Etiket: sayı:115

  • Arkeo politika sahasında ‘Batıcıl’ sahtekarlık oyunları

    Arkeo politika sahasında ‘Batıcıl’ sahtekarlık oyunları

    Çatalhöyük keşfiyle (1961) Türk arkeolojisine de “Neolitik” kavramını sokan arkeolog James Mellaart, aynı zamanda hayali çizimler ve uydurma buluntularla Batı Anadolu’daki Luvi kültürünü öne çıkarmaya çabalamıştı. “Saldırgan milliyetçi” Hitit Krallığı’nı değersizleştirerek, “Luvili özgürlük savaşçıları”nı öne çıkarma girişimlerinin hikayesi…

    Ünlü İngiliz arkeolog James Mellaart (1925- 2012), 1950-60’larda Anadolu arkeolojisinin önde gelen isimlerinden biriydi. Anadolu protohistoryasına önemli ve kayda değer katkılar yapmış olan Mellaart, University College London’da Mısırbilim alanında lisans eğitimi almış; 1953’te Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü’nde göreve başlamıştı.

    Mellaart ilk çalışmalarını Batı ve Orta Anadolu’da yaptı ve Çivril-Beycesultan, Burdur- Hacılar, Çumra-Çatalhöyük gibi önemli merkezleri keşfetti. Beycesultan’da Seton Lloyd ile kazı yaparak çarpıcı Orta ve Geç Tunç Çağı katmanlarını ortaya çıkardı. 1954-60 arasında kazı yaptığı Hacılar’da Neolitik- Kalkolitik dönemlere ait çok kaliteli, yeni bir tür boya bezemeli çanak-çömlek grubu keşfetti ve Türk arkeolojisinde “Neolitik” kavramı ilk defa dile getirilmeye başlandı.

    ARKEO-TARIH-3
    James Mellaart, yaptığı önemli keşiflerle durağan durumdaki Anadolu arkeolojisinin 1950’lerden itibaren hareketlenmesini sağlamıştı (üstte). James Mellaart’ın hazırladığı bir eskiz (altta).

    Bu süreçte, Anadolu arkeoloji tarihinde “Dorak Hazinesi” olarak anılan bir hadise gerçekleşti. 1958’de Mellaart, Anna Papastrati adlı bir Rum vatandaşımızın kendine İzmir’deki evinde yasadışı olarak toplanmış Erken Tunç Çağı eserlerinden oluşan bir buluntu grubunu gösterdiğini açıkladı. Açıklamakla da kalma­dı, 1959’da The Illustrated London News’e yazdığı bir makalede bu buluntuların tarihî önemini vur­guladı. Ancak bir problem vardı: Buluntuların fotoğrafları yoktu, çizimleri vardı! Makale dünya çapında ilgi uyandırırken, Kültür Bakanlığı yetkililerinin açtığı soruşturmada Rum kadının var­lığı, İzmir’deki adresi ve hazine değerindeki buluntulara dair herhangi bir iz tespit edilemedi. Türk basını Mellaart’ı bizzat eski eser kaçakçılığıyla suçlayarak ona karşı bir kampanya başlattı. Mellaart’ın Rum kadın ve Ulubat Gölü kıyısındaki Dorak Köyü’nde bulunmuş olduğu iddia edilen eserlerle ilgili tüm hikayesi son derece şüpheliydi ve kamuoyun­da olayın uydurma olduğu da konuşulmaya başlandı.

    ARKEO-TARIH-2

    Mellaart bu çalkantılı dö­nemde, 1961’de başladığı Çatalhöyük’te devasa bir Neolitik yerleşme ortaya çıkardı. Bu keşifler, Mellaart’a büyük bir ün getirdi; mesleki tutkusunu ola­ğanüstü yeteneği ile birleştirerek Anadolu arkeolojisinde adeta devrim yapıyordu. Çalışmalarına devam eden Mellaart, kaybolmuş Çatalhöyük duvar resimlerinin “yeni ve hayalî rekonstrüksi­yonlarını” ve orijinal hiyeroglif olduğu iddia edilen Luvi yazıtları ile Asur tabletlerinin çevirile­rini yayımlamaya başladı. Bu gelişmeler, gerçek keşiflerini, hayatının ilerleyen dönemlerinde gelişen bir eğilim olan fantastik uydurmalarla tamamlayaca­ğına işaret ediyordu. 1961-63 arasında İstanbul Üniversitesi Prehistorya Kürsüsü’nde dersler verdi. Çatalhöyük’teki kazılara ise 1964’te ara verildi; daha sonra dedikoduların durmaksızın art­ması üzerine 1965’te kazılar kalıcı olarak sonlandırıldı.

    ARKEO-TARIH-1
    Çatalhöyük’ün sanatçı Dan Lewandowski tarafından yapılan rekonstrüksiyonu. Önasya ve Anadolu’nun en büyük Neolitik yerleşimlerinden biri olan Çatalhöyük, James Mellaart’ın en kayda değer gerçek keşfi.
    ARKEO-TARIH-4
    Sansasyonel iddialarıyla James Melaart, bir dönem Türk basınının dikkatindeydi. Cumhuriyet‘te 8 bölümlük yazı dizisiyle kaçakçılık olaylarına değinen gazeteci Orhan Duru, 8 Şubat 1968 tarihli yazısında Melaart’ın İzmir’deki bir Rum kadının evinde bulunduğunu iddia ettiği “Dorak Hazinesi”nin varlığının tespit edilemeyişine ve bu olayın dış basında nasıl yankı bulduğuna yer veriyor.

    Türkiye’deki arkeoloji kari­yeri sona eren James Mellaart’ın fantezileri, Çatalhöyük’ün şüpheli duvar resimlerinden Luvi (Anadolu) hiyeroglifleri­ne yönelmeye başladı. Bunun temel sebebi Anadolu Tunç Çağı halklarından olan Luvilere olan sempatisiydi. “Luvili özgürlük savaşçıları”na karşı, eski dün­yanın “saldırgan milliyetçileri” olarak gördüğü Hititlerden hoşlanmıyordu! Bu nedenle eskiz çizimlerle uydurma hiyeroglif yazıt metinleri ürettiğine dair söylentiler dillendirilmeye baş­landı. Bunlardan hiçbir gerçek hiyeroglif metne benzemeyen Beyköy Yazıtı, David Hawkins gibi uzmanların belirttiği üzere, Mellaart’ın ikna edici bir şey üretmeye özen göstermediği bir dayatma olarak değerlendi­rilmiştir (#tarih 48. sayı, Mayıs 2018). 19. yüzyılın ortalarında A. Perrot tarafından bulunduğu iddia edilen Beyköy Yazıtı’nın sözde siyasi nedenlerle gizlen­miş olması, yazıta ait eskizlerin uydurma olduğuna ve büyük bir yalan üzerine kurulduğuna işaret etmekteydi.

    Sahte yazıtlarla yapay bir Luvi ve Tunç Çağı Anadolu tarihi oluşturmaya çalışan James Mellaart’ın çabaları, 2012’deki ölümünden sonra doğal olarak unutulmaya başlandı. Tam da o dönemde, Anadolu arkeolojisinde beliren yeni bir ithal bir figür, Mellaart’ın mirasını omuzlayarak Luvi konusunu yeniden tartışma­ya açtı. İsviçreli bir jeoarkeolog olan Eberhard Zangger, Zürih’te bir Luvi Araştırma Vakfı kurarak Anadolu’nun batısındaki kimi ar­keoloji projelerine maddi destek vermeye başladı. Zangger aynı zamanda bir meslektaşı ile ünlü arkeoloji dergisi Talanta’nın 50. cildinde (2018) Beyköy Yazıtı’nın orijinalliğini savunan bir yazı kaleme aldı. Tabii Eberhard Zangger’in bu çabalarını bilimsel temelde değerlendirmenin aşırı saf bir düşünce olacağı açıktır. Buradaki girişim ve düşünce, po­litik bir yaklaşımın bilimi perde gibi kullanarak Anadolu arkeolo­jisini şekillendirmek istemesidir.

    ARKEO-TARIH-5
    Şist taşlar üzerine James Mellaart tarafından yapılmış çizimler.

    Hint-Avrupalı bir dil ko­nuşmuş olan Luvilerin, Hitit Krallığı Dönemi’nde Anadolu’nun İçbatı ve Güneybatı bölgelerin­de yaşadığı düşünülmektedir. Bugüne kadar sadece yazı ile kimliklendirilen bu Orta ve Geç Tunç Çağı kültürü, son yıllarda artan araştırmalarla mimari ve çanak-çömlek üzerinden de tanımlanmaya çalışılmaktadır. Tüm bu çabalara karşın bugüne dek İçbatı ve Güneybatı Anadolu bölgelerinde yapılan onlarca kazıda bir Luvi sarayı, evi, anıtı, mezarı, çanak-çömleği ya da sila­hı kimliklendirilebilmiş değildir. Bulunanlar ya Hitit ya da Miken kültürü ile tanımlanabilmiştir. Yazı dışında kendine özgü bir kültürel ve sanatsal üretim yapa­mamış bir halkın, Hitit Krallığı’nı değersizleştirerek önplana çıka­rılma çabalarının Zürih merkezli bir vakıf tarafından organize ediliyor olması dikkati çekicidir.

    ARKEO-TARIH-6
    James Mellaart’ın çizdiği ve 1959’da The Illustrated London News’te yayımladığı Dorak Hazinesi’nin bir bölümü (Avustralya Arkeoloji Enstitüsü arşivi).

    Konunun arkeolojik ya da bilimsel temellere dayanmadığı, büyük oranda siyasi olduğu zaten Eberhard Zangger’in, Mustafa Kemal Atatürk’ü suçlayarak işin içine dahil etmeye çalışmasın­dan anlaşılmaktadır. Zangger özellikle yurtdışında yayımla­nan bir yazısında “… Görünüşe bakılırsa Luvi kültürüne yönelik araştırmalar Türkiye’nin kuru­cusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ta kendisi tarafından durdurul­muştu. 1930 civarında, Beyköy Köyü’ndeki bir başka önemli yazılı keşif sayesinde, aslında Atatürk, Batı Küçük Asya kültür­lerinin önemini zaten biliyordu. Ancak kendisinin, Hititlerin modern Türk devleti tarafından rol model olarak ilan edilmesi üzerine Luvi kültürüyle daha fazla ilgilenilmesini -kamu ya­rarına olmadığı için- yasakladığı söyleniyor” demiştir.

    Arkeolojik araştırmaların Alaca Höyük ve Alişar Höyük te­melinde yeni başladığı 1930’ların başında; henüz Hatti’nin, Hitit’in, Luvi’nin tam olarak kimliklendi­rilemediği bir ortamda, Mustafa Kemal’in çabaları ve vizyonu müstesnadır. Günümüzde ise Anadolu arkeolojisi hâlâ özellikle Hint-Avrupacılar tarafından arkeo politikanın oyun sahası yapılmaya çalışılıyor. Luvi kültü­rünün yüceltilme çabaları da bu fantezist dizinin yeni bir bölümü­ne işaret ediyor.

  • Çanakkale’de yangın var ve 1980’den bugüne sürüyor!

    Çanakkale’de yangın var ve 1980’den bugüne sürüyor!

    1915’teki muharebelerde “toprağa düşen” asker, arkasındaki ailesini-milletini işgalden korumuştu. Bizim Çanakkale tarihî alanını yangınlardan koruyamamamız ise, 44 yıl önce başlayan, ısrarla devam ettirilen ve bölgenin doğal yapısına aykırı “çamlandırma” faaliyetlerinin hazin bir sonucu. Son çıkan yangın, hataların tekerrür ettiğini gösteriyor.

    Gelibolu Yarımadası’ndaki Çanakkale muharebe alanları ancak 1973 sonunda, yani savaştan 58 yıl sonra koruma altına alındı; bu coğrafya millî park ilan edildi; yerleşim-inşaat-tarım-vesaire sınırlandı, yasaklandı. Ancak şöyle ilginç bir vaziyet vardı: Millî parklar, Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlanmıştı, do­layısıyla bölgenin yönetimi de tarımcı/ormancı yetkililerdeydi. Yine 70’li yıllara kadar, bugün bölgede bulunan şehitlik, anıtlar, heykeller, müzeler ve dolayısıyla otobüsler yoktu; sadece 1954’te yapımına başlanıp 1960’ta açılan Seddülbahir-Eskihisarlık’taki Şehitler Abidesi vardı.

    Buna mukabil muharebe alanlarında, savaş sırasındaki “düşman”larımızın 1918-25 arasında yaptığı 30’dan fazla me­zarlık ve çeşitli abideler -aynen bugünkü gibi- bulunuyordu.

    Biz 1970’lere kadar Çanakkale muharebe arazisini hiç önem­semedik; burada şehit düşen ve burada yatan 60 bin askerimizi ya uyduruk yerlere gömmüştük ya da toprak üstünde çürümeye terketmiştik. Kimi kısımları tarlalaştırılan arazide, traktöre takılan kemiklerin haddi-hesabı yoktu. Onlar biz yaşayalım diye kendini feda etmiş, biz de bu toprakları “bildiğimiz gibi” yap­mıştık. “Ya işte büyük bir abide yaptık, hepsini orada anıyoruz” dedik. Muharebe alanlarında kalmış top-tüfek-kurşun-metal eşyayı da, Kilitbahir’e yanaşan kargo gemilerine kilo hesabıyla sattık. Lafa gelince atalarımı­za-analarımıza saygı konusunda mangalda kül bırakmayan biz Türkler, ülkeyi Türkiye yapan kahramanları ve bu kilit coğraf­yayı önemsemedik.

    GUNDEM-CANAKKALE-1
    Geçen ay Gelibolu Yarımadası’nda başlayan orman yangını 24 saatten daha uzun bir süre sonra kontrol altına alınabildi.

    1980’deki askerî darbenin hemen ardından, muharebe alanlarında bir hareket başladı. Başlangıçta “vay be, nihayet” dedirten bu faaliyetler, aslında o yıllarda bölgeye artan sayıda An­zak torunu gelmeye başlamasıyla ilgiliydi. Siyasi otorite, “bi dakka ya, savaşı biz kazandık, bunlara ne oluyor?” diyerek, muharebe alanlarında bugün gördüğümüz şehitliklerin yapımına girişti. Tarih yakın (1915) olduğu için belgemiz-bilgimiz vardı; ama bunları coğrafyayla eşleyecek, yani toprağı bilen uzmanımız yoktu. Yani “Mustafa Kemal’in düşmanı gözetlediği yer neresi? 57. Alay tam olarak nereden geç­miş? 2. Kirte Muharebesi’ndeki siperler duruyor mu? Zığındere Muharebeleri’ndeki dere yatağı ne durumda?…” ve benzeri bilgi­ler/bulgular bize henüz “intikal etmemişti.”

    Tabii tüm bunlarla uğraşa­mazdık; yurtdışından, İngiltere, Fransa, Avustralya’dan uzman getirtmek de “bi tuhaf” olurdu. Kendi şehidimizin, siperimi­zin, komutanımızın arazideki konumunu gavura mı soracak­tık? Dolayısıyla müteahhitlere “kardeşim, şöyle manzaralı, uygun yerleri seç; oraları temizle ve taşları döşe; ben sana arşiv­den kimi şehit isimleri veri­cem, onları da taşların üzerine yazarsın; girişlere de şöyle büyük otoparklar yap; koca bi bayrak da sallandırırsan tamam” dendi. “Emredersin komutanım” cevabı verildi ve bugün gördüğümüz -57. Alay Şehitliği başta olmak üzere-birbiri ardına, altında naaş bu­lunmayan sembolik şehitlikler inşa edildi.

    Maalesef bununla kalmadı. Şehitler coğrafyasının orijinal hâlini korumayı-iyileştirmeyi umursamayan dönemin yöne­ticileri, bu kepazeliği “örtmek” için daha da “yaratıcı” bir fikir geliştirdi: Bölgeyi ağaçlandır­mak! Şehirde bahçesindeki, sokağındaki, etrafındaki ağaçları keserek buralara gökdelen kon­duran, “manzaram kapanmasın” diye yeşillikleri yolan necip Türk milleti, bölgedeki bu ağaçlan­dırma seferberliğini candan destekledi. 80’lerde başlayan bu ağaçlandırma hamlesi için de gayet “yaratıcı” bir slogan ge­liştirildi. “Her şehide bir fidan!”. Tarım ve Orman Bakanlığı, tarihî muharebe arazisine, özellikle Arıburnu-Anafartalar sektörüne “çam” dikmeye başladı!

    GUNDEM-CANAKKALE-2
    Günümüzde Eceabat (Maydos) ilçesinin 1915’teki muharebelerden hemen sonra çekilmiş bir fotoğrafı. Harabeye dönmüş yerleşimin arkasındaki Kilitbahir Platosu henüz “çamlandırılmamış”.

    Bölgenin tarihî-doğal flo­ra’sında çam yoktu. Hatta ağaç yoktu. Nasıl olsundu? Çok şiddetli kuzeybatı rüzgarına tamamen açık, ülkenin kış mevsimindeki bu en soğuk coğrafyasında ağaç nasıl tutunacaktı? 20. yüzyıl baş­larında yaşanan savaş sırasında çekilen fotoğraflar, bölgenin bitki örtüsünü bütün “çıplaklığıyla” gösteriyordu. Hatta Avustralya­lıların muharebeler sırasında isimlendirdiği ve bugün ana anma mekanları olan “Lone Pine” mevkii de, o dönem çamın-ağa­cın neredeyse hiç bulunmadığını kanıtlamıyor muydu?

    Ancak “ormancılar” iktidar­daydı. Bölgeyi canlandırmak için çamlandırdılar. Askerî pozisyonların, siperlerin, işaret­lerin, doğal coğrafyanın üzeri kapandı. Yani, yakın tarihimizin belki de en önemli hadisesiyle il­gili arazide tespit yaparken, “işte şuradaki çamların altındaydı o mevzii” demeye başladık.

    Diğer bir felaket de, orijinal dokunun ve bitki örtüsünün değiştirilmesi sonucu, bölge­deki yerleşik-endemik canlı türlerinin yokolmasıydı. Bunlar türkoğlunun çamlandırıcı inisiyatifiyle devredışı kaldılar; binlerce yıldır yaşam sürdük­leri-sürdürdükleri toprakları terketmek mecburiyetinde kaldılar. Çam ağacı, yapısı gereği topraktaki bütün suyu çekiyor; çevresindeki diğer bitkilere de hayat hakkı tanımıyordu. Buna rağmen herkes memnundu, yeşil-yeşil her şey ne kadar güzeldi!

    Ancak bu “güzellik” içerisinde büyük bir tehdit vardı: Yangın. Çamların sadece iğneli doku­su değil, diplerinde biriken ve kuruyan döküntüleri de özellikle yaz aylarında büyük tehdit oluş­turuyordu. Coğrafyanın meş­hur rüzgarı da devreye girerse, muhtemel bir yangını kontrol altına almak neredeyse imkan­sızlaşacaktı.

    Geliyorum diyen felaket 1994’te gerçekleşti. Yarımada’da çıkan yangın binlerce hektar araziyi yakmakla kalmadı, Orman Bölge Müdürü Talat Gök­tepe’nin de görev başında şehit olmasıyla sonuçlandı. Kaybımız ve acımız büyüktü ama hemen unuttuk. Peki ne yaptık? Bölgeyi tekrar çamlandırdık! Geçmiş­ten-tarihten ders almamak bel­ki de genetik bir sorunumuzdu ama, bu kadar mı kendini bilmez bir duruma düşmüştük?

    GUNDEM-CANAKKALE-3
    1915’teki muharebeler sürerken çekilen bu meşhur fotoğrafta ANZAC askeri yaralı arkadaşını taşıyor. Gerek Arıburnu gerekse Anafartalar tamamen ağaçsız.

    Aradan biraz daha zaman geçti. 2000’lerin başlarında Yarımada’nın Ege kıyı şeridi ve hemen gerisinde tekrar yangın­lar çıktı. Yetkililer tekrar çam­landırma yaptı. Bu defa aralara iş makineleri sokularak, yangın esnasında itfaiyenin girebilmesi için ormanlık alanda geniş hat­lar açıldı; böylelikle muharebe arazisi bir defa daha kirletildi.

    2014’e geldik. Bu tarihte muharebe alanlarının artık ormancılara bırakılamayacağı­na nihayet kanaat getiren devlet büyüklerimiz, bölgeyi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlamaya karar verdi ve Çanakkale Savaş­ları Gelibolu Tarihi Alan Baş­kanlığı kuruldu. Ormanlaştırma faaliyetleri nihayet durdurul­muştu ama, bu defa “turizm­leştirme” işleri hız kazanmıştı. Artık daha çok otobüslü, daha çok gelirli, daha çok merkezli, daha çok otoparklı “Yeni Türki­ye” devrine girmiştik. Böylelikle tarihî alanda yollar genişletildi, yeni yollar-duraklar açıldı; yeni ve büyük kalabalıklar bölgeye akmaya başladı. Muharebe arazisinin korunmasına ilişkin çalışmalar ve kontroller, muhte­mel bir yangında havadan mü­dahale imkanları artmıştı ama, bölgenin sonradan çamlandı­rılan dokusu şehitler coğrafya­sını her anlamda tehdit etmeyi sürdürüyordu. Yakın tarihlerde başgösteren birkaç yangın, fazla büyümeden söndürüldü. Ancak geçen ayın 18’ine kadar…

    18-19 Haziran’da Yarımada’yı kavuran yangın, bu satırların yazıldığı sırada aradan 24 saat geçmesine rağmen kontrol altına alınamamıştı! Tarihin değil hataların tekerrür ettiğini daha önce çok defa ifade eden bu satırların yazarı ise; yangınların ve zararın son bulması için bu alanda acil bir “ormansızlaş­tırma” yapılması gerektiğini defalarca yetkililere ve okurlara iletmişti. Yine olmadı. Hattâ sosyal medyada güya “çevreci”, “orman hakları savunucusu”, “muhalif” sıfatlar üstlenen kimi kuruluşlar; “yaban ha­yatı uzmanı”, “biyolog” ve “bol takipçili” doğasever arkadaşlar, anız yaktığı ve yangına sebebi­yet verdiği iddia edilen bir bölge sakininin hemen hapsedilmesi, hatta hapisten çıkamaması yönünde cümleler sıraladılar. Bu “ormancı / doğacı / yeşilci” kar­deşlerimizin cehaletiyle, siyasi iktidarın etkisiz yetkililerinin kombinasyonuna herhalde “En yeni Türkiye” deniyor.

    Ve yangın devam ediyor!

    GUNDEM-CANAKKALE-4
    Bugün aşağı yukarı aynı açıdan çekilen aktüel görüntü farkı yansıtıyor.
  • Çokkültürlü ‘Kıprıs’ mutfağı ama özgün lezzetler sofrası…

    Çokkültürlü ‘Kıprıs’ mutfağı ama özgün lezzetler sofrası…

    Kıbrıs sofrası en âlâsından Akdenizlidir; çünkü ada Akdeniz’in bağrında, bir zeytin ağacının yanında, bağların ortasında kuruludur. Gelip geçen her farklı kültürün beğenilen yemekleri mönüye eklenir ama, diğer yandan gelenek, âdet ve ritüeller özgün hâllerini korur. İtalyan, Rumlar, Türkler ve nice kültürün yemekleri, Ada’da başka türlü ve çok lezzetlidir.

    Kıbrıslı şair Leonidas Ma­lenis, memleketini “de­nize atılmış yeşil ve altın renkli bir yaprak” diye tanımlar; “deli havaların ve volkanların adası.” Çağlar boyu Akdeniz’de gidip-gelen neredeyse tüm kavimlere yurt olmuş Kıbrıs. Adada yaşam kuranlar, yeni ge­lenlerle yanyana yaşamış. Yap­rağın hangi ağaçtan olduğuna dair yaygara koparmaya gerek var mı? Akhalardan Hititlere, Mısır’dan Romalılara, adayı Bi­zans ile birlikte yöneten Emevî ve Abbâsîlere, Haçlılara, oradan Osmanlılara ve nihayet İngi­lizlere varana dek buraya ayak basmayan kim kalmış diye sor­mak lazım. Aslan Yürekli Rişar bile almış da adayı, sonra Rodos Şövalyeleri’ne satmış.

    GASTRO-2
    Tavuk suyunda pişmiş, tavuk didilmiş makarna “magarina bulli” servis edilirken altına ve üzerine hellim peyniri konur.

    “Ada kimindir?” sorusunun cevabını en güzel şekilde adalı­ların kurduğu sofralar verir bize. Aa pardon; “drapez diyeceğn, sofra değil.” Yüksek dağları, ve­rimli vadileri ve geniş kumsal­ları, ismini aldığı bakır maden­lerinin zenginliği, muhteşem şarapları ve doğal ürünleri ile Kıbrıs, antik çağlardan beri farklı kültürlerin izlerini hâllihamur edip “Kıprıslı” yapmayı becer­miştir. Sözün özü Kıprıs Kıprıslı­larındır! Hamurişine bayılmala­rının nedeni de budur.

    Latife bir yana, Kıbrıs sofrası en âlâsından Akdenizlidir; çün­kü ada Akdeniz’in bağrında, bir zeytin ağacının yanında, bağların ortasında kuruludur. Gelip geçen her farklı kültürün beğenilen yemekleri mönüye eklenir ama, diğer yandan gelenek, âdet ve ri­tüeller özgün hâllerini korur. Ör­neğin Rum tarafında çoğunluk­la domuz eti ile yapılan “stifado”, Türk tarafında dana etiyle pişer. Bu şarapla pişen yahni Fran­sızların “boeuf bourgignon”una benzer ve belki de onlardan ya­digardır ama, “bahar” (tarçın) ve karanfil eklentisi ile Arap etkisi­ne göz kırparak Kıbrıs’a özgü bir hâle dönüşmüştür artık.

    Ada olmanın bir nebze koru­yuculuğu sayesinde mutfağına kabul ettiği yemekler ve orijinal isimleri fazla değişime uğrama­dığı için, bunların kökeni az-çok tahmin edilebilir. Örneğin yeşil su kabağından yapılan yemeği artık pek hatırlayan kalmamış­sa da, bu yemek Konya mutfa­ğında hâlâ yapılır. 1572’de bir ferman ile adaya göçettirilen Anadolu kökenli yerleşimcilerin büyük kısmının Konya’nın ilçe­lerinden geldiğini düşünürsek, bu yemeğin kökenini isabetle tahmin edebiliriz.

    Bir de İtalyanca “babillaro” (erken olgunlaşan incir), “bomi­larga” (domates), “farina” (un), “garafan” (adaçayı), “lazmarin” (biberiye), “sumada” (somata; ba­dem sütü içeceği), “galina” (dişi hindi), “passadempo” (eğlence­lik-kabak çekirdeği), “botsa” (şişe) gibi sözcüklere bakalım. Bunlar­dan sadece gastronomi değil her alanda çok sayıda var. Ada’nın Roma, Ceneviz ve Venediklilerin kontrolünde, İtalyancanın resmî dili olduğu zamanlarını hatırla­tır. Bu sözcükler Kıbrıs Rumcası­na, oradan da Kıbrıs Türkçesine geçmiştir. Tabii elbette Türkler de dile kendi güzide katkılarını yapmıştır. Örneğin kız istemeye gelen aile reddedilecek ise basit bir domatesli bulgur pilavı ikram edilirmiş. Adına da olayı hiç eğip bükme gereği duymadan “…tir pi­lavı” demişler. İşte Kıprıs’ın nük­tedan ruhu bu lafını esirgemez­likte gizlidir. Nüktedan olmayıp da ne yapsın Adalılar; gelen vur­muş geçen vurmuş, almış elinde­kini. Bu nedenle çağlar boyu yok­sullukla mücadele sonucu kendi toprağının kaynaklarına bağımlı, doğadan toplamaya meraklı, azı çoğa çevirmeyi beceren özgün ve mutlaka korunması gereken bir mutfak geleneği oluşturmuşlar.

    GASTRO-1
    Türk mutfağından etkilenen Kıbrıslı Rumlar, tandır kebabının bir benzeri olarak oğlak veya kuzu etinden yaptıkları “kleftiko”yu önemli misafirlerine ikram eder.

    Osmanlıların adayı mes­ken tutan ve ticareti zorlaştı­ran Hıristiyan korsanlarla başa çıkmak için 1571’deki fethin­den sonra 1573’te Venedik ile barış imzalanmış; bunu takiben Anadolu’nun farklı yerlerinden Türkler Kıbrıs’a yerleştirilmiş. Osmanlı idaresinin göç ettirdi­ği Türkler Orta Anadolu şehir­lerinden; ayrıca fetih sırasında farklı görevlerde bulunan 4 bin asker ve memurun da ailelerini getirerek Ada’ya yerleşmesine izin verilmiş. Anadolu kültü­rünü koruyan Yörük kökenli bu aileler, 1974’e kadar birlikte yaşadıkları Rum komşularının kültüründen ve mutfak alış­kanlıklarından da etkilenmiş­ler. Rumlar da Türklerin kebap, hamur işleri ve tatlılarını kendi mutfaklarına pek güzel kabul etmişler. Örneğin bizim tandır kebabının benzeri, Rumlar tara­fından oğlak veya kuzu ile yapı­lıyor. Sürüden çalınan hayvanla yapıldığı için, adına “kleftiko” yani “hırsız kebabı” denmiş. Anavatanda olduğu gibi önemli misafirlere ikram edilen bir ye­mek olarak iki tarafta da pişirili­yor bugün.

    Ada’nın orijinal lezzetleri, Türklerin çeşitlerine değişik kat­kılarda bulunmuş; Mesela Kıb­rıs’ta Müslüman mahallesinde pekala salyangoz satabilirsiniz; çünkü özellikle “zivanya” içilen çilingir sofralarında “garavol­li” turşusu sevilerek tüketilir. “Zivanya” İtalyanların grappa’sı­na benzeyen üzümden yapılan 43-45 derecelik alkollü bir içecek. Olasılıkla Venediklilerden geride kalan yiyecek ve içeceklerden biri. Ada’daki Türkler anavatan­dakilerden farklı olarak tavşan da yerler; bol sirke ve soğanlı bir yahni ya da fırında veya unlu bir karışımda dinlendirilip kızartıla­rak “lalangı” adıyla yapılır.

    GASTRO-3
    Kıbrıs mutfağının kendine özgü peyniri hellim, keçi ve koyun sütünden yapılır ve arasına nane yaprakları konularak aromalandırılır.

    Kıbrıs mutfağının kendine özgü malzemelerinden en tanın­mışları hellim peyniri ve çakıstes zeytinidir. Hellim keçi ve koyun sütünden yapılır ve arasına nane yaprakları konularak aro­malandırılır. İnek sütünden yapı­lan endüstriyel türü daha yaygın olsa da en lezzetlisi Ada’nın otları ile beslenen hayvanların sütün­den yapılan geleneksel hellim­dir. Izgara yapılıp ekmek arası da yenir ya da “bitta”, çörek ve yemeklere malzeme olur. En çok hellimli, zeytinli “bitta” sevilir. “Bitta” pide, pita sözcüğünden dönüşmüştür ama yassı pideden ziyade kek gibi, İtalyanların “fo­caccia” ekmeğine benzer. “Maga­rina bulli” (tavuk suyunda pişmiş, tavuk didilmiş makarna) servis ederken altına ve üzerine hel­lim konur. Osmanlı mutfağında sevilen “pirohi” Ada’da “pirohu” (et suyunda pişen içi “norlu” yani lorlu mantı) olmuştur. Üzerine hellim rendelenir. Yavaştan unu­tulan av yemeklerinden biri de karnına hellim doldurulup ızgara yapılan “hellimli keklik”tir. “Pila­vuna”, Kıbrıs’ta özellikle kahval­tılarda tüketilen bir hamur işidir. İçine nor peyniri, hellim ya da talar peyniri, kuru üzüm, nane ve mastika (damla sakızı) konur.

    Çakıstes ise “gollandro” (co­riander yani kişniş tohumu) ile kurulan ve sofraya gelirken, sarımsak, zeytinyağı, limon ile servis edilen kırılmış yeşil zey­tindir. İçki sofralarının “gabbar” (kapari) turşusu ile birlikte en sevilen mezelerindedir. Kapari turşusunun kendi başına sofra­ya getirilmesine Osmanlı sofra­larında da rastlarız. Türk mutfa­ğında tohumu hariç neredeyse egzotik malzeme muamelesi gören taze kişniş Kıbrıs mutfa­ğında sevilerek kullanılır.

    GASTRO-4
    “Gollandro” (coriander yani kişniş tohumu) ile kurulan ve sofraya gelirken, sarımsak, zeytinyağı ve limon ile servis edilen kırılmış yeşil zeytin “çakıstes”.
    GASTRO-5
    St. Hilarion Kalesi bağlarında şarap üretimini tasvir eden gravür, 1878.

    Anavatanda daha az tanınan ama Kıbrıs’ın klasik yemekle­rinden bir diğeri de “molehiya” bitkisidir. Kurusu tercih edilir. Tavuk ya da kuzu eti ile bol ek­şili yapılır. “Ekşi”, Kıbrıs ağzında limona verilen isimdir. “Molehi­ya” bol ekşi ile yapılmazsa bamya gibi sümüklenir. “Molehiya”, Nil kenarında yetiştiği için Ada’ya olasılıkla Mısırlıların veya onlar­dan öğrenmiş Arapların arma­ğanıdır. Ama Kıbrıs’taki, bula­maç veya çorba gibi yapılan Arap ve Mısır yemeklerinden lezzet olarak ayrılır. Ayrıca bir yumru sebze olan “kolakas” (gölevez) etli pişirilir. Onun ufağı olan “bullez” ise patates ile birlikte kızartılarak servis edilir.

    Kıbrıs’tan gelip geçen halk­lar içinde sosyolojik anlamda toplumu en çok dönüştüren ama gastronomik anlamda en az katkısı olan İngilizlerdir. Böl-yö­net prensibinin mucidi İngiliz­ler Kıbrıs’a 1878’de konmuşlardır. Mutfak yoksulu İngilizlerin Ada mutfağına büyük katkıları ise “sandüyüç”lerin vazgeçil­mezi, ızgaraların mutlak yancısı “bikla”dır (İngilizcede “picalilli” olan bu sözcüğün “P” harfinden pek hoşlanmayan Kıprıs ağzın­da kısaca “bikla”ya dönüşmesi insanı gülümsetiyor. Pita bitta, bakla pakla, pişi bişşi, olur Kıp­rıs’ta). Bikla, karnabahar, havuç, soğan ve kereviz saplarının sirke, zerdeçal ile hazırlandığı, market­lerde de satılan bir nevi turşudur. İngilizlerin gastronomik açıdan değersiz ama pek sevilen bir di­ğer katkısı da dana veya tavuk etinden yapılmış teneke kutular­da satılan işlenmiş et ürünü boli­beef’tir. Dilimlenerek sandviçler­de kullanılır.

    Kıbrıs’ta her iki kesimde de meyhaneler önemli sosyalleşme mekanlarıdır. Restoranlarda ve evlerde kurulan içkili sofralarda çok sayıda meze ana yemekten önce küçük tabaklar içinde su­nulur. Haftasonları yakılan man­gallarda kuzu gömleğine sarılı şeftali kebabı, şiş kebaplar, deniz ürünleri, pastırma (sucuk), uy­kuluk kebapları ve özellikle bah­çelerdeki büyük taş fırınlarda sulu fırın kebabı (et-tavuk-kelle) ve “kleftiko” önde gelen çeşitler­dendir.

    GASTRO-6
    Kıbrıs’ın klasik yemeklerinden “molehiya”, tavuk ya da kuzu eti ile bolca limon kullanarak yapılır.

    Kıbrıs mutfak kültüründe şarabın varlığı ise çok eskile­re gidiyor. Lüzinyan egemenliği sırasında Ada’nın Haçlı halkları ve özellikle Fransa soyluları ile yakın bağları vardı. Bu dönemde Commandaria şarabı, 13. yüzyıl­da Fransız kralı Philip Augustus tarafından düzenlenen ve tarih­te ilk kayda geçen şarap tadım yarışması olan “Şaraplar Sava­şı”nı kazandı. Osmanlı dönemin­de şarap üretimi, çok yüksek vergiler ve yasaklar nedeniyle düşüşe geçti. Bugün Ada’da sof­ra üzümü ve şarap üzümü olmak üzere iki grup üzüm yetiştiril­mekte. İri taneli lezzetli “verigo”, çekirdeksiz Sultaniye üzümü sofralık üzümlerdir. Asit sevi­yesi düşük olan “kara mavro” ve beyaz “xynisteri” üzümleri şarap yapımında kullanılmaktadır. Türk toplumunda ise kapsula, angila, 31Peristiani gibi Kıbrıs brandy’si ve “zivanya”, içilen di­ğer alkollü içeceklerdir.

    Ada mutfağı yokluklar ve yok­sullukla şekillenmiş, ama zengin bir mutfak ortaya çıkmış. Ancak talebin yapısının değişmesi, doğal malzeme üretiminin azal­ması ve dışarı göç nedeniyle, Ada günümüze dek aktarılarak gelen ve geçmişi yüzyıllara dayanan geleneksel “Kıprıslı” lezzetlerini unutmaya başlamıştır. Yüzyıl­ların birikimi olan bu lezzetlerin genç kuşaklar tarafından gerçek bir servet olarak benimsenip korunması için çok çalışılması lazım. Bu eskilerden günümüze dek gelmeyi başarmış benzersiz lezzetlerin gastroturizm yolu ile yaşatılması için çeşitli projeler yürütülmekte. Umarız korumayı ve yaşatmayı başarabilirler.

    GASTRO-7
    Rum tarafında çoğunlukla domuz eti ile yapılan, Türk tarafında ise dana eti kullanılan “stifado”.
  • Hıristiyanlık âleminde 970 yıllık Doğu-Batı gerilimi

    Hıristiyanlık âleminde 970 yıllık Doğu-Batı gerilimi

    İtalyan Yarımadası merkezli Roma ile Konstantinopolis merkezli Bizans arasındaki dinîsiyasi çekişme ve anlaşmazlıklar, özellikle Dört Halife dönemindeki (632-661) Müslüman fetihleriyle beraber ciddi bir bölünmeyle sonuçlandı. Papa ve patrikler arasındaki gerilimler, her iki tarafın da diğerinin düşmanlarıyla işbirliği yapmasına kadar uzanacaktı.

    Hıristiyanlığın ortaya çıkışından ve yayılmaya başlamasından yaklaşık 3 yüzyıl sonra, yeni oluşan bu cemaatin içinde itikadi/öğretisel ayrılıklar başgöstermişti. Bu bölünmelerin önüne geçmek için en büyük adım, Hıristiyanlığa geçen ilk Roma imparatoru olan Büyük Konstantin’in önayak olduğu İznik Konsili’nde (325) atıldı. Ancak başkentin yine aynı imparator tarafından Yeni Roma’ya (Konstantinopolis’e yani İstanbul’a) taşınmasının getirdiği otorite tartışması “Büyük Bölünme”nin altyapısını oluşturacaktı.

    Papalığın bulunduğu Roma kentinin “barbarlar” tarafından ele geçirilmesiyle (476), buradaki “kutsal makam”ın meşruiyeti, Doğu’da devam etmekte olan Roma İmparatorluğu’ndaki din adamları tarafından sor­gulanmaya başlanmıştı. Hıristiyanlığın devlet dini olarak yeni başkentte kabul edilmesi de (380), Konstantinopolis’e dinî otorite merkezi olarak ayrı bir güç katmaktaydı. Bu durum, İmparator 1. Justinianus’un İtalyan Yarımadası’ndaki Roma şehriyle beraber eski imparator­luk topraklarını fethetmesi ve “pentarşi” sistemini resmîleştir­mesine kadar devam etti. 5 apos­tolik, yani Havariler tarafından kurulmuş, makamın yönettiği bölgeleri işaret eden “pentarşi” düzeni şu şekilde tasarlanmıştı: Havarilerden Petrus’un kurdu­ğu Antakya; Roma; İskenderiye; Konstantinopolis ve daha sonra Kudüs makamları. Böylece 5 patrik ve bölge belirlenmişti.

    TARIHTE-BU-AY-1
    Papa 6. Paulus ve Patrik 1. Athenagoras, 1964’te Kudüs’te buluşmuş ve Doğu- Batı Kiliseleri’nin tekrar birleşebilmesi için konuşmuşlardı.

    Bir zamanlar Herakleia’ya (Marmara Ereğlisi) bağlı olan Byzas kenti, Konstantinopolis’e dönüştükten sonra havari Andreas’ın (Petrus’un karde­şi) kurmuş olduğu iddiasına dayanan bir apostolik makama ve patrikliğe dönüştürülmüştü. Kudüs de kendisine ithaf edilen kutsiyetten ötürü havarilerden Yakup’un (İsa’nın kardeşi olarak geçen, bir ihtimal üvey kardeşi, bir ihtimal de kuzeni olan kişi) kurduğu söylenen son patriklik olmuştu. Justinianus’un kurduğu düzene göre tüm bu Havarilerin kurduğu kutsal makamlardan Roma, yine “eşitler arasında birinci” kabul edilmişti; fakat her makam kendi bölgesinde tam otoriteye sahipti.

    Bu durum, Dört Halife döne­mindeki (632-661) Müslüman fetihleriyle beraber fiilen bozuldu; zira Antakya, Kudüs ve İskenderiye’ye bağlı bölgeler İslâm İmparatorluğu’nun kont­rolüne geçmişti. Böylece geriye Roma ve Konstantinopolis, yani sırasıyla biri dinî gücün diğeri ise Hıristiyan siyasi gücünün iki merkezi kaldı. İkonoklazm tartışmaları ve 800’de Papa’nın Şarlman’ı Kutsal Roma İmparatoru ilan etmesi yine kırıl­ma noktalarını oluşturdu.

    1054’e gelindiğinde Papa 9. Leo’nun bir mektupla gönder­diği heyetin Konstantinopolis Patriki Mihail Kerularios’u afo­roz etmesi, iki kilise arasındaki ilişkileri geri dönülmez bir yola sokacaktı. Bu hadise daha sonra tarihçiler tarafından Doğu-Batı bölünmesinin gerçekleştiği tarih olarak kabul edilecekti. Şimdi bu hadisenin arka planına ve sonrasına bakalım:

    1-‘Konstantin’in Bağışı’ adlı sahte belge, kopuşu tetikledi

    Konstantinopolis’teki Patrik Mihail Kerularios ile Roma’daki Papa 9. Leo, birçok konuda ihtilaf halindeydi. Bunların en önemli sayılanlarından biri, efkaristiya/ komünyon ekmeğinin mayalı mı yoksa mayasız mı olacağı hakkındaydı! Ayrıca Papalığın diğer patrikler arasındaki birin­cil konumu ve “filioque” diğer ihtilaf konuları idi. “Filioque” yani “Ve Oğul’dan” anlamına ge­len Latince tabir, Kutsal Ruh’un sadece “Baba’dan” değil “Baba ve Oğul’dan” geldiği ayrımını vurgulamaktaydı ve önemli bir itikadi problem kabul ediliyordu.

    Papa, Patrik Kerularios’e bir mektup yazarak Roma’daki “kutsal makam”ın üstünlüğünü vurgulamıştı. Ancak mektup­ta çok sayıda ithaf yapılan ve “Konstantin’in Bağışı” adı verilen metin sahte bir metindi. 8. yüzyıl­da yine siyasi bir ihtiyaç üzeri­ne düzenlenmiş/üretilmiş bu belge, imparator 1. Konstantin’in Roma’daki Papalığa diğer pat­rikliklerden üstün bir konum ve başka ayrıcalıklar verdiğini gösteriyordu (Bu belge sonraki yıllarda da Papalık tarafından yine siyasi amaçlar için kullanıl­dı; ta ki 15. yüzyılda Rönesans’la beraber klasik metinler üzerine çalışan bilginler bunun orijinal olmadığını tespit edene kadar… Dönemin uzmanları, yazmadaki dilin 8. yüzyıla özgü olduğunu belirlediler. Yine bir Rönesans bilgini olan Katolik rahip Lorenzo Valla ise belgenin sahteliği­nin bariz olduğunu ve Katolik Kilisesi’nin bunu bilmesine rağ­men yine de kendi amaçları için kullandığını iddia etmişti).

    TARIHTE-BU-AY-2
    15. yüzyılın ünlü ressamı Pisanello, Floransa Konsili’ne (1439) katılan Bizans delegasyonunu bu şekilde resmetmişti (Margaret Day Blake Koleksiyonu, The Art Institute of Chicago).

    2-Papa, gönderdiği elçiler henüz yoldayken hayatını kaybetti (1054)

    Papa 9. Leo, anlaşmazlık yaşadığı konularda Patrik Kerularios’u uyarmak için ve aynı zaman­da İtalya’nın güneyini işgal eden Normanlara karşı ittifak oluşturmak üzere en yakınla­rından oluşan bir delegasyonu Konstantinopolis’e gönder­di (1054). Kardinal Humbert ve Papalık sekreteri Lorenli Frederik’in (geleceğin Papa 9. Stephanus’u) başını çektiği grup Konstantinopolis’e ulaştığında gayet iyi bir şekilde karşılandı; fa­kat delegasyon henüz yoldayken Papa hayatını kaybetmişti. Bu du­rum, Konstantinopolis’e ulaşan­ların meşruiyetini etkiliyordu. Konstantinopolis Patrikliği’yle görüşmeler buna rağmen devam etti; fakat tartışmalı konularda bir uzlaşma gerçekleşmedi.

    Bunun üzerine 16 Temmuz 1054’te Kardinal Humbert’in başını çektiği bu delegasyon, Patrik Kerularios Mihail’i ile onu destekleyenlerin aforoz kararını içeren bir bildirge hazırladı ve bunu Ayasofya’da süren bir ayin sırasında kilise sunağına astı. Bu anlaşmazlığın sadece dinî sonuçları olmadı, yeni seçilen Papalar Bizans’a karşı bu sefer Normanlarla ittifak kurmaya başladı. Yeni kurulan bu ittifa­ka karşı girişilen mücadelede, Bizans İmparatorluğu, Güney İtalya’da kalan son topraklarını da kaybedecekti.

    3-Kopuş tek bir anda gerçekleşmedi ama, 1204’te kesinleşti

    16 Temmuz 1054, Doğu ve Batı kiliselerinin kopuşu ile ilgili en önemli tarih olsa da, Doğu- Batı bölünmesi aslında bir sürecin ürünüydü. Papalıkla Konstantinopolis Patrikliği’nin

    karşılıklı “restleşmesi”, yaşandığı dönemde geçici ve hatta “günlük” bir güç çekişmesi olarak algı­lanmış ve iki kilise arasındaki ilişkiler pratikte devam etmişti.

    Ancak Doğu ve Batı arasın­da yüzyıllardan beri süren en önemli ayrılık aslında dil ko­nusunda idi. Doğu’da hem din hem de kültür dili Grekçeydi; Batı’da ise Latince kullanılı­yordu. İki yüzyıldan uzun bir süre (537-752 arasında “Bizans Papalığı” adı verilen dönem) boyunca Konstantinopolis’in siyasi gücün merkezi hattâ İtalyan Yarımadası’nın fet­hinden sonra Papaları tayin eden otorite olması yine bu ayrımın kökenlerini oluştu­ruyordu. 1054’teki olayın bir benzeri Patrik Photius’un Papa 1. Nikolas tarafından aforoz edilmesiyle (863) gerçekleştiyse de, bundan ötürü ortaya çıkan bölünme Papa’nın ölümüyle geçiştirilmişti.

    TARIHTE-BU-AY-3
    8. yüzyılda “üretilmiş” bir belge olan “Konstantin’in Bağışı”nın en eski kopyalarından. İsviçre-St. Gallen Manastırı’nda bulunan belge 9. yüzyıla tarihleniyor.

    “Büyük Bölünme”yi sağla­yan sürecin en çarpıcı olayları ise 1054’ten sonra ardı ardına gerçekleşecekti: Papalık’ın başını çektiği ve 1095’ten itibaren başlayan Batı’dan kutsal top­raklara doğru seferler (Haçlı Seferleri); İstanbul’da yaşayan ve Papalık’a bağlı Latin cemaatlerin mahallelerine yapılan saldırılar ve buradaki katliamlar (1182); buna misilleme olarak Papalık’la işbirliği içinde olan İtalyan Yarımadası’ndaki Normanların Bizans’a bağlı Selanik’te gerçek­leştirdiği yağmalama (1185); ve en önemlisi Haçlı Seferi’ne katılan Latinlerin İstanbul’u işgali ve yağmalaması (1204).

    Tüm bu hadiseler sonucunda Doğu ve Batı kiliseleri arasındaki müzakere yolları kapanacaktı.

    4-Karşılıklı aforozlar kaldırıldı; yine de bölünme sonlanmadı

    “Büyük Bölünme”yle büyük dar­be alan Hıristiyanlık aleminde ilişkilerin onarılması da yüzyıl­lar alacaktı. 1054’teki karşılıklı aforoz hadisesinden hemen son­raki büyük çalkantılara evsahip­liği yapan iki yüzyıl, Doğu-Batı kiliseleri arasındaki ilişkilerin düzeltilmesini imkansız kılmış­tı. İlk birleşme girişimi ancak 1439’da Floransa Konsili’nde gerçekleşebildi. Osmanlı tehli­kesinden ötürü Batı’dan destek bekleyen Bizans İmparatoru 9. İoannes Paleologos, Papa 4. Eugenius’un hazırlattığı iki kili­senin birleşmesine dair Papalık fetvasını (Greklerle Birlik Fetvası) imzaladı ve böylece kağıt üzerinde de olsa bir birlik sağlandı. Bu birlik, Osmanlıların İstanbul’u fethi (1453) ve Bizans İmparatorluğu’nu ortadan kal­dırmasıyla son buldu; zira Fatih Sultan Mehmet, fethin ardın­dan birlik karşıtı Gennadios Skolarios’u İstanbul Patriki ilan ederek bu girişimi geçersiz kılacaktı.

    Doğu-Batı kiliselerinin ayrılığını sonlandırmak üzere diğer bir girişim de çok yakın tarihte, 1965’te gerçekleşti. Papa 6. Paulus ile İstanbul Patriki 1. Athenagoras, 1964’te Kudüs’te Zeytindağı’ndaki görüşme­lerinden 1 yıl kadar sonra 11. yüzyıldaki seleflerinin karşılıklı olarak gerçekleştirdikleri afo­rozları kaldırdılar. Bu gelişme “birleşmeye doğru uzanan bir yol” olarak görülse de, ara­dan geçen 60 yıllık süredeki karşılıklı iyi niyet girişimleri, Doğu-Batı kiliselerinin birliğini sağlayamadı.

  • Türk Sporunun Gurur Seferi

    Türk Sporunun Gurur Seferi

    33. Yaz Olimpiyatları, 26 Temmuz’da Paris’te başlıyor. Bundan 100 yıl önce yine Paris’te yapılan 1924 Olimpiyatları, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temsil edildiği ilk olimpiyattı. O tarihten itibaren 1932 ve 1980’dekiler hariç tüm yaz olimpiyatlarına katıldık. Millî sporcularımızın en başarılı olduğu organizasyon ise 1948 Londra Olimpiyatları’ydı. Güreşçilerin 6 altın, 4 gümüş, 1 bronz madalya ile destan yazdığı, atlet Ruhi Sarıalp’in de bronz madalya kazandığı 1948 Olimpiyatları Türk sporu açısından bir dönüm noktası olacaktı.

    ALBUM-1
    ALBUM-2
    Londra Olimpiyatları’nın açılış töreninde millî sporcularımız geçiyor. 67 kişilik Türk sporcu kafilesinde 19 futbolcu, 16 güreşçi, 13 atlet, 9 binici, 6 eskrimci ve 4 bisikletçi bulunuyordu. Kafiledeki tek kadın sporcu olan 16 yaşındaki atlet Üner Teoman 3. sırada; hepsi subay olan ve törene süvari üniformalarıyla katılan binicilerin arasında. En önde bayrağı taşıyan ise güreşçi Muharrem Candaş.
    ALBUM-3
    Olimpiyat kampını ziyaret eden İngilizlerin, millî sporcularımızla çektirdikleri hâtıra fotoğrafı. Hürriyet gazetesi “Sporcularımızı ziyaret eden İngiliz kadınlar en çok çıplak başlı güreşçimiz Mersinli Ahmet’le alakadar oldular” yazıyordu. Kamptaki bütün yabancı sporculara “hello” diye seslendiği için adı Mister Hello’ya çıkan Mersinli Ahmet (Kireççi) ayakta sağdan ikinci.
    ALBUM-4
    2 Ağustos 1948’de Çin’i 4-0 yenen millî futbol takımı maç öncesinde. Ayaktaki futbolcular (soldan sağa): Erol Keskin, Murat Alyüz, Vedii Tosuncuk, Selahattin Torkal, Bülent Eken, Fikret Kırcan, Cihat Arman, Gündüz Kılıç. Oturanlar: Lefter Küçükandonyadis, Hüseyin Saygun, Şükrü Gülesin. Ayakta en sağdaki kişi, millî takımın Macar teknik direktörü Molnár son anda istifa ettiği için teknik direktörlük görevini üstlenen Futbol Federasyonu Genel Sekreteri Ulvi Yenal. (Cengiz Kahraman arşivi)
    ALBUM-5
    Millî futbol takımı 5 Ağustos 1948’de çıktığı 2. maçta Yugoslavya’ya 3-1 mağlup olarak Londra Olimpiyatları’ndan elendi. Çok sert geçen maçın son 5 dakikasında Bülent Eken ve Şükrü Gülesin kırmızı kart gördüler.
    ALBUM-6
    ALBUM-7
    73 kilo serbest güreşlerde Yaşar Doğu, Hintli, İranlı ve Mısırlı rakiplerinin ardından fotoğraftaki Macar rakibi Kálmán Sóvári’yi de tuşla yenerek yarı finale çıktı. Amerikalı Merrill’i sayıyla yenen Doğu, finalde Avustralyalı Garrard’ı da tuş ederek altın madalyaya uzandı.
    ALBUM-8
    Serbest güreşlerde altın madalya kazanan Nasuh Akar (solda) Celal Atik
    ALBUM-8-1
    Wembley Stadyumu’nda yapılan madalya töreninde birincilik kürsüsünde.
    ALBUM-9
    Londra’da madalya kazanan millî sporcuları 20 Ağustos 1948’de Türkiye’ye getiren uçak İstanbul Yeşilköy Havaalanı’nda büyük bir kalabalık tarafından karşılanmıştı. Grekoromen güreşlerde altın madalya kazanan Mersinli Ahmet’in (Kireççi) mutluluğu yüzünden okunuyor.
    ALBUM-10
    Güreşçileri Yeşilköy Havaalanı’ndan Taksim’deki kutlamalara götürecek otobüs, sahil yolundan vatandaşların tezahüratları arasında Sirkeci’ye kadar ulaşmış, ama burada mahşerî kalabalık yüzünden durmak zorunda kalmıştı. Otobüsten inen güreşçiler Kasımpaşa’ya kadar omuzlarda taşındı. (Sertaç Kayserilioğlu Arşivi)

  • 1911: Ve Mustafa Kemal Bey tarihin objektifinde görünür!

    1911: Ve Mustafa Kemal Bey tarihin objektifinde görünür!

    20. yüzyıl başları, Osmanlı Devleti’nin büzüştüğü, milletin can derdine düştüğü dönemdir. Bu karanlık yıllarda, ülkeyi bir vatan yapmak için yola çıkan fedakar subaylar arasında bir isim yetenekleri ve zekasıyla sivrilecektir. Mustafa Kemal Bey’in askerî kariyerinde cumhuriyete uzanan sürecin fotoğraflı hikayesi, dönemin gerçeklerini “görme” imkanı da sunuyor.

    EDEBIYAT-TARIHI-3

    1901

    Bilinen ilk fotoğraf

    EDEBIYAT-TARIHI-4

    Mustafa Kemal’in bilinen ilk fotoğrafı 1901 tarihli. Mustafa Kemal, Mekteb-i Harbiye’de Harb Okulu 2. sınıf öğrencisi iken, sınıf arkadaşlarıyla çektirdiği hatıra fotoğrafını annesi Zübeyde Hanım’a gönderdi.

    1905

    Harp Akademisi’nden…

    Harp Akademisi’ni 11 Ocak 1905’te bitiren Mustafa Kemal, yine annesi Zübeyde Hanım’a bir fotoğraf stüdyosunda çektirdiği, üniformalı fotoğrafını yollayacaktı.

    15 TEMMUZ 1906

    Şam’da, arkadaşlarıyla…

    EDEBIYAT-TARIHI-5

    Mustafa Kemal, Erkan-ı Harbiye Mek­tebi’nden 1905’te mezun olduktan sonra, iki yıl boyunca Şam’da 5. Or­du’da görev aldı. 15 Temmuz 1906’da Beyrut’ta bir stüdyoda subay arkadaş­larıyla toplu bir hâtıra fotoğrafı çektirdi.

    Mustafa Kemal Bey aynı gün, o dönem yakın arkadaşları olan Halil ve Lütfi Müfit Özdeş’le de birlikte bir fotoğraf çektirdi. O karede Halil Bey ile Lütfi Müfit Özdeş birbirlerinin elini sı­karken, Mustafa Kemal elini yakın arka­daşı Lütfi Müfit Özdeş’in omzuna atmış. Mustafa Kemal, Şam’da görev yaptığı sırada Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin kurulmasında Lütfü Müfit Özdeş’le bir­likte çalışmıştı. Cumhuriyet döneminde Lütfi Müfit Bey’e “özde bir” anlamındaki “Özdeş” soyadını da bizzat Mustafa Kemal Atatürk verecekti.

    EDEBIYAT-TARIHI-6
    EDEBIYAT-TARIHI-1-1

    SİLAH GAZETESİ / 22 EYLÜL 1911

    EDEBIYAT-TARIHI-1-2
    “Yaşa Millet Yaşa Ey Şanlı Vatan Yaşa” yazılı kırmızıbeyaz ve ay-yıldızlı Silah gazetesi kapağı.

    Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey!

    Mustafa Kemal Bey’in Türk basınında yayımlanan ilk fotoğrafı 22 Eylül 1911’de Silah gazetesinin 319 numaralı sayısındadır. 2. Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin destekçisi Silah, Hasan Tahsin Bey tarafından çıkarılıyordu ve yayın hayatına 23 Temmuz 1909’da başlamıştı. Zaman zaman haftalık, sonraları günlük olarak da yayımlanan Silah gazetesini çıkaran Hasan Tahsin, bundan dolayı “Silahçı Hasan Tahsin” olarak da anılacaktı.

    Mustafa Kemal’in basılı ilk fotoğrafının yer aldığı bu sayıda, Selanik’te yüzbaşılığa terfi eden genç subaylara topluca yer verilmiş ve genç Mustafa Kemal de bu karede yer almıştı.

    11 Ocak 1905’te Erkan-ı Harp Kolağası (yüzbaşı) olarak Harp Akademisi’ni bitiren Mustafa Kemal, aynı tarihte 5. Ordu’ya atanarak Şam’da 30. Süvari Alayı’nda görevlendirilecekti.

    Fotoğrafın hemen altında yer alan resimaltı şöyleydi: “317 Sınıfı’nın yüzbaşılığa terfii. Selanik’teki 317 Sınıfı’nın Erkan-ı Harbi Mustafa Kemal ve Halil Beyler ve İnkılapçı Ömer Naci, Silahçı Tahsin Beylerle sınıf refikleri silah arkadaşlarını musavvir hatıradır.”

    EDEBIYAT-TARIHI-1
    Renklendirme ve Netleştirme: Yiğit Alp Kırık Üniforma Danışmanı: Uzm. Erhan Çavdaroğlu
    EDEBIYAT-TARIHI-2
    Silah gazetesinin 22 Eylül 1911 tarihli sayısında, oturanlar arasında soldan dördüncü: Mustafa Kemal Bey.

    RESİMLİ KİTAB DERGİSİ / MAYIS – TEMMUZ 1912

    Trablusgarp’ta İtalyanlara karşı direniş savaşı

    Mustafa Kemal Bey, 1912 baharında Trablusgarp’taki İtalyan işgaline karşı savaşmak için gizli görevle Derne’ye gider. Burada çekilen bir fotoğrafta, fotoğraf altında ismi yazılmadan Türk basınında ikinci defa yer alır. 5 Mart 1912 tarihinde Derne Komutanlığı’na atanan Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal’i gösteren kare; Ubeydullah Esad ile Faik Sabri’nin çıkardığı ve 1908’de yayımlanmaya başlanan Resimli Kitab dergisinin 40 numa­ralı Mayıs 1912 sayısındadır. Resimli Kitab’ın bu sayısının 272. sayfasındaki fotoğrafta, İtalyanlardan ele geçiri­len bir mitralyözün önünde toplanmış halk ve en solda kamuflajıyla Mustafa Kemal görülmektedir. Fotoğrafın al­tında, “327, 14 Kânûn-i Evvel muhâre­besinde İtalyanlardan iğtinâm olunan mitralyözlerden diğer bir kısım” yaz­maktadır.

    Resimli Kitab’ın 2 ay sonraki 42 nu­maralı Temmuz 1912 sayısında, 436. sayfada yine isimsiz bir Mustafa Kemal fotoğrafı vardı. Mustafa Kemal at üs­tünde, Enver Paşa’nın da olduğu bir grupla birlikte ve tam da objektife bak­tığa sırada fotoğraflanmıştır. Resimaltı şöyledir: “Derne’de 14 Nisan merasi­minde millî taburlardan birinin resm-i geçidi. Önde beygir üzerinde üzerinde bulunan kumandan büyük Enver’dir.”

    EDEBIYAT-TARIHI-7-2
    Resimli Kitab’ın 40. sayısında kamuflajlı Mustafa Kemal Bey.
    EDEBIYAT-TARIHI-8-2
    Resimli Kitab’ın 42. sayısında at üzerinde objektife bakan Mustafa Kemal. Önde, yine at üzerinde Enver Paşa.
    EDEBIYAT-TARIHI-9-3
    Şehbal dergisinin 28 Mayıs 1912 tarihli 53. sayısının kapağı.

    ŞEHBAL DERGİSİ / 28 MAYIS 1912

    Ele geçirilen mitralyözün önünde

    1909’da Yunus Nadi, Abdullah Cevdet, Celal Nuri, Cenap Şahabettin, Abdülhak Hamit, Falih Rıfkı Atay gibi önemli yazar­larla çıkmaya başlayan Şehbal dergisi, Fransız L’Illustration dergisini model alan tasarımı, fotoğraf kullanımı, boyutu ve kuşe kağıda baskısıyla Türk basınında seçkin bir konum edinmişti. Dergi 1912’nin Mayıs ayında Mustafa Kemal Bey’in de fotoğraflarına yer verecekti.

    EDEBIYAT-TARIHI-9-2
    Şehbal’in 53. sayısında en üstte ve en altta Mustafa Kemal’in iki fotoğrafının bulunduğu 83. sayfa. Önde soldan ikinci Mustafa Kemal Bey.

    Şehbal’in 28 Mayıs 1912 tarihli 53. sayısının 83. sayfasında Mustafa Kemal’in Derne’de çekilen iki fotoğrafına, bu defa fotoğraf altında ismi belirtilerek yer verildi.

    83. sayfanın üstündeki resimaltı bilgisi şöyleydi: “Yerde oturanlar (sağdan itibaren sıra ile): Süvari Yüzbaşısı Reşid Bey, Piyade Mülazım Mirad Beyi Erkan-ı Harb Reisi Yüzbaşı Nuri Bey, Derne Kumandanı Erkan-ı Harb Binbaşı Mustafa Kemal Bey, Jandarma Bölük Kumandanı Ali Bey, gönüllü mücahid Meclis-i Ayan katiplerinden Saadeddin Bey. Ayaktaki pantolonlu zevat: Sağ köşede Topçu Yüzbaşı Şükrü Bey, sol taraftaki Topçu Mülazım Sadık Bey.” Sayfanın altındaki fotoğraf da İtalyanlardan ele geçirilen mitralyözün önünde oturan Mustafa Kemal’i gös­teriyordu ve altındaki ibare şöyleydi: “Düşmandan ahiren (yakınlarda) alınan mitralyözler ve toplardan birkaçı.”

    ŞEHBAL DERGİSİ / EYLÜL – EKİM 1912

    Enver Bey’le birlikte cephede

    EDEBIYAT-TARIHI-13-2
    Şehbal dergisinin 14 Eylül 1912 tarihli 60. sayısının kapağı.

    Şehbal’in 14 Eylül 1912 tarihli 60. sa­yısında ise Mustafa Kemal’in Derne ve Tobruk’ta kumandanlık yaptığı sı­rada, bu defa yakın plan ve özel ola­rak çekilmiş fotoğrafları yayımlanır. 230. sayfadaki fotoğrafta Mustafa Kemal’den ilk defa bir yayında “mühim bir komutan” olarak bah­sedilir: “Derne’de iki mühim kuman­dan. Sağdaki: Şark Kolu Kumandanı Fuad Bey, soldaki: Derne Kumandanı Mustafa Kemal Bey.”

    EDEBIYAT-TARIHI-13
    “Mühim bir komutan” olarak tanıtılan Mustafa Kemal Bey’in fotoğrafının bulunduğu 233. sayfa.

    Aynı sayının 233. sayfasındaki fotoğrafta ise Mustafa Kemal ismi Türk basınında ilk defa Enver Paşa ile birlikte zikredilir: “Cihan-ı cihad­da cevval-i cephelerden: Ortadaki nasiye-i necip, meşagil-i harp sebe­biyle haledar-ı lihye olan kahraman Enver Bey’dir. Sağında bastonlu zat Derne Kumandanı Erkân-ı Harbiye Binbaşı Mustafa Kemal Bey. Enver Bey’in solunda duran gözlüklü zat da Erkan-ı Harbiye Binbaşı Nuri Bey’dir.”

    Derginin 236. sayfasındaki toplu fotoğrafın sol başında da Mustafa Kemal Bey vardır. Kişiler resimaltın­da şöyle sıralanır: “Derne’de erkân-ı harp zabitanından birkaç müca­hit. 1. Derne Kumandanı Mustafa Kemal Bey 2. Kol Kumandanı Lolağası Ziya Bey 3. Abidat Kol Kumandanı Yüzbaşı Ali Bey 4. Hassa Kolu Kumandanı Mümtaz Bey. 5. Derse Kolu Kumandanı Emin Efendi.”

    Şehbal Dergisi’nin 14 Ekim 1912 tarihli 62 numaralı sayısında ise, 316. sayfada yine Mustafa Kemal Bey’i görürüz. Yaveri Fehmi Bey’e emirlerini bildirirken, bir eli cebinde ağzında si­garasıyla cephede fotoğraflanmıştır. Fotoğraf bilgisi şöyledir: “Bir hücum­dan evvel kumandanın kaydettirdiği mühim noktalar. Derne’de Erkan-ı Harp Binbaşı Mustafa Kemal Bey yaveri Fehmi Bey’e emirlerini zabt ettiriyor. Bir müfreze-i mücahidin de teşne-i hücum bir vekar-ı arabi ile infaz-ı evamire müheyya duruyorlar. İtalyanların yalanlarına zemin ihtira olan Osmanlı hakikatlerinden.”

    EDEBIYAT-TARIHI-12
    Şehbal’in 60. sayısında Mustafa Kemal ile Enver Paşa’nın (ortada) Türk basınında ilk fotoğrafı.
    EDEBIYAT-TARIHI-11
    Derginin 60. sayısının 236. sayfasında Mustafa Kemal’in de bulunduğu toplu fotoğraf.
    EDEBIYAT-TARIHI-10
    Derginin 62. sayısında Mustafa Kemal’in yaveri Fehmi Bey’e emirlerini yazdırırken çekilmiş fotoğrafı: “Bir hücumdan evvel kumandanın kaydettirdiği mühim noktalar…”
    EDEBIYAT-TARIHI-14

    TASVİR-İ EFKAR GAZETESİ / 29 EKİM 1915

    Çanakkale’de İstanbul’u kurtardı…

    EDEBIYAT-TARIHI-14-1
    Tasvir’i Efkar gazetesinin 29 Ekim 1915 tarihli 1089 numaralı 1. sayfası. Sağda Miralay Mustafa Kemal

    Tasvir’i Efkar gazetesinin 29 Ekim 1915 tarihli 1089 numara­lı sayısının kapağı, al bayrak taşıyan asker ve kırmızı mürekkep kullanılan başlıklarla çıkar. Ali Cemal Benim çizimli özel sayı, Çanakkale Muharebeleri’nde gösterdikleri savunma ve kahra­manlıklarıyla iki büyük komutanı Türk halkına müjdeler. Gazetenin 1. sayfasının solun­da Miralay Cevad Paşa’nın, sağında ise Albay Mustafa Kemal’in fotoğraf­ları vardır. Mustafa Kemal Bey’in fo­toğrafının altında şöyle yazmaktadır: “Çanakkale muha­rebat-ı berriyesinde fevkalade yararlıkları görülen ve emri mü­dafaadaki iktidar ve mahareti ile bihak­kın ihrazı şan-ı şeref eyleyerek Boğazlar’ı ve makamı hilafeti kurtaran kuman­danlarımızdan celadet-i fıtriyye ve havârık-ı hamaset ile mümtaz Miralay Kemal Mustafa Bey Efendi.” Bu sayı­nın çıktığı tarihte Çanakkale’de sıcak muharebeler sona ermiş; an­cak İtilaf kuv­vetleri Gelibolu Yarımadası’nda işgal ettikleri kıyı bölgeleri­ni boşaltarak henüz geri çe­kilmemişlerdi.

    HARB MECMUASI / OCAK 1916

    Anafartalar kahramanı Kireçtepe’de

    EDEBIYAT-TARIHI-15
    Harb Mecmuası’nın Ocak 1916 tarihli 4. sayısının kapağında Kireçtepe’de Mustafa Kemal.

    1915 başından itibaren Arıburnu ve Anafarta sektörlerindeki kritik kararları, askerî müdahaleleri ve karşı saldırıları ile Çanakkale Muharebeleri’nin kaderini tayin eden Mustafa Kemal, aynı yıl 10 Aralık’ta bölgeden ayrılır. Harb Mecmuası’nın Ocak 1916 tarihli 4. sayısının kapağında, Mustafa Kemal Bey’i Kireçtepe’de gösteren meşhur fotoğraf ilk defa yayımlanır. Yine ilk defa bir dergi kapağında tek başına yer almıştır; ancak fotoğrafın altında ismi zikredilmez. Resimaltındaki ibare şöyledir: “Çanakkale’de Kireçtepe’de. Büyüklüğüne söz bulunmayan bir levha-i şehadet. Bizi yükseltmek için feda-i can eden mübarek şehitler yatağı.” Anafartalar sektörünün en kuzeyindeki Kireçtepe hattı 1915 Ağustos’undaki ikinci çıkarmadan son­ra şiddetli muharebelere sahne olmuş; düşmana geçit vermeyen Türk askeri, şehit olan arkadaş­larını anmak amacıyla henüz çatışmalar sürerken bu abideyi dikmişlerdi.

    GÜNLÜK GAZETELER / 30 EKİM – 5 KASIM 1923

    Cumhuriyet ve reis-i cumhurumuz

    EDEBIYAT-TARIHI-19
    İleri, 31 Ekim 1923.

    1.Dünya Savaşı’nın ardından işgal edilen Türkiye toprakları, Millî Mücadele’nin önderi Mustafa Kemal Paşa ve Türk halkının fedakar direnişiyle kurtulmuş, millet cumhuriyete kavuşmuştu. Mustafa Kemal 30 Ekim 1923’te, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran “Reis-i Cumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa” olarak manşetlerdeydi. Derne’de, Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda gösterilen azimli mücadele ve başarılar, sabır ve inançla bir milletin büyük zaferine dönüşmüştü.

    EDEBIYAT-TARIHI-21
    Akşam, 31 Ekim 1923

    30 Ekim 1923 tarihli gazetelerin birinci sayfalarında Mustafa Kemal fotoğrafları vardı. Cumhuriyetin ilanı duyuruluyor ve Mustafa Kemal Paşa’nın ilk cumhurbaşkanı oluşu kutlanıyordu.

    EDEBIYAT-TARIHI-22
    Resimli Gazete, 3 Kasım 1923.

    Tevhid-i Efkâr Ankara 29 Teşrinievvel riyaset-i cumhur intihabına 158 mebus iştirak etmiş ve müttefiken Gazi Mustafa Kemal Paşa reis-i cumhur intihap olunmuştur. Ankara’da cumhuriyet için tezahürat yapılıyor, sokaklarda silahlar atılıyor.

    Hâkimiyyet-i Milliyye Büyük Millet Meclisi dün gece sekizbuçukta Türkiye Devleti’nin şeklini müttefiken cumhuriyet olarak tespit ve dokuza çeyrek kala Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerini müttefiken reis-i cumhur intihap eyledi.

    İleri Halk Fırkası dün cumhuriyetin ilanatı ve reis-i cumhur intihabını kabul eylemiştir.

    Vatan Dün gece Ankara’da yüzbir pare top endahtı suretiyle cumhuriyet tesid edilmiştir.

    Vakit Cumhuriyet dün resmen ilan edildi. Birinci reis-i cumhurumuz Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır. İlk başvekaleti de İsmet Paşa işgal edecektir.

    Tanin Türkiye devletinin şekli hükümeti cumhuriyet oldu.

    İkdam Yeni Türkiye devletinin şekli hükümeti cumhuriyettir.

    EDEBIYAT-TARIHI-17
    Hâkimiyyet-i Milliyye, 30 Ekim 1923.
    EDEBIYAT-TARIHI-16
    Vakit, 30 Ekim 1923.
    EDEBIYAT-TARIHI-18
    Hakimiyet-i Milliye, 31 Ekim 1923.
    EDEBIYAT-TARIHI-20
    Vakit, 31 Ekim 1923.
    EDEBIYAT-TARIHI-23
    Zümrüdüanka, 5 Kasım 1923.
  • Türkiye’nin kodları ve umudu

    Türkiye’nin kodları ve umudu

    Türkiye’de özellikle son 40 yıldır ne zaman Kıbrıs konusu açılsa, birbirinden çok farklı yapı ve fikirdeki insanlarda bile bir ortak ifade görülür: Bir yüz ekşimesi, dudak büküşü ve “ya, boşver” reaksiyonu. Gazete ve dergiler, oldum olası Kıbrıs’la ilgili pek bir haber/konu yapmak istemez­ler; çünkü bunlar satmaz-okunmaz. “Yavru vatan” tabiriyle sempatikleştirdiğimiz bu Ada, biz Türkler için “meşru bir çocuk” değildir aslında. Rumun, İngilizin, sıcağın, kumarın, şeftali kebabının etkisinde bir yakın ama uzak coğrafyadır.

    1974 Barış Harekatı’nın 50. yılında; devletiyle, askeriyle, mücahitiyle, halkı ve kültürüyle bambaşka bir memleket olan Kıbrıs’ı dünden bugüne uzanan tarihiyle geniş bir dosya konusu yaptık. Siyasi gelişmeleri siyaset üzerinden değil, insan üzerin­den anlatmaya çalıştık. Takdir tarihin ve sizlerindir.

    Yakın coğrafyamızı kasıp kavuran uluslararası gelişmeler, ancak en azından yakın tarihimizi öğrenmekle-bilmekle sağlıklı değerlendirebilir. İdeoloji, dünya görüşü veya dinî inançla şekil verilmiş önkabullerin; ulusal-yerel reaksiyonlarla yani omurilik sistemiyle ortaya konan beyinsizliklerin; başka insanları kullanarak edinilen iktidar(sızlık)ların ortak bir niteliği vardır: Bunlar kalitesizdir. Zira arkasında emek-çalışma değil, hafif argo ifadeyle “gazlama” taktikler ve kendi “ben”ine değer katma arzusu yatar. Dolayısıyla kalıcı olmazlar.

    Bizim coğrafyamızı kasıp kavuran yaz yangınları da, yine yakın tarihimizde giderek artmıştır. Bunun küresel ısınma ve buna bağlı anormalliklerle şüphesiz doğrudan bir ilgisi vardır ama; devlet ve millet olarak ne alınması gereken önlemler konusunda ne de felaketler sonrası biraraya gelebilmek nok­tasında bir başarı gösteremeyiz. Ülkemize yönelik sahici bir düşmanlık besleyen odaklar, her seferinde “ya bu Türkiye’yi parçalamak için kaynak falan ayırmadığımız çok isabetli olmuş; bunlar zaten birbirlerini yer bitirir” diyerek kadeh kaldırırlar. Diyarbakır ve Mardin’de sadece doğa tahribatına değil, esas olarak insanların ölümlerine yolaçan yangınlardan sonra bile “Kürt zaten” diyen, diyebilen yaratıkların olması, “dış düşman”a ihtiyaç duymadığımızı göstermiyor mu?

    Mustafa Kemal Atatürk’ü yakın tarihimizin en önemli karakteri yapan, bu bugün neredeyse kaybettiğimiz birlik-be­raberlik-yurttaşlık hissiyatını önce somut bir direniş ve İstiklal Harbi’ne; sonra yapılara, kurumlara, gündelik hayata taşımış olmasıdır. Ülkemiz, bugünkü akıl-izan-insanlık tutulması karşısında bile birkaç temel “kod”, birkaç temel anlayış ve en önemlisi bir ahlak-etik duruş sergileyebiliyorsa; bunu bu insan evladının bizi yeniden bir millet yapmasına borçludur.

    Hatalarımız çok. Kendimizle hesaplaşmalarımız neredeyse yok. Ama sabahın köründe işe giderken, evden cebine koyduğu kuru mamaları sokaktaki kedilere dağıtan insanlar var bu ülkede. Umut var.