ABD başkan adayı Donald Trump, geçen ay kendisine düzenlenen suikasttan küçük bir kulak yarasıyla kurtuldu. Ancak bu hadisenin siyasi sonuçları büyüktü: Rakibi Joe Biden adaylıktan çekildi; Trump’ın oy oranları yükselişe geçti; Kasım ayında yapılacak ve sadece ABD’yi değil tüm dünyayı etkileyecek seçimler daha da kritik bir hâle geldi. İşte kimileri ağır sonuçlar doğuran, kimileri sinema ve edebiyat sayesinde unutulmayan kimileri ise kurban adaylarını daha da yükselten başarısız suikastlardan en ünlüleri.
SUNUŞ
Ölmek veya ölmemek: İşte bütün mesele bu…
Bir süre önce ABD başkan adaylarından Donald Trump’a yapılan silahlı saldırı (13 Temmuz) ardından, diğer aday Joe Biden’ın yarıştan çekildiğini açıklaması (21 Temmuz), dikkatimizi bu ülkenin tarihine çevirdi. Biden’ın adaylıktan vazgeçmesinin esas nedeni, başarısız suikast girişimi değildi elbette. Ancak bu saldırı, Trump’ın yüzü kanlar içinde, yumruğunu havada sallayarak, dalgalanan Amerikan bayrağı önünde ikonik bir fotoğraf çektirmesini sağlamıştı. Başkan ve başkan adaylarına suikast düzenlemek, ABD’de neredeyse bir “gelenek”ti. Bu girişimler Robert Kennedy’nin 1968 seçimleri öncesi adaylık yarışı sırasında öldürülmesi gibi “başarıyla” sonuçlandığında, belki karşı tarafın işine yarıyordu; ama yarım kaldığında, hedef alınan kişiye verilmiş bir buket çiçek gibiydi.
Seçim kampanyası sırasında yaralanan bir adayın bundan yararlanmamasını beklemek şüphesiz zor. Brezilya’da 2018 seçimlerine gidilirken aşırı Sağcı aday Jair Bolsonaro bir taşra kentinde omuzlarda taşınırken, adamın biri aradan sokulup karnına bıçak saplamıştı. Bolsonaro’nun kurmayları önceleri bu olayı kötüye kullanmayacaklarını açıklasalar da, kendisi seçimin son haftalarında neredeyse bir “şehit” mertebesine çıkarıldı ve seçimleri kolaylıkla kazandı. Suikast, Bolsonaro’nun işine yaramıştı.
Elbette işler her zaman bu kadar yolunda gitmiyordu. ABD’de 1912’de yeniden başkanlığa adaylığını koyan Theodore Roosevelt, Milwaukee’yi ziyaretinde John Schrank adlı bir akıl hastasının saldırısına uğradı. Schrank, Roosevelt’i vurma emrini, 1901’de suikastta öldürülmüş olan eski başkanlardan “William McKinley’nin hayaletinden aldığını” iddia edecekti. Neyse ki kurşun Theodore Roosevelt’in 50 sayfalık seçim nutkunun içinden geçtiği için sadece göğüs kaslarını zedeledi. Ancak bu saldırı ve ayrıca Roosevelt’in daha sonra “boğa gibi sağlamım” şeklindeki açıklamaları, seçilmesini sağlayamadı. Yine de unutulmaması gereken nokta, Roosevelt’in Demokrat veya Cumhuriyetçilerin adayı olmaması, İlerici Parti adıyla kurduğu üçüncü bir partiden seçimlere katılmasıydı: Sonuçta başkan olamadıysa bile, Amerikan tarihinde üçüncü bir parti adayının elde ettiği en yüksek oy oranına ulaştı ve belki de bu oyların bir bölümünü bu suikast girişimine borçluydu.
Sadece ABD’de değil bütün dünyada, devlet başkanlarına veya adaylara yönelik başarısız suikastların, hedef alınan kişiye verilmiş bir “hediye”ye dönüştüğünü görüyoruz. Çoğu zaman bu kurşunlar, bombalar veya hançerler, suikast girişimine uğrayanların eline silah vererek önceden alınmış kararların bahanesini oluşturuyor. Bu işte başarısızlık, avcının kaplanı yaralamakla yetinmesine benziyor. Suikastler, heyecanlı bir olaylar zinciri olarak geliştiğinden hayalgücümüzü harekete geçiriyor, sinema ve edebiyata malzeme sağlıyor.
#tarih
New York Times için çalışan fotoğrafçı Doug Mills’in çektiği karede, suikastçının namlusundan çıkan kurşun Trump’ın sağ kulağını sıyırarak kafasının arkasından geçiyordu.
Epik dizi “Those About to Die”, 20. yüzyıl sinemasına damgasını vuran filmlerden “Ben- Hur”la başlayan, “Gladiatör”le devam eden Roma tarihi kurgularını yeniden ekranlara taşıyor. İmparator Vespassian’ı Anthony Hopkins’in canlandırdığı 10 bölümlük aksiyon, entrika ve dram, sağlam senaryosu ve Colosseum’daki atlı araba yarışlarıyla öne çıkıyor.
Prime Video’ya 18 Temmuz 2024’te yüklenen 10 bölümlük yüksek bütçeli epik dizi “Those About to Die”, Roma İmparatorluğu’nda 69-96 yılları arasında hüküm süren, birbiri ardına tahta çıkmış üç imparatordan oluşan Flavius Hanedanı zamanında geçiyor. Sir Anthony Hopkins, iki oğlu arasından yerini dolduracak varisini seçmesi gereken hanedanın kurucusu yaşlı İmparator Vespassian rolünde. Asker Titus’u Tom Hughes, politikacı Domitian’ı ise Jojo Macari canlandırıyor. “Gladiator” filminin de esin kaynağı olan Daniel P. Mannix’in 1958 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan “Those About to Die”ın senaristi Robert Rodat. Dizinin yönetmeni ise “Independence Day”, “The Day After Tomorrow”, “Godzilla” gibi önemli gişe başarılarına imza atmış olan filmlerde imzası bulunan Roland Emmerich.
Dizinin geçtiği 1. yüzyılda Roma’da dengeler çok hassas. Nero’nun ölümüyle birlikte Julio-Claudian dönemi sona ermiş. “Dört İmparator Yılı” olarak bilinen 69’da içsavaş ülkeyi kasıp kavurmuş. Sonunda senatonun Vespasian’ı hükümdar ilan etmesiyle birlikte, Flavius Hanedanı ülkede reformlar yaparak bir süre istikrarı sağlıyor. Ancak Roma’da şartların herkes için aynı olmadığını; saray çevrelerinde şaraplar su gibi akarken kölelerin ancak zorlu mücadeleler sonucunda bir ihtimal özgürlüklerine kavuşabildiğini; kadınların-çocukların yok sayıldığını; şiddet ve zulmün olağan karşılandığını belirtelim. Çökmekte olan bu imparatorluğun halkını tatmin eden tek “eğlence” ise ölüm ve işkence. Atlı araba yarışları, gladyatör dövüşleri, arenalarda aslanlara karşı koymaya çalışan köleler… Dönemin “spor” karşılaşmalarında, tıpkı bugün olduğu gibi dizginler zengin ve güçlü olanın elinde.
86 yaşındaki oyuncu Sir Anthony Hopkins, yakın tarihte yaptığı açıklamada metot oyunculuğuna artık inanmadığını söylemişti.
Dizide en önemli tarihî kişilikler Flavius ailesinden. Anthony Hopkins sağduyusu kadar hırsıyla da tanınan Vespasian olarak özellikle ilk bölümlerde tüm ışığı üzerine çekiyor. Vespasian’ın biri askerî lider Titus, diğeri akıllı politikacı Domitian adındaki iki oğlunu canlandıran Tom Hughes ve Jojo Macari de başarılı performanslar ortaya koyuyor. Tabii bu bir belgesel değil; 10 bölüm boyunca aksiyon, dram ve heyecan dolu bir dizi izleyebilmemiz için başka karakterlere de ihtiyacımız var. Dizinin belkemiğini de 1. yüzyılın vahşi eğlence dünyasında umutsuzca tutunmaya çalışan bu bir avuç insanın yaşadıkları oluşturuyor. “Game of Thrones”dan hatırlayacağımız Gallerli oyuncu Iwan Rheon, atlı araba yarış takımı stratejisti ve patronu Tenax rolünde. Yetenekli yarışçı Scorpus ile birlikte Corsi kardeşlerin Endülüs’ten getirdikleri atlarla bir rüya takımı kuran Tenax, bilgisi ve pratik zekasıyla bugünün Formula1 takım yöneticilerinden farksız.
Sara Martins’in canlandırdığı Numibyalı Cala ise baş kadın karakterimiz. Cala köle olarak satılan kızlarını kurtarmaya kararlı mangal yürekli bir anne. Elbette bir gladyatörümüz de var. Bu kişi Cala’nın biricik oğlu, onurlu, güçlü, mert ve dürüst savaşçı Kwame. Önce kendini zindanlarda, sonra gladyatör dövüşlerinin ortasında bulan Kwame’nin en yakın arkadaşı İskandinav Viggo ile Colosseum’da karşı karşıya geleceği gün çok yakın.
Dizinin en heyecanlı sahneleri, doğal olarak arenada ve atlı araba yarışlarında…
Özenli çekimleri, aksiyon sahneleri, başarılı oyunculuk performansları, entrika ve gerilim dozu iyi ayarlanmış olan “Those About to Die”da, tarihteki gerçek kişilikler, yapılar, suikastlar, doğal afetler de yer alıyor. Ancak bunların hepsinin birebir tarihteki şekil ve akışta gerçekleşmediğini belirtmek lazım. Bununla birlikte Roma’ya Colosseum’u miras bırakan Titus’un Kudüs Tapınağı’nı yoketmesini; kardeşi Domitian’ın bu olayın anısına Titus Kemeri’ni inşa ettirmesini; Vezüv yanardağının patlamasını; Roma’yı yakıp kavuran yangınları ve Colosseum inşaatının tamamlanmasını görüyoruz. Antik Roma’nın üzerine kurulduğu 7 tepeden Aventino ve Palatino arasında yer alan görkemli stadyum Circus Maximus, dizinin temel mekanlarından biri. Yılın 200 günü oyunlar oynatılan 300 bin kişi kapasiteli bu arena, atlı araba yarışları için kurulan bir stadyum. 7 turdan oluşan atlı araba yarışının sürücüleri, çoğunlukla özgürlüğünü kazanmak için her şeyi göze alan köleler.
YÜKSEL YA DA ÖL (THOSE ABOUT TO DIE) YAPIMCI: Robert Rodat, Harald Kloser, Gianni Nunnari YÖNETMEN: Roland Emmerich, Marco Kreuzpainter OYUNCULAR: Anthony Hopkins, İwan Rheon, Jojo Macari, Sara Martins, Johannes Haukur Johannesson, Tom Hughes, Lara Wolf, Gabriella Pession, Dimitri Leonidas, Emilio Sakraya, Kyshan Wilson, Rupert Penry Jones, Kyle Rowe, Davide Tucci, Eneko Sagardoy, Gabrielle Scharnitzky, Angeliqa Devi, Daniel Stisen, David Wurawa, Bruno Bilotta, Pietro Ragusa
“Saving Private Ryan”da da (“Er Ryan’ı Kurtarmak”) imzası bulunan Robert Rodat, Roma tarihine özel ilgisi olan bir senarist. Derinlemesine bir kaynak çalışması yapıp günümüze ulaşan mektupları dahi okuyan yazar, hikayeyi o dönemde yaşayan karakterlerin ne tür duygular yaşayabileceğini hayal ederek yazmış. Rodat, Entertainment Weekly’e yaptığı açıklamada “Otokrasinin eşiğinde sözde demokratik bir toplumumuz var. Ezici bir göç baskısı var. Karmaşık cinsiyet meseleleri sözkonusu. Gelir dağılımı eşitsiz. Temel ihtiyaç ve erdemlerden vazgeçme pahasına aptalca, önemsiz uğraşlarla uzlaştırılan, eğlenceyle oyalanan koskoca bir toplum var” sözleriyle Roma’nın gerileme devri ile çağdaş Amerikan toplumu arasındaki benzerliklere değiniyor.
Bu senenin sonuna doğru Oscar ödüllü yönetmen Ridley Scott’un “Gladiator 2”si de vizyonda olacak. Merakla beklenen bu film seyircisiyle buluşmadan önce, “Those About to Die” antik Roma meraklılarının aradığı aksiyon, entrika, kan, şiddet ve hatta aşk namına ne varsa küçük ekrandan sunmaya hazır.
BİR KLASİK: BEN-HUR
Unutulmaz Charlton Heston
“Spartacus”tan “Caligula”ya, “Gladiator”dan HBO dizisi “Rome”a, Hollywood’un Roma İmparatorluğu’na olan takıntısı malum. Ancak atlı araba yarışlarının ağırlıklı olduğu “Those About to Die”, ister istemez akla Charlton Heston’ın Judah Ben-Hur rolünde olduğu 1959 tarihli “Ben-Hur” fimini getiriyor. 11 Oscarlı film, sinema tarihinin temel taşlarından. Ben-Hur’un beyaz atlı, bir zamanlar en yakın arkadaşı şimdi rakibi Mesala’nın siyah atlı arabalarıyla Colosseum’daki yarış sahnesi unutulmazdır. Bu filmde de tıpkı “Those About to Die”da olduğu gibi Endülüs ve Lipizzan atları kullanılmıştı.
Sinema tarihinin 11 Oscar’lı filmi Ben-Hur (1959).
Şirket-i Hayriye’den bugüne uzanan İstanbul deniz ulaşımı, özellikle Boğaziçi ve köylerinin gelişmesi, büyümesi, nüfusunun artmasını sağladı; buralarda ikamet edilebilmesi için yolu açtı. Kentin deniz kültürüyle buluşması hem yeni bir ekonomi oluşturdu hem de “İstanbullu olma” tanımını genişletti. Tahvilden paso ve tarifelere uzanan bir seçki…
Osmanlı toplumunda ilk anonim şirket olarak bilinen Şirket-i Hayriye, 1851’de Ahmet Cevdet Paşa ile Keçecizade Fuat Paşa’nın girişimiyle kuruldu. Amaç, deniz ulaşımını daha düzenli, daha sistematik, daha modern bir hâle getirerek İstanbullulara hizmet vermekti. 1854’te 6 vapur ile hizmet vermeye başlayan Şirket-i Hayriye’ye, başta Osmanlı padişahı Abdülmecid olmak üzere bütün hanedan üyeleri, dönemin ünlü devlet adamları, tüccarlar, bankerler, azınlıklara mensup önemli aileler, vatandaşlar hisse senedi satın alarak ortak olmuş; böylece Osmanlı topraklarında ilk anonim şirket denizcilik alanında gerçekleşmişti.
Şirket-i Hayriye, devletleştirildiği 1945’e kadar İstanbul ulaşımında hizmet verdi. Kentin denizle olan ilişkisini sağlayan, halkın deniz yoluyla semtler arasında ulaşımını temin eden Şirket-i Hayriye idaresi; özellikle Boğaziçi ve köylerinin gelişmesi, büyümesi, nüfusunun artması ve buralarda ikamet edilebilmesi için pek çok kolaylık sağladı, hizmet verdi.
Şirket-i Hayriye’nin Altınkum isimli ve 74 numaralı vapuru.
Eski bir katrpostalda Boğaz yolundaki Şirket- Hayriye vapurları.
Isparta Mebusu Hakkı Bey’e ait 119 numaralı Birinci Mevki paso. Şubat 1328 (Mart 1910)
1851’den günümüze Şirket-i Hayriye, Akay İdaresi, Şehir Hatları, Seyr-i Sefain İdaresi, Haliç Vapurları Şirketi, Deniz Yolları İşletmesi, Deniz Otobüsleri gibi İstanbul deniz ulaşımını sağlayan kuruluşlar kentin deniz kültürünü oluşturdular. Bu kuruluşlar 170 yıldır bilet, tarife, paso, şebeke, seyahat kartı, tanıtım broşürü, tahvil, takvim gibi malzemeler de üretti. Deniz ulaşım tarihinin basılı belgelerini oluşturan bu tür malzemeyi bulmak, toplamak ve biraraya getirmek oldukça meşakkatli bir iştir. Bu tür malzemenin -bizim gibi-özel koleksiyoncuları da bulunmaktadır.
