Kıbrıs’ın yönetimini 1878’de İngilizlerin ele geçirmesinden hemen sonra British Cyprus adlı bir kitap kaleme alan İngiliz tarihçi ve seyyah William Hepworth Dixon, Ada’yı şöyle tarif ediyordu: “Doğu’ya ilerlemek isteyen bir ulus işe Kıbrıs’tan başlamalıdır: Büyük İskender, Ogüst, Richard ve Saint Louis bu yolu izlediler. Batı’ya ilerleyen bir ulus da işe Kıbrıs’tan başlamalıdır: Sargon, Batlamyus, Cyrus, Harun El Reşid bu yolu izlediler. Hindistan’a yapılan ticareti ele geçirmeye çalışan Cenova ve Venedik de Kıbrıs için savaştılar ve sırayla bu üstünlüğü ele geçirdiler. Hindistan’a giden yeni bir denizyolunun bulunmasından sonra Kıbrıs unutuldu. Fakat 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılması Kıbrıs’a antik konumunun gururunu yeniden kazandırdı.”
Aslında Dixon, sonraki yüzyılda Kıbrıs’ı “Akdeniz’in batmayan uçak gemisi” olarak tanımlayanlarla aynı şeyi söylüyordu. Gerçekten de Kıbrıs’ı elinde tutan bir güç, Türkiye’den Mısır’a, Lübnan’dan İran’a uzanan çizgide yer alan bütün bölgeyi ve ticaretini kontrol edebilirdi. Ada bu konumu nedeniyle tarih boyunca Mısırlılardan Fenikelilere, Pers İmparatorluğu’ndan Venedik’e, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Britanya’ya kadar birçok güçlü devletin istilasına uğradı.
Bugün “Kıbrıs sorunu” olarak adlandırdığımız meselenin ilk taşları ise 20. yüzyılda Ada’nın iki toplumu arasında çıkan ve Türkiye’yle Yunanistan’ın dahil olduğu kavgada döşendi. 1950’lerde başlayan toplumlararası çatışmaların sonucu, Türkiye’nin 20 Temmuz 1974’teki Kıbrıs Harekatı ile nihayete eren bir kaos ve çatışma dönemiydi.
Son derece yerinde alınmış bir karar olan 1974’teki 1. Kıbrıs Harekatı, evlerini ve topraklarını terketmek zorunda kalarak Ada’nın belli bölgelerindeki gettolara sıkışmış, ölüm tehdidi altındaki Kıbrıslı Türkler için bir kurtuluş oldu. Sadece onlar için değil, Ada’daki Rum toplumunun güvenliği için de bir girişimdi.
Peki ya sonrası? Kıbrıslı Türkleri kurtaran Türkiye, sonrasını iyi getiremedi. Bu dosyamızı, bugün tüm dünyanın “Kıbrıs sorunu” diye adlandırdığı meselenin tarihine, 1974 Harekatı’na ve sonrasına ayırdık. Bu uzun süreçte hayatını kaybeden, şehit düşen, acı çeken herkese saygıyla…
Kıbrıs’ın resmen İngiliz sömürgesi olduğu 1925 yılı, 1878’de Osmanlı Devleti’nden resmen kopmasından sonraki dönüm noktasıydı. Önce Rumlar sömürge yönetimine karşı ayaklandılar; sonrasında Kıbrıslı Türklerle Rumlar çatıştılar. Türkiye ve Yunanistan’ın dahil olması işleri iyice karıştıracak, iki toplum arasındaki köprüler atılacaktı.
Kıbrıs’ın Osmanlı yönetiminden çıkıp İngilizlerin eline geçtiği 1878’de 180 bin civarında olan nüfusunun %74’ü Rumlardan, %25’i Türklerden, %1’i Maruniler, Ermeniler ve diğer topluluklardan oluşuyordu. Osmanlı millet sistemine son veren İngilizler modern bir devlet yapısı kurma çalışmalarına başladılar. 1882’de Yasama (Kavanin) Meclisi açıldı. 24 kişilik Meclis’te 12 Rum ve 3 Türk temsilci ile 9 İngiliz üye yer alıyordu.
Yeni dönem, 3 asırdan beri devam eden Osmanlı döneminde “millet-i hakime” olarak idari kadroları elinde tutan Kıbrıslı Türkler için büyük bir şok oldu. Bu dönemde, Anadolu’daki Müslümanlar gibi Kıbrıslı Türkler de ticarette ilerleyememişler, ticarete dayalı bir orta sınıf da ortaya çıkmamıştı. Yönetici-memur elitler dışında Kıbrıs Türk toplumunun büyük çoğunluğunu yoksul köylüler oluşturuyordu.
İngiliz dönemi başladıktan hemen sonra Ortodoks din adamlarının Lefkoşa’daki Faneromeni Kilisesi’ndeki Britanya bayrağını kutsama törenini gösteren çizim. Kilise günümüzde Rum tarafında, sınıra 250 metre uzaklıkta. (The Graphic, 17 Ağustos 1878).
Osmanlı yönetiminin bitişini sevinçle karşılayan Rumlar ise yeni döneme avantajlı girmişti. Zaten Ada’daki en güçlü kurum, Kıbrıs Ortodoks Kilisesi’ydi. İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’nden bağımsız olan Kilise, Ada’nın Katolik egemenliği altında bulunduğu Lusignanlar dönemi (1192-1489) ile Venedikliler döneminde (1489-1571) baskı altına alınmıştı. Buna karşın Ada’nın çoğunluğu Ortodoks inancını muhafaza etti. Kıbrıs 1571’de Osmanlı yönetimine girdikten sonra Anadolu’dan göçmenler getirilse de Ortodoks nüfusun çoğunluk yapısı değişmedi. Osmanlı Devleti, Venediklileri desteklediğini düşündüğü Kıbrıslı Katoliklere Ortodoks ya da Müslüman olma ya da Ada’yı terketme seçeneklerini sunarken, Ortodoks Kilisesi’ne birçok imtiyaz tanıdı. Artık kilisenin başı olan başpiskopos, Ortodoksların lideri ve ulusal sözcüsü (etnarh) olarak tanınacaktı.
Kilise 1660’tan itibaren Ortodoksların vergilerini toplayıp kendi payını almaya da başladı. Müslüman azınlık payitahtla ancak valilik üzerinden ilişki kurabilirken Ortodokslar aracısız görüşebiliyordu. En güçlü zamanını Osmanlı yönetiminde yaşayan Kıbrıs Ortodoks Kilisesi, İngiliz döneminde vergi toplama gibi önemli imtiyazlarının bir bölümü geri alınsa da Rum toplumu içindeki gücünü korumuştu.
Osmanlı döneminde “millet-i mahkume” olarak sınıflandırıldıkları için idari kadrolardan uzak kalan Rumlar, bun akarşın Kıbrıs ticaretine hakimdi. İngiliz dönemiyle birlikte yeni yolların yapılması iç piyasayı geliştirmiş, dış ticaret hacmi de büyümüştü. Rumlar, Ada’nın sermaye birikimine sahip tek toplumu olarak yeni iş alanlarına da egemen oldular. İngilizlerin tarıma açmak için satışa çıkardıkları büyük araziler de sermaye birikimi sayesinde Rumların eline geçti.
Osmanlı döneminde açıktan faaliyet yürütemeyen Enosis (Yunanistan’la birleşme) yanlıları da atağa kalkmıştı. Bayraktarlığını Kilise’nin yaptığı Enosis düşüncesi, onyıllardır zaten Ada Rumlarının gündemindeydi. Kıbrıslı Rum gönüllüler, 1821’de başlayan Yunan ayaklanmalarına da katılmış ve Osmanlı yönetimi buna birçok Ortodoks din adamını idam ederek cevap vermişti. Kıbrıslı Rumların Helen milliyetçiliğine aidiyet duygusu zaman geçtikçe daha da güçlendi. İngiliz egemenliği 25. yılını doldurduğunda Yunanistan’da kutlanan tüm bayramlar Kıbrıslı Rumlar tarafından da kutlanıyor; okullarda Yunanistan’dan gelen kitaplar okutuluyor; öğretmenler öğrencilerine, kiliselerde papazlar cemaatlerine Helen milliyetçiliği aşılıyordu. Dinsel kimlikle ulusal kimlik eklemlenmeye, Rumların ulus bilinci Kıbrıslı Türklerden daha erken dönemde oluşmaya başlamıştı.
İngiliz gezgin John Thompson’ın, 1878 sonbaharında Mağusa’nın Ovgoros (bugünkü Ergazi) köyünde fotoğraflarını çektiği Kıbrıslı Türkler.
Kıbrıslı Rumlara Enosis düşüncesinin hayalden ibaret olmadığını gösteren en önemli gelişme ise Ortodoksların 19. yüzyıl boyunca defalarca ayaklandığı Girit’in 1898’de fiilen Osmanlı Devleti’nin elinden çıkmasıydı. Girit’in Enosis idealini gerçekleştirmesi Kıbrıs Rum toplumunda büyük coşkuyla karşılandı, kutlamalar yapıldı.
Ne ekonomik güce ne de Ortodoks kilisesi gibi güçlü ve bağımsız, toplumu harekete geçirme kapasitesine sahip bir kuruma sahip olmayan Kıbrıslı Türkler, Ada’nın da Yunanistan’a bağlanmasının yüzyıllardır yaşadıkları toprakları terketmeleri anlamına geleceğini biliyorlardı. Kendi derdine düşmüş Osmanlı Devleti’nin de Kıbrıslı Türklerle ilgilenecek durumu yoktu.
Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na İttifak Devletleri safında katılınca, İngilizler 1878’den beri yönettikleri Kıbrıs’ı 1914’te ilhak ettiler. İngilizler ertesi yıl, Yunanistan’ın 1. Dünya Savaşı’na İtilaf Devletleri safında katılıp Bulgaristan’a savaş açması karşılığında Kıbrıs’ta Enosis’i kabul etmişlerdi ama, birçok başka sorunla boğuşan Yunanistan kralı buna yanaşmamıştı.
Lozan Antlaşması sonrası Türkiye vatandaşlığını seçen Mehmet Mustafa Bey ve Halide Hanım’la iki çocuklarının Ağustos 1926’daki Türkiye’ye geçiş belgesi.
Anadolu’da başlayan Kurtuluş Savaşı’nı Kıbrıslılar da yakından takip etti. Yunan ordularının Anadolu’da ilerlemesine Rumlar, savaşın sonucuna Türkler sevindi.
1923’te imzalanan Lozan Antlaşması, Kıbrıs’taki fiili İngiliz işgalini resmîleştirdi. Kıbrıslı Türkler, Türkiye veya İngiliz vatandaşlıklarından birini seçeceklerdi. Türkiye vatandaşı olanlar Anadolu’ya göçetmeye başladılar. İngiliz vatandaşlığını seçenlerin bir bölümü de İngiltere’ye veya Britanya kolonisi ülkelere göçetti. Zaten sömürge yönetimi uzun zamandır Kıbrıslı Türklerin göçünü teşvik ediyordu. 10 Mart 1925’te Kıbrıs resmen majestelerinin sömürgesi (Crown Colony) ilan edildiğinde, 1878’de 180 bin olan Kıbrıs nüfusu 250 bine çıkmış; Rum nüfusun oranı %74’ten %80’e yükselirken, Türklerin oranı %25’ten %20’nin altına düşmüştü.
Sömürge ilanından hemen sonra Rumlar arasında sömürgecilik karşıtı bir muhalefet hareketi oluşmaya ve hızla güçlenmeye başladı. Ekim 1931’de Rumlar, ilk isyanı çıkardı. Ada’nın dörtbir köşesindeki resmî İngiliz binaları saldırıya uğradı, Lefkoşa’daki isyancılar sömürge valisinin konağını ateşe verdi. Koloni yönetiminin buna yanıtı sert oldu. Yasama Meclisi feshedildi, partiler ve sendikalar kapatıldı. Belediye seçimleri askıya alındı.
Kıbrıslı Türkler ise kendi aralarında ikiye bölünmüşlerdi. İlk grup, Osmanlı dönemi elitlerinin öncülük ettiği geleneksel Müslümanlardı. Bu grup cumhuriyet devrimlerine mesafeli durmuş, sözgelimi feslerini çıkarmamışlardı. Diğer grupta, cumhuriyetin ilanından sonra Kıbrıs’ta da şekillenmeye başlayan Türk kimliği etrafında birleşen Kemalist milliyetçiler vardı. İlk gruptakiler sömürge yönetimiyle bütünleşmişlerdi ve Helen milliyetçiliğinin üzerine bir de Türk milliyetçiliğiyle uğraşmak istemeyen İngilizlerin yakından izlediği Kemalist grubun faaliyetlerini sömürge yönetimine rapor ediyorlardı!
İngiliz yanlısı kesimin en önemli ismi, günümüzde Kıbrıslı Türklerin “Sir Münir” olarak hatırladığı Mehmet Münir Bey’di. İngilizler, Osmanlı bakiyesi vakıf mallarını yöneten Evkaf (Vakıflar) İdaresi’nin başına 1925’te Mehmet Münir Bey’i getirmişti. Böylece 1948’e kadar uçsuz-bucaksız vakıf arazilerinin ve diğer mülklerin nasıl el değiştireceğini veya nasıl değerlendirileceğini, kuşkusuz İngilizlerin gözetiminde, Mehmet Münir Bey belirledi. Hizmetleri elbette karşılıksız kalmamıştı. 1928’de Kral 5. George’la görüştürüldü; 1931’de Britanya İmparatorluk Nişanı ile ödüllendirildi; 1937’de Kral 6. George’un taç giyme törenine 1931 İsyanı sonrası sömürge yönetiminin baskısı nedeniyle Enosis yanlısı hareket büyük oranda yeraltına çekilmişti. 1940’lara gelindiğinde Rum siyasetinin tüm kesimleri Enosis düşüncesine inanıyordu. İngilizlerin 2. Dünya Savaşı nedeniyle baskıları gevşettiği 1941’de kurulan komünist AKEL (Emekçi Halkın İlerici Partisi) bile, 1943’te “Türklere de eşit haklar tanıyan bir Enosis”ten yana olduğunu açıklamıştı.
1950’lerin başlarında Atina’da üniversite öğrencilerinin düzenlediği Enosis mitinginde Britanya bayrağı yakılıyor.
Savaş sonrası yeniden şekillenen dünya 1950’li yıllara ABD öncülüğündeki Batı Bloku ile Sovyetler Birliği öncülüğündeki Doğu Bloku arasındaki Soğuk Savaş’la girdi. 1990’lara kadar dünyadaki hiçbir siyasi gelişme, bu iki blok arasındaki mücadeleden bağımsız düşünülemeyecekti.
Türkiye, Sovyetler Birliği’nin savaştan sonra Boğazlar’da askerî üsler kurma ve sınır değişikliği gibi taleplerde bulunmasıyla başgösteren Sovyet yayılmacılığı tehdidine karşı Batı Bloku’nda yer almaya çalışıyordu. Yunanistan’da ise 1946’da komünistler ayaklanmış ve 3 yıl sürecek içsavaş başlamıştı. ABD Başkanı Harry Truman 1947’de Türkiye ve Yunanistan’ın Sovyet yayılmacılığına karşı korunmasını amaçlayan ve Truman Doktrini diye anılan planı açıkladı. 1949’da Yunanistan’daki komünist isyan bastırıldı. Yunanistan ve 1950’de Kore Savaşı’na asker gönderen Türkiye, 1952’de NATO üyesi oldular.
Yunanistan ve Türkiye artık Batı Bloku’nda yer alan iki müttefik ülkeydi ama tarihin garip bir cilvesiyle 1930’da Atatürk ve Yunanistan Başbakanı Venizelos’un başlattığı dostluk siyaseti, her iki ülkenin NATO ittifakında buluştuğu 1950’lerde Kıbrıs anlaşmazlığı yüzünden son bulacaktı.
1950’de Ada’nın kaderini etkileyen bazı gelişmeler yaşanmıştı. Rumlar, 15 Ocak 1950 günü düzenlenen dinî törenden sonra Ortodoks Kilisesi’nin komünist AKEL’le anlaşarak düzenlediği referandum için sandık başına gitmiş ve oy kullananların %97’si Yunanistan’a bağlanma yönünde tercih bildirmişti.
Rumların Ekim 1931’de başlayan Enosis ayaklanması sırasında Lefkoşa sokaklarında 2 Britanya askeri ve yardımcı polis olarak çalışan Kıbrıslı Türk. Türkiye’deki cumhuriyet devrimlerini benimsemeyen Kıbrıslı Türkler feslerini henüz çıkarmamıştı.
Referandum yapılması kararında etkili olan Enosis yanlısı din adamı Makarios’un Başpiskopos seçilip Kıbrıslı Rumların ruhani lideri olması da 1950’nin önemli olaylarından biriydi. Başpiskoposluk görevine başlarken Enosis için çalışacağı sözünü veren Makarios art arda yaptığı Yunanistan ziyaretlerinde, kamuoyunu kullanarak Yunan hükümetini etkilemeyi planlamıştı ve başarılı da oldu. Yunanistan’ın dörtbir köşesinde Kıbrıs’ta Enosis talep edilen mitinglere katılım artıyordu.
1950’lere girilirken Türkiye’nin, Ada’daki statükonun korunması dışında bir Kıbrıs politikası yoktu. Enosis talebine karşı Kıbrıslı Türklerle dayanışma için büyük kentlerde düzenlenen mitingler başlamış olsa da, ne kamuoyunda ne de siyasette kuvvetli bir Kıbrıs duyarlılığından sözetmek mümkün değildi. Öyle ki Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, Rumların kendi aralarında düzenledikleri referandumdan 10 gün sonra, 25 Ocak 1950’de yaptığı açıklamada şunları söylüyordu: “Kıbrıs meselesi diye mesele yoktur. Çünkü Kıbrıs bugün, İngiltere’nin hakimiyet ve idaresi altındadır ve İngiltere’nin Kıbrıs’ı başka bir devlete devretmek niyetinde veya eğiliminde olmadığı hakkında kanaatimiz vardır. Bu böyle olunca, gençlerimiz boş yere heyecana kapılıyorlar, gereksiz yere yoruluyorlar.”
Yunanistan’ın 1954’te konuyu Birleşmiş Milletler’e taşıyarak ulusların kendi kaderlerini tayin etme ilkesinin Kıbrıs’ta da uygulanmasını ve Ada’da bir referandum yapılmasını talep etmesi ise Türkiye’de kamuoyunu hareketlendirdi.
Kıbrıs mitingleri Anadolu’ya yayılıp kitleselleşmeye başladı. Özellikle Hürriyet gazetesi bu süreçte önemli bir rol üstlendi. Miting meydanlarında “Kıbrıs Türk’tür” sloganları atılırken, 24 Ağustos 1954’te başkanlığını Hürriyet’te çalışan gazeteci Hikmet Bil’in yaptığı Kıbrıs Türktür Cemiyeti kuruldu. Hürriyet öylesine heyecanlıydı ki, Doğan Nadi Cumhuriyet’te Hürriyet’in sahibi ve başyazarı Sedat Simavi’yi kastederek “Yahu üzmeyelim Sedat’ı bu kadar, versinler şu adayı çocuğa, ondan değerli mi?” mealinde, işi şakaya alan yazılar yazıyordu.
Sömürge askerleri, 1 Nisan 1955’teki EOKA saldırılarından sonra toplumsal olaylara müdahale tatbikatında. Kamyonetin üzerindeki pankartta İngilizce, Yunanca ve Türkçe “Dağılmazsanız vuracağız” yazıyor.
Temmuz 1952’de Makarios’un da katılımıyla Atina’da yapılan ve hem Kıbrıs’tan hem Yunanistan’dan milliyetçilerin katıldığı bir toplantıda Enosis’i hedefleyen illegal bir örgüt kurma düşüncesi ortaya atılmıştı. Bir süre sonra Yunan Ordusu’nda görev yapan ve Kıbrıs’ın kuzeyindeki Trikomo (bugünkü Yeni İskele) doğumlu olan faşist Albay Georgios Grivas, Makarios’u gerilla savaşının başarılı olacağına ikna etti. Böylece 1953’te, EOKA (Kıbrıslıların Ulusal Mücadele Örgütü) kuruldu. Ada’dan topladığı gönüllüleri Yunanistan’a götürüp eğitmeye başlayan Grivas, orduyla resmî bağı kalmaması için emekli edildi ve 1954’te karargahını Kıbrıs’a taşıdı. Grivas 1919-22’de Anadolu’daki işgalci Yunan Ordusu’nda görev almış ve Yunanistan İçsavaşı döneminde de komünistlere karşı savaşmıştı.
EOKA, sömürge yönetimine yönelik ilk saldırıları 1 Nisan 1955 gecesi, birçok İngiliz hedefini bombalayarak gerçekleştirdi. İlk eylemler Rum toplumunun sempatisini kazanınca EOKA saldırılarını arttırdı; Yunanistan’dan Kıbrıs’a gönderilen silah ve mühimmatın gizlice Kıbrıs’a sokulmasının da yardımıyla kısa sürede güçlü bir örgüt durumuna geldi.
1950’de Kıbrıs Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu seçildiğinde Enosis için çalışacağı sözünü veren Makarios, 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı olacaktı.
Kıbrıs’ta polis olmak Rumlar tarafından “sömürgeci işbirlikçisi” olarak nitelendirilmek anlamına geldiği için, o zamana dek polislik mesleğine daha çok Türkler ilgi göstermişti. EOKA eylemlerinden sonra İngilizler yeni kadrolar açıp çok iyi koşullar sunarak daha fazla Kıbrıslı Türk’ü polis olarak işe almaya başladı. Sömürge yönetimi böylece Rumların silahlı örgütüne karşı bir alternatif geliştirip iki toplum arasındaki güç farkını kısmen de olsa dengelemeyi ve Rum tarafındaki ayaklanmaları daha kolay bastırmayı amaçlamıştı. 1958’e gelindiğinde Ada’da 1.700 Türk, 70 Rum polis vardı. Yedek polis gücünde ise 542 Türk’e karşılık hiç Rum bulunmuyordu.
Bu dönemde nihayet Ankara da artık Türkiye’nin Kıbrıs üzerinde söz hakkı olduğunu ifade etmeye başladı. Dışişleri Bakanlığı’nda bir Kıbrıs Komisyonu kuruldu. İngiltere, Kıbrıs sorununa çözüm bulmak için 29 Ağustos 1955’te Londra’da başlayan konferansa Türkiye’yi de davet ederek Yunanistan’ın Kıbrıs’ta referandum talebini savuşturmak istiyordu; öyle de oldu ve konferans sonuç alınamadan dağıldı.
Konferansın sürdüğü 5 Eylül 1955’te Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin yaptığı açıklama ertesi gün Hürriyet’in manşetinde “Kıbrıs’ta tedhiş için Yunanlılara ihtar” başlığıyla yer almıştı. Aynı gün yine aynı cemiyetin önayak olduğu, İstanbul’daki Rum azınlığa yönelik 6-7 Eylül Pogromu başlayacaktı. Olayların bahanesi Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba konulduğu haberleriydi ama, gerekli zemini aylardır süren Kıbrıs gerilimi sağlamıştı. 7 Eylül’de Kıbrıs Türktür Cemiyeti kapatıldı ve yönetim kurulu üyeleri tutuklandı.
1955’te Mısır’ın İngiliz askerlerinin ülkeden ayrılması kararını alması, Kıbrıs’ı İngilizler için stratejik hâle getirmiş, 1956’daki Süveyş Krizi ise Ada’nın askerî önemini bir defa daha hatırlatmıştı. 1930’lardan beri Kıbrıs’ın geleceğiyle ilgili politikaları tam net olmayan İngilizler, bu gelişmelerden sonra Kıbrıs’taki varlıklarını sürdürmeye karar verdi.
1955’te Bursa’da düzenlenen Kıbrıs mitingi.
Türkiye bu süreçte, Enosis talebine karşılık Ada’nın iki toplum arasında paylaşılmasını (taksim edilmesini) öngören “Taksim tezi”ne geçti. Taksim önerisi İngilizler için çok kullanışlıydı ve Enosis karşısında bir dengeleme aracıydı. Türkiye’nin yeni Kıbrıs politikasının mimarı olan Fatin Rüştü Zorlu Dışişleri Bakanı olduktan 2 ay sonra, 26 Ocak 1958’de, Başbakan Adnan Menderes, Türkiye’nin “Taksim tezi”ne geçtiğini ve Ada’nın Rumlarla Türkler arasında adaletli bir şekilde bölünmesi yolunda çaba harcayacaklarını açıkladı.
Ertesi gün bu açıklamayı kutlamak için Lefkoşa Sarayönü’nde gösteri düzenleyen ve çoğunluğu lise öğrencisi olan Kıbrıslı Türkler, sömürge askerlerinin sert müdahalesiyle karşılaştı ve tarihe 27-28 Ocak Olayları diye geçen olaylar başladı. 5’i Lefkoşa’da 2’si Mağusa’da 7 Kıbrıslı Türk’ün öldüğü, 30’unun yaralandığı bu hadise, Kıbrıslı Türklerle sömürge yönetiminin fiziki olarak karşı karşıya geldiği ilk hadiseydi.
1955’in yaz aylarında İstanbul’da yapılan Kıbrıs mitinglerinden birine babasıyla katılan çocuğun vücuduna Kıbrıs haritası çizilip “Kıbrıs Türktür” yazılmış. (Cengiz Kahraman Arşivi)
Türkiye, “Taksim tezi”ne geçtikten sonra Kıbrıs’taki çatışmalara doğrudan dahil oldu. EOKA’nın Kıbrıslı Türklere yönelik saldırılara da başladığı 1957’de, Kıbrıslı Türk liderler Rauf Denktaş ve Burhan Nalbantoğlu ile Türkiye konsolosluğunda çalışan Kemal Tanrısevdi illegal silahlı örgüt Türk Mukavemet Teşkilatı’nı (TMT) kurdular. Resmî tarih anlatısına ve kuruculardan Denktaş’ın sonradan anlattıklarına göre, kurucular arasında konsolosluk görevlisi olmasına karşın TMT’nin ilk dönemde Türkiye’yle organik ilişkisi yoktu. Örgüt 1958’in yaz aylarında doğrudan Türkiye’nin kontrolüne girecek; TMT’yi örgütlemek için Kıbrıs’a banka müfettişi ve öğretmen kimliği altında Kore’de savaş tecrübesi edinmiş subaylar gönderilecekti.
Günümüzde KKTC’de kimi siyasi partiler ve dernekler, TMT’nin kuruluş gününü Türkiye’den gönderilen ilk subay olan Albay Ali Rıza Vuruşkan’ın TMT yönetimini devraldığı 1 Ağustos 1958 olarak kabul ederek her yıl 1 Ağustos’ta kutlama yapıyor (buna karşın, İngiliz arşivlerinden çıkan ve yakın zamanda hem Kıbrıs’ta hem de Türkiye’de medyaya yansıyan bazı “TMT Merkez Komitesi” imzalı bildiriler, örgütün bu tarihten önce silahlı eylemlere başladığını kanıtlıyor).
TMT ilk zamanlarında Kıbrıs Türk toplumuna kendi meşrebince “çekidüzen vermeye” girişmiş, toplum liderliği gibi düşünmeyen Solcu Kıbrıslı Türklere baskı kurmuştu. İki toplumun ortak sendikası PEO’ya üye yüzlerce Kıbrıslı Türk işçi, TMT’nin tehditleri sonucu istifa edip yeni kurulan Türk sendikalarına üye olmaya zorlandı.
Kıbrıslı Türklerle Rumların birlikte kutladığı 1958 1 Mayıs’ından sonra muhalif Türklere yönelik şiddet eylemleri başladı. 22 Mayıs’ta PEO’nun Türk Bürosu Başkanı Ahmet Sadi uğradığı silahlı saldırıdan eşiyle birlikte yaralı kurtuldu. 2 gün sonra İnkılapçı gazetesinin yazı işleri müdürü Fazıl Önder, 1 hafta sonra berber Ahmet Yahya öldürüldü. 26 Mayıs 1958 tarihli “TMT Merkez Komitesi” imzalı bildiride, “satılmış Kızıl soysuzlar hak ettikleri cezayı buldular” ifadesi kullanılıyor; 31 Mayıs 1958 tarihli bildiride ise Ahmet Yahya’nın öldürülmesi “gerçek Türk olmayan bir hain daha, vurucu timlerimiz tarafından yokedilmiştir” denilerek üstleniliyordu. TMT’nin 3 Temmuz 1958’e kadar devam eden silahlı saldırılarında Ahmet İbrahim öldürüldü, 5 Kıbrıslı Türk yaralandı (TMT kurucularından Rauf Denktaş, bu cinayetleri örgütün işlediğini hiçbir zaman kabul etmedi ve “karanlık güçlerin işlediği faili meçhul cinayetler” olarak nitelendirdi).
1958’de EOKA militanlarına yönelik Mağusa’daki operasyonda gözaltına alınanlar.
EOKA ve TMT’yi değerlendirirken, 1950’lerde NATO üyesi ülkelerde “komünizm tehlikesine karşı savaşmak için” kontrgerilla organizasyonlarının kurulduğunu, her iki örgütün arkasında da “anavatan”lardaki bu yapıların olduğunu hatırlamak gerekir. Türkiye’de bu örgütlenme 1952’de Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Hususi ve Yardımcı Muharip Birlikleri adıyla kurulmuş, ertesi yıl adı Seferberlik Tetkik Kurulu olarak değişmişti. 1955’te kurulan Yunanistan’daki muadili ise Dağ Baskın Birlikleri adını taşıyordu. En büyük siyasi partisi komünist AKEL olan Kıbrıs, her şey bir yana, NATO üyesi Türkiye ve Yunanistan için komünizm tehdidi altında bir yerdi.
1958’in yaz aylarında EOKA’nın Kıbrıslı Türklere yönelik artan saldırılarına TMT’nin de karşılık vermesi üzerine toplumlararası çatışmalar şiddetlendi. EOKA’nın 12 Temmuz 1958’de Sinde Katliamı olarak bilinen saldırıda 5 Kıbrıslı Türk’ü öldürmesiyle başlayan bir dizi kanlı olay yaşandı. Aynı gün Gönyeli’de 8 Rum öldürüldü. 13-20 Temmuz tarihleri arasındaki 4 ayrı EOKA saldırısında ise aralarında çocukların da olduğu 11 Kıbrıslı Türk öldürülecekti. İngiltere’nin Yunanistan ve Türkiye nezdindeki girişimleriyle 4 Ağustos’ta ateşkes ilan edildi.
Ateşkes sonrası ortalık sakinleşmişti. Ancak iki taraf da bunun geçici bir durum olduğunun farkındaydı ve boş durmuyordu. TMT, Türkiye’ye silahlı eğitim için gönüllü göndermeye ateşkes kararından hemen sonra başladı. Eğitimi tamamlayanlar bir yandan Ada’daki TMT hücrelerinde görevlendiriliyor, bir yandan da gençlere silah eğitimi veriyorlardı. Türkiye’den “bereketçiler” denilen balıkçıların getirdiği silahların bir bölümü zamanı gelince kullanılmak üzere “çanak” adı verilen çukurlara gömülüyordu.
İki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti’nin zeminini hazırlayan Zürih Antlaşması’nın Şubat 1959’da imzalanmasından sonra Ankara’dan Lefkoşa’ya dönen Kıbrıs Türk toplumu lideri Dr. Fazıl Küçük (ortada) ve yardımcısı Rauf Denktaş (solda) binlerce kişi tarafından karşılanıyor.
Kısa sürede büyüyüp profesyonelleşen TMT üyelerine “arı” adı veriliyordu. Bu “arı”lar birleşerek “oğul” birimlerini oluşturuyor, “oğullar”ın birleşmesine “petek”, “petek”lerin içinde bulunduğu bölge örgütüne “kovan” deniliyordu. “Kovan”lar kasabalarda “serdar”lara, kentlerde “sancaktar”lara bağlanırdı. 6 sancaktar Lefkoşa, Lefke, Mağusa, Limasol, Baf ve Larnaka bölgelerinden sorumluydu. “Sancaktar”ların ve dolayısıyla tüm teşkilatın başında ise “bayraktar” vardı. Kıbrıs’taki ilk bayraktar, Türkiye İş Bankası müfettişi Ali Conan kimliği ile Lefkoşa’ya yerleşen Albay Rıza Vuruşkan’dı.
Ateşkesten sonra Yunanistan ve Türkiye arasında başlayan müzakereler, 1959’da Londra ve Zürih Antlaşmaları’yla sonuçlandı. Bu iki antlaşmayla İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğünde 16 Ağustos 1960’ta ilan edilecek bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temelleri atıldı.
1963 sonunda başlayan toplumlararası çatışma döneminde Beşparmak Dağları’ndaki Saint Hilarion Kalesi’ni savunan TMT mücahitleri (üstte, solda) ile mücahitlere karşı mevzilenen EOKA milisleri. (Birleşmiş Milletler Arşivi)
Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edildiğinde, Rumlar Ada nüfusunun %80’ini, Türkler %18’ini oluşturuyordu. Yeni sistemde cumhurbaşkanı Rum, yardımcısı Türk olacak; Meclis’teki sandalyeler %70-30 oranında paylaşılacaktı. İngiltere, Türkiye ve Yunanistan garantör ülkelerdi. Ada’ya 950 Yunan, 650 Türk askeri yerleşti.
Nüfus oranıyla karşılaştırılınca Türk tarafının kârlı çıkan taraf olduğu açıktı. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra idam edilecek Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve ekibinin diplomatik başarısıydı bu.
Tüm dünyada sömürgelerin tasfiye edildiği bir dönemde İngilizler de hem Ada’daki varlıklarını korudukları hem de iki taraf arasında hakem rolünü üstlendikleri için memnundu.
Ancak daha iki yıl önce sona eren çatışmaların yarattığı kin bir tarafa, birbirlerinin çarşısından alışveriş bile etmeyen iki toplumun bağımsız bir ülke bayrağı altında birleşmeleri ve bu yapıyı sorunsuz sürdürmeleri büyük bir sürpriz olurdu. Nitekim Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Makarios, aradan 3 yıl geçmeden anayasada değişiklik talebinde bulundu. Makarios anti-komünist bir din adamı olarak komünist AKEL’le Kilise’yi müttefik yapmayı başarmış ama EOKA’yı memnun edememişti. Anayasada yapılacak değişikliklerin hem Kıbrıslı Türklerin karar mekanizmalarındaki etkisini kıracağını hem de EOKA’yı yatıştıracağını düşünüyordu. Ancak Türkiye, Kıbrıslı Türklerin kazanılmış haklarından taviz verilmeyeceğini söyleyerek talebi reddetti. Bu süreç, Aralık 1963’te Rumların Kanlı Noel diye bilinen silahlı saldırılarıyla başlayacak ve 1974’te Türkiye’nin müdahalesine kadar süren aralıksız şiddete sahne olacaktı.
TEK BİRLİK-BERABERLİK 2. DÜNYA SAVAŞI’NDA
Kıbrıslı Türkler ve Rumlar aynı saflarda çarpışıyor…
Sömürge yönetimi 2. Dünya Savaşı başlayınca Kıbrıslı gençleri Britanya Ordusu’na katılmaya çağırmış ve savaş boyunca 16 binden fazla Kıbrıslı Türk ve Rum orduya yazılarak farklı cephelerde görev yapmıştı. Savaş süresince 374 Kıbrıslı asker hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı, binlercesi esir düştü.
Kıbrıslı Türklerle Rumların 2. Dünya Savaşı’nda Britanya ordusu saflarında birlikte savaştıkları Türkiye’de pek bilinmiyor. Savaş 1939’un Eylül ayında patlak verince İngiliz Vali William Battershill, genç Kıbrıslıları Britanya Ordusu’na katılmaya çağırmıştı. Resmî kayıtlara göre savaş süresince 16 bin 642 Kıbrıslı orduya yazıldı. Bu kişilerden kaçının Kıbrıslı Türk, kaçının Rum olduğuna dair malumat yok, ama bu dönemde orduya yazılan ilk Kıbrıslının Lefkoşa’dan Nevzat Halil olduğu biliniyor.
1939’da Britanya Ordusu’na yazılan ve ertesi yıl Yunanistan cephesine gönderildikten 1 ay sonra esir düşüp 1945’e kadar toplama kamplarında kalan Fikret Demirağ’ın Şu Müthiş Savaş Yılları kitabı, konuyla ilgili Türkçe yayımlanmış tek anı kitabı (Galeri Kültür Yayınları, 1999).
Kıbrıslılar başlangıçta daha çok ekonomik sebeplerle Britanya ordusuna katıldılar. İşsizliğin kol gezdiği bir zamanda İngilizler çok iyi olanaklar sunuyordu. Maaşlar çok iyiydi. Yaralanma ya da hastalık durumunda ordudan ayrılacaklar ve ölecek olanların eşlerine ya da bir başka yakınlarına emekli maaşı bağlanacaktı. Askerliğe yazılmaya rağbet olmayan bazı bölgelerde İngilizlerin kömür madenlerinde üretime ara vermesi de kimilerini mecburen orduya katılmak zorunda bırakmıştı.
Orduya katılanların yaklaşık 3’te 1’i olan 5 bin 155 kişi ise bu kararı 1940’ta İtalya Yunanistan’ı işgal ettikten sonra vermişti. İngilizlerin Kıbrıs’taki orduya çağrı afişleri de değişiyordu: “Yunanistan’ın özgürlüğü ve kendi özgürlüğünüz için savaşmak üzere Britanya Ordusu’na katılın!” İngilizler bu değişikliği Rumları cezbetmek için yapmıştı ama “Hep Rumlar asker olup savaşı kazanırlarsa, dönüşte ‘savaşan bizdik’ deyip İngiliz’den Ada’yı isterler” kaygısı nedeniyle Kıbrıslı Türkler de gençleri asker olmaya teşvik ediyordu.
Haziran 1943’te komünist AKEL’in Nazilere ve faşistlere karşı savaş çağrısından sonra da orduya katılım arttı.
Fransa, Doğu Afrika, Yunanistan, Girit, Suriye ve İtalya’daki pek çok cepheye gönderilen Kıbrıs Alayı’nda katır sürücüleri, genel ulaşım ekipleri, çıkarma ekipleri, 1 piyade birliği ve 1 mühendis birliği vardı.
Savaş boyunca, bugün mezarları 23 farklı ülkede bulunan 374 Kıbrıslı asker hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı, binlercesi esir düştü. Yalnızca Nisan 1941’de Yunanistan’da 2.500 Kıbrıslı esir düşmüştü. Almanya, Belçika, Çekoslovakya, Yugoslavya ve İtalya’daki toplama kamplarına götürülen esirlerden sağ kalabilenler ancak savaşın sonunda özgürlüklerine kavuştular.
Britanya Ordusu’na bağlı Kıbrıs Alayı’ndaki Kıbrıslı Türkler ve Rumlar, Mısır’da. (Ulus Irkad Arşivi)
2. Abdülhamid’in Kıbrıs’ın yönetimini 1878’de İngilizlere devreden antlaşmanın üzerine eklettiği “Hukuk-ı Şahane’me asla halel gelmemek şartıyla tasdik ederim” cümlesi, kimileri tarafından Kıbrıs’ın Osmanlı döneminde kaybedilmediğinin ıspatı sayılıyor. Oysa belgeler ve uygulamalar, bunun bir masaldan ibaret olduğunu kanıtlıyor.
Osmanlı Devleti’nin yenilgiyle ayrıldığı 93 Harbi (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı) sonrasında imzalanan Ayastefanos Antlaşması, yıkıcı sonuçlar doğurmuştu. Rusya’nın Anadolu’ya yönelik askerî müdahalesine karşı Osmanlı-İngiliz ittifakını sağlamak üzere, Kıbrıs’ın yönetimi 4 Haziran 1878 tarihli 2 maddelik antlaşmayla, “geçici” kaydı düşülerek İngiltere’ye terkedildi. İngiltere aksi durumda Berlin Kongresi’nde Osmanlı Devleti’ni savunamayacağı ve Bismark’ın Yunanistan’a verilmesini istediği bölgelere itiraz edemeyeceği tehdidini savurmuştu.
Osmanlı Devleti, antlaşmanın çok aceleye getirildiği gerekçesiyle, daha ayrıntılı bazı hususları içeren 6 maddelik ilave bir metni de 1 Temmuz’da imzaladı. Bu 2 antlaşma sırasında Berlin Kongresi başlamış ve 13 Temmuz 1878’de Ayastefanos Antlaşması’nı yürürlükten kaldıran Berlin Antlaşması da imzalanmıştır.
Sultan 2. Abdülhamid, Kıbrıs’ın yönetimini İngilizlere bırakan antlaşmayı imzaladıktan sonra, antlaşma metninin üzerine “Hukuk-ı Şahane’me asla halel gelmemek şartıyla muahedeyi tasdik ederim” cümlesini ekletmişti (üstte). 1877-1880 arasında İstanbul’da görevli İngiliz Elçisi Austen Henry Layard (1817-1894), Kıbrıs’ın ülkesine devredilmesi sürecinde önemli rol oynadı.
Sultan 2. Abdülhamid’in 4 Haziran’daki antlaşma imzalandıktan sonra, o sırada İstanbul’da görevli İngiliz Elçisi Layard aracılığıyla İngiltere’den ricası ve kabulü ile, 1 Temmuz antlaşmasının üzerine yazılan “Hukuk-ı Şahane’me asla halel gelmemek şartıyla muahedeyi tasdik ederim” cümlesi; son yıllarda gelişen “tarihe ideolojik bakış anlayışı” çerçevesinde “ikonik” bir cümle hâline getirildi. Kıbrıs gibi önemli bir vatan toprağı, o zamana kadar görülmemiş bir şekilde, deniziyle, karasıyla, içinde yaşayan halkıyla bir başka ülkeye devredilmişti! Ancak bu cümle sayesinde, her ne kadar devredilmiş olsa da Osmanlıların elinden hiçbir zaman çıkmamış sayılır oldu! Hatta 1923’te Lozan’da, sanki bizimmiş gibi İngilizlere peşkeş çekildiği iddia edildi. Bu “2. Abdülhamid yanlısı” çevreler, 1959 tarihli Zürih ve Londra Antlaşmaları’nda Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun Türkiye’yi garantör ülke olarak kabul ettirebilmesinin de o cümle sayesinde mümkün olduğunu ifade ettiler!
Kıbrıs’ı İngilizlere devrettiğimiz İttifak Antlaşması’ndan hemen sonra imzalanan Berlin Antlaşması ile Bosna-Hersek ve Bulgaristan’ın elden gitmesi ve 1881’de Tunus’un Fransızlar, 1882’de Mısır’ın yine İngilizler tarafından işgal edilmesi konusunda ise ortalıkta derin bir sessizlik var nedense. Bu kayıplara dair anlaşma metinlerinde, belli ki 2. Abdülhamid’in “Hukuk-ı Şahane’me asla halel gelmemek…” kalıbıyla başlayan bir cümlesi yok!
Oysa elimizdeki belgelere dayanarak, Kıbrıs’ın İngilizlere devri hadisesinde anlatılan-yazılanların büyük bir masaldan ibaret olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz. 2. Abdülhamid’in hatt-ı hümayununu yazmaktaki maksadının ne olduğu, bizzat kendi kalemiyle Kraliçe Victoria’ya yazdığı mektubun müsveddesinden anlaşılmaktadır. Ayrıca Osmanlı Hariciyesi’nin İngiltere’yle yaptığı diplomatik temaslarda hatt-ı hümayundan ne anlaşılması gerektiği belirtilmiştir. Bunların hiçbirinde Kıbrıs’ın terkedilmesindeki zafiyetin giderildiğini, Osmanlıların Ada’da kağıt üstünde mevcut hükümranlık haklarının pratikte sürdüğünü iddia edemeyiz.
2. Abdülhamid ve Osmanlı Hariciye erkânının Kıbrıs’ın devrinden sonraki hamlelerinde, “hukuk-ı şahane” kavramının padişahın Ada’daki hususi mülkü olan hassa çiftlikleriyle sınırlı olduğu ortadadır. Alelacele gönderilen harita mühendislerince çiftliklerin sınırlarını belirleyen haritalar çizilmeye çalışılmış; İngilizler de bu faaliyetleri Ada’nın devrinden sonra yapılan münazaalı işlemler olması nedeniyle dikkate almamış ve bildiklerini okumaya, Kıbrıs üzerindeki tahakkümlerini sürdürmeye devam etmişlerdir.
Esasında 2. Abdülhamid’in Sadık ve Safvet Paşa’ların baskısıyla gündeme gelen antlaşmayı tasdik etmeye pek niyeti olmadığını, 23 Mayıs-15 Ağustos 1878 arasındaki gelişmelere baktığımızda apaçık görüyoruz. İngilizler tarafından yapılan teklifleri asla tek başına kabul etmemiş, sorumluluğu tek başına yüklenmemiş, Meclis-i Vükela üyelerinin fikirlerini tek tek yazılı olarak almıştır. Kendisi, Ada’nın devredilmesine muhalif olan Osmanlı devlet adamlarının azlığı karşısında, Ayastefanos Antlaşması’nın yıkıcı maddeleri yanında bir çıkış yolu bulamamanın çaresizliği içindedir. “Denize düşen yılana sarılır” deyimi, durumu tam olarak özetler. Hem önceki çeyrek asrın tahribatı hem tahta çıktığından itibaren yaptığı hatalar hem de rical-i devletin ve askerî erkânın yanlışları bu yıkımı meydana getirmiştir. O da bu umutsuz ortamda alelacele imzalanan antlaşmanın tüm sorumluluğunun üzerine yıkılmasından, hanedanına ve milletine karşı mahcup olmaktan çok tedirgindir. Bu maksatla bulabildiği tek çıkış yolu, imzalanan ama henüz padişah tarafından tasdik edilmeyen antlaşma üzerine “Hukuk-ı Şahaneme asla halel gelmemek şartıyla muahedeyi tasdik ederim” cümlesinin yazılabilmesidir. Bunu kabul ettirebilmek için kendi eliyle Kraliçe Victoria’ya bir mektup kaleme alır.
Günümüzde orijinali mevcut olmayan bu mektubun, Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı’nda sadece fotoğrafı vardır. Açılımı, “Sadaret Divan-ı Hümayun Name-i Hümayun Fonu” olan “A.}DVN.NMH” kodunun 36. dosyasındadır. Buradaki belge grubunda 6 numaralı gömlekteki zarf içinde, 31 Mart Hadisesi (13 Nisan 1909) sonrasında Hareket Ordusu tarafından 2. Abdülhamid’in Yıldız Arşivi’nde bulunup Hazine-i Evrak’a teslim edilen belgeler vardır. Tamamı Kıbrıs’ın İngilizlere devrine dair senet, antlaşma, vükela anketleri ve mazbatalardan ibarettir. Zarf üzerinde orijinal belge sayısının 39 olduğu belirtilmesine karşın, sonradan eklenen yeni yazılı notta 45 belge bulunduğu yazılıdır. Aradaki fark, arşivin eski genel müdürlerinden Midhat Sertoğlu zamanında gömlek içine konulan fotoğraflardan kaynaklanır; bunlar arşive sonradan intikal etmiştir. Midhat Sertoğlu’nun 1970’te TTK’nın 7. Tarih Kongresi’ne sunduğu tebliğde hikayesi anlatılır: Deli Fuat Paşa’nın yeğeni Asaf Tugay, İbret adıyla kitaplaştırdığı jurnalleri 1970’ten önceki bir tarihte arşive bağışlamıştır. O sırada, koleksiyonunda bulunan 2. Abdülhamid’in elyazısıyla Kraliçe Victoria’ya yazdığı mektup suretiyle, antlaşmanın üzerine yazılan “hukuk-ı şahane…” hatt-ı hümayunlarının taslaklarını da Kuleli Askerî Lisesi tarih öğretmenlerinden Emekli Albay Sırrı Üçer’e (Sertoğlu’na göre Uçer) hediye etmiştir. Sırrı Üçer, Sertoğlu’na belgelerin fotoğraf suretlerini alma izni vermiş ve bunlar o sayede arşive intikal etmiştir. Orijinallerinin günümüzde nerede olduklarına dair maalesef bilgimiz yoktur.
Açıkta bekleyen gemilerden bindikleri sandallarla Kıbrıs’ın güneydoğusundaki Larnaka sahillerine yanaşan Britanya askerleri (The Graphic, 17 Ağustos 1878).
Midhat Sertoğlu, 2. Abdülhamid’in elyazısı olduğundan şüphe etmediği mektup müsveddesinin Kraliçe Victoria’ya gönderilip gönderilmediğinden emin olamamıştır. Osmanlı Arşivi’nde bunun gönderildiğine dair bir kayıt olmadığı gibi, İngiliz arşivlerinde de bulunamadığını söylemektedir. Biz bu bilginin üzerine yeni bir not ekleyemiyoruz; ancak “BOA.YEE. 7/10” numarada bulunan ve Sefir Layard’ın tercümanı Sandison tarafından gelen 8 Ağustos 1878 tarihli bir layihanın hem önüne hem de arkasına 2. Abdülhamid’in ağzından yazılan bir not bulunmaktadır. Burada, padişahın elyazısıyla yazılan aslının Esvapçıbaşı İsmet Bey eliyle 14 Ağustos 1878’de İngiliz elçiliğine teslim edildiği kayıtlıdır. Muhtemeldir ki 2. Abdülhamid muahede üzerine yazılmasını istediği “Hukuk-ı Şahane…” şerhinin elçilikle halledilebileceğini anladıktan sonra Kraliçe Victoria’ya göndermek üzere hazırladığı müsveddenin aslını göndermemiştir. Ancak bu durumda da, mektup müsveddesinin bulunması gerektiği Yıldız Arşivi’nden devredilen 39 belgelik zarf muhtevasından veya Kıbrıs’la ilgili diğer fonlardan nasıl ayrı düştüğünü ve Asaf Tugay’ın eline nasıl geçtiğini izah edemiyoruz. Belgenin, Asaf Tugay’ın 2. Meşrutiyet sonrasında bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez kampüsü olan zamanın Harbiye Nezareti bahçesinde jurnalleri yakmakla görevli komisyonun üyesiyken elde ettiği jurnaller arasından çıkmış olması muhtemeldir. Sertoğlu Yıllarboyu Tarih dergisinin Temmuz 1979 tarihli 7. sayısında aynı mektubu neşretmişse de yeni bir bilgi eklememiştir.
Bazı kelimelerde imla hatalarıyla ve akıcı olmayan tedirgin bir üslupla yazılmış bu mektupla Kraliçe Victoria’nın dostluğuna teşekkür eden 2. Abdülhamid, daha sonra elçilikle halledeceği “hukuk-ı şahane…” cümlesinin antlaşmanın üzerine yazılmasını; hanedanı ve milleti karşısında müşkül vaziyette bırakılmamasını rica etmektedir.
İngilizlere geçici terkin başladığı 1878’den, ilhak edildiği 1914’e kadar Kıbrıs’ın hukuken Osmanlı toprağı sayılmaya devam edilmesi “menfaatçi” İngiliz politikalarının bir sonucudur. Bu süreçte Kıbrıs’ta kanun yapma, hukukun tesisi, vergi toplama, askere alma, para basma gibi bir devletin bağımsızlık alametlerinden olan faaliyetlerin hiçbirinde Osmanlı Devleti yetki sahibi olmamıştır. Sadece Ada’daki Türk halkının dinî cemaat ve evkaf işleriyle ilgili hususlarda yetki sahibi kılınmış, ancak bu yetkisini de çoğu zaman İngilizlerin politik manevraları sebebiyle kullanamamıştır. Antlaşmanın imzalanmasından kısa süre sonra 14 Ağustos 1878’de Kraliçe Victoria adına mahkemeler tesis edilerek, İngilizlerin kanun ve mukavele yapma hukuku kabul edilmiştir. Ada’nın Müslüman ahalisinin evlilik, boşanma, miras hukuku gibi şer’i işlerde kadı mahkemelerine müracaatı haricinde, tümüyle İngiliz mahkemelerinde yargılanmasının yolu açılmıştır. Osmanlı Hariciyesi’nin sefirlerinden Rumbeyoğlu Fahrettin (Lozan’dan sonra 150’likler kategorisinde yurtdışına sürülenlerden) ile Mehmed Nabi’nin Hariciye Nezareti namına hazırladığı Kıbrıs Meselesi adlı kitapta bu husus için “İşbu mukavele ile zât-ı Hazret-i Padişahî, cezirenin işgali müddetince hukuk-ı hükümrânisini İngiltere Kraliyetine tevdi etmiş oluyor” hükmü verilerek İngiliz tezi kabul edilmiştir.
İngilizlerin Ada’ya atadığı ilk Kıbrıs Yüksek Komiseri olan Garnet Wolseley bir dinî bayram günü, Müslüman din adamlarını konağında ağırlıyor (The Graphic, 17 Ağustos 1878).
Aslında “hukuk-ı şahane…” metaforu, dezenformasyon örneği olarak ilk kez Ahmed Cevdet Paşa tarafından sıcağı sıcağına ortaya konulmuştur. Antlaşma yürürlüğe girdikten bir süre sonra, antlaşma metnindeki bağlayıcılıktan kurtulmak adına, Layard’ın ıslak imzalı metni Sava Paşa ve Karateodori Paşa’dan geri almaya çalıştığını ancak başaramadığını yazar. “Herhangi bir antlaşmanın ıslak imzalı metninin imzacı ülke tarafından geri alınması ne demektir? Örneği var mıdır? Layard, imzalı metni alabilseydi antlaşma geçersiz mi olacaktı?” sorularını cevaplamanın Cevdet Paşa açısından bir önemi yoktur (BOA.YEE. 39/6).
Bugün kamuoyunda ,Kıbrıs’ın İngilizlere kiralandığına dair de yanlış bir kanaat vardır. Aslında Ada’nın vergi hasılatından idari, mülki ve imar masrafları düşüldükten sonra kalan paradan yıllık 90 bin küsur Liralık bir meblağın Osmanlı Hazinesi’ne ödenmesi öngörülmüştü. Sonrasında bu para da gelmemiş ve Hariciye Nazırı Karateodori Paşa ile Layard arasında 3 Şubat 1879’da imzalanan ek antlaşmaya göre her türlü emlak-ı hümayun, tapu, vergi ve harç hasılatından yıllık 5.000 poundluk maktu bir vergi verilmesi kararlaştırılmıştı. Bu para da hiçbir zaman Osmanlı maliyesine intikal etmedi; çünkü Osmanlı Devleti’nin 1855’te İngiltere’den aldığı kredinin taksit ödemelerine mahsup edildi.
Londra’da yayımlanan The Graphic dergisi, 17 Ağustos 1878 tarihli sayısının kapağını İngilizlerin yönetimini 1 ay önce devraldığı Kıbrıs’a ayırmış.
İslâm dünyasında geleneksel egemenlik unsuru olan Cuma hutbelerinde padişahın adının zikredilmesine, yani 2. Abdülhamid adına hutbe okutulmaya devam edilmesine bakarak da Kıbrıs’ta Osmanlı hükümranlığının sürdüğünü söyleyemeyiz. Tam anlamıyla bir İngiliz sömürgesi olan Hindistan’da 2. Abdülhamid adına hutbe okutulmuş; savaştaki Osmanlı Devleti’ne yardım toplanmasına İngilizler tarafından itiraz edilmemiş; İngiliz politikalarını benimseyen “uyumlu İslâmi cemaatler”in gelişmesi desteklenmiştir. Kıbrıs’ta da eşzamanlı olarak hoca veya din adamı kimliğine bakılmadan İngiliz muhiplerini belirlemişler ve onlarla birlikte çalışmışlardır. Aynı yıllarda 2. Abdülhamid’in “Britanya Şeyhülislamı” unvanıyla İngiltere’ye tayin ettiği Abdullah Quilliam’ın padişahı halife olarak tanıyıp, İngiliz politikasına aykırı görüşler belirtmesine de İngiliz hükümeti bir şey dememiştir.
Anlaşılan odur ki, İngilizlerin politikalarını sekteye uğratacak sonuçlar doğuracağı kesin olan eylemlere yol açmadığı sürece, kişilerin veya toplulukların hayatlarında İslâmi ilkelerle donanıp-yaşamaları onlar için sorun olmamıştır. Yine de Müslümanların tamamen özgür bırakılmadıklarını, serbestliklerinin sınırlandığını söylemeliyiz. Kıbrıs özelinde de aynı durum geçerlidir. Osmanlıların geleneksel olarak gayrimüslimlere sağladığı cemaat hukukunu Kıbrıs’ın Ortodoks Rumları için geçerli sayan İngilizler; Ada’nın Müslüman Türklerine ve kurumlarına karşı olabildiğince kısıtlayıcı kurallar, yöntemler geliştirip uygulamışlardır. Kıbrıs’ın 1878-1914 arasındaki “yönetimin geçici olarak devri” statüsü zamanlarında bile Ada Türklerinin adım adım İngiliz boyunduruğuna girmelerine karşı, elinin imkanı kıt olan Osmanlı Devleti’nin uzaktan bakmakla yetindiği bir gerçektir.
Berlin Kongresi’nin sonuçlarından biri olarak Bulgaristan’ın bir kısmının prenslik ve kalanının Şarki Rumeli Vilayeti adıyla ikiye bölünmesinden sonra; bu coğrafyadaki Müslümanların başına gelenler de Kıbrıs Türklerinden farklı değildir. Vakıfları, dinî ve eğitim kurumları küçük ama etkili operasyonlarla Bulgaristan Türklerinin elinden adım adım nasıl alındıysa; Kıbrıs’taki Müslüman Türklerin asırlar boyunca ortaya konulmuş maddi ve kültürel varlıkları da benzer şekilde operasyonlara kurban gitmiştir. Bütün bu hadiseler sırasında, 2. Abdülhamid’in hüküm sürdüğü 30 yıl boyunca antlaşmanın üzerine koydurduğu “Hukuk-ı Şahane…” şerhinin esamesi okunmamış, bu hiçbir zaman ciddiye alınmamıştır.
1 BELGENİN BELGESİ [15 TEMMUZ 1878]
2. ABDÜLHAMİD’TEN KRALİÇE VICTORIA’YA
‘Milletimin nezdinde beni zor durumda bırakmayın’
“Haşmetlü İngiltere Kraliçesi Hazretlerine,
Taht-ı Osmânî’ye cülûsumdan beri göstermiş oldukları muavenetinden müteşekkir olduğumu tarafımdan [b]ilhassa beyan ile bu defaki mübadele olunacak muahedenamelerine unutulmuş olan iki üç kelimelerin bâlâsına dercini rica ederim. Eğer bu suretle ta’til [tadil demek istiyor] olunmayıp hâl-i aslîsi üzerine ısrar vâkı’ olacak olur ise hânedânımın ve umum milletimin nezdinde beni azîm müşkilâtta bırakmış olacaklarını dahi ilave ederim.
Zannetmem ki memleketimin saadet ve istikbalini temin etmek niyyet-i hâlisasında bulunan bir devlet, hükümdarının hukukunu şerâit-i müteaddide ile tasdik etmeyi vazife addeder. Şu suretle muhlislerini mes’uliyet-i umumiden kurtarıp memnun etmiş olurlar.”
KKTC’de işler ne Ada halkı ne de Türkiye için iyi gitmiyor. 1974 Harekatı’nı kurtuluş olarak gören Kıbrıslı Türklerin beklentileri ne yazık ki gerçekleşmedi. Yıldönümleri, oturup düşünme, muhasebe yapma zamanları. Ortada bir başarı hikayesi olmadığına göre, Ankara ve Lefkoşa 50. yıl vesilesiyle kafa kafaya verip “nerede hata yaptık” diye sorgulamalıdır.
Kıbrıs Barış Harekatı olarak anılan 1974 müdahalesinden bu yana, Ada fiilen 2 bölgeli bir yapıya büründü. Kıbrıs Türk tarafı Ada’nın kuzeyinde ilerideki bir federasyonun Kıbrıs Türk kanadını oluşturmak üzere, 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni (KTFD) kurdu. 15 Kasım 1983’te ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) ilan etti.
KKTC’nin ilanı müzakere masasında siyasi eşitliği pekiştirme amacıyla açıklanırken, kimileri bu hamleyle KTFD anayasasına göre tekrar seçilmesi mümkün olmayan Rauf Denktaş’a ilelebet cumhurbaşkanı seçilmesi olanağı sağlanmasının hedeflendiğini ileri sürdü. Dünya ise KKTC’nin ilanını, Türkiye ve Kıbrıs Türk toplumunun federasyon hedefinden uzaklaşması olarak gördü ve bu devleti tanımaya yanaşmadı; KKTC’ye ciddi ambargolar uygulanmaya başladı.
KKTC ilanından önce imzalanan 1977 Denktaş-Makarios ve 1979 Denktaş-Kiprianu antlaşmaları, Kıbrıs sorununun 2 bölgeli federasyon temelinde çözümlenmesini öngören antlaşmalardı. Altında Denktaş’ın da imzası olan bu antlaşmalara dört elle sarılmalı, bazı ödünleri de göze alarak bunları yaşatmanın yolları aranmalı, KKTC’nin “yasadışı” duruma düşmesine yol açılmamalıydı.
KKTC’nin bağımsızlığını tanıyan, bu ülkede büyükelçi bulunduran ve ondan büyükelçi kabul eden tek ülke durumundaki Türkiye’nin KKTC’yle ilişkisi 2 bağımsız devlet arasındaki ilişkiden çok ve belki de kaçınılmaz olarak bir “vasallık”, yani idare eden-edilen ilişkisi olarak gelişti. Bugün KKTC bağımsız demokrasilere özgü bütün devlet organlarına sahip; ama bu organlar nihai tahlilde Türkiye’nin güdümünde.
Girne sahillerinin plansız yapılaşmayla beton yığınına dönmesi KKTC’nin bu alanda da Türkiye’ye benzediğini gösteriyor.
Kıbrıslılar KKTC’yi idare eder gibi görünse de esas yönetenler Ankara ve Ankara’dan gelen Türkiye vatandaşları. O kadar ki, KKTC’nin ilk döneminde Bakanlar Kurulu toplantılarına T.C. Büyükelçiliğinin müsteşarı da katılır ve kararlarda onayı aranırdı. Bu yöntem uzun bir süredir terkedilmişse de Türkiye’nin karşı olduğu herhangi bir karar almak bugün de mümkün değil.
Güvenlik Kuvvetleri adını taşıyan KKTC ordusuna TSK mensubu bir general komuta ediyor. Polis teşkilatı da İçişleri Bakanı’nın değil, Güvenlik Kuvvetleri komutanının emrinde.
Görünürde bir Maliye Bakanı var; ama devletin maliyesini bir zamanlar Yardım Heyeti olarak bilinen ve adı son dönemde T.C. Lefkoşa Büyükelçiliği Kalkınma ve Ekonomik İşbirliği Ofisi olarak değiştirilen T.C. kurumu yönetiyor. KKTC Merkez Bankası’nın başkanlığını T.C. Merkez Bankası tarafından görevlendirilen bir memur üstlenmiş durumda. Yatırımlar T.C. vatandaşı girişimciler tarafından, T.C. devlet bankalarınca sağlanan kredilerle yapılıyor.
Biz “yavru vatan” demeyi çok seviyoruz; ama kağıt üzerinde bağımsız olmakla birlikte kendinden askerî, siyasi ya da ekonomik açıdan daha güçlü bir ülkenin güdümünde olan ülkelere “uydu devlet” deniyor siyaset biliminde.
KKTC bir kapalı sistem. Kapalı sistemler çürümeye müsait sistemler. KKTC sisteminin tek açık tarafı, sıkıştıkça Türkiye’den kaynak aktarma imkanı. Bu da kapalı sistemi beslemeye, sürdürmeye yarıyor. Yaklaşık 400 bin nüfuslu KKTC’ye bir Cumhurbaşkanlığı Sarayı ve Cumhuriyet Meclisi külliyesi kazandırma girişimi de kapalı sistemi yaşatmaya yönelik, gösterişe yönelik bir hamle.
Kamu yönetimi modeli de kapalılığa hizmet ediyor. Yönetici sınıflara mensup kişilerin çocukları işe alınmada kayırılıyor. Bunlar arasıra uğradıkları devlet dairelerinde kamuya yararlı herhangi bir iş yapmıyor. Kimi bir yandan devletten maaş alırken diğer yandan ileride babasının yerini almak için siyaset yapıyor. Kimi girişimci, kamudan aldığı maaş yanında inşaat işleri, hayvancılık, narenciye yetiştiriciliği yapıyor. Belki bir “kafecik” açıyor. Ada’da bir gelecek göremeyen gençler ise Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu alıp AB’nin sağladığı parasız eğitim gibi olanaklardan yararlanarak Avrupa’ya gidiyor ve dönmüyorlar.
Kıbrıs’ın kuzeyinde 50 yıl önce kurulan Türk devleti hâlâ vergi nasıl toplanır, havayolu şirketi nasıl idare edilir, öğretmen tayini nasıl yapılır, elektrik ücreti nasıl tahsil edilir, suçla nasıl mücadele edilir ve bunlara benzer onlarca sorunun cevabını henüz bulamamış gözükmektedir. Bir eski KKTC Başbakanının “en düzgün kanunlarımız İngilizlerden kalanlar” dediğinin tanığıyım.
Ortalama Kıbrıslı, eğitim ve kültür bakımından ortalama T.C. vatandaşından fersah fersah ileridedir. Çağdaştır, laiktir, demokrattır. Çok farklı siyasi görüşlere sahip insanların ne denli uygarca ilişkiler sürdürebileceği konusunda örnek alınabilecek niteliktedir. İngiliz koloni idaresi döneminde, hiçbir mecburiyet altında değilken Atatürk devrimlerini gönüllü olarak kabul edip uygulamış bir toplumdur Kıbrıs Türk toplumu. Kıbrıs’ı Türkiyeleştirmeye, Kıbrıslıyı da Türkiyelileştirmeye ne gerek vardır ne de kimsenin gücü yeter.
Kıbrıslının başlıca iki şikayeti, Türkiye’nin KKTC ile ilişkilerinde kullandığını söyledikleri tepeden bakan üsluba ve Türkiyeli göçmenlere ilişkindir. “Seni ben kurtardım. Maaşını ben ödüyorum. Nankörlük etme. Sus!” tavrımıza haklı olarak tepkilidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, başbakan olduğu dönemde basının karşısında KKTC Başbakanına “Maaşın kaç?” diye sormuştu. Kıbrıslı bu olayı hiç unutmaz. Siyasilerimiz Kıbrıslıya “besleme” de der zaman zaman. Kıbrıslı onu da unutmaz. Kıbrıs Türkü T.C. ile ilişkilerin eşitlik ve karşılıklı saygı temelinde yürütülmesini arzular; buyurucu ve küçük düşürücü tavırlardan yakınır.
Rauf Denktaş ve Turgut Özal, 1990’ların başında bir görüşmede. Özal’ın liderliğindeki ANAP 6 Kasım 1983 seçimlerini kazandıktan 10 gün geçmeden KKTC kurulmuş, Özal seneler sonra “Başbakan olunca KKTC’yi kucağımda buldum” demişti.
Türkiye’nin Kıbrıs’taki Türk-Rum oranını muhafaza etmek, hatta bu oranı Türkler lehine arttırmak için Kıbrıs’a kontrolsüz bir şekilde ihraç ettiği nüfus, bugün Kıbrıslı Türkleri kendi vatanlarında azınlık haline getirdi. Kıbrıslılar KKTC nüfusunun ancak 3’te 1’ini oluşturuyor ve oransal olarak sürekli azalıyorlar.
Bugün KKTC’de yaşayan insanların çoğunluğu 1974 öncesini yaşamamış, gerçek Kıbrıslıların ortak hafızasını oluşturan tarihe yabancı bir halk. Bu ortamda her iki grup da diğerini ötekileştiriyor. T.C. için KKTC’nin sadece stratejik bir değer taşıdığı, başta siyasi liderlerimiz ve bürokratlarımız için KKTC halkının bir önemi olmadığı algısı, Kıbrıs’ın yerli halkında maalesef geniş ölçüde yerleşmiş gözüküyor.
Türkiye’den gelenlerin niteliği de zamanla değişti. İlk başlarda “orada fırsat var” diye gelenler bugün işinsanı oldular. Pek çok iş alanı Kıbrıslı Türklerin kontrolünden çıktı. Bugün marketlerin de eğlence mekanlarının da çoğu artık Türkiye kökenli işinsanlarının.
Kıbrıslı-Türkiyeli ayrışması ve sosyal uyumsuzluk, Rumlarla bir federasyon çatısı altında birleşmeyi savunan ve bu amaçla Kıbrıslılık kimliğini öne çıkaranların savlarını destekliyor, onları haklı çıkarıyor. Kıbrıs Türkü kimliğinin kaybolmasından, 20 Temmuz’un sağladığı kurtuluşun bugün bir yokoluşa dönüşmesinden endişeli.
1974 ve sonrası, Türkiye’de siyasi istikrarsızlığın dorukta olduğu yıllar. Koalisyon hükümetleri Ada’daki gerçekleri ve sorunları doğru teşhis edememişler ve kendi dünya görüşleri doğrultusunda kısa vadeli politikaları hayata geçirmişler. Bir hükümet KİT kurdururken, bir diğeri vergi cenneti yaratma siyaseti izlemiş; bir ara Kıbrıs Türklerini toptan maaşa bağlama fikri üzerinde durulmuş; diğer bir dönem turizmin öne çıkarılmasına ağırlık verilmiş…
1974’ten beri Türkiye’deki bütün iktidarların Kıbrıs için farklı ekonomik modeller uygulama yoluna gitmeleri ve temel bir stratejiye dayanmayan bölük pörçük politikalar, ticari, ekonomik ve bilimsel akıl yerine siyasi aklın yol gösterdiği yanlış uygulamalar, Ada’da istikrarlı bir ekonomik gelişmenin yakalanmasına engel oluşturmuştur.
KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar ve Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçisi Metin Feyzioğlu bu yılın Nisan ayında, yapımı devam eden KKTC Cumhurbaşkanlığı Sarayı ve Cumhuriyet Meclisi külliyesi inşaatını ziyaret etti.
Birçok ciddi ekonomik düşünce kuruluşunun KKTC’yi ekonomik bakımdan kendine yeterli, sağlıklı ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşturmak için neler yapılması gerektiğini inceleyen ve önerilerde bulunan değerli raporları var. Bu raporlar öncelikle devletin küçültülmesi, kamuda istihdamın sınırlanması ve cari harcamalarının kısılması, özelleştirmenin yaygınlaştırılması, doğru teşvik politikalarıyla rekabet gücü olan sektörlerin desteklenmesi gerektiği konusunda görüş birliği içinde.
Türkiye’den onca nüfus taşınmasına rağmen bugün dahi KKTC’nin nüfusu Eskişehir’in Odunpazarı ilçesinden fazla değil. Madem Kıbrıs bir millî dava, ya kesenin ağzı açılıp Ada’nın kuzeyi bir Hongkong’a, Tayvan’a, Monako’ya dönüştürülmeli ya da Kıbrıslının her alanda önünü açan uygun strateji ve politikalarla Ada’da sağlıklı ve sürdürülebilir bir yapının oluşması sağlanmalıydı.
Bunların ikisi de yapılmadı ve Kuzey Kıbrıs’ta bir Türk devletinin kurulduğu tarihten bu yana geçen 50 yıl içinde, gerek Ankara’daki gerek Lefkoşa’daki yönetimler -bugünkü statükonun geçici olduğu inancıyla olsa gerek- siyasette de ekonomide de günü kurtarmaya yönelik, palyatif tedbirlerle idare-i maslahat ettiler.
Yıldönümleri, oturup düşünme-muhasebe yapma zamanlarıdır. Ortada bir başarı hikayesi olmadığına göre, Ankara ve Lefkoşa bu 50. yıldönümü vesilesiyle kafa kafaya verip nerede hata yaptık diye sorgulamalıdır.
1977’de Kıbrıs sorununun 2 bölgeli federasyon temelinde çözümlenmesini öngören anlaşmayı imzalayan Rauf Denktaş ve Makarios. Ortadaki kişi 1972 ve 1982 yılları arasında 2 kez Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri olan Kurt Waldheim.
Kızılırmak havzasındaki kentlerde, görkemli eserleri hayranlıkla seyrederiz. Bunlar bir şahsın adını taşır, ama bizim için bu isim artık yapının adı olmuştur. Pervâne’nin, Torumtay’ın, Sahip Ata’nın kim olduğu üzerinde durmayız.
Kapadokya’daki gezi balonlarını herkes bilir. Sabahın erken saatlerindeki sohbetler de pek tatlıdır. İşte böyle bir anda, Kayseri’ye gideceğimizi söyleyen bir arkadaşıma, diğer turist “ama orada hiçbir şey yok ki” demiş. Bu ifade Kızılırmak Havzası’nı kendi bağlamında tanımadığımızı, zenginliklerini de tanıtamadığımızı göstermektedir.
Sivas’ın doğusunda doğan ve Bafra’dan Karadeniz’e dökülen Kızılırmak’ın batıya doğru uzanan bir karnı vardır. Nehirlerin karnı diye sözünü ettiğim bu alanlar aslında iki nehir arası anlamındaki “mesopotamya”lara benzer. Ayrıca Kızılırmak’ın bir de Yeşilırmak’la oluşturduğu ikinci bir “mesopotamya” daha vardır. Anadolu tarihinde İstanbul ve Boğazlar merkezli olmayan siyasi oluşumlar, bu Kızılırmak mesopotamyasını kendilerine merkez edinmişlerdi. Hititlerden kalan Hattuşa (Boğazköy, şimdi Boğazkale), Alacahöyük Kültepe hep bu bölgededir. Bu yöre, Anadolu’ya gelen atalarımızın da ilk yerleşim alanlarından biriydi.
Kuzeyden güneye doğru gidersek, Yeşilırmak kıyılarındaki Amasya, Tokat, Kızılırmak yakınındaki Kayseri, Nevşehir, Avanos, Kırşehir, Ankara çevresi (Keskin, Kalecik) gibi yerleşimlerin hep burada olduğunu görürüz. Bugün bu kentlere gittiğimizde, görkemli sanat eserlerini hayranlıkla seyrederiz. Bunlara Selçuklu devri yapıları diye bakarız. Bu sanat eserleri genellikle bir şahsın adını taşırlar, ama bizim için onlar artık şahıs adı değil, yapının adı olmuşlardır. İlgili isek yapının özellikleri hakkında bilgi sahibi olmak isteriz. Ama yapı onun adını taşısa bile yaptıranı merak etmeyiz. Hele yapan Sinan dışında biriyse, aklımıza bile gelmez.
Şimdi abideleri değil de ismini taşıdıkları kişileri düşünecek olursak: Amasya’daki Gökmedrese (yaptıran S. Torumtay) ile Kırşehir’deki Caca Bey, Konya’daki Mevlana, Sahip Ata ile aynı zamanda yaşamışlardır. Bugün Tokat müzesi olan Tokat Gökmedresesi de yukarıda adları sayılan kişilerle hayatı en çok kesişen şahıs tarafından yaptırılmıştır. Bu şahsın adı Muinüddin Süleyman Pervâne’dir ve genellikle Pervâne olarak bilinir. Hükümdarın etrafında pervane olmaktan gelen bu unvanı, Muinüddin Süleyman kendi şahsı ile özleştirmiştir; o 1262-1277 yılları arasında Anadolu Selçuklu dünyasının en güçlü kişisi idi.
Selçuklular Kösedağ Savaşı’nda (1243) yenildikten sonra, Moğol hakimiyetini tanımışlardı. Pervane’nin babası hemen koşturmuş ve Moğol kumandanı ile anlaşmıştı. O dönemde anlaşma demek külliyetli miktarda hediyeler, pişkeş ve senelik vergi takdim etmek demekti. Bu anlaşma oğlunun da işine yaramış ve Moğollarla iyi geçinmek suretiyle o da devlet hizmetinde yerini almıştı. Hatta 1243’ten sonra ilk on yılda ortaya çıkan güçlükleri, dirayeti ile yenmekte başarılı olan Celaleddin Karatay’ın (Karatay Medresesi 1251, şimdi müze) naiplik yaptığı zamanlarda, Pervane 25-30 yaşındayken Erzincan kumandanlığı için Seyfeddin Torumtay (Amasya Gökmedrese Camii, Torumtay türbesi 1267) ile mücadeleye girişmişti.
Aslen Rum olan, Müslüman kimliğiyle vakıflarda bulunan Celaleddin Karatay’ın ölümünden (1254) altı-yedi yıl sonra, Pervâne, Selçuklu tahtına kimin oturacağına karar veren kişi olmuştu. Birçokları gibi, o da İranlı bir aileden geliyordu. Onunla yıldızları her zaman barışmayan Sahip Ata (Sivas Gökmedrese, Konya Sahip Ata Hangâhı ve Türbesi) Fahreddin Ali ise Rumlu (Anadolulu) idi. Kısacası sadece binalara değil de onları yaptıranlara, birbirleriyle ilişkilerine baktığımız zaman, Anadolu’yu yurt edinmiş ve abidevi sanat eserleri bırakmış bu devlet adamlarının farklı kökenlerden geldiklerini, İlhanlıların hizmetindeyken 1243-1277 arasında bu eserleri yaptırmış olduklarını öğrenebilir ve bunların neden Kızılırmak havzasında olduklarını anlayabilirdik.
Acaba binaları yaptıran bu şahısları bilmemiz-öğrenmemiz, yurdumuzun bu müstesna eserlerini gerçekten benimsememize ve önemsememize yardım eder mi idi?
(ntv tarih Haziran 2011 sayısında yayımlanmıştır.)
“Karşı, karşılık, mukabil, rağmen ve karşın” edatları (ilgeç), “karşılık, karşılaştırma, zıtlık” ilişkisi kuran sözcükler. “Buna karşılık” dediğimizde bir zıtlığa işaret ederiz; zıtlar arasında bir neden-sonuç ilişkisi yoktur. ‘Buna karşın’da ise yine bir zıtlığa işaret edilmekle birlikte, söz konusu olan, zıtlardan birinin gerektirdiği sonucu diğerinde bulamamış olmaktır.”
Bilimsel eserlerde ve medyada “buna karşılık/ buna karşın” kalıpları en çok karıştırılan ifadelerin başında geliyor. Örneğin, bir haber bülteninde, “depremlerin üzerinden 15 ay geçti, buna karşılık bölgede barınma sorunu giderilemedi” deniyordu. Oysa haberi kaleme alanların, bu cümlede “karşılık” sözcüğü yerine, “rağmen” anlamına gelen “karşın” sözcüğünü kullanmaları gerekiyordu.
“Karşı, karşılık, mukabil, rağmen ve karşın” edatlarını (ilgeç) “karşılık, karşılaştırma, zıtlık” ilişkisi kuran sözcükler olarak sayabiliriz. “Karşı” sözcüğü görevleri bakımından oldukça geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. İsim türünde, bir şeyin önünün, asıl alınan yüzünün ilerisi anlamına gelir. “Karşıda ip atlayan kızlar çok mutlu görünüyorlar” cümlesinde olduğu gibi. Yol, deniz, ırmak vb’nin öteki kıyısı veya yanı için de “karşı” kullanılır: “Karşıya geçecek taksi bulamadım.” Yine isim göreviyle ön, kat, huzur anlamını vermek için de “karşı” sözcüğüne başvururuz: “Rektörün karşısında buldular kendilerini.” Sıfat göreviyle “karşı” sözcüğü, bulunulan yere göre önde, ileride olma olarak da karşımıza çıkar: “Karşı adadan buzuki sesleri geliyor.” Karşı sözcüğü, karşıt (zıt), muhalif olarak da sıfatlaşır: “Mecliste karşı parti milletvekillerinin protestoları duyuldu.” Edat (ilgeç) göreviyle (-a/-e karşı) anlamında “karşı” sözcüğünü kullandığımız da olur: “Boğaziçi’ne karşı kahvesini yudumladı.” Hakkında, için, ilgili olarak anlamlarında yine edat olarak karşımıza çıkar: “Arkadaşına karşı saygısı kalmamıştı.” “Babam sabaha karşı işten geldi” örneğinde olduğu gibi, doğru, yakın, sularında anlamlarında da “karşı” sözcüğü kullanılır. Zarf (belirteç) olarak da karşı çıkmak, karşı durmak, karşı gelmek diye kullanırız.
“Karşılık” sözcüğü ise, isim göreviyle bir dildeki bir sözü başka bir dilde aynı anlamda karşılayan söz; verilen yanıt anlamında kullanıldığı gibi, bir şey alınırken karşı tarafa verilen başka şey; bir iş için ayrılmış para yerine de geçer. Yine günümüzde pek sık duymadığımız “rağmen” sözcüğü “karşın” anlamına geliyor. Genç kuşaklar günümüzde “rağmen” yerine “karşın” edatını tercih ediyor. Birbirine karıştırılan “buna karşılık/buna karşın”ın anlam farkı üzerine çevirmen ve yazar Necmiye Alpay’ın şu önemli gözlemine kulak verelim: “Buna karşılık” dediğimizde bir zıtlığa işaret ederiz; zıtlar arasında bir neden-sonuç ilişkisi yoktur. ‘Buna karşın’da ise yine bir zıtlığa işaret edilmekle birlikte, söz konusu olan, zıtlardan birinin gerektirdiği sonucu diğerinde bulamamış olmaktır. Başka bir deyişle, arada neden-sonuç ilişkisi bulunur.”
Ece Ayhan’ın “Ala ala hey” şiiriyle yazıyı bitirelim:
“… Ala ala hey! Artık şarkı olacak / Şiirin döndermesine genç hallaçlar ve / Kuşbakışlı çocuklar karşılık veriyorlar / Salarak gürlüklerine göğün uçurtmalar, hurra!”
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ından örnekler
▶ “Kimsenin ona ‘karşı’ olmadığını söyledim.”
▶ “… bununla övündüğünü ileri sürerdi ben ‘karşılık’ vermezdim.”
▶ “… bu sevgi gösterisine sağ eliyle mukabele ediyor, ‘mukabil’ hücuma geçtik şimdi bastırıyoruz.”
▶ “Böylece Türkiye, bir makine mühendisi kaybetmesine ‘karşın’ (üniversiteyi bitiremedi), gerçek ve verimli (otuz dört devrim yapmıştır) bir devrimci kazandı.”
Anadolu, Rumeli ve Güney Kafkasya Türkçesinde Orta Asya’ya özgü kubbeli kağan konutlarının adı (ordu) mimari alandan askerî alana kayarken, bunlara “otağ” denmeye başlanır. Türklerin “oda” kelimesini bugünkü anlamıyla kullanması ise 16. yüzyılın ilk yarısındadır. Aynı değişimi Macarcanın “oda” anlamlı sözcüğü “szoba”da (soba) görürüz.
Yazıtlar dönemi Türkçesinde kağanlık konut ve karargahlarına “otağ” değil, “ordu” denirdi. Kaşgarlı Mahmut “ordu” için “kasabatu’l-melik” (hükümdar başkenti) tanımı yaparken, sözcüğün çeşitli zaman ve mekanlarda yaşadığı ilk anlam değişmesini de gösterir. Nitekim Hazar Denizi’nin batısına yerleşen Türklerde “ordu”, hükümdar ve hanedan üyelerinin konutundan ziyade, içindekilerle birlikte bu mekanı korumakla mükellef silahlı kuvvetler manası kazanarak ilk anlamından hayli uzaklaşır. Hazar’ın doğusunda kalan Türk dilli topluluklarda ise “ordu”, bir yandan arkaik anlamını (saray) korur, öte yandan anlam dünyasını “bilim-kültür merkezi”ne doğru genişletir.
Anadolu, Rumeli ve Güney Kafkasya Türkçesinde Orta Asya’ya özgü kubbeli kağan konutlarının adı (ordu) mimari alandan askerî alana kayarken, bu konutlara artık “otağ” denmeye başlanır. Özgün anlamı “küçük ve geçici barınak” olan “otağ”, Orta Asya lehçelerinin çoğunda “derme çatma kulübe” (Kırgız); geçici çoban barınağı (Uygur); erkeğin baba evinden ayrılıp kurduğu yuva (Kazak) anlamlarıyla yaşar. “Otağ”ın üst düzey devlet adamlarının büyük ve gösterişli çadırları için kullanımı ise 14. yüzyıldan itibaren Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasına özgüdür.
Filippo Argenti’nin 1533’te yazdığı Regola del Parlare Turcho (Türkçe Konuşma Kuralları) adlı eserinden hareketle Milan Adamovic’in yazdığı 16. Yüzyıl Türkçesi (TDK, 2009).
Yine 14. yüzyılda bu sözcük bir dizi ses değişimine uğrayarak Anadolu’da “oda” biçimini alır; ancak “oda”nın bu tarihte henüz konutun mutfak, banyo gibi bölümleri için kullanılmadığı kesindir. Bunun en önemli kanıtı, Süheyl ü Nevbahar (1350) adlı Farsçadan Türkçeye tercüme edilen mesnevide Arapça “hücre”nin oda, “oda” kelimesinin ise “köşk” anlamıyla geçmesidir. Türklerin Orta Asya tipi bölmesiz keçe çadırdan, içinde bölmeleri olan konutlara ne zaman geçtiklerini veya “oda” sözcüğünü bu bölmeler için ne zaman kullandıklarını Arap harfli metinlerden anlamak kolay değildir. Bunun için en güvenilir kaynaklar, Batılıların yazdığı Latin harfli Türkçe gramer kitapları ve sözlüklerdir. Bu tür eserlerin en eski ve yetkini İstanbul Floransa Konsolosluğu’nda elçilik sekreteri olan Filippo Argenti’nin Regola del Parlare Turcho (Türkçe Konuşma Kuralları, 1533) adlı eseridir. Toplam 645 yaprağın 570’i İtalyanca-Türkçe sözlük olan bu eserde “oda” için “chamera”, “otağ” için ise “il padiglone del signore” (bey konağı) karşılığı verilir. Buna göre “oda”, 16. yüzyılın ilk yarısında kesin olarak günümüzdeki anlamıyla kullanılmaktaydı.
Ota-(yakmak) eyleminden türeyen “otag”, etimolojik olarak ateş (ōt) kavramına dayanır. Bu sözcükte, etrafında aile meclisinin toplandığı ocaktan barınağa, yuvaya doğru bir anlam hiyerarşisi vardır. Aynı anlam değişimini modern Macarcanın “oda” anlamlı sözcüğü “szoba”da (Türkçe soba) görürüz. Slav dillerinde aslen “ocak” anlamlı “izba” (Türkçe izbe) Bulgarca ve Rusçada “kütük köy evleri” için kullanılır. Farklı dillere ait bu paralel evrimlerin insanlığın ortak bilinç altından mı kaynaklandığı yoksa etkileşimlerin sonucu mu olduğu dilbiliminde hâlen tartışılan bir konudur.
Orta Asya otağını (çoban otlatanların geçici barınaklarını) gösteren fotoğraf, 1958 yılına tarihleniyor.
Rusya ile Türkiye’nin tarih boyunca süregelen ilişkileri, savaştan barışa, ticaretten diplomasiye, enerjiye, turizme uzanan geniş bir alanda seyrediyor. Moskova’daki Türkiye Büyükelçiliği binası da, erken Cumhuriyet döneminden bu yana iki ülke ilişkilerinin önemli bir noktası. Kıdemli diplomat Tanju Bilgiç, tarihsel ve aktüel süreçleri değerlendirdi.
Sayın büyükelçi; bize kendinizden ve Moskova Büyükelçiliği’nden önceki görevlerinizden bahseder misiniz?
1971’de Gümüşhane’de doğdum; ilkokulu Sinop’ta, ortaokul ve liseyi Samsun’da okudum. Samsun Anadolu Lisesi’nden mezun olduktan sonra, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Uluslararası İlişkiler Bölümü’ne girdim. 1993’te mezun olduktan sonra aynı yıl Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nda çalışmaya başladım. 1995’te Dışişleri Bakanlığı’na girdim ve hâlâ Bakanlığımızda görev yapmayı sürdürüyorum.
Daha önce, Saraybosna (Bosna Hersek), Kopenhag (Danimarka), Strazburg (Avrupa Konseyi Fransa), St. Petersburg (Rusya Federasyonu) ve Belgrad’da (Sırbistan) görev yaptım. Dışişleri Bakanlığı Sözcülüğü görevinde bulundum. Kasım 2023’ten bu yana da Türkiye Cumhuriyeti Moskova Büyükelçiliği görevini yürütüyorum.
Bakanlıktaki görevlerimin yanısıra akademik çalışmalara da devam ettim. İnsan hakları konusunda yüksek lisans, uluslararası ilişkiler alanında da doktora derecelerim var. Ayrıca amatör bir yazarım. Son olarak, şehit edilen meslek büyüğüm Büyükelçi Galip Balkar’ın hayatını konu alan kitabım Türk Tarih Kurumu’nca yayımlandı.
Rusya ile uzun bir geçmişimiz var. Özellikle 20. yüzyıldaki önemli tarihsel aşamaları özetleyebilir misiniz?
Rusya’yla ilişkilerimiz imparatorluk dönemine kadar uzanıyor. Tarihsel süreçte ülkelerimiz arasında pek çok savaş, barış, diplomatik temas ve antlaşma var. İki ülkenin de imparatorluklardan yeni devletler kurma süreçleri az-çok aynı yıllarda gerçekleşiyor. Rusya’da 1917 Devrimleri ve akabinde içsavaş dönemi, ülkemizde de 1. Dünya Savaşı sonrasında işgal dönemi ve Kurtuluş Savaşı mücadelesi yaşandı. Bu tarihsel aşamaların, ülkelerimiz arasında imparatorluklardan kalma düşmanlıkların bir ölçüde geride bırakılmasını ve iki ülke ilişkileri açısından yeni bir döneme geçilmesini sağladığı kanaatindeyim.
Daha önce pek çok diplomatik görevde bulunan Bilgiç, Kasım 2023’ten bu yana Türkiye Cumhuriyeti Moskova Büyükelçisi.
Yakın tarihimizde Rusya’yla diplomatik temaslar, Mustafa Kemal’in Lenin’e 26 Nisan 1920 tarihli mektubu ve Sovyet Rusya Dışişleri Komiseri Çiçerin’in buna cevaben ilettiği 3 Haziran 1920 tarihli mektubuyla başlamıştır. 19 Temmuz 1920’de Türkiye’den ilk resmî heyet Moskova’ya varmış, Sovyet Rusya’dan ilk heyet ise 8 Eylül’de ülkemize gelmiştir. 9 Kasım 1920’de Ankara’da Sovyet Rusya Büyükelçiliği açıldı; 21 Kasım’da da Ankara Mebusu Ali Fuat (Cebesoy) Paşa Ankara Hükümeti’nin Moskova Büyükelçisi olarak atandı. 16 Mart 1921’de ise Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ile Türkiye Büyük Millet Meclisi arasında “Türkiye-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması” (Moskova Antlaşması) imzalandı.
Elbette diplomatik ilişkilerimizin kuruluşunu anlatırken, Sovyet Rusya’nın Kurtuluş Savaşı’na verdiği desteği de ayrıca vurgulamak gerekir. Bahsekonu antlaşma çerçevesinde Sovyet Rusya, yaptığı nakdi yardımlar ve silah desteğiyle ülkemizin kurtuluş mücadelesinde önemli bir rol oynadı. Bu dayanışma, hâlâ ikili ilişkilerimizin ve dostluğumuzun temelini oluşturuyor.
Rusya’da kaç diplomatik temsilciliğimiz var ve hizmet alanlarına hangi bölgeler giriyor?
Rusya’da Moskova’daki büyükelçiliğimize ilaveten; Kazan, St. Petersburg ve Krasnodar şehirlerinde üç muvazzaf başkonsolosluğumuz bulunuyor. St. Petersburg başkonsolosluğumuzun görev bölgesi, merkezin yanısıra Rusya’nın batı ve kuzey batısında bulunan Arhangelsk, Kaliningrad, Leningrad, Murmansk, Novgorod, Pskov, Vologda bölgeleri, Karelya Cumhuriyeti, Komi Cumhuriyeti ve Nenetsk Özerk Bölgesi. Kazan başkonsolosluğumuz ise Tataristan Cumhuriyeti, Mordovya Cumhuriyeti, Başkurdistan Cumhuriyeti, Çuvaş Cumhuriyeti