Etiket: Sayı: 116

  • Rekabetten dostluğa giden Doğu’dan Batı’ya uzanan yol

    Rekabetten dostluğa giden Doğu’dan Batı’ya uzanan yol

    Türkiye ve Avusturya arasındaki tarihî bağlar, iktisadi işbirlikleri ve kültürel etkileşimler, yıllar boyu süregelen bir dostluk üzerine inşa edilmiş. Büyükelçi Ozan Ceyhun, Osmanlı döneminden günümüze uzanan bu ilişkilerin gelişimini, Avusturya’daki Türk toplumunun ülkeye katkılarını, demografik yapısını ve iki ülke arasındaki aktüel gelişmeleri aktarıyor.

    Sayın büyükelçi, kariyerinizin bugüne uzanan önemli durakları hakkında bilgi verir misiniz?

    Almanya’da yaşamakta oldu­ğum yıllarda siyasete aktif katılı­mım oldu. 1989’da Yeşiller Partisi Federal Yönetim Kurulu’na se­çildim. Almanya Federal Parla­mentosu’nda (Bundestag) temsil edilen 5 partiden birinin yöneti­mine seçilen ilk Türk oldum.

    Ardından iki Almanya’nın bir­leşmesi ile Federal Parlamento’ya seçilen 8 Doğu Alman milletve­kilinden oluşan Birlik 90/Yeşiller Meclis Grubu’nun Göç ve Sığın­ma Politikaları danışmanı olarak Bonn’da görev yaptım. 1998’de de Avrupa Parlamentosu milletve­kili oldum.

    2004’te milletvekilliği görevim sona erdiğinde Hessen Eyaleti AB nezdinde Daimi Temsilciliği’nde AB İçişleri ve Adalet Politikaları alanından sorumlu daire başkan­lığı görevini üstlendim.

    Özellikle AB nezdinde üst­lendiğim görevler, uluslararası ilişkiler alanında ve de AB’nin iç işleyişi konusunda uzmanlaşma­mı sağladı. En değerlisi ise tüm AB ülkeleri genelinde verimli bir ilişki ağının oluşması oldu.

    Diplomasi-1
    Uzun yıllar Almanya ve Avrupa’da pek çok kritik görevde bulunan Ozan Ceyhun, Türkiye’nin Viyana Büyükelçisi.

    Viyana Büyükelçisi olarak atanmanızdan önceki diplomatik görevlerinizden bahseder misiniz?

    Takriben 2005’ten itibaren (2007’den itibaren daha da yo­ğun olarak) Türkiye’de çok sayıda belediyenin AB ofislerini kura­rak yerel düzeyde danışmanlık görevlerim gündeme geldi. 2007 sonundan itibaren KKTC’de hü­kümetin talepleri doğrultusun­da KKTC-AP ve KKTC-Almanya ilişkilerinin gelişmesine katkı sunmaya çalıştığım danışmanlık desteklerim oldu. 2014-2020 ara­sında Brüksel’deki Dışişleri Ba­kanlığı AB nezdinde daimi tem­silciliğimizde “özel danışman” olarak görev yaptım. 2020 Şu­bat’ından beri Türkiye Cumhuri­yeti Viyana Büyükelçisiyim.

    Bu güzel büyükelçilik binasının tarihçesi hakkında bilgi verir misiniz?

    Türkiye Cumhuriyeti Viyana Bü­yükelçiliği 4. Bölge’de, bugünkü güzergahı 1700 yılı civarında olu­şan Prinz-Eugen Caddesi’nde yer almakta. Cadde, görkemli binalar, Belvedere Sarayı ve Schwarzen­berger Sarayı’nın geniş bahçe­leri boyunca uzanıyor. İki taraflı dizilmiş binalar günümüzde de caddenin özgün mimarisini yan­sıtmaktadır. Viyana’daki pek çok diplomatik temsilcilik de burada yer almaktadır.

    Binamız 14 Aralık 1916’da Sul­tan 5. Mehmed Reşad döneminde satın alınmış. Devletin savaşın ortasında olduğu yıllarda bü­yükelçiliğimizin faaliyetlerini sürdürdüğü sarayın milletimize kazandırılmasında, Sultan Reşad ile birlikte o dönemin Hariciye Nazırı Halil Bey ve Büyükelçi Hü­seyin Hilmi Paşa’nın büyük kat­kıları olmuş.

    Ünlü mimarlık bürosu Fellner & Helmer tarafından inşa edilen elçilik binamız, 1879’daki planla­rın neredeyse aynısıdır. Böylece Fellner & Helmer Atölyesi’nin ta­sarımının ardında yatan sanatsal düşüncenin izlerini bugün dahi görmek mümkün.

    Öte yandan maalesef, diplo­masi tarihimizin kimi acı hadise­leri de büyükelçiliğimiz binasın­da yaşanmıştır. 22 Ekim 1975’te, Viyana Büyükelçimiz Daniş Tu­nalıgil, makam odasında, çalış­ma masası başında, binaya sızan Ermeni teröristlerce şehit edil­miştir. 20 Haziran 1984’te sabah saatlerinde, büyükelçiliğimiz Çalışma Müşaviri Vekili Erdoğan Özen, binamızın önündeki bir park yerinde, aracına yerleştiri­len bombanın infilak etmesi so­nucu şehit edilmiştir; bu saldırıyı da Ermeni teröristler gerçekleş­tirmiştir. 19 Kasım 1984’te, Erme­ni teröristler bu defa BM görevlisi Evner Ergun’u Viyana şehir mer­kezinde aracı içinde şehit etti. 3 diplomatımızı da saygıyla ve rah­metle anıyorum.

    Ülkelerimiz arasındaki ilişkiler çok eski yıllara dayanıyor. Tarihî dönüm noktaları neler sizce?

    Avusturya ile diplomatik ilişkile­rimizin geçmişi 15. yüzyıla kadar uzanmakta. Osmanlı İmpara­torluğu’nun Viyana’daki elçiliği 1798’de kurulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya ara­sındaki tarihî rekabet, 1791’de im­zalanan ve 1787-1791 Osmanlı-A­vusturya Savaşı’nı sona erdiren Ziştovi Antlaşması’yla son bulmuş ve dostluk dönemi başlamıştır. Osmanlı ile Avusturya askerleri­nin 1. Dünya Savaşı’nda Galiçya cephesinde omuz omuza savaş­maları bu dostluğun en önemli göstergelerinden biri olmuştur.

    Diplomasi-2
    Türkiye Cumhuriyeti Viyana Büyükelçiliği, bugünkü güzergahı 1700’lerde oluşan Prinz-Eugen Caddesi’nde yer alıyor.

    Son 100 yıllık dönemi esas al­dığımızda önemli kilometre taş­larından birinin 28 Ocak 1924’te imzalanan “Türkiye-Avusturya Dostluk Anlaşması” olduğunu söylemek mümkündür. Öte yan­dan, 15 Mayıs 1964 tarihli “Türki­ye-Avusturya İşgücü Anlaşması” da önemli bir dönüm noktasıdır. Sözkonusu anlaşmanın imza­lanmasına müteakip binlerce vatandaşımız Avusturya’ya göç etmiştir. Bu yıl sözkonusu iki an­laşmadan birinin 100. yılı, diğe­rinin de 60. yılı olması vesilesiy­le Viyana’da üst düzey katılımlı etkinlikler düzenledik.

    Avusturya Federal Şansöl­yesi Karl Nehammer’in 10 Ekim 2023’te ülkemize gerçekleştir­diği resmî ziyaret de önemli bir gelişme olarak tarihte yerini aldı. Zira 22 yıl sonra ilk defa bir Avus­turya Şansölyesi Türkiye’yi zi­yaret etti. Şansölye Nehammer, ziyareti kapsamında Sayın Cum­hurbaşkanımız tarafından kabul edildi.

    Avusturya’da yaşayan Türklerin sayısı ve demografik yapısı hakkında bilgi verir misiniz?

    1964’te ülkemiz ile Avustur­ya arasında, Türk toplumunun Avusturya’daki mevcudiyetini sağlayan İşgücü Anlaşması ak­dedildi. Sözkonusu anlaşmanın imzalanmasına müteakip Avus­turya’ya göç eden binlerce vatan­daşımız, ülkenin sosyal, kültürel, ekonomik ve ticari hayatında rol almaya başladı.

    Avusturya-Türk toplumu bugün yaklaşık 350 bin nüfusuyla, Avus­turya’daki en büyük dördüncü toplum olmanın yanısıra, ülkenin en büyük Müslüman topluluğu­dur. Sektörel olarak değerlendir­diğimizde, Türkiye’den Avustur­ya’ya giden yatırımların büyük oranda bankacılık sektörüne yoğunlaştığını görürüz. Avustur­ya’da ikamet eden Türk kökenli insanlarımızın bugün faaliyet gösterdiği başlıca sektörler, gıda, lojistik, turizm, sağlık, eğitim ve ulaşım alanlarındadır.

    Türk firmalarının Avusturya’da daha etkin olması için projeleriniz nelerdir?

    Avusturya İstatistik Kurumu’nun 2023 dış ticaret verilerine göre, Avusturya’nın Türkiye’den itha­latı 2.8 milyar Avro, Türkiye’ye ihracatı ise 2.3 milyar Avro. 2023’te Türkiye’nin Avusturya’ya ihracatında ilk sıralarda giyim eşyaları, elektrik dağıtım dona­nımı (teller, kablolar, izolatörler, bağlantı parçaları), alüminyum ve alüminyum ürünleri, mo­torlu yolcu taşıtları, demiryolu taşıtları, taze/kuru meyve ve kabuklu yemişler gibi ürünle­rin geldiği görülmekte.

    Aynı dönemde, ülkemizin Avusturya’dan ithalatında al­kolsüz içecekler, motorlu yol­cu taşıtları, suni lifler, makine ve cihazlar, diğer metal eşyalar (kilit, zincir, yay, fermuar, dikiş, nakış aletleri vb.), elektrikli ma­kinelerin aksam ve parçaları gibi ürünleri görüyoruz. Şirketleri­mizin ihracata hazırlanması ve uluslararası pazarlarda rekabet avantajı kazandırılması; tasa­rım ve kurumsal kapasitelerinin güçlendirilmesi; ürünlerimi­zin yurtdışında tanıtımı-pa­zarlanması-tutundurulması ve markalaşmasının desteklen­mesi amacıyla ihracat ve e-ih­racat destekleri; hizmet sektö­rü destekleri ve yurtdışı teknik müşavirlik destekleri Ticaret Bakanlığımızın öncülüğünde gerçekleştiriliyor.

    Avusturya öteden beri dünyanın en önemli sanat merkezlerinden biri. Avusturya’da sanata yapılan yatırımlar ve bu alandaki etkinliklerden bahseder misiniz?

    Avusturya bildiğiniz gibi, devlet müzeleri, özel müzeleri, sanat ga­lerileri, tiyatro ve opera salonları ve düzenli olarak gerçekleştirilen onlarca festivalleriyle ziyaretçi­lerine sanat ve kültür alanında önemli imkanlar sunan bir ülke.

    Diplomasi-3
    Ortalarında kadın figürünün yer aldığı vazodan çıkan çiçekler, iki yanda melek kabartmalarıyla bezemeli neoklasizm üslubundaki dekorasyon, büyükelçilik binasının ihtişamlı detaylarından.

    Avusturya’nın sahip olduğu bu özellikler, Johann Strauss, Jo­seph Haydn, Wolfgang Amadeus Mozart ve Franz Schubert gibi müstesna sanatçıların bu toprak­lardan çıkmasına olanak sağ­lamış. Bu yönüyle Viyana başta olmak üzere yılın her döneminde Avusturya genelinde festivaller düzenlenmekte, tiyatro, müzi­kal, bale ve opera gösterileri ger­çekleştirilmekte, sanata ilgi du­yan insanlara zengin olanaklar sunulmakta; Türk sanatçılar da verdikleri konserlerle Viyana’da beğeni kazanmaktadır.

    Uzun yıllar Habsburg haneda­nının yerleşim yeri olan Viyana, tarihsel süreç içinde Avrupa’nın kültürel, sosyal ve siyasal mer­kezlerinden biri hâline geldi. Bu durum şehre farklı bir doku ve nitelik kazandırmış. Coğrafi ko­numu ve birçok imparatorluğa yıllarca başkentlik yapmış olma­sından dolayı gerek mimari ge­rekse kültürel açıdan Avrupa’nın en güzel şehirlerinden biri. Ta­rihî dokunun korunmasına veri­len önem dolayısıyla şehrin hâlâ Habsburg hanedanının izlerini taşıdığı görülmekte.

    Ülkemizin tanıtımını yapmak için ne tür organizasyonlar gerçekleştiriliyor?

    Ülkemizin Avusturya’daki ta­nıtımına katkı sağlanması, ülke olarak tarihî önem taşıyan gün­lerimizin anılması, Avusturya ile olan ilişkilerimizde önem atfet­tiğimiz dönüm noktalarının usu­lüne uygun şekilde kutlanma­sı amacıyla, düzenli aralıklarla etkinlik ve programlar gerçek­leştirmekteyiz. Bahsekonu etkin­liklerimizin özellikle son dönem­de karşılıklı ziyaretlerle birlikte ivme kazanan Türkiye-Avustur­ya ilişkilerine de katkı sağladığı­na inanmaktayız.

    30 Ekim 2023’te Viyana’nın en görkemli mekanlarından Palais Lihtenştayn Sarayı’nda cumhu­riyetimizin kuruluşunun 100. yılı vesilesiyle bir resepsiyon düzen­ledik. Etkinlikte Antakya Mede­niyetler Korosu sahne aldı. Avus­turya hükümetini temsilen onur konuğu Çalışma ve Ekonomi Ba­kanı Martin Kocher’di.

    Türkiye-Avusturya Dostluk Anlaşması’nın 100. yıldönümü vesilesiyle 30 Ocak 2024’te büyü­kelçiliğimizde bir etkinlik dü­zenledik. Avusturya’daki siyaset, bürokrasi, medya, diplomasi ve iş dünyasının yoğun ilgi gösterdi­ği etkinliğe, onur konuğu olarak Avusturya’nın Kadın, Aile, Uyum ve Medya Bakanı Susanne Raab katıldı.

    21-27 Mayıs 2024’te gerçekleş­tirilen Türk Mutfağı Haftası kap­samında, büyükelçiliğimizde bir yemek daveti tertipledik. Etkin­liğimize iktidar partisi ÖVP’nin Genel Sekreteri ve Ulusal Meclis Milletvekili Christian Stocker’in yanısıra siyaset, bürokrasi, diplo­masi ve sanat dünyasından önde gelen isimler katıldı.

    Aile ve Sosyal Hizmetler Ba­kanımız Mahinur Özdemir Gök­taş’ın da katılımıyla Türkiye-A­vusturya İşgücü Anlaşması’nın 60. yıldönümü vesilesiyle Yurtdı­şı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ile birlikte Viyana’da yine Palais Lihtenştayn Sarayı’n­da 28 Mayıs 2024’te bir etkinlik düzenledik. Bu etkinliğe Avus­turya Hükümeti’ni temsilen Fe­deral Kadın, Aile, Uyum ve Medya Bakanı Susanne Raab katıldı.

    Öte yandan, Viyana Yunus Emre Türk Kültür Merkezi aktif olarak faaliyetlerine devam et­mekte ve çeşitli dönemlerde kül­tür ve sanat alanında etkinlikler düzenlemekte.

    Türkiye ve Avusturya’nın karşılıklı turistik ziyaret hacmi nedir? Turizm faaliyetleri için ne gibi çalışmalar yapılıyor?

    Ülkemiz, turizm açısından dün­yanın önde gelen destinasyon­larından biri olarak Avusturyalı turistler tarafından da yılın her döneminde büyük ilgiyle tercih ediliyor. 2010-2023 arasında­ki döneme bakıldığında en fazla turist 2011’de 528.966 seviyesiyle gerçekleşmiştir. Geçen yıl Avus­turya’dan ülkemize gelen turist sayısı 500 bin civarındadır. Kül­tür ve Turizm Bakanlığı’nın bu yıl için hedeflediği rakam 525 bin seviyesindedir.

    Ülkemizi Avusturyalı turist­ler açısından ilgi çekici kılan bir diğer husus, Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nün uzun yıllardır kazı çalışmaları yürüttüğü Efes’tir. Ülkemizin arkeolojik zenginlik­lerinin de turistlerin epey ilgisini çektiğini söyleyebiliriz.

    Diplomasi-4
    Büyükelçilik binasının en güzel odalarından “Osmanlı Odası” adı verilen alanda, Sultan 5. Reşad’ın askerî bahriye üniforması ve elinde kılıcıyla tasvir edildiği bir yağlıboya tablo bulunuyor.
    Diplomasi-5

    Türkiye’nin turizm alanın­daki tanınırlığının arttırılma­sı amacıyla da çeşitli çalışmalar yürütülmekte. Kültür ve Tanıtma Müşavirliğimiz Avusturya’da bu­lunan seyahat acenteleri ile bir­likte reklam çalışmaları gerçek­leştiriyor; Avusturya’da bulunan üniversitelerin arkeoloji bölüm­lerine özel ağırlama programları düzenleniyor.

    Diğer taraftan, tanıtım faa­liyetlerimizin yürütülmesinde çağın bir gereği olarak teknoloji­nin bütün imkanlarından fayda­lanıldığını, özellikle sosyal med­yada ülkemizin tarihî, doğal ve kültürel zenginliklerinin, ayrı­ca tesislerimizin yüksek hizmet kalitesinin yansıtılmasına özen gösterildiğini söyleyebilirim.

  • Her Spartalı asker doğar ve bir daha kendine gelemez!

    Her Spartalı asker doğar ve bir daha kendine gelemez!

    Spartalılar, “300 Spartalı” filminden de bilindiği gibi asker bir millet. Asker bir millet derken, öyle militarist falan değil, düz asker. Yani Spartalılarda çiftçi, kuruyemişçi, demirci, terzi, yeminli mali müşavir, influencer, AI mühendisi falan yok; hepsi asker. Oğlan çocukları henüz 6-7 yaşında kışlaya alınıyor ve evlenene kadar kışladan çıkmıyor. 30 yaşına kadar yaşananlar bir yana, evlendikten sonra da dertler bitmiyor.

    Vatani görevini yerine getiren her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gibi, bendeniz de hayatımın bir kısmını sabah akşam “Her – – Türk – – Asker – -Doğar” Komando Yürüyüş Kararı! (allegro) ve “Her-Türk-Asker- Doğar” diye bağırarak geçirdim. Önce her sol ayak vuruşunda sloganın bir kelimesini bağı­rıyor, daha sonra başımızdaki komutanın “Komando Yürüyüş Kararı sayılacaaaaak! Say!” komutuyla beraber her adımda bir kelime olarak iki kat hızla­nıyorduk. Tabii sevgili ailemin bana seçtiği isim hasebiyle öyle çok da asker doğmadığımı söylemek mümkündü; neticede isim uyumsuzluğu yüzünden daha en başından kariyer imkanlarımın kısıtlı olduğu bir alandı askeriye.

    Adın Volkan olur, Bora olur, Şahin olur tamam. Bak ne güzel: Şahin Paşa! Volkan Yüzbaşı! (Ya da Ali Recan’ın eşsiz eserin­deki gibi Yüzbaşı Volkan) Bora Teğmen! Ama şimdi Allah için şurada 40 kişiyiz, birbirimizi biliriz; herhangi bir alayda “Barış Paşa denetlemeye geli­yormuş!” dense mi er ve erbaş hareketlenir, kendisine çeki dü­zen verir, korkar; yoksa “Yalçın Paşa geliyormuş!” dense mi? Hayır ilk cümlenin sonundaki ünlem bile ironi ünlemi gibi.

    Ya çok sıcak ya da çok soğuk (ılıman iklimde askerî birlik tesisinin yasak olduğuna dair bir gizli genelge olabilir) Polatlı günlerinde, kimi zaman kasa­banın da sokaklarını arşınla­yarak dosta güven, düşmana korku ve kasaba sakinlerine rahatsızlık verirken aklımdan geçen şeyler şöyleydi: “Madem ki asker doğuyoruz, neden bu işi öğretmek için hayatımızın bir kısmında bizi kampa alıyorlar? Yoksa asker doğmuyor muyuz? Bu Ahmet’in ensesi amma kı­zarmış lan böyle. Hass. ayağım karışmış, nasıl yapıyorduk? Bir sekme hareketi vardı…”

    Sonra gerçekten asker doğan, hadi doğmasa da ana sınıfında askere alınıp ömür boyu da askerlik yapan milletler olduğu geldi aklıma. Eh, ancak başkalarının felaketlerine sığı­narak avutmaz mıyız kendimizi en çok? Askere alındığım o ilk an ve o anı takip eden şan ve şe­refle dolu 360 gün, Spartalıları düşünerek avuttum ben de kendimi.

    Spartalılar, “300 Spartalı” filminden de bilindiği gibi asker bir millet. Asker bir millet der­ken, öyle militarist falan değil, düz asker. Yani Spartalılarda çiftçi, kuruyemişçi, demirci, terzi, yeminli mali müşavir, influencer, AI mühendisi falan yok; hepsi asker. Diğer işleri de ya köleler yapıyor (Sparta vatandaşı değilsen otomatik­man kölesin zaten diye kalmış aklımda) ya da kadınlar. Sparta vatandaşlarının, Sparta ülke­sinde asker olmaktan başka hiçbir seçenekleri yok. Oğlan çocukları henüz 6-7 yaşında kışlaya alınıyor ve evlenene kadar kışladan çıkmıyor. Örgün eğitimin şahikasına çıkmışlar anlayacağınız bundan 2.600 sene önce. Kışla derken, gerçekten kışla; öyle kafa izni, bayram izni, çarşı izni falan yok. Üstelik öyle aman aman bir kumanya da yok. Hatta bilerek çok az yemek veriyorlar ki çocuklara, bunlar bir şekilde çalarak-çırparak karınlarını doyurmayı öğrensin. Ha, çocukları çalmaya teşvik edi­yorlar ama çalmak yine yasak; yakalanırlarsa yiyorlar sopayı. Çalmak serbest, yakalanmak yasak! Manyak ediyorlar çocukları resmen.

    HafizaiBeser

    İlkokul bitince, çocuk 11-12 yaşına geldiğinde falan, bin türlü başka kepazelik de ya­şanıyor ama yeri burası değil. 17-18 yaşlarında ise hem asker hem de vatandaş olmaya hak kazanmış Spartalı oğlanla­rı tekrar sınava alıyorlar. Eğer sınavı veremezsen, tekrarı da 10 yıl sonra bu arada. İkinci defa kalırsan zaten yandın; keriz gibi köle oluyorsun falan. Tabii daha teferruatı vardır da, aklımda öyle kalmış.

    Neyse; vatandaş olan Spartalıları evlendirme vakti geldiğinde -ki o da yanlış hatır­lamıyorsam 30 yaşında falan-bir hanım hanım kız seçiliyor. Kız da en az 20 yaşında; çünkü Spartalılarda erken yaşta evlilik zinhar yasak. Bakın bu açıdan çağının hayli ilerisinde bir topluluk. Kızlar da şimdi Allah için iyi eğitim alıyor; o dö­nem benim bildiğim, Yahudiler dışında tamamı okuma-yazma bilen ve aynı zamanda mal-mülk sahibi olabilen tek kızlar Sparta kızları.

    E ama şimdi 30 yaşında, o güne kadar eline kadın eli değmemiş, bütün bir kışla hayatı hemcinsleriyle geçmiş, 20 yaşını doldurduktan sonra orada-burada cenk etmiş bir adam, çat diye bir kızla evlen­dirilince ne oluyor? Adamcağız yabancılık çekmesin diye düğün gecesi kızcağızın lepiska saçlarını asker gibi sıfıra vuruyorlar; üzerine de asker rubaları giydiriyorlar, gerdeğe öyle giriyorlar.

    Tabii kadınlar açısından da durum öyle ballı-börek değil. Kendi eşinden çocuğu olmayan birinin, gidip daha önce eşi sağ­lıklı çocuk doğurmuş arkada­şından “bir çocukluk” karısını rica etmesi hayli olağan. Ya da sorun kendindeyse karısından rica ediyor; hamile kalmak üzere birini ayarlıyorlar. Yani ama isteyerek, ama zorunlu, bir “Handmaid’s Tale” durum­ları sözkonusu. Spartalı kızlar ve oğlanlar için gerçekten üzgünüm ama dedim ya, şan ve şeref dolu askerliğim süresince gerçekten asker doğmadığıma; Spartalılar gibi asker bir millet olmadığımıza şükrediyorum.

  • 1.Dünya Savaşı’na doğruTürkiye’nin son 100 günü…

    1.Dünya Savaşı’na doğruTürkiye’nin son 100 günü…

    Batı cephesinde 28 Temmuz 1914’te başlayan -o dönemki adıyla- Büyük Savaş’a, Osmanlı Devleti yaklaşık 100 gün sonra, 30 Ekim’de resmen dahil olacaktı. Bu kritik süreç, 4 yıldan fazla sürecek ve sadece Türkiye’yi değil dünyayı değiştirecek gelişmelere sahne olacaktı. 1. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde yaşanan kritik hadiseler ve analizi.

    Osmanlı Genelkurma­yı’nın en parlak subayla­rından biri sayılan İstih­barat Şubesi Başkanı Kâzım Bey (Karabekir), Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand’ın Saraybos­na’da öldürüldüğü 28 Haziran 1914 tarihinde Paris’teydi. Birkaç gün önce çeşitli temaslarda bulunduğu Berlin’den buraya gelmişti ve savaş dumanlarının henüz sarmamış olduğu ışık­lar içindeki kentte insanların şen-şakrak eğlendiğini görerek şaşırmıştı. Suikastın ertesi günü Paris büyükelçimizi ve orada bulunan ataşe ve diğer görevli­lerimizi de fazlasıyla endişesiz buldu. Herkes “bundan büyük bir şey çıkmaz” rahatlığındaydı.

    Bu kaygısızlıktan rahatsız olan Kâzım Bey, seyahatini kısa keserek ülkeye dönerken uğra­dığı Budapeşte’de ise farklı bir ruh haliyle karşılaştı. Avustur­ya-Macaristan İmparatorluğu daha şimdiden savaş havasına girmişti. 14 Temmuz sabahı İs­tanbul’a dönünce derhal Genel­kurmay’a koştu ve Enver Paşa’ya savaşı niçin kaçınılmaz gördü­ğünü nedenleriyle anlatmaya koyuldu. Enver Paşa her zaman­ki hâliyle, biraz gülümseyerek, adeta “anlat anlat, heyecanlı oluyor” dercesine onun endişe­lerini dinledi.

    1914 Temmuz ortasında bile, hiç kimse Osmanlı Devleti’nin de barış içindeki son günlerini yaşadığını bilemezdi. Birkaç gün sonra İstanbul dahil bütün başkentlerde büyük bir telaş gözlenecek, Kâzım Bey haklı çıkacak, dünya tarihinin o güne kadar yaşadığı en büyük, en geniş, en ölümcül savaş, Büyük Savaş başlayacaktı.

    Kriz kendi kargaşası içinde gelişirken İstanbul’da hükümet bölünmüştü. Rusların Kara­deniz’de Boğazlar’ın işgaline yönelik bir kolordu hazırlamala­rı bütün diğer endişelerin önüne geçiyordu ama, buna karşı izle­necek yol konusunda düşünce­ler farklıydı. Enver Paşa, fiilî bir savaş durumunda Almanların kısa süre içinde zafer kazana­cağından emindi; dolayısıyla Almanya ile ittifakı Balkanlar ve Ege’deki kayıpların bir kısmı­nın geri alınması için yegane şans olarak görmekteydi. İtilaf Devletleri’nin kazanacağına inanan diğer üyeler ise İngilte­re ve Fransa’ya yanaşmak için teşebbüs halindeydi. Bir diğer grup ise tarafsızlık veya silahlı tarafsızlık peşindeydi. Talat Bey’in Ruslar tarafın­dan geri çevrilmesinden sonra, Temmuz ortasında Cemal Pa­şa’nın da Fransızlar tarafından reddedilmesini takiben Alman ittifakına taraftar olanların eli güçlendi. Esasen Enver Paşa Temmuz’un 22’sinde hükümete haber bile vermeden Almanlara bir öneride bulunmuştu ama Berlin’den hemen bir “evet” gelmemişti.

    AskeriTarih-3

    Almanlar da Osmanlı Dev­leti’yle ittifak konusunda ikiye ayrılmıştı. Özellikle 1914 yazına doğru Türk-Alman ilişkileri hiç de iyi sayılmazdı. Balkan felaketi Türkiye’nin müttefik olarak değerini azaltmıştı ve İstan­bul’daki Almanya Büyükelçisi Von Wangenheim savaşta yük olacağımızı, yarardan çok zarar getireceğimizi ileri sürmektey­di. 18 Temmuz günü Berlin’e şu raporu gönderdi:

    “Şüphesiz ki Türkiye uygun bir müttefik olamayacaktır. Müttefiklerinden tek istedikleri, karşılığında hiçbir şey verme­den onların yükünü üstlenme­leridir. Üçlü İttifak’ın politikası, ileride şayet Türkler büyük bir güç sahibi olurlarsa, ilişkileri iplerin kopmayacağı bir şekilde tutmak olmalıdır.”

    Ne var ki 24 Temmuz’a gelin­diğinde, askerî gereksinimler tarafların düşüncelerinde daha ağır basmaya başladı. Hanedan bağı dolayısıyla Yunanistan’a yakınlık duyan Kayzer Will­helm, Rusya’nın piyonu sayılan Sırbistan’a karşı Bulgaristan, Romanya ve Türkiye’yi içerecek bir birlikteliğin Avusturya-Ma­caristan’ın da istediği bir şey olduğunu biliyordu; Sırbistan’ın hızlı bir yenilgiye uğratılma­sı bunu sağlayabilirdi. Ayrıca İstanbul’da bulunan Liman von Sanders, Türkiye’nin birkaç ay içinde en az 4 kolordu hazırla­yabileceği kanısındaydı. Buna rağmen Dışışleri Bakanı Jagow ve Wangenheim, Türkiye ile ittifaka hâlâ razı olmamışlardı. Ayrıca Türkiye, hemen Ağustos ayında savaşa hazır olamaya­caktı ve sonrası için de kaynak­ları çok yetersizdi. Ancak savaş başlamadan 1 hafta kadar önce Willhelm ağırlığını koydu ve Türkiye ile ittifak yapılmasını emretti.

    1914 Temmuz ayı boyunca Kâzım Bey, İngilizlerin Türkiye için yapımı tamamlanan gemi­leri teslim etmeyeceği korkusu içindeydi. Ayrıca uzun süredir, İstanbul’a yapılacak muhte­mel bir Rus çıkarmasının nasıl engellenebileceğini düşünü­yordu. Günümüzdeki 25 kadar ilimiz sınırları içinde yaşayan Ermenilerin, sözde reformlarla bu bölgelerden kopartılması da fiilen gündemdeydi. Nitekim bu amaçla Norveçli Hoff ve Hollan­dalı Westenek çok geniş yetkile­re sahip genel müfettiş sıfatıyla atanmışlardı (Neyse ki savaş çıkınca bu ertelendi. Hoff sadece bir defa Van’a gelip gitmiş, Wes­tenek ise işe başlayamamıştı. Böylece ülke, utanç verici bir felaketten kurtuldu).

    Karadeniz’de ise, İngiltere’de yaptırılan iki güçlü gemi Rusları engelleyebilecek yegane faktör olarak görülmekteydi. İngilizler, Rusya ile arayı iyi tutma gere­ğini de gözönüne alarak, Sultan Osman ve Reşadiye ana muha­rebe gemilerinin teslimatını ge­ciktirdi. Nihayet 29 Temmuz’da (savaşın resmen başlamasından 1 gün sonra) Churchill, gemilere elkonulduğunu açıkladı. Söz­leşmeye göre savaş durumunda İngiltere’nin böyle bir hakkı vardı ama, Osmanlı Devleti henüz savaşa dahil olmamıştı ve gemileri teslim alacak Türk mürettebat da birkaç gün önce yola çıkarılmıştı.

    AskeriTarih-1
    Arşidük Ferdinand ve hamile karısını vurarak öldüren 19 yaşındaki Gavrilo Princip, suikasttan hemen sonra yakalanmıştı.
    AskeriTarih-2
    28 Haziran’da öldürülen Avusturya Macaristan Arşidükü’nün kanlı üniforması bugün Viyana’daki askerî müzede sergileniyor.

    İngiltere ve Rusya’nın çıkarı Türkiye’yi tarafsız tutmak ol­masına rağmen, gerek Yuna­nistan’a yakınlıkları gerekse de Rusya’nın ısrarıyla gemilerin alıkonması, Türkiye’yi Üçlü İttifak safına yaklaştıracaktı. Eylül ayında İngilizler ve Ruslar, Türkiye’ye tarafsızlık koşuluyla toprak bütünlüğünün koruna­cağı garantisi verdiler; hattâ bir ara gemilerin verilmesi bile düşünüldü ama artık olaylar rayından çıkmaya başlamıştı. Halkın bağışları ve dış borç­lanma birleştirilerek 7.5 milyon Sterlin gibi muazzam bir meblağ ödenen gemilere elkonulma­sı Türkiye’de büyük bir infial yarattı. Üstüne üstlük, Tem­muz’un son günlerinde İngiliz­lerin gemilere elkoymaya karar verdikten sonra dahi “teslim için son taksiti ödeyin” demeleri; bu taksitin ödenmesi; ancak elkoy­manın mürettebat yola çıktık­tan sonra açıklanması büyük bir rezaletti.

    22 Ağustos günü İstanbul gazeteleri bir hükümet tebliği yayımlayarak gemilere elko­yulmasını gasp olarak niteledi ve şiddetle kınadı. Aynı gün İs­tanbul’daki İngiliz Büyükelçiliği üzüntüsünü bildirdi; gemilerin geri verilebileceğini söylediyse de elbette hem gemilerin hem de paranın üzerine yatılacaktı.

    Aslında Türkiye ile Alman­ya, 2 Ağustos gibi çok erken bir tarihte ittifak yapmıştı. Bunun sadece 4 kişinin (Sadrazam Sait Halim, Dahiliye Nazırı Talat, Harbiye Nazırı Enver ve Meclis Başkanı Halil) bilgisi dahilinde yapılmış olması; bırakın Mec­lis’i, hükümetin diğer üyeleri­nin bile haberdar edilmemesi elbette dehşet vericiydi, yöne­timdeki kaosa işaret ediyordu. Zaten sonraki günlerde Enver Paşa hariç tüm İttihatçı liderle­rin şaşkın bir şekilde sağa-sola koşuşturmaları, yönetim zaafını bir defa daha göstermişti.

    Olan olduktan sonra yine Enver Paşa hariç diğer İttihatçı­lar, yapılan yanlışlığı geç de olsa farkettiler; Almanya ile yapılan antlaşmanın ülkeyi karşılıksız olarak büyük bir riske soktuğunu belirterek bir dizi taahhüt iste­diler. Wangenheim ise o safhada Türkiye’nin savaştan sonra Bal­kanlar’da, Mısır’da, Kafkasya’da­ki isteklerini ve diğer taleplerini reddedecek değildi; hiçbir resmî taahhüt altına girmeden, şahsi bir mektupla Ege adalarının Türkiye’ye iadesi dahil bunları yuvarlak bir şekilde geçiştirdi.

    İngiltere ve Fransa ise, toprak bütünlüğünden başka hiçbir vaatte bulunmadan Türkiye’nin tarafsızlığını istiyorlardı ve Rus­ya’yı küstürmemek için herhangi bir taahhütten kaçındı. Onların Türkiye’ye karşı bu art niyetli tutumları, İstanbul’un Alman­ya tarafında savaşa girmesini kolaylaştıracaktı. Bu tutumları sadece savaşın değil, sonraki gelişmelerin de kaderini değiş­tirecek; Boğazlar’ın kapanması Rusya’nın yıkımına yol açacaktı. Elbette bunu o günlerde kimse öngöremezdi.

    AskeriTarih-4
    Halkın bağışları ve dış borçlanmayla İngiltere’ye yaptırılan Sultan Osman dretnotu elkonulduktan sonra HMS Agincourt adı verilerek İngiliz donanmasına katılmış ve savaş başladıktan sonra Almanlara karşı kullanılmıştı.

    10 Ağustos 1914’te, Alman Akdeniz filosunun iki kruvazörü Çanakkale’den içeri alınınca İngiltere ve Rusya bundan fazla­sıyla rahatsız oldu. Her ne kadar Osmanlı Devleti bunların satın alındığını ve mürettebetının de­ğiştirileceğini söylese de, bunun göstermelik olduğunu herkes biliyordu. Goeben’in adı Yavuz, Breslau’nun Midilli olarak değiş­tirildi, ancak gemiler kesinkes Amiral Souchon’un komutasında olacaktı; o da emirleri Berlin’den alacağını gizlemiyor ve Wangen­heim bunu Osmanlı hükümetine ayrıca bildiriyordu.

    İstanbul’daki İngiliz, Rus ve Fransız temsilcilerinin büyük tepkilerine rağmen, Souchon ara sıra Boğaz’dan Karadeniz’e çıkıp bir tur atıyordu ki; bir gün Sadra­zam Sait Halim Paşa, Yeniköy’de­ki yalısına gelen elçilere “buna izin vermeyiz” derken, Yavuz önlerinden geçerek Karadeniz’e doğru seyretmişti! Souchon ip­lerin elinde olduğunu ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa’yı da takmadı­ğını göstermekten hoşlanıyordu.

    AskeriTarih-5
    Goeben zırhlısı İstinye limanında.

    Aynı günlerde İtalyanlar da Üçlü İttifak’a dahil olmasına rağmen savaşa girmiyor ve nasıl taraf değiştireceğini düşünü­yordu. Nitekim bu ülke “hiçbir savaşı girdiği tarafta bitirmeme” şöhretini kazanma yolunda ilk adımını atacak ve İtilaf Devletle­ri’ne katılacaktı. Her iki tarafın da peşinde koştuğu Sofya ve Bükreş ise yabancı heyetleri ağırla­maktan bitap düşmek üzereydi. Sonuçta savaşı başlatan kriz Balkanlar’da çıkmıştı ve bu iki ülkenin tarafsızlığı veya hangi tarafı seçecekleri özellikle Tür­kiye için hayati öneme sahipti. 15 Ağustos günü Talat ve Halil Beyler apar-topar bir otomobile atlayıp Sofya’ya gittiler. Bulgarlar ile onları kesin taahhüt altına sokmayan ve birçok koşula bağlı kalacak bir antlaşma imzaladı­lar. İki devlet adamı oradan da Romanya’ya koşturdular ama, yine elle tutulur bir sonuç elde edemediler.

    Bulgaristan uzun süre savaşa girmeyecek, nihayet 1915’in Ekim ayında Rusya’nın yeni gözdesi olan Sırbistan’a hücum edecekti. Romanya ise 27 Ağustos 1916’da tarihî emeli olan Transilvanya’yı almak için Habsburg İmparatorluğu’na hücum edinceye kadar savaş dışında kalacaktı. Böylece Ça­nakkale muharebelerinin kritik günlerinde Almanya’dan Türki­ye’ye Bulgaristan veya Köstence üzerinden çok az yardım gelebi­lecek; Akdeniz üzerinden, deniz yoluyla da herhangi bir sevkiyat imkanı bulunmadığı için, Türk askeri Gelibolu Yarımadası’n­da büyük bir silah-mühimmat sıkıntısı çekecekti. Bulgaristan yolu açıldığı zaman (Ekim 1915), Çanakkale muharebelerinin tayin edici vuruşmaları zaten geride kalmıştı.

    AskeriTarih-6
    Geminin adı Yavuz olarak değiştirilip Osmanlı bayrağı çekildikten sonra, Alman mürettebat fes giyerek poz vermişti.

    Goeben ve Breslau’nun İngiliz filosunu atlatıp İstanbul’a sığın­mayı başarması ve Türkiye’nin Almanya ile yakınlaşması, Donanma Bakanı Churchill’i çileden çıkarmıştı. Boğazlar’dan geçerek Marmara’ya girilmesi ve İstanbul’un teslim alınmasını planlamaya o günlerde başladı, 27 Ağustos ve 8 Eylül 1914’te, gemiler Ege’ye çıkarsa, hangi bayrak altında olurlarsa olsunlar ateş edilmesi talimatı verdi. 25 Eylül’de ise, gemileri elinden ka­çıran Troubridge’in yerine gelen Amiral Carden’e, gördüğü her Türk gemisine ateş etme emrini verdi.

    Hemen ertesinde, Türkiye’ye karşı büyük bir abluka başlatıldı. Bu durum Türkiye’nin tarafsızlığı için çalışan diplomatların elini zayıflattı ve savaşın kaçınılmaz olduğuna dair kuvvetli bir işaret olarak görüldü. İngilizler Aba­dan’ı korumak üzere hazırladık­ları Hindistan 6. Poona Tümeni’ni de Irak’a müdahaleye hazırlık olarak Ekim ayında Bahreyn’e gönderdi. Bu arada Ruslar da Ermeniler arasında propaganda yapıyor ve bu da Araplar arasın­daki İngiliz propagandasıyla bir­leşerek Osmanlı Devleti’ne karşı tehditleri arttırıyordu. Böylece, İstanbul’daki tarafsızlık yanlı­ları da Almanya’ya yanaşmak­tan başka bir çare kalmadığını düşünmeye başladı. Almanya için şimdi tek bir hedef kalmıştı: Türkiye ile ittifak sağlamışlar­dı ve artık yapılacak şey onu savaşa sokmaktı. Souchon bunu sağlayacakı ve Churchill de bunu kolaylaştırmıştı.

    AskeriTarih-7
    Osmanlı Devleti 2 Ağustos 1914’te seferberlik ilan etti. Kararı halka duyurmak için asılan sokak afişlerinde: “Asker olanlar silah başına” deniyordu.
    AskeriTarih-8

    9 Eylül 1914’te, Osmanlı hükü­meti, Kanunî zamanından beri süregelen kapitülasyonların, yani yabancılara verilmiş olan ticari ayrıcalıkların kaldırıldı­ğını, 1 Ekim sabahı yeni gümrük tarifelerinin geçerli olacağını ilan etti. Maliye Bakanı Cavit Bey’in hâtıralarında hadise şöyle anlatılır:

    “Wangenheim ertesi sabah geldiğinde kudurmuş gibiydi… sanki konuşmuyor havlıyor, teh­ditler savuruyordu… bunu onlara danışmadan nasıl yaparmışız… ‘Müttefikler Boğazlar’ı zorlarsa artık size yardım etmeyiz, askerî heyeti alıp gideriz, hattâ Ruslarla savaşı durdurup size karşı barış yaparız… bugün öğleden sonra tüm sefirler toplanıp size nota vereceğiz, zaten siz de savaşa girme sözünde durmuyorsunuz …’ vs. vs”.

    İki saat süren “kudurukluk­ları” sakince dinleyen Cavit Bey, Alman elçisini “bildiğinizi yapın” diye uğurladı ama sonuçta bir şey değişmedi; sadece Alman­ların Türkiye’ye bakışı bir defa daha sergilenmiş oldu. Bu arada hükümet boş bir Hazine’yle (o günlerde Hazine’de sadece 92 bin altın lira bulunuyor, maaşlar bile gecikmeyle verilebiliyordu) seferberliği tamamlamaya çalışı­yor; askerler toplanma yerlerine ancak yürüyerek gidebilirken kaderleri Enver ve Souchon tarafından örülüyordu. Yaklaşık 1 milyonu bir daha evlerine döne­meyecek, yokluk ve hastalıktan ölenlerin sayısı muharebede hayatını yitirenlerden bir buçuk kat fazla olacaktı. Almanya’dan taksitlerle gelecek olan 5 milyon altın ise sadece birkaç aylık savaş masraflarına yetecekti. Nihayet 29 Ekim sabahı Souchon, sadece Enver Paşa’nın bilgisi dahilinde Karedeniz’deki Rus limanlarını bombalayarak Osmanlı Devleti’ni de batıracak savaşı başlattı. O gün Kurban Bayramı’nın arifesiydi ve Osmanlı ricali savaşa girdiklerini ertesi gün bayramlaşma sıra­sında öğrenebilecekti. Tam bir oldu-bittiydi yaşanan.

    Peki Osmanlı Devleti’nin bu savaşta tarafsız kalması müm­kün müydü? Bu, hiçbir zaman bitmeyecek bir tartışmadır. Rus Ordusu, Kafkasya sınırına bizden çok daha güçlü bir yığınak yap­mıştı ve savaşa dahil olmamızla birlikte hemen ileri harekata geç­ti. İngilizler de derhal Irak’a asker çıkardı, limanları işgale başladı. Yani onlar çok daha hazırlıklı ve güçlüydü ve çok muhtemeldir ki her durumda tarafsızlığı tanıma­yacaklardı.

    AskeriTarih-9
    Seferberlik ilanı ile askere alınan ve cepheye gönderilecek olan gençler Galata Köprüsü’nde, 1914.

    İngiliz ve Rus harekatının hemen gerçekleşmesi, tarafsız­lığın olanaksızlığını savunanla­rın görüşlerini kuvvetlendirir. Buna karşı çıkanlar ise, o sırada ağır Alman baskısı altında olan İngiltere ve Rusya’nın ve ilk aylarda 1 milyon kayıp veren Fransa’nın Osmanlı tarafsızlı­ğını tanıyacaklarını ileri sürer. Onlara göre zaman kazanılabilir ve en azından savaşa çok daha sonraki bir tarihte girilerek 1914 kışının felaketleri yaşan­maz, ülke topraklarının da o kadar büyük kısmı yitirilmezdi. Kaldı ki savaşa girildiği tarihte (29 Ekim 1914), Almanlar Batı cephesinde Marne’da durdu­rulmuşlar ve beklenen kolay zafer umudunun kalmadığı belli olmuştu.

    Bununla birlikte, Boğazlar’ın İtilaf Devletleri için hayati önemi, tarafsızlığın sürdürülmesini adeta imkansız kılıyordu. Boğaz­lar açıldığı takdirde ise Rusya’nın güçlenerek harekete geçmesi ka­çınılmazdı. Sonuçta, Rusya’daki rejimin çökerek 1917 Devrimi’nin yaşanması ve Türkiye üzerindeki baskısının kalkması; esas olarak Çanakkale zaferi sayesinde, İngiltere’nin Rusya’yla coğrafi irtibat kuramaması sonucu mümkün oldu. İşte bir yandan Rus çıkarması endişesi ve Doğu Anadolu’yu koparma girişimleri, diğer yanda da İtilaf Devletle­ri’nin hiç bir vaatte bulunmama­larına karşı Almanların Ege ve Balkanlar’daki bazı kayıplarımızı telafi edeceği yönündeki boş inanç, ahalinin bir kısmı tarafın­dan da benimsenmişti.

    Tüm bunlar gözönüne alı­narak, yine de şu söylenebilir: Şayet Türkiye normal bir yöne­tim işleyişine ve karar mekaniz­malarına sahip olsaydı, bu kriz çok daha iyi yönetilebilir, daha az zararla atlatılabilirdi. Enver Paşa’nın tek başına, denetimsiz, hesapsız işlere girişmesi, yöne­tim kadrolarının inisiyatifini ortadan kaldırdı. Evet, ordunun ıslahı açısından önemli işler yaptı ama, savaşı stratejik ve operatif düzeyde yönetebilecek bir komutan değildi. Son 100 günle ilgili en çarpıcı husus, Osmanlı devlet yönetimindeki dağınıklıktır.

    AskeriTarih-10
    1.Dünya Savaşı’nda İttifak komutanları Enver Paşa ve Kaiser 2.Wilhelm.
  • Bodrum’un düğünlerinden Avrupa’nın caz sahnelerine

    Bodrum’un düğünlerinden Avrupa’nın caz sahnelerine

    Düğünlerde ve meyhanelerde çalan Bodrumlu kemancı Salih Baysal, 1971’de 43 yaşında gittiği İskandinav ülkelerinde sahnelerin tozunu attırmış ve şöhret olmuştu. 3 yıllık Avrupa mesaisinden sonra kalması için yapılan tüm ısrarlara rağmen geri döndü Baysal. Bodrum’da bir ev yapacak kadar para kazanmıştı ve daha fazlasına ihtiyacı yoktu…

    Gazetelerin magazin sayfalarındaki haberle­re bakılırsa, Bodrumlu Kemancı Salih’e “Allah yürü ya kulum demiş”ti ve kendisi “Avrupa’da büyük yıldız” olmuştu. Oysa çok değil, “daha birkaç yıl öncesine kadar meyhanelerde çalıp ekmek parası için didinir dururdu”. Ancak şimdi İsveç tele­vizyonunda programlara çıkıyor, İskandinav ülkeleri başta olmak üzere Avrupa’nın dörtbir yanın­da konserler veriyor, plakları basılıyordu.

    Hakkındaki haberlerin çıktığı 1974’te, doğup büyüdüğü Bod­rum’a “bu defa turist olarak gelen” 46 yaşındaki kemancı, uzaklardayken Bodrum’a, rakıya, çipuraya ve yosun kokusuna hasret kalmıştı.

    Hakkında yazılan bir başka haber; “ne nota ne de okuma yazma biliyor ama Avrupa’yı kendine hayran bıraktı” diyor­du. Oğlu Yalçın Baysal bugün “O haberleri saklamıştık, sonra­dan kaybolup gittiler. O zaman gazetecilerin öyle demek hoşuna gitmiş, uydurmuşlar. Tamam nota bilmezdi, kulaktan çalardı ama babamın okuması yazma­sı vardı; her sabah kahvesini içerken gazetesini mutlaka eline alırdı” diye hatırlıyor o günleri. “Yazmaya gelince… Stockholm’de kalıp tüm Avrupa’yı turlarken biz de burada kendimize yeni ev inşa etmeye giriştik. Zaten babam esas o yüzden gitmişti oralara. Kötü bir evimiz vardı, kazandığı parayı bize yolluyordu, biz de yeni evimizi yapıyorduk. Mektupla ‘şu kadar çimento, kum, demir, taş, tuğla almamız lazım, para gönder’ derdik, o da yollardı. Dön­düğünde bir not defteri çıkardı, hepsini kaydetmiş. ‘Amma çok çimento, demir kullandınız, bak yazdım hepsini’ demişti. Fakat okuyamadım, çünkü eski harf­lerle almış bütün notlarını…”

    Muzik-2
    Salih Baysal (soldan ikinci), kadrosunda yer aldığı Sevda topluluğu ile İsveç televizyonu için verdikleri bir konser sonrası prodüksiyon ekibiyle birlikte bir hatıra karesinde.

    Peki nasıl olmuştu da 1928’de Bodrum-Yalıkavak’ta dünya­ya gelen; çocuk yaşta müzis­yen olmayı kafasına koyup ilk kemanını kendi yapan; arşesini imal etmek için gizlice atların kuyruklarını kesen ve henüz 10 yaşındayken düğünlerde çalma­ya başlayan Kemancı Salih; 40’lı yaşlarının ortasındayken 1972’de gittiği Avrupa’yı fethetmişti?

    İsveç’e gitme kararının alındığı günü, oğlu Yalçın Baysal şöyle anlatıyor: “Bir gün kapı çalındı, Okay’la (Temiz) Maffy (Muvaffak Falay) çıkageldiler. Zaten tanışıyorlardı babamla. ‘Salih hadi seni almaya geldik, İsveç’e gidiyoruz’ dediler. Babam ‘bizim bir ev yapmamız lazım, para kazanır mıyım?’ diye sordu. Onlar da ‘kazanırsın’ deyince ‘Tamam gidelim, ben zaten hep oraları gezmek görmek isterdim eskiden beri’ deyip kabul etti. 2 gün sonra Maffy’nin arabasıyla yola çıktılar.”

    Muzik-1
    Baysal, Anadolu’da yaygın görülen şekilde aşağıya sarkıtarak çaldığı kemanı; uzun saçları, bıyığı ve yüzünden eksik olmayan gülümsemesiyle Avrupa caz çevrelerinde büyük ilgi görüyordu.

    Kemancı Salih o zamana ka­dar Bodrum’dan sadece bir defa, 1944’te askerlik görevini yapmak için Bitlis’e giderken çıkmıştı. 45 yaşına gelene kadar bildiği tek iş de, Bodrum’daki düğünlerde ve meyhanelerde keman çalmaktı. Dünya caz sahnesinde Maffy adıyla tanınan Muvaffak Falay (1930-2022) ve Türkiye cazın kilometre taşlarından İsmet Sıral (1927-1987), 1970’te birlikte Bod­rum’a gezmeye geldiklerinde te­sadüfen başlamıştı bütün hikaye. Falay ve Sıral gece dolaşırlarken denizin dibinde küçük bir balıkçı evinden gelen keman sesiyle ir­kilmişlerdi. Evin dibine gelip açık pencereden içeri baktıklarında masanın başında oturmuş kendi başına keman çalıp demlenen birini gördüler. “Babam içmesini severdi” diyor Yalçın Baysal. “İşe gitmeyip evde olduğu gecelerde ‘Hadi oğlum şu kemanımı ver, bir de git bana şarap al gel’ derdi. Şarabı da kola ya da gazozla ka­rıştırıp içerdi.”

    Kemancı Salih dışarıdan kendisini dinleyen, kim oldukla­rını bilmediği bu iki adamı fark edince içeri buyur etti. Onlar da “hemen geliyoruz” diyerek önce arabalarına gittiler. Sıral’ın flütü, Falay’ın trompeti ve bir de darbu­kaları vardı çünkü. O gece oturup birlikte çalarak sabahı ettiler. Kemancı Salih çok hoşlanmıştı bu yeni tanıştığı iki müzisyenden, “her zaman gelin, gene çalalım” dedi yolcu ederken onları. Mu­vaffak Falay ve İsmet Sıral da çok mutluydular, hatta biraz şaşkın­dılar. Kendisine söyleseler onun için hiçbir şey ifade etmeyecekti ama, herhangi bir keman hocası görse hatalı bulacağı şekilde ke­manı aşağıya doğru eğik şekilde “yanlış” tutan ve arşeyi hiç kal­dırmadan çalan adamın bir nevi “keman çalan Charlie Parker” olduğunu düşünmüşlerdi.

    Muzik-3
    1974’te Bodrum’a döndüğünde hakkında çıkan bir haber.

    Muvaffak Falay bu Bodrumlu kemancıyı hiç unutmadı; fırsatını yakaladığında birkaç defa daha ziyaret etti; onu Okay Temiz’le de tanıştırdı. Falay 1971’de İsveç’te saksofoncu Bernt Rosengren, Gunnar Bergsten ve basçı Gamia Stan’la be-bop çalan bir grup kurmuştu. O yıl Okay Temiz de aralarına katıldı. Temiz’in davulculukta aksak ritimlere olan yatkınlığı, Falay’ın aklına ilginç bir fikir getirdi. Geleneksel Anadolu ritim ve melodilerini caz ile harmanlayacakları bir grup kuramazlar mıydı? Ve bir de solist konumunda yer alacak, tam manasıyla otantik tarzda çalınan bir enstrüman eklenseydi gruba nasıl olurdu? “Mesela bizim Bod­rumlu Salih’i alsak ya!” dedi Okay Temiz’e. Böylece 3 yıl kadar kısa bir süre içinde İskandinav ülke­leri başta olmak üzere Avrupa’da büyük beğeniyle karşılanacak olan ve hâlen ilgi gören 3 albüm kaydeden “Sevda” adını verdikleri grup kurulmuş oldu.

    Bodrum’dan Falay’ın minibü­süyle yola çıktılar; önce İstan­bul’a vardılar; pasaport işlemleri halledildi; bu arada Salih Baysal ilk defa geldiği İstanbul’u dolaştı. Sonra yine karadan uzun bir yolculukla Stockholm’e vardı­lar. Falay yıllar sonra verdiği bir söyleşide Salih Baysal’dan ve bu yolculuktan bahsederken “Kuzey Almanya’da buz tutmuş denizi görünce Salih’in bir çocuk gibi heyecanla uzun uzun seyredişini unutamıyorum” diyecekti.

    Yalçın Baysal babasının yü­zünden o çocuk gülümsemesinin hiç eksik olmadığını anlatırken Falay’la olan ilişkilerinin hiçbir zaman bitmediğini anlatıyor: “Maffy sonraki yıllarda da babamı hep ziyaret etti. 1990’da babam vefat ettikten sonra bile bizi unutmadı; 2 sene önce 92 yaşında kaybettik. Vefatından önce her sene mutlaka bize gelir, 1-2 gün kalır, babamla yaşadık­larını ve onun ne kadar yüksek seviyede bir müzisyen olduğunu anlatırdı.”

    Muzik-4
    Sevda grubunun trompetçisi Maffy (Muvaffak) Falay bazen fotoğraftaki gibi darbukaya geçip Baysal’a eşlik ediyordu.

    “Sevda” topluluğu Avrupa çapında büyük ilgi gördüğünde, hatta Falay’ın deyimiyle “nere­deyse ABBA kadar meşhur”oldu­ğunda; Batılı caz eleştirmenleri o dönemde rastlanmadık bir tarz deneyen bu topluluğa dikkati çekiyor ve grubun kemancısına ayrıca övgüler düzüyorlardı. 1972 sonunda saygın caz dergilerinin yılın en iyi müzisyenleri listele­rinde caz kemancıları arasında Salih Baysal’ın da adı geçiyordu artık. Sonraki yıllarda Okay Temiz’in anlattıklarına bakılır­sa dergileri önüne koymuşlar, “bak seni yılın en iyi kemancıları listelerine aldılar” demişler ve beklenmedik bir tepkiyle karşı­laşmışlardı: “Niye ki, Bodrum’da düğünlerde, meyhanelerde çal­dığım gibi çalıyorum işte.” Temiz, “bütün konserlerde dinleyiciler, eleştirmenler kendisinden inanılmaz etkilenirken o bunu önemsemiyordu” diyecekti.

    Baysal o günlerde tek bir şey düşünüyordu: Bodrum’da düzgün, sağlam, 1-2 katlı ev yapabilmek. Falay’ın anlattıkla­rına bakılırsa parasını biriktir­mek için elini çok sıkı tutuyor, az harcamak için sürekli dilim pizza satan en ucuz dükkanlarda karnını doyuruyordu: “Dünya­nın en temiz insanıydı. Büyük kabiliyetti. Eğitimi yoktu, ama oraların havalarını İstanbullu kemancılar çalamaz onun çaldığı gibi. Çok yüksek bir müzisyendi. İsveç’te bayıldılar. Danimarka’da âşık oldular artık.”

    Muzik-6
    Salih Baysal Bodrum’a döndükten sonra kaldığı yerden hayatına devam etmeyi tercih etti; düğünlerde ve meyhanelerde çalmayı sürdürdü.

    2. yılın sonunda Danimarka’da konser verdikleri bir gün Falay’ın anlattığına göre beklenmedik bir hadise yaşandı: “Gittik biz Danimarka’ya. Salihcim düştü kaldı orada. 2. gün dedi ‘ben iyi değilim, oturarak çalsam bu gece olur mu?’ Ciğerlerin hastaysa, Danimarka’nın havası vururmuş insanı. O akşam başladı oturarak çalmaya. Yıllarca meyhaneler­de sigara ve alkol ile yaşamış. Ciğerleri kötü durumda. Hemen götürdük hastaneye. Dediler ‘bu adam verem, hemen yatırıyorsu­nuz’. Orda yattı 2 ay, senden ben­den iyi oldu. Bu arada hastanede çıkarmış kemanı çalmış, herkes gene âşık olmuş kendisine. Yakı­şıklı da adam. İskandinav kızlar bayılıyordu buna.”

    Hastane sonrası Salih Baysal, artık daha fazla Avrupa’da kalmak istemediğini söylemiş­ti Muvaffak Falay’a. Bodrum’a dönmek istiyordu. Evin inşaatı tamamlanmıştı ve Avrupa müzik kariyeri yapmak umurunda bile değildi: “Başladı ‘beni n’olur Bodrum’a götür, özledim oraları’ demeye. Sonunda tamam dedim. Doktora gittim, ‘Bu bir kuş’ de­dim, ‘ben onu yuvasından aldım getirdim. Ama şimdi geriye götü­rüp yerine koymam şart’. Dok­tor dinledi beni, ‘tamam’ dedi, kocaman bir ilaç kutusu yaptılar ona. Atladık arabaya, Hollanda sınırından geçerken tuttular bizi ne bu ilaçlar falan diye, neyse anlattık derdimizi. Arabayla geldik Bodrum’a kadar. Küçücük bir evi vardı, biriktirdiği parayla yenisini yapmıştı ve tek istediği de buydu zaten” diye anlatıyor Falay.

    Muzik-5
    Bodrum’daki yakınlarına gönderilmek üzere Stockholm’de kaldığı odada çektirdiği hatıra fotoğrafında Salih Baysal.

    Salih Baysal kısa süren ama çok yoğun geçen Avrupa caz sahnesi macerasından sonra en iyi bildiği işi yapmayı sürdürdü; düğünlerde ve meyhaneler­de çalmaya devam etti. Oğlu Yalçın Baysal’ın dediğine göre hayıflandığı tek bir şey vardı: “Tüm Avrupa’yı gezip gördüğü için mutluydu. Müzisyen olarak büyük başarı kazanmış biri olmayı hiç önemsemedi. Sadece ‘bir de Amerika konseri olsay­dı da orayı da görebilseydim’ derdi.”

    “Sevda”nın bugün halen tekrar basımları yapılan ve ilgi gören 3 albümü var. Salih Baysal bunun dışında birlikte sahne­ye çıktığı İsveçli cazcı Bernt Rosengren’in “Notes From Un­derground” plağında da yer aldı. Ayrıca Avrupa yıllarında yaptığı, Muvaffak Falay ve Okay Temiz’in perküsyonlarda eşlik ettiği “The Myth” adlı kendi ismini taşıyan solo albümü bugün hâlen Avru­pa’da satışta.

    Salih Baysal 21 Nisan 1990’da nefes darlığı sebebiyle 62 yaşında hayata veda etti. Ölümünden sonra Bodrum’da bir sokağa “Ke­mancı Salih” adı verildi. Yalçın Baysal’a sorarsanız adı bir soka­ğa verildi ama, bugün Bodrum’da pek hatırlayanı kalmadı: “İsmi yazıyor şimdi bir sokak levha­sında ama şimdi çevirin birini sorun ‘kim bu Kemancı Salih?’ diye, ancak çok yaşlılar bilir kim olduğunu. Çok büyük müzisyen­di, ama unutuldu.”

    Muzik-7
    “Sevda”nın İsveç Radyo Televizyon Kurumu’nda yapılan konser kayıtlarından oluşan ve 1972 yılında yayınlanan albümü.
  • Cumhuriyetin ilk anayasası: Devrim, demokrasi ve laiklik

    Cumhuriyetin ilk anayasası: Devrim, demokrasi ve laiklik

    Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 20 Nisan 1924’te kabul edilen anayasa, ulusal egemenlik rejimini hedefleyen ve 5 yıldan biraz uzun süren “devrimsel” bir mücadelenin meyvesiydi. Bununla birlikte bir tek parti sultasını dayatmıyor, liberal bir nitelik taşıyordu. 1924/1928’deki değişiklikler de hem şeriat hükümleri kaldırıldı hem kadınlara seçme-seçilme hakkı tanındı.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Anayasası 100 yıl önce, 20 Nisan 1924’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. Böylece yaklaşık bir buçuk yıldır sürmekte olan bekleyiş de sona ermiş oldu. Bilindiği gibi, saltanatın kaldı­rılacağının anlaşıldığı 1922’nin Ekim ayı sonlarından itibaren, aydın kamuoyu yeni bir anayasa beklemeye başlamıştı. 1923’te, 2. TBMM için seçimlere gidildiğin­de ise yeni anayasa beklentileri basında iyiden iyiye dile getirilir olmuştu. Ayrıca, o dönemde Mustafa Kemal Paşa’nın yakın­larından birçok kişiyi kapsayan bir çalışma grubu oluşturduğu, bu grubun da yeni bir anayasa üzerinde çalıştığı duyulmuştu.

    Yeni Meclis, açıldıktan kısa bir süre sonra, 23 Ağustos’ta 15 milletvekilinden oluşan Kanûn-ı Esâsî Encümeni’ni (Anayasa Ko­misyonu) seçti. Encümen’in yeni bir anayasa hazırlamak üzere hemen çalışmaya koyulduğunu biliyoruz. Ancak Mustafa Kemal Paşa, yeni anayasa çalışmalarına büyük bir ilgi göstermekle birlik­te, içinde halifeliğe yer olmayan bir cumhuriyet anayasasının TBMM’de üçte iki çoğunluk sağ­layamayacağını da öngörüyordu. Bu durumda önce devletin biçimi belirlenecek, sonra anayasa ya­pılacaktı. Dolayısıyla, TBMM’deki anayasa çalışmaları bir müddet kapalı kapılar ardında kaldı.

    Cumhuriyetin ilan edilmesin­den sonra konu epey canlandı ve Meclis’te bazı görüşmeler yapıldı. Hatta 1923 Kasım sonlarında yeni bir Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu taslağı 3 milletvekili tarafından Meclis’e sunuldu. Anayasa Ko­misyonu’na havale edilen taslak, burada kabul görmedi. Ancak, halifeliğin ne olacağına ilişkin tartışmaların alevlenmesi ana­yasa konusunun bir süre daha rafa kaldırılmasına, daha doğ­rusu Meclis İçtüzüğü’ne ilişkin bir dizi usul tartışmasıyla sınırlı kalmasına neden oldu. Sonuçta halifelik 3 Mart 1924’te kaldırıl­dı. Bu tarihten 6 gün sonra ise, TBMM yeni anayasa maddelerini görüşmeye başlayacaktı.

    CumhuriyetTarihi-2
    Yeni Meclis açıldıktan kısa bir süre sonra, 15 milletvekilinden oluşan Anayasa Komisyonu seçildi ve yeni anayasa hazırlıkları başladı.

    2. TBMM’nin alışılageldik bir yasama meclisi olduğu, yani kurucu meclis olarak seçilmediği gözönüne alındığında, anayasa yapmaya girişmesinin “devrim­sel” bir etkinlik sayılabileceği ileri sürülebilir. Ancak, tıpkı 1909’daki anayasa değişiklikle­rindeki gibi, eldeki 1876 Kanun-ı Esâsîsi’yle 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nu yeniden ele aldığı; dolayısıyla “devrimsel” olmadığı; zaten yukarıda da gör­düğümüz gibi devletin biçiminin daha anayasa yapılmadan be­lirlendiği de söylenebilir. Öte yandan, anayasa maddelerinin kabul edilmesi için toplam üye sayısının üçte ikisinin değil, top­lantı yeter sayısının tutturulmuş olduğu oturumlara katılanların üçte iki çoğunluğunun yeteceği­ne karar verilmesi de, anayasal teamüllere uymaması bakımın­dan “devrimsel” bir gelişmedir. Özetle söyleyecek olursak, 1924 Anayasası’nın yapılma sürecinin de 1920’den beri gördüğümüz hukukî belirsizlik hâlinin, daha doğrusu fiilî durumun, yani dev­rimsel dönüşümün bir aşaması olduğu kesindir.

    1924 Anayasası’nın ulusal egemenlik rejimini hedefleyen ve 5 yıldan biraz uzun süren “dev­rimsel” bir mücadelenin meyvesi olması, demokratik bir anayasa olmayışının da gerekçesidir diye­biliriz. Bu Anayasa’yı yapanların siyasal programlarındaki ön­celikli konu da zaten demokrasi değil, demokrasinin oluşabilme­sini sağlayacak bir ulus-devletin çeşitli alanlara yayılan altya­pısıydı. Ancak, 1924 Anayasa­sı’nın liberal bir anayasa olduğu da unutulmamalıdır. Nitekim Nisan 1924’te ortaya çıkan düzen, muhalefet partilerinin kurulma­sını engellemediği gibi, 1950’de iktidarın el değiştirebilmesini de Anayasa metninde herhangi bir değişikliğe gerek kalmadan mümkün kılmıştır. Başka bir biçimde söyleyecek olursak, 1924 Anayasası bir tek parti sultası­nın anayasası değildir. Ancak bu önermeyi tersten okuyacak olursak da ilk söylenmesi gere­ken şey, sadece 1924 Anayasası’na bakarak Türkiye’nin tek parti dönemi siyasal tarihini anla­yamayacak olmamızdır. Örne­ğin ilk iki cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü’nün 1924 ila 1950 arasında Türkiye siyasetinde oynadıkları özel rolün metinsel karşılığını 1924 Anayasası’nda göremeyiz.

    CumhuriyetTarihi-1
    Mustafa Kemal Paşa, yeni anayasa çalışmalarına özel bir ilgi göstermiş, meclisin üstünlüğünü vurgulamıştı.

    Bu karmaşık durum, 2. TBMM’nin zihniyet yapısının so­nucudur. Bir yanda siyasal devri­mi toplumsal ve kültürel alanlara doğru derinleştirecek güçlü bir yürütme erki oluşturmak isteni­yor; diğer yanda da Millî Mücade­le’nin ulusal egemenlik ilkesine bağlı kalmak arzulanıyordu. Bir­likte ulaşılmaları çok güç bu iki amacın, 1924 Anayasası’nda da “kuvvetler birliği” ilkesinin kabul edilmesiyle bir dereceye kadar elde edilmiş olduğu söylenebilir. Nitekim Anayasa’da cumhurbaş­kanına meclisi feshetme yetkisi tanınmamış, buna karşılık hükü­meti denetlemeye ilişkin bütün yetkiler meclise verilmiştir. Ay­rıca cumhurbaşkanı, meclisten gelen kanunları geri gönderebi­lecek, ama meclisin son kararına karşı gelemeyecekti. Yani Millî Mücadele döneminin meclis hükümeti anlayışı sürüyor, ama cumhurbaşkanına eskiden TBMM başkanına tanınan haklar tanınmıyordu.

    Öte yandan, yeni anayasa her ne kadar yargı bağımsızlığını kağıt üzerinde kabul etmişse de yargıçların kanunlara uygun kararlar vermesini istemiş; dolayısıyla mahkeme kararları­nın meclisçe bozulabilmesinin yolunu açarak yargı yetkesini de bir anlamda meclise bırakmıştır. Bu durum özellikle 1950-1960 dö­neminde siyasetin yargıya birçok defa etki etmesine de neden ola­caktır. 1924 Anayasası’nın meclis üstünlüğü sağlamasındaki diğer bir olumsuz etken de, ulusal egemenliğin Millî Mücadele döneminde olduğu gibi TBMM’de tecelli ettiği varsayımıdır (Madde 4: Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve millet adına egemenlik hak­kını yalnız o kullanır). Atatürk ve İnönü’nün cumhurbaşkan­lığı dönemlerinde herhangi bir soruna neden olmayan bu özellik, aslında bir meclis çoğunluğu tahakkümüne de imkan tanıyor­du ki, 1950-1960 Demokrat Parti (DP) döneminde görülen en ciddî olumsuzluklardan biri de budur.

    CumhuriyetTarihi-3
    1924 anayasası görüşmelerinin yapıldığı ve 2. TBMM’nin 1924- 1960 arasında kullandığı, daha sonra ise Cumhuriyet Müzesi’ne dönüştürülen binası.

    Geçerliliği 27 Mayıs 1960’ta sona eren 1924 Anayasası’nın en uzun süre yürürlükte kalan anayasamız olduğu söylenebilir. Zira 1876 Anayasası, 1909’un Ağustos ayında tepeden tırnağa değiştirilmiş ve ulusal egemen­lik yani meclis üstünlüğü ilkesi benimsenmişti. Günümüze kadar geçirdiği değişikliklerin, 1982’de kabul edilen anayasamızı tanınamaz hâle getirmiş olduğu da aşikardır. Bu açıdan bakıldı­ğında, 1924 Anayasası’nın en az değişikliğe uğrayan anayasamız olduğunu da söyleyebiliriz. Gerçi bunlar çok önemli değişikliklerdi ama, anayasa metninin yalnızca birkaç maddesinde yapılan ekle­meler ve çıkarmalar biçiminde ortaya çıktılar. Bunların ilki, 10 Nisan 1928’de yapılmış ve Anaya­sa’nın 4 maddesinden bazı sözcük ve hükümler kaldırılmıştır. Kal­dırılan hükümler, Anayasa’nın 2. Madde’sinde bulunan “devletin resmî dininin İslâm olduğuna” ilişkin kayıt ile 26. Madde’sinde bulunan ve TBMM’nin görevleri arasındaki “ahkâm-i şeriyyenin tenfîzi”ne (şeriat hükümlerinin yerine getirilmesi) ilişkin kayıttı. Kaldırılan iki sözcük ise, cum­hurbaşkanı ve milletvekillerinin görevlerine başlarken ettikleri yeminlerde (Madde 16 ve 38) bu­lunan “vallahi” sözcüğüdür.

    CumhuriyetTarihi-4
    Türkiye Büyük Millet Meclisi Matbaası tarafından 1928’de yayımlanan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu.

    Kimi hukukçu ve tarihçileri­miz, bu değişiklikleri Türkiye’de “laikliğin başlangıcı” olarak kabul eder. Ancak bu doğru değildir. Sözkonusu değişiklikler dinî hükümleri ve göndermeleri çıkarıyor, Türkiye Cumhuriye­ti’ni seküler bir devlet yapıyordu. Ancak “laikliğin başlangıcı” olarak 5 Şubat 1937’de Anaya­sa’nın 2. Madde’sine yapılan bir ekle, “Türkiye Devleti cumhuri­yetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılâpçıdır” kaydının konmasını esas almamız doğru olacaktır. Bundan 2 yıl kadar önce de, 5 Aralık 1934’te de bir deği­şiklik yapılmış ve Anayasa’nın 10 ve 11. Maddeleri değiştirilerek kadınlara seçme-seçilme hakkı tanınmıştı.

    Öte yandan, 1924 Anayasa­sı’nın ilginç bir “çifte değiştiril­me” öyküsü daha vardır. Bilindiği gibi 1930’larda başlayan dilde sadeleşme süreci 1940’larda da devam etmişti. Bu sürecin bir parçası olarak 1924 Anayasa­sı’nın dili 10 Ocak 1945’te tepeden tırnağa yenilendi. Ancak bu durum çok uzun sürmeyecek ve Demokrat Parti iktidarının 24 Aralık 1952’de aldığı bir kararla eski metne dönülecekti.

  • Dindar kesim ile ilericiler yanyana geldi: Kölelik bitirildi

    Dindar kesim ile ilericiler yanyana geldi: Kölelik bitirildi

    Britanya’nın 19. yüzyıl başlarında dünyadaki en güçlü devlet olarak köleliği yasaklaması ve ardından bu sistemi sürdüren ülkelere politik ve askerî müdahalelerde bulunması, köleliğin tüm dünyadan silinmesinde en belirleyici etken oldu. Bu süreçte hem din adamları hem de muhafazakar kesime muhalif Whig’ler ortak tutum aldılar.

    Bugün tanımladığımız hâliyle kölelik, daha çok Afrika kıtasından koparı­lıp özellikle Yeni Dünya’daki dev çiftliklerde/plantasyonlarda ve madenlerde karşılıksız-zorla ça­lıştırılma; 16. yüzyıldaki coğrafi, teknik ve denizcilik alanındaki gelişmeler (Atlantik’teki gelgit akıntılarına rağmen seyr ü sefer edebilen “karavela”ların ortaya çıkması) sonucu oluşmuş ve şekillenmişti. Atlantik köle tica­retine dayanan bu sistem, İngiliz gemici John Hawkins’in başla­masına önayak olduğu çok kârlı “üç köşeli ticaret”le zaman içinde zirve yaptı. Buna göre tekstil, rom ve mamul mallar İngiltere liman­larından Afrika kıyılarına ulaşır ve burada ürünler ya satılır ya da köleleştirilecek Afrikalılarla ta­kas edilir; gemiye yüklenen “kö­leler” Amerika’da satılır; buradan da alınan şeker, pamuk ve tütün Avrupa’ya getirilirdi. Bu ticareti kârlı hale getiren, köle ticare­tinden ziyade limanlar arasında gerçekleşen bu devridaim idi.

    Napolyon Savaşları’ndan (1803-1815) muzaffer çıkmış dö­nemin açık ara süper gücü olan Britanya’da, köle ticaretine ve kö­lelik sistemine karşı çıkılmasın­da ise farklı motivasyonlar vardı. Avrupalıların uzunca bir süredir hem Afrikalı siyahların hem de yeni tanıştıkları Amerikan yerli­lerinin “kendileri gibi insan” olup olmadıklarına dair tereddütleri vardı! Farklı atalardan (polygene­sis) gelen başka “insansı” varlık­lar olup olmadıkları, buna bağlı olarak da Hıristiyan olabilmeleri veya Hıristiyanca bir muamele hakedip haketmedikleri, kilisede, biliminsanları ve düşünürler ara­sında yaygın bir tartışma konu­suydu. Bu insanların kültürlerini ve sanatlarını daha çok tanıdıkça, Avrupa’da onların da kendileri gibi olduğu kanısı yaygınlaşmaya başlamıştı. O dönem bilim olarak kabul edilmeye başlanan biyolo­jinin ürettikleri de, yine bu insan­ların “beyazlar”la aynı kökenden geldiği iddiasını desteklemek­teydi. Hıristiyan din adamları da, Afrikalıların tıpkı Avrupa’daki kendi cemaatleriyle aynı oranda dine yatkın olduğunu gözlem­lemiş ve onların düşüncesi de bu insanların Hıristiyanlaşarak ruhlarının kurtulması(!) yönünde değişmişti.

    TarihteBuAy-3
    Atlantik köle ticaretini kârlı hâle getiren sadece kölelerin Yeni Dünya’da satılması değil, Avrupa-Batı Afrika-Amerika arasında yapılan çok boyutlu ticaretti.

    Biyologlar ve düşünür­ler açısından soydaşlarının/ insan soyunun köleleşmesi; Hıristiyanlar açısında da din­daşlarının köle olması kabul edilemezdi. Tüm bu bakışaçıları hem İngiliz toplumunda ve hem de ülkenin parlamentosunda kölelik karşıtı seslerin artma­sına neden oldu. Parlamenter William Wilberforce ve Thomas Clarkson gibi isimlerin başını çektiği kölelik karşıtı hareket; 1807’de köle ticaretinin yasak­lanmasını sağlayan yasanın ka­bulünü, ardından da 28 Ağustos 1833’te köleliğin İngiltere ve kolonilerinde yasaklanmasını getirdi. Buna rağmen, kölelerin gerçek anlamda özgürleşmesi ve beyazlarla eşit sayılması; hem Britanya’nın hem de diğer Avrupalı güçlerinin köleliği yoketmesi çok daha uzun bir süre sonunda gerçekleşecekti. Britanya’nın o dönemde dünya­daki en güçlü devlet olarak kö­leliği yasaklaması ve ardından köle ticaretini/kölelik sistemini sürdüren ülkelere politik ve as­kerî müdahalelerde bulunması, kölelik sisteminin tüm dünya­dan silinmesinde en belirleyici etken oldu.

    1-Britanya, köle ticaretini insani nedenlerle mi, siyasi nedenlerle mi yasakladı?

    Britanya kamuoyunda ve siyasetinde köle ticaretinin yasaklaması ve ardından köleliğin kaldırılmasıyla ilgili duyarlılığın oluşmasında iki karakterin katkısı çok bü­yüktü. Cambridge’te dinî bir eğitim alırken kölelik hakkın­da bir makale/kompozisyon yarışmasına katılan Thomas Clarkson’ın hayatı tamamen değişecek ve kendini bu konuya adayacaktı. Öncelikle Afrika’da görev yapmış misyoner din adamlarından köle ticareti hakkında korkunç hikayeler dinleyen Clarkson, buradan hareketle önce broşürler ha­zırladı, ardından kimi millet­vekillerini de ikna ederek bir dernek kurdu. İrtibat kurduğu milletvekilleri arasında bir zamanların “bon vivant”ı (sefa p…….i) Willam Wilberforce da vardı. Wilberforce, Avam Kamarası’nda lobi yapıp de­falarca kölelik karşıtı yasa­lar sunarken, Clarkson tüm Britanya’yı gezerek halka bu davayı anlattı ve köleliğin kaldı­rılması için imza kampanyaları gerçekleştirdi (1792’de 380 bin ila 400 bin arası imza. 1814’te ise 1.375 milyon imza).

    TarihteBuAy-1
    Esir edilmiş, köleleştirilmiş kadınlar, erkekler ve çocuklar. Cumberland- Virginia, 4 Mayıs 1862

    Bir yanda kölelik karşıtlı­ğıyla ilgili bu insani girişimler bilinmekle beraber, özellikle anti-kolonyal ve anti-kapitalist akademik literatürün geliştiği 2. Dünya Savaşı sonrası dönem­de, Britanya’nın tarihteki kö­lelik karşıtı tavrıyla ilgili farklı tezler ortaya atıldı. Gelecekte Trinidad&Tobago’nun kurucusu ve ilk başbakanı, Oxford mezu­nu Eric Williams; Britanya’nın geçmişteki köle karşıtlığında ve uluslararası siyasette köle ticaretini engellemesinde insa­ni sebeplerden ziyade ülkenin bundan fazla bir kâr etmemesi­nin ve kapitalist düzende ücretli emeğin daha kullanışlı olduğu yaklaşımının etkili olduğunu öne sürdü (bu argüman daha sonraları çokça tekrarlanan ve geliştirilen bir tez olmak­la beraber, Britanya’da bazı siyasilerin ve din adamlarının hem içeride hem başka ülke­lerde köleliğin kaldırılması için çıkarsızca çalışmaları da önemlidir).

    TarihteBuAy-2
    Hayatını köle ticaretinin ve köleliğin kaldırılmasına adayan William Wilberforce. Yasanın kral tarafından onaylandığını göremeden, 29 Temmuz 1833’te ölmüştü.

    2-Din adamlarıyla Whig’ler köleliğe karşı beraber hareket etti

    İngiliz misyoner din adamları hem Amerika’da hem Afrika’da siyahlar ve onların yaşadıkları insanlık dışı durumlar üzerine yaptıkları gözlemleri kaleme almaktaydı. Bu yazılar 18. yüzyıl ortalarında İngiltere’de basılıp okunmaya başlayınca, kamuo­yunda da kölelik konusunda bir duyarlılık ve bir tepki oluştu. Din görevlileri, broşürler-posterler hazırlamakta ve meydanlarda konuşmalar yaparak davala­rını toplumla paylaşmaktaydı.

    Özellikle Kuveykır (Quaker) din adamlarının ve cemaatinin başını çektiği Clapham Cemiyeti ile 1787’de kurulan “Köle Ticaretinin Kaldırılmasını Sağlama Cemiyeti” (Society for Effecting the Abolition of the Slave Trade) toplumda ve parlamentoda hayli etkindi. Bu cemiyetlerin Wilberforce, banker Henry Thornton ve Thomas Babington gibi kimi üyeleri aynı zamanda milletvekiliydi.

    TarihteBuAy-4
    Dönemin ünlü sanayicisi Josiah Wedgwood’un (1735-1790) ürettiği madalyon ve üzerindeki desen, kölelik karşıtı davanın yaygınlaşmasında önemli bir rol üstlendi. Madalyondaki siyahi figür şöyle yakarıyor: “Ben bir insan, bir kardeş değil miyim?”

    Dindar kesimin kölelik karşıtı müttefiki, bekleneceği üzere meclisteki muhafaza­kar grup olan Tory’ler değil ilerlemeci Whig’lerdi (sadece Wilberforce bir Tory idi). Bunun fiilî nedeni ise, Tory’ler arasında köle ti­careti yapan veya köleliğe bağlı işlerde yatırımları olan milletvekillerinin bulunması idi. Whig’ler ise özellikle Fransız Aydınlanması’ndan ve oradaki insan haklarıy­la ilgili gelişmelerden haberdar olan ilerlemeci milletvekillerinden oluşu­yordu. Bu ilginç ittifak, Fransız Devrimi’nden ve yaydığı fikirlerden gençliğinde hayli etkilenmiş olan ünlü Whig baş­bakan Charles Grey (Earl Grey çayına ismini veren Kont Grey) yönetiminde 1833’te meyvesi­ni verecekti. Din adamlarının etkisiyle kamuoyundan gelen baskıya dayanamayan Tory’ler ve zaten kölelik karşıtı olan Whig’lerin oylarıyla mecliste köleliğin kaldırılmasıyla ilgili yasa kabul edildi ve 28 Ağustos 1833’te de Kral 4. William tara­fından onaylandı.

    3-Köle sahiplerine yüklü bir tazminat ödendi!

    TarihteBuAy-5
    Dönemin ünlü sanayicisi Josiah Wedgwood’un (1735-1790) ürettiği madalyon ve üzerindeki desen, kölelik karşıtı davanın yaygınlaşmasında önemli bir rol üstlendi. Madalyondaki siyahi figür şöyle yakarıyor: “Ben bir insan, bir kardeş değil miyim?” Türkçede “İsyan!” adıyla gösterilen ve Marlon Brando’nun başrolünü üstlendiği “Burn!” filmi, Britanya’nın kölelik karşıtlığını 19. yüzyılın ortalarında nasıl kullandığını(!) anlatıyor.
     
     

    Onlarca yıldır geçirilemeyen köleliğin kaldırılmasıyla ilgili yasa parlamentoda kabul olun­duğunda bile, köle sahiplerini temsil eden milletvekillerinin itirazları sürmekteydi. Zira bu defa da köle sahipleri mağdur(!) olmuştu. Ellerindeki kölelerden artık faydalanamayacak olan bu grupların, “Batı Hindistan Yetiştiricileri ve Tüccarları Londra Cemiyeti” (London Society of West India Planters and Merchants) adlı lobi yapan bir organizasyonları mevcuttu. Bu cemiyetin girişimleri sonu­cu 1833 Köleliğin Kaldırılması Yasası’yla beraber köle sahip­lerine yüklü bir miktar tazmi­nat ödenmesi de kabul edildi. Kölelerini serbest bırakmak “zorunda kalacak” bu kişilere, o dönem İngiltere GSMH’sinin %4’üne denk gelen 20 milyon Pound ödenmesi kararlaştırıldı (bugünün değeriyle yakla­şık 6 milyar USD). 5 milyon Pound’luk kısmı direkt hazi­neden ödenirken, geri kalan 15 milyon pound Nathan Mayer Rothschild ve kayınbiraderi Moses Montefiore tarafından finanse edildi. Bu borçlar farklı dönemlerde yeniden yapılan­dırıldı ve vergi mükellefleri tarafından ödenmesi 2015’e kadar sürdü! (Borçların tahsil edilmesinin 182 yıl sürmesi meblağın büyüklüğünden değil, İngiliz hükümetlerinin bunları öderken kullandığı finansal araçlardan/teknik sebeplerden kaynaklandı).

    4-Britanya’da yasaklanması yetmedi, başka ülkelere de müdahale edildi

    Britanya, 1807 ve 1833’te çıkardığı yasalarla uluslararası arenada da kölelik karşıtlığının bayrak taşı­yıcısı olmuştu. Bu yasalarla aslın­da sadece İngiliz gemileri kontrol edilecekken, İngiliz donanması diğer ülke gemilerine de baskın­lar yaparak yaklaşık 1.600 gemiyi ele geçirdi ve 150 bin civarında Afrikalı kurtarıldı. Bu müdahale­lere, 1841’de Britanya’nın önder­liğinde Rusya, Prusya, Fransa ve Avusturya’nın imzaladığı “Afrika Köle Ticareti’nin Bastırılması Antlaşması” meşruluk kazan­dırmıştı. İngiltere, 1808-1870 arasında Batı Afrika Filosu (West Africa Squadron) ile uzunca bir dönem ülkenin dış politikasına yön veren Lord Palmerston’ın önderliğinde Afrika ve Amerika kıtasında yapılan Atlantik köle ticaretini tamamen engelleye­cekti.

  • Beyazıt Meydanı’nda kimyasal saldırı tatbikatı

    Beyazıt Meydanı’nda kimyasal saldırı tatbikatı

    AyinFotosu-2

    Türkiye 2. Dünya Savaşı’na katılmasa da hem savaş öncesinde hem de savaş sırasında pek çok şehirde geniş çaplı tatbikatlar düzenlenmişti. Fotoğraflar, savaşın arifesinde hava taarruzu ve düşmanın kimyasal silah kullanması ihtimaline karşı İstanbul’da ilk defa düzenlenen tatbikattan. Büyük fotoğrafta Beyazıt Meydanı’nda üzerinde “Boğucu Gazlı” yazan kağıtla yerde yatan kişi görülüyor. Küçük fotoğraftaysa gaz maskeli sağlık ekipleri, “zehirli gazdan etkilenmiş biri”ni polisler eşliğinde ambulansa taşıyor. Gerçekçi olması için savaş uçaklarının alçaktan uçup İstanbul’un bazı noktalarına “zararsız bombalar” attığı tatbikat sırasında, Aksaray’daki evinde uçaklardan korkup fenalaşarak Haseki Hastanesi’ne kaldırılan 65 yaşındaki Ayşe Şükrü hayatını kaybetmişti.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    AyinFotosu-1
  • Ağlardan kurtulmak için

    Ağlardan kurtulmak için

    İletişim dediğimiz büyük ağlara “takılan” insan türü, bunun özellikle “network” denilen sık ve çokgözlü elektronik türünün kölesi olarak yaşıyor; daha doğrusu yaşatılıyor. Mobil telefon tuşların­dan el yüzgeçlerine aktarılan az biraz oksijenle hayatı tıktıklıyoruz. Derin bir yalnızlık içindeyiz ama, hem etrafımızda hem en uzak coğrafyalarda olan-bitenleri anında öğreniyoruz. Öğrenmekle de kalmıyoruz; sanki cehennemde değilmişiz gibi serin-şakrak-bilgiç yorum­lar yapıp, sonra da diğer lanetlilerin bundan hoşlanmasını (layk) bekliyoruz.

    Hâl böyle olunca nereden gelip nereye gittiğimizin de pek bir anlamı-etkisi kalmıyor. Başta “değerler” olmak üzere ahlak dediğimiz kodlar-kurallar; “tarih” dediğimiz devamlılık ve miraslar da ancak yeri daha doğrusu işimize geldiğinde “kullanılan” bir toplama dönüşüyor. İşimize gelmeyen geliş­meleri ise “görmüyoruz”; hele dünya görüşümüze, inancımıza, tuttuğumuz takıma veya partiye uymuyorsa, bunları hepten “yok hükmünde” sayıyoruz.

    Temmuz ayında ülkemizde ve dünyadaki “sıcak gündem”, yaşanan anormal sıcaklarla birlikte akıl sağlığımızı neredeyse hepten ortadan kaldırdı. Bir camide namaz kılan bir karde­şimiz, ibadet esnasında cemaatte bulunan bir kişinin kısa pantolonlu olmasına tepki gösterip imamı uyardı. Devamında, imamın “sen kendi ibadetine bak” tutumuna sinirlenen bu şahıs; namazdan sonra evine gidip okunu/yayını kuşandı ve imamı hedefleyerek okunu fırlattı! Kolundan yaralanan imam kardeşimiz hastaneye, fail ise hapishaneye gitti. Bu fantastik hadise, değme kurgularda hatta bilgisayar oyunlarında bile görülmemiş eylem, hayatımızın artık nasıl “bambaşka” bir seyir izlediğini gösteriyor; ve evet, biz de bunu izliyoruz.

    Kasım ayında yapılacak Amerikan başkanlık seçimleri, sadece ABD’nin değil dünyanın kaderi için de şüphesiz kritik bir dönüm noktası. 3 ay kala Donald Trump’a suikast düzenlenmesi, Joe Biden’ın istifası ve yerine Kamala Harris’in adaylığı; dünyadaki dengesizlikleri/bilinemezlikleri arttırdı. Suikastların arkası-önü, kurşunun kulak memesinden kan içmesi, anketlerin söyledikleri derken; 1-2 hafta önce dünya­mızda/ülkemizde yaşanan diğer önemli gelişmeler önemsiz­leşti, TT’den ve dolayısıyla hafızamızdan çıktı-gitti bile.

    “Tarihin tekerinin geriye dönmeyeceği” yolundaki önerme, şüphesiz bilime ve arşivlere dayanıyor. Karşı çıkmak anlamsız. Ancak “anlam”ın kalmadığı, ok ve yayların kuşanıldığı, cep telefonunun da arkeolojik buluntu sayılacağı bir gelecek, artık herhalde sadece bir bilimkurgu senaryosu değil.

    “Bunları bir kenara bırakalım da, şu dergiye bir bakalım; biraz aklı selim bulalım” demeniz için hazırladık bu sayımızı.

  • Kanla karışık satırlar, savaşa ışık tutan tanıklıklar

    Kanla karışık satırlar, savaşa ışık tutan tanıklıklar

    1.Dünya Savaşı cephelerinde yaşanan gerçek hadiselere dair, Türk tarafındaki belki de en ayrıntılı tanıklıklar Abidin (Ege) Bey’e aittir. Çanakkale’den İran’a tüm cephelerde savaşan Abidin Bey; 1915 Ağustos’unda Arıburnu sektörü-Kireçtepe hattındaki kanlı muharebelerin detaylarını da, arazi üzerinde bulduğu İngiliz askerin defterine devamla yazmıştı.

    Kireçtepe… 1915’teki Çanakkale muharebe­lerinin en dehşet verici sahnelerinin yaşandığı kanla sulanmış toprakların sadece bir bölümü. Anafartalar sahilinin kuzey sınırını çizen tepeler hat­tı. Türk savunmasının sağ kolu.

    1915’in 18 Mart’ında Çanakkale Boğazı’nı geçemeyen İtilaf kuvvetleri, bunu gerçek­leştirmek için Rumeli yaka­sındaki Kilitbahir Platosu’nu ele geçirmek mecburiyetinde olduklarını anlamışlar (burada­ki Türk topçusunu devredışı bı­rakmak; Boğaz’daki mayınları temizleyip, gemilerine İstanbul yolunu açmak için). 25 Nisan’da başlayan çıkarmaların ve kara muharebelerinin temel strate­jisi bu. Ancak fedakar askerin direnci ve özellikle Mustafa Kemal’in Arıburnu sektörün­deki ilk günkü inisiyatifleriyle bunu başaramamışlar; kıyı şeritlerinde ve biraz içerde tutunabilmişler.

    HarpTarihi-3
    Kireçtepe silsilesinde 1915 Ağustos ayından itibaren yaşanan muharebelerde, Türk ve İngiliz siper hatları… Günümüzden “drone” görüntüsü

    Arıburnu ve Seddülbahir’de tıkanan düşman, Temmuz ayında yaptığı yeni planla sava­şı daha kuzeye kaydırarak yeni bir cephe açmaya karar vermiş. Buna göre İngiliz kurmay­larının Kahire Metropolitan Oteli’nde yaptıkları toplan­tıda belirledikleri yeni harp meydanı, adı o an için bilin­meyen fakat savaşın sonunda asla unutulmayacak bir yer: Anafartalar… Bu doğrultuda 6 Ağustos’ta çok daha büyük bir kuvvetle Anafartalar sahilleri­ne bir çıkarma daha yapmışlar. Ancak karşılarında “maale­sef” yine Mustafa Kemal var! Kocaçimentepe silsilesini kapa­tıp, karşı saldırılarla düşmana geçit vermiyor. Anafartalar ovasında ve civarında kanlı muharebeler yaşanıyor. İki taraf da Kireçtepe hattının ne kadar hayati olduğunun farkın­da; zira burası hem bütün Türk savunmasını muhafaza edi­yor hem de İstanbul’dan kara yoluyla gelecek takviye askerin Yarımada’ya ulaşıp ulaşamaya­cağını tayin ediyor.

    HarpTarihi-1
    Abidin Bey’in Çanakkale cephesine gitmeden önce İstanbul’daki ilk Müslüman stüdyosu olan Resne Fotoğrafhanesi’nde çektirdiği fotoğrafı (üstte) ve Irak cephesinde bulunduğu sırada Halep’teki Ermeni Mısırlıyan Fotoğrafhanesi’nde çektirdiği kabin fotoğrafı (altta).

    Bu sarp, kayalık ve belki de Yarımada’nın savaşmak için en zorlu arazi yapısına sahip olan tepeler silsilesi, İzmirli genç bir Türk subayının da ölüme karşı ilk büyük sınavını verdiği yer aynı zamanda. Abidin Bey’in burada yaşanan muharebeler esnasında şahit oldukları, Türk tarafında bugüne ulaşan sınırlı kaynaklar içerisinde en kıy­metlilerden.

    HarpTarihi-2

    1893 İzmir doğumlu Abidin Bey, 1913’te İstanbul/Halkalı Ziraat Mektebi’nden birincilikle mezun olur. Hemen ardından başlayan 1. Dünya Savaşı, birçok genç gibi onun da geleceğini değiştirir; hayatının baharın­da en güzel zamanlarını dahi yaşayamadan kendisini haki üniforma içinde Gelibolu’nun kan ve barut kokan toprakların­da bulur.

    2. çıkarmanın başladığı 6 Ağustos 1915 tarihinden itiba­ren bir tarafı Saros Körfezi’ne diğer tarafı Küçükanafarta Ovası’na bakan Kireçtepe silsilesi üzerinde, Sivritepe- Aslantepe-Kanlıtepe hattında dehşetli mücadeleler yaşanır, her iki taraf da ağır kayıplar verir. Öyle anlar gelir ki tek bir tepe aynı gün içinde birkaç defa el değiştirir. Yeni çıkar­manın daha ilk haftasında Anafartalar muharebelerinin kaderi de belli olmaya başlar. Mustafa Kemal’in başarılı 10 Ağustos Conkbayırı süngü hücumu, İngiliz komutasının hantallığı ve Kireçtepe’de şehit olan Gelibolu Seyyar Jandarma Taburu Komutanı Yüzbaşı Kadri Bey gibi kahramanların fedakarlığı sayesinde ibre Türk tarafına döner.

    HarpTarihi-4
    Abidin Bey’in Çanakkale muharebe alanında bulduğu ve kendi notlarıyla devam ettirdiği defter, daha önce İngiliz askerler Mathieson (üstte) ve Atkinson tarafından kullanılmıştı.

    5. Ordu’da ihtiyat zabiti (ye­dek subay) olarak görev yapan Abidin Bey, muharebelerin en hararetli günleri olan 15-16 Ağustos’ta Kanlıtepe’de bulun­duğu esnada şahit olduğu bu korkunç sahneleri yazıya döker; çizdiği detaylı muharebe kro­kilerini de notlarının arasına ilave eder.

    HarpTarihi-5

    Kireçtepe silsilesinde ilk gün kaybedilen Sivritepe haricinde İngilizlere bir adım dahi attır­mayan kahramanlarla omuz omuza çarpışan Abidin Bey, gurur ve hüznü birarada yaşar. Vatan için Kireçtepe’den geçit yok derken, bunun bedeli her gün verilen şehitler ve yaralı­lardır. Ateşin kısa süreliğine kesilip yaralıların toplandığı, defin işlerinin yapıldığı bir gün, Abidin Bey hayatını kaybet­miş bir İngiliz askerine ait bir defter bulur. Yazılmış kişisel notlardan Kıdemli Onbaşı John William Atkinson’a ait olduğu anlaşılan bu harp yadigarı; ar­tık genç Türk subayının korku­larını, hayallerini, yitirdiklerini dile getirdiği 15 defterlik harp günlüğü serisinin dördüncüsü olacaktır.

    Abidin Bey seferberlikle beraber askere alınmasından itibaren gün gün tuttuğu hatı­ralarını, Çanakkale’de, içinde bulunduğu korkunç kaosun ortasında da yazmaya devam eder; ancak bu defa not aldığı küçük defter kendine değil, boğaz boğaza çarpıştığı düşma­nına aittir. Çanakkale muhare­belerine, özellikle Kireçtepe’de yaşanan kanlı vuruşmalara dair Türk arşivlerinde bulunan kaynakların yetersizliği düşü­nülürse, bu hatırat günümüze ulaşabilmiş paha biçilmez bir hazinedir.

    Muharebelerin şiddetiy­le el değiştiren siperler gibi bu defter de el değiştirmiş; İngiltere’nin puslu havasın­da bir üniformanın cebinde yola çıkan sayfaların hikayesi, Gelibolu’da bir Türk askerinin ellerinde yeniden can bulup devam etmişti.

    23 Aralık 1895 Hull-İngiltere doğumlu John William Atkinson deftere yer aldığı bir­lik için; 2494 künye numarayla 10. İrlanda Tümeni’ne bağlı 6/Royal Munster Fusiliers, 7. Müfreze yazmıştı. Atkinson’un İngiliz arşivlerinde yer alan şahsi dosyasında, ait olduğu birlik için yine Kireçtepe’de bu­lunan 7/Royal Munster Fusiliers denmektedir; dolayısıyla görevi esnasında bir yer değişikliği yapılmış olmalıdır. Atkinson defterin ilk birkaç sayfasına birliğindeki askerlerden kimi­lerinin isimlerini yazmış; takip eden sayfalarda da bunların yanına ölü, yaralı ve kayıp olmak üzere çeşitli notlar ilave etmiştir.

    HarpTarihi-6
    Atkinson’un silah arkadaşlarının durumlarını-ölümlerini not ettiği sayfalar (üstte) ve Abidin Bey’in defterde çizmiş olduğu Kanlıtepe muharebesini gösteren kroki. Çizimde Türk ve İngiliz ön hatlarıyla Kanlıtepe- Aslantepe-Sivritepe silsilesi detaylıca gösterilmiş.
    HarpTarihi-7
    HarpTarihi-8

    Ancak defterin ilk sayfasın­da karalanmış bir başka isim olması, ilk sahibinin başka bir asker olduğu ihtimalini kuv­vetlendirmektedir. Burada ismi geçen Paisley, İskoçya doğumlu 1033 künye numaralı Kıdemli Onbaşı John Mathieson 1914’te orduya katılmış, İngiltere’de se­ramik üreten Doulton & Co.,Ltd. şirketinde çalışan bir işçidir. Mathieson, 6/Royal Munster Fusiliers B Bölüğü’ndedir ve 7 Ağustos 1915’te, Anafartalar çıkarmasının ilk sabahında Gelibolu Jandarma Taburu’na karşı savaşırken Sivritepe’de hayatını kaybettiğinde 25 ya­şındadır. Defteri onun üzerin­den aldığı düşünülen Atkinson da, Gelibolu cehennemini henüz kelimelere dökeme­den, Kireçtepe Sırtı’nın güney yamacında yaşanan muhare­belerde, 2 gün sonra hayatını kaybedecektir. 9 Ağustos 1917 tarihli The Daily Mail gazetesin­de yayımlanan iftihar listesin­de Atkinson için şu sözlere yer verilmiştir:

    “Çanakkale’deki askerî harekatta aldığı yaralar sonucu 22 yaşındayken ölen, Annie Atkinson’ın kocası, onbaşı John William’ın [Jack] sevgi dolu anısına… Karısı, bebeği, kayın­validesi ve kayınpederi Bay ve Bayan Harry Bell tarafından sonsuza kadar hatırlanacak.”

    Abidin Bey’in elinde kalan bu harp yadigarındaki iki isim, daha ziyade muharebe arazisinde kayıp olan askerler anısına Seddülbahir’de yapılmış olan Helles Anıtı’nda, 186-192 numaralı panelde yer almak­tadır. Bu da bizlere Atkinson ve Mathieson’un bilinen bir mezar­larının olmadığını ve kuvvetle muhtemel Türk birliklerince muharebe bölgesinde defnedil­diklerini göstermektedir.

    KİREÇTEPE / KANLITEPE ÖLÜM HATTI

    ‘Ateş etmeye lüzum kalmamıştı, süngüsüne güvenen atılıyordu…’

    “Şimdi artık bu yalçın ve sarp tepe bir mahşere benziyordu. Adeta tutuşmuş yanıyordu. Çünkü kucak kucağa gelen muharipler birbirini taşlarla, yumruklarla mahvetmeye, bayırdan aşağı yuvarlamaya, paralamaya, dişleriyle birbirinin gırtlağına sarılmaya, elleriyle diğerinin boğazını sıkarak birbirini boğmaya çalışıyordu”.

    “Yirmi dört saat devam eden bu muharebe pek kanlı ve feci olmuştur. Düşman her türlü fedakarlığı göze alarak bu hakim tepeyi ele geçirmeye çalışıyor. Bizimkiler de Allah’ın takdir edeceği bir azim ve metanetle bu tepeyi düşmana vermemek için arslanlar gibi çarpışıyordu. Muharebe şu suretle cereyan etti: Düşman Kanlıtepe’yi yirmi dört saat gayet şiddetli bombardıman ederek altüst ettikten sonra süngü takarak tepeye hücum etti. Bizimkiler de karşılık verdi. Tekrar eden hatlar ve takviyelerle durmadan düş­man tepeye hücum ediyor, sürü sürü kırıldığı halde verdiği dehşetli kayıplara önem vermeyerek mutlaka tepeye çıkmaya çalışıyordu.

    Bir an geldi ki askerimizle düşman askeri kucak kucağa geldiler. Bu hakim tepede adeta talim meydanlarında yapılan süngü muharebesi gibi süngü hücumu oluyordu. Artık taşlar ve kayalar arkasına saklanıp mevzi almaya, ateş etmeye lüzum kalmamıştı. Süngüsüne ve pazusunun kuvvetine güvenen olanca saldırganlığıyla düşmanı sün­gülüyor ve öldürüyordu. Şimdi artık bu yalçın ve sarp tepe bir mahşere benziyor. Adeta tutuşmuş yanıyordu. Çünkü kucak kucağa gelen muharipler birbirini taşlarla, yumruk­larla mahvetmeye, bayırdan aşağı yuvarlamaya, para­lamaya, dişleriyle birbirinin gırtlağına sarılmaya, elleriyle diğerinin boğazını sıkarak birbirinin boğmaya çalışıyorlar.

    Gerek bizim ve gerek düşmanın topçusu bütün şidde­tiyle hep bir noktayı, yani bu kanlı sırtı dövüyor, bombalar patlıyor, her taraf ateş ve alev içinde yanıyordu. Bu gırtlak gırtlağa ve kucak kucağa devam eden dehşet verici harp iki saat kadar devam etti. Her taraf cesetle dolmuştu. Şim­di ancak orada kalabilen beş on cengâver Türk kahramanı bu pek mühim tepeye hakim olarak sırttan aşağıya kaçıp giden ve binlerce ölülerini çiğneyerek firardan başka çare bulamayan vahşi düşmana galip ve gururlu bakışlarla bakıyorlardı.

    Bu muharebeden sonra tam üç gün gece gündüz cesetler defnetmekle ve yaralı toplamakla uğraştığımız halde ancak bitirebildik. Birçok yaralı düşman askeri topladık. Birçok da taşların arkasına gizlenip kalmış esir askeri tuttuk. Düşmanın burada gösterdiği inatçı hücum neticesinde verdiği kayıp pek dehşetli idi. Esirler hücuma katılan askerlerin 12.000 kişi olduğunu, bunlardan yarısının mahvolduğunu söylüyorlardı.”  

    HARP MEYDANINDA

    ‘Annem beni yetiştirdi, bu yerlere yolladı…’

    “Akşam oldu hava hazin ve sakin. Tek tük kurşun vızıltılarından başka bir şey yoktur. Bu sırada fırkanın mızıka­sı geldi. Tabur karargahının önün­de gayet güzel parçalar çalmaya başladı. Ah işte harp meydanı, şimdi tiyatro sahnesinde oynanan güzel bir dram hâlini almıştı. Bir taraftan mızıka hazin ve ahenkli hareketlerle “Annem beni yetiştirdi, bu yerlere yolladı” marşını çalarken etrafımız­dan vızlayıp geçen kurşunlar bu istisnai manzaraya başka bir harika renk veriyordu! Evet, bu harp man­zarası herkese nasip olamazdı.”  

    ABİDİN (EGE) KİMDİR?

    ‘Hatırat’ değil, ‘o an’ tutulan günlükler

    HarpTarihi-Kutu-1
    Aziz Nesin, köşe yazarlığı yaptığı Günaydın gazetesinde Abidin Bey’in şahitliklerine kayıtsız kalmamış ve onun hatıratının bir kısmını 1973’te dizi olarak yayımlamıştı (üstte). Ege’nin günlükleri, 2011’de Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkmıştı (allta).

    Abidin (Ege) Bey, sonradan 1. Dünya Savaşı adını alacak Büyük Savaş’ın başlamasıyla beraber 1914 sonbaha­rında cepheye sevkedilir ve Gelibolu Yarımadası’nda görev alır. 4 yıl sürecek askerliği sırasında, Çanakka­le’den sonra Doğu cephesinde ve Irak-İran cephelerin­de de görev yapar. Bu süre zarfında sürekli olarak günlük tutmuştur ve bunlar toplamda 15 defterdir (bunlardan 2’si günümüze ulaşmamıştır ve biri, Çanakkale cep­hesine ilk geldiği sırada tuttuğu günlüktür). Rahmetli harp tarihçisi Şahin Aldoğan, eldeki bilgilere dayanarak kendisinin Çanakkale cephesinde büyük ihtimalle 2. Tümen, 1. Alay’da görev yaptığını belirtmiştir.

    HarpTarihi-Kutu-3

    Çanakkale cephesi Aralık 1915-Ocak 1916’da tahliye edilir. İtilaf güçleri Yarımada’yı geçemez ve ağır bir mağlubiyet sonrası çekilir. Ancak Abidin Bey’in askerliği de diğer binlerce Türk subayı gibi Çanakkale’de bitmeyecektir. Önce Doğu cephesinde, ardından Irak ve İran cephelerinde görev alacak, hayatının 4 yıl 3 ay 27 günü askerlikle geçecek ve 1. Dünya Savaş’ından sağ çıkacaktır.

    Abidin Bey savaşın sona ermesinin ardından 8 Ka­sım 1918’de Bursa Ziraat Mektebi’ne öğretmen olarak döner ve bu görevinin yanında Bursa Askerî Rüştiyesi’n­de “Doğa Bilimleri”, Bursa Sultanisi’nde “Fizik” dersleri verir. 1934’te kabul edilen yeni kanunla “Ege” soyadını alan Abidin Bey, ardından yurtdışında birçok farklı ülkede ziraat alanında araştırmalar yapar. 1944’te ise Denizli milletvekili olarak mecliste görev alır.

    Yazdıklarının bir kısmı 1973’te Günaydın gazetesin­de Aziz Nesin tarafından “Ölümle Kolkola” adı altında yayımlanan Çanakkale kahramanlarından Abidin Ege, 11 Kasım 1962’de İstanbul’da vefat eder. Abidin Ege’nin günlükleri Çanakkale, İran ve Irak Cephelerinden Harp Günlükleri adıyla İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 2011’de basılır. Bırakmış olduğu paha biçilmez hazine ise günümüzde gelini Reyhan Ege ve ailesi tarafından özenle saklanmakta ve harp tarihçilerine ışık tutmaya devam etmektedir.

    Gerek Çanakkale gerekse 1. Dünya Savaşı’nın diğer cephelerinde görev almış Türk subayları arasında, mu­harebeler sırasında günlük tutanların sayısı pek azdır. Hadiseler olup bittikten sonra yazılan “hatırat”lar ol­makla birlikte, savaşın gerçek yüzünü ve gerçekte olup bitenleri anında yansıtmış bu belgeler temel referanstır.

    HarpTarihi-Kutu-2
    Belgeleri koruyarak günümüze ulaşmasını sağlayan Abidin Bey’in gelini Reyhan Ege ve Murat Söylemez
  • Yeats’in ikinci gençliği ve karışan/kaybolan kemikler

    Yeats’in ikinci gençliği ve karışan/kaybolan kemikler

    20. yüzyıl edebiyatını şekillendiren isimlerden şair ve yazar William Butler Yeats (1865- 1939), son 5 yılında ciddi bir lirik patlama yaşayarak yetkin şiirler yazmakla kalmamış, çok sayıda gönül ve ten macerası da yaşamıştı. Gömüldükten sonra onun kemikleri de aynı Benjamin, Şinasi, Shakespeare, Sade, Sabahattin Ali gibi kayboldu veya diğerleriyle karıştı.

    Le Corbusier 27 Ağustos 1965 tarihinde, kulübesini gerçekleştirdiği Akdeniz kıyı­sında, büyük olasılıkla kalp krizi geçirdiği için boğularak öldü ve Roquebrune-Cap-Martin mezarlığına gömüldü. Kulübeyi ziyaret etmek niyetiyle iki kez yaklaşmama karşın o noktaya, son adımı atmayı başaramadım -hayatımın minör bozgunları arasında sayarım.

    William Butler Yeats’in şiirini çok üst sıralara koymama karşın yaşamöyküsüne sokulmaya kalkışmamıştım. Bütünüyle rastlantı, şairin 28 Ocak 1939 tarihinde kaldığı Hôtel İdéal Séjour’da öldüğünde Roquebrune-Cap-Martin mezar­lığına gömülmeyi vasiyet ettiğini öğrenince kaynaklara başvurdum: The Irish Times’da 75. ölüm yılı vesilesiyle yayımlanan Lana Marlowe imzalı “Yeats’in Fransa’daki Son Günlerindeki Yazdıkları ve Kaderler” başlığını taşıyan uzun makale için, Roy Foster’in iki ciltlik WB Yeats: A Life’ına geniş çapta başvurulduğu belirtiliyor.

    Yeats’in 5 yıla yayılan son döneminin başlan­gıcında, 6 Nisan 1934’te, yarı bilimeri yarı şarla­tan Eugène Steinach’ın “gençleştirme” yöntemini (!) benimsemiş cerrah Norman Haire tarafından “gerekli işlemlere tabi tutulduğu” biliniyor. İşin tuhafı, sonraki 5 yıl içinde şairin ciddi bir lirik patlama yaşayarak yetkin şiirler yazmakla kal­mayıp çok sayıda gönül ve ten macerası yaşamış olduğunun genel kabul görmüş olması!

    KagitUzerinde-2
    Ocak 1939’da ölen William Butler Yeats’in mezartaşında “Yumuşamaksızın bak / Yaşama, ölüme. / Atlı, sür git yoluna!” yazıyor.

    Roquebrune-Cap-Martin’de soğuk kış ha­vasının olumsuz etkisiyle kalbi yenik düşmek üzereyken, Yeats’in başucunda eşi ve metresi birlikte beklemedelermiş. Orada, onlara tepe­deki mezarlıkta gömülmek istediğini; aradan birkaç yıl geçip adı sanı gündemden düşünce kemiklerinin İrlanda’ya transfer edilmesini son dileği olarak iletip 27 Ocak’ı 28’ine bağlayan gece sönmüş.

    Gerçekten de oğlu 10 yıl sonra kemiklerini ülkesine taşımak için başvurduğunda, yardımı­na İstanbul doğumlu, Kont ve Kontes Ostroróg’un oğulları büyükelçi Stanislas Ostroróg koşmuş. Gelgelelim aradan geçen zaman içinde, savaş döneminde, mezarlıkta büyük değişiklikler meydana geldiği için oğul Yeats’e teslim edilen kemiklerin şaire ait oldukları şüpheliymiş!

    Kayıp mezarlar (Walter Benjamin, Şinasi, vb.), kayıp kafatasları (Willy Shakespeare, Sade, Sabahattin Ali, vb.) yetmedi, biribirine karışmış mezarlara, iskeletlere, kemiklere geldi sıra.

    Duyguysa duygu: William Butler ile Le Corbu benim gözümde, Akdeniz kıyısında komşular.

    Yeats’in sonradan kemiklerini ya da küllerini getirip gömmelerini istediği Sligo yakınların­daki Drumeliff mezarlığına ilişkin 4 Eylül 1938 tarihli şiiri “Under Ben Bulden”in son 3 dizesi sonradan mezartaşına kakılmıştır:

    “Cast a cold eye “Yumuşamaksızın bak

    On life, on death. Yaşama, ölüme. Horseman, pass by!” Atlı, sür git yoluna!”

    FF80KC
    William Butler Yeats’in (üstte) 1989’da, ölümünün 50. yılı anısına yapılan İrlanda’nın Sligo kasabasındaki bronz heykeli. Heykeltraş Rowan Gillespie, eserinin üzerine şairin şiirlerinden mısralar eklemiş.
    KagitUzerinde-3

    ***

    1948 tarihli bir kaynaktan:

    “Sabahattin Ali’nin adli tıp gerekçesiyle bir hastaneye götürülen başı kayıptır.”

    Asıl ayıp olan mezarıyla ilgili konu. Filiz Ali anlatıyor:

    “Babama ait olduğu söylenen fakat tanınmaz halde olan bir ceset bulunmuştu. Ne var ki cese­di teşhis etmeye o zaman hayatta olan annesi ve eşi çağrılmadı. Böylece ceset esrarengiz biçimde kayboldu. Sabahattin Ali’ye ait bir defin bilgisi bile yok. Yani nereye gömüldüğü bilinmiyor.”

    Nebil Özgentürk bir belgesel gerçekleştirdi: “Kayıp Kemiklerin İzinde.”

    Tıpkı Benjamin’in gömü yeri konusunda oldu­ğu gibi Sabahattin Ali’nin “gömülüş”ünde görev alanların ömür boyu susarak nasıl yaşadıklarını anlamamışımdır: Bir “suç” işlemedikleri hâlde, haklı olarak suçlanabilecekleri korkusuyla o günlerde ortaya çıkmamış olmalarını kabul ederim; ama insan ölmeden önce, örneğin bir torununa miras bırakmaz mı herkesten sakladı­ğı bilgiyi?