Deniz ulaşım pasoları
Pasoların kullanımı hakkında görebildiğimiz ilk belge, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’ndedir ve Mart 1910 tarihlidir. Bu belgede “İstanbul Polis Müdürlüğü’nün Boğaziçi’nin Anadolu ve Rumeli yakasındaki merkezlerde bulunan karakol memurları için Şirket-i Hayriye’den 40 adet paso göndermesi” istenmektedir.
2009’da gündemimize giren “İstanbul Kart”la, bütün seyahat alanlarında kullanılabilen tek bir kart sistemine dönüldü. 31 Aralık 2014 tarihinde uygulaması sona eren Akbil yerini İstanbul Kart’a, elektronik geçiş biletine bıraktı.
Üsküdar 32. İlk Mektep talebesi Türkân’a (Hanım) ait 1098 numaralı paso. “Kandilli’den her iskeleye gidip gelecektir. Temmuz 1936”.
Güzel Sanatlar Akademisi’nden Müfit Benlioğlu’na ait 3959 numaralı paso. “Kadıköy’den Köprü’ye gidecektir. 1937-1938”.
İtalyan Lisesi’nden Angelo Teresi’ye ait 2054 numaralı paso. “Burgaz’dan Köprü’ye gidecektir. 1938 -1939”.
Büyükada Yat Kulübü Şirketi 1906’da bir İngiliz şirketi olarak kurulan firma Büyükada merkezliydi. Ada’da ticari faaliyetlerde bulunmak, deniz hamamları kurmak, deniz seyahatleri düzenlemek, yurtdışından yelkenli, kürekli, motorlu deniz tekneleri getirtmek, deniz yarışları organize etmek gibi hedefleri vardı. 13 Aralık 1914’te anonim şirkete dönüşen firma, 19 Şubat 1917 tarihinde padişah onayıyla yeniden kuruldu. Cavit Bey, Louis Rambert, Necmettin Molla, Osman Nizami Paşa, Mişel Nurican Efendi, Mahmut Nedim Bey, Dilber Efendi, Zareh ve Sinyosoğlu Miltiyadi Bey’in kurucusu olduğu bu şirket 1.900 adet tahvil çıkarmıştır.
Denizcilik tahvilleri
Şirket-i Hayriye’den günümüze pek çok denizcilik şirketi tahvil ve hisse senedi çıkarmış, halka arzetmiştir. Bu kıymetli kağıtlar borsadaki parasal değerlerini yasal süreleri sonunda kaybetmelerinden sonra da alınıp satılmıştır. Eski tahvil ve hisse senetlerinin koleksiyoncular tarafından oluşturulmuş bir piyasası veya borsası vardır. Az bulunuşu, estetik özellikleri, basım ve halka arz sayıları, parasal değerlerinin büyük veya küçüklüğü gibi ölçüler nedeniyle “az bulunan, çok bulunan, nadir, çok nadir” diye sınıflandırılan eski tahvillerin özel koleksiyoncuları bulunmaktadır. Bu kişilerden kimileri, tahvil ve hisse senetleri koleksiyonlarını kitaplaştırmışlardır.
Deniz ulaşım tarifeleri
Şirket-i Hayriye’nin kuruluş yıllarından sonra vapurların çoğalıp mevcut seferlerin artması sonucunda, tarifeler yani seyr ü sefer listeleri, daha sonra ise kitapçıkları basılmaya başlandı. İlk tarifenin baskı tarihi henüz kesin tespit edilebilmiş değildir. İlk dönem tarifeler küçük, iki-üç sayfalık belgeler şeklindeydi. 1900’lü yıllarda 30-40 sayfalık cep kitapçıkları hâline dönüşen bu tarifelerin Fransızca, Ermenice, Rumca basımları da vardı. Yaz ve kış tarifesi olarak yılda en az iki defa basılan tarifeler, bugün de Şehir Hatları işletmesi tarafından çıkarılıyor.
Boğaziçi’nde İstinye Tamir Havuzları ile Destgâhları Osmanlı Anonim Şirketi Albert Gazas, Vasilaki Aristovulos Efendi, Mösyö A. Negri tarafından İstinye Koyu’nda A. Negri’nin arsası ve satın alınan diğer arsalar ile birlikte rıhtım inşası, gemi tamir havuzları, deniz aracı tamir atölyeleri yapmak ve bu yerlerde gemi bakım, onarımı dolayısıyla ticari faaliyette bulunmak amacıyla kuruldu. Sultan Mehmet Reşat’ın 5 Nisan 1911 tarihli fermanıyla kurulan şirketin bütün mali varlığı ve gayrimenkulleri, 1 Şubat 1916’da Seyr-i Sefain İdaresi tarafından istimlak edildi.
İttihad Seyr-i Sefâin Anonim Şirket-i Osmaniyyesi Deniz ticaretiyle uğraşmak, limanlar arasında vapur işletmek, eşya ve insan taşımak amacıyla kurulmuş, merkezi Selânik olan bir anonim şirketti. Eyüb Sabri Bey, İsmail Bey-zâde Fuat Bey, Selânikli Kerim Efendi-zâde Tevfik Bey, Giritli Selemyanaki-zâde Ali Vafi Bey, Eskonaki İbrahim Fikri Bey ve İhsan Nami Bey tarafından kurulan şirket 22 Mayıs 1911’de resmiyet kazandı. Savaş yıllarında önemli kârlar elde etti ve hissedarlarına yüksek kâr payları dağıttı.
Şirket-i Hayriye Ahmet Cevdet Paşa ile Keçeci-zâde Fuat Paşa’nın yanısıra, kurucu hissedarları arasında Sultan Abdülmecid ve annesi Bezmiâlem Vâlide Sultan da bulunmaktaydı. 19. yüzyıl ortasında kurulan şirket, 94 yıl hizmet verdikten sonra 15 Ocak 1945 tarihinde devlet tarafından satın alındı ve Ulaştırma Bakanlığına devredildi. İstanbul’un deniz ulaşımına imza atan kuruluşların en ünlü ve önemlisi olan Şirket-i Hayriye hakkında pek çok yayın yapıldı.
Yakın tarihimizde radikal muhafazakar/Türkçü kesimin ana sembol kabul ettiği bozkurt, İstiklal Savaşı ve sonrasındaki erken cumhuriyet döneminde hem yeni devleti hem Mustafa Kemal’i simgeliyordu. Sol hatta komünist çizgideki düşünür ve tasarımcıların favori sembolü olan bozkurt, muhafazakar kalemler tarafından eleştiriliyordu! Ta ki 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren, Türkçülük akımının ırkçılıkla ve Avrupa’da yükselen “kökü dışarda” ideolojilerle/parametrelerle etkileşime girmesine kadar… Bozkurtun çileli yolculuğu…
BOZKURT MECMUASI / 7 TEMMUZ 1921
Millî Mücadele’nin sembolü oldu
7 Temmuz 1921 tarihli ve tek sayı çıkan Bozkurt dergisinin kapağı.
Ankara İkaz Matbaası’nda yayımlanan Bozkurt mecmuası, bu ismi taşıyan ilk ve tek eski harfli Türkçe yayındı ve İstiklal Harbi sırasında sadece tek sayı yayımlandı. “Bozkurt” yazısı derginin sağ üst köşesinde, büyükçe bir logo olarak yer aldı. İkaz Matbaası’nın sahibi, Afyonkarahisar’da Millî Mücadele’yi örgütleyen, Sivas Kongresi’nde Afyon delegesi olarak bulunan, Afyonkarahisar mebusu ve Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’na katılan Sol kanattan Mehmed Şükrü Bey’di (1887-1938). Ankara’da aynı matbaada Türk Halk İştirakiyun Fırkası’nın yayın organı olan Yeni Hayat mecmuası da çıktı.
Bozkurt’un lejandında “Edebi, içtimai, haftalık millî mecmua” yazıyordu. Mesûl müdürü Emin Necmeddin’di; imtiyaz sahibi olarak da Suad Salih ismi yazılıydı. “Halkın dediği hakkın dediği” başlıklı başyazının yanında; Suad Salih imzalı ve “İnönü kahramanlarına” ithaf edilmiş “Anadolu’nun rüyası” başlıklı şiir, 1921’deki muharebeleri konu alıyordu:
Çağdaş Türk kadını ve bozkurtBozkurt’un tek sayı olarak çıktığı Millî Mücadele günlerinde bastırılan nadir bir kartpostal da bozkurt imgesini ilk defa halkla buluşturuyor, somutlaştırıyordu. Halka umut ve güç aşılamak için bastırılan kartpostalda sağ üst köşede büyük “bozkurt” yazısı bulunuyor; çağdaş bir Türk kadını bir elinde meşale bir elinde başak ve bozkurtla aydınlığa, zafere, cumhuriyete yürüyordu.
“Ölü dağlar gece, hayalet gibi
Enginde atıyor, bir ölü kalbi.
Gizli sesler gelir uzun bir zaman,
Ölü yıldızlardan, ölü dallardan!
Kimden ruh alıyor gecelerine?
Ormanlardan taşan bu vâveylâ ne?
Mutlak şehitlerden gelen seslerdir.
Burası gazilerin geçtiği yerdir.
Dün burada çarpıştı o insanlar.
Gözlerde canlandı eski zamanlar.
Tunç kayalar gibi belirdi kahramanlar.”
CENOVA – LONDRA / 1922 – 1926
Yeni cumhuriyet ve pullarda Türk-İslâm sentezi
1922’ye gelindiğinde, kurt figürü bu defa kendini ilk defa pullarımızda gösterdi. Bunlar, İtalya’nın Cenova şehrinde bulunan “I.G.A. Barabino & Graeve” matbaası tarafından 100’lük tabakalar hâlinde 50 bin adet basılan ve 5 adet puldan meydana gelen Takse Pulları’ydı. Bunların beş farklı çiziminden birinin çerçeve deseni, İstanbul Yeni Cami çinilerinden alınmış, ortasına da bir kurt figürü konulmuştu. Böylelikle dinî bir yapıyla tarihi bir Türklük bağlantısı birlikte kullanılmış oluyordu.
Kurt imajı, aradan geçen 4 yıldan sonra 1926’da tekrar pullarımızda yer aldı. 1926’da Londra’da “Bradbury, Wilkinson Co.” matbaası tarafından 100’lük tabakalar hâlinde çelik baskısı yapılan ve 5 ayrı puldan oluşan Takse Pulları 100 bin adet basıldı. Ressam Ali Sami Boyar’ın çizimi olan pulların 5 ayrı versiyonundan birinde, kurt imajı yanındaki anıt adam imajıyla birlikte tasarlanmıştı.
1922 Cenova baskısı ilk kurt figürlü Türk pulu, 50 bin adet basılan ve 5 farklı fiyatta bir seriydi (üstte). 1926 Londra baskısı pullar da 5 farklı fiyatta bir seriydi. 100 bin adet basılan pulların tasarımında Ali Sami Boyar’ın çizimi vardı (altta).
İLERİ GAZETESİ – SEBÎLÜRREŞÂD DERGİSİ / OCAK 1924
İlericiler bozkurt figürünü savunurken muhafazakarlar buna karşı çıkmıştı!..
Celâl Nuri İleri’nin (1881-1938) başyazar olduğu İleri gazetesinin 1924 Ocak tarihli sayısında, Siyami imzasıyla yayımlanan makalede bir kurt başı sembolü kullanılır. Makalede o dönem armamızda kartal yerine kurt kafasının kullanılması gerektiği, bu sembolün bizim tarihimizdeki yeri detaylı şekilde anlatılır: “Ergenekon’un mağlubiyetinden sonra bir Türk oymağına yol açan demir ve bu yoldan ilk geçen yüz kurt, öteden beri bizim armamız değil midir? Eski Türk beylerinin ve halklarının bayraklarında mutlaka kurt kafası bulunurdu. Şimdi dönüp dolaşıp diyeceğim ki, Türk ananesi, mazisini karıştıralım. Bulduklarımızı şimdiki gibi yabancıların yerlerine koyalım ve eğreti olanları da yavaş yavaş sahiplerine verelim… Eski Türk beylerinin, hakanlarının bayraklarında mutlaka kurda ait bir alamet bulunur ve tepelerinde bugün kullandığımız ay yerinde kurt kafası bulunurdu… Şimdi arma için Almanların kartalından ihtimal daha millî ve ananevi bir hak ile mevcut bir yüz kurt kafamız dururken artık yeni bir arma düşünmek bilmem doğru olur mu?”
Sebîlürreşâd dergisinde kurt kafası arması fikrinin eleştirildiği makale.
Batıcı düşünce akımının önemli isimlerinden Celal Nuri’nin kurt figürünü savunduğu dönemde, Eşref Edip’in sahibi olduğu ve Mehmed Akif Ersoy, Ömer Rıza Doğrul ve Ali Ekrem Bolayır gibi muhafazakar kalemlerin yer aldığı Sebîlürreşâd dergisinin kurt başı arması fikrine karşı olması ilginçtir. Derginin Ocak 1924 tarihli 584. sayısında, kurt kafası arması fikri ve İleri’de yer alan makale şu şekilde eleştirilir: “İleri gazetesi bu yüz kurt meselesinin hariçde nasıl su-i telakki (yanlış düşünce) ve tesvilata (aldatmaya) meydan vereceğini daha geçen gün yazmış ve cevap da vermişti. Böyle iken bir kurt resmi yapması ve böyle garip tavsiyeleri havi bir makaleyi derç etmesi su-i telakki ve tevsilatı tezyide (arttırmaya) sebep olmaz mı?”
Yeni Yol dergisinin 8 Mart 1924 tarihli 27. sayısının kapağında Bozkurt Ocağı izcileri.
YENİ YOL DERGİSİ / 8 MART 1924
İzcilik terminolojisi: ‘Yavru Kurt’
Yeni Yol mecmuasının 8 Mart 1924 tarihli 27. sayısının kapağında genç izciler vardı ve fotoğraf altyazısı şöyleydi: “Mustafa Kemal Paşa kazası Bozkurt Ocağı izcileri”. Bu, izciler için ilk defa “bozkurt” teriminin kullanıldığı neşriyatlardan biriydi. Bu alanda Türkiye kendi terminolojisini oluşturmuş ve “Bozkurt ocağı”, “Yavru kurt”, “Bozkurt izci ocağı”, “Bozkurt teşkilatı” terimleri kullanılmaya başlanmıştı. İzcilerin kokartlarında da bozkurt armaları yaygındı.
Türkiyat Enstitüsü’nün ilk olarak 1924’te oluşturulan ve bugün de kullanılan amblemi.
TÜRKİYAT ENSTİTÜSÜ / 12 KASIM 1924
İlim ve irfanın meşalesiyle bugüne…
Karagöz mizah gazetesinin 24 Kasım 1926 tarihli sayısının kapağında, bir kalkan içinde çelenkli kurt başı arması.
Cumhuriyetin ilânından sonra Mustafa Kemal Bey, Köprülüzâde Mehmed Fuad’ı İstanbul Darülfünûnu bünyesinde Türk kültürünü ve medeniyetini inceleyecek, araştıracak ve bunların sonuçlarını yayımlayacak ilmi bir müessese kurmakla görevlendirdi. 12 Kasım 1924’te Mustafa Kemal başkanlığında İstanbul Darülfünûnu Edebiyat Şubesi’ne bağlı bir ilim ve kültür merkezi olan “Türkiyat Enstitüsü” kuruldu. Türkiyat Enstitüsü, Bakanlar Kurulu kararı ile kurulan ilk ve tek ilmî enstitüydü. Enstitünün amblemi ise özenle seçilmişti: “Elinde” meşale taşıyan ağzı iştahla açık bir bozkurt.
KARAGÖZ-CUMHURİYET-YENİ SES-RESİMLİ GAZETE / 1926 – 1927
Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî arması oldu
Resimli Gazete’nin 29 Ekim 1927 tarihli kapağında Atatürk, Türk bayrağı ve kurt figürü.
Karagöz mizah gazetesi 24 Kasım 1926 tarihli sayısının kapağına, bir kalkan içinde çelenkli kurt başı armasını koymuş ve “Türk arması Türk varlığının temsili olmalıdır!” başlığını kullanmıştı. Karagöz böylelikle yeni Türk armasını birkaç ay önceden tahmin etmiş oluyordu.
Yine 1926’da Maarif Vekaleti (Millî Eğitim Bakanlığı), bir devlet arması belirlemek için yarışma düzenlemiş ve “Millî Arma Müsabakası Şartnamesi” adıyla da bir kitapçık yayımlamıştı. Şartnamede “Cumhuriyet armasının şeklini oluşturacak semboller tercihen Türk tarihinden alınacak ve bu semboller heraldik (arma bilimi) bir biçimde bütün armalarda bulunan çizim esaslarına uygun olarak ve basit tarzda stilize edilecektir” notu yer alıyordu.
6 Ocak 1927 tarihli Yeni Ses gazetesinde, yarışmayı kazanan Namık İsmail’in ve ikinci seçilen Muhsin Rıfat’ın portre fotoğrafları ve çizdikleri armalar.
Maarif Vekaleti’nin yarışması sonucunda, komünist Aydınlık Dergisi’nin kapak çizimlerini de yapan, Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası (TİÇSF) kurucusu ressam Namık İsmail’in hazırladığı arma birinci seçildi. Muhsin Rıfat’ın çalışması ikinci, Lütfi Bey tarafından hazırlanan arma ise üçüncü oldu. 6 Ocak 1927 tarihli gazeteler yeni armamızı tanıtıyordu. Cumhuriyet, “Armamızın kabul edilen şekli” diye armayı manşetten vermiş, Yeni Ses de “Türkiye Cumhuriyeti arması ne şekildedir?” başlığıyla Namık İsmail ve Muhsin Rıfat’ın portre fotoğraflarıyla birlikte armalarını tanıtmıştı.
Yarışmaya katılan tüm armalar bir kalkan içinde yer almış ve Namık İsmail’in birinci seçilen armasında hareketli bir kurt figürü öne çıkmıştı. Armanın merkezinde Türk bayrağını temsil eden ay-yıldız, alt kısımda ise Oğuz menkıbesini simgeleyen bir kurt ve kurdun varlığını devam ettirdiği, eski bir Türk silahı olan “harbe” yer almıştı. Kalkanın altında bulunan İstiklal Madalyası ise savaşları ve zaferleri simgelemekteydi. Madalyanın içinde ise genç cumhuriyet “T.C.” harfleri ile ölümsüzleşmişti. Namık İsmail’in birinci gelen arması kurumsal olarak kullanılmasa da, döneminin ruhunu yansıtıyor ve cumhuriyetin ilk arması sıfatıyla önem taşıyordu.
Resimli Gazete’nin o yılki cumhuriyet bayramında çıkan sayısının (29 Ekim 1927) kapağı ise Atatürk, Türk bayrağı ve kurt figürüyle unutulmaz bir kapak olacaktı.
6 Ocak 1927 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Armamızın kabul edilen şekli”.
BANKNOTLAR / 5 ARALIK 1927
Mustafa Kemal onaylı ilk kağıt paralar
Cumhuriyetin ilk 5 Liralık banknotunun ön yüzünde kurt figürü.
İlk 10 Liralık banknotun ön yüzünde kurt figürü.
Cumhuriyetin ilk banknotları 1927’nin 5 Aralık günü tedavüle girdi. Basımı İngiltere’de yapılan 1, 5, 10, 50, 100, 500 ve 1.000 Lira’lık kupürlerden oluşan bu banknot grubu, “Birinci emisyon” olarak adlandırıldı. Birinci emisyon banknotların tasarımı ressam Ali Sami Boyar imzalıydı ve kuşkusuz bu ilk kağıt paralar Mustafa Kemal’in onayı ve beğenisiyle kullanıma girmişti. Bu banknotlardan 5 Lira ve 10 Lira ise kurt figürüyle resimlenmişti.
5 liranın ön yüzünde kurt figürü, arka yüzünde ise Ankara’nın Yenimahalle ilçesinde bulunan ve 1922’de Anadolu Selçuklu sultanlarından 1. Alaeddin Keykubad adına Kızılbey tarafından yaptırılan Akköprü yer aldı. 10 Lira’nın ise ön yüzünde kurt figürü, arkasında ise Ankara Kalesi’nden bir kare yer aldı. 5 Lira’da kurt ortada, 10 Lira’da sağdaki daire içerisindeydi.
BOZKURT CÜMHURİYET MARŞI / 1932
‘Boz kurtlara örnektir dernektir Gazimiz’
Bozkurt Cümhuriyet Marşı’nın ön yüzü ve arka yüzünde Mustafa Kemal ve bozkurt.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’ında okunması için Malatya mebusu Dr. Mehmet Hilmi Oytaç’ın yazdığı marşın ismi “Bozkurt Cümhuriyet Marşı”ydı. Marşın notasının ön yüzünde Hilmi Bey’in bir fotoğrafı ile marşın sözleri yer alırken, arka yüzünde Mustafa Kemal ve yanıbaşında bir bozkurt yer almıştı. 15 Eylül 1932 tarihinde Ankara Musiki Muallim Mektebi Müdürü ve İstiklal Marşı’nın bestecisi olan Osman Zeki Üngör’e yazılmış talep yazısında, Bozkurt Marşı’nın notaları gönderilmiş ve onayı talep edilmişti. Cumhuriyet bayramı kutlamalarında okunması kabul edilen marşın sözleri şöyleydi:
“Türkler bugün Cumhuriyet temeli kurdular
O temelin çamurunu kan ile yoğurdular
Hem düşmanları boğdular hem sultanları kovdular
Kutlu olsun ey millet varlık bayramımız bugün
Tarihte yoktur böyle gün en büyük bayram bugün
Boz kurtlara örnektir dernektir Gazimiz
Karanlıktan kurtulduk biz aydınla âzimiz
Bozkurt Cümhuriyet Marşı’nın kabulü için 15 Eylül 1932’de Osman Zeki Üngör’e yazılmış talep yazısı.
Kutlu olsun ey millet Gazi bayramınız bugün
Tarihte yoktur böyle gün en büyük bayram bugün
Bütün dünya anladı biz nasıl bir milletiz
Medeniyet aleminde kudretli devletiz
Hem zalimlere değneğiz hem mazlumlara örneğiz
Kutlu olsun ey millet Türklük bayramımız bugün
Güreş federasyonunun rozetinde ay-yıldız armasının içinde bozkurt.
Tarihte yoktur böyle gün en büyük bayram bugün
Boz kurtlara örnektir dernektir Gazimiz
Karanlıktan kurtulduk biz aydınla âzimiz
Kutlu olsun ey millet Gazi bayramınız bugün Tarihte yoktur böyle gün en büyük bayram bugün”
1936’da Kahramanmaraş’ta yapılan bozkurt figürlü anıt.
KARTPOSTAL, HABER, ANIT, TRAŞ BIÇAĞI / 1933
30’lu yıllar: Bozkurtların altın çağı
Ankara Türk Ocağı 1933’te cumhuriyetin 10. yılı için bastırdığı kartpostalda Türk sanayi devrimini, kadınların seçme ve seçilme hakkını, başkent Ankara’yı ve Gazi Mustafa Kemal’i simgeleyen çizimler kullandı. Kartpostalın tam ortasında ise boynunda ay-yıldız olan ve geleceğe doğru koşan bir bozkurt çizimi kullanılmıştı. 15 Aralık 1933 tarihli Cumhuriyet gazetesinin manşeti: “Mustafa Kemal: Bozkurt”tu. 1930’lar bozkurt imajının altın çağıydı adeta. Bozkurt traş bıçakları, bozkurt sigarası, güreş federasyonunun rozetinde ay-yıldız armasının içinde bozkurt figürü… 1936’da Kahramanmaraş’ta yapılan anıtta bozkurt ayakta Türk bayrağına sarılmış şekilde tasarlanmış ve anıt üzerine: “28 İkinci Teşrin 1919’da Türk Maraş silah gücü ile inen bayrağını iman gücü ile yeniden dalgalandırdı” yazılmıştı.
15 Aralık 1933 tarihli Cumhuriyet gazetesinin manşeti: “Mustafa Kemal: Bozkurt.”
Aylı Kurt Yayınları’ndan çıkan ve Nâzım Hikmet’i hedef alan kitap.
AYLI KURT YAYINLARI / 1935
Atsız önce Nâzım’ı sonra Atatürk’ü hedef aldı
Türkçülük hareketinin önde gelen ismi Nihal Atsız (1905-1975), “Aylı Kurt Yayınları”ndan ilk kitabını 1935’te yayımladı. Nâzım Hikmet’i hedef alan kitabın ismi Komünist Don Kişotu Proleter – Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa’ydı.
Aylı Kurt Yayınları’nın ismi ve logosu kurttu ama, Atatürk’ün çizgisi benimsenmiyordu. Öyle ki Nihal Atsız’ın yine Aylı Kurt Yayınları’ndan 1941’de yayımlanan, kapağında “romancık” yazan Dalkavuklar Gecesi kitabında, cumhuriyet dönemi ve kurucu kadrosu hicvedilmiş ve eleştirilmişti.
Kitap basıldıktan sonra bir grup üniversiteli genç, Atatürk’e ve değerlerine dil uzatıldığı gerekçesiyle kitabı protesto etmişti.
Reha Oğuz Türkkan (1920-2010) 1939’un Mayıs’ında, “Her ırkın üstünde Türk ırkı!” sloganıyla Bozkurt dergisinin ilk sayısını yayımladı. Dergi kadrosunda Reha Oğuz Türkkan, Hüseyin Namık Orkun, Nurullah Barıman, Sami Karayel, Nejdet Sançar gibi dönemin milliyetçi kalemleri vardı. İlk sayının kapağının altında, “Bozkurt, Ergenekonun remizidir. Türklük yolunda sesimizin bir an bile kısıldığını görmiyeceksiniz” yazılıydı. Dergide Atatürk’ün ismi hiç geçmiyordu. Yeni milliyetçi cephe, bozkurt-Atatürk bağlantısını 1930’ların ikinci yarısında adeta yok sayıyor, hiçbir atıfta ve özdeşleştirmede bulunmuyordu.
Bozkurt dergisinin Mayıs 1939 tarihli ilk sayısı.
SES DERGİSİ / NÂZIM HİKMET / 1947
‘Sarışın bir kurda benziyordu’
‘Harp Okulu öğrencilerini isyana teşvik etmek’ suçuyla tutuklanan şair Nâzım Hikmet, 17 Ocak 1938’de 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. 13 Kasım 1946 tarihli Ses gazetesinin ilk sayfasında, 9 yıldır hapiste bulunan Nâzım Hikmet’in hapishaneden yazdığı Kuvâyi Milliye Destanı’ndan bir şiiri çok nadir görülebilecek şekilde onun ismi yazılarak basıldı (Kuvâyi Milliye Destanı, kitap olarak Kurtuluş Savaşı Destanı adıyla Türkiye’de ancak Nâzım Hikmet yasağının delindiği 1965’te, şairin ölümünden sonra yayımlanabilecekti).
Ses dergisinin 13 Kasım 1946 tarihli kapağında, Nâzım Hikmet’in meşhur şiiri Atatürk vinyetiyle beraber yayımlanmıştı.
Mustafa Kemal’in at üstünde “Kocatepe’den Afyon sırtlarına atlamak üzere olduğu” bir vinyeti üzerindeki Nâzım Hikmet’in dizeleri; Atatürk’ü bozkurtla birlikte hiç silinmemek üzere tarihe mühürledi:
En baştakileri hedef alan ama “başarısız” olan suikastlar, genellikle en alttakilerin bedelini ödediği bir sürece evrilir. Siyasi nedenlerin, kışkırtmaların veya incelikli planların bir bileşkesi olan suikastlar, dünya tarihini etkiler ama değiştiremez. 20. yüzyıldan eski çağlara unutulmayan başarısız suikastlar; şeytanlaştırılan veye kahramanlaştırılan failler…
Mustafa Kemal’i hedef alan, 1926’da İzmir’de yapılması planlanan ama bundan öteye gitmeyen suikast girişimiyle ilgili olarak, kapağımıza “Kurt Kanunu” başlığını koyarken (ntv tarih, sayı: 41, Haziran 2012), Kemal Tahir’in aynı adlı ünlü romanından (1969) esinlenmiştik. Suikastın ortaya çıkarılmasından sonra sadece failler değil, olayla ilgisi olmayan birçok kişi de İstiklâl Mahkemesi tarafından ölüme mahkum edildi; Millî Mücadele’ye katılmış komutanlar bile bir süreliğine hapse atıldı. 1926 yazından sonra tek parti iktidarı sağlamlaştırıldı, muhalefet bastırıldı.
Kurt Kanunu romanının kahramanı Kara Kemal, İttihatçıların iaşe nazırı, cumhuriyet döneminde muhalefete destek olan ünlü bir eski komitacıydı. Suikasttan haberi olmadığı hâlde ilk suçlananlardan biri olacağını hemen anlayan Kara Kemal, 1926 yazının sıcak günlerinde İstanbul’da oradan oraya kaçıyor, bir yandan da kendi geçmişinin, İttihat ve Terakki iktidarının muhasebesini yapıyordu. Roman kahramanı -gerçek hayatta da olduğu gibi- polis tarafından sıkıştırılınca intihar ediyordu. İzmir suikastı, başarısız olduğu hâlde en çok etki yaratanlar arasındaydı; ama o tarihten sonra sertleşen iktidar politikalarının nedeni değil, olsa olsa gerekçesi sayılabilirdi.
Theodore Roosevelt, 1912 seçim kampanyası sırasında saldırıya uğrayarak öldürülmüştü.
Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, 1960’ların başında Cezayir bağımsızlık savaşı sırasında kendi vatandaşlarının hedefi olmuştu. Bu savaş 1954’ten beri iki ülkeyi içinden çıkılmazmış gibi görünen ölümcül bir bataklığa saplamıştı. Cezayir’deki Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) ülkenin bağımsızlığı için vargücüyle savaştığı sırada, Charles de Gaulle 1958’de Fransa Cumhurbaşkanı oldu. Yeni iktidar Fransa’nın Cezayir’den çıkmaktan başka yolu olmadığını anlayarak bağımsızlık savaşçılarıyla pazarlığa başladı. Ancak Cezayir’i terketmeyi reddeden aşırı Sağcı Fransızların kurduğu Organisation Armée Secrète (OAS) adlı gizli terörist örgüt, Cumhurbaşkanı hakkında ölüm kararı vermişti bile. 3 Temmuz 1962’de Cezayir resmen bağımsızlığına kavuşunca, OAS en ciddi saldırısını gerçekleştirdi. 22 Ağustos’ta Paris dışındaki Petit-Clamart’da De Gaulle’ün Citroën’ine 187 el ateş edildi ama, Cumhurbaşkanı, eşi, damadı ve şoförü kurtuldu. Suikastı düzenleyenlerden üçü idama mahkum edildi; ikisi affedildi; ancak De Gaulle, Fransız Ordusu’nda yarbay olan üçüncü fail Jean-Marie Bastien-Thiry’yi bağışlamadı. Thiry, 1963’te Fransız tarihinin son kurşuna dizilen mahkumu oldu.
Bu suikast girişimi başarılı olsaydı bile, elbette Cezayir’in yeni ilan edilmiş bağımsızlığı ortadan kalkmayacak, sömürgecilik saati geriye doğru çalışmayacaktı. Ayrıca OAS bir terör örgütünden başka bir şey değildi. Fransız Esprit dergisi Ekim 1962’de şu yorumu yazmıştı: “1917’nin Bolşevikleri ve 1789’un devrimcileri önce devrim yaptılar, sonra hükümdarı öldürdüler. OAS ise bir cinayetle iktidara el koymayı umut ediyor. Böylece halkı peşinden sürükleyecek bir hareket yaratma konusundaki güçsüzlüğünü kanıtlamış oluyor.”
Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle’ü taşırken 187 el ateş edilen Citroën DS 19 model aracının suikasttan sonraki hâli.
Bugün De Gaulle suikastını hatırlamamızın bir nedeni de, Çakal romanı ve bunun sinema uyarlamalarıdır. Fransa cumhurbaşkanına suikast yapıldığında, Reuters ve BBC’nin muhabiri olarak Paris’te çalışan İngiliz gazeteci Frederick Forsyth, ilk romanı Çakal’ı (The Days of the Jackal) 1971’de yayımladı. Çakal sonradan üç kere sinemaya uyarlandı; 1980’de İngiliz Polisiye Yazarlar Birliği tarafından kendi türünde bütün zamanların en iyi 100 romanı arasında sayıldı. Romanda gerçek De Gaulle suikastının ardından OAS, bir İngiliz kiralık katil tutarak cumhurbaşkanını öldürmek için yeniden girişimde bulunuyordu. Çakal’ı ilginç kılan ise, tamamen kurgu olmasına rağmen bir gazetecilik araştırması gibi kaleme alınmasıydı; bir yandan katilin bir yandan da polisin bakışaçısından bir suikast hazırlığı belgesel gibi anlatılıyordu. Romanda da gerçek hayatta olduğu gibi, saldırı başarısızlıkla sonuçlanıyordu.
Acınacak bir suikastçı varsa, o da kuşkusuz Fransa kralına “çakıyla saldıran” Robert-François Damiens (1715-1757) olmalıydı. Tarlalarda mevsimlik işçi olarak çalışan bir babanın 10 çocuğundan biri olarak dünyaya gelmiş, küçük yaşta annesini kaybetmişti. Hayatı uşaklık yaparak geçti; önce bir askerin hizmetindeydi; sonra bir Cizvit okulunda, ardından Paris Parlamentosu üyelerinin yanında çalıştı. Efendilerinden çoğu, kral 15. Louis’ye muhalefet etmeleriyle tanınıyorlardı. Aşçı olan karısı, terzi yamağı olan kızıyla kendi hâlinde bir aile hayatı vardı.
Brezilya’da aşırı Sağcı aday Jair Bolsonaro, seçim kampanyası için gittiği kentte omuzlarda taşınırken, suikastçı aradan sokulup karnına bıçak saplamıştı, Eylül 2018.
Peki Damiens’i 5 Ocak 1757’de delice harekete geçiren ne olmuştu? Bunu bilmiyoruz; çünkü giriştiği saldırının ardından yakalandığında, karşısında bu sorunun cevabını arama zahmetine katlanmayan sorgucular vardı. O akşam Kral 15. Louis, geceyi geçirmek üzere Grand Trianon köşküne gitmek için Versailles Şatosu’nun avlusundaki arabasına doğru yürüyordu. Damiens ise bir dükkandan kılıç ve şapka kiralamış, böylece kral ne zaman ortaya çıksa etrafına doluşan kalabalığın arasına karışmayı başarmıştı (kılıç ve şapka bir insanı soylu göstermeye yetiyordu). Damiens, muhafızların arasından sıyrılarak krala yaklaştı, çakısıyla saldırdı, sonra da kaçmaya çalıştı. 15. Louis’nin sağ tarafından kanlar akıyordu. Bu arada veliaht ve arkadaşları peşinden koşarak Damiens’i yakaladılar. Cebinden 8 santim uzunluğunda bir çakı çıktı. Kralın iki kaburgasının arasına rastlayan yara fazla derin değildi; kış vakti üstüste giydiği kadife ve ipekten sayısız kıyafet hükümdarı korumuştu; birkaç gün içinde olağan hayatına döndü. Devlet büyükleri birkaç gün saldırıyı İngilizlerin veya Cizvitler’in yaptırdığı şüphesiyle oynadılarsa da, bu komplo teorilerinin pek mantıklı olmadığına kısa sürede ikna oldular.
Uşak Damiens, Fransa kralına arabasının önünde çakıyla saldırıyor, 18. yüzyıl gravürü.
Damiens’e gelince… Hükümdarı öldürmeye teşebbüsten idama mahkum edilmişti ama ne biçim bir idama? 28 Mart 1757’de Paris’te Grève Meydanı’nda sabahtan akşama kadar dayanılmaz bir acı içinde kıvrandı. Casanova, Voltaire, Michelet, Charles Dickens, Mark Twain gibi birçok ünlü yazar, bir şekilde Damiens’in bu çilesinden sözetti. 20. yüzyılda ise Michel Foucault Surveiller et punir (Hapishanenin Doğuşu) adlı ünlü eserinin en başında bu hadiseyi anlattı. Suikast suçlusu bir at arabasıyla meydana götürüldü, bedeninde pençelerle yaralar açıldı; sonra yaraların üzerine eritilmiş kurşun, kaynar yağ, kükürt, reçene ve balmumu döküldü; ardından iki kolu ve iki bacağı birer ata bağlanarak çekildi ve yakılarak külleri rüzgara savruldu. 14 saat süren bu işkence esnasında Damiens bağırdı, çağlıklar attı, anlamsız sözler söyledi, kan dondurucu bir sesle uludu. Böylece Damiens, Aydınlanma Çağı’nın ortasında, başarısız suikastçıların en bahtsızına dönüştü.
Damiens’in Paris Grève Meydanı’ndaki korkunç idamını sayısız insan seyretmişti.
Bazı suikastçılar ise sonradan kahraman oldu! Bunların en tanınmışı, kuşkusuz Hitler’e sonuçsuz bir bombalı saldırı düzenleyen Claus von Stauffenberg’dir (1907-1944). Güney Almanya’nın Katolik, aristokrat ailelerinden birinin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. O doğduğunda Almanya, Prusya’nın önderliğinde birleşeli 40 yıl bile olmamıştı ama Prusyalılar bütün Almanya’ya asker-millet prensiplerini dayatmıştı. Aristokrasinin eski şanını kaybettiği o dönemde bile, soylu bir erkek için en prestijli iş subay olmaktı. Stauffenberg 1920’lerde, -şair Stefan George’un da etkisiyle- 1. Dünya Savaşı’ndan ağır yaralı çıkan Almanya’da çok yaygın bir formüle inanıyordu: Güçlü lider, hiyerarşik yönetim, kurtulan Almanya. Bunlar, aslında “nasyonal sosyalist” düşünceye de gayet uygundu ama, Stauffenberg gibi kimi aristokratlar işi Nazi partisine üye olacak kadar ileri götürmemişlerdi.
Fransa kralını yaralayan Damiens’i mahkemede tasvir eden 18. yüzyıl gravürü, Paris Carnavalet Müzesi Koleksiyonu.
Naziler 1933’te iktidara geldiler; 1939’da savaş başladı. Stauffenberg, Almanların Polonya’yı işgalinde görev aldığında, derisinin altına işlemiş bir asker disiplini içinde hareket ediyordu. Ancak savaş ilerledikçe, Almanya ve işgal edilen ülkelerde uygulanan Nazi vahşeti, geleneksel ordunun subaylarını gittikçe daha çok rahatsız etmeye başladı. Stauffenberg de en rahatsız subaylardan biriydi. 1943’te Afrika’da General Rommel’in ordusunda görev yaparken İngiliz bombaları onu aracında yakaladı; sol gözünü, sağ elini ve sol elinin iki parmağını kaybetti. Madalyalara boğularak Almanya’ya gönderildi.
Hitler’i, beş gün sonra kendisine suikast düzenleyecek olan Claus von Stauffenberg ile yanyana gösteren ünlü fotoğraf. Stauffenberg en solda, beyaz ceketiyle hazırolda, Hitler ortada, Genelkurmay Başkanı Feldmareşal Wilhelm Keitel sağda, Bundesarchiv.
Onu şöhrete kavuşturan olaylar zinciri böyle başladı. Stauffenberg, merkezi Berlin’de bulunan İhtiyat Kuvvetleri’nde görevlendirilmişti. 1943’te, “Walküre Operasyonu” adında bir plan hazırlandı. Walküre, bombalanan ülkede iç iletişim kesilirse, İhtiyat Kuvvetleri’nin iktidara elkoyarak düzeni tesis etmesini amaçlayan sıradan bir askerî plan gibi gözüküyordu ama, diğer yandan üstü örtülü, kusursuz bir askerî darbe projesiydi. Bir süre sonra muhalif subaylar, Hitler’i ve Nazilerin önde gelenlerini öldürüp iktidara elkoymak ve Müttefikler’le barış yapmak için bu plandan yararlanmaya karar verdi. Stauffenberg, bu operasyonun lideriydi.
Hitler, Göring ve Himmler’i aynı anda öldürmek için birkaç başarısız girişimde bulunan Stauffenberg, nihayet 20 Temmuz 1944’te Hitler’i Doğu Prusya’da Wolfsschanze (Kurt İni) adıyla bilinen karargahında öldürmek üzere yola çıktı. Plan, suikasttan sonra uçakla Berlin’e dönüp İhtiyat Kuvvetleri’nin başına geçmek ve iktidara elkoymaktı. O gün olanlar çok iyi biliniyor: Albayın Hitler’in bulunduğu toplantı odasında masanın altına bir çantanın içinde bomba koyuşu; bir bahaneyle ayrılıp uçakla Berlin’e gidişi; ancak birinin çantanın yerini değiştirmesi; masanın bacaklarının bombanın etkisini azaltması; Hitler’in birkaç sıyrıkla kurtuluşu… O sırada Berlin’de İhtiyat Kuvvetleri’nin binası Bendlerblock’a birkaç saat süren bir iktidar mücadelesi yaşandı: Stauffenberg ve arkadaşları, kendilerine katılması için İhtiyat Kuvvetleri komutanı General Fromm’u sıkıştırdılar. Ancak geceleyin önce Göring’in sonra da bizzat Hitler’in radyo konuşmasıyla darbenin başarısızlığa uğradığı anlaşıldı. General Fromm, hemen Stauffenberg ve birkaç arkadaşını avluda, kamyon farlarının ışığında kurşuna dizdirdi.
Valkyrie adlı Hollywood filminde Stauffenberg’i Tom Cruise (en solda) canlandırdı.
Berlin’de Stauffenberg’in suikast planını hazırladığı ve daha sonra kurşuna dizildiği Bendlerblock binasında bir plaket: “20 Temmuz 1944’te burada Almanya için öldü.”
Stauffenberg aslında ucuz kurtulmuştu! Zira ertesi sabah Naziler bu hadiseyei bahane ederek müthiş bir tasfiyeye girişti. Olaya karışsın karışmasın, asker ve sivil yaklaşık 7 bin kişi tutuklandı. Bunlardan 4.980’i öldürüldü (bazıları piyano teliyle boğularak yavaş ve acılı bir ölüme mahkum edildi). Stauffenberg ve Walküre komplosuna katılanların tarihteki tek rolü, Almanlar nazizmden kurtulduktan sonra geriye övünebilecekleri bir kahramanlık öyküsü bırakmak oldu. Olay Hollywood’a da başrolü Tom Cruise’un oynadığı bir film (Valkyrie) kazandırdı (2008).
“Kahraman” bir suikastçı bulmak için şimdi çok daha geriye, MÖ 227’ye gidelim. Çinli tarihçi Sıma Şiyan’ın Büyük Tarihçinin Vakayinamesi adlı eserinde bir bölüm suikastçılara ayrılmıştı. Burada hikayesi anlatılan Jing Ke, Çin tarihinin efsaneleşmiş, siyasi bir simgeye dönüşmüş “kahraman katil”lerinden biriydi. Bu genç maceracı, Çin’in ilk imparatorunu öldürmeye kalkacak kadar gözünü karartmıştı. MÖ 3. yüzyılda, çevresindeki bütün diğer ülkeleri işgal eden; kendi yasalarını, alfabesini, ölçü birimlerini zorla kabul ettiren Çin İmparatoru Zheng’i öldürmek isteyen çoktu. Jing Ke, bu görev için Yan veliaht prensi Dan tarafından özel olarak seçildi; öldüreceği kralın yanına yaklaşmasını sağlamak için de ayrıntılı bir plan yapıldı. Jing Ke’nin kral tarafından kabul edilmesini sağlamak için, ona önemli bir hediye sunmak gerekiyordu. Kralın her yerde arattığı, nefret ettiği bir düşmanının kellesiydi bu (üstelik adam, bu suikast uğruna kendini feda etmeyi kabul etmişti!) Bir başka hediye ise kralın ele geçirmeyi umduğu bir kentin ayrıntılı haritasıydı. Suikastı planlayan Yan prensi ve arkadaşları beyaz kıyafetlere ve şapkalara bürünerek Yi Nehri’nin kenarında onu yolcu ederken, Jing Ke şu ünlü şiiri söyledi:
“Rüzgar uluyor hüzünle,
donmuş Yi Nehri’nin suları.
Kahraman yola çıkar,
dönmez bir daha!”
Hitler’in Doğu Prusya’daki ünlü karargahı “Kurt İni”, bomba patladıktan sonra. Hitler konuğu Mussolini’ye durumu gösteriyor.
Hitler’e suikast planının baş aktörü Claus von Stauffenberg eşi Nina ile evlendiği sırada, 1933.
Asla dönemeyeceği yolculuğun sonunda Jing Ke, hükümdarın sarayına vardığında hemen kabul edildi. Saray meclisinin toplandığı taht salonuna silahlı olarak girmesi mümkün olmadığından, hançerini krala sunacağı harita tomarının içine saklamıştı. Kesik kafayı memnuniyetle inceleyen kral, daha sonra merakla haritaya bakmak üzere öne doğru eğildi. Jing Ke harita rulosunu açarken, aradan bıçağı çekip üzerine saldırdı. Anlatılana göre kralla suikastçı uzun süre birbirleriyle mücadele ettiler; ancak kralın hekimi elindeki ilaç kutusunu suikastçının kafasına fırlatınca Jing Ke yere düştü ve sonunda oracıkta öldürüldü.
Gerisini tahmin etmek zor değil: Çin Kralı, derhal suikastçının geldiği Yan ülkesine sefere çıktı ve orayı da imparatorluğuna kattı. Birkaç yıl sonra da Çin’in ilk imparatoru (Çin Şi Huang) oldu. Gerçi MÖ 210’da öldükten sonra bu imparatorluk tarihe karışacaktı ama, daha sonra ülkenin yönü daima birleşmeye, büyük imparatorluklar kurmaya doğru gidecekti.
MÖ 227’de Jing Ke, hançerini hediye olarak getirdiği haritanın içine saklayarak imparatorun huzuruna çıkmış ancak suikastı gerçekleştiremeden öldürülmüştü.
Tarihçi Sıma Şiyan’ın anlattığı hadise, günümüze kadar siyasi tartışmaların, sinema ve edebiyatın önemli bir parçası oldu. Jing Ke bir kahraman mıydı, yoksa katil mi? Zorba bir hükümdarı öldürmek kahramanlık sayılmaz mıydı? Ülkeyi birleştiren, ortak yazı, ortak ölçü birimleri ve yasalar koyan bir hükümdarı öldürmeye kalkmak suç değil miydi? Jing Ke’nin hikayesini ülkenin iki büyük yönetmeni Cheng Kaige (“İmparator ve Suikastçı”, 1998) ve Zhang Yimou (“Kahraman”, 2003) beyazperdeye taşıdı; ilki Cannes Film Festivali’nde ödül aldı, ikincisi Oscar’a aday gösterildi. Nobel ödüllü yazar Mo Yan’ın 2016’da yazdığı Bizim Jing Ke adlı oyun ise Çin’de çok beğenildi.
Bu film ve oyunlarda seyirciler, bir seçim yapmakla karşı karşıya kalıyorlardı: Suikastçının kahramanlığı özgürlükten ve başkaldırıdan, ilk imparatorun gücü ise ülkeyi birleştirmekten, güçlü bir devlet, ortak bir dil kurmaktan kaynaklanıyordu; ama nasıl cevap verilirse verilsin, suikastlar ve suikast girişimleri tarihin yönünü pek de değiştirmiyordu.
Jing Ke’nin imparatora suikast girişimini gösteren MS 2. yüzyıla tarihlenmiş duvar resmi. İmparator(solda) kaçmaya çalışıyor
MEŞHUR SUİKASTLAR
Öldürülen liderler ölmeyen idealler…
Siyasi bir araç olarak suikast, çağlar boyunca sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak tarihi etkiledi. Sansasyon yaratan, tetikçilerini meşhur eden, üzerine kitaplar yazılıp komplo teorileri üretilen unutulmaz suikastler, ne katillerin ne de perde arkasındakilerin istediği sonuçları doğurdu. Tarihin tekeri geri dönmüyor.
Amerika Birleşik Devleri’nin tamamında köleliği kaldıran Başkan Abraham Lincoln bir suikasta kurban gitmiş (1865), 2 hafta sonra İngiltere Başbakanı Benjamin Disraeli, Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada şöyle demişti: “Suikast hiçbir zaman dünya tarihini değiştirmemiştir. Caesar’ın kurban edilmesi bile ülkesinin önlenemez kaderini yerinden oynatamamıştır.”
Disraeli haklı mıydı? Avusturya veliahtına Saraybosna’da sıkılan tek bir kurşun Avrupa kazanını patlattığına göre haksız olduğunu söyleyebiliriz; ama bu ünlü suikastı düzenleyenlerin amacı bir dünya savaşı başlatmak değildi. Suikast daha eski çağlarda, güçlü bir sistem kurmamış toplumlarda, bir liderden diğerine geçiş sorununu çözmekte sık kullanılan bir siyasi yöntemdi. Kabile önderleri, krallar, sultanlar arasında başa geçmek veya iktidarını pekiştirmek için babasını, kardeşini, hatta Neron gibi annesini üstü az-çok kapalı suikastlarla öldürtenlere rastlanıyordu. Birkaç grubun iktidarı ele geçirmek için uğraştığı dönemlerde veya güçlü bir yabancı düşmanı yoketmek amacıyla da bu yönteme başvurulmuştu. Hatta Machiavelli, rakiplerinden kurtulmak isteyenlere suikastı “iyi bir çare” olarak tavsiye etmişti.
Suikast siyasi eylemlerin en kolayıydı; bir çeşit tembel işiydi. Hançeri saplayan, tetiği çeken, bombayı atan, öldürdüğü kişinin ünü sayesinde tarihe geçebiliyordu ama, kahramandan çok, geri plandaki başka bir gücün kuklası, kiralık bir tetikçi, tek başına hareket ettiğinde de fanatik, hatta meczup olarak anılıyordu.
Her suikastçı kendince “haklı” bir neden uğruna hareket ettiğine inanıyordu ama en çok sempati toplayacak davalarda bile, eylem olup bittikten sonraki olaylar eylemcinin denetiminin dışındaydı. Genellikle önce büyük bir gürültü kopuyor, ardından olayla ilgisiz pek çok insan acı çekiyor, sistem ise bir türlü yerinden oynamıyordu.
“Bir insanı öldürebilirsiniz ama bir düşünceyi öldüremezsiniz”. Amerikalı vatandaşlık hakları eylemcisi Medgar Evers 12 Haziran 1963’te, sıklıkla Sofokles’e atfedilen bu sözleri söyledikten az sonra bir suikasta kurban gitti. Düşüncesi gerçekten de ölmedi…
Başkan Kennedy suikasta uğramadan hemen önce.
MAHMUT ŞEVKET PAŞA / JEAN-PAUL MARAT
Katillere bumerang etkisi
Yakın tarihimizde biri “başarılı” iki suikast da, hedef aldığı iktidarların işine yaradı. 11 Haziran 1913’te Sadrazam Mahmud Şevket Paşa, Harbiye Nezareti’nden Babıâli’ye giderken otomobilinde pusuya düşürülerek öldürüldü. Saldırı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni hedefleyen bir girişimin parçasıydı, ancak sonuçta bu partiyi tam anlamıyla iktidara getiren bir vesile oldu. İttihat ve Terakki, kolları sıvayarak bütün muhaliflerine yönelik bir sindirme harekatına girişti, sadece devlet adamları değil gazeteciler de bundan nasibini aldı.
Tevrat’ta Yudit adlı bir Yahudi kadının, halkının intikamını almak için Babil komutanı Holofernes’i baştan çıkararak öldürüşünü anlatan hikaye, 13 Temmuz 1793’te Paris’te gerçeğe dönüştü. Ülkeyi yöneten Ulusal Konvansiyon, “girondin” denen Sağ kanatla “montagnard” denen Sol kanat arasında ikiye bölünmüş, ancak radikaller öne çıkarak diğer grubu ezmeye başlamıştı. En ünlü “montagnard” hiç kuşkusuz Jean-Paul Marat’ydı.
1793 yazında, taşralı 24 yaşında bir genç kız olan Charlotte Corday, Marat’yı öldürmek niyetiyle Paris’e geldi. Önce ünlü öndere hayranlık dolu mektuplar yollayarak dikkatini çekmeye çalıştı; sonunda evinin kapısını çaldı… Sonra da eteğinin kıvrımları arasından çıkardığı bir kasap bıçağını adamın göğsüne sapladı. 4 gün sonra giyotine giden Charlotte Corday, zamanla bir çeşit melek ilan edilecekti ama giriştiği eylemin sonuçları acı oldu. Marat’nın ölümünden sonra idam edilen Girondin sayısı, onun mahkum ettirebileceği rakamları bile aştı; “Büyük Terör” devrine giren Fransa Marat’yı devrim şehidi mertebesine yükseltti.
İtalya’da çıkan La Domenica del Corriere gazetesi, 1913’te Mahmud Şevket Paşa suikastını bu çizimle aktarmıştı
JULIUS CAESAR / ABRAHAM LINCOLN
Boşu boşuna yokedildiler
Başkan Abraham Lincoln’u 15 Nisan 1865’te Washington DC’deki Ford Tiyatrosu’nun bir locasında oyunu seyrettiği sırada öldüren John Wilkes Booth, arkadaşlarıyla kumpas kurarken suikast günü için “İdes” parolasını kullanmıştı. “İdes”, Romalıların ayın ortasındaki güne verdikleri isimdi ve Caesar, Mart’ın İdes’inde (MÖ 15 Mart 44) öldürülmüştü.
Aralarında neredeyse 2 bin yıllık bir zaman farkı bulunan bu iki suikastın birçok paralelliği vardı. İki lider de sistemi derinden sarsıp değiştiren politikalar uygulamıştı. İlki Roma cumhuriyetinin sonunu getirecek reformlarıyla imparatorluğun yolunu açmıştı, ikincisi ABD’yi ikiye bölmek ve bir içsavaş yürütmek pahasına köleliğin kaldırılmasını sağlamıştı. İkisi de bu radikal değişimleri dayatırken sert tedbirlere başvurmuştu; Caesar kendini ömür boyu diktatör seçtirmiş, Lincoln anayasada kişisel özgürlüklerin garantisi kabul edilen habeas corpus ilkesiyle ilgili maddeyi askıya almıştı.
Caesar’ı senatoda sıkıştırarak 23 yerinden hançerleyen senatörler grubu, kendilerine “liberatores” (kurtarıcılar) adını takmıştı; cumhuriyeti kurtarma şansları olduğuna ciddi olarak inanıyorlardı. Booth ve komplocu arkadaşları ise sadece intikam peşindeydi. İki suikastta da katillerin sonu birbirine benzedi; kaçtılar, kovalandılar ve öldürüldüler.
Roma, Caesar’ın çizdiği yola girdi, tek bir önderli bir imparatorluğa dönüştü. ABD’de siyahlar elde ettikleri özgürlüğe başka haklar da eklediler; bir daha hiçbir eyalet federal sisteme başkaldırarak birlikten ayrılmaya kalkışmadı. Tarihin bu iki ünlü suikastı da boş yere düzenlenmişti.
ABD Başkanı John Fitzgerald Kennedy, 22 Kasım 1963’te Texas’ın Dallas kentinde Lee Harvey Oswald’ın tüfeğinden çıkan bir kurşunla öldürüldü. Oswald suikasttan sonra tüfeğini saklayarak ateş ettiği binadan ayrıldı ve polisler tarafından kovalandıktan sonra yakalandı. Ancak herhangi bir açıklama yapmasına fırsat kalmadan, iki gün sonra Jack Ruby adlı fuhuş ve kumar işleriyle uğraşan bir Dallaslı tarafından vurularak öldürüldü. Bu olay suikastla ilgili komplo teorilerini ateşledi. Susturulan Oswald’ın suç ortakları veya “efendileri” kimdi? Aradan 53 yıl geçti, Warren Komisyonu, Rockefeller Komisyonu ve Temsilciler Meclisi Suikastlar Komisyonu gibi üç komisyonun yıllar harcayarak yaptığı üç ayrı soruşturmaya ve yazılan sayısız kitaba rağmen bu soruya kesin yanıt bulunamadı.
Kennedy cinayetinin bir dizi komplo teorisine yol açmasının bir nedeni de, bundan 5 yıl sonra 4 Nisan 1968’de Tennessee’deki Memphis kentinde bir motel odasının balkonundayken çenesine saplanan bir tüfek kurşunuyla öldürülen Martin Luther King’di. Ordudan atılmış James Earl Ray’in tek başına hareket ettiğine kimse inanmadı. Yakalandıktan sonra Ray, asıl katilin “Raoul” adında bir kişi olduğunu söylemiş, babası ise, “Oğlum bu işi tek başına yapacak zekaya sahip değil” diyerek cinayeti birilerinin planladığına işaret etmişti. Temsilciler Meclisi Komisyonu, sonunda FBI’ın “görevini suiistimal ettiğine” karar verdi ama James Earl Ray, hüküm giymiş tek kişi olarak kaldı.
Kennedy vakasına benzer bir başka cinayet de 28 Şubat 1986 akşamı İsveç Başbakanı Olof Palme’nin Stockholm’da eşi Lisbet ile sinemadan çıktıktan sonra metro istasyonuna yürürken öldürülmesiydi. Katil olarak yakalanan uyuşturucu bağımlısı Pettersson adlı bir kişi, başbakanın eşi tarafından teşhis edilmesine rağmen aklandı. Ardından komplo teorileri yağmaya başladı. Bugün İsveç polis arşivindeki Palme belgeleri 700 bin sayfayı geçtiği hâlde katil veya katillerin kim olduğu hâlâ bilinmiyor.
Martin Luther King suikasta uğradıktan hemen sonra.
SOKOLLU – WALLENSTEIN – KIROV
İdam benzeri suikastlar
Sokollu Mehmed Paşa 12 Ekim 1579’da bir “deli” tarafından öldürüldü. Sultan Süleyman’ın son sadrazamı olan, oğlu 2. Selim ve torunu 3. Murad’ın saltanatlarında kesintisiz 14 yılı aşkın süre bu unvanı koruyan Sokollu, Osmanlı tarihinin en güçlü isimlerindendi.
Bir Boşnak, ikindi divanına çıkacağı sırada dilekçe verecekmiş gibi yaşlı sadrazamın yanına sokulup, yeninden çıkardığı hançerle onu öldürdüğünde, suikastın padişahın en azından bilgisi dahilinde işlendiği düşüncesi yayıldı. Katilin “meczup” ilan edilmesi, dolayısıyla tek başına hareket ettiğine karar verilmesi de kuşkuları arttırdı. Sokollu suikastı, 25 Şubat 1634 gecesi yatmaya hazırlanırken en güvendiği subayları tarafından Eber şatosunda kılıç ve mızraklarla delik-deşik edilen Albrecht von Wallenstein’ın öldürülmesine benziyordu. Wallenstein, Orta Avrupa’yı perişan eden 30 Yıl Savaşları’nın (1618-1648) en önemli komutanıydı. İmparatorluk ordularını yıllarca yönetmiş, güya hizmet ettiği İmparator 2. Ferdinand’ın hiçbir sözünü dinlememiş, kendi başına antlaşmalar yapmıştı. Sonunda 2. Ferdinand onu ihanetle suçlayan bir ferman yayınladı. Gerisini halletmek, Wallenstein’ın kendi subaylarına kaldı. İmparatorun suikastla hiçbir ilgisinin olmadığı söyleniyordu ama, cinayeti işleyenlerin ödüllendirilmesi tam tersini gösteren yeterli kanıt sayıldı.
20. yüzyılın en önemli suikastlarından biri de, Sergey Kirov’un 1 Aralık 1934’te Leningrad’da (St. Peterburg) öldürülmesiydi. Politbüro üyesi Kirov, o dönemde partide Stalin’den sonraki en güçlü adam kabul ediliyordu. Leonid Nikolayev adında birinin elini kolunu sallaya sallaya Smolni Enstitüsü’ne girip politbüro üyesini tabancayla vurması, kuşkulara neden oldu. Stalin hem potansiyel bir rakibinden kurtulmuştu hem de son muhaliflerini ezmek için eline bir bahane geçmişti. Stalin, idamlara olduğu kadar suikastlara da yatkındı; sürgündeki en büyük rakibi Troçki’yi 1940’ta Meksika’da NKVD ajanı Ramón Mercader eliyle öldürtmüştü.
Wallenstein’ın cesedi başında astroloğu Seni. Karl von Piloty’nin resmi, 19. yüzyıl.
2.ALEKSANDER / CARNOT/ ELISABETH / UMBERTO…
Anarşistler ve ‘bomba’ cinayetler
Dünyanın taçlı başları 19. yüzyıl sonunda bir suikast korkusuna kapıldı. Saldırganlar ABD’den Japonya’ya kadar devlet başkanlarını, imparatorları, kralları öldürmek için nitrogliserin, dinamit, barut ve bomba dersleri alıyordu. Öldürdüklerinin tam listesi çok uzundur. Bir seçki yaparsak:
• Rus Çarı 2. Aleksandr, 13 Mart 1881’de başkent St. Peterburg’da arabasına atılan bombayla öldürüldü.
• Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot, 24 Haziran 1894’te Lyon’da bıçaklandı.
• Avusturya İmparatoru Franz Joseph’in eşi İmparatoriçe Elisabeth 10 Eylül 1898’de Cenevre’de bıçaklandı.
• İtalya Kralı 1. Umberto 29 Temmuz 1900’de Monza’da vuruldu.
• ABD Başkanı William McKinley 6 Eylül 1901’de Buffalo’da vuruldu, 14 Eylül’de öldü.
• Rus çarının amcası, Moskova Valisi Grandük Sergey, 17 Şubat 1905’te öldürüldü.
• Yunanistan Kralı 1. Yorgo, 18 Mart 1913’te Selanik’te sokakta yürürken vuruldu.
Bunların dışında, Prusya Kralı 1. Wilhelm ve İngiltere Kraliçesi Victoria’ya başarısız suikastlar düzenlendi; baba-oğul İspanya kralları 12. ve 13. Alfonso 25 yıl arayla düğün günlerinde yapılan saldırı girişimlerinden zor kurtuldular. 1910’da Japon İmparatoru Meiji’ye yönelik bir suikast girişimi ortaya çıkarıldı. Osmanlı padişahı 2. Abdülhamid’e 21 Temmuz 1905’te Yıldız’da Cuma selamlığından çıktığı sırada yapılan saldırı da bir bakıma bu silsilenin bir parçası olarak görülebilir.
Fransa Cumhurbaşkanı Carnot’nun katli, Le Petit Journal.
NİZAMÜLMÜLK / WILLEM / GANDHİ’LER
Eli kanlı fanatizmin kurbanları
Haşhaşîler (kendilerine verdikleri isimle Nizarî İsmailîler) fanatik miydi yoksa kiralık tetikçi mi? Sadece Sünnilerin değil Şiilerin bile dışladığı bu küçük tarikat, 11. yüzyılda Ortadoğu’da bazı kaleleri elinde tutuyordu. İran’da Elb dağlarında Hasan Sabbah’ın yönetimindeki Alamut Kalesi bunların en ünlüsüydü. Geniş bölge Selçuklu İmparatorluğu’nun elindeydi.
14 Ekim 1092’de büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk, Nihavend yakınlarında bir Haşhaşî fedaisi tarafından hançerlenerek öldürüldü. Nizamülmülk, Hasan Sabbah’ın doktriniyle hem ideolojik hem askerî düzeyde mücadele etmişti. Ancak vezirin hükümdarı Melikşah ile arasının açıldığı ve bu nedenle öldürtüldüğü iddiaları da ortaya atılmıştı. Eğer bu doğruysa, suikast bir tetikçinin işiydi. Zaten Haşhaşiler sonraki yüzyılda Ortadoğu’da kiralık katil olarak nam salacaktı. İspanyol efendilerine karşı ayaklanan Hollandalıların protestan önderi Oranj Prensi Sessiz Willem, 10 Temmuz 1584’te evinin kapısını çalan bir Katolik tarafından vurularak öldürüldü. İngiltere Kraliçesi 1. Elizabeth sürekli öldürülme korkusu içinde yaşadı. Bu din savaşları döneminde Katolik olan Fransa kralları bile, kendilerini yeterince Katolik bulmayan suikastçıların elinden kurtulamadı. Kral 3. Henri 1 Ağustos 1589’da, 4. Henri ise 14 Mayıs 1610’de bağnaz birer Katoliğin kurbanı oldular.
Bir Hindu milliyetçisi, 30 Ocak 1948’de Mahatma Gandhi’yi vurarak öldürdü. Katil Godse, mahkemeye sunduğu yazılı ifadede Gandhi’nin Hindistan için bir “lanet” olduğunu, Müslümanların Hindistan’ı ele geçirmesi için zemin hazırladığını iddia etti. Sonraki başbakanlardan İndira Gandhi ise 31 Ekim 1984’te iki Sikh tarafından öldürülecekti.
Fransa Kralı 4. Henri’ye suikast. Charles-Gustave Housez.
Daha sonradan Çinggis Han olarak tarih sahnesine çıkacak Temüçin ile çocukluk arkadaşı ve kan kardeşi Camuka’nın yolları ilerde ayrılır. Gerçek bir yol hikayesiyle ayrılan ikili için 19. yüzyıl sonlarından itibaren yazılan yorumlar, dönemin modern siyasi-ideolojik yaklaşımlarından etkilenmiştir. Tarihi, günümüz değerleriyle yorumlamak…
Genelde olayları anlamaya çalışırken içgüdüsel olarak günümüzün değerleri çerçevesinde ve kişiler bazında hareket ederiz. Aynı davranışı materyel kültür için sergilemeyiz; örneğin tarihî şahsiyetleri telefonla konuşturmayız, ancak onlara rahatlıkla bugünün değerlerini yükleyiveririz. Bu konuda birçok örnek verilebilir. Moğolların Gizli Tarihi’nde görülen bir pasaj (§118), bu durum için çok net bir örnek teşkil eder.
Şiirsel bir dille ifade edilen bu pasaja göre, henüz Çinggis Han olarak bilinmeyen Temüçin’in eşi Börte, Merkitler tarafından kaçırılmıştı. Bu durumda Temüçin’in o dönemde bağlı olduğu Kerayit Ong Han Tuğrul ve Camuka imdada koşarlar. Camuka ve Temüçin, çocukluklarında Tuğrul’un yanında “rehine beyzade” durumunda bulundukları zaman birbiriyle rekabet içinde olan iki “anda” (kan kardeş) olmuşlardır. Bu çerçevede Camuka kendi kuvvetleri ile Börte’nin kurtarılmasına yardım etmiş ve sonra iki ahbap memnun-mesut ve uyum içinde 1.5 yıl kadar zaman geçirmişlerdir.
Yaz başlarına gelindiğinde bir gün Camuka, “Anda, anda! Dağ tarafında konaklasak da yılkıcılarımız alaçıklara erişiverseler; dere kenarında konaklasak da koyun-kuzu çobanlarımızın boğazına bir lokma girse” der. Muamma şeklindeki bu sözler Temüçin’i şaşırtır; annesine dönüp bu sözlerden bir şey anlamadığını söyler; ancak daha annesi söze başlamadan karısı Börte “Dostumuz Camuka sebatsız bir kimse olarak tanınmıştır. Şimdi bizim aramızda onun canı sıkılıyor. Dostumuz Camuka şimdi söylediği sözlerle bizi kastetmiştir. Biz durmayalım. Bilakis onlardan ayrılarak bütün gece yolumuza devam edelim. En iyisi budur” der (A. Temir, 1986: 54). Börte’nin fikrini uygun bulan Temüçin ve etrafındaki kafile bütün gece durmadan yürüyerek yol alır ve böylece Temüçin ile Camuka’nın yolları ayrılmış olur.
Bu pasaj 1896’da, o dönem Rusya’nın genç tarihçilerinden W. Barthold’un ilgisini çekmiş ve kendisi konuyu Çinggis Han imparatorluğunun oluşumu ile ilgili yayımladığı risalede ele almıştı. 19. yüzyılın sonu sadece Avrupa’da değil bütün Avrasya’da monarşilerin çoğu kere devrimlerle son bulduğu bir dönemdi. Monarşilerle beraber aristokrasi de yara almıştı. Bu bağlamda Barthold, daha Çinggis Han unvanını almamış Temüçin ile Camuka’nın aralarının açılmasını anlatan pasajı inceleyerek, “Temüçin’in aristokrat Camuka’nın da demokrat olduğunu” ileri sürmüştü. Barthold’un bu görüşleri uzun zaman geçerliliğini ve popülaritesini korumuş; tarihçiler bu pasajı ve Barthold’un “aristokrat-demokrat” tanımlamasını yeniden yeniden ele almış ve kendi görüşlerini belirtmişlerdir. Önce Rus bilginleri arasında başlayan tartışmalar daha sonra Batı’ya da sıçramıştır. Moğolların Gizli Tarihi’ni açıklamalarla beraber İngilizceye çeviren Igor de Rachwiltz bu tartışmaları ayrıntılı bir şekilde ele alır (2004, I: 440-443).
Oysa ki 13. yüzyıla ışık tutan kaynakların böyle bir tabakalaşmanın varlığından sözettiklerini düşünmek pek yerinde olmaz. Nesep açısından bakılacak olursa Moğolların Gizli Tarihi’ne göre Temüçin de Camuka da Borjigin (börü tegin) soyundan sayılıyordu; bu sebepten de “rehin beyzade” olarak Ong Han’ın yanında bulunmuşlardı.
Öte yandan bu muammalı pasaja 20. yüzyılın algısıyla değil de o dönemin göçebe hayvancılığı açısından bakınca, “atları dağa çıkaralım da yılkıcılar alaçıklarına erişsinler” sözü, olamayacak bir duruma işaret etmektedir. Atların her gün sulanması gerektiğinin bilindiği bir ortamda atları dağa çıkaralım demek, onları susuz bırakmak anlamına geliyordu. Kısacası kitabın yazar/ozanının çoğu kere yaptığı gibi burada da “eskiden kalma sözler” (mani türünde) kullanılıyor; Camuka olmayacak bir durumdan bahsediyor ve değişiklik yapmayalım demek istiyordu. Nitekim yollar ayrıldıktan sonra Camuka eski usul çokbaşlı, Temüçin/Çinggis Han ise yenilikçi bir tutumla tek başlı merkeziyetçi topluklukların başına geçecekler ve bu durum Camuka’nın yenilgisi ile sonuçlanacaktı.
Artık 21. yüzyılda ise Çinggis Han’ın yasayı uyguladığı yeni sisteme “aristokratlık kazandı” diye bakmamız da durumu zorlamak olur. Sözün kısası, tarihi günümüzün değerleri ile açıklamak bizi gerçekten uzaklaştırır.
Kimi dilbilgisi kitaplarında “ne… ne” bağlacı diye geçer, bazılarında da “ne… ne (de)…” olarak karşımıza çıkar. Yazarken “ne… ne” bağlacı kullanmayı severiz, şiirsel bir hava katar cümlemize. Ancak esas mesele yüklemin nasıl olacağına karar vermektir. Tarihten, günümüzden ve edebiyatımızdan örnekler… Medya ve akademideki hatalı kullanımlar…
Mihrî Hatun (1461-1506), yine aynı dönemde yaşayan Zeynep Hatun’la birlikte adı bilinen ilk kadın şairlerimizdendir. Hatta 1985’te Venüs gezegeninde keşfedilen bir kratere NASA tarafından Mihrî Hatun ismi verilmiştir. Bu yazıda ele alacağımız “ne… ne bağlacına” dair örneklerimizden ilkini Mihrî Hatun Dîvânı’ndan verelim:
“Ne cânı var yaza Mânî kaşuñ işâretini
Ne haddi var bile ‘âkil lebüñ ‘ibâretini”
(Mânî meşhur ressam ama o meşhurluğu ve maharetiyle bile senin kaşını çizemez. Akıllı olan kişi ise senin dudaklarının neyden ibaret olduğunu bilmez. Malum sevgilinin dudakları “mim” harfinin kafası kadar küçük olur ve var mı yok mu farkedilmez. / Dizeleri günümüz Türkçesi ile açıklayan Sayın Dr. Abdullah Uğur’a teşekkür ederim).
Mihrî Hatun divanının ilk sayfası, TDV İslâm Ansiklopedisi.
Mihrî Hatun’un yaşadığı dönemin üzerinden 500 yıl geçmiş; günümüzde Türkiye Türkçesini öğrenemeyen bazı kişiler maalesef gazetecilik yapıyor. Bu gazetecilerden biri, “ne… ne” bağlacından vazgeçemiyor. Hemen hemen bütün haberlerinde bu bağlacı kullanıyor ama kurduğu basit, kısa bir cümlenin bile anlamına kafa yormadan, yüklemleri sürekli olumsuz yapıyor. Örneğin, “ne Ali’yi ne de Veli’yi kötülemedi” yazıyor. Oysa bu tip basit ve kısa bir cümlede yüklem olumlu olur. Gazeteci, “ne Ali’yi ne de Veli’yi kötüledi” yazmalı. Okurları kendisini sosyal medyadan defalarca uyarsa da kuralı öğrenmemekte ısrar eden bu gazeteci, anlatımı bozuk, tutarsız cümleler yazmaya devam ediyor. Biz de 500 yıl önce yaşayan Mihrî Hatun’un dizelerini mumla arıyoruz!
“Ne akar ne kokar olmak”, “ne altını bırakmak ne üstünü”, “ne od var ne ocak”, “ne sakala minnet ne bıyığa”, “ne şiş yansın ne kebap” vb. deyimlerimize çatı olan “ne… ne” bağlacı, “hem… hem” bağlacının karşıtıdır. Görevdeş veya zıt anlamlı kelimelerin başına gelerek bunları arka arkaya sıralayan “ne… ne” bağlacı, aynı zamanda, sıraladığı ögelerden “hiçbiri” anlamını veren bir “red”, bir “olumsuzluk” bildirme işlevi de yüklenmiştir. Yapısı bakımından zamir kökenlidir. Bu bağlaç ikiden fazla tekrarlı olarak da kullanılır, “de” bağlacı ile de pekiştirilebilir. Birden çok özne, tümleç ya da eylemi birlikte olumsuzlamak için, bunlardan önce yer alan sözcüklerin başlarına getirilen “ne… ne” bağlacı olumsuzlama ögesidir; bundan dolayı cümlelerdeki fiilin -genelde- olumlu olmasını gerektirir. Örnek vermek gerekirse,
“Onu ne gördüm ne tanıdım.” / “Ne kendi eyledi rahat ne halka verdi huzur.” (M. Şevket Esendal)
“Bunlar ne tam edebiyat ne bilim ne tam gazete yazılarıdır.” (Aziz Nesin)
Aziz Nesin
“Ne… ne” bağlacının kullanıldığı fiillerin olumlu olması gerektiğini savunanlardan biri de Şiar Yalçın’dır. Doğru Türkçe adlı eserinde “ne”nin bir edat değil bağlaç (conjunction) olduğunu söyler. Bildiği bütün Batı dillerinde olumsuzluk anlamı katan bağlaçların olumlu yüklemle tasvir edildiğini, bu sebeple de “ne… ne (de)” olumsuzluk bağlacının olumlu yüklemle kullanılması gerektiğini belirtir.
“Ne… ne” bağlacı, Servet-i Fünûn döneminden sonra hem olumlu hem de olumsuz yüklemlerle edebî metinlere girmişti. Tevfik Fikret’in Yağmur şiirinden alıntıladığımız beyitte “ne… ne” bağlacı olumsuz bir yüklemle kullanılmıştır. Bu beyitte, yüklemin bağlaçtan önce geldiği görülür: “…
Tevfik Fikret
Açılmaz ne bir yüz, ne bir pencere;
Bakıldıkça vahşet çöker yerlere”
“Ne… ne” bağlacının olumsuz yüklemle kullanıldığı örneklerin ortak özelliği, yüklemin bağlaçtan uzakta kullanılması ve yüklem ile bağlaç arasına cümlenin başka ögelerinin girmesidir. Ahmet Haşim’in “O Belde” şiirinde de “ne” sözcüğünün dört kere tekrarlandığını ve yüklemin olumsuz olduğunu görüyoruz. Bu yüklemin bağlaçtan uzakta kullanılmış olması buna örnek gösterilebilir: “…
Ne sen,
Ne ben,
Cemal Süreya
Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ,
Ne de âlâm-i fikre bir mersâ
Olan bu mâi deniz,
Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.”
Ne ne bağlacına dair kuralları şöyle özetleyebiliriz:
Yahya Kemal Beyatlı
1. Fiil, “ne… ne” ile bağlanan özne ya da tümleçlerden önce gelirse olumsuz kullanılır: “Sevmemiştir seni, ne annen ne baban; benim seni sevdiğim kadar.” Örneğin, Yahya Kemal meşhur “Sessiz Gemi” şiirindeki “Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol” dizesinde, yüklemi “ne… ne” bağlacından önce yazarak olumsuz kullanabilmişti. Kuralı bilmeyenler, bu dizenin hatalı yazıldığını öne sürmüşlerdi yıllar önce.
2. “Ne”li cümlenin fiili şartlı olursa yüklem olumsuz olabilir: “Ne sen ne ben işe karışmasaydık başımız ağrımazdı.”
3. Fiilden önce olumsuzluk bildiren bir ünlem ya da zarf (asla, hiç, hiç kimse, hiçbir zaman vb.) bulunursa yüklem olumsuz olur: “Ne İstanbul’a ne Ankara’ya hiç gitmemiş.”
4. “-diği”, “-eli beri”, “-inceye kadar”, “-ince”, “-dikçe”, “-dikten” sonra ya da “-den önce” biçimindeki zarflarla: “Ne çay ne kahve içmeyeli rahat ettim.”, “Ne kitabı ne defteri bulamayınca kızdı.”, “Ne sen ne o gelmedikten sonra ben yalnız ne yapayım?”
İki sıfat ya da sıfat durumunda olan iki sözcüğün başına “ne” getirildiğinde, iki kavramın ortalaması olan üçüncü bir kavram anlatılır: “Ne sıcak ne soğuk.”, “Ne uzun ne kısa.”
Medyada ve akademik metinlerde, “ilâ, dahi, ve, da… da, gerek… gerek(se), hem… hem…(de), ister… ister, ne… ne, olsun… olsun, bazen… bazen, bazı… bazı, bir… bir, biri… öbürü, kâh… kâh, kimi… kimi” bağlaçları yanlış fiillerle birlikte kullanılıyor, bu da anlam karmaşasına yol açıyor. Yazım kılavuzu ve dilbilgisi ders kitaplarında bu bağlaçlara dair kuralların duru bir anlatımla açıklanması ve verilen örnek cümlelerin kafa karışıklığına neden olmayacak şekilde özenle seçilmesi gerekiyor.
Cemal Süreya’nın “Yaz Sonu” şiirinden “ne… ne” bağlacı örneği vererek bitirelim:
“…
ne bilim-sanatı hayyam’ın, ne siyaseti nazım’ın,
ne yiğitlik, ne aşk… bir şey kalmazdı tek başına.
ahırlarımızda her zaman sana ayrılmış bir at vardı.”
. Türkiye Türkçesi Grameri (Şekil Bilgisi), Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, TDK, 2003.
. Türkı̇ ye Türkçesı̇ nde “ne … ne” Bağlama Edatının (bağlacının) İşlevlerı̇ ve Anlama Katkısı, Prof. Dr. Halit Dursunoğlu, Ekev Akademı̇ Dergı̇ sı̇ , Yıl: 19 Sayı: 64.
. Türkçede “ne… ne (de)…” Bağlacının Gelı̇ şı̇ mı̇ , Şeyma Yıldız, Yüksek Lisans, 2021.
Türkiye’den Avrupa’ya göçedenlerin çocuklarının üst seviye liglerdeki futbol macerası 1970’lerde başlamıştı. Türkiye kökenli futbolcu sayısı arttıkça, kimin hangi millî takımı seçeceği tartışma konusu oldu. Ancak bugün Almanya doğumlu Hakan Çalhanoğlu’nun Türkiye, İlkay Gündoğan’ın ise Almanya kaptanı olması büyük bir zenginliğe işaret ediyor.
Ekmek peşinde 1960’larda Almanya’ya göçeden binlerce insan, artık başta alışmakta güçlük çektikleri bu ülkenin vatandaşı. Bugün Almanya’da yaşayan Türk nüfus 3 milyonu aşmış durumda. Kimileri aradan geçen yıllara rağmen hâlâ uyum sağlayamıyor; Almanya onlar için “acı vatan” olmaya devam ediyor. Birçoğu ise çokkültürlü bir yaşamın içinde hayatlarını devam ettiriyor.
Kimi Türkler ise “altın bilezikleri” sayesinde iki ulusta da gündem oluyor. Futbolla sadece kendilerine değil, ailelerine, çevrelerine de başka bir yaşam inşa ediyor. “Futbol havzası” olarak anılan, daracık bir bölgede yaşayan milyonlar, yanyana şehirler… Futbol literatüründe “Bin Derbiler Diyarı” olarak da tanımlanan Ruhr Bölgesi’nde, 4.435 kilometrekarelik bir alanda 5 milyon kadar insan yaşıyor. Önce Polonyalıların geldiği bu bölge, ardından Yunanlar, İtalyanlar, İspanyollar, Türkleri konuk ve yerli etmiş. Birbirlerine çok yakın mesafedeki kulüpler, kıyasıya rekabetler…
Bölgedeki işçilerin yazgısı, Dortmund’un bugünkü renkleriydi: Biranın sarısı, kömürün karası… Uzun bir süre Almanya’nın itici gücü olan havzada zamanla maden ve demir-çelik sanayisi tasfiye ediliyor, 2018’de de son kömür ocağı kapatılıyordu. Ancak bölge, yıllarca birçoklarının ekmek kapısı olmuştu. Buraya tek başına taşınan İlkay’ın dedesi, sonradan ailesini de yanına almıştı. Böylece 1979’da Almanya’ya ayak basan İrfan Gündoğan da 11 yıl sonra doğan oğluna İlkay adını verecekti.
Evlendikten sonra Almanya’ya göçeden Hüseyin Çalhanoğlu ise bir taraftan yeni yaşamına tutunmaya çalışıyor, diğer yandan futbol tutkusundan kopmamak için bir takım oluşturuyordu. 1992’de arkadaşlarıyla kurduğu Turanspor Mannheim’in kapısından, zamanla ismini tüm dünyanın öğreneceği oğlu Hakan da girecekti.
Alman ve Türk futbol taraftarları, 25 Haziran 2008’de İsviçre’nin Basel kentinde oynanan Almanya-Türkiye Euro 2008 yarı final maçını izlemek için Berlin’de.
Tabii onlardan öncesi de vardı. 1960’larda Almanya’ya giden ailelerin çocukları futbol altyapı eğitimlerini bu ülkede almaya başlamıştı. İzmir’de doğan Erhan Önal, 1976’da Bayern Münih formasıyla sahne aldığında Bundesliga’da oynayan ilk Türk göçmen çocuğu olmuştu. “Papaz” lakaplı savunma oyuncusu, 1979’da Türk millî takımına seçilmiş, 1982’de de Fenerbahçe’ye kiralık gelmişti. Sonrasında yıllarca formasını giyeceği Galatasaray’da vazgeçilmez olan Erhan Önal ve İstanbul’da doğup Berlin’de büyüyen forvet İlyas Tüfekçi, yeşil sahalarda tersine göçü başlatacaktı. Onların açtığı kapıdan başta Erdal Keser’ler, Uğur Tütüneker’ler, Savaş Koç’lar olmak üzere sayısız futbolcu girip Türkiye’de top koşturacaktı. Yine 1980’lerin sonunda Türkiye’ye gelen Mustafa Yücedağ ise Hollanda patentliydi.
Almanya’nın kaptanı İlkay Gündoğan’ın kökleri Balıkesir’e dayanıyor (üstte). Bayburtlu bir aileden gelen, Almanya doğumlu Hakan Çalhanoğlu ise Türkiye’nin kaptanı (altta).
Yeri gelmişken hatırlanmalı: Sadece Avrupa’da değil, Avustralya’da doğan çocuklar da bu topraklarda futbol oynamıştı. 1995-2002 arasında Galatasaray kadrosunda bulunan Ufuk Talay; Avustralya Genç Millî Takımı’nda görev yaparken ondan 11 yaş küçük olan Ersan Adem Gülüm yıllarca Beşiktaş’ta oynamış, Türkiye adına 7 defa sahaya çıkmıştı.
Futbolun beşiği İngiltere’den ithal ettiğimiz oyuncular da vardı. Colin Kâzım Richards, hem Fenerbahçe hem Galatasaray formasını giymiş, Türkiye’yi temsil etmişti. Londra’da Kıbrıslı Türk bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Kâmil Ahmet Çörekçi de altyapı eğitimini İngiltere’de aldıktan sonra Türkiye’ye gelecek, birçok takımda boy gösterecekti.
İlk Mehmet Scholl’la anlamıştık, her Mehmet’in illa Türkiye için ter dökmeyeceğini. Aslen Mehmet Yüksel adıyla doğan o çocuk, sevgiyi öz babasından değil, üvey babasından görmüştü. Annesinin sonradan evlendiği adamın soyadıyla yeşil sahalarda parlamış, Karlsruher aktarmalı geldiği Bayern Münih’te yıldızlaşmıştı. 8 Bundesliga, 1 Şampiyonlar Ligi, 1 Kıtalararası Kupa, 1 de UEFA Kupası zaferinde rol oynayan orta saha oyuncusu, 1996’da da Almanya’yla Avrupa şampiyonluğu yaşamıştı. Belki de onun öyküsü, federasyon yetkililerinin kulağına küpe olmuştu. Başka diyarlarda büyüyen çocukları Türkiye için oynamaya ikna etmek, başlı başına mesaiydi artık. İkna edilenlerden Nuri Şahin, tesadüf bu ya, ilk millî maçında doğduğu ülkeye, Almanya’ya karşı sahne almıştı. 8 Ekim 2005’te Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda oynanan hazırlık karşılaşmasında ay-yıldızlılar adına perdeyi açan Halil Altıntop’un da gurbetçi olması manidardı. Fatih Terim’in oyunun son dakikalarında sahaya sürdüğü Nuri daha 17 yaşındaydı. Gencecik maestro ağları bulduğunda ondan mutlusu yoktu!
Peri masalı gibi başlamıştı Nuri’nin Türkiye macerası. Dortmund, Real Madrid, Liverpool formalarını da giyen orta saha oyuncusunun yaptığını yıllar sonra Kenan Yıldız tekrarlayacak, ay-yıldızlı formayla ilk golünü Almanya’ya atacaktı. O günlerde Bundesliga’da sahne alan en genç futbolcu özelliğine sahip Nuri’yi bize kaptıran Panzerler, ondan 40 gün sonra doğan Mesut Özil’i pamuklara sarıyordu.
İzmir’de doğan Erhan Önal, 1976’da Bayern Münih formasıyla sahne aldığında, Bundesliga’da oynayan ilk Türk göçmen çocuğu olmuştu.
Harika bir kulüp kariyerine sahip olan Nuri’nin millî takım serüveni sıradanken, Almanya’yı seçen Mesut 92 maça çıkacak, ayrıca Dünya Kupası’nı kaldıracaktı. Bunun etkisiyle uzun süre o coğrafyadaki Türk asıllı çocukların çoğunluğunun ilk tercihi Almanya olacaktı. Tabii istisnalar da vardı…
18 Kasım 2023’te Berlin’de yapılan hazırlık maçında Türkiye, Almanya’yı 3-2’lik skorla devirirken, ağları havalandıran Kenan Yıldız, iki ülke hattında tartışmalara neden olmuştu. Regensburg’da doğan delikanlı, henüz 18’indeyken doğduğu ve yetiştiği ülkeyi üzmüştü. Bayern Münih altyapısından Juventus’a transfer olan kanat oyuncusundan sonra çocukluk arkadaşı Can Uzun da uzun uğraşlardan sonra Türkiye’yi seçmişti. Euro 2024 için açıklanan geniş kadroya alınan Can, sonradan takımdan çıkarıldı.
Almanya’da doğan Nuri Şahin, Türkiye formasını ilk defa Almanya karşısında giymiş, sonradan oyuna girip bir de gol atmıştı. 20 numaralı oyuncuyu kutlayanlardan sağdaki Hamit Altıntop ve arka plandaki Serhat Akın da Almanya’da doğumluydu.
Türkiye kadrosunda yer alan kaptan Çalhanoğlu ve Kenan dışında, Cenk Tosun, Kaan Ayhan ve Salih Özcan da Almanya doğumlu. Mert Müldür Avusturya’da, Ferdi Kadıoğlu ve Orkun Kökçü ise Hollanda’da doğdu.
Gelin, bugüne dek Türkiye kadrosunda yer almış, altyapı eğitimini yurtdışında alan futbolculardan bir ilk 11 hazırlayalım:
Kaleci / Sinan Bolat Kayseri’de doğan Sinan, 5 yaşındayken ailesiyle Belçika’ya göç etti. Futbola Genk altyapısında başlayan file bekçisi, Standart Liege için oynarken Şampiyonlar Ligi’nde gol de atmıştı. Devler arenasında penaltı dışında akan oyunda fileleri havalandıran ilk kaleci oydu. (12 millî maç, 1 gol).
Sol bek / Ferdi Kadıoğlu Hollanda’yı alt yaş kategorilerinde temsil eden Ferdi, 2018’de Fenerbahçe’ye geldiğinde, henüz 18’indeydi. Orta sahadan zamanla beke evrilen oyuncu, bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle dikkati çekiyor. Bir sonraki durağına rekor bir bonservisle gitmesi bekleniyor. (20 millî maç, 1 gol).
Sağ bek / Ümit Davala Mannheim’da doğan Ümit, memleket futboluna Afyon’da merhaba demiş, 1996’da Galatasaray’a gelmişti. Sarı-kırmızılı takımda gösterdiği performansla Milan’a transfer olan oyuncu, Werder Bremen’den emekli olmuştu. (41 millî maç, 4 gol).
Defans / Erhan Önal Yeşil sahalarımızın “Papaz”ı Erhan Önal, İzmir’de doğmuş, 7’sinde ailesiyle Almanya’nın yolunu tutmuştu. Münih Türkgücü’nden kentin devi Bayern’e transfer olan savunma oyuncusu, Fenerbahçe ve Galatasaray formalarını giymişti. (12 millî maç, 1 gol).
Defans / Kaan Ayhan Gelsenkirchen’de dünyaya gelen Kaan, futbola kentinin takımı Schalke’de başlamıştı. İtalya’da Sassuolo’da 3 sezon geçirdikten sonra 2023’te Galatasaray’a gelen 29 yaşındaki oyuncu, tam bir joker. Sağ bek, stoper ve ön libero pozisyonlarında da görev yapabiliyor. (63 millî maç, 5 gol).
Orta saha / Nuri Şahin Bugün Borussia Dortmund’un teknik direktörü olan Nuri, o takımın altyapısında futbola merhaba demiş, kulübün efsanelerinden biri olmuştu. Feyenoord’da kiralık geçirdiği 2007-08 sezonundan sonra parlayan solak yıldız, Real Madrid, Liverpool, Werder Bremen formalarını da giydikten sonra Antalyaspor’da yeşil sahalara veda etti. (52 millî maç, 2 gol).
Orta saha / Hakan Çalhanoğlu Karlsruhe’de parlayan Hakan, Hamburg’da gösterdiği performansla Bayer Leverkusen’e transfer olmuştu. 2017’de İtalyan devi Milan’a giden maestro, 2021’de kırmızı-siyahlıların ezeli rakibi Inter’e imza atarak Çizme’de büyük bir sansasyon yarattı. (90 millî maç, 19 gol).
Orta saha / Yıldıray Baştürk Wattenscheid altyapısında yetişen Yıldıray, Bochum aktarmalı geldiği Bayer Leverkusen’de Şampiyonlar Ligi finali oynamıştı. Hertha Berlin ve Stuttgart formalarını giydikten sonra İngiltere’de Blackburn’de futbolu bıraktı. 2002 Dünya Kupası’nda Hasan Şaş’ın Brezilya’ya attığı golün asisti ondandı. (49 millî maç, 2 gol).
Orta sağ-sağ kanat / Hamit Altıntop Wattenscheid altyapısında yetişen Hamit, ikizi Halil’le birlikte bir dönem ses getirmişti. Schalke’den Bayern Münih’e, oradan da Real Madrid’e transfer olan Hamit 2012’de Galatasaray’a geldi. Uzaktan şutları, bitmek bilmeyen enerjisiyle dikkati çeken yıldız, bugün millî takımlar sorumlusu. (82 millî maç, 7 gol)
Orta sağ-sol kanat / Kenan Yıldız İtalyan devi Juventus’ta oynayan Kenan, yıllardır Almanya’nın gündeminde. Bayern Münih altyapısından ayrıldığı gün haberdi; Türkiye’yi seçip ay-yıldızlı formayla Almanya çatalına plaseyi gönderdiği gün ise manşet! Euro 2024’te iyi performans göstermese de, yaşıtı Arda Güler’le birlikte millî takımımızın geleceği olarak görülüyor. (12 millî maç, 1 gol).
Forvet / Cenk Tosun Eintracht Frankfurt’un futbola armağanı olan Cenk, Türkiye’de önce Gaziantepspor’da oynadı. 2014’te Beşiktaş’a gelen nam-ı diğer Tosun Paşa, attığı muhteşem golleri müteakip rekor bir bonservisle İngiliz ekibi Everton’a gitti. Halen Beşiktaş kadrosundaki santrfor, alt yaş kategorilerinde Almanya’yı temsil ettikten sonra Türkiye’yi seçmişti. (53 millî maç, 21 gol).
Elbette bir de, Türkiye’yi değil, futbola başladıkları ülkenin millî formasını tercih edenler vardı. 2014’te Almanya formasıyla Dünya Kupası’nı kaldıran Mesut Özil, Isparta’da doğup Almanya formasıyla Türkiye’ye karşı oynayan Mustafa Doğan ve 14 kez Panzerler için sahne alan Serdar Taşçı ay-yıldızlı formayı seçmemişti. Tıpkı Galatasaray’la geçen sezon şampiyonluğa ulaşan Kerem Demirbay, 4 defa Almanya forması giyen Suat Serdar ve Euro 2024 kadrosundaki Emre Can ile Deniz Ündav gibi.
31 defa Avusturya namına oynayan Viyana doğumlu Veli Kavlak, millî takımdaki tek golünü de Türkiye’ye atmıştı. Avusturya adına ilk defa 2002’de Volkan Kahraman sahne alırken, onu Muhammed Akagündüz, Ümit Korkmaz, Cem Atan, Ekrem Dağ, Yasin Pehlivan, Yüksel Sariyar, Ercan Kara ve Yusuf Demir takip etti. Ramazan Özcan da Euro 2008 ve 2016’ya yedek kaleci olarak gitmişti.
1980’lerde Fenerbahçe ve Galatasaray’da oynayan İlyas Tüfekçi, 1979- 1981 arasında top koşturduğu Stuttgart formasıyla.
İsviçre formasıyla 62 maça çıkıp 34 gol atan Kubilay Türkyılmaz, Alexander Frei’dan sonra ülke tarihinin en golcü ikinci oyuncusu durumunda. Bir zamanlar Galatasaray formasını terleten Eren Derdiyok da İsviçre adına 60 maçta 10 gol atmıştı. Bir kez U21’de Türkiye için oynayan Gökhan İnler, sonradan nihai kararını verecek ve doğduğu ülkenin formasını 89 defa terleterek İsviçre için en çok oynayan Türk kökenli futbolcu olacaktı. Bugün millî takımın hocası olan Murat Yakın 44, kardeşi Hakan ise 87 defa İsviçre için görev yaptı.
6 çocuğunu geride bırakıp İstanbul’dan İsviçre’ye giden Emine Hanım’ın oğullarıydı Murat’la Hakan. Kocası Leman Gölü’nde boğulan sağlık memuru, gurbette yaşam mücadelesine devam ediyordu. Basel’de kaynakçılık yapan Mustafa Yakın’la evlenen Emine Hanım, 1974’te Murat, 1977’de de Hakan’ı doğuracaktı. Babalarının evi terketmesinden sonra annelerinin desteğiyle futbola tutunan Yakın kardeşler, müthiş bir kariyere sahip oldular. Murat teknik direktör olduktan sonra harikalar yaratırken, kardeşi Hakan geçen yıl İstanbulspor’u çalıştırdı.
Almanya millî formasını seçen Mesut Özil, 2014’te Dünya Kupası’nı kaldırmıştı.
İsveç formasıyla 49 maça çıkıp 3 gol atan Jimmy Durmaz, kariyerine Türkiye’de devam ediyor. Bir ara Galatasaray kadrosunda da yer alan orta saha oyuncusunu son olarak Gençlerbirliği formasıyla izlemiştik. Yine onun gibi Süryani olan Kennedy Bakırcıoğlu 14 millî karşılaşmada oynadı. 2013-2016 arasında 21 defa İsveç için ter döken Erkan Zengin, Türkiye’yi alt yaş kategorilerinde temsil etmişti.
Euro 2016 elemelerinde 12 Ekim 2014’te yapılan İsveç-Lihtenştayn mücadelesinde perdeyi Erkan Zengin açmış, Jimmy Durmaz skoru ilan etmişti. Belki o günün unutulmazı, golleri yiyen kalecinin adının Cengiz Biçer olmasıydı. Türk asıllı file bekçisi İsviçre’de doğmuş, Lihtenştayn’da futbola başlamıştı. Samsunspor, Mersin İdmanyurdu, Göztepe, Yomraspor, Kastamonuspor ve Gümüşhanespor kadrolarında da yer alan 37 yaşındaki eldiven kariyerine devam ediyor.
44 defa formasını giydiği İsviçre Millî Takımı’nın bugünkü teknik direktörü Murat Yakın ve bir antrenmanda kendisini bisikletiyle ziyarete gelen annesi Emine Yakın.
Destanlarla bugüne bağladığımız bozkurt figürü, Hunlar, Göktürkler, Uygurlar ve Oğuzlarla ilgili yapılan kazılarda ortaya çıkmamıştır. Bozkurt sembolü, Hazar Denizi’nin doğusunda, Horasan coğrafyasında yaşayan Sakalar tarafından MÖ 6. yüzyılda Anadolu resim sanatına taşınmış, Türkler tarafından 7.-11. yüzyıllarda kullanılmaya başlanmıştır.
Türk milliyetçilerinin kullandığı “Bozkurt” figürü, 2019’da Avusturya’da hayata geçirilen Sembol Yasası ile yasaklanmıştı. Pantürkizm ve Turancılıkla özdeşleşmiş olan bozkurtun yasaklanması ile bu sembolün tarihsel süreçteki kullanımı kamuoyunda ilgi çekmeye başlamıştı.
İslâmiyet öncesi tarihsel süreçler, mitolojiler ve kültürler incelendiğinde, çok sayıda Türk ulusunun kurt totemine sahip oldukları gözlenmektedir. Bu gerçeklik, eski Türk inançlarının en ilkel din olan Totemizm’den geliştiğine işaret eder. Kurt dışında at, geyik ve kartal gibi totemleri olan Türklerin, özellikle 7.-11. yüzyıllarda kurt totemi merkezinde birleştiği görülmektedir.
Göktürk, Uygur ve Oğuz destanlarında ulusal bir motif temelinde kullanılmış olan kurt figürü farklı rollerde karşımıza çıkar. Ata, kurtarıcı ve kılavuz olduğu görülen kurt, çoğunlukla bozkurt adıyla anılır; bazen dişi kurt olur “Ulu Ana” adını alır, bazen erkek kurt olur “Ulu Ata” diye çağrılır.
Sakaların kurt figürü Oluz Höyük, Anadolu’daki en eski kurt figürlerinin görüldüğü Demir Çağı yerleşmesi. Saka (Doğu İskit) sözel geleneğinin çanak-çömlek bezeme sanatına yansıması, bunların günümüze ulaşmasını sağlamıştır. MÖ 6. yüzyıla ait bir çömlek parçası üzerine boya ile yapılmış kurt figürü bezemesi (Oluz Höyük Kazı Arşivi).
Kurtlar dünyanın en yaygın kara yırtıcılarıdır. Vahşi olmalarına karşın insanlarla temas kurdukları bilinmektedir. İnsanları uzaktan izlerler ve uluma taklitlerine karşılık verirler. Bozkurt (canis lupus), kurtların en yaygın türüdür. Bunlar birçok bölgede gri kurt ya da orman kurdu olarak da bilinir. Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklarda yani Horasan coğrafyasında olan kurtlar, göçebe Türklerin sıklıkla temas ettiği bir yırtıcı olmuştur. Hayatları doğanın içinde ve coğrafyanın her yerinde geçen savaşçı göçebeler ile çoban göçebelerin gözlemleri, kurdun Türkler tarafından totem olarak seçilmesinde önemli rol oynamış olmalıdır.
İslâmiyet öncesi Türk tarihi, mitolojisi ve kültüründe ulusal ve temel bir motif olarak görülen kurt, buna ters orantılı olarak arkeolojik bulgularda bugüne değin tatmin edici ölçüde izlenememiştir. Hunlar da dahil olmak üzere, Göktürk, Uygur ve Oğuzlarla ilgili yapılan kazılarda kurt figürü içeren herhangi bir arkeolojik bulguya bugüne değin Horasan ve Orta Asya’da rastlanmamıştır. Stil-kritik yöntemini bilmeyen bazı uzmanların Çin kültüründen esinlenmiş ejder figürlerini kurt zannetmeleri ya da kasıtlı olarak kurt olarak değerlendirmeleri düşündürücüdür. Konuyla ilgili tek ve gerçek arkeolojik bulgu, Kazakistan’daki Esik Kurganı’nda açığa çıkan Altın Elbiseli Adam’ın etek ve kol uçlarındaki stilize kurt başlarıdır. Saka kültürüne ait olan kurgandaki altın plaka süslemeler MÖ 5. yüzyıla tarihlendirilmektedir.
MÖ 1. binyılda, Önasya’nın periferisinde yaşamış Sakaların (Doğu İskitler) Türk Öntarihi’nin en önemli unsuru olduğu hususu bugüne değin gündeme gelmemiş bir konuydu. Türk kimlikli devlet tarihinin Hunlar ile değil, onlardan 400-500 yıl önce tarih sahnesine çıkmış olan Sakalar ile başladığı hususunda çok sayıda arkeolojik ve tarihsel kanıtı, dergimizin önceki yaygın sayılarında yayımlamıştık. MÖ 8. yüzyıldan MS 8. yüzyıla uzanan Protohistorik (Öntarih) Dönem’deki Türklerin Sakalarla başlayan süreci; Massagetler, Hunlar, Göktürkler ve Oğuzlarla son bulmuştur. Son yıllarda Anadolu Demir Çağı arkeolojisi üzerine yaptığım çalışmalar, özellikle Orta Anadolu’nun MÖ 8. yüzyıldan itibaren Kafkasya, İran ve Horasan ile kültürel ve sosyal ilişkiler içinde bulunduğuna, sözkonusu bağlantıların at gömüleri içeren kurganlar ve silahlar dışında farkedilebilir ölçüde çanak-çömlekçilik gibi zanaatlara yansımış olduğuna işaret etmeye başlamıştır.
Kanatlı boğayla savaşan kurt Oluz Höyük’te bir bothros’ta (kutsal eşya çukuru) bulunmuş olan krater üzerindeki beyazımsı panel içinde betimlenmiş kurt-kanatlı boğa mücadelesi. MÖ 5. yüzyıl başları (Oluz Höyük Kazı Arşivi).
At gömüleri ve kurganlardan çıkan savaş kazması, ok ucu ve mızrak uçları gibi silahlar ile tunç ya da kemikten at koşum takımları, Sakaların Anadolu’ya taşımış oldukları özgün yaşamsal materyellerdir. Bununla birlikte çobanlık ve yağma-talan gibi göçebelik temelli ekonomik sistemlerin yaşandığı devasa Avrasya-Horasan coğrafyasından Anadolu’ya gelmiş olan Sakaların yerli halk üzerinde yaşam tarzları ve kültürleri ile ciddi değişimlere yol açtıkları; Kızılırmak Havzası Demir Çağı yerleşmelerinden gelen güncel arkeolojik bulgular sayesinde çok daha iyi anlaşılmaktadır (…) Çin Bulutu ve geyik figürleri dışında Kızılırmak Havzası Demir Çağı çanak-çömlekleri üzerinde birdenbire ortaya çıkan at ve kurt figürleri, Anadolu’ya Horasan ve Orta Asya’dan taşınmış göçebelere ait diğer bezeme ögeleri gibi görünmektedir. At figürlerinin eyersiz-koşumsuz olması, bunların Sakaların yaşamından kesitler yansıttığına işaret eder.
Sözkonusu göçebe yaşam ögelerinin Anadolu Demir Çağı resim sanatı içindeki en ilginç grubunu ise kurt figürleri oluşturmaktadır. Oluz Höyük’te çok sayıda kap üzerinde kurt figürü yer almaktadır. Kurt figürleri içindeki en önemli örnek, bir krater üzerinde resmedilmiştir. Bu sahnede stilize olarak betimlenmiş kurt, hemen yanındaki kanatlı boğaya saldırmaktadır. Diğer kurt figürleri ise çanak-çömlek parçaları üzerindedir. Oluz Höyük’ün kuşuçumu 60 km güneyinde yer alan Zile-Maşat Höyük’te de MÖ 6. yüzyıla ait bir krater üzerinde sfenkse saldıran bir kurt figürü gözlenmektedir.
Bununla birlikte Oluz Höyük Geç Demir Çağı kültür katmanlarında ortaya çıkarılan bazı çukurların içinde bulunan kasaplık izler taşıyan at kemikleri ve bunların üzerindeki satır ve bıçak izleri, Demir Çağı halkının at eti yemek gibi bazı Orta Asyalı geleneklerine işaret eder. Gıda olarak tüketilmiş atlara ait kalıntılar, Oluz Höyük’ün Saka varlığına bulgu sunan Anadolu’nun en önemli kazısı olduğuna işaret etmektedir. Oluz Höyük ve Maşat Höyük çanak-çömlekleri üzerinde görülen kurt figürleri derin ikonografik anlamlar taşımakla birlikte, güçlü sanatlara sahip olmayan Anadolu Demir Çağı göçebelerine ait hâtıralar olmalıdır.
Maşat Höyük’te boya bezeme Oluz Höyük’ün kuşuçumu 60 km güneyinde yer alan Zile-Maşat Höyük’te yine bir krater üzerine boya bezeme olarak yapılmış kurt figürü, MÖ 6. yüzyıl. Amasya-Tokat bölgesinin Geç Demir Çağı çanak-çömlek atölyelerinin Orta Asya etkilerini benimsemiş olduğuna işaret eder (T. Özgüç. Maşat Höyük II. Ankara, 1982).
MÖ 9. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya Kafkasya üzerinden sızmaya başlayan Sakalar yani Doğu İskitlerin, Anadolu coğrafyasındaki en kalabalık ve güçlü göçebeler olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda Çin Bulutu, iri boynuzlu Avrasya geyiği ve eyersiz-koşumsuz at figürleri gibi kurt figürünün de Anadolu’ya Saka coğrafyasından göçebeler tarafından taşındığı düşünülebilir. Turani yüz tiplerine sahip olan, kımız içen, kurgan inşa eden, atıyla birlikte gömülen ve bu bilgiler ışığında Ön Türkler olarak değerlendirebileceğimiz Sakaların, kurt totemine sahip bir toplum olduğu ve Demir Çağı’nda Anadolu’ya totemleri ile birlikte geldikleri anlaşılmaktadır. Yazıları olmayan bu göçebelerin destan, efsane ve mitolojik hikayeleri mutlaka sözel bir gelenek içinde korunuyor ve nesilden nesile taşınıyordu. Oluz Höyük ve Maşat Höyük kurt figürleri, Saka sözel gelenek ögelerinin Anadolu Geç Demir Çağı resim sanatında hayat bulmuş olduğuna işaret eder. Bu bağlamda tarihsel süreçte Türklerin totemi olmuş, efsanelerinde temel motif olarak bulunmuş bozkurt sembolünün arkeolojik kimlik olarak Öntarih Türklerinin en önemli gruplarından Sakalar tarafından Anadolu resim sanatına taşınmış olduğunu söyleyebiliriz. Demir Çağı sonrasındaki süreçte, 10. yüzyıldan itibaren Türkleşmeye başlayan Anadolu coğrafyasında kurt toteminin destan, efsane ve mitolojide devam etmiş olması, bozkurt motifinin Sakalar ile Türklerin tarihsel ortak noktası olduğuna işaret etmektedir.
Bozdoğan Kemeri (Valens Su Kemeri), İstanbul’un en yaşlı anıtlarından biri. Kente Trakya içlerinden getirilen su, Fatih ile Bayezid arasındaki vadiden bir su kemeri ile geçirilmiştir. Yapının İmparator Hadrianus (117-138) zamanında ya da Valens (364-375) zamanında inşa edildiği düşünülüyor. Eski ismi olarak genellikle “Valens” tercih edilir. Su Kemeri Osmanlılar tarafından da kullanılmış; Fatih, 2. Beyazıt, Kanunî, Köprülü dönemlerinde su yolları buradan geçirilmiştir. Zamanla etrafında yoğun bir yerleşim dokusu oluşan kemer, Türkçede Bozdoğan adıyla anılmıştır. Kemer gözlerinin altından geçen kimi yollar, kentin önemli aksları olarak uzun yüzyıllar varlığını devam ettirmiştir. Bunlardan Kırkçeşme Sokağı üzerinde Kanunî devrinin “Kırkçeşme” denen meşhur çeşmesi, Gazanfer Ağa Medresesi gibi anıtlar kenti ziyaret edenlerin ilgisini çekmiş, çeşitli çizim, fotoğraf veya resimlerle belgelenmiştir. 1940’lı yıllarda Atatürk Bulvarı adı verilen geniş bir cadde açılırken, çevredeki doku tamamen yok edilmiştir. Kırkçeşme Sokağı’na adını veren çeşme de etraftaki ahşap evler de ortadan kaldırılmıştır. Bugün Gazanfer Ağa Medresesi ile yeri belirlenen eski sokak, Atatürk Bulvarı’nın kaldırımıdır.