurma görevi verildi. Hüküme­tin temel görevleri yeni siyasi rejimin kimliğinin belirlenmesi, anayasa yazımı, cumhurbaşkan­lığı seçimi ve meclisin kurulması idi. Ancak Bazergan’a bu fırsat verilmedi; kendisi Humeyni yandaşlarından farklı şekilde, devrim sonrası her tür değişimin adım adım olmasını, sert ve yıkıcı davranışlardan uzak durul­masını istiyordu. Devrimden hemen sonra kurulan Devrim Mahkemeleri’ni kapatmak ve bütün siyasal faaliyetleri yasal bir çerçevede yapmak taraftarı idi.

    Mehdi Bazergan’ın demokrasi­yi önceleyen siyasal davranışları devrimin sert ortamına uygun olmadığı için nerdeyse tüm radikal grupları öfkelendirdi. Humeyni yandaşları, Bazergan’ı teslimiyetçilik, hainlik ve ABD karşısında zayıf olmakla suçladı; onun çalışma imkanlarını sınır­ladı ve yaptıklarını sabote etti. Bazergan 4 Kasım 1979’da ABD Büyükelçiliği’nin basılmasının ardından istifa etmek zorunda kaldı.

    Hemen ertesinde, Ocak 1980’de halkın oyu ile cum­hurbaşkanı seçilen Abulhasan Benisadr da Bazergan’ın kaderini paylaşacaktı. Humeyni yan­daşları ona da çalışma imkanı vermeyecek; 1981’de Humeyni tarafından cumhurbaşkanlığı görevinden azledilecek; hatta ül­keden kaçmak zorunda kalacaktı.

    1981 aynı zamanda İran İslâm Cumhuriyeti tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı, iktidar alanının tam anlamıyla Humeyni ve yandaşlarının eline geçtiği yıldır. “Devrim karşıtı” ve “öteki” olarak gördükleri grupları tasfiye ettikten sonra siyasal ve ideolojik anlamda birlik ve beraberlik elde edeceklerini düşünüyorlardı. “Çürük elmalar” çöpe atılmıştı ve İslâm cumhuriyetini destekleyen grupların sağlayacağı güç, hedef ve eylem birliği, dış düşmanlar karşısında da daha etkin bir di­renme olanağı sunmuş olacaktı. Ancak bekledikleri türde bir “birlik-beraberlik” durumunun olanaksız olduğu kısa sürede ortaya çıkacaktı.

    GundemIran-2
    İran Devrimi’nin hemen ardından dinî lider Humeyni, Mehdi Bazergan’a (sağdan ikinci) geçici hükümeti kurma görevini vermişti.

    24 Temmuz 1981’de Muham­med Ali Recai’nin cumhurbaş­kanı olarak seçilmesiyle ihtilaf­lar kendini göstermeye başladı. Bu dönemde, 1980’de Irak ile başlayan savaş bütün şiddetiyle sürüyor; Halkın Mücahitleri gibi rejim muhalifi örgütlerin silahlı eylemleri de siyasi süreci etkili­yordu. Nitekim Cumhurbaşkanı Recai, 30 Ağustos 1981’de Halkın Mücahitleri tarafından ofisine yerleştirilen bombanın infila­kıyla öldürüldü.

    2 Ekim 1981’de, günümüzde İran’ın dinî lideri olan Seyid Ali Hamaney cumhurbaşkanı seçildi. Hamaney bu görevine Humeyni ile yaşadığı ihti­lafla başladı. Hamaney, daha sonra Dışişleri Bakanı olacak Ali Akbar Velayeti’nin Başba­kan olmasını istiyordu; ancak Humeyni’nin baskısı ile Mir Hüseyin Musavi’nin Başbakanlı­ğını kabul etmek zorunda kaldı. Musavi’nin başbakan olması, Hamaney’le aralarındaki nefret ve çatışmanın da başlangıcı olacaktı.

    İşin en ilginç tarafı -“öteki” denen “çürük elmalar”ın tasfi­yesine rağmen- radikal İslâm savunucuları kendi aralarında­ki politik ve ideolojik düşünce farklılıklarının çok daha derin ve çeşitli olduğunu anladı! Humeyni yandaşları arasında; din devleti­nin yetki sınırları, dış politika ve ekonomi gibi çok çeşitli alanlarda uzlaşmaları mümkün olmayan ihtilaflar olduğu ortaya çıktı. 1981’den itibaren devlette ve mecliste gittikçe belirginleşen bu ayrışmaların en önemli kalemini iktisadi konular oluşturuyordu. “Ekonominin devlet kontrolünde olup olmaması, anayasanın 44. Maddesi’nin yorumu, kooperatif­lerin dinî hükümlere uygun olup olmaması, özel sektörün çalışma alanı, dış ticareti devletleştirme, sanayinin millîleştirilmesinin dine uygun olup olmaması …” tartışmaları giderek alevlendi.

    Humeyni yandaşları arasın­da devletin ekonomik modeli konusunda düşünce farklılığı vardı. Devletçi-halkçı ekonomiyi savunanlar ile piyasa ekonomi­sini destekleyenler ikiye bö­lündü. 1981’den itibaren birinci gruba “Sol” (Çep) ve ikinci gruba “Sağ” (Rast) denilmeye başlandı. İran’daki siyasal gelişmeler de bu “Sağ” ve “Sol” bölünme ekseninde seyredecekti. Humeyni, sistem içinde dengeyi korumaya çalışsa da “Sol” kesime eğilimi açıkça belli idi ve bu kesim Mir Hüseyin Musavi liderliğinde 1982’de ikti­darı tamamen ele geçirdi. 1989’da onun ölümüne kadar yasama, yürütme ve yargı organlarının büyük bölümünü kontrol etti.

    GundemIran-1
    İran cumhurbaşkanı seçilen Mesud Pezeşkiyân, hem radikallere hem reformculara mesafeli.

    Humeyni’nin ölümü İran siyasal sistemi içindeki dengeyi değiştirdi. Haşimi Rafsancani cumhurbaşkanı (1989-1997) ve Hameney dinî lider seçildi. Sözkonusu gelişmeler İran siyasal sistemi içinde “Sağ” kesimin güçlenmesine neden oldu. Ancak 1981’den beri İran siyasal sisteminde “Sol” olarak adlandırılan gruplar, 1997’de Muhammed Hatemi’nin cum­hurbaşkanlığını kazanmasıyla “reformcu” kimlikleriyle öne çıktı. Reformcular, kendilerini İran Devrimi’nin gerçek amacı­nı gerçekleştirecek akım olarak nitelendiriyordu. Onlara göre, devrimden sonra gerçekleştiri­lemeyen hedeflere bu dönemde ulaşılmalıydı. Reform hareketi “demokratikleşmeyi” siyasal tartışmaların merkezine koydu. Sivil toplum, yasa, özgürlük, ço­ğulculuk kavramları İslâmi bir çerçeve içinde yorumlanmaya başladı.

    Reformcular, muhafazakar­ların tersine din ile demokrasi arasında çelişki bulunmadı­ğına, dinin önemli ögesinin hoşgörü olduğuna inanıyordu ve “velâyet-i fakîh” konumunu yasal bir çerçeve içine oturtma­ya çalıştılar. Devleti ve bütün siyasal sistemi halk karşısında sorumlu olarak görüyorlar, halkın bu siyasal sistemi sor­gulama hakkı bulunduğunu savunuyorlardı. Onlara göre, halka hesap vermek kaygısını yaşamayan iktidar sahiple­ri yasal olmayan bir siyasal sistem kurmuştu ve bu sistem halk nezdindeki meşruiyetini kaybetmişti.

    1997’de İran halkının geniş desteğini alarak iktidara gelen reformcular, İran siyasal siste­minde köklü bir değişim olacağı umudunu oluşturmuştu. Ancak onlar da kendilerinden beklenen değişimi gerçekleştirmede ba­şarılı olamayacaklardı. Bunda, dinî lider Hamaney’in elindeki tüm kurumlarla reformcuları sınırlandırmaya çalışması çok etkiliydi. Hamaney ve muha­fazakarlar, reform hareketini İslâm Cumhuriyeti’ni dönüştür­me ve seküler bir rejim kurma girişimi olarak yorumlayıp lanse ettiler.

    GundemIran-3
    İran’da 28 Haziran ve 5 Temmuz’da yapılan iki turlu seçimler, hem ülke hem bölge için bir dönüm noktası oldu

    Reform yanlılarının başarısız olmalarının diğer bir nedeni de siyasal kararlılıktan yoksunluk­tu. Hamaney ve muhafazakar­ların baskılarına karşı direnme ve halka sarılmak yerine sürekli geri adım attılar. Toplum ile Ha­maney karşıtlığında, hep Hama­ney’e yakınlaşmayı seçtiler. Top­lumla rejim arasındaki ihtilafta rejimin yanında yer almaları, onların toplumsal meşruiyet ve nüfuz alanlarına ciddi zarar verdi. Nitekim 2005’te radikal muhafazakar Mahmud Ahme­dinejad’ın cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmasıyla refor­mcuların dönemi sona erdi.

    Reformcular 2009’da Mir Hüseyin Musavi ile yeniden cumhurbaşkanlığı seçimlerini hedefledi. Musavi seçimlerin galibi olduğunu ilan ettikten sonra, yönetim Mahmud Ahme­dinejad’ın seçimleri kazandığını duyurdu. Bu durum İran’da toplumsal protestolara neden oldu. Seçimlerde hile yapıldığını düşünen insanlar “benim oyum nerede?” sloganıyla barışçıl bir yürüyüş başlattı. Bu protestolar, “Yeşil Hareketi” olarak adlandı­rılacaktı.

    GundemIran-4
    2009 seçimlerinde hile yapıldığını düşünen insanlar “benim oyum nerede?” sloganıyla barışçıl bir yürüyüş başlatmıştı. Bu protestolar, “Yeşil Hareketi” olarak adlandırılacaktı.

    İran rejimi “Yeşil Hareke­ti”ni “fitne” olarak adlandırdı. Protestolara katılan çok kişi öldürüldü; reformcuların etkin isimleri dahil binlerce protesto­cu tutuklandı. “Yeşil Hareketi” liderleri olarak bilinen Mir Hü­seyin Musavi ve Mehdi Kerrubi ev hapsine alındı ve bu durum günümüzde de hâlâ devam ediyor!

    Mesud Pezeşkiyân’ın geçen ay cumhurbaşkanlığı seçimini ka­zanması, reformcular açısından yeni bir dönem olarak yorumla­nıyor. Bu gelişme, şüphesiz reji­min reformcular karşısında geri adım attığı anlamına geliyor (reformcular ilk başta “koşullu olarak” seçimlere katılacakları­nı duyurdular. Adayları Anayasa Koruyucular Konseyi tarafından onaylanmadığı takdirde seçim­lere katılmayacaklarını ilan ettiler. Bu strateji, dinî lider Ha­maney’e karşı meydan okuma olarak yorumlandı ve istenen sonucu verdi).

    GundemIran-5
    1981’den beri İran siyasal sisteminde “Sol” olarak adlandırılan gruplar; 1997’de Muhammed Hatemi cumhurbaşkanlığını kazanınca, “reformcu” kimlikleriyle öne çıktı.

    1954’te Mahabat’ta doğan Pezeşkiyân’ın siyasi hayatı 1979 İran Devrimi’yle başladı. Devrimin, ülkenin Azerbaycan bölgesinde kurumsallaşmasın­da etkisi büyük oldu. 1980-88 arasında devam eden İran-Irak savaşında hekim olarak görev yaptı. Ardından 16 yıl boyunca İran Meclis’inde Tebriz mil­letvekiliydi. Tebriz Üniversi­tesi rektörlüğü, Sağlık Bakanı yardımcılığı yaptı. 2001-2005’te Muhammed Hatemi’nin ikinci döneminde Sağlık Bakanı oldu.

    Pezeşkiyân’ın cumhurbaş­kanlığı adaylığı serüveni de yeni değil. 2005’ten itibaren aday olup olmayacağı tartışılmaya baş­lanmıştı. 2013 cumhurbaşkan­lığı seçimlerinde kayıt yaptırdı ancak kısa süre sonra adaylıktan çekildi. 2021 cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki adaylık girişi­miyse Anayasa Koruyucular Konseyi tarafından reddedildi.

    Pezeşkiyân reformcu olması­na rağmen, İran’da reformcular olarak bilinen gruplardan farklı bir çizgide. Bu fark Hamaney açısından önemliydi ve Pezeş­kiyân’ın cumhurbaşkanlığı adaylığının kabul edilmesinde de etkili oldu. Reformcularla organik bağı bulunmayan yeni cumhurbaşkanı, onların kurdu­ğu hiçbir parti ve örgüte de üye olmadı. Reformcuların bugün­kü “neoliberal” arayışlarından farklı olarak sosyal adaleti savunuyor. Hamaney’e ve İslâm Cumhuriyeti’ne karşıtlığı red­dediyor. Yeni “İran milliyetçiliği” anlayışına da mesafeli. Siyasi faaliyetlerini dinsel ve mezhep­sel referanslara esaslandırıyor. 1979 İran Devrimi’nin değerleri­ni koruyor.

    Pezeşkiyân’ın sahip olduğu bu özellikler, ona Hamaney ile reformcular arasında aracı ola­bilecek bir potansiyel ve misyon sunuyor. Reformcular da onun bu özelliğinin farkında ve bu da Hamaney’le barışmak açısından bir fırsat.

    1979’dan günümüze poli­tik-ideolojik dönüşüm geçiren reformcular, İran siyaset sahne­sinde varlıklarını koruyabilseler de zamanla güç kaybettiler. Mesud Pezeşkiyân’ın cumhur­başkanı olması, şüphesiz onlar için bir kendini onarma, topar­lanma ve yeniden güç kazanma fırsatı. Tabii Pezeşkiyân, kuracağı hükümetin sadece reformcu­lardan oluşmasını istemiyor. Önümüzdeki dönem, gerek İran iç politikası gerekse bölge açısın­dan önemli gelişmelere gebe.

    GundemIran-6
    İran’da reformcular tarafından desteklenen Pezeşkiyân, buna rağmen siyasi faaliyetlerini dinsel ve mezhepsel referanslarla esaslandırıyor. 1979 İran Devrimi’nin değerlerini koruyor.
  • Fransa’da aşırı Sağ fırtına ‘şimdilik’ kaydıyla durdu!

    Fransa’da aşırı Sağ fırtına ‘şimdilik’ kaydıyla durdu!

    Haziran’da yapılan Avrupa Parlamentosu seçimleri, aşırı Sağ’ın zaferiyle sonuçlandı. Fransa’da ise Cumhurbaşkanı Macron’un erken seçim kararı, farklı iktidar hesaplarını gözetiyordu. Ancak bu hesaplar “çarşıya uymadı” ve ikinci turda Sol partilerin sürpriz şekilde biraraya gelmesiyle Halk Cephesi birinci oldu. Belirsizlik sürüyor…

    Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri 9 Hazi­ran 2024’te yapılmış ve aşırı Sağ’ın yükselişine sahne olmuştu: Fransa’da RN (Ras­semblement National) %31.4 oranında oy alırken, düşman kardeşi Reconquête de %5.5 oy almıştı. NUPES (Yeni Ekolojik ve Sosyal Popüler Birlik) başlığı altında derlenen Sol partiler ise toplamda %30’a yakın bir oy al­salar da 4 parça olduklarından anlamlı bir sonuç elde edeme­mişlerdi. Fransa dışında da birçok Avrupa ülkesinde aşırı Sağ yüksek oranda oy aldı.

    Alarm zillerinin Fransa’da çalmasına neden olan ise, Cumhurbaşkanı Macron’un erken seçim kararı almasıydı. Yapılan yorumlara göre Macron bu sürpriz kararı iki nedenle almıştı: 2027 başkanlık seçimi­ne kadar aşırı Sağ’ın muhtemel hükümetteki beceriksizliğini göstermek; veya parçalı bohça Sol’un aşırı Sağ karşısında en azından ikinci turda kendisini destekleyeceğini ummak.

    Olaylar onun beklediği gibi gelişmedi. Macron’un planını akamete uğratan, aşırı Sağcı RN’nin de gözden kaçırdığı bir durumdu. Sol kesim, Macron’un erken seçim kararı almasıyla üzerindeki rehaveti attı. Yeni­den ve daha sınırlı bir progra­matik zeminde birlik sağlandı. Bu birlik, sendikalar başta olmak üzere bir dizi toplumsal örgütlenme ve seçmen tarafın­dan da desteklendi. Bu defa Yeni Halk Cephesi (NFP) adını alan Sol birlik, 1936’daki Halk Cep­hesi’nden esinlenerek tarihe de bir göndermede bulunuyordu.

    GundemFransa-1
    Jean-Luc Mélenchon seçim zaferini taraftarlarıyla Enternasyonal marşını söyleyerek kutladı.

    AP seçimlerinden sonra Sol’un toparlanması Macron’un seçim hesaplarını bozdu. Solu toparlanmaya zorlayan ise sen­dikalar, toplumsal örgütlenme ağları ve elbette RN’nin yükse­lişi oldu. İlk tur sonuçları ilan edilince, RN artık tek başına ik­tidardan sözetmeye başlamıştı. Ancak Cumhuriyetçi Cephe ile seçime gidilmesiyle RN’nin 240-290 bandındaki hayali tuz­la buz oldu. Olağan koşullarda RN birinci, NFP ikinci, Macron­cular üçüncü olacakken, NFP birinci, Macroncular ikinci, RN ise üçüncü parti oldu. NFR 182, Macroncular 168, RN 143, Cumhuriyetçiler ise 66 sandal­ye kazandı.

    Ancak mutlak çoğunluğun sağlanamaması, Macron’un ifadesiyle seçimin kazananının olmaması, yeni hükümetin olu­şumunda bir yeniden dizilişe ihtiyaç gösteriyor. RN kimseyle ittifaka girmeyeceğini, NFP de kendi programından taviz vermeden yürümek niyetinde olduğuna açıkladı. Böylelikle şimdilik kağıt üzerinde Mac­ron’un NFP’de yer alan Sosya­list Parti ve Ekolojistlerden re­jim yanlıları ile yeni bir merkez oluşturma ihtimali güçleniyor.

    Fransa’da aşırı Sağ tehlike­si için söylenebilecek olan ise şu: 12’ye 1 varken şimdi 12’ye çeyrek var. Ancak belirsizlik ve kaos sürüyor.

    ANALİZ / FRANSIZ SİYASETİNİ ANLAMA KILAVUZU

    Devrimler ülkesinde karşı devrimlerin yükselişi

    Tüm Avrupa’da olduğu gibi Fransa’da da aşırı Sağ yükselişte. 1969’da siyasi sahneye çıkan FN/RN (Front National/Rassemblement National) 55 sene içinde inişli-çıkışlı bir seyir izlese de “kurucu baba”sının yerini alan Marine Le Pen ile ülkenin en güçlü siyasal akımı.

    Fransa’da kurumsal siyaseti altüst eden RN’nin (Rassemblement National) Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki başarısından sonra, ulusal seçimde son anda ve şimdilik durdurulabilmesi; aslında “Macronizm” diye ad­landırılan ve 40 yıldır yürütülen ekonomik ve sosyal politikaların da çöktüğüne işaret ediyor. Ül­kede kurumsal partiler giderek seçmenden koparak birbirine benzeyen politikalarla yoksullu­ğu, güvencesizliği ve eşitsizliği alabildiğine derinleştirdiler; bunu yaparken güvenlikçi poli­tikalar güttüklerini iddia ederek İslamofobik, göçmen karşıtı, Roman karşıtı halet-i ruhiyeyi güçlendirdiler. Toplumsal hare­ketlerin bastırılması, sendika­ların zayıflatılması dayanışma kanallarını tıkayınca, aşırı Sağ’ın bütün bunların sorum­lusu olarak “öz hakiki Fransız olmayanlar” ı göstermesinin kanalları da açıldı.

    Fransa her ne kadar 1789’dan başlayarak “devrimler ülkesi” olarak görülse de, emperyalist bir ülke sıfatıyla sömürgecilik­ten kalma bir ırkçılık, ayrımcılık özellikle devlet kurumlarında devam etmişti.

    Bu tablonun ortaya çıkma­sında, korkuyu toplumda canlı tutmaya çalışan aşırı Sağ’ın yanısıra; beklentileri karşıla­maktan uzak Sosyalist Parti’nin son 40 yılda birkaç defa kurduğu hükümetlerin de sorumluluğu var kuşkusuz. Son olarak 2012’de François Hollande dönemindeki başarısızlık öyle bir hâl almıştı ki, kendisi siyasi tarihte ilk defa ikinci defa aday olmayan bir başkan olarak geri çekildi; ortada artık bir ka­davra durumunu almış partisi kalmıştı. Zaten bir teknokrat olarak Maliye Bakanlığı’na getirdiği Macron da böylesi bir boşluğun içinden çıktı ve açılan yolda “tam gaz” ilerledi.

    GundemFransa-3
    Aşırı Sağcı RN’nin lideri Marine Le Pen.

    Fransız aşırı Sağ’ının düşün­sel temellerini 19. yüzyıla kadar geriye götürmek mümkünse de, toplumsal hayatta siyasi karşılığı olan 1930’lardaki Action França­ise, Alman işgali altında işbirlikçi Vichy hükümeti destekçileri ve 1953’te Robert Poujade’ın kurdu­ğu hareketler öne çıkar. FN/RN (Front National/Rassemblement National) ise geçen 50 yıl içinde inişli-çıkışlı bir seyir izlese de, şu anda “kurucu baba”sının yerini alan Marine Le Pen ile ülkenin en güçlü siyasal akımını temsil etmekte.

    Baba Le Pen’in sicili hayli kaba­rık. 1955’te Vietnam için gönüllü olduysa da, oraya vardığında Fransız sömürgeciliğinin Dien Bien Phu yenilgisi gerçekleşmişti bile. Dönüşünde Fransız Sağ’ının ünlü siması Pierre Poujade ile seçim kampanyasına katıldı ve 1956’da henüz 27 yaşındayken en genç üye olarak mecliste yer aldı. Dönemin en yakıcı meselesi Cezayir savaşında pozisyon aldı; sonradan burada işkence yaptığı da iddia edildi. Sömürgecilik hevesi kursağında kalınca “yerli ve millî” siyasete döndü.

    Dolayısıyla Ekim 1972’de FN oluşurken Le Pen’in heybesi doluydu. Fransızların istihdamı­nı, güvenliğini ve sağlığını tehdit eden meselenin “kontrolsüz göç” olduğunu ilk o dile getirdi. Karşısına aldığı sendikalar ve Sol partileri “korkunun merkezi” olarak gösterirken “liberal Sağ’ın ömrünün tükendiğini” ilan etti. O dönem Fransa’da aşırı Sağ oldukça zayıf iken, İtalya’da %10 dolayında oy alan MSI (İtalyan Sosyal Hareketi) vardı. Bu hare­ket açıkça faşizmden esinleni­yordu ve 3 renkli alev sembolünü kullanıyordu (yeşil-beyaz-kır­mızı). FN de bu sembolü kullandı; sadece bayraklardaki renkleri mavi, beyaz, kırmızı yaptı.

    Ancak 1973 genel seçimlerinde alınan %1.3 oy kimseyi tatmin etmedi ve Le Pen, FN’yi yeniden düzenledi. Klasik Sağ ile yakın­laşmaya çalışırken, Marksizm karşıtlığı, sendika tekelinin sona ermesi, ölüm cezası, kürtaja kar­şı çıkma, göç teması gibi noktala­ra vurgu yaparak bağımsızlığını korudu.

    François Mitterand’ın ikti­dara geldiği 1981’den kısa bir süre sonra uygulamaya sokulan neoliberal programlar, sanayide geleneksel sektörlerin terke­dilmesi, kısa zamanda toplu­mun emekçi-esnaf-zanaatkar kesiminde bir sarsıntıya yol açtı. Sol’un bu noktada iktidar olması ve geleneksel Sağ’ın yetersizliği, FN’nin önünü açacaktı.

    GundemFransa-5
    Macron ve önceki iktidarların uyguladığı politikalar aşırı Sağ’ın önünü açtı.

    FN 1984’teki Avrupa seçimle­rinde ilk kez görünür oldu ve %11 oy alarak Avrupa Parlamento­su’na 10 milletvekili; 1986’da se­çim sistemi değişince de Ulusal Meclis’e 35 milletvekili gönderdi. 1988 başkanlık seçimlerinde Le Pen %14 oranını bularak kendi güzergahını genişletti. Yükseliş devam etti ve oran 1995 cumhur­başkanlığı seçimlerinde %15’e çıktı. FN’nin oyları önemli mik­tarda klasik Sağ’ın orta ve küçük burjuva tabanından geliyordu. Bu kesimin Le Pen’e yönelmesin­de, sermayeye ve işçi hareketine karşı Sağ’ın etkisizliğinin büyük payı vardı. Avrupa Ekonomik Topluluğu’nda sınırlarının açıl­ması, sistemin modernizasyonu bu kesimlerin kendilerini tehdit altında hissetmelerine neden oluyordu.

    Sendikaların iktidardaki Sol partileri sıkıştırmamak için “anlayışlı” davranmaları da FN’e bir alan açmıştı. Le Pen bir taraftan da Reagan modeli ile ekonomik liberalizmi savunuyor, “kahrolsun sendikalar, kahrol­sun vergiler, kahrolsun devletin ekonomiye müdahalesi” gibi bil­dik neoliberal tiratları da ihmal etmiyordu.

    FN seçmeni, arada RPR ve UDF gibi iki geleneksel Sağ partiye dönüş yapıyordu ama; komü­nizm düşmanlığı SSCB’nin yıkıl­masıyla boşa düşünce, Sol parti­lerin tabanındaki emekçilere de seslenmek gündeme geldi. Yeni durumda sınıf ayrımlarının bir anlamı yoktu, artık toplumsal öfkenin temsilcisi FN olacaktı!

    SSCB yıkılınca Amerikan yan­lılığı, NATO sevdası terkedildi. Hatta Le Pen, 1991 Körfez Savaşı sırasında Irak yanlısı bir tutum aldı. Mitterand dönemindeki bir takım sosyal kazanımlar da artık eleştiriden muaftı. Özetle, “millîci ve sosyal” bir söylem tutturulmuştu.

    Ancak 1995-1998 arasında işler iyi gitmedi. FN polis, ulaşım gibi alanlarda sahte sendikalar kurdu. Klasik “faşist kitle örgüt­lenme faaliyeti”ne giriştilerse de bunlar sınırlı kaldı. SSCB yıkılmıştı ama, sendikalar ve Sol partiler henüz sıfırı tüket­memişlerdi. Bu arada partinin ikinci adamı Bruno Mégret 1994’te İtalya’da olduğu gibi bir Sağ ittifakta yer almayı savunu­yordu. Le Pen ise henüz kendini tek başına iktidara taşıyacak olan büyük krizin peşindeydi. Sonuçta ikinci adam tasfiye edildi ama FN de 42 binden 15 bin üyeye geriledi.

    GundemFransa-4
    Fransız seçimlerinde 68 ruhu: Aşk kazanacak!

    Le Pen 2002 başkanlık se­çiminde Sosyalist Parti adayı eski Başbakan Jospin’in yarım puan da olsa önüne geçerek ikinci tura kaldı ve %17 gibi bir oy alarak Mégret’nin “artık Le Pen’e ihtiyaç yok” iddiasını çürüttü. Gerçi 2007’de başkan­lık seçiminde %10.5 alırken, parlamentoda %4.3 bi düşük bir seviyeye gerileyecek ama pes etmeyecekti.

    FN’nin büyüme dinamiği ile Le Pen’in temsil kabiliyeti arasındaki gerilimi gidermek, ona bir halef bulmak kaçınılmaz hale gelmişti. 2011’de FN kong­resinde Marine Le Pen başkan­lığa geldiğinde, onun sözünü ettiği “idelojik modernleşme”ye karşı çıkanlar çekilseler de bir canlanma gerçekleşti. Kızı, babasına göre elbette fotoje­nikti; ağzı laf yapan ve elbette daha genç bir sima olarak eski hikayelerin izlerinden arınmış­tı; geleneksel söylemin ötesinde, özellikle toplumsal meselelere de değinen bir lider olarak te­mayüz etmeye başladı. Bu arada Avrupa hatta dünya ölçeğinde çeşitli varyantlarıyla büyüyen iktisadi kriz de, aşırı Sağ’ın gelişmesine imkan tanıyan bir ortam sunmaya başlamıştı.

    FN kurulduğu yıllarda “faşist” veya “neofaşist” olarak tanım­lanıyordu. Bugün ise Marin Le Pen’in babasının yerini alma­sıyla farklılaşan bir güzergahta, özellikle RN’ye evrilmesiyle, “sağ popülist” diyenler dahi var. Günümüzde aşırı Sağ’ı tarihsel faşizmden ayıran temel nokta, iktidarı ele geçirme stratejisi­dir. Kuşkusuz seçim zaferleri aşırı Sağ’a ideolojik ve kurumsal düzeyde aşırı otoriter ve ırkçı gündemini ilerletmek için daha fazla araç sağlıyor. 2027 seçim­leri bu açıdan da önemli.

    Masis Kürkçügil

    TARİH, TEKERRÜR, HATALAR, UMUTLAR

    Sol’da 88 yıl sonra yeni bir Halk Cephesi

    1936’da Komünist Parti ile Radikal Parti’nin faşizme karşı kurduğu Halk Cephesi, 90 yıl sonra en azından isim olarak yeniden doğdu. Arada tabii büyük farklar var.

    Artık aktörlerinin, tanıklarının unutulduğu Halk Cephesi’nin, Fransa’da bunca yıl sonra yeniden birleştirici ve geniş kitlelere umut veren bir simge olarak belirmesi şaşırtıcı gelebilir. Aşırı Sağ’ın yükseldiği bir dönemde, iki ana partiye (Komünist ve Sosyalist Parti) ve onlara bağlı sendikalara (CGTU ve CGT) bölünmüş olan Sol, Şubat 1934’te hükümeti devirmeye yönelik faşist darbe girişimine karşı birleşmek zorunda kalmıştı.

    Bugün de Macron’un erken seçim kararını almasının hemen ardından Ekolojistler, Sosya­list Parti, Komünist Parti ve LFI’nin oluşturduğu kurumsal Sol partilerin biraraya gelmesi, bu­nun da bir dizi toplumsal örgütlenme ve sendi­kalar tarafından desteklenmesi, Macron’un da RN’nin de hesabında olmayan bir husustu.

    Hükümet yanlısı medya, bu yeni Sol koalis­yonun “terorist” ve Hamas işbirlikçisi olduğunu iddia etti; yine kimi yorumcular Filistin yanlısı bu kesimin anti-semit olduğunu söyledi. Buna rağmen NFP her yerde aday çıkarmayı başardı.

    Fransa tarihinde bugüne kadar Sol partiler arasındaki ittifaklarla kurulan “çoğul Sol” bir­kaç defa hükümet oldu. Ancak NFP tamamıyla farklı koşullarda ortaya çıktı ve Sosyalist Par­ti’yi adeta kuyudan çıkararak yeni bir alterna­tifin öznesi haline getirdi.

    Mayıs-Haziran 1936’da kurulan Halk Cep­hesi hükümeti, belleklerde örgütlenme hak­kının tanınması, ücretlerin artırılması, ücretli izin ve haftada 40 saat çalışma gibi tarihsel kazanımları canlı tutuyor.

    Aslında bu seçimler Fransa’daki iki kutup­lu siyasal yaşamın yenilendiği anlamına da geliyor. NFP’nin varlığını besleyecek ve onu yönlendirecek sendikalar ve toplumsal örgüt­lenmelerin baskısı bir sonraki karşılaşma için belirleyici olacak.

    GundemFransa-2
    Fransa seçimlerinde Sol’un nihayet bir araya gelebilmesi, yükselişe geçen aşırı Sağ’ı biraz da olsa frenledi.
  • ‘Bahşı’nın genişleyen anlamı: Hoca, hekim, katip, sanatçı…

    ‘Bahşı’nın genişleyen anlamı: Hoca, hekim, katip, sanatçı…

    “Ruhani üstad” anlamından sonra birbirinden farklı birçok niteleme için kullanılan “bahşı” kelimesi, bugün hâlâ Kazakça (baksı), Kırgızca (bakşı), Yeni Uygurca (bahşi), Türkmenistan (bağşı), Özbekistan, Karakalpakistan ve Horasan’da (bahşı) geçerli. Çekirdek anlamın periferisinde halkalanan diğer anlamlar; coğrafi-kültürel değişmelerin dildeki karşılıkları.

    Türkçeye 10.-11. yüzyılda Çinceden geçen “bahşı” (öğretmen) kelimesi, Budist Uygurlarda “ruhani üstad” karşılığında kullanılırdı. Ancak bu insanlar salt bir doktrinin yan­daş ve müdafileri değildi. Budist Orta Asya ve Uzak Doğu’nun türlü alfabelerini ve dillerini bilen mü­ellif ve mütercimlerine, aritmetik bilen tüccarlarına, halk hekim­liğinden anlayan şifacılarına da bahşı denirdi.

    Uygurların Moğol egemenliği­ne girmelerinin ardından, başta alfabe olmak üzere sahip olduk­ları tüm bilgiler Budist bahşılar aracılığıyla Moğol dünyasına transfer edildi. Bu durum, keli­menin coğrafyasını genişleterek onu Altınordu dönemi Rusya’sına ve İlhanlı dönemi İran’ına kadar taşıdı. Marco Polo, Monte Cor­vino gibi seyyahlar, bahşıların hükümdarlar üzerinde büyük nüfuzlarından sözeder. Nitekim Reşîdüddîn, Hülegü Han’ın toru­nu Gazan’ın eğitiminde bahşıla­rın görevlendirildiğini yazar. Bu durum Gazan Han’ın İslâmiyet’i kabulüne kadar sürdükten sonra, bahşı kelimesi resmî belgeleri defterlere kaydeden divan katip­lerinin unvanı için kullanılır oldu. Orta Asya Türklerinde Budizmin izleri silinirken, bu sözcük bir yandan Uygur alfabesini, Türk ve Moğol dillerini bilen kâtipler; öte yandan cerrahlık da yapabi­len hekimler, gezgin saz şairleri, hatta sihirbaz ve kahinler için kullanılan ana referansa dönüştü. Bunun altyapısını Budist Uygur keşişlerin çok yönlü kimliği oluş­turmuştu. Timur’un torunlarını eğiten Ali Şir Nevâi’nin babasının (Kiçkine Bahşı), Fatih’in Doğu Türkleriyle ve Uzun Hasan’la yazışmalarını yürütmek için Semerkant’tan getirttiği katibin (Abdürrezzak Bahşı) bu unvanla anılması, sözcüğe İslâmiyet son­rası yüklenen anlamların ilkini yansıtır.

    TurkDili
    Türkmen ressam Beşim Nuralı’nın “Bagşı” adlı tablosu (1964).

    Bâbür Şah’ın otobiyografi­sindeki (Bâbürnâme, 16. yüzyıl) “Moğol halkı cerraha bahşı der” cümlesi, sözcüğün Türk hakimi­yetindeki Hindistan coğrafya­sında kazandığı ikinci anlamın en eski kaydıdır. Kazakça (baksı), Kırgızca (bakşı) ve Yeni Uygur­cada (bahşi) hastalıkları şaman pratikleriyle tedavi eden kişiler bugün hâlen bu sözcükle anılır. Hülegü’nün Budist torunu Argun, ömrünü uzatmak için Keşmirli bir bahşının hazırladığı kükürt ve cıva karışımı ilacı içtikten sonra kronikleşen bir hastalığa yakalanıp ironik biçimde 30’lu yaşlarının başında ölünce, bahşı kelimesinin anlamında “şarlatan hekim, büyücü” nüansları ortaya çıkar. Bu anlam Özbekçede yaşa­maktadır.

    Ancak Türkmenistan (bağşı), Özbekistan, Karakalpakistan ve Horasan’da (İran) bahşı, ağırlıklı olarak halk ozanları için kullanı­lır. Á. Vámbéry, Orta Asya gezisi notlarında (1867) Türkmenle­rin kış gecelerindeki en büyük eğlencelerinin dombra eşliğinde bahşılarca okunan şiirler olduğu­na değinir. Bahşılar Özbekistan ve Türkmenistan’da düzenlenen toylarda binlerce dizelik destan metinlerini uzun saatler boyunca tiyatro performansı da sergileye­rek ezberden okuyabilen saygın bir sanatçı grubudur.

    Bahşı kelimesi, donör dil Çincedeki “öğretmen” anlamını bugün yalnız Moğolca ve Tuvaca­da koruyor. Çekirdek anlamın pe­riferisinde halkalanan anlamlar ise, coğrafi-kültürel değişmelerin gereksinimleriyle ortaya çıkmış. Bu olguya dilbiliminde “semantik neolojizm” adı veriliyor.  

  • Ermeni paşadan Türkçe ve trajik bir aşk romanı…

    Ermeni paşadan Türkçe ve trajik bir aşk romanı…

    Gazeteci, yazar ve devlet adamı Hovsep Vartanyan’ın 1851’de yayımlanan Akabi Hikayesi adlı romanı, birçok araştırmacıya göre Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde kaleme alınmış ilk Türkçe ama Ermeni alfabesiyle-harfleriyle basılmış eser. Bu tarihî romanın günümüz Türkçesine çevrimyazısı, 173 yıl sonra açıklayıcı notlarla birlikte tekrar yayımlandı.

    Kitap-3
    AKABİ HİKÂYESİ
    YAZAR: HOVSEP VARTANYAN
    ÇEVİRMEN: BETÜL BAKIRCI

    Türkçenin yazımı genellikle Arap ve Latin alfabeleriyle sınırlı görülse de, farklı dönem­lerde pek çok alfabe kullanılmıştır. Ermeni harfleriyle Türkçe de, 14. yüzyıldan 20. yüzyılın ilk yarısına kadar, kültürel, siyasi ve toplumsal faktör­lerin de etkisiyle varlığını sürdürmüştür. Edebiyat­tan tarihe, filolojiden doğa bilimlerine kadar pek çok alanda kaleme alınmış yazma ve matbu eser düşünüldüğünde; Ermeni harfleriyle Türkçe litera­tür, Ermenilerin kendi içlerindeki ve diğer kültür­lerle olan etkileşimlerine dair önemli veriler sunar.

    14. yüzyıldan itibaren kayıt altına alınan “yazma” eserlerin önemli bir kısmı “aşuğ”lar (âşık) tarafın­dan yaratılmış manzum eserlerdir; 19. yüzyıldan itibaren karşımıza çıkan matbu eserler ise Erme­ni modernleşmesinin ilk örneklerini oluşturur. Bunlar Ermeni harfleriyle Türkçenin alternatif bir “yayın dili”ne dönüştüğünü ortaya koyar. Hattâ Osmanlı Ermenilerinin basın dillerinden biri olan Ermeni harfleriyle Türkçe, kimi Türk/ Müslüman okurlar tarafından da bilinir, izlenir.

    Kitap-1
    Vartan Paşa (Hovsep Vartanyan) ve kitabının ilk baskısı.
    Kitap-2

    1851’de gazeteci, yazar ve devlet adamı Hovsep Vartanyan’ın (Vartan Paşa 1813-1879) Ermeni harf­leriyle Türkçe kaleme aldığı Akabi Hikâyesi, tam da bu açıdan tarihsel bir öneme sahiptir. Ermeni harfli Türkçe ve Ermenice edebiyat üzerine çalışan birçok araştırmacı, Akabi Hikâyesi’ni Osmanlı İmpara­torluğu sınırları içinde kaleme alınmış ilk Türkçe roman olarak kabul eder. Vartanyan, Osmanlı bü­rokrasisindeki görevlerinin yanısıra Katolik Ermeni cemaatinde de önemli bir konuma sahipti. Dolayı­sıyla kaleme aldığı bu roman, onun soluk alıp verdi­ği siyasi ve edebî dünyadan derin izler taşır. Katolik bir Ermeni erkek ile Apostolik bir Ermeni kadının trajik aşk hikayesini merkeze alan roman, dönemin İstanbul toplumunun gündelik yaşantısına dikkati çeker. Eğlence anlayışından sınıfsal çatışmalara, siyasi gelişmelerden toplumsal değişimlere kadar pek çok konu romanda yerini bulur. Eser, Osmanlı Ermenilerini incelikli bir şekilde tasvir eder.

    Akabi Hikâyesi, yazıldıktan 140 yıl sonra ilk defa Latin harflerine aktarıldı (Akabi Hikayesi – Vartan Paşa, haz. Andreas Tietze, Eren Yayıncılık, 1991). Eserin ilk Erme­nice edisyonu ise Karnik Isde­panyan tarafından hazırlanmıştı; roman 1954’te Beyrut, 1979’da Erivan ve son olarak 2022’de yine Erivan’da farklı baskılarıyla okurla buluştu. Son olarak Aras Yayın­cılık’ın orijinal metinden Latin harflerine aktardığı edisyon ise, özel notlarla yayına hazırlandı. 173 yıl sonra yeni bir edisyonla okurla buluşan Akabi Hikâyesi, Ermenice ve Türkçe literatür çalışmalarına ışık tutacak.

  • Ayvalık 19.yüzyıl sonunda fiilen Rumların elindeydi…

    Ayvalık 19.yüzyıl sonunda fiilen Rumların elindeydi…

    Yunanistan’ın bağımsızlığını kazandığı 1829’dan sonra, özellikle Ege adalarındaki verimsiz topraklarda açlığa mahkum kalan insanlar akın akın Batı Anadolu’ya göçetmeye başladı. İngiliz asker-diplomat-istihbaratçı Sir Charles Wilson’ın Ayvalık ve Batı Anadolu’daki yerleşim ve gündelik hayatı detaylarıyla anlattığı ibret verici satırlar…

    Tarihçi Ömer Lütfü Barkan’ın (1902-1979) tespitlerine göre, 1490’da Saruhan, Aydın, Menteşe, Teke, Hamid, Germiyan, Ankara, Çan­kırı, Kastamonu-Sinop ve Bigacık sancaklarından oluşan tüm Batı Anadolu’da, cizye (gayrimüslim tebaanın erkeklerinden alınan baş vergisi) veren hanelerin sayısı 4.606’ydı. 5 ayrı beyler­beyliğinden oluşan Anadolu’nun tamamında, 32 bin gayrimüslim hane mevcuttu. Aynı yılda Ana­dolu’nun Müslüman nüfusuna ait verilere sahip olmasak da, 1520- 30 sayımlarında gayrimüslimler 63.300, Müslümanlar 832.395 hane olarak tespit edilmiştir. Bu durumda Anadolu gayrimüslim­lerinin %7 oranında bir nüfusa sahip oldukları; özellikle Batı Anadolu’da Selçuklular’dan baş­layarak o devre kadar geçen 4 asır boyunca Türklerin sayısal açıdan ezici bir üstünlüğü bulunduğu anlaşılır.

    Peki 18. yüzyıla kadar Batı Anadolu’da Türk nüfusu büyük bir oransal üstünlüğe sahipken, nasıl oldu da 19. yüzyılda İzmir, Altınova, Dikili gibi bazı sahil kentlerinde Türk nüfusu azalıp Rumlar çoğaldı; Ayvalık gibi müstesna bir belde tamamen Rumlardan ibaret bir kent durumuna geldi? Ülkemizde pek irdelenmeyen bu konuda, kamuoyuna mâlolmuş çalışma­lar hâlen yetersizdir. Yunanis­tan’ın bağımsızlığını kazandığı 1829’dan sonra bilhassa Ege adalarındaki verimsiz topraklar­da ekonomik sıkıntılara, yer yer kıtlık dolayısıyla açlığa mahkum kalan insanlar akın akın Batı Anadolu topraklarına göçetmeye başladı. Böylelikle 3-4 asır bo­yunca Batı Anadolu’da çoğunluk olan Türkler, kimi bölgelerde sayısal üstünlüklerini Rumlara kaptırdılar.

    Oysa İngiltere’den “Anadolu Genel Konsolosu” unvanıyla ülkemize gönderilen ve 1879- 1882 arasında görev yapan Sir Charles Wilson’un daha o tarihlerde yazmış olduğu bir rapor meseleyi oldukça aydınlat­maktadır. Wilson görevi boyunca Anadolu ve Rumeli’de çok sayıda seyahat yapmış, gözlemlerini raporlara dönüştürmüştür. Bu yazıda bahsedeceğimiz raporun benzerlerine de, ölümünden sonra 1909’da Sir Charles Watson tarafından yayımlanan The Life of Major General Sir Charles William Wilson adlı biyografisinde yer verilmiştir. Belgesini yayımladı­ğımız rapor da, Batı Anadolu’da yaptığı 1880 yılı seyahatinin sonucunda hazırlanmış olma­lıdır. Kendisinin editörlüğünü yaptığı ve 1895’te yayımlanan Handbook for Travellers in Asia Minor, Transcaucasia, Persia etc. Adlı eser de, bu bölgedeki tecrübe ve izlenimlerini yansıtır.

    1 Belge
    20.yüzyıl başlarında Ayvalık’ta Ortodoks kilisesi ve mezarlığı.

    Rapor metni, İstanbul’da Edgar Whitaker adlı bir İngiliz tarafından çıkarılan Levant Herald gazetesinde yayım­lanmış yazının tercümesidir. Osmanlı Arşivi’nde “YEE. 42/50 ve YEE. 42/51” künyeleriyle bulunmaktadır. “42/51” nüshası, bizzat Sadrazamlık ve Hariciye Nazırlığı mevkilerinde bulunmuş Safvet Paşa’nın elyazısıyladır; muhtemelen tercümesi de kendisine aittir. Yazısı çok bozuk ve okunaksız olduğundan, “42/50” nüshası 2. Abdülhamid’e sunul­mak üzere temize çekilmiş nüsha olmalıdır. Sir Charles Wilson, Ayvalık-Bergama gezisini Kasım 1880’de yapmıştır. Bu nedenle tarihsiz metnin ve gazete yazısının bu tarihten sonraya ait olması gerekir. Ne var ki ülke­mizde en zengin Levant Herald koleksiyonunun bulunduğu Taksim Atatürk Kitaplığı’ndaki 14 cilt arasında bu yıllara ait olanlar bulunmadığından, orijinal yazının bulunması da zayıf bir ihtimal olduğu için diğer yılların taranması işine girişilmemiştir.

    Yazı metni basit sadeleştirme usulüyle, genellikle metne bağlı kalınarak sadeleştirilmiştir. Orijinali olmadığı için tespit edemediğimiz bir husus daha vardır: C. Wilson biyografisi üzerine Sir Watson’un yazdığı kitapta yer alan raporlara göre, sadece köyleri tasnif ederken “Müslüman köyü” tabiri kulla­nılmakta; milliyet tasnifinde Osmanlı tebaası Müslümanlar, Türk, Çerkez, Arap olarak adlan­dırılmakta; topyekûn Müslüman olarak adlandırılmamaktadır. Oysa tercüme metinde “Türk” adı hiç anılmamakta ve bu ad daima “Müslüman” sıfatıyla karşılanmaktadır. Muhtemelen mütercim Safvet Paşa, devrin gereği olarak bu yönde bir kanaat kullanmıştır. Orijinal metni göremeden kesinlikle iddia edemeyeceğimiz bu tasarrufa karşılık, biz de rapordaki “Müslüman” tabiri yerine “Türk” adını kullandık. Yazı üzerine hiçbir yorum yapmadan olduğu gibi sunuyorum. Sadece köşeli parantezler bize aittir:

    “Anadolu Konsolosu Sir Charles Wilson’un, İngiltere dev­letine sunduğu raporun Levant Herald gazetesinde yayımlanmış suretinin tercümesidir.

    25-30 yıldan beri Batı Anadolu sahillerinde yavaş fakat dikkat çekici bir milliyet değişikliği vuku bulmaktadır. Yıldan yıla harareti artan bu durumun sonucunda, Türklerin kasaba ve köylerine, bazı yerlerde kısmen, bazı yerlerde tamamen, Ege ada­larından naklen gelen bir takım Rumların iskânları meselesi ortaya çıkmıştır.

    1 Belge
    Ayvalık-Mosconissi (Yunda/Cunda/ Alibey) kasabası 20.yüzyıl başlarında Rum nüfusun çoğunlukta olduğu bir yerleşimdi.

    Bu meselenin önemi şöyle açıklanabilir: Ayvalık kasabası 1821 Mora İsyanı sırasında tamamen tahrip edilmişti. 30 yıl müddetle arazisi boş kalmışken, bugünkü gün orada 35-40 bin nüfuslu bir Rum memleketi görülmektedir. Bundan başka karaya birkaç yüz metre me­safedeki Lasfendiyazi adası [Günümüz kaynaklarında bu isimle bir adaya rastlanmamıştır; ancak kastedilenin Cunda adası olması muhtemeldir] üzerinde dahi, önemi yönünden Ayvalık ile rekabet iddiasında bulunabilecek derecede bir yeni memleket inşa olunmaktadır.

    Ayvalık’ın tahribinde ortaklığı bulunup çoğunlukla Müslüman­larla meskûn Ayazmend [Altı­nova] kasabasında hâlen 12 Türk hanesi kalıp üst tarafı Rumlara geçmiştir. Dikeli [Dikili] kasaba­sında bundan 15 yıl önce 10-12 adet harap hane görülmekte iken bugünkü gün 500 adet Rum hanesi mevcuttur. Bu Rumlar meşe palamudu ve pamuk ticaretiyle ziraatına alışmışlardır. Edremit’ten İzmir’e varıncaya kadar arada bulunan köyler cüm­leten Rumlar ile meskûndur. Bu çevrede Türklerden hiçbir büyük emlak sahibi mevcut olduğunu işitmedim. İzmir civarında kâin Burunâbâd, Hacılar, Pınarbaşı, Kokluca ve Südiğri(?) ki bunlar 50 sene önce sadece Türklerle meskûn iken, bugünkü gün kâmilen Rumlar ile dolmuştur. İzmir şehrinde tebaa-yı Devlet-i Aliyye’den 32 bin, Elinozlardan [Helenlerden] ise 23 bin ki cem‘an 55 bin nefer Rum mevcuttur. Rumların nüfus artışı yalnız sahillerde bulunan yerleşimlere münhasır olmayıp içeri taraflar­da dahi bu durum görülmektedir. Zira Manisa ve Akşehir [Alaşehir olmalı] ve Bergama kasabala­rında dahi Rum ahali ne derece süratle artmakta ise Türk halkı da o şekilde azalmaktadır.

    Rum halkı aşırı zeki ve gayret­li, ticarete yatkın yaratılmış olup, öğrenmeye olan istek ve arzuları olağanüstüdür. İçlerinden zengin olanları, çocuklarını tahsil için İstanbul ve Atina’ya göndermek­tedir. Bu gençler memleketlerine doktor, tüccar ve halkına kendi­lerini örnek gösterip gayretlerini coşturmak için okul öğretmeni olarak dönmektedir. Bunların özgürlüğe sevdaları olup yabancı hükümetten son derece nefret ederler. Eğer ki bu hâl bir 50 yıl sürecek olursa, bundan büyük bir siyasi mesele çıkacaktır.

    İşbu Rumların kendi milli­yetlerine mahsus noksanları; yalancı fikirler, değişken ahlak ve yalan, aşırı hırs ve bazılarının hırsızlık ve haydutlukla geçinme­ye tenezzülü, aşırı içki tüketmek gibi kötü huylarla ortaya çık­maktadır. Rumların ticarete olan gayret ve düşkünlüklerini ispata Ayvalık kasabası yeterlidir. Kasa­bada 1 kaymakam ve 80 nizamiye askerinden başka Türklerden tek kişi yoktur. Kasabadan 75 bin lira kadar vergi ve diğer gelirleri elde eden devlet, buna karşılık maaşları düzenli ödenmeyen ve elbiseleri kötü 2 jandarmayla birkaç zaptiye istihdam etmek­tedir.

    1 Belge
    Ayvalık-Yunan Hastanesi ve Phalire yolu, günümüzde yat limanını bulunduğu bölge.

    Fakat Rumlar kendi mülki işle­rini pek güzel idare ederler. Rum halkı kendi zeytinliklerini görüp gözetmek üzere 60 korucu ve geceleri mahallelerde dolaşmak üzere 15 bekçi istihdam edip bun­lara her yıl 2 bin lira sarfetmekte­dir. Bir o kadar meblağı da 4 adet yangın tulumbası için istihdam eyledikleri 80 itfaiyeciye verirler. Bunlardan başka evlatlarının terbiyesi için Atina’dan getirttik­leri öğretmenlere de yıllık 1400 lira toplarlar.

    Kasabada bir büyük mektep mevcut olup Hendese, Tarih, Coğrafya, Fransızca, Elenika ve Türkçe öğretilir. Kızlar için bir başka büyük mektep olduğu gibi birçok sübyan mektebi de vardır. 12 kilise, büyücek 1 hastane, 2 bin dükkân, 2 otel ve zeytinyağı çıkarmak için 2 buhar makineli ve 90 adet el ile kullanılır yağ değirmeni mevcuttur. Bunlardan başka birçok sabun fabrikası, 20 adet hava değirmeni, 100 parça balık avına mahsus kayık, birçok kahvehane ve rakı fabrikaları bulunur.

    1 belge kitaplar
    Sir Charles William Wilson, 1907-1908’de yaptığı Batı Anadolu seyahatlerinin yanı sıra, Ortadoğu başta olmak üzere diğer coğrafyalardaki faaliyetlerinin de aktarıldığı eser. Sir Charles M. Watson tarafından 1909’da yayımlandı.

    Kasabanın ticari işlemleri gereği gibi çoğaldığından, bu kere İzmir rıhtımını inşa etmiş olan Mösyö Doser ile bir şirket, limana büyük gemilerin girebilmesi için 1.500 metre uzunluk, 44 metre genişlik ve 6 metre derinliğinde bir kanal inşaını mukavele etmiştir. Kasabada sadece Rumca konuşulduğundan devlet işlerine dair işlemler ve haberleşme bu lisanda cereyan etmektedir [Bu gözlem sadece Ayvalık dâhili için geçerli olmalıdır; çünkü kayma­kamlık ve diğer resmî dairelerin Babıâli ve İstanbul ile yazışmaları Türkçedir]. Kaymakam Giritli olduğu gibi naip dahi Kesriyeli bir Arnavut olup meclis üyelerinin hepsi Rum olduklarından Türkçe konuşmaya ihtiyaç yoktur. Mah­kemelerde duruşmalar Rumca cereyan edip mazbatalar Rumca yazılır, fakat ilamlar Türkçedir.

    Yunanistan’ın bağımsızlığının ta­nınmasından sonra Osmanlı Devleti’nin egemenliğindeki adalarda can ve mal güvenliğinin sağlanması zorlaş­tıkça; Kırım Savaşı sonrasında da konsolosların müda­hale ve aracılıkları sayesinde artan Rum nüfusunu, bu adalar arazisi besle­yemeyecek duruma gelince; Rumlar yavaş yavaş Batı Anadolu sahillerinin verimli arazilerine göç etmeye başladı­lar. 40 yıl boyunca Ege Adaları’ndan Aydın Vilayeti’ne [Günümüzdeki İz­mir, Muğla, Manisa, Aydın vilayetleri ile Balıkesir’in güne­yini kapsayan İzmir merkezli vilayet] geçmiş olan Rum­ların sayısı 200 bin civarında tahmin edilmektedir.

    Türkler ile Rum­lar arasında yaşama mücadelesinde galip taraf Rumlar olmuştur. Zira Rumlar hem genç evlendikleri hem de yaşama standartları Türklerden üstün olduğundan nesillerini çoğalt­maya uygun durumdadır. Bir de zaten hilekardırlar ve komşusu Türklerden daha eğitimli olup hükümetin düşmanlığından ve sıradan kamu hizmetleriyle askerlikten muaftırlar. Türkler nadiren büyük aileler oluştura­bilir. Bu da şehirlerde kürtaj ve çocuk ölümlerinin fazlalığından kaynaklanmakta; köylüler açı­sından geçim sıkıntısı, yetenekli ebeler ve doktorların azlığı nüfu­sun gerilemesine sebep olmak­

    1 Belge
    Ayvalık-Angheli Yalo’da (Melek Denizi) Rum denizciler.

    gelen Rum’un sonradan yanına gelen akraba ve taallukatı da birer birer gelip kendisine katılır. Birbirini takibeden bir­kaç sene tarım üretimi yetersiz olursa, köylüler diğer bölgelere dağılır. Bu hâlde, arazileri Rumların eline geçer. Zengince bulunan bazı beyler dahi bu yolda arazilerini terke mecbur olur; çünkü önceleri bunlar muhtaç oldukları şeyleri şun­dan-bundan bedelsiz almaya muktedir iken şimdi çocukla­rını evlendirmek için Rum’dan 25-30 faiz ile akçe borçlanmaya mecbur olur; aldığı akçeyi ise asla ödemeye güç yetiremez. Bu nedenle borcu artar ve sahibi olduğu araziyi alacaklısına terket­meye mecbur olur. Her yerde buna benzer fakir Türkler görülmekte­dir. Bununla birlikte bunların birkaç sene önce kendi ölçülerinde servet ve iktidarları olduğu söylenmektedir.

    Her nerede arazi satılır ise Rumlar tarafından alınmakta olup Türklerden hiç kimsenin arazi satın aldığı işitilmemektedir. Rumların böyle koloni teşkil etmeleri bir kaide ve nizama da­yanmayıp Türklerin azalması ise doğal sebeplerdendir. Bu inceliği Rumlar dahi anlamamaktadır. Türkler kayıtsız oldukları gibi, hükümet yetkililerinin bu duru­ma dikkatleri çekildiği zaman ‘ne yapabiliriz kader ve kısmet böyle’ cevabını veriyorlar. Velhasıl Batı Anadolu’da bir büyük değişim hazırlanmakta olduğundan Şark Meselesi ile meşgul olanlarca bu inceliğin bilinmesi elzemdir.”

    TÜMGENERAL SIR CHARLES WILLIAM WILSON (1836-1905)

    Üzerinde güneş batmayan bir generalin yaşam öyküsü

    1 belge

    Liverpool şehrinde 14 Mart 1836’da doğdu. Woolwich Kraliyet Akademisi’ni ikincilikle bitirdi ve 24 Eylül 1855’te kraliyet mühendisleri arasında yer aldı. 1858’in başında henüz genç bir subayken, British Columbia ile ABD arasındaki sınırın araştırılması ve sınırlarının çizilmesi için görevlendirilen Kuzey Amerika Sınır Komisyonu’na atandı. 1862 sonlarına kadar bu komisyonda görev yaptı. 1864’te başladığı Kudüs araştırma projelerinde 1871’e kadar çalıştı. Kudüs’ün “Kutsal Topraklar” anlayışı doğrultusunda ilk derli-toplu araştırmaları ve Filistin’in ilk nizami haritaları onun başında olduğu ekibin eserleridir. Her şeyden önce bir kadastrocu ve haritacıydı. Uzun hizmetinin büyük bir kısmı ya araştırma çalışmalarında ya da Savaş Dairesi Topografya Şubesi başkanı olarak geçti.

    1 Belge

    Berlin Kongresi’nde alınan kararlar doğrultusunda 1878’de İngiliz Komiseri olarak atandığı Rumeli Sınır Komisyonu’nun ardından, 1879-1882 arasında kalabalık bir ekiple birlikte Anadolu Genel Konsolosu olarak görevlendirildi (Özellikle Doğu Anadolu’nun Osmanlı tebaası Ermenilerini korumak adına düzenlenen bu operasyon, İngilizlerin Berlin Kongresi’nde dayattığı “Doğu Anadolu Islahatı” projesi çerçevesinde gerçekleştirildi. 2. Abdülhamid bu ıslahata taraftar görünse de, “İngilizlerin içişlerimize karışması” olarak değerlendirdiği projeyi engellemek için elinden geleni yaptı; ancak buna rağmen bu ilk heyeti huzuruna kabul etmeye mecbur kalmıştı. İlk heyetin görev süresi bittikten sonra Osmanlı Devleti’nin ayak diremesiyle bir daha genel konsolos gönderilmemiş; en nihayet 1914’de imzalanan Yeniköy Antlaşması ile iki genel müfettişin Doğu Anadolu’da görevlendirilmesi kabul edilmişse de, 1. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla bu görev başlamadan iptal edilmişti).

    İngiltere’nin en önemli emperyalist faaliyetlerinden olan 1882 Mısır, 1884 Sudan askerî harekatlarında önemli görevler üstlendi. Tümgeneral (Major General) rütbesiyle 1898’de emekli olduktan sonra Filistin üzerine çalışmalarına ağırlık verdi. 25 Ekim 1905’te öldü.

  • Asipin Kenan Asabrin İsmet Asipirol Necati Asepitin İdris!

    Asipin Kenan Asabrin İsmet Asipirol Necati Asepitin İdris!

    Türkiye’de 1920’lerde piyasaya sürülen Aspirin’in ağrı kesici piyasasına egemen olması üzerine yerli eczacılar da harekete geçmiş ve Aspirin’i çağrıştıran Asipin, Asabrin, Asipirol, Asepitin gibi markalarla ilaç üretimine başlamıştı. Bu ilaçlar eczanelerde Aspirin’le birlikte satılıyor, yeni alfabeye henüz geçildiği için birçok kişi yazım farkını anlayamıyordu.

    Bayer ilaç firmasının 1899’da toz, 1915’te tablet olarak piyasaya sürdüğü Aspirin, kısa sürede büyük satış rakamlarına ulaşmıştı. Türki­ye’de cumhuriyetin ilanından sonra satılmaya başlanınca da aynı şey oldu ve Aspirin kısa sürede en bilinen ağrı kesici markası durumuna geldi.

    Markanın başarısı sahteci­lerin de gözünden kaçmadı­ğından, piyasaya sahte Aspirin sürülmesi fazla zaman almadı. Sahteciler bazı ecza depolarıyla anlaşıyor ve kutuların içindeki ilaçların yarısını sahtesiyle de­ğiştirip piyasaya öyle veriyordu.

    HuzursuzInsanlar

    Sahte ürünlerle mücadele eden Bayer’in bir sorunu da, Aspirin’i çağrıştıran isimlerle piyasaya sürülen yerli ağrı kesi­cilerdi. O yıllarda kendi mar­kalarıyla çeşitli müstahzarlar (kullanıma hazır ilaçlar) üreten İstanbul’daki bazı ecza labora­tuvarları, 1929’dan itibaren As­pirin ismini çağrıştıran Aspis, Asabi, Fenaspin, Asipirol, Asipin, Asepitin, Asporal, Asabrin, Has­pirin gibi ağrı kesicileri satışa sunmuştu. Bu ilaçlar eczaneler­de Aspirin’le birlikte satılıyor, yeni alfabeye kısa süre önce ge­çildiği için vatandaşların kafası karışıyor ve birçok kişi gerçek Aspirin ile diğerleri arasındaki yazım farkını anlayamıyordu.

    Bayer’in buna karşı önlemi büyük bir reklam kampanya­sı oldu. Üzerinde “İzmir Lüks İnciri” yazan bir kutuyla Aspirin ambalajı çiziminin olduğu ilan­larda şöyle deniyordu: “Avrupa­lılar iyi ve nefis incir almak iste­dikleri vakit alameti farikasına dikkat etmek suretiyle halis TÜRK İNCİRLERİ talep ederler. Aspirine ihtiyacı olanlar da aynı şeyi yaparak hakiki ALMAN AS­PİRİNİ talep etmeli ve alameti farikası olan salip (haç) şeklin­deki BAYER isminin her paket ve tablet üzerinde bulunmasına dikkat eylemelidir.”

    İncirli reklamın tütünlü ver­siyonunda ise “Tütüncünüzden her zaman içtiğiniz sigaradan istediğiniz vakit sizi başka ucuz sigaralardan almanız için iknaa çalışırlarsa ne cevap verirsiniz? Tabiatıyla istediğiniz marka­yı almakta ısrar edeceksiniz. Şimdi size başka bir misal: Ec­zaneden Aspirin istiyorsunuz. Satıcı elinize hakiki olmayan bir Aspirin veriyor ve ‘bu da o kadar iyidir’ diyor. Hayır, bu bir taklittir ve hiçbir zaman aslı kadar iyi olamaz. Aspirin dün­yayı kaplayan şöhretini yoktan kazanmamıştır.”

    “Yerli Aspirinler” ise Bayer’in reklam kampanyasından pek etkilenmişe benzemiyorlar­dı. Hattâ kendilerine taklitçi denilmesine bozulmuş gi­biydiler. Örneğin, Asipirol’un gazete ilanlarında “Asipirol, yerli Aspirin değildir. Avru­pa’da üretilen benzerlerinin fevkindedir. Faydasızlığını ispat edene ikramiye verilir” denili­yordu. Reklam sloganlarından biri “Asipin alırsan, hacı yatar sen yatmazsın” olan Asipin’in ilanlarında ise “fahiş fiyatla sa­tılan ecnebi markalardan, tesiri aynı olmakla beraber fiyatça ehvendir. Kıymeti olmadığını ispat edene 1000 lira ikramiye verilir” denilmekteydi.

    Bir süre sonra Aspirin rek­lamlarındaki Bayer logosu daha büyük kullanılmaya başlandı. Ancak Asabrin’in üreticisi İsmet Bey’in de bir planı vardı. Kudret Emiroğlu’nun Gündelik Hayatımızın Tarihi kitabında aktardığına göre, 1934’te Soyadı Kanunu çıkınca kendisine Ba­yer soyadını almıştı; fakat Bayer firmasının avukatları “Yok artık! Bu kadarı da fazla” diye­rek mahkemeye başvurunca vazgeçmek zorunda kalacaktı.

    O yıllarda Afyon’da eczacılık yapan Hüsnü Bey ise gözler­den uzakta olmanın avantajını kullanmış ve kendisine Bayer soyadını almayı başarmıştı. Sonradan İstanbul’a taşınıp önce “şifa kaynağı millî marka” diye tanıttığı Asporal’ı üretip, gazete ilanlarında Bayer logo­sunu andıran ama ondan çok daha havalı olan Hüsnü Bayer logosunu kullandı; arkasından Haspirin’i piyasaya sürdü.

    Bayer firması, 1930’lu yıl­larda birkaç kez Aspirin ismini çağrıştıran markalarla ilgili tedbir kararı aldırmıştı. Bunun üzerine diğer markaların sahibi eczacılar da ilaçların adına kendi isimlerini eklemeye baş­ladılar. Asipin Kenan, Asipirol Necati, Asepitin İdris ve Asabrin İsmet markaları böyle doğdu. Bunların üretimine ve satışına yasal bir engel yoktu.

    2. Dünya Savaşı sonrası çıkarılan yeni yasalar nede­niyle Aspirin’i çağrıştıran tüm markalara yasak geldi. Bunun üzerine üretici firmalar Nev­rol, Derman, Alpogan, Sefalin, Nevrozin, Neokürin ve Fevrozin gibi Aspirin’i çağrıştırmayan yeni isimlerle yollarına devam etti. Ancak 1950’lere gelindi­ğinde ithalatın kolaylaşması ve ilaç piyasasında yapılan düzen­lemeler nedeniyle küçük ecza laboratuvarlarının çoğu ilaç üretiminden çekildi ve eczane olarak hizmet vermeye başladı. Bayer firması Aspirin’i 1954’ten itibaren Türkiye’de de üretmeye başlayacaktı.

  • Çanakkale muharebe alanları Şahin Abi’yi bağrına bastı…

    Çanakkale muharebe alanları Şahin Abi’yi bağrına bastı…

    Hayatını 1915’teki Çanakkale muharebelerinin araştırılmasına adamış; gerek yazdığı kitaplar-makaleler gerekse yetiştirdiği insanlarla yakın tarihimizin bu en önemli safhalarından birine ışık tutmuş bir uzmandı. Bu müstesna insan, özellikle coğrafya bilgisi ve coğrafya koruması olmadan, bir tarihî devamlılık da sağlanamayacağını öğretmişti.

    Ardindan-Aldogan-2
    1915’te yaşananları gün gün, metre metre, tüm hadiseleriyle bilen ve bunları paylaşan müstesna bir insan…

    Bugün eğer tüm ağır sorunlara rağmen hâlâ bu memlekette varola­biliyorsak, bunu şüphesiz büyük oranda Mehmed Âkif Ersoy’un “Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı / Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. / Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı…” dizelerindeki fedakarlara borçluyuz. Şehit oğulları-torun­ları bu vatanı kurtaran, yeniden kurulmasını sağlayan ana-ba­balarını bir ölçüde unutmadılar ama; ilk mısrada geçen “toprağı tanımak” konusunda onların ke­miklerini sızlattılar. Atalarımızın kemiklerini önemsemedik biz; Âkif’in öngördüğü gibi maalesef onları incittik.

    Sonra bir insan belirdi 70’li yıllarda Gelibolu Yarımadası’nda. Çocukluğundan beri ailesiyle buraya geliyordu ama, artık farklı görüyordu coğrafyayı. 12 Mart darbesi öncesinde emekli edilmiş bir deniz subayıydı; 70’li yılların başından itibaren, sivil uzun yol gemilerinde, makine dairelerin­de hayat mücadelesi verdi:

    Şahin Aldoğan.

    Elindeki kıt-kısıtlı kaynaklarla arazide dolaşmaya, hatta arazide yatıp-kalkmaya başlaması, notlar alması… Etrafta görenlerin ken­disini defineci sanıp jandarmaya ihbar etmesi… Çanakkale muha­rebelerini araştırdığını söyleye­rek devleti ikna etmeye çalış­ması… Nihayet gerek otoritenin gerekse köylünün “ya bu kafadan hasta” falan deyip kendisini rahat bırakması… 74’te bölgenin millî park ilan edilerek biraz olsun korunmaya başlanması…

    Ardindan-Aldogan-1
    Şahin Aldoğan, Gelibolu Yarımadası’ndaki muharebe anı ve izlerini takip eden ve yaşatan bir zaman yolcusuydu.

    80 darbesiyle bölgede baş­layan sembolik şehitlik yapma faaliyetleri… Ayrıca heykel, bay­rak, yol, tuvalet, çam ağacı dikme faaliyetlerinin hız kazanması… Tüm bunlar olup biterken ve muharebe arazisi devlet eliyle rezil edilirken, kimsenin Şahin Aldoğan’a hiçbir şey şey sorma­ması-danışmaması… Otobüs turizmiyle beraber bölgenin do­kusunun-çehresinin tamamen değişmeye başlaması…

    90’ların ikinci yarısında tanıdım Şahin Abi’yi. O yıllarda Yarımada’ya yerleşip arazide çalışmaya başlamama sebep olan insandır. Onun bilgisi ve yaklaşı­mı, alışık olmadığım tarafsızlığı, tarihî data’ların ancak arazi tetkikiyle bir bilgiye dönüşebile­ceğini (konfirme edilebileceğini) anlatması… ve bunun için de arazinin doğal yapısının kıs­kançlıkla korunması gerektiğini aktarması…

    Onunla yollarımızın kesiş­mesi, 1915’te bu vatanı erken bir yıkımdan koruyan askerin, başta Mustafa Kemal Bey olmak üzere tüm değerli komutanların mirası, yani bu toprak sayesindeydi. Bas­tığımız yerleri tanımak istiyor­duk. Metre metre, gün gün, saat saat… Kim ne yazmış? O yazılan cümle hangi anlamda kullanıl­mış? Hangi günlükte hangi detay var? Kim doğru kim yalan söy­lüyor? Şahin Abi’nin buna cevabı basitti ama arkasında engin bir birikim vardı: “Gürsel Bey, bizde muharebe sırasında İngiliz-A­vustralyalı gibi günlük tutma geleneği yok malum; bunlar bizim tarafta çok nadir. Yazılan­ların büyük çoğunluğu savaş bittikten sonra. Eh, yazanlar da tabii hayatta kalanlar. Şüphesiz aralarında namuslu olanlar da var ama, yine de hepsine mesafeli yaklaşmalıyız.” Zaten mesele de mesafeyle ilgiliydi. Zira Şahin Abi, x hatıratındaki bir cümle­yi okuyup “yazarın bahsettiği noktadan intikal edilen noktaya, üstelik muharebe koşullarında, üzerinde şu kadar ağırlık olan piyadenin-mekkarenin o kadar kısa sürede intikal etmesine teknik olarak imkan yoktur” diyordu. Coğrafyayı bilmeden savaş tarihini bilmenin imkansız olduğunu ondan öğrendim ve ben de gücüm-imkanım yettiğin­ce, onun yanında çıraklık ederek Gelibolu muharebe alanlarını belledim.

    Ardindan-Aldogan-3
    Aldoğan, yapılan askerî törenden sonra Büyük Anafarta köyü mezarlığında, vasiyet ettiği yere defnedildi.

    2005’te Şahin Abi’yle ortak yazdığımız Siperin Ardı Vatan ve Çanakkale Muharebe Alanları Gezi Rehberi kitapları bugün konuyla ilgili en önemli referans eserler arasında. Ancak şunu belirtmem lazım: Bu kitapları esas olarak ben yazdım! Zira Şahin Abi’nin yazı dili neredeyse hiç yoktu. Tabii bunlardaki bilgilerin yüzde 80’inden fazlası Şahin Abi’ye aitti; yani o söyledi ben yazdım, düzen­ledim. “Kalem efendisi sensin” demişti bana arazinin efendisi. Bununla birlikte neredeyse her bir cümle için benimle didişme­sini, hattâ küsüp gitmesini ve tekrar ve tekrar yeniden oturup çalışmaya başlamamızı unuta­mam. Onunla beraber 2000’lerin başında Atlas dergisinde, sonra bizim dergimizde yaptığımız/ yazdığımız arazi çalışmaları literatüre girmiştir. Mustafa Ke­mal’in arazi üzerindeki rotasını 87 yıl sonra saptayan-belirle­yen-yorumlayan insan evladı Şahin Aldoğan’dır. Fransız sektörünü (Kerevizdere) ilk defa bilimsel anlamda tetkik ve analiz eden (Francine Roussanne’la bir­likte) odur. Kireçtepe’den Tenger Dere’ye Çanakkale muharebe arazisinin her iki tarafını da gün gün, metre metre, yaşanan hadi­selerle birlikte bellemiş, dünya­nın bu coğrafyasının uzak ara 1 numaralı bilginiydi o (okusaydı “sil onu Gürsel Bey, yapma Allah aşkına” derdi).

    Şahin Abi bu dünyadan geçmedi, kaldı burada ve hep kalacak. Onu Büyük Anafarta köyündeki mezarlığa gizledik ama, hep yanımızda olacak. Onun yetiştirdiği gençler, arazi uzmanları Çanakkale’yi ge­leceğe taşıyacak. Eğiliyorum önünde.

    Ardindan-Aldogan-4

    FERİT EDGÜ (1936-2024)

    Türk edebiyatında bir usta, nadir bir entelektüel yazar…

    88 yaşında yaşama veda edan Ferit Edgü, çağdaş Türk edebiyatının en önemli ve verimli isimlerindendi. Roman, öykü, şiir, deneme, eleştiri, biyografi, inceleme gibi birçok türde eser verdi; dünya edebiyatının başeserlerini de Türkçeye kazandırdı.

    Türk edebiyatının usta ve en üretken isimlerinden Ferit Edgü 88 yaşında hayatını kay­betti. İstnabul doğumlu yazar, İstanbul Güzel Sanatlar Aka­demisi resim bölümünde aldığı eğitimine Paris’te devam etti. Académie du Feu’de seramik öğrenimi gördü; Sorbonne’da felsefe, Louvre’da sanat tarihi kurslarına katıldı.

    Sonrasında edebiyatçı kim­liğiyle öne çıkan Ferit Edgü, roman, öykü, şiir, deneme, eleştiri, biyografi, inceleme gibi birçok türde eser verdi. Kurucusu olduğu Ada Yayınları ile çağdaş Türk edebiyatının önemli çalışmalarını yayımla­dı; dünya edebiyatının başeser­lerini de Türkçeye kazandırdı. Bir dönem metin yazarlığı da yapan Edgü, daha sonra kendi reklam ajansını kurdu. Bir Gemide adlı kitabıyla 1979 Sait Faik, Ders Notları ile 1979 Türk Dil Kurumu, Eylül’ün Gölgesinde Bir Yazdı ile 1988 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü aldı. Hakkâ­ri’de Bir Mevsim romanından uyarlanan ve Erden Kıral’ın yönettiği film, Berlin 33. Film Festivali’nde, aralarında Gümüş Ayı’nın da bulunduğu 5 ödül kazandı. Romanları, öyküleri, denemeleri Japonca ve Çince dahil birçok dile çevrildi.

    Edgü’nün ölümünün ar­dından, edebiyat dünyasının önemli isimleri, yayıncılar ve okurları üzüntülerini sosyal medya üzerinden paylaştı. Edgü için İBB’nin restore ettiği ve kültür hayatına kazandırdı­ğı Beyoğlu’ndaki Casa Botter Apartmanı’nda bir tören düzen­lendi. Edgü, Aşiyan mezarlığın­da toprağa verildi.

    Ardindan-Ferit

    GÜNER ELİÇİN (1934-2024)

    Ardindan-Elicin
    Güner Eliçin, eşi ve kızı ile TİP binasında…

    Yorulmak bilmez bir aydın

    Türkiye Sol siyasetinin önemli isimlerinden Güner Eliçin, 29 Haziran’da hayatını kaybetti. 31 Ekim 1934’te Avanos’ta doğan Eliçin, 13 Şubat 1961’deki kuruluşundan 12 Mart darbesi sonrası 21 Temmuz 1971’deki kapatılışına kadar Türkiye İşçi Parti­si’nin yöneticilerindendi. Bu dönem Emek dergisinin İzmir temsilciliği­ni de yaptı. Aynı dönemde İzmir’de yayımlanan Memet isimli, haftalık gazetede yazıları yayımlandı. TİP’in İzmir İl Başkanlığı ve Genel Yönetim Kurulu üyeliği de yapan Eliçin 12 Mart 1971’deki darbenin ardından tutuk­landı ve bir süre Mamak’ta hapis yattı. Aynı zamanda yüksek mimar olan Güner Eliçin, üç dönem Mimarlar Odası İzmir Şubesi’nin başkanlığını da yaptı; 12 Eylül 1980 darbesi sırasında bu görevdeydi. 12 Eylül’den sonra Ba­rış Derneği davasının sanıklarındandı ve gözaltında tutuldu. 12 Eylül reji­mine karşı en önemli çıkışlardan biri olan Aydınlar Dilekçesi’nin Ege’deki öncülerindendi. Gazeteci Işın Eliçin’in babası olan Güner Eliçin, Urla Helvacı­lar mezarlığında toprağa verildi.

    PROF. DR. ERDOĞAN ÖNER (1945-2024)

    Ardindan-Erdogan

    Bürokrasiden akademiye

    Ankara Üniversitesi Siyasal Bil­giler Fakültesi’ni 1966’da bitiren Prof. Dr. Erdoğan Öner, aynı yıl Maliye Bakanlığı Teftiş Kurulu’na girmişti. Müfettişlik görevinin ardından Gelir­ler Genel Müdür Yardımcılığı ve Bütçe Genel Müdürlüğü; 1997-2000 ara­sında Maliye Bakanlığı müsteşarlığı yaptı. Son olarak 2000-2003 arasında Washington Büyükelçiliği Maliye Mü­şavirliği görevinde bulunmuş ve ora­dan emekli olmuştu. Erdoğan Öner daha sonra akademik çalışmalarıyla gündeme geldi. 2011’de profesör olan Öner, Bütçe Hukuku, Vergi Hukuku ve Türk Vergi Sistemi, Sayıştay Hukuku kitaplarının yanısıra Osmanlı-Türk maliye sistemine ilişkin önemli araştırmalara da imza atmıştı. Kâmil Mutluer ve Ahmet Kesik’le birlikte kaleme aldığı Bütçe Hukuku; yine Mutluer’le ortaklaşa kaleme aldığı Te­oride ve Uygulamada Mahalli İdareler Maliyesi kitapları, TÜBA tarafından sosyal bilimler ödülüne layık görüldü.

    Ali Eroğul

    CAN ALKOR (1936-2024)

    Şair-yazarın sessiz vedası

    Ardindan-Alkor

    Temmuz ayında edebiyat dünya­sından bir kayıp da Can Alkor’du. Şair, çevirmen ve yazar Can Alkor, 88 yaşında hayatını kaybetti; 18 Temmuz Perşembe günü Teşvikiye Camii’nde kılınan cenaze namazı­nın ardından İstanbul’da toprağa verildi. 29 Mart 1936 doğumlu Alkor, edebiyat dünyasına müstesna kat­kılarıyla tanınan önemli bir isimdi. Çok sayıda eseri Türkçeye tercüme etti. İş Bankası Kültür Yayınları, Alkor için “Şiirlerindeki özenli dili ve mükemmeliyetçi tutumuyla Rim­baud, Valéry, Rilke ve Nietzsche’den çeviriler yaptı” diye yazdı. Şiirlerini topladığı Güneşdil adlı kitabı 2007’de yayımlanmıştı.