Etiket: sayı:115

  • Dünyadaki en bayraklı ülke: Ada’da 7 ayrı bayrak var!

    Dünyadaki en bayraklı ülke: Ada’da 7 ayrı bayrak var!

    Bayrak, Kıbrıs yakın tarihini anlatan en önemli simgelerin başında geliyor. Resmî binalarında Britanya bayrağının asılı olduğu İngiliz egemenliği döneminde, Kıbrıs’ın iki halkı Türkiye ve Yunanistan bayraklarından hiç vazgeçmemişti. 1960’ta bunlara Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, 1964’te BM’nin, 1983’te KKTC’nin ve 2004’te AB’nin bayrakları eklendi.

    Ankara Sanayi Odası’nın (ASO) 29 Aralık 2012’deki etkinliğinde konuşma yapan dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir müjdesi vardı. 18 Aralık günü Çin’deki Ji­uquan Fırlatma Üssü’nden uzaya fırlatılan Göktürk-2 uydusunun kaydettiği ilk görüntüler alın­mıştı. İşin ilgi çeken kısmı şuydu: Gelen ilk görüntüler Kıbrıs’ın Beşparmak Dağları üzerinde çi­zili olan dev KKTC bayrağına aitti. Dönemin AB Bakanı Egemen Bağış’ın da konuyla ilgili sözleri de dünya basınında yer bulmuş­tu: “Türkiye’nin yükselen gücü, uzaya yükselen Göktürk-2 uydu­muzla artık her yere işlemiştir. Göktürk-2’nin ilk görüntülerinin Beşparmak Dağları’ndaki Türk ve KKTC bayrakları olması hem anlamlı hem de çok net bir mesaj­dır. Türkiye artık geri döndürü­lemez bir rotaya girmiştir. Bizi bu yoldan döndürmek isteyenlerin, kafalarını kaldırıp uzaya bakma­larını tavsiye ediyoruz.” Türk tele­vizyonlarında yapılan analizlere göre bu açıklama hem Kıbrıslı Rumlara hem de İsrail’e verilen “sizi gözlüyoruz” mesajıydı.

    Göktürk-2’den gelen ilk görün­tülerden tam 71 yıl önce 19 Mart 1941’de, Türkiye Dışişleri Bakanı Şükrü Saracoğlu, üstü açık bir otomobille Lefkoşa sokaklarına girdiğinde arka koltukta yanında Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Anthony Eden oturuyordu. Oto­mobilin ilerlediği yolun iki yanına birikmiş Kıbrıslıların ellerinde Yunanistan bayrakları vardı ve Saracoğlu, sonradan bizzat kendisinin naklettiğine göre tek bir Türk bayrağı görememiş olmaktan şaşkındı.

    KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-1
    Kıbrıs’ı ikiye ayıran Yeşil Hat üzerindeki Lokmacı gümrük kapısının 2008’deki açılışı. Sınırın kuzey tarafında KKTC ve Türkiye, güney tarafında Yunanistan bayrağı var. Soldaki duvarın üzerindeki pankartta AB bayrağı.

    Ancak çok geçmeden İngiliz meslektaşıyla Kıbrıslı Türklerin yoğun olduğu mahalleye girecek­ler ve bir anda bayrakların rengi mavi-beyazdan kırmızı-beyaza dönecekti. İki Bakanı taşıyan araç bugün halen başkentin KKTC denetimindeki kuzey kısmında yer alan Sarayönü Meydanı’na vardığında, -Saracoğlu’nun tanıklığıyla söylersek- “çuha şalvarlı, kırmızı kuşaklı, esmer ve yağız bir delikanlı bir danayı aniden dizine yatırıp” konukların şerefine kurban etmek üzere bıçağı boynuna vuracaktı. Yine Saracoğlu’nun dediğine bakılırsa, dananın boynundan fışkıran kan, oturdukları aracın üzerinden aşmıştı: “Baktım yanımda Eden rengi atmış baygınlık geçiriyor. ‘İşte Eden, Kıbrıs Türklerini nihayet tanıdı’ dedim.”

    Bayrak konusu, Kıbrıs yakın tarihinin en çetrefilli mese­lelerinden biri. Ada’nın İngiliz egemenliğine geçtiği 1878’in 12 Temmuz günü Amiral Lord John Hay, Lefkoşa’da son Osmanlı Valisi Besim Paşa’dan yönetimi devralmış; Osmanlı bayrakları indirilip Britanya bayrağı gönde­re çekilmişti.

    1903’te ve 1912’de fazla dalla­nıp budaklanmadan bastırılan iki nümayişte ayaklanan milliyetçi Rumların hedefi de İngiliz bayra­ğıydı elbette. 1903’te Limasol’da hükümet konağını basıp göndere Yunanistan bayrağı çekmişlerdi. Duruma müdahale edip İngiliz bayrağını tekrar yerine koymak da Limasol limanında hamallık yapan Türklere düşmüştü.

    Eden ve Saracoğlu’nun Kıbrıs’taki buluşmalarından 10 yıl kadar önce, 1931 Ekim’inde esas büyük ayaklanma yaşandı. Bu defa İngiliz bayrağı indirilip yerine Yunan bayrağı asmakla yetinilmemiş, sömürge valisinin konutu da ateşe verilmişti. Kısa sürede tüm Ada’ya yayılan ve Kasım ayı sonuna dek aralıklarla süren ayaklanma Londra’yı sıkı tedbirler almaya itti. Konsolosluk binaları dışında yabancı bir ülkeye ait bayrak bulundurul­ması, imal edilmesi ve taşınması tamamen yasaklandı. “Yabancı ülke”den kasıt, elbette Yunanis­tan ve Türkiye’ydi.

    KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-2
    Beşparmak Dağları’na 1987’de çizilen 12 futbol sahası büyüklüğündeki KKTC bayrağı ve Aralık 2012’de Göktürk-2 uydusunun çektiği görüntüsü.
    KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-3

    Bundan sonra 2. Dünya Savaşı’na uzanan 10 yıl boyunca, bayrağın yanısıra etnik kimliğe dair neredeyse her tür simge ya­saktı. Türkiye ve Yunanistan’da kutlanan millî gün ve bayramı anmak, siyasi faaliyette bulun­mak, örgütlenmek, parti kurmak, okullarda anavatanların tarihine dair ders anlatmak ve hatta 5 kişiden fazla biraraya gelip yolda yürümek bile!

    1941 ise sömürge yönetiminin yumuşamaya gittiği dönemin başlangıcıydı. Bayraklar yasaktı ama Eden-Saracoğlu ikilisinin ziyareti esnasında yaşananlar göstermişti ki; geçen 10 yıl içinde her evde sandıklara kaldırılmış bir bayrak mutlaka vardı. Ancak bu yumuşamanın temel nede­ni, tabii esas olarak 2. Dünya Savaşı’ydı. 2 yıldır devam eden savaş ve Alman/İtalyan tehdidi, İngilizleri Ada’nın yerli halkına karşı itinalı ve saygılı davranma­ya mecbur etmişti.

    1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edildiğinde ise bu yeni bağımsız devlet için bir bayrak tasarlanması gerekiyordu. Bugün halen kullanılan ve Türkiye’de “Güney Kıbrıs Rum Kesimi” bay­rağı olarak adlandırılan Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı, aslında bir Kıbrıslı Türk ressam tarafından çizilmişti. İsmet Vehit Güney, bayrağın yanısıra yeni cumhu­riyetin amblem ve logosunun, AB’ye girildiği için bugün artık tedavülde olmayan paralarının da tasarımcısıydı. 2. Dünya Savaşı esnasında Britanya Ordusu’nda savaşa katılmış, Hayfa’da görev yapmış, ardından Türkiye’de resim okuyarak İbrahim Çallı’nın öğrencisi olmuştu. Cumhuriyet kurulurken açılan yarışmaya gönderdiği tasarımları bizzat Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhur­başkanı Makarios tarafından da çok beğenilmiş ve 500’e yakın katılımcı arasından yarışmayı kazandığı açıklanmıştı.

    KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-4
    Kıbrıslı Rum öğrenciler Şubat 1959’da Lefkoşa’daki bir eyleme katılmak için Yunanistan bayrağıyla yola koyulmuşlar.

    Yarışmanın elbette bir de ödü­lü vardı. Güney, ömür boyu ayda 10 Kıbrıs Lirası (Pound) alacaktı. Ancak bu para kendisine hiçbir zaman ödenmedi. 2009’daki ölü­münden bir süre önce şikayette bulundu ve birikmiş “maaşının” faiziyle birlikte ödenmesini talep etti. Yoksa, telifi kendisine ait olan bayrağı uluslararası mahkemelere başvurarak artık kullandırtmayacaktı! Anlaştığı Rum avukat Marios Yorgio, yaptığı araştırmalar sonucu Güney’in isminin resmî devlet arşivlerinden bir şekilde silinip, unutturulduğunu tespit etmişti.

    Güney’in çizdiği bayrak 1960’da kurulan Kıbrıslı Rum ve Türklerin ortak cumhuriyetinin bayrağı olarak göndere çekildi­ğinde, İngilizlerin Union Jack’i anlaşma gereği sahip olduğu ege­men üslerinde dalgalanmayı sürdürüyordu. Garantör ülkeler olarak Türkiye ve Yunanistan bayrakları da buna eklenince, Ada üzerindeki bayrak sayısı 4’e çıkmıştı. Ancak, beyaz zemin üzerine turuncu renkli bir Kıbrıs haritası ve altında uzanan 2 zeytin dalından oluşan Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağına dönüp selam veren birini bulmak pek mümkün değildi. Kıbrıslı Rum siyasetçi ve Kıbrıs Cumhuriye­ti’nin 4. Cumhurbaşkanı Glafkos Klerides’in istihza yüklü tabiriyle durum şöyleydi: “Dünyanın en kutsal bayrağı, en güzel bayrağı; çünkü uğruna ölecek 1 kişi bile bulamazsınız.”

    Cumhuriyetin 3. yılında patlak veren toplumlararası çatışmalar Kıbrıs’taki bayrak sayısını art­tıracaktı. 4 Mart 1964 tarihinde alınan BM Güvenlik Konseyi’nin 186 Sayılı Kararı’yla Ada’ya gelen BM Barış Gücü askerleriyle bir­likte, BM bayrağı da diğerlerinin yanına eklendi ve böylece bayrak sayısı 5’e çıktı.

    KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-5
    Rum lider Klerides’in “Uğruna ölecek 1 kişi bile bulamazsınız” dediği Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bayrağını, Kıbrıslı Türk ressam merhum İsmet Vehit Güney tasarlamıştı.

    1963-74 arası bir tarafta “Enosis” diğer tarafta “Taksim” sloganlarının atıldığı yıllardı ve neredeyse kurulur kurulmaz yıkıldığı, hatta zaten baştan ölü doğduğu düşünülen ortak cumhuriyetin bayrağına, yasal zorunluluk gereği asılması gereken resmî binalar dışında rastlamak pek mümkün değildi. Kıbrıslı Türkler denetimleri altında tuttukları bölgelerde Türk bayrağı asarak kimliklerini ortaya koyarken, diğer tarafın tercihi de Yunan bayrağıydı elbette. 60’lardan itibaren Türkçe yayımlanan Kıbrıs gazetelerinin ilan sayfalarında sık sık müjdeli duyurular çıkıyordu: Her ebatta, kaliteli ve anavatandan ithal edil­miş ay-yıldızlı bayrakların satışta olduğunu bildiren reklamlardı bunlar.

    KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-6

    Türkiye’nin adaya asker çıkaracağı 20 Temmuz 1974’ten tam tamına 2 yıl önce, 20 Tem­muz 1972’de Türkiye’de yayım­lanan bir haber, “Anavatan’dan Yavru Vatana Yollanan Bayrak” başlığını taşıyordu. Sümerbank fabrikasında üretilen 12 metreye 18 metre boyutlarında ve 65 kilogram ağırlığındaki Türk bay­rağı, yetkililerce Rauf Denktaş’a teslim edilmişti. Haberde “papaz çatlatan ve boşlukta dalgalandık­ça Rumları hırsından kudurtan” diye tanımlanan bayrak, Girne arkasındaki iki tepe arasına çekilen çelik halata asılmıştı.

    Kıbrıs Cumhuriyeti bayra­ğının kaderi, ilk önce Kıbrıslı Rumlar arasında 1974’ten sonra değişir oldu. Türkiye’nin antlaşmalardan doğan hakkını kullanarak Ada’ya çıkmasına sebep olan 15 Temmuz darbesi ve ardından hiçbir şekilde yardıma gelinmemesi yüzünden, Rumlar Atina’ya öfkeliydi. 3 Ağustos 1977’de hayatını kaybeden Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaş­kanı Makarios’un cenaze töre­ninde, Yunanistan bayrağı örtülü tabutun üzerine birden orada bulunan bazı kişilerce Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı konmuş; bu hem Rum milliyetçi kesimlerden, ama en çok da Atina’daki resmî ağızlardan büyük tepki çekmişti.

    1983’te Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adıyla bağımsızlı­ğını ilan ettiğinde yeni devletin bir bayrağı da olacaktı. Böylece Ada üzerindeki 6. bayrak da direklerde sallanmaya başladı. 1972’de Türkiye’nin güney kıyı­larından dürbünle bakıldığında görülebilen bayraktan sonra, 2012’de Göktürk-2’nin uzaydan görüntüleyeceği 12 futbol sahası büyüklüğündeki KKTC bayrağıy­sa 1987’de uzun uğraşlar sonucu Beşparmak Dağları’na çizilecekti. İlk önce 1986’da “Kıbrıslı Türk gençler devletlerinin bayrağını dağa çizdi” görüntüsü altında bu işi lise öğrencilerinin yapması planlanmış, ama öğrencilerin bu meşakkatli işin altından kalka­mayacağı anlaşılınca vazgeçil­mişti. Sonunda bir ihale açılarak bayrağın çizimi için profesyonel yöntemler kullanıldı.

    KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-7
    1972’de Sümerbank tarafından üretilen 12 metreye 18 metre boyutlarında ve 65 kilogram ağırlığındaki Türk bayrağı Rauf Denktaş’a teslim edilmiş ve Girne’de iki tepe arasına çekilen çelik halata asılmıştı.
    KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-8

    “Dünyanın yere çizilmiş en büyük bayrağı” olduğu söylenen bayrak, çizildiği günden itibaren hem diplomatik hem siyasi hem de teknik birçok tartışma yarattı. Dev boyutlarıyla Lefkoşa’nın Güney kesiminden çıplak gözle görülebiliyordu. Hatta Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaş­kanlığı binasının pencereleri de bu bayrağa bakıyordu.

    Bayrak konusu, toplumlara­rası görüşmelerde her zaman demirbaş bir gündem maddesi olarak kaldı. Rum tarafı bayrağı bir tehdit gibi görüyor, olası bir barış antlaşması için bunun silinmesini sık sık gündeme getiriyordu.

    Bir diğer sorun da bayrağın yenilenmesiydi. Akdeniz’in sert güneşi bayrağı silikleştiriyor, birkaç yıllık aralarla tekrar boyanması gerekiyordu. 1987’den bugüne bayrağın yerinde dura­bilmesi için büyük bir insan gücü ve para harcandı. Tüm siyasi tartışmaların dışında, kimilerine göre tonlarca kimyasal boyanın toprağa dökülmesi her şeyden önce ekolojik bir felaketti (2021’de bayrağı yenileme faaliyetleri sırasında Rum tarafı gereken boyanın satın alındığı ulusla­rarası boya firmasına şikayette bulunsa da bir sonuç alınamadı. Söylenenlere göre firma, “Müş­terilerimizin nereyi boyadığıyla ilgilenmiyoruz, isterseniz size de boya satarız” cevabını vermişti).

    KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-9
    Rum öğrenciler, 25 Mart 2020’de Lefkoşa’daki Yunanistan’ın bağımsızlık günü kutlamalarına Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan bayraklarıyla katılmışlardı.

    2000’lere girilirken ilginç bir şekilde Kıbrıs’ın kuzeyinde de Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağını ha­tırlayanlar, sahiplenenler ortaya çıkmaya başladı. Çözümsüzlüğe karşı tepkilerini kalabalık gös­terilerle ifade etmeye başlayan Kıbrıslı Türkler arasında Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağını açanlara rastlanması büyük bir şaşkınlık ve milliyetçi çevrelerde kızgınlık­la karşılandı. O yıllarda KKTC’de Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı taşımak, açmak, asmak polis ta­rafından gözaltına alınma sebebi hâline geldi. Aynı dönemde 29 Ekim 2003’te, Beşparmak Dağla­rı’na çizili KKTC bayrağı geceleri de zaman zaman görülür oldu; çünkü o yıl kurulan Beşparmak Dağları KKTC Bayrağını Işıklan­dırma Derneği’nin girişimleriyle bayrak ışıklandırılmıştı. 3 yıl sonra 2006’da, tam da 1974 Hare­katı’nın yıldönümü Temmuz’da, bayrağın ışıklandırılması sürekli bir hâle geldi. Bu arada 2004’ün 1 Mayıs günü Ada üzerindeki bayraklara bir tane eklenmişti; Kıbrıs Cumhuriyeti AB’ye üye olmuş, tüm o bayrak kalabalığına bir de AB bayrağı eklenmişti.

    Türkiye’de “Rum bayrağı” olarak tanımlansa da, bir Türk ressamın tasarladığı Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı bugün Kıbrıs adasını temsil eden tek resmî bayrak olarak varlığını sürdürüyor. Hatta Türkiye’den spor takımları ile eşleşen Rum takımlarının Türkiye’de yap­tıkları maçlarda resmî bayrak olarak göndere çekiliyor. KKTC bayrağıysa uzaydan bile görüle­biliyor olsa da, Türkiye dışında hiçbir ülke tarafından resmî bir bayrak olarak kabul edilmiyor.

    KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-10
    Temmuz 1974’teki harekat sırasında Lefkoşa’nın güneyindeki üslerinden çıkmış İngiliz askerleri saldırıya uğramamak için araçlarına Britanya bayrağı asmış. Arkadaki araç ise BM Barış Gücü askerlerine ait
  • Yıllar süren hazırlıklar, sahile çıkan kahramanlar…

    Yıllar süren hazırlıklar, sahile çıkan kahramanlar…

    1960’larda Türkiye’nin Kıbrıs’a askerî müdahaleden başka seçeneği kalmamıştı ama, TSK’nin o dönem böyle bir harekat için kapasitesi olmadığından yıllar süren bir hazırlık dönemi gerekmişti. Yunan cuntası destekli EOKA-B Kıbrıs’ta darbe yapınca düğmeye basıldı ve takvimler 20 Temmuz 1974’ü gösterirken Türk askeri Kıbrıs’a çıktı. O günün detayları…

    Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 16 Ağustos 1960’ta kurul­ması, bir süreliğine de olsa Kıbrıs sorununu Türkiye’nin gündeminden çıkarmıştı. Kısa süre önce 27 Mayıs 1960 darbesi yapılmış, Türkiye’de askerin tüm dikkati iç siyasete odaklanmıştı. 27 Mayıs’ı başarısız iki darbe giri­şimi izledi. İç siyasette dalgaların durulmadığı bu evrede, Kıbrıs’ta ortaya çıkan statüko kalıcı gibi görünüyordu. Öte yandan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran antlaş­malar arasında yer alan Garanti Antlaşması, gerektiğinde Ada’ya askerî müdahale hakkı tanımıştı.

    Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulduğu gün, adaya 950 kişilik bir Yunan Alayı ile 650 kişilik bir Türk Alayı da ayak bastı. Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı (KTKA), 20 Temmuz 1974’e kadar Ada’da konuşlu tek TSK birliği olarak kaldı. Bu kritik birliğin subay ve astsubay kadroları olabildiğince dolgun tutuldu; gerektiğinde daha fazla askere komuta edebi­lecek şekilde teşkilatlandırıldı. 650 kişilik KTKA’nın kuruluşında 4 piyade ve 1 ağır silah bölüğü bulunuyordu.

    Aralık 1963’de patlak veren Kanlı Noel, statükonun ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkardı. İnönü Hükümeti, Ada’ya askerî müdahale seçeneğini değerlen­dirdiğinde, eldeki imkanların böyle bir denizaşırı müdahale için yeterli olmadığını acı biçim­de anladı. Üstüne üstlük 1964’te ABD Başkanı Johnson tarafından hiç de nazik olmayan ifadeler içeren bir mektupla tehdit edilince, müdahale seçeneğinden geri adım atıldı. Ancak Erenköy’e yönelik saldırılar tırmanınca, Türk Hava Kuvvetleri’ne ait savaş uçakları Rum hedeflerini bombalayarak sınırlı bir hava müdahalesi gerçekleştirdi.

    1964 krizinde yaşananlar, ge­lecekte yapılacak kapsamlı bir as­kerî müdahalenin parametrele­rini büyük ölçüde belirlemiş oldu. Bunlardan ilki hava gücünün önemiydi. Rumların Erenköy’e saldırılarını durdurmada hava gücünün oynadığı rol, gelecek­teki krizlerde Türk Hava Kuv­vetleri’ne büyük iş düşeceğini gösteriyordu. 2. Parameter, olası bir askerî müdahalenin süresine ilişkindi. Başbakan İnönü’ye göre bu müdahalenin başarısı Türkiye’nin çok hızlı harekete geçip birkaç gün içinde sağlam bir köprübaşı elde etmesine bağlıydı. Uluslararası koşullar, ne uzun süreli yığınaklama ne de tedricen gelişecek harekata fırsat tanıyacaktı. Müdahale için siyasi ve stratejik baskın şarttı. Ne yapılacaksa tek hamlede yapılmalıydı.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-1
    Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulduğu 16 Ağustos 1960’ta Ada’ya ayak basan 650 kişilik Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı (KTKA). (Serhat Güvenç Arşivi)

    1964’te Ada’ya ilk defa BM Ba­rışgücü konuşlandı. Görevi, çatı­şan iki toplum arasında ateşkesi gözetmekti. Bu kapsamda 1964’te başkent Lefkoşa’yı ikiye ayıran ünlü Yeşil Hat da oluşturuldu. Yine bu kriz sırasında TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı), Beşpar­mak Dağları’nın nadir geçitlerin­den biri olan boğazı kontrol eden, Girne-Lefkoşa yoluna hakim olan tepeleri ele geçirerek stratejik bir avantaj elde etti.

    1964 krizi, o güne kadar faaliyetlerini bir yeraltı direniş örgütü olarak sürdüren TMT’nin de Kıbrıslı Türklerin özgürlük mücadelesindeki yaşamsal rolünü ortaya çıkardı. Türki­ye’den gönderilen subaylar tarafından komuta edilen TMT, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu sonrası faaliyetlerini azaltmıştı. Aradan geçen sürede TMT ve KTKA mensupları, daha sonraki müdahale planlarına esas oluş­turacak istihbaratı büyük ölçüde toplamaya başladılar.

    1964 krizi sırasında henüz ortada kapsamlı bir müdahale planı olmasa da, Türk kurmaylar Ada’ya nereden çıkılacağına iliş­kin kanaate sahipti. 10 muhtemel çıkarma plajı tespit edilmişti ki bunlardan 3 tanesi Mağusa’nın kuzeyinde bulunuyordu. Ada’nın topografyası gözönüne alındı­ğında, buradaki plajlar amfibi harekata en uygun olanlarıydı. Hem genişlikleri sayesinde büyük birliklerin karaya çıka­rılmalarına uygundular hem de Meserya Ovası gibi zırhlı birlik harekatına müsait bir araziye bağlanıyorlardı. Dolayısıyla Mağusa’dan çıkarılacak birlikler, Lefkoşa yönüne hiçbir doğal engelle karşılaşmadan ilerleme imkanına sahip olacaktı.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-2
    TMT, 1964’te Beşparmak Dağları’nın nadir geçitlerinden birisi olan Boğaz’ı kontrol eden, Girne- Lefkoşa yoluna hakim tepeleri ele geçirmişti. Bu tepelerden birinde bulunan Saint Hilarion Kalesi’ndeki TMT mücahitleri (solda). Girne’ye hakim dağlık arazide nöbet tutan mücahitler (sağda). (Tunca Örses Arşivi)

    Elde Ada hakkında azım­sanmayacak veri toplanmış olmasına rağmen, TSK’nin denizaşırı güç aktarım yetenek­leri kazanması için 2 yıl daha geçmesi gerekti. Aynı sıralarda denizaşırı güç aktarımına uygun, deniz piyade, paraşüt ve koman­do birlikleri de bölük bölük, tabur tabur kurulmaya başlandı.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-3

    1967’de EOKA’cıların Geçit­kale ve Boğaziçi’ne saldırısıyla başlayan kriz, Yunanistan’daki askerî cuntanın Kıbrıs’ı ilhak etme niyetinin bir yanısımasıydı. ABD’nin müdahalesiyle, kriz diplomasi yoluyla yatıştırıldı. Türk köylerini hedef alan EOKA saldırılarına son verildiği gibi, Ada’ya gizlice gönderilmiş olan binlerce Yunan askeri Atina tarafından geri çekildi. Bu krizin en önemli sonucu, Ankara’yı er ya da geç Kıbrıs’a askerî müdahale­de bulunmak zorunda kalacağına ikna etmesi oldu.

    Rumların olası bir Türk müda­halesine karşı savunma planları, Yunan askerlerinin Ada’da kala­cağı varsayımına göre hazırlan­mıştı. Bu askerlerin apar topar Kıbrıs’tan çekilmesi planların icrasını ciddi biçimde etkileye­cekti. Makarios’un kurduğu Rum Millî Muhafız Ordusu (RMMO), bu boşluğu doldurabilecek durumda değildi. Ancak RMMO için Çe­koslavakya’dan yüklü miktarda silah, cephane, zırhlı araç ve tank alınarak TMT’ye karşı büyük bir askerî üstünlük sağlanmıştı.

    Bu dönemde TSK’nin deniza­şırı güç aktarım yeteneklerinde ciddi bir iyileşme sağlandı. Ulusal kaynaklarla çıkarma gemileri yapımına başlandı. Kara ve Jandarma havacılık birlikleri için ilave genel maksat helikopterleri temin edildi. Hava Kuvvetleri için Almanya’dan temin edilen C-160D Transall nakliye uçakla­rıyla hava indirme yeteneğinde önemli bir artış sağlandı.

    Bir yandan yeni birlikler oluşturulup denizaşırı harekata uygun platformlar hizmete girerken, diğer yandan da müdahaleye yönelik planlar ha­zırlanıyordu. Bilinen ilk kapsamlı müdahale planı “Yıldız 70”tir. Yıldız 70’le, Mağusa’nın kuzeyin­deki plajlara amfibi çıkarma yapılması ve havadan paraşüt taburlarının atılması/indirilmesi planlanmıştı. Ancak “Yıldız 70” planı, TMT’de görevli bir Türk subayının Rum kesimine kaç­ması nedeniyle deşifre oldu. Bir süre sonra RMMO birliklerinin, “Yıldız 70” planındaki çıkarma plajları civarında tatbikat yaptığı gözlendi. Bu nedenle Mağusa’da­ki plajlardan vazgeçilip, yeni bir bölge arandı.

    Girne sahillerinde, bu amaca uygun plajlar bulunuyordu. Ancak bir sorun vardı: Girne, oldukça yüksek ve sarp Beş­parmak Dağları ile Ada’nın geri kalanından, ayrılıyordu. Kıyıya çıkacak birliklerin ileri harekatı, bu duvar gibi dik dağ silsilesinde­ki birkaç dar geçide bağlı olacaktı. Bu geçitlerden sadece Boğaz, Kıbrıslı Türklerin denetimindey­di. Harekatın kaderi, bu geçidin kimin denetiminde kalacağıyla yakından ilgiliydi.

    2 Temmuz 1974 günü Rum Lider Makarios, Yunan cuntasına adeta meydan okuyan bir mektup gönderdi. Aslında Makarios ve Yunan cuntası nihai hedef konu­sunda ayrı düşünmüyordu. Ortak amaç Enosis’ti; ancak bunun yöntemi ve takvimi konusunda anlaşamıyorlardı. Makarios, ken­di kurduğu RMMO’nun günbegün Yunan subayların etkisiyle cunta çizgisine kaymasından rahatsız­dı. Mektubunda RMMO’nun 20 Temmuz’dan itibaren söndürü­lüp askerlerin terhis edileceğini de bildiriyordu. 7 yıldır Yunanis­tan’ı ağır baskılarla yöneten dikta rejimi yıpranmıştı. Bu noktada Enosis, cuntaya itibar tazelemek için bir fırsat gibi göründü. Ma­karios gibi bir “başağrısı”ndan da kurtulacaklardı. Washington’ın da Makarios’un iktidardan indi­rilmesine bir itirazı olmayacağını düşünüyorlardı ki bunda haksız değillerdi. Ancak Türkiye’nin muhtemel tepkisi konusunda büyük bir hesap hatası yaptılar. Cuntaya göre Makarios’un devreden çıkması Ankara’yı da rahatlatacaktı. Ondan sonrası için “iki NATO müttefiki arasında nasılsa bir uzlaşı tesis edilir” diye umuyorlardı.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-4
    Kıbrıs’a 1964’te yerleşen Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerlerinin bir okulda koruma altına aldığı, evinden edilmiş Kıbrıslı Türkler. (Tunca Örses Arşivi)

    15 Temmuz 1974 günü Kıbrıs’ta Yunan subayların komutasın­daki RMMO, Makarios’a karşı darbe yaptı. Makarios son anda kurtuldu. Trodos Dağları’ndan Baf’a geçti. Radyodan destekçi­lerini direnmeye, uluslararası toplumu da Yunan cuntasının işbaşına getirdiği Nikos Sampson yönetimini tanımamaya çağırdı. İngilizlerin yardımıyla Ada’dan çıktı. Sampson azılı bir EOKA militanıydı.

    Başbakan Bülent Ecevit, Kıbrıs’ta darbe olduğu haberini Afyon seyahati için Esenboğa Havalimanı’nda uçağa binmek üzereyken aldı. ABD’nin baskı­sıyla yasaklanan afyon ekimini yeniden başlatmak için bu ili ziyaret etmeyi planlamıştı. Gezisini çok kısa kesip aynı akşam Ankara’ya döndü. Bundan sonra hummalı bir toplantı ve görüşme trafiği başladı. Ecevit, garantör devletlerden İngiltere ile ortak müdahale olanakla­rını müzakere etmek üzere 17 Temmuz 1974 akşamı Londra’ya uçtu. Türk askerlerinin Ada’ya İngiliz üslerinden çıkmasını ve ortak müdahale önerdi. Ancak İngiliz hükümeti bu seçeneği reddetti. Ecevit daha Londra’ya gitmeden önce, harekat (G-Günü) için 20 Temmuz 1974 tarihi tespit edilmişti. Kıbrıs’a müdahale için 6. Kolordu’ya bağlı 39. Piyade Tümeni ve 4. Kolordu’ya bağlı 28. Motorlu Piyade Tümeni görev­lendirilmişti. Birlikler toplanma bölgelerine intikale başladılar.

    3 gün içinde denize çıkış ve 5-6 gün içerisinde adanın 3’te 1’ine karşılık gelen kuzeydoğu kesiminin denetim altına alın­ması hedefleniyordu. Bu amaçla harekatın ilk günü, Hava İndirme Tugayı, Hamitköy-Gönyeli arası­na paraşütle atılacak, Komando Başbakan Ecevit, “Barış Harekatı” adını verdiği askerî müdahalenin olabildiğince az can ve mal kaybına neden ol­masını arzuluyordu. Bu nedenle ilk gün için planlanan deniz ve hava bombardımanı olukça hafif tutuldu. Deniz topçusu sahilde kendine verilen hedefleri 06.00- 06.20 arasında vurdu. 06.20’den sonra Hava Kuvvetleri devreye girdi. Uçaklar 35 dakika süreyle önceden belirlenen hedeflere taarruz ettiler.

    Hava İndirme Tugayı’nın ilk dalgasının 07.00-07.30 arasında atılması planlanmıştı. Paraşüt­çüler için gerekli işaretlemeyi yapacak timin Kara Kuvvetleri’ne ait bir Do-28B tipi irtibat uçağı ile Kırnı pistine inerek sızma harekatı icra etmesi planlan­mıştı; saat 05.00 civarında TMT unsurlarınca aydınlatılacak Kırnı pistine inecekti. Gerekli hazır­lıkları yapan TMT mensupları saat 04.00 sıralarında pervaneli bir uçak sesi duydular. Ancak saat tutmadığı için kararlaştı­rılan işareti vermediler. Işıkları yakmadılar. Karanlıkta pisti bulmayan uçak bir süre havada dolaştıktan sonra geri döndü. An­laşmazlık 1972’de Türkiye’nin yaz saati uygulamasına geçmesinden kaynaklanmıştı! Planlamacılar Türkiye ve Kıbrıs arasında oluşan 1 saatlik farkı hesaba katmamış­lardı. İşaretlemeyi yapacak ekip zamanında Ada’ya varamadığı için, ilk dalgada atılan paraşüt­çüler TMT ve KTKA tarafından yapılan işaretlemeye ya da doğal nirengilere göre atlayış yaptılar. Aralarında daha önce TMT ve KTKA’da görev yapmış subay ve astsubaylar olması bu açıdan şanstı.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-5
    Türk ordusunun Kıbrıs çıkarmasını Mağusa sahillerinden yapması düşünülmüştü ama plan deşifre olunca Girne’deki Pladini Plajı’nda karar kılındı. Plaja savaştan sonra Yavuz Çıkarma Plajı adı verildi. (Serhat Güvenç Arşivi)

    İlk dalganın atlayışı sıra­sında Rumlar gafil avlanmış, kaydadeğer bir direniş göster­memişti. Ancak 2. dalga için hazırlıklıydılar. Havan ve topçu ateşi nedeniyle inen birlikler zor anlar yaşadılar; görev yerlerine intikalleri gecikti.

    Beşparmak Dağları’nda TMT’nin elindeki tek geçit olan Boğaz’daki mücahit karargahı, kolordu karargahı oldu. Aynı binada Hava İndirme ve Ko­mando Tugaylarının komuta yerleri de kurulmuştu. Harekatın ilk aşaması buradan sevk ve idare edilecekti. Kıyıya çıkacak birliklerin ileri harekatı -dedi­ğimiz gibi- bu duvar gibi dik dağ silsilesindeki birkaç dar geçide bağlıydı. Bu geçitlerden Boğaz, Kıbrıslı Türklerin denetimindey­di ve harekatın kaderi buranın denetimine bağlıydı. Girne’ye çıkarma yapan askerlerle hava­dan indirilenlerin, yani kıyıbaşı ve havabaşındaki birliklerin birleşmesi diğer türlü mümkün değildi.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-6
    15 Temmuz 1974’te Yunan subayların komutasındaki Rum Millî Muhafız Ordusu, Makarios’a karşı darbe yaparak kısa sürede çok sayıda kritik binaüyı ele geçirdi. Makarios son anda kurtuldu.

    Amfibi harekat planlanandan geç başladı. Bu arada seçilen çıkarma plajının olası mayın ve diğer engellerden temizlenmesi için SAT/SAS timleri görevlen­dirilmişti. Plaj açığına 15 SAT komandosu bırakıldı. Bunlar plajın temiz olduğu raporunu verince, ilk kademedeki am­fibi deniz piyadelerini taşıyan çıkarma botları 08.50 civarında sahile kapak attı. Deniz Piyade Alayı kısa sürede çıkarma plajını emniyete aldı. İlk dalgalar sahile çıkarken zayıf bir direnişle karşılaşmıştı. Ancak zaman geçtikçe kıyıbaşı yoğun havan ve topçu ateşi altında kaldı. Kayıplar arttı. Öğleden sonra Rumlar doğu ve batıdan tank taarruzu yaptı. RMMO’nun T-34/85 tankları, tanksavarlar ve geri tepmesiz toplarla etkisiz hale getirildi.

    TSK, 20 Temmuz 1974 günü Ada’ya yaklaşık 4500 kişilik kuvvet çıkarmıştı. RMMO başlangıçta güçlü bir direniş ortaya koyamadı; bunun nedeni tam anlamıyla gafil avlanmala­rıydı. Diğer nedeniyse darbenin RMMO’da yarattığı kutuplaşmay­dı. Rum askerî gücü, Makarios yanlıları ve cunta yanlıları ara­sında bölünmüştü. RMMO’nun en güçlü birlikleri, 1964’te kurulan komando taburları ile zırhlı birlikleriydi. Hava kararıp Türk uçakları üslerine geri dönünce bu birlikleri ve Yunan Kontenjan Alayı karşı taarruza geçtiler.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-7
    Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Nurettin Ersin, Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Sabri Evren’le birlikte Beşparmak Dağları’ndaki Saint Hilarion Kalesi’nden çıkarken. (Tunca Örses Arşivi)

    Komando ve Paraşüt Tabur­larının saat 18.00’de toplanma­larını tamamlayıp Beşparmak Dağları üzerindeki hedeflerini ele geçirmek üzere taarruza geçmeleri planlanmıştı. Ancak sıcak, susuzluk ve yorgunluk ne­deniyle taarruz edecek birliklerin toplanması uzun sürdü. Boğaz’ın etrafındaki tepelerin savunulma sorumluluğu TMT Taburlarına aitti. Gece karanlığından yararla­narak mücahit mevzilerine sızan RMMO Komando Taburları, Doğ­ruyol Tepe mevzisini ele geçirdi. Türkiye ile muhabereyi sağlayan AN/TRC (telli telsiz tamamlama) cihazının bulunduğu Atak Tepe’yi ele geçirip burada bulunan 3 kişilik muhabere timini şehit ettiler ve Türk birliklerinin Türkiye ile iletişimini tamamen kesmiş oldular.

    Boğaz’da St. Hilarion Kalesi civarında taarruz için son hazır­lıklarını yapan Türk Komando Taburları baskına uğramıştı. 1964’ten beri Kıbrıslı Türklerin elinde olan Boğaz ve çevresindeki tepeler kaybedildiği takdirde, harekat daha ilk geceden zora girecekti. Benzer bir durum Boğaz’ın diğer tarafında, Türk Bozdağı’nda da yaşanıyordu. Buradaki kritik iki mevzi, Doğruyoltepe ve Şahintepe Rum komandoların eline geçmiş, iki taraf arasında kıyasıya bir mücadele başlamıştı.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-8
    Başbakan Ecevit gazetecilere harekatla ilgili ilk açıklamayı yapıyor: “Biz Kıbrıs’a sadece Türklere değil Rumlara da barış götürüyoruz”.

    1. Komando Taburu Komutanı Yarbay Cemal Eruç, inisiyatif kullanıp birliğinin planlı görevini iptal etti ve askerlerine Doğruyol Tepe’yi geri alma emri verdi. Günün ilk ışıklarıyla Üsteğmen Haluk Üstügen komutasındaki bölük burayı yeniden ele geçirdi. İki taraf da ağır kayıplar verdi; ancak tepe Türk komandoların elinde kaldı. Bu karşı taarruzla, 1. Komando Taburu’nun harekatın kaderini değiştirdiği kabul edilir. Tabur o gece 41 askerini şehit vermiştir. Şehitler ara­sında Üsteğmen Oğuz Yener de vardır. Eruç, Üstügen ve Yener adları Beşparmak Dağları’nda 1. Komando Taburu’nun 20-21 Temmuz 1974 gecesi muhare­belerinin cereyan ettiği tepelere verilmiştir.

    Rumların ele geçirdiği Şahintepe ise Üsteğmen Muzaf­fer Tekin ile koordineli olarak mücahit birlikleri ve komando takımları tarafından geri alındı (Muzaffer Tekin’in anısına bu tepeye daha sonra Zafer Tepe adı verildi).

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-9
    Rum komandoların eline geçince 1. Komando Taburu askerleri Yarbay Cemal Eruç’un emriyle karşı taarruz başlattı. 41 askerin şehit olduğu taarruz, harekatın kaderini değiştirecekti.
    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-10
    Türk komandoların konuşlandığı kritik mevzilerden birisi olan Doğruyoltepe. (Serhat Güvenç Arşivi)

    3. Paraşüt Taburu ise Boğaz’ın batısındaki sırtlarda Rum birliklerini geri atıp Deliktepe ve Rum Bozdağı’nı ele geçirince, 21 Temmuz 1974 sabahı Beşparmak Dağları’nın kritik bölümleri Türk birliklerinin denetimine girdi. O günün gecesi, Yunan Kontenjan Alayı, RMMO 23. Tank Birliği’nin desteği ile KTKA’nın Ortaköy ve Gönyeli’deki mevziilerine taarruz etti. KTKA’ya bitişik Göçmen Evleri semtinde yaşayan Kıbrıslı Türkler iki alay arasında yaşanan ölüm-kalım savaşına tanıklık ettiler. T-34/85 tankları­nın desteği ile başlangıçta KTKA mevzilerine giren Rum/Yunan birlikleri püskürtüldü. Sabaha karşı KTKA’yı takviye için 4. Pa­raşüt Taburu gönderdi ve durum kontrol altına alındı. Rumlar, bu cephede de karşılarındaki Türk birliğini söküp atamamıştı.

    Girne’ye çıkan birlikler ise çok dar bir alana sıkışıp kaldıkları için gece boyunca süren Rum havan ve top ateşleriyle çok zaiyat verdiler. 50. Piyade Alayı’nın karargah olarak kullandığı villaya yapılan saldırıda Alay Komutanı Albay Halil İbrahim Karaoğlanoğlu ve Pilot Binbaşı Fehmi Ercan şehit oldu. Bu saldırı muharebe etkinliğini oldukça düşürse de kıyıbaşındaki birlikler tutunabildi; ancak havabaşı ile birleşme ertesi güne kaldı.

    İlk gün yaşanan çatışmaların, harekatın kaderini büyük ölçüde tayin ettiğini ileri sürmek yanlış olmaz. Rumların karşı saldırı imkanları çok zayıfladıysa da Türk birliklerinin hedeflerine erişmelerinin başlangıçta düşünülenden daha büyük kuvvet kaydırmayı gerektirdiği de ortaya çıkmıştı. 21 Temmuz 1974 günü adadaki Türk birlikleri helikopterlerle takviye edildiler. Nakliye uçakları tarafından KTKA’ya paraşütle ağır silahlar atıldı. Kıyıbaşı ise destek al­madan 24 saat daha geçirmek zorundaydı. 39. Tümen’in kalan birlikleri 22 Temmuz 1974 sabahı çıkarma plajına varabilecekti.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-11
    Girne’den sahile sahile çıkan Türk birlikleri ile Boğaz mevkiindeki askerlerin buluşması.

    Türk birlikleri kısıtlı imkan­larla takviye edilebilirken, kritik limanlar ve havaalanları hâlâ Rumların denetimindeydi. Yu­nanistan buralardan RMMO’yu kolayca takviye edebilirdi. Bu asimetri Ankara’yı ciddi biçimde kaygılandırıyordu. İşte tam da bu nedenle, tesadüfen biraraya toplanmış bir ticari gemi top­luluğu, Rodos’tan Kıbrıs’a giden “Yunan konvoyu” sanılmıştı. Özhan Bakkalbaşıoğlu’nun “akıl tutulması” olarak nitelediği bir hatalı değerlendirmeler silsilesi, 21 Temmuz 1974 günü Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait 3 muhribe Türk uçakları tarafından saatlerce saldırılmasıyla sonuçlanmıştı. Bu akıl tutulmasının bedeli, TCK Kocatepe’nin batması ve 54 denizcinin şehit olmasıyla ödendi. Gerçi Atina, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger aracılı­ğıyla Ada’ya giden herhangi bir konvoylarının olmadığını ifade etmişti ama, Ankara buna gü­venmemiş ve gemileri vurmuştu. Bir Türk-Yunan savaşını tetikle­me ihtimali, Atina’daki Albaylar Cuntası’nı Ada’ya açık açık kuvvet kaydırmaktan caydırmıştı. Ancak bu gizlice takviye yolla­rının aranmadığı anlamına da gelmiyordu.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-12
    21 Temmuz 1974 günü Kıbrıs’a giden Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait Kocatepe muhribi “Yunan konvoyu” sanılarak Türk uçakları tarafından vuruldu. Olayda 54 denizci şehit oldu.

    21 Temmuz 1974 günü, Yunan Hava Kuvvetleri’ne ait 354. Taktik Ulaştırma Filosu’na (Pegasus) ait 20 Nord Noratlas ve 15 C-47 ulaştırma uçağı, Yunan 1. Komando Taburu’nu Girit’ten Kıbrıs’a götürmek üzere havalanacaktı. Niki Harekatı adı verilen bu harekatın gizlilik içinde yürütülmesi esastı. Uçaklar gece karanlığında hava­lanacak ve komandoları Lef­koşa Havaalanı’na indirip gün doğmadan geri döneceklerdi. Planlanan saatte ancak 15 Nord Noratlas havalanabildi. Uçak­lardan sadece 11 tanesi Ada’ya inebildi. Yolda arıza nedeniyle geri dönenler oldu. Kıbrıs çevresi Türkiye tarafından yasak saha ilan edilmişti. Ancak İngiliz üsleri için bir koridor açık bırakılmıştı. Yunan ulaştıma uçakları Akrotiri üssü için izin verilen koridoru kullanarak Ada’ya girdi. 11 uçaktaki para­şütçülerle RMMO 35. Komando Taburu kuruldu. Bu birlik daha sonra Lefkoşa Havaalanı’nın savunmasında görev yapacaktı. Bu girişim anlaşıldıktan sonra, Lefkoşa Havaalanı pistleri Türk Hava Kuvvetleri’ne ait uçaklar tarafından bombalanarak kullanım dışı bırakıldı.

    Bu arada Başbakan Ecevit, sürekli temas halinde olduğu Kissinger tarafından ağır bir bas­kı altındaydı. Baskının amacı bir an önce ateşkes ilan edilmesiydi. Sadece ABD değil, Sovyetler Bir­liği de Türk birlikleri daha fazla ilerlemeden ateşkes için bastı­rıyordu. BM Güvenlik Konseyi, harekat başlar başlamaz Sovyet temsilci tarafından olağanüstü toplantıya çağırılmıştı. Siyasi ve stratejik baskın sağlanmıştı ama diplomatik fırsat penceresi hızla kapanıyordu. Ecevit daha fazla direnemedi ve 22 Temmuz 1974 saat 17.00’den itibaren ateşkes uygulanmasını kabul etti.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-13
    22 Temmuz 1974’te ateşkes imzalanmadan saatler önce zırhlı birlikler ağırlıklı çıkarma dalgası Girne’ye ulaştı.

    22 Temmuz 1974 saat 10.00 civarı zırhlı birlikler ağırlıklı 2. çıkarma dalgası Pladini’ye kapak atmış, Rumların havan ve topçu ateşi yoğunlaşmıştı; bu dalgada inen birliklerin toparlanmasına engel olmaya çalışıyorlardı. Ancak saat 13.00’te çıkarma plajından Girne yönüne doğru bir tank taarruzu başladı. Yeni gelen birliğe Bora Özel Görev Kuvveti adı verilmişti. Komutanı Tuğgeneral Hakkı Borataş’tı. Hedefi Girne’yi alıp Boğaz’daki birliklerle birleşmekti. Taar­ruz sol tarafı deniz, sağ tarafı dağlarla çevrelenmiş dar bir karayolu üzerinden neredeyse kol düzeninde yapıldı. Manevra olanağı bırakmayan bu taarruz ekseninde bir hayli tank isabet aldı. Ancak 30 tank ve 30 ZPT’den oluşan kritik kütle karşısında Rum savunması daha fazla dayanamadı ve çöktü.

    Bu arada karayolunun Zeytinlik köyü hizasında 3. Komando Taburu ile Bora Özel Görev Kuvveti unsurları birleş­meyi gerçekleştirdi. Saat 13.00’te başlayan taarruz, öncü zırhlı kolun 17.00’de Boğaz’a girişiyle başarıya ulaştı. Ateşkesten önce birleşme gerçekleşmişti. Kıbrıslı Türklerin elinde artık denize çıkışı olan güvenli bir bölge vardı. Ancak hâlâ hedeflerin çok geri­sindeydiler. Önce diplomasiye bir şans verilecek, olmaz ise harekat yeniden başlayacaktı. Askerlere göre ateşkes çok erken kabul edilmişti. 2. harekat neredeyse kaçınılmazdı.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-14
    Türk birliklerinin çıktığı plaja Rumlar havan ve topçu ateşiyle saldırınca, Tuğgeneral Hakkı Borataş komutasındaki Bora Özel Görev Kuvveti, çıkarma plajından Girne’ye doğru bir tank taarruzu başlattı. (Serhat Güvenç Arşivi)

    Bu arada Yunanistan’da cunta çökmüş, iktidar sivil siyasetçilere geçmişti. Türk, Yunan ve Kıbrıslı Türk ve Rum heyetlerin barış görüşmeleri için Cenevre’de toplanması kararlaştırılmıştı. Ateşkes sürecinde Türkiye, Ada’ya birlik göndermeye devam etti. Ankara, Cenevre’deki müzakerelerde yeniden askerî güce başvurmaya gerek kal­madan, Ada’da kurulacak yeni siyasi düzenin coğrafi zeminini oluşturmayı hedeflemişti. Ancak Yunan ve Rum heyetleri bu konuda en ufak bir esneklik göstermeyince, Başbakan Ecevit, Dışişleri Bakanı Turan Güneş’e ünlü “Ayşe tatile çıktı” parolasını ileterek 2. harekatın başlayaca­ğını ve müzakereleri bitirmesini bildirdi.

    2. harekat, 14 Ağustos 1974’te başladı ve 16 Ağustos 1974 akşamı hedeflerin ele geçirilmesiyle sona erdi. TSK, Ada üzerinde tam hava hakimiyeti tesis etmiş ve yeterli zırhlı birlik çıkarmıştı. 16 Ağustos 1974 tarihinde, büyük ölçüde bugünkü KKTC sınırlarına ulaşılmış oldu.

  • Kadıköy’de İlk Tramvay Hattı ve Zaman Kafa Tutan Hâl Binası

    Kadıköy’de İlk Tramvay Hattı ve Zaman Kafa Tutan Hâl Binası

    İstanbul’un Anadolu yakasında ilk tramvay seferleri 1928’de Üsküdar-Kısıklı arasında başlamış; Üsküdar- Kadıköy-Bostancı hattının ise 3 yılda tamamlanacağı duyurulmuştu. Rayların fotoğraftaki Kadıköy İskele Meydanı’na ulaşması 1934 Mayıs’ını bulurken, hattın tamamı 5 ay sonra hizmete girecekti. Anadolu yakasında 1966’da son verilen seferler, 2003’te Kadıköy-Moda arasında yeniden başladı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun son yerel seçimlerden önce duyurduğu Üsküdar-Kadıköy-Maltepe Tramvay Hattı projesi de geçen ay İBB Meclisi’nde onaylandı.

    Fotoğrafın solundaki Kadıköy Hâl Binası 1927’de inşa edilmiş ama uzun süre boş kalmıştı. 1940’ta sebze ve meyve toptancılarına kullanma zorunluluğu getirildikten sonra asıl işlevine kavuşan bina, 1973’te halin taşınmasından sonra farklı amaçlarla kullanıldı. 1984’te Belediye Konservatuarı’nın buraya gelmesi ve 1989’da Şehir Tiyatroları Haldun Taner Sahnesi’nin açılması binayı bir kültür-sanat merkezine dönüştürdü. Tarihî bina, İBB’nin restorasyon çalışmaları tamamlanınca Haldun Taner Kültür Merkezi olarak hizmet verecek.

    Murat Toklucu

    ZAMAN-KAYMASI
  • Meksika’nın yeni başkanı ‘içsavaş’ı kazanacak mı?

    Meksika’nın yeni başkanı ‘içsavaş’ı kazanacak mı?

    Uyuşturucu kartelleriyle dünyanın en kanlı içsavaşını yaşayan Meksika’da, devlet başkanlığını ilk defa bir kadın kazandı. Claudia Sheinbaum’un önünde yoksulluk, kadın cinayetleri, yolsuzluk ve ülkeyi kan gölüne çeviren (son 5 yılda 400 bin ölüm) uyuşturucu kartelleriyle mücadele gibi devasa sorunlar duruyor.

    Bundan 203 yıl önce ilan edilen Meksika Cum­huriyeti’ni ilk defa bir kadın başkan yönetecek: Claudia Sheinbaum. MORENA (Movi­miento Regeneración Nacional) Partisi’nin adayı, 62 yaşındaki Claudia Sheinbaum oyların %60’ını alarak yeni başkan seçildi. Oyların %28.6’sını alan rakibi Xóchitl Gálvez da bir kadın adaydı. Dünya ölçeğinde kadın yöneticilerin 10’da 1 civarında olduğu düşünülürse, Meksika gibi “maçoluğun” baskın olduğu bir ülkede bir kadın başkanın seçilmesi küçümsenemez.

    Seçmenlerin büyük çoğun­luğu tarafından tercih edilen bu değişim, Meksika tarihinde yeni bir döneme işaret edecek mi? Claudia Sheinbaum, selefinden de (bir önceki başkan 2018’de %53 almıştı) daha fazla oy alarak kongre ve senatoda da çoğunlu­ğu elde etti. Sadece Meksika’nın değil Kuzey ve Orta Amerika’nın ilk kadın başkanı olması da tarihe düşülen bir başka not.

    Sık sık “ben 68’in kızıyım” diyen Claudia Sheinbaum, dünyanın başka yerlerinde çok farklı anlamlara gelecek bu tanımın Meksika özelinde neye karşılık düştüğünün bilincinde. Ekim 68’de yüzlerce savunmasız öğrencinin katledildiği Tlatelolco Katliamı, ülkenin toplumsal bel­leğinde silinmez bir yer edindi. Bu hadise, aynı zamanda ülkenin geleneksel siyasal partisi PRI’nin (Partido Revolucionario Institu­cional) yıprandığı ve demokra­tikleşme mücadelesinde yeni bir siyasal kuşağın mayalandığı bir dönemi vurguluyor.

    Litvanyalı göçmen bir Yahudi ailesinden gelen yeni başkanın biyolog annesi, kimyager babası 68’de öğrenci direnişine katıl­mışlardı. Claudia Sheinbaum, ABD’deki Stanford Üniversite­si’nde akademik eğitimine de­vam ederken okulu ziyaret eden ve bir konuşma yapan devrin Meksika başkanı Carlos Sali­nas de Gotari’ye karşı gösteride elinde “Adil ticaret ve demokrasi artık!” yazan bir pankart taşımış­tı. O gösterideki pankartlar 1988 Meksika başkanlık seçimlerinde kaç ölünün oy kullandığını sora­rak seçim sahtekarlığını sor­guluyor; “Meksika, mükemmel diktatörlük” sloganları atılıyordu. Yeni başkanın bu kareleri, 30 yıl­dır neoliberalizme karşı mücade­le ettiğinin bir göstergesi olarak sosyal medyada kullandı.

    GUNDEM-MEKSIKA-1
    Sadece Meksika’nın değil, Kuzey Amerika’nın ilk kadın devlet başkanı olan Claudia Sheinbaum oyların %60’ını alarak net bir zafer elde etti.

    Her zaman Solcu olduğunun altını çizen yeni başkanı birçok siyasetçiden ayırteden bir husus da, geleneksel iki egemen parti PRI ve PAN’da (Partido Acción Nacional) siyaset yapmayan ender insanlardan biri olması. Bu yolsuzluklara bulaşmış par­tilerle geçmişinin olmaması ona dair iyimserliği pekiştiriyor.

    Yeni başkanın siyaset sici­lindeki iki ayrı ve önemli hadise de öne çıkıyor: 1970’lerde Mek­sika’nın “Kirli Savaş”ı sırasın­da ortadan kaybolan genç bir adamın annesi, efsanevi bir insan hakları aktivisti olan ve 1982’de PRT’nin (Devrimci Emekçi Partisi) kongre üyesi olarak seçilen Rosa­rio Ibarra de Piedra’nın 1988’de başkanlık seçimlerinde ilk kadın adayı olurken onu desteklemesi; 80’lerin ortasında 1968’den sonra UNAM’da (Universidad Nacional Autónoma de México) ikinci bü­yük grevi düzenleyen üniversite öğrenci konseyinin üyesi olması.

    Claudia Sheinbaum aslında bir biliminsanı. Mexico’nun dünyadaki hava kirliliğinden en fazla muzdarip kenti olduğu 80’li yıllarda UNAM’de fizik tahsil eden Sheinbaum, özellikle enerji etkinliği üzerinde çalıştı. 2007’de iklim gelişmesi üzerine Nobel Barış Ödülü alan bir raporun da yazıcıları arasındaydı. Akademik kariyeri nedeniyle “La Doctora” diye de anılıyor.

    Claudia Sheinbaum siyaset anlayışı, gençlik döneminden ziyade Andrés Manuel López Obrador’un yanında geçirdiği yaklaşık 25 yılda şekillendi. Ob­rador, 1989’da PRD’nin (Partido de la Revolución Democrática) kuruluşunda partinin genç önderlerinden biriydi. PRI’nin yıpranması Sağcı PAN’ın 2000- 2006 ve 2006-2012 döneminde iktidara geçmesinin yolunu açtı. López Obrador ise üç defa başkan adayı oldu ise de seçim sahte­karlıklarını ancak geçen seçim­lerde aşabildi. Obrador, Claudia Sheinbaum’u 2000’den itibaren yanından ayırmadı ve 2012’deki başkanlık seçimlerinde onu müstakbel Çevre Bakanı olarak takdim etti. Bu seçimden sonra MORENA, Meksika Solunun yeni partisi olarak sunuldu. Sheinba­um 2015’te ilk defa seçilmiş bir göreve geldi, 2018’te ise başken­tin belediye başkanlığına aday oldu ve kazandı.

    GUNDEM-MEKSIKA-2
    Claudia Sheinbaum, ABD’deki Stanford Üniversitesi’nde öğrenciyken dönemin Meksika başkanı Carlos Salinas de Gotari’ye karşı protesto eylemine katılmıştı. Sheinbaum bu fotoğrafı seçim kampanyası sırasında kullandı

    Meksika’da başkanlar bir defa ve 6 yıllığına seçildikleri için Claudia Sheinbaum 2018’de hemen bir sonraki 2024 seçimle­ri için başkanlığa aday olduğunu açıkladı.

    PRI, PAN ve PRD gibi gelenek­sel partiler güçlerini birleştirmiş olsalar da yeni dalga karşısın­da direnemediler. Obrador’un “otoriterliğine” karşı “demokrasi” talepleri, ilkinin 1988’de ikincisi­nin ise 2006’daki seçim sahte­karlıklarını unutturamadı.

    Claudia Sheinbaum bugüne kadar AMLO’nun yanıbaşında siyaset yaptığı için onun poli­tikalarının basit bir devamcısı mı olacak veya ondan ne kadar bağımsızlaşacak? Özetle ordu ile ilişkileri nasıl düzenleyecek, kartellerle, uyuşturucu kaçakçı­larıyla, toplumsal şiddetle nasıl başedecek? Bunlar, önümüzdeki dönemde cevap bekleyen temel sorular.

    Claudia Sheinbaum’un AMLO’dan daha fazla oy alarak seçilmesinde, önceki dönemde gerçekleştirdiği uygulamaların büyük etkisi var. Başkanlığa gelir gelmez başkanlık uçağını satışa çıkararak tarifeli uçakla seyahat etme kararıyla dikkat­leri çeken Sheinbaum; başlattığı sosyal programlar, öğrencilere her düzeyde burs, çıraklık eği­timi, engellilere yardım, küçük çiftçilere sübvansiyon, emekli maaşlarının iki katına çıkarıl­ması, mikro kredilerle popüler­lik kazandı. Ayrıca asgari ücret %40 arttırılırken (enflasyon %3 iken!) Uluslararası Çalışma Örgütü’nün normları da hükü­metçe kabul edildi. 2021 yazında 80 milyon ağaç dikildi ve bunun için 450 bin kişiye iş imkanı yaratıldı. Ücretli izin günleri iki katına çıkarıldı, sendikalaşma kolaylaştırıldı. Sosyal yardım programlarının bir hak olarak anayasada yer alması sağlandı. Yoksulluk oranında önemli bir düşüş kaydedildi. Millî gelir dağılımındaki adaletsizlik de­vam etmesine rağmen, gelirin en yüksek %10’u ile en düşük %10’u arasındaki fark 21 kattan 15 kata indi.

    GUNDEM-MEKSIKA-3
    Meksika’daki uyuşturucu kartellerinin yaklaşık 100 bin kişilik silahlı gücü olduğu tahmin ediliyor. Orduyla karteller arasındaki savaşta onbinlerce kişi yaşamını yitirdi.

    Resmî rakamlara göre 2021’de Meksika’da 3.751 kadın öldürül­dü. Kaydedilen cinayetlerden yalnızca 1.004’ü ülkenin 32 federe biriminde “kadın cinayeti” olarak soruşturuldu. Yetkililerin pasifliği, Uluslararası Af Örgütü ve STK’lar tarafından kınandı. Ülkede kadın cinayetlerinin dörtte birinden azı resmî olarak “kadın cinayeti” olarak tanınıyor ve ülkeyi kasıp kavuran suçlar yığınında bu mesele boğuluyor. Claudia Sheinbaum, suçu ulusal düzeyde “kadın cinayeti” olarak sınıflandırma sözü verdi; zira yasalarda yer almasına rağmen, birçok Meksika eyaleti bunu uygulamıyor.

    Kürtaj hakkı da seçim tartış­malarında yer almayan bir konu olarak kaldı. Her ne kadar kürta­jın ulusal ölçekte suç olmaktan çıkarılması Eylül 2023’te yasa­laşmış olsa da bunu 32 eyaletten yalnızca 12’si uyguluyor.

    Tüm bunlara rağmen Meksi­ka’da siyasette kadınların temsili son yıllarda kaydadeğer bir iler­leme kaydetti; Yüksek Mahkeme başkanlığı, Merkez Bankası başkanlığı gibi kilit pozisyonlara kadınlar geldi. Ancak Claudia Sheinbaum, ülkenin karşı karşıya olduğu ekonomik sorunlar ve göç gibi önemli zorluklara yanıt verme becerisine göre de değer­lendirilecek. Tabii hepsin­den önemlisi uyuşturucu kaçakçılığı ve yolsuzluk.

    ABD’ye giden uyuş­turucunun %90’ının Meksi­ka’dan geçmesi, uyuşturucu kaçakçıları ara­sındaki rekabet savaşlarını iyice kızıştırmış durumda. Devletin 2006’dan itibaren orduyu geniş çapta bu çatışmaya sokmasıyla, Meksika sanki bir içsavaşa gir­miş oldu. Dünyanın bu en ölümlü sivil çatışması Meksika’da yaşa­nıyor. Kartellerin silahlı insan sayısı 100 bini aşıyor! 2018-2020 arasındaki ölüm sayısı 36 bin! 2006’dan bu yana ölenlerin sayısı ise 400 bin!

    MEXICO-ELECTION-SHEINBAUM

    Meksika’dan ABD’ye uyuş­turucu giderken, ABD’den de Meksika’ya günde 2 bin silahın girdiği bir dönemde, iki taraftaki bankalar da paraların aklanma­sında önemli bir rol oynuyordu. 2021’deki bir rapora göre ülke coğrafyasının neredeyse 3’te 1’i kartellerin denetiminde.

    Yerel ve federal düzeydeki güvenlik güçlerinin de yolsuz­luğa bulaşmasıyla birlikte, bu çatışma tam bir çıkmaza sürüklenmiş durumda. Siyaset de kirli: Felipe Calderon döneminde Kamu Güvenliği Bakanı olan Ge­naro Garcia Luna 2019’da ABD’de Sinaloa karteli ile olan ilişkisi nedeniyle tutuklandı. Milyon­larca Dolar karşılığında, kartelin faaliyetlerine göz yumulmuştu!

    López Obrador 30 Haziran 2019’da teröre karşı daha etkin mücadele edebilmek amacıyla federal polis, Meksika Ulusal Jandarma Teşkilatı ve deniz polisini bünyesinde toplayan Meksika Ulusal Muhafızları’nı kurdu. Amacı farklı türdeki birimler arasındaki koordinasyo­nu geliştirmek ve aynı zamanda yolsuzluk riskini sınırlamak amacıyla emir-komuta zincirin­deki aracıların sayısını sınırla­maktı. López Obrador, kartellere karşı kanlı mücadele stratejisini, daha insancıl olmayı hedefleyen yeni bir yaklaşımla değiştirmek istediğini söylüyordu. Yaklaşımı özellikle suçu destekleyen top­lumsal faktörleri ele almayı içe­riyordu: işsizlik, fırsat eksikliği, kırsal kesimdeki yoksulluk… 2018 ile 2020 arasındaki en ölümcül 3 yılın ardından, Meksika’daki kartel cinayetlerin sayısı 2021’de hafif bir düşüşe geçti ve ardın­dan 2022’de daha da belirgin bir şekilde azaldı.

  • 3 tavuk 8 yumurta 18 portakal 1 kilo helva 2 ekmek…

    3 tavuk 8 yumurta 18 portakal 1 kilo helva 2 ekmek…

    1950’li yıllarda gazetelerin en çok sevdiği haber türlerinden biri, Anadolu’nun dörtbir köşesinden gelen oburluk rekoru haberleriydi. Rekor denemelerinin sürekli haber yapılması, iddia konusu yiyecek miktarını da arttırıyordu. Sözgelimi birisi 20 tabak pilav yemişse, haber olabilmek için en az 21 tabak pilav yemek gerekliydi. Bir dönemin rekortmenleri…

    Geçmişte birçok Anadolu kenti ve kasabasının en büyük eğlencelerinden biri de oburlardı. Çok yemek yemenin yiğitlik olarak görül­düğü o yıllarda, birçok kentin meşhur oburları vardı. Oburlar iddia üzerine çok fazla yemek yedikleri gösteriler yapar, yüz­lerce kişinin izlediği bu hadise­ler de gazetelerde haber olurdu. 1950’li yıllar oburluk rekorları açısından Türkiye’nin altın çağı oldu. Bunun sebebi, rekor girişimlerinin gazetelerde sü­rekli haber olması; bu haberleri okuyan diğer oburların da yeni bir meydan okumayla ortaya çıkmasıydı.

    1950’ler, 1948’de yayın haya­tına başlayan Hürriyet’in öncü­lük ettiği kitle gazeteciliğinin ilk dönemiydi ve tiraj reka­betindeki gazeteler okurların ilgisini çektiğini düşündükleri oburluk rekoru haberlerine kimi zaman 1. sayfalarında bile yer veriyorlardı.

    Dönemin ilk oburluk haberi 1950 Şubat’ında Zonguldak’tan geldi. 2 kişi iddia üzerine 4 kilo ekmek, yarım kilo helva, yarım kilo peynir ve 2 kilo pırasa yemişti. Ertesi hafta yeni rekor girişimleri oldu; Rizeli berber kalfası Ahmet Çakır 2 saat içinde 20 tabak pilav yerken, Karabüklü Kemal 20 tabak kuru fasulye yemişti. Kilis’ten gelen haberde Salih Sarı adlı gencin 15 ekmek ve 2 kilo şeker yediği yazıyordu. Antalya’da ise bir kişi 3 kızarmış tavuk, 8 yumurta, 18 portakal, 1 kilo helva, 2 ekmek ve 3 tabak pilav yemişti.

    Rekor denemelerinin sürek­li haber yapılmasının zarar­lı tarafı, iddia konusu olan yiyecek miktarının sürekli artmasıydı. Birisi 20 tabak pilav yemişse, haber olabilmek için en az 21 tabak pilav yemek gerekiyordu.

    1955 sonlarında Akhisarlı iki arkadaş 40 kiloluk bir koçla 5 kilo domates ve 4 köy ekmeğini yiyerek diğer oburlara meydan okudular. Diyarbakırlı Terzi Vahap Tokay ise bütün 1 kuzu­yu 8 ekmekle yiyerek iddialı olduğunu göstermiş, ertesi hafta da 42 haşlanmış yumurta yemişti. İznikli İsmail adlı genç 120 kurabiye yiyip 18 bardak boza ve 32 bardak çay içerek göz doldururken; Bursa’da 4 tavuk, 1’er kilo tulumba tatlısı ve ekmek kadayıfı, yarım kilo börek yiyip 10 şişe bira, 5 bar­dak su, yarım kilo süt içen Ha­lit ise kırılması zor bir rekora imza atmıştı. Bunun ardından Aydın’da 25 yaşındaki Osman Çakar’ın 3 litre rakı içip 4 tavuk yediği haberi geldi. Akşehir’de de 32 yaşında bir adam 2 kilo haşlanmış buğday, 5 kilo por­takal, 34 patates, 2 haşlanmış mısır, 2 kilo kuruyemiş yiyip 10 bardak su içmişti.

    Görüldüğü gibi 1 yıl içinde rekor denemelerindeki yemek miktarları inanılmaz seviye­lere yükselmişti ve yeni rekor kırmak neredeyse imkansızdı. Bu noktadan sonra rekor de­nemelerinin içeriği değişmeye başladı. Yeni akımı başlatan kişi, 2 kilo portakalı kabuğuyla yiyen Sivaslı Ahmet Öncel oldu. Öncel, birkaç hafta sonra da 1 kilo kestaneyi kabuklarıyla yi­yip gündeme oturacaktı. Yine aynı kentte yaşayan bir adam 10 cm’lik 20 balığı çiğ yerken, bir diğer Sivaslı Nurettin Öz­tosun 1.5 buçuk kilo çiğ kıyma yiyerek Sivas’ın bu alanda ne kadar iddialı olduğunu göster­mişti. Bunun ardından Mersin­li Rahmi adlı gencin çiğ keklik, Bozüyüklü Mustafa’nın bütün 1 çiğ tavuk, Burdurlu Memiş Kesici’nin 3 canlı kurbağa yediği haberleri geldi. Bursa’da Hasan adlı şahıs, iddia üzerine 50 sinek yemiş, kendisi değil ama seyircilerinden birisi fenalaşmıştı. Bu akımın zirve noktası ise Urfalı Abdülcam­baz Canlatan adlı bir gencin 50 liralık iddia uğruna 3 canlı fareyi yemesi oldu.

    Bu arada tabii birçok rekor denemesi hastanede sonuç­lanıyordu. 23 şişe gazoz içen Tokatlı Nurettin; 1 sepet incir, 3 kilo kavurma, 2 kilo kebap, 3 kilo balık, 4 koyun kellesi, 1 tepsi tatlı yiyen Antalyalı Ab­dullah; 35 kilo et, 17 kilo yoğurt, 7 kilo ekmek yiyen Akhisarlı 2 arkadaş, 3 kilo Konya kebabı ve 60 lokum yiyip 3 kase pekmez içen Konyalı Mehmet ve yine Konya’nın Ilgın ilçesinde 52 bardak çayın üzerine 2 kilo lokum yiyen Feyzullah Şahin tedavi altına alınmıştı.

    Mideleri yıkanarak hayata döndürülen bu kişiler yine şanslıydı. İzmir’de arkadaş­larıyla 10 litre şarap, 5 bira ve yarım litre rakı içip 2 kilo patates kızartması, 2 kilo da kuruyemiş yiyeceğine iddiaya giren Tahsin adlı genç daha biralara geçemeden hayatını kaybetmişti. Gaziantep’te ise yine arkadaşlarıyla iddiaya gi­ren Mehmet Kaya adlı bir genç 3 kilo ekmek, 3 kişilik yemek, 18 yumurta, 2 kilo peynir ve 1.5 kilo soğan yedikten sonra öldü. Arkadaşları, Ali’nin yaşasaydı iddiadan kazanacağı 15 lirayı cenazeden sonra ailesine gön­dererek büyük bir alicenaplık örneği göstermişlerdi.

    HUZURSUZ-INSANLAR
  • İstanbul’da tarihin izleri: Taksim Cumhuriyet Müzesi

    İstanbul’da tarihin izleri: Taksim Cumhuriyet Müzesi

    İBB Miras tarafından tamamlanan kapsamlı restorasyon ve yeniden işlevlendirme çalışmalarıyla, Taksim Maksemi artık Osmanlı ve cumhuriyet tarihinin önemli anılarına evsahipliği yapacak. Kapsamlı içeriği ve Atatürk’ün kişisel eşyalarını da barındıran koleksiyonuyla Cumhuriyet Müzesi, 100. yıla armağan edilen müstesna bir mekan.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), İstanbul’un merkezî nok­tası Taksim’e bir müze armağan etti: Cumhuriyet Müzesi. Müze, Kültür Varlıkları Dairesi Başkanlığı (İBB Miras) tarafından restorasyon çalışmalarıyla yenilenen ve yeniden işlevlendirilen tarihî su yapısı Taksim Maksemi’nde açıldı.

    Burada ilk olarak Sultan 1. Mahmud (1696-1754), annesi Saliha Sultan adına vakıf olarak bir su deposu, maksem ve çeşme inşa ettirmişti (1732). Maksem arkasındaki depoda biriken su; Galata, Tophane, Kasımpaşa’nın mahallelerine dağıtılıyordu (Bölgenin “Taksim” adı ile anılması, bu su tesisinin inşaatından sonra yapının fonksiyonuyla bağlan­tılıdır. “Önce mesire yeri sonra kışla, stadyum, en sonunda park, #tarih, Haziran 2014 (ek sayı), s. 18-21). Uzun yıllar boyunca şehrin su ihtiyacını karşılayan ve sekizgen mimariye sahip Taksim Maksemi, İBB Miras tarafından “Cumhuriyet Müzesi” adıyla şehrin tarihî mirasına önemli bir katkı olarak İstanbul’a kazandırıldı. Müze olmadan önce İBB Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi olarak hizmet vermekte olan maksemin restorasyon çalışmalarında, yapının özgün dokusu korundu.

    HAVADIS-1
    Atatürk’e ait süveter

    8 Haziran’da gerçekleşen müze açılışı, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney, Eyüpsultan Belediye Başkanı Mithat Bülent Özmen ve Nevşehir Belediye Başkanı Rasim Arı ve İBB Genel Sek­reter Yardımcısı Mahir Polat, Prof. Dr. Celal Şengör, Mustafa Alabora, Fatih Altaylı’nın da aralarında bulunduğu sanat, siyaset, iş ve medya dünyasından çok sayıda ismin katılımıyla gerçek­leşti. Açılışta yapılan konuşmalarda, Taksim Cumhuriyet Meydanı’nın, Tür­kiye Cumhuriyeti için taşıdığı sembol değerin altı çizildi. İmamoğlu, “Tak­sim Meydanı, hepimiz için bir gözdür, vicdandır. Geçmişte yaşananlardan ders alarak, bugün daha iyisini yapma konusunda bize dersler verir” dedi. Konuşmasında müzenin yapım aşa­masındaki detaylara ve tarihî önemine dikkati çeken Mahir Polat, İstanbul’un zengin kültürel mirasına bir katkı daha sunduklarını belirtti.

    Cumhuriyet Müzesi, “Kurtuluş’tan Kuruluş’a” temasıyla, cumhuriyet tarihinin önemli anlarına evsahipliği yapacak şekilde tasarlanmış. Çoğun­luğu Şişli’deki İBB Atatürk Müzesi’nin katkılarıyla oluşturulan; Atatürk’ün müşir üniforması, çizmesi, triko süveteri, kalpağı gibi kişisel eşyalarını içeren koleksiyonuyla, ziyaretçilere Atatürk’ü daha yakından tanıtıyor, cumhuriyetin değer ve kazanımlarını yansıtıyor. 2. Meşrutiyet döneminde yapılacak olan ilk seçimler için kullanı­lan bir oy sandığı, cumhuriyet döne­mine ait bir oy sandığı, cumhuriyetin 10. yıl kutlamaları için hazırlanmış Türk bayrağı, 20. yüzyılın ilk yarısında kullanılan hesap makinesi, radyo-mik­rofon-daktilo örnekleri sergileniyor. Harf Devrimi’nden önce eski Türkçe yazılmış bir tramvay durağı tabelası da dikkati çekiyor. Cengiz Kahraman ve Osmantan Erkır’ın kişisel arşivlerinden de yararlanan müzede, ziyaretçilerin kitap okuyabileceği bir oturma alanı da bulunuyor.

    Müze, Pazartesi hariç her gün 10.00- 19.00 saatleri arasında ziyaret edilebili­yor. Giriş ücretleri, 15 TL / 50 TL.

    HAVADIS-2
    Şehrin tarihi bir haritası.
  • Tatbikat değil gerçek yangın

    Tatbikat değil gerçek yangın

    AYIN-FOTOSU-2

    Fotoğraf Ankara’da yolda yürürken bir kamyonun yandığına tesadüfen tanık olan Akşam gazetesi foto muhabiri Abbas Goralı (1932-2002) tarafından çekilmiş. Goralı’nın kadrajı ve aksiyonu dondurduğu an, refleks makineler döneminde bir ustalık eseri ortaya koymuş. Kendisinin fotoğrafın arkasına düştüğü notta ise hadise şöyle özetleniyor: “Saat 15’te Sıhhiye (Lozan) Meydanı’ndan geçmekte olan ot yüklü bir kamyon, otların troleybüs tellerine dokunması üzerine ateş almıştır. Otların yanmağa başlamasından 5 dakika sonra itfaiye gelerek yangını söndürmüştür. Lozan Meydanı’nda trafik ½ saat aksamıştır.”

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    AYIN-FOTOSU-1
  • Sess: Sözler duyuluyor, ama vücudun dili konuşuyor

    Sess: Sözler duyuluyor, ama vücudun dili konuşuyor

    Jean Cocteau’nun 1929’da bütünüyle telefon konuşmasına dayalı bir tiyatro oyunu (La Voix Humaine-İnsan Sesi) kaleme alması, öncü ve cüretkar bir hamle olarak değerlendirilmeli. 1947’de Roberto Rossellini oyunu siyah-beyaz filme çeker. Aynı oyunun renkli filminde, 1966’da Ingrid Bergman vardır. Müzisyenlerden ressamlara, 20. yüzyıla damga vuran bir eser.

     I

    İster antik dönemin, klasik çağın, ister modern zamanların ve öte­sinin ürünü olsun, bütün yazın yapıtlarının bir doğum süreci vardır: İmgelemden tohumun düşmesi ya da bir fikrin oluşmaya koyulması sonucu ilk harflerle başlamasından son noktaya giden süreç, yapıtın bitmiş ya da tamamlanmamış hâliyle ortaya çıkmasıyla sonuçlanır -sonrasını yapıtın ömrü olarak tanımlıyo­rum burada.

    Gerçekleşen, dolaşıma giren yapıt, yarattığı etki alanının ge­nişliği ve derinliğiyle orantılı bir ömür geçirmeye hak kazanırsa da, bu onun “değer”inin garanti belgesi olarak görülemez: Niteliği vasatı zorlamayan pek çok ürün kitlelerin beğenisini kazandığı için yaygın ve uzun ömürlü bir iletişim ağı örebilir -bunu kabullenmek gerekir.

    Farkı görerek: Kafka’nın yapıtının doğurduğu sonuçla yaygınlığı ne olursa olsun, Stephen King’in kurduğu etki alanı niteliksel düzlemde kıyas­lanamaz.

    “Sess” için ne birine ne öbürü­ne benzeyen, 94 yıllık ömründe paradoksal bir uzantılar zinciri yaratan küçümen bir metni, Jean Cocteau’nun İnsan Sesi’ni seçtiy­sem, gerekçelerim var.

    KAGIT-UZERINDE-1
    Simone Signoret (1921-1985), 1964’te “İnsan Sesi”nde.

    II

    Alexander Graham Bell ilk tele­fon konuşmasını yardımcısıyla 10 Mart 1876’da yaptı. Patent alma uğraşı verirken öfkelenip “bir gün her şehirde en az bir telefon olacak” diye çıkışmasından sözetmiştim. Elinde ya da cebin­de akıllı ve gezgin telefonuyla yaşayan bugünün insanı, aracın geçmişinin aşamalarına kayıt­sızdır büyük olasılıkla. Paris’te otomatik telefon santralı 22 Eylül 1928’de devreye girmiş. Abone sayısı o tarihte pek sınırlıdır. Dolayısıyla, Jean Cocteau’nun epi topu 1 yıl sonra, bütünüyle telefon konuşmasına dayalı bir tiyatro oyunu kaleme alması, öncü ve cüretkar bir hamle olarak de­ğerlendirilmeli: Sahnede yalnız başına bir kadın oyuncunun söyledikleri duyuluyordur bir tek; karşısındaki ‘sevgili’nin sesi-sözü izleyici tarafından olsa olsa tah­min edilebilecektir, ama dram bellidir: Kadın terkedilmiştir.

    Oyun (La Voix Humaine-İnsan Sesi) 1930’da ilk sahnelenişinde gerçeküstücülerin hışmına uğramış; Eluard ve arkadaşları tiyatroda vaveyla kopartarak, konunun eşcinsel Cocteau’nun erkek arkadaşı tarafından terkedilişiyle ilintili olduğu yorumunu yüksek sesle ifade etmişlerdi. Bu tepki, yapıtın ömrünü kısaltmayacaktı.

    III

    Cocteau’nun ‘buluş’u önemli, kurduğu monolog sıradan İnsan Sesi’nde: Ayrılık izleği, terkedilen sevgili imgesi evrensel alelade­liktedir, magazin dünyasının söylemine yatkın içeriğiyle. Buna karşılık, diyalogun karşı cephe­sinin duyulmaz kılınması metne can suyu katar: Koltuğundan izleyici ya da okur, replik taslak­ları üreterek oyuna eklemlenir.

    1947’de Roberto Rossellini oyunu siyah-beyaz filme çeker, birlikte yaşadığı Anna Magnani’nin görkemli oyun­culuğuyla. Rolünü gereği gibi gerçekleştirmek için erkeğin duyulmayan sözlerinin yazılıp kendisine verilmesini istemiştir.

    Hayat acımasız pusulalarla dolu: Kısa süre sonra Rossellini terkeder Magnani’yi, Ingrid Bergman’la birlikte olacaktır. Aynı oyunun renkli filminde, 1966’da Bergman rolü üstlen­miştir -yönetmenle ayrılışların­dan sonra!

    2014’de bu defa oğlunun kamerası önünde Sophia Loren zincire yeni bir halka ekler. Oyun Türkçeye Galip Arcan tarafından çevrilmiş, 1950’de MEB Klâsikleri dizisinde ya­yımlanmıştır. 2013’te Tiyatro Biteatral’de Ayşe Lebriz Berkem oyuncu-yönetmen kimliğiyle İnsan Sesi’ni sahneye taşıdı.

    KAGIT-UZERINDE-2
    François Poulenc’ın “İnsan Sesi” operasını ilk defa seslendiren Fransız soprano Denise Duval (1921-2016).

    IV

    “Sessiz Sinema” olmuştur; “Sessiz Tiyatro” ise ayrı bir sanat dalı olan Pantomim sayılmazsa, olamazdı: Kadim Yunan’dan günümüze bir söz sanatı özelliği de bünyesinin vazgeçilmez parçasıydı. Sessizliği sahneye yükleyen Samuel Beckett ve izini süren bir avuç oyun yazarıdır. Gene de, 1930’un İnsan Sesi’nde, her ne kadar sah­nede bir oyuncu yer almış olsa da, asıl rol konuşma’da billurlaşmıştı; bu açıdan, Cocteau’nun seçimi ve çıkışı özgün nitelikteydi.

    Nitekim metin seslendirildi de: 1964’de, Yves Montand’dan aşk kırgınlığıyla 4 yıl önce ayrılan Simone Signoret’nin, geçmişte birlikte yaşadıkları Place Dauphine’deki kayıt seansında İnsan Sesi’ni okurken gözyaşlarını tutamadığı anlatılır. Görüntünün ister istemez iğdiş edildiği bu versiyonda oyun düpedüz ağıtsı bir monologa dönüşmüştür.

    İzleyicinin, yerini dinleyicinin alması, bu sonuncuyu kulak misafiri kılar: Bir bakıma, özel bir telefon konuşmasının, eksiltilmiş muhavere olarak, gizlice dinlen­miş halini çağrıştıran durum -kulak kabartmak.

    KAGIT-UZERINDE-3
    François Poulenc’ın bestelediği ve 1959’da sahnelenen “İnsan Sesi” kitapçığı.

    V

    François Poulenc’ın İnsan Sesi operası 1959 tarihini taşıyor: Televizyonda 14 Mayıs 1959 akşamı siyah-beyaz yayım­lanan 8 dakikalık bir röportaj çekiminde (fresques.ina.fer adresinden izlenebiliyor), besteci kendisine yapılan bir şakadan hareket ettiğini anlatıyor: Bir konserin sonunda Maria Callas orkestra şefini sahne dışına iterek dinleyicileri tek başına selamlayınca gündeme gelmiş İnsan Sesi’ni bestelemek; “ama Callas için değil” diyor Poulenc ve piyanosundan kalkıp bestesini ilk seslendiren Denise Duval’ın ya­nına seyirtiyor, sonra da birlikte bir tadımlık sunuyor ikili.

    Poulenc’ın operası Cocteau’nun metnine bana kalırsa sınıf atlatmıştır. Kayda bugün de ulaşılabiliyor. İlerleyen dönemde gerçekleşen farklı versiyonlar, sözgelimi Véronique Gens’in ya da Barbara Hannigan’ın yorumları da açık dolaşımda.

    Soprano, ses çeşitlemeleriyle dramatik gizilgücü yukarı yöne çekiyor; tiyatroda oyuncunun böyle bir olanağı bulunmuyor.

    Poulenc’ın “emprovizasyonun tam tersi” olarak sunduğu operası için Cocteau, “sevgili dostum, metnimin nasıl okunması ge­rektiğini geri dönüşsüz biçimde saptamış oldunuz” yorumunu yapmıştır.

    VI

    André Malraux’nun kültürel gelişme ve yenileşme bağla­mında öne çıkardığı kavram­ların başında ortam geliyordu. Cocteau, bu açıdan bakıldığında, sıradışı ve çeşitlilik çerçeve­sindeki zengin karakteriyle tipik örnektir: Çevresi edebiyat, tiyatro, sinema, müzik, plastik sanatlar, dans ağırlıklı ‘özel kişilik’lerden oluşmaktaydı.

    Genç ressam Bernard Buffet’yi İnsan Sesi’ne yüreklen­direrek yöneltenin Yves-Saint Laurent’ın ortağı ve canyoldaşı Pierre Bergé olduğu söylenir. Buffet yeni bir sanatçı kuşağının popüler olmaya aday temsilci­sidir henüz, gene de Cocteau’ya gecikmeden sokulur, ‘proje’sine usta elbette destek çıkacaktır.

    Buffet’nin benim gözümde en ilginç özelliği yazar gibi çizmesi, çizer gibi yazması. İnsan Sesi için gerçekleştirdiği 28 gravür levha­sında o çakışma belirgin biçimde kendini gösteriyor. Toplam, kutu işi kitap halinde 1957’de 150 nüsha basılmıştı. Yakın tarihte yaygın baskısı yapılmıştır.

    KAGIT-UZERINDE-4
    Belçikalı aktris Berthe Bovy, “İnsan Sesi” oyununda, 1930.

    VII

    Bir yapıtın yolculuk süresini, dolayısıyla etki ömrünü her dönemde ortaya çıkan yeni parametrelere uyum gösterme gizilgücü belirler. Başka deyişle, bu gerçekleşiyorsa yapıtın niteliklerinden soyutlanamaz demektir.

    Poulenc’ın İnsan Sesi operas­yonunun en yeni “filmi” (Opera Philadelphia Channel, 2021) James Darrah damgasını taşıyor: Öz(n)el bir sahneye koyuştan öz(n)el bir kurgulamaya geçişle Cocteau’nun ve Poulenc’ın yapıt­larına ayrı ayrı boyut katıyor.

    İnsan Sesi’nin -şimdilik- son versiyonu Pedro Almadovar’ın 2020 tarihli, 31 dakikalık kısa filminin arkasında 1986 ve 1988 ‘prova’ları var ama, bu sefer tele­fonun değiştiği bir yapım sözko­nusu: Tilda Swinton öncekilerden alabildiğine farklı bir mekanda, farklı bir kompozisyon çizerek, elinde baltası (!), akıllı telefonu üzerinden girişiyor monologuna, farklı bir son yorumla indiriyor perdeyi -kimbilir, belki de, Face Time üzerinden partönerini görüyor. Ya da muhavere Skype ya da Zoom aracılığıyla oluşuyor; yakın yarın yeni versiyonlar getirebilir de.

    VIII

    Sözlükler QR kısaltmasıyla yay­gın biçimde gündelik yaşamda kullanıma giren “quick response” uygulamasını “aygıt üzerinden okunabilen bir matris barkod” olarak tanımlıyor; 1994’te Japonlar kullanıma sokmuş karekodu.

    Dönemden döneme yazma ediminin türev alanında da parametre değişimi yaşanıyor: Nicedir, sözgelimi, metinlerde link göndermeleri yapılıyor. QR’u ben ilk defa Simsiyah Soulages ile Konuşmak (2020) kitabımda, dile­yen doğrudan Fransızca yaptığım söyleşiyi özgün versiyonundan izleyebilsin diye son sayfalardan birine yerleştirerek kullandım.

    “Sess” için birden fazla QR’ın işaretini metin içinde mimle­dim, iş yayıncı/editör ikilisinin uygulamasına kalmış -yaklaşık dört buçuk saatlık bir dinleme ve izleme açılımı, bu denemenin yan vaadı. Ama meraklı ve takipçi okur QR’lara gereksinme duy­madan İnsan Sesi’nin değindiğim her versiyonuna ulaşmanın yolunu bulacaktır.

    KAGIT-UZERINDE-5
    İnsan Sesi’nin yazarı Jean Cocteau: Edebiyatçı, film yapımcısı, yönetmen, şair ve illüstratördü, 1947.
  • Sesi-sanatı da vardı ama fiziği-tarzıyla dünyayı sarstı

    Sesi-sanatı da vardı ama fiziği-tarzıyla dünyayı sarstı

    Bir dönemin icon’u Françoise Hardy, uzun süredir mücadele ettiği hastalığa yenik düştü. Ancak kendisi sadece 68 kuşağının değil, sonraki kuşakların da zihninde ve kalbinde bambaşka bir format oluşturdu. “Soğuk yıldızın gölgesinde doğan Oğlak kızı”, hem dönemin en büyük isimlerini hem sokaktaki herkesi etkisine aldı, bir daha bırakmadı.

    28 Ekim 1962…

    Fransa o tarihte, rejimin değişeceği bir geceye hazırlanıyor.

    1789 İhtilali ve Paris Komünü’nden sonra ülke yeni bir reji­min eşiğinde.

    Fransa’nın “Beşinci Cumhuriyet Rejimi” gerçek anlamda o gece doğuyor.

    Ülke o gün “Başkanlık sistemi” hâline gelecek olan bir adımı oyluyor.

    Cumhurbaşkanını tarihte ilk defa direkt olarak halk seçecek.

    Katılım oranı bir Avrupa ülkesi için çok yüksek:

    Yüzde 76.97

    21 milyon Fransız sandığa gidiyor.

    (Petit-Clamart kasabasında sıkılan kurşun)

    Şimdi 9 hafta geriye dönüyoruz: 22 Ağustos 1962.

    Ağustos ayında Paris’in hemen kuzeyindeki Petit-Clamart adlı kasaba, tarihî bir kişiliği ağırlıyor.

    2. Dünya Savaşı’nda Almanya’nn işgaline uğrayan Fransa’yı kurtaran büyük komutan General De Gaulle o gün kasabada ve halk kendisini coşkuyla karşılıyor.

    Ancak o sırada hiç beklenmeyen bir olay meydana geliyor.

    Jean Bastien-Thiry adlı bir yarbay (ve yanındaki 3 kişi), makineli tüfekle ateş açarak General De Gaulle’e öldürmeye teşebbüs ediyor.

    ARDINDAN-HARDY-1

    Suikastten kurtulan De Gaulle’ün zekası

    De Gaulle tesadüf eseri bu suikast girişiminden kurtuldu.

    Olay, halk arasında büyük bir tepkiye yol açtı.

    Artık tecrübeli bir siyasetçi de olan De Gaulle, o gün bu sui­kasti ve halkın tepkisini, kafasında uzun süredir varolan bir planı uygulamaya koymak için fırsata çevirdi.

    Fransa’nın başında güçlü bir cumhurbaşkanı olması şarttı. Bunun için de cumhurbaşkanının direkt olarak halk tarafın­dan seçilmesi ve gücünü halktan alması gerekirdi.

    Bu fikir 1962 Ekim sonunda uygulamaya geçiyor ve cumhur­başkanının halk tarafından direkt olarak seçilmesi referan­duma sunuluyordu.

    Oylama sonucu beklenirken ekrana çıkan cılız kız

    O gece Fransız halkı devlet radyosu ve televizyonunda refe­randumun sonuçlarını bekliyordu.

    İşte tam o sırada kimsenin tanımadığı bir kız ekrana çıktı.

    Silik mi silik duran, giydiği elbiseler de, duruşu-hâli-tavrı da iddiasız bir kızdı ekrandaki.

    Referandum sonuçları beklenirken, zaman doldurmak için ekrana çıkarılmış gibiydi.

    Üzerinde sanki annesinin ördüğü bir kazak, Katolik okulu öğrencisini andıran bir etek vardı. Kuaför dokunmamış, kendi hâline terkedilmiş dümdüz saçları ile sokakta görseniz dikkat etmeyeceğiniz bir kızdı.

    ‘Tous les garçons et les filles’ ilk defa duyuluyor

    Elinde akustik bir gitar tutuyordu.

    Sonra yavaşça çalmaya ve söylemeye başladı…

    Şarkının adı “Tous les garçons et les filles”di (Bütün erkekler ve kızlar).

    Kimsenin duymadığı, bilmediği bir şarkı.

    Kimse farkında değildi ama, müzik tarihi açısından önemli bir andı.

    (Müzik tarihini değiştiren diğer şarkı: ‘Love me do’)

    Bu şarkının duyulmasından tam 23 gün önce, İngiltere’de dünya müzik tarihini değiştirecek bir başka hadise meydana gelmişti.

    Beatles 5 Ekim 1962 tarihinde bütün dünyada “beat” akımını başlatacak olan “Love Me Do” adlı ilk 45’liğini çıkarmıştı.

    Şarkı 20 gün içinde dünyayı sarsmış ve 20. yüzyıl müzikte “Ye ye” dönemine girmişti.

    Fransız müziğini-tarzını altüst eden 10 dakika

    İşte Fransızların heyecanla sonuçları beklediği o akşam, Fransız televizyonunda bir kız oldukça aykırı bir parçayla kendini gösteriyordu.

    Ekranda kaldığı bütün süre 10 dakikaydı.

    Şarkısını söyledi ve ayrıldı.

    O ekrandan ayrıldıktan kısa süre sonra referandumun sonuçları belli olmuştu.

    Fransa halkının yüzde 62.25’i “Evet”, yüzde 37.75’i “Hayır” demişti.

    O gün Fransa yeni bir döneme adım atmıştı.

    1958’de temeli atılan “Beşinci Cumhuriyet”, en radikal kara­rını alarak başkanlık sistemine o gece geçmişti.

    O gece Fransızların konuştuğu konu, De Gaulle’un çok daha güçlü biçimde yönetime oturmasıydı.

    ARDINDAN-HARDY-4

    Ertesi gün gençler başka bir şey konuşuyor

    Ancak ertesi gün hiç beklenmeyen bir şey oldu.

    Bir gün önce referandumu konuşan Fransızlar, o günün gecesi televizyona çıkan o sade kızı ve şarkısını konuşuyordu.

    Özellikle de savaş sonrası doğmuş genç kuşaklar.

    Şarkı bir anda referandumu bile unutturmuş ve Fransa halkının diline oturmuştu.

    Daha o gün 200 bin adet 46 devirlik plak satıldı.

    Kısa süre içinde plağın satışı 2 milyona ulaşacaktı.

    Fransa tarihinin en büyük sesi Edith Piaf’ın rüyasında bile göremeyeceği bir rakamdı bu.

    İngiltere 5 Ekim 1962 günü müzikte “Ye ye” dönemini açarken, ondan 23 gün sonra bir başka güçlü kültür ülkesi Fran­sa “beat” akımına romantizmle cevap veriyordu.

    O akşam Fransız televizyonuna çıkıp 10 dakika boyunca şarkı söyleyen o kızın adı Françoise Hardy’ydi…

    O gün henüz 18 yaşındaydı.

    İşte o Françoise Hardy, 11 Haziran 2024’te öldü.

    Ve artık onu unutmuş olan dünya, bir anda yeniden hatırladı bu müziği ve tarzıyla çığır açan kadını…

    Üniversitede okurken tanıştığı genç Türk kimdi?

    Katolik okulunda okumuştu Hardy ve zeki bir kızdı.

    Bakalorya sınavını 16 yaşında vermişti

    Ertesi yıl Paris’te Sciences Po. okuyordu. Yani Siyasal Bilimler.

    Tam da o sırada bir Türk genci ile de arkadaşlığı olacaktı.

    Bugün İzmir’de yaşayan işinsanı Uğur Yüce’ydi bu genç adam…

    Françoise Hardy’nin öldüğünü öğrendiği gün bana şunu anlatacaktı:

    Burdeau’nun hukuk dersinden bize 17 aldıran kız

    “O yıl ünlü hukukçu Georges Burdeau’dan anayasa hukuku dersi alıyoruz.

    Çalışma grupları kurdu.

    Bizim grup ABD anayasasını inceleyip bir sunum yapacak. Grupta Science Po.’ dan gelen donuk bir kız var.

    Hiç bir cinsel çekiciliği yok.

    Sade ama zevkli ve pahalı giyiniyor. İsmi Françoise.

    Grupta 4 kişiyiz.

    İki hukuk, 1 Sciences Eco., bir Sciences Po. öğrencisi

    Tüm işi tek kız öğrenci olan Françoise’a yıktık.

    Soru sormazsan konuşmayan kendi hâlinde bir kız. Kimse ile fazla samimi olmadı. Ancak yazdığı sunum metni mü­kemmel idi.

    17 aldık 20 üzerinden.

    O yaz İngiltere’ye yaz çiftliklerine çalışmaya gittik.

    2.5 ay sonra Paris’e döndüğümüzde bir fırtına esiyordu.

    Herkesin dilinde ‘Tous les garçons et les filles’ şarkısı.

    ARDINDAN-HARDY-5

    Ne kadar şaşırdığımı anlatamam.”

    1981’de nikah davetiyesini gönderdi

    Uğur Yüce devam ediyor:

    “1.5-2 yıl sonra bir gün bir film için mahalleye gelmiş.

    Arkadaş grubu olarak devam etitğimiz “La Chope”un önünde krepçi dükkanım vardı. Görünce beni tanıdı. O içine kapanık kız gitmiş daha sıcak ve samimi bir kadın gelmişti. O olaydan sonra defalarca karşılaştık. Konserlerine davetiye yolladı. 1981’de de nikahına gelmem için davetiye yolladı.

    Gidemedim…

    Nikah davetiyesindeki damat, ünlü şarkıcı Jacques Dutronc’du!”

    Duvarımdaki kadına kimler âşık, kimler hayrandı?

    1960’larda, bütün dünyada “gençlerin devrimi”nin başladığı yıllarda, müzikle ilgilenen çocukların Fransa’daki idolüydü Françoise Hardy.

    Üniversiteye başladıktan sonra iki arkadaşımla birlikte kaldığım Ankara Güniz Sokak’taki öğrenci odamda, duvarda onun küçük bir resmi asılıydı.

    Küçük olması daha büyüğünü bulamadığım içindi.

    Yirmi yaşındayım.

    Duvarlarım 20 yaş gençliği ve heyecanı ile astığım poster­lerle kaplı.

    Devasa bir Karl Marx ve onun kadar devasa bir Mick Jagger posteri asılı.

    1968’de Mayıs Devrimi’ne giden yıllarda müziği seven bir gencin kafa yapısı…

    20 yıl boyunca kansere karşı büyük savaş verdi

    Hiç ölmeyecekmiş gibi bir imajdı onunki…

    2004’ten beri kansere karşı büyük bir mücadele veriyordu.

    Tam 20 yıl sürdü bu mücadele ve 11 Haziran 2024 gecesi o savaşı kaybetti.

    80 yaşındaydı…

    Saçları bembeyazdı ve hayatının son yıllarını, “insanın kendi hayatına son verme hakkını” savunarak geçirdi.

    Uzun süredir hastaydı. Tek arzusu acı çekmeden ölebilmekti.

    Bunu söyledikten 6 ay sonra gitti bu dünya­dan…

    Son defa ‘Yükselen Ay Krallığı’nda karşılaştık

    Onunla son defa Wes Anderson’un “Moonrise Kingdom” (Yükselen Ay Krallığı-2012) filminde karşılaşmıştım.

    Paris’te Odeon’da bir sinema salonunda tek başıma seyretmiştim o filmi.

    Bana göre bir Wes Anderson şaheseriydi.

    Ama benim için en büyük sürpriz filmin müziğiydi.

    Onun söylediği “Le Temps de l’Amour” şarkısı sanki filmin başoyuncusuydu.

    Meğer Salvador Dalí de ona hayranmış

    Beat müziğin dünyayı sarstığı günlerin tam ortasında, olabilecek en romantik balad’larla gelip oturmuştu aramıza.

    Ben, Ankara’nın bir mahallesinde gizli gizli ona hayranlığımı yaşarken, meğer benimle birlikte kimler aşıkmış, hayranmış o kıza…

    Mesela Salvador Dalí de ona hayranmış.

    1968’de onu Cadaqués’teki evine davet etmiş ve 1 hafta geçirmişler o evde.

    Ama başka bazıları var ki…

    O zaman daha iyi anlıyorum ben nasıl hayran olmuşum bu kıza…

    Chelsea ve Camden’ın görünmeyen kraliçesi

    Benim duvarımda olduğu gibi, 1960’larda yeni İngiliz müziği­nin nabzının attığı Chelsea’de, Camden’da yeni yükselen pop­çularının çoğunun duvarında da onun resimleri asılıymış…

    Rolling Stones’un 27 yaşında ölen üyesi Brian Jones ve Morri­sey de onun âşıkları listesindeymiş meğer.

    Françoise Hardy, 2018’de Bob Dylan ve Mick Jagger’dan kendisine gelen şarkı sözleri denemelerinin olduğunu da açıklamıştı.

    Bob Dylan ‘o gelmezse konsere çıkmam’ demişti

    Bob Dylan 1964’deki “Another Side of Bob Dylan” albümünün kapağına ona ithaf ettiği bir şiirden dizeler koymuştu.

    Ancak en ilginç hikaye Bob Dylan’la Paris’te Olympia’daki konserinde yaşadıklarıydı.

    ARDINDAN-HARDY-2

    Dylan “Françoise buraya yanıma gelmezse konserin ikinci bölümüne çıkmayacağım” diye tutturmuştu.

    O ve başka bazı sanatçılar daha sonra kaldığı Hotel George V’teki odasında yanına gitmişlerdi.

    İşte orada Dylan henüz baskıdan çıkan iki plağını Françoise Hardy’ye göstermişti:

    “Just Like A Woman” ve “I Want You…”

    Belki de onun için yazılmış iki şarkıydı.

    Kimse hiçbir zaman bilemedi.

    Mick Jagger’ın idealindeki kadındı

    Mick Jagger’a gelince…

    Onun için “idealimdeki kadın” diyordu her yerde.

    Ve bu tek taraflı değildi.

    Françoise Hardy için de o “ideal erkek”ti.

    Ancak bu iki “ideal”, hiçbir zaman fiziken birlikte olmadı.

    Lennon ve Paul McCartney de çok uğraştılar ama…

    Tabi bir de dönemin en büyükleri var…

    Beatles’ın iki üyesi John Lennon ve Paul McCartney de onun gizli hayranları arasındaydı.

    Chelsea dedikodularına bakılırsa, ikisi de şanslarını dene­miş ama başaramamışlardı.

    David Bowie’den ünlü Japon tasarımcıya…

    Ya David Bowie…

    O hünsa adam…

    Onun da Chelsea’deki odasının duvarında bir Françoise Hardy posteri varmış.

    Japon tasarımcı Rei Kawakubo…

    Hâlen dünyanın en önemli genç markalarından biri olan “Comme des Garçons”un ismini ondan ve şarkısı “Tous Les Garçons et les Filles” şarkısından esinlenerek koymuştu.

    Soğuk yıldızın gölgesinde doğan Oğlak kızı

    Françoise Hardy 17 Ocak 1944 günü doğmuştu.

    Oğlak burcuydu ve Satürn’ün gölgesinde gelmişti bu dünyaya.

    Yani “Soğuk Gezegen”in karanlık yüzünde doğmuştu.

    Belki de bunun için bütün hayatı boyunca hep mesafeli, soğuk bir insan gibi durdu.

    Onu Serge Gainsbourg’la yanyana getiren de işte bu baştan çıkarıcı mesafeydi.

    Veya bize öyle göründü.

    Kırmızı ruj olmadan Fransız tarzı olur mu?

    Kırmızı ruj sürmeyen, sigara içmeyen, bir Amerikalı editö­rün deyişiyle “mini etekli bir ceylan”dı o.

    Mini eteğin ve pantalonun en yakıştığı kızdı o günlerimde…

    Haute Couture’den ilk giydiği elbise bir Courrèges’di.

    1960’larda “Fransız genç kız tarzını” o yaratmıştı.

    Yves Saint-Laurent ona erkek “taksido”su giydirdiğinde, tasarımın bir “erkek kuralı” daha yıkılmıştı.

    Paco Rabanne da onun peşindeki tasarımcılardandı.

    Giydiği elbiselerle resimlerini ise David Bailey, Richard Ave­don ve William Klein gibi fotoğraf sanatının devleri çekmişti.

    ARDINDAN-HARDY-3

    ‘Blow-Up’ filminden fırlamış anti-Bardot karakter

    Brigitte Bardot yıllarıydı.

    O ise tam bir “anti-Bardot” olarak çıktı.

    Bardot kadınlığını ne kadar cömertçe ve cüretle teşhir edi­yorsa, o da o kadar kıskançlıkla saklıyordu.

    Antonioni’nin “Blow-Up” filminden fırlamış bir kahramandı.

    Hayranları arasında Jean-Luc Godard, Roger Vadim ve John Frankenheimer gibi dev yönetmenler vardı.

    Yani iyi kızdı Françoise Hardy.

    Çok harbi kızdı…

    Başkalarını bilemem.

    Ben unutmayacağım gençlik duvarımdaki o şahane kızı.

    ERTUĞRUL ÖZKÖK’E GÖRE

    En iyi 10 Hardy şarkısı

    ▶ Mon amie La Rose

    ▶ Le temps de l’amour

    ▶ Tous les garçons et les filles

    ▶ Comment te dire adieu

    ▶ Ma jeunesse fout le camp

    ▶ Le Large

    ▶ Un peu d’eau

    ▶ Suzanne (Leonard Cohen’in şarkısını çok güzel söylüyor)

    ▶ Que reste t-il de nos amours

    ▶ Comment te dire adieu

    AHMET UĞURLU (1952-2014)

    Disiplin, yetenek, ustalık ama esas olarak çalışkanlık

    Belleklerden ve kayıtlardan silinmeyecek oyunculuk başarılarına imza atan Uğurlu, tiyatro ve sinema tarihimizde kalıcı izler bıraktı. Emekle yoğrulmuş bir hayat, bir kariyer.

    Konya doğumlu değerli oyuncu Ahmet Uğurlu, Ankara Devlet Konservatuvarı’ndan mezun oldu. Ardından Devlet Tiyatroları’nda görev aldı. 1973-1979 arasında Bursa Devlet Tiyatrosu’nda çalıştı.

    Ahmet Uğurlu’yu sahnede ilk defa 1979’da İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun büyük prodüksiyonu olan Duruşma oyununda seyrettim. Kafka’nın eserinden sahneye uyarlanan oyunu Ahmet Levendoğlu yönetmişti. O oyunda Ahmet Uğurlu iki karakteri birden (Block ve bir polis karakteri) can­landırmıştı. Rollerden biri dizlerinden aşağısı olmayan bir karakterdi ve 3 saat süren oyun boyunca Ahmet Uğurlu yerlerde dizlerinin üzerin­de sürünerek oynamıştı. O oyunda Kafka’yı oynayan Nihat İleri, 1997’de kaybet­tiğimiz usta oyuncu Numan Tala Pakner ve Ahmet Uğur­lu belleklerden silinmeyecek oyunculuk başarılarına imza atmışlardı.

    Ahmet Uğurlu’yu Duruş­ma’dan sonra Necati Cuma­lı’nın Yaralı Geyik oyununda Sefer rolünde; Shakespe­are’in Bir Yaz Gecesi Rüyası oyununda Mekik karakterinde; Gerhart Hauptmann’ın Kunduz Kürk eserinde Wulkow rolün­de ve Jean Giraudoux’nun Truva Savaşı Olmayacak oyununda Busuris karakterinde hayranlıkla seyrettim.

    İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda 1981’de öğrencilik dönemim­de kadrosuna katıldığım Turan Oflazoğlu’nun Kösem Sultan oyununda Ahmet Uğurlu ile hem tanışma fırsatını yakala­dım hem de Mustafa Ağa rolünde nasıl bir disiplin ve ustalık­la rolüne sarıldığına sahnede tanık oldum. Sahnesine daki­kalar olmasına rağmen antre alacağı köşede bekler, sahneye çok sakin ve emin adımlarla girerdi. Sonraki yıllarda Goldoni’nin İki Efendinin Uşağı (Truffaldino rolünde) ve Musahipzade Celal’in İstanbul Efendisi (İrfan rolünde) oyunlarında ustalık düzeyine taşıdı oyunculuğunu. 1987-88 sezonunda masallardan uyarlama bir müzikal çocuk oyunu olan Büyük Miras’ı yönetti. 1989’da rol aldığı Guy Foissy’nin Köprüdeki Adam oyunundan sonra Devlet Tiyatroları’ndan istifa ederek eşi senaryo yazarı Necef Uğurlu ile birlikte hem TV kanallarında komedi yapımlarına imza attı hem de kendi özel tiyatrosunu kurdu. 1997’de Ahmet Levendoğlu rejisiyle Tiyatro Stüdyosu’nda Turgay Nar’ın Çöplük oyununda rol aldı. 2004’te İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda Berkun Oya’nın Yangın Duası oyunuyla sadece bir sezon oynadı.

    Sinemada yıllarca aykırı tiplemelerde boy gösterdikten sonra Derviş Zaim’in Tabutta Rövaşata (1996) filminde oynadığı unutul­maz rolüyle birçok ödül kazandı. Uğurlu son yıllarda TV dizileri ve sinema filmlerinde (Faint Sound, Avcı, Memleket Meselesi, Döngel Kârhanesi, Yol Ayrımı, Behzat Ç.) sıradışı karakterlere can vermiş­ti. Her türden eserde (komedi/dram/trajedi) seyrettiğimiz Ahmet Uğurlu, doğal, ekonomik ve etkili oyunculuğu ile tiyatro ve sinema tarihinde güzel izler bıraktı.

    Önceki yıllarda kaybettiğimiz değerli oyuncu arkadaşlarıyla buluştu şimdi. Tuncel Kurtiz, Turgut Savaş, Macit Flordun, Numan Tala Pakner, Nur Subaşı ve sınıf arkadaşı Civan Canova ile birlikte belki de bir tiyatro topluluğu kuruyorlardır.

    Tabutta Rövaşata’da oynadığı Mahsun karakteri ne demişti?

    “Arkadaşlar iyidir.”

    ARDINDAN-AHMET-UGURLU
    Tabutta Rövaşata, 1996.

    ERDAL ATABEK (1930-2024)

    Barış ve hak savunucusu hekim

    Yaşamı boyunca hekimliğinin yanısıra toplumsal sorunlara duyarlılığı ve mücadeleci kişiliğiyle de bilinen Dr. Erdal Atabek 31 Mayıs’ta 94 yaşında öldü. Adapazarı’nda doğan Erdal Atabek, 1954’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Uzmanlık alanını psikiyatri olarak belirleyen Atabek, 1965’te Milliyet gazetesinde köşe yazarlığına başladı, 1966’da ise Cumhuriyet gazetesine geçti; vefatına kadar bu gazetenin yazarı olarak kaldı. 1965’te Türk Tabipleri Birliği başkanı seçi­len Erdal Atabek bu görevi de 1984’e kadar sürdürdü.

    Barış Derneği’nin de kurucuları arasında yer alan ünlü hekim, bu nedenle 12 Eylül darbesinin ardından 4 yılı aşkın cezaevinde tutuldu. 1991’de beraat etti.

    Dr. Erdal Atabek, 1970’lerin başında SGK Genel Müdürlüğü ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Müsteşarlığı da yaptı. Toplumsal değişimler ve birey psikolojisi üzerine analizler yaptığı 20’nin üzerinde kitaba imza atan Atabek, için yazarı olduğu Cumhuri­yet gazetesinde bir tören düzenlendi. Burada konuşan Dr. Vedat Bulut, Türkiye’de pek çok hekimin gençlik yıllarından itibaren Atabek’in yazılarını okuduğunu belirtti ve “Onun sözlerinin ne kadar önemli olduğu her geçen yıl ortaya çıktı. Sağlık Bakan­lığı onun uyarılarını dikkate alsaydı, bu kadar hasta ve polikli­nik olmaz, pandemide bu kadar kişi yaşamını yitirmezdi” dedi.

    ARDINDAN-ERDAL-ATABEK

    ÖZLEM KUMRULAR (1974-2024)

    Tarihçi-edebiyatçı profesörden erken veda

    ARDINDAN-OZLEM-KUMRULAR

    Osmanlı tarihi üzerine akademik çalışmaları ve eserlerinin yanısıra, Kösem Sultan, Haremde Taht Kuranlar adlı kurgu romanları da bulunan Prof. Dr. Özlem Kumrular, 50 yaşında yaşamını yitirdi. İstanbul doğumlu Kumrular, li­sans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatı bölümünde, yüksek lisansını ise aynı üniversitenin Tarih bölümünde tamamladı. Doktorasını ise İspanya’daki Salamanca Üniversitesi’nde yaptı. Bahçeşehir Üniversitesi’nde görev yapan Kumrular 2018’de yılında profesör unvanını aldı.

    Kumrular, İspanya kaynaklarından Türk ve Osmanlı tarihi araştırmalarıyla tanındı. İslam Korkusu ve Osmanlı-Habsburg Düellosu kitapları yabancı dillere çevrildi. Prof. Özlem Kumrular, geçen yılın Haziran ayında Zürih’te geçirdiği bir trafik kazasında yaralanmıştı; uzun süredir tedavi gördüğü İstanbul’daki hasta­nede 29 Mayıs 2024’te hayatını kaybetti. Cenazesi Nakkaştepe Mezarlığı’nda toprağa verildi.

    DONALD SUTHERLAND (1935-2024)

    En iyi ‘kötü adam’dı…

    Kanadalı ünlü aktör Donald Sutherland, 88 yaşında öldü. 20 Haziran 2024’te aktörün ölüm haberini yine başarılı bir oyuncu olan oğlu Kiefer Suther­land sosyal medya hesabından duyurdu. Donald Sutherland, “Cephede Eğlen­ce”, “Çılgın Savaşçılar”, “1900”, “Sıradan İnsanlar” gibi filmlerle ünlendi. Uzun kariyerinin sonlarında “Açlık Oyunları” serisinin ilginç ve kötü başkanı Snow’u canlandırmıştı. Eleştirmenler tarafından döneminin en iyi oyuncularından biri olarak tanımlanan Sutherland, 70’ler sinemasının normlarını zorlamış, ilerle­yen yaşına rağmen çalışmaktan geri durmamıştı.

    ARDINDAN-DONALD-SUTHERLAND

    MURAT SOYDAN (1940-2024)

    Yeşilçam’dan bir yakışıklı daha gitti

    ARDINDAN-MURAT-SOYDAN

    Türk sinemasının unutulmaz yüzlerinden biri olan ve sinema tarihimize dam­gasını vuran Murat Soydan, 11 Haziran’da hayatını kaybetti. 1940 Lüleburgaz doğumlu sanatçının gerçek adı Rüçhan Tercan’dı. İktisadi İlimler Akademisi ve İstanbul Belediyesi Konservatuvarı Türk Musikisi bölümünü bitirdi. 1966’da bir derginin açtığı yarışmayı kazanarak sinemaya giren sanatçı, Yeşilçam’ın en parlak döneminin aranan yüzlerinden biri oldu. 150’den fazla filmde rol aldı. Özellikle, duygusal ve dramatik rollerdeki başarısı, onun geniş kitlelerce tanınmasını sağla­dı. Müziğe olan ilgisiyle de bilinen ünlü oyuncu zaman zaman sahnede de şarkı söy­ledi. Murat Soydan, bir dönem Sinema Oyuncuları Derneği başkanlığı da yapmıştı.

    JEAN-LOUIS BACQUE-GRAMMONT (1941-2024)

    Türklere, Türkçeye ve Türk tarihine adanan ömür

    “Kendimize ne kadar yabancı olduğumuzu kanıtlayan bir yerli”ydi

    ARDINDAN-BACQUE-GRAMMONT

    Yakın tarihimizin en önemli Türkolog ve Anadolu tarihi uzmanlarından Jean-Louis Bacqué-Grammont, geçen ay hayatını kaybetti. Gerek orijinal eserleri gerekse çevirileriyle literatüre önemli eserler kazandıran Bacqué-Grammont, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu üyeliklerinde de bulunmuştu.

    Ölümünden sonra ülkemizde maalesef ilgili çevreler tarafından dahi bahsedilmeyen bu müstesna akademisyeni, Enis Batur’un ilk olarak 1999’da yayımlanan Kurşunkalem Portreler (Sel Yayınları) adlı kitabındaki yazısından bir bölümle anıyoruz:

    “Yerliliğimizin altını çizerken, “yerli”lerimizi tanımlarken dayanaklardan yoksun bir mağrurluk kaplıyor sözlerimizi, genellikle. “Yabancı”larımıza yaklaşırken, kaynağını çoktan unuttuğumuz bir paranoya yönlendiriyor bizi. “Öteki”ne öylesine kapatmışız ki kendimizi, o bize yaklaştığında, eniko­nu yaklaşıp “biz”lerden biri haline geldiğinde, hele ki “biz”den fazla “yerli”leştiğinde ne yapacağımızı, söyleyeceğimizi bilemez oluyoruz.

    Jean-Louis Bacqué-Grammont’u Türkiye’de tanıyanların sayısı az değil. Özellikle de Tarih, Toplumsal Tarih, Kültür Tarihi, Arkeoloji ya da İnançlar Tarihi bağlamında çalışan araştırmacıların yakından bildiği, çalışmalarından yarar­landığı, derinlemesine yayılan uzmanlığından etkilendiği bir isim. Bilen biliyor onu gerçi, ama kalemim burada, onu duymamış olanlara doğru hareket ediyor.

    1960’lı yıllardan başlayarak yaklaşık 10 yıl Anadolu Araş­tırmaları Enstitüsü’nün yöneticiliğini yapmış, o çerçevede çeşitli yayınların devreye girmesinde, incelemelerin başlatılmasında, öncülük görevi üstlenmiş. O gün bugün, dindirilmesi olanaksız görünen bir susuzlukla Osmanlı-Türk kültürünün “ince iz”, büyük emek ve sabır, kalıtım ve işbirliği gerektiren alanlarına uzanmış.

    Kendisi, bilgisizliğinin sınırlarını daraltmak için çırpını yordur şüphesiz; onunla karşılaşan tam tersine, birikiminin bir sınırı olmayabileceğinden ürküyor. Tek tek bütün mezar­taşlarını buluyor, görüntülüyor, okuyor sözgelimi; onlardan elde ettiği somut bilgileri (hangi tarihler arasında yaşamış, nereli ve kimlerden, ne tür görevler üstlenmiş vb.) belgeler­den topladıklarıyla besliyor. Konunun öteki uzmanlarıyla sıkı bir iletişim ağı kurmuş, böylece veri bankasını zenginleşti­riyor; üstüne üstlük, Yavuz Sultan Selim sonrası gibi uzak, zorlu bir zaman dilimini seçmiş bu araştırma için. Şimdi­lerde, bu yıl sonunda ilk cildi günışığına çıkacak, kolektif bir Tophane Monografisi araştırmasının önderliğini sürdürüyor. Ekrem Işın, bir üçgen kurup buluşturdu bizi; iğneyle (değil iğ­nelerle) kuyu (değil kuyular) kazan bu adam beni durduğum yerde büzüşmeye, iyice ufalıp kaybolmaya yöneltecek ölçüde varlıklı ve alçakgönüllüydü, gözümle gördüm. Osmanlı ölçülerinin, ölçü birimlerinin Zaman ve Mekân içindeki deği­şimlerini didiklediği bir başka çalışmasının ortasından hızla geçtik bu arada; Brest’te sütun gibi dikilmiş bir top ile Askerî Müze’deki, İstanbul’daki topların ve Paris’te, Invalides’in bahçesindeki Osmanlı toplarının arasında çılgın bir polisiye romanın sayfalarında dolaştık; müthiş birkaç saatti doğrusu. Bacqué-Grammont’un, araştırmalarının içinde kaybolmuş bir öte dünyalı sanılmasına katkıda bulunmak istemem, büsbütün yanlış olur bu. Bir dünyalı o. Tatlı dedikodu yapma­ya, rakıya, yemeye bayılıyor. İstanbul’da yaşadığı dönemde, çaktırmadan yemek yazıları da döktürürmüş. Bir ihbar: Kullandığı takma isim Maskeli Çatal’mış…

    Gene de kendimize ne kadar yabancı olduğumuzu kanıtla­yan bu yerliyi, önce araştırmalarına başvurup tanımalıyız diye düşünmeden edemiyorum ben.”

  • Köpek nasıl bahtiyar olur ve muhafazası için neler yapılır?

    Köpek nasıl bahtiyar olur ve muhafazası için neler yapılır?

    Özellikle İstanbul’da yaşayan sokak köpeklerinin yakın tarihi, 20. yüzyıl başlarından itibaren birçok kitaba, makaleye konu oldu. Bunlar arasında bugün az bilinen, ama döneminde etkili çalışmalar, sokak hayvanlarıyla ilgili yaklaşımların çok daha insani olduğunu gösteriyor. Kötü muameleden, onları koruma altına almaya uzanan süreç.

    İstanbul’un köpekleri ve onların sorunları, bu konuda yazılmış yazılar, seyyah izle­nimleri, İstanbul halkının duygu ve davranışı, başıboş köpeklere karşı girişilen acımasız eylemler, onlara karşı gösterilen tepkiler, hayvan hakları meselesi… Bu karmaşık sorunları araştıran ve yazan Catherine Pinguet, 2008’de İstanbul’un Köpekleri isimli çalışmasını Fransızca olarak yayımladı; kitap hemen 1 yıl sonra Yapı Kredi Yayınları ta­rafından, Saadet Özen’in başarılı çevirisiyle basıldı. Bu çalışma, konuyla ilgili yazılmış makale ve dergi yazılarını, konunun kaynaklarını, anılarda yer alan bölümleri başarıyla biraraya getiriyor.

    Pinguet’nin Adalar’a Çıkmak isimli kitabı ise 2018’de İş Bankası Kültür Yayınları tara­fından tercüme edilerek yayım­landı. Burada da İstanbul sokak köpeklerinin topluca Sivriada’da itlafı konusu geniş bir bölüm olarak ele alınmıştır.

    SAHAFTAN-10
    1920’lerde Edirnekapı’yı gösteren kartpostalın üzerinde “Yedikule’de çoban köpekleri” yazıyor.

    Arif Aşçı, Metin Hülagu, Ekrem Işın, Kemalettin Kuzucu, Gülru Tanman, Ümit Sinan Topçuoğlu, İstanbul sokak köpekleri hakkında çalışmalar yapmış, eser vermiş araştırma­cılar. İstanbul’a ve İstanbulluya dair 3 aylık yaşam kültür dergisi İSTanbul’un 18. ve son sayısın­da da “İstanbul hayvanların da şehri” başlıklı çok önemli bir dosya konusu var. Hayvan hakları, köpeklerin uyutulması, İstanbul’un ünlü sokak hayvan­ları başlıklı yazıların yer aldığı bu sayıyı da mutlaka edinmek gerekir (İSTanbul İBB tarafından yayımlanıyor ve birçok noktadan ücretsiz alınabiliyor).

    Önemi ve tarihsel geçmişi­nin derinliği nedeniyle pek çok araştırmacının ilgisini çeken bu konuya dair yeni sözler söylemek zor. Bu bakımdan bir sahaf olarak bazı kaynak ve yazılarda adı geçen ve daha az bilinen önemli kitapları dergimizin kıymetli okuru ile paylaşmak istedim:

    1-Les Chiens Errants de Constantinople: Etude de Moeurs
    Dr. S. S. Mavrogény
    Baskı yeri ve tarih yok
    (1902?)
    20 sayfa.

    İstanbul’un Ortodoks-Rum cemaatinden Fener beyleri­nin köklü ailelerinden birine mensup Spiridon Mavroyeni Paşa, Sultan 2. Abdülhamid’in özel hekimi ve danışmanların­dandı. 1889’da Paris’te toplanan Uluslararası Tıp Kongresi’nde cilt hastalıkları alanında onur­sal başkan seçilmişti. Ancak daha sonra sultan tarafından Saray’da 1 hafta alıkonuldu. 2. Abdülhamid’in sürekli takip ettirdiği Mavroyeni Paşa, ölümüne kadar gözetim altında tutuldu. Catherine Pinguet’nin tespitine göre, Mavroyeni Paşa’nın ölüm yılı olan 1902’de Paris’te basılan bu Fransızca broşür İstanbul’un köpeklerini övmektedir. “Onların çok akıllı, geliştirilebilir, hünerli, uysal ve başta paşalar olmak üzere insanoğlunun betini-benzini arttıracak kadar cesur olduğu­nu” belirtir yazar. Çalışmasında İstanbul’da köpeklerin maruz kaldığı kötü muameleden pek bahsetmeyen Mavroyeni Paşa, onları “bohem bir hayat süren sahipsiz köpekler… Şehrin dilencileri…” diye tanımlar.

    SAHAFTAN-1
    2008’de Fransızca yayımlanan ve 2009’da Türkçeye çevirilen İstanbul’un Köpekleri, sokak köpeklerinin sorunlarına ve hayvan hakları meselesini ele alıyor.

    2-İstanbul’da Köpekler
    Abdullah Cevdet
    İctihad mecmuasından çıkarılmış makale
    Mısır (Kahire), Matbaa-i İctihad, 1909,
    16 sayfa.

    İctihad dergisi, 1909’da Kahire’de sürgünde bulunan Doktor Abdullah Cevdet Bey’in kurduğu yayınevi ve matbaanın yayın organıydı. Cenevre’de de satılan, İstanbul’da ise gizlice dağıtılan dergideki bir makale sonradan kitaplaştırılmıştır. Dergi dağıtımının güçlüğü gözönünde bulundurularak, dergiden çıkma ayrı basım bir kitapçık şeklinde el altından da­ğıtılmıştır. Makalenin sonunda “24 Septembr 1909 Mısır, Doktor Abdullah Cevdet” kaydı vardır. Yazı 13. sayfada bitmektedir. 14-16. sayfalarda “Kütüphane-i İctihad’ın bazı ecza-yı cedidesi” başlığı altında yeni yayınların listesi ve tanıtımı vardır.

    3-Vesait-i muhabereden Köpek ve Talim ve Terbiyesi
    Nuri Bey
    İstanbul, Necm-i İstikbal Matbaası, 1341 (1925)
    Dağıtım yeri: Harbiye
    Mektebi 23 sayfa.

    SAHAFTAN-5
    Nuri Bey’in 1925’te kaleme aldığı Vesait-i muhabereden Köpek ve Talim ve Terbiyesi, savaş yıllarında haberleşme için köpeklerden yararlanılmasını ve köpeklerle ilgili genel bilgileri ele alıyor.  

    Harbiye Mektebi Heyet-i Talimiyesi’nden Mülazım-ı evvel Nuri Bey’in kaleme aldığı bu kitap, savaş yıllarında haber­leşme için köpeklerden yarar­lanılmasını konu alıyor. Kitabın kapağında “İki ay zarfında kolordu, fırka, alay, tabur, bölük ve takımlar arasında muha­bere şebekesi tesisi hakkında lazım gelen malumat-ı esasiye” diye bir açıklama bulunmakta. Kitabın dağıtımı Harp Okulu’nda yapılmış. İlk sayfada Erkan-ı Harbiye kaymakamlarından (daha sonradan general) İsmail Berkok’un bir giriş yazısı ve Nuri Bey’in “Arz-ı meram” başlıklı bir önsözü var. Köpeklerin cinsleri, gıdası, eğitimi konu­larında bilgilendirici-eğitici yazılar bulunan kitapta “Milli Mücahede’de Birinci Ordu dahi köpekle muhabereye ehem­miyet vererek pek çok köpek toplattırmışsa da lüzumu kadar talim ve terbiye edilmeden taarruz başladığından matlub faide (istenilen fayda) temin edilememiştir” deniliyor.

    4-Av ve Salon Köpekleri
    Cafer Fahri (Dikmen)
    İstanbul, Matbaa-i Ebüzziya, 1928,
    191 sayfa, 75 fotoğraf.

    SAHAFTAN-2
    1928’de kaleme aldığı Av ve Salon Köpekleri’nde veteriner Cafer Fahri (Dikmen), köpeklerin önemine ve bu hayvanların bakımı, eğitimi, sağlığına yer veriyor.

    Türk veteriner hekimliğinin ünlü isimlerinden Büyükadalı “Baytar Müdürü” Cafer Fahri [Dikmen] tarafında kaleme alı­nan bu eser, köpekler hakkında kaleme alınmış ilk kapsamlı ve bilimsel eserimizdir. Harf Devrimi’nin hemen öncesinde basılan bu eserin amacı ve yazılış sebebi, önsözde şöyle anlatılır:

    SAHAFTAN-3

    “Köpeklerin insanlara gör­dükleri hizmet, temin eyledik­leri faide pek çoktur. Bekçilik ve avcılık gibi başlıca hizmet­lerinden mada, talim ve terbiye sayesinde bugün köpeklerden daha pek çok mühim istifadeler olunmaktadır. En ziyade polis hizmetinde, gümrük ve sair kaçakçılıkta temin eyledikleri faydalar pek ehemmiyetlidir. Hususiyle son Harb-i Umumi’de köpeklerin harpte gördükleri hizmet ve ifa ettikleri vazife tasavvurun fevkindedir. Bunun içindir ki her memlekette köpeklere ayrıca bir ehemmi­yet-i mahsusa verilerek her yerde köpeklerin cinslerinin ıslahı, talim ve terbiyeleri ve bakılmaları için köpek sergi­leri, köpek hastaneleri, köpek berberleri, köpek hamamları açılmakta ve ciltler dolusu kitaplar, mecmualar, gazeteler çıkarılmaktadır.

    Bizde de öteden beri köpekler bekçilik ve avcılıkta kullanılarak istifade olunmaktadır. Bu yakınlarda süs ve salon köpekleri de merak edilmeye başlandığın­dan; memleketimizde de köpeklere lüzumu kadar ehemmiyet verilmesinin sağlanabilmesi; köpeği olanlar, köpeği sevenler, köpek almak-beslemek isteyenler ve köpek meraklıların yanlış bir şey yapmaması için memleke­timizde ilk defa olarak bu kitabı yazıyorum.

    Her köpek her gün bakılmaya muhtaçtır. Eğer sahibi bakma­sını bilirse köpek bahtiyardır. Bakmasını bilmeyen sahibinin elinde bulunan köpekler ise bed­bahttır. Hiçbir kimse köpeğine fena bakmak istemez; ancak bin­lerce köpek meraklısı, bakmasını bilmediklerinden onları sefalet ve işkence içinde yaşatırlar…

    İşte biz de bu kitabımızda her yaşta köpeğe nasıl bakılacağı ve nasıl yemek yedirileceği, köpek­lerin yerleri, hastalıkları ve alı­nacak köpeklerin nasıl seçileceği ve nasıl talim ve terbiye olacağı, hastalık ve tedavileri hakkında malumat vereceğiz.

    Köpek meraklıları bu kitap sayesinde köpeklerinin sıhhat ve rahatlarını tamamen temin edebilirler ve her aradıkları malumatı bulabilirler.”

    SAHAFTAN-6
    Fransızca “İstanbul hatırası” adlı kartpostal serisinde Osmanlı dönemi sokak köpekleri.

    5-Türkiye Hayvanları Koruma Cemiyeti Ana Nizamnamesi
    İstanbul, L. Murkides
    Basımevi, 1949, 4 sayfa.

    SAHAFTAN-7

    1902’de fizik profesörü eşi ile birlikte Türkiye’ye gelen Alice Manning, bir süre sonra “Arms of Mercy” (Şefkat Kolları) adıyla hayvansever bir grup oluşturur. Osmanlı toplumunun önde gelen birçok isminin de katılı­mıyla 1912’de İstanbul Himaye-i Hayvanat Cemiyeti’ni kurar ve sokak hayvanlarını koru­maya çalışır. Savaş yıllarında sınırlı olanaklar yüzünden fazla etkili olamayan cemiyet, cumhuriyetin ilanından sonra 6 Mart 1924’te bütün Türkiye’de faaliyet göstermek amacıyla “Himaye-i Hayvanat Cemiyeti” adını alır. Yıllar sonra bu cemiyet, merkezi İstanbul’da olmak ve diğer yerlerde şube­ler açabilmek üzere Türkiye Hayvanları Koruma Cemiyeti adını alacaktır. 1949’da basılan 4 sayfalık ana tüzükte, derne­ğin kurucuları şunlardır:

    SAHAFTAN-8

    Orgeneral Zeki Baraz, Muallim Hüseyin Pektaş, Muallim Hazım Atıf Kuyucak, Robert Kolej’den Alice Manning, Emekli Subay Nazım Kıbrıslı, Vali Sedat Erim, Bankacı Muhittin Osman Omay, Sigortacı A. W. Sellar, Emekli Subay Hikmet Baykal, Muallime Nilüfer Pars, Refika Etem Dirvana, Seniye Cenani, Kimyager Mustafa Hakkı Nalçacı, Avukat Hamdi İpekoğlu, Avukat Ali Galip Taş, Doktor Orhan Tahsin Yahya, Profesör Alfred İsaac, Avukat Naci Lütfü, Avukat Sırrı Celal Atamer, Memur Fahri Ergizler, Muallime Melahat Akgerman, Emekli Polis Müfettişi Muhip Kuran, Emekli Müfettiş Artin Zeki, Diş Tabibi Vahram Ekmekçi, Belediye Memuru Ata Sayar, Emekli Subay Ekrem Rüştü Akömer.

    6-Rapport de la Société Protectrice Des Animaux Stamboul / Année 1930
    Istanbul, Imprimerie Express, 1930, 15 sayfa, Fransızca.

    SAHAFTAN-9
    1930’da Himaye-i Hayvanat Cemiyeti’nin yayımladığı Fransızca 15 sayfalık raporda cemiyetin faaliyetleri yer alıyor (solda). Guillaume Berggren’in çektiği ve İstanbul’da kartpostal yayıncılığı yapan Max Fruchtermann tarafından basılan kartpostal, Osmanlı döneminde başıboş köpekleri konu alıyor.
    SAHAFTAN-4

    Himaye-i Hayvanat Cemiyeti’nin yayım­ladığı rapor, Fransızca 15 sayfalık bir broşür niteliğindedir ve kütüphanelerimizde kayıt altına alınma­mıştır. İlk sayfasında kurucuların, başkanın, yardımcıların, sekreter ve idarecilerin isim ve unvanları yazılıdır. İsimlerin bir bölümü, 1949 tüzüğünde de yer alacaktır. 1930’da derneğin başkanı Orgeneral Zeki (Baraz) Paşa’dır. Başkan Yardımcısı Hazım Atıf’tır (Kuyucak). Alice Manning yine idare heyetinde yer alır. İlk 6 sayfalık bölümde 1929’un önemli olayları ve Hayvanları Koruma Cemiyeti’nin faali­yetleri anlatılır. Rapora göre 1929’un en önemli etkinliği, komite üyesi Şerife Salih Hanım’ın İzmir’de Hayvanları Koruma Cemiyeti’ni kurmuş olmasıdır. İzmir valisi ve şehrin önde gelen isimleri bu cemiyete büyük ilgi göstermiştir. İçişleri Bakanı ile görüşmeler yapmış olan yönetim kurulu, bütün Türkiye’de uygulanacak bir yönetmelik ve eksiksiz, yeterli bir hayvanları koruma kanunu (belediyeler için) hazırladıkla­rını, bunun için çalışacaklarını yazmıştır. Ayrıca kuşların ko­runması için de çeşitli tablo ve resimlerden 5 bin adet basıldığı, bunların okullarda sergilene­ceği ve dağıtılacağı beyan edilir. Raporda bir su tankının içine düşüp 5 gün aç kalan bir köpeği kurtaran fakir çöpçüye 2 lira ödül verildiği bildirilmekte, pek çok hayvan kurtarma yöntemi örneklerle anlatılmaktadır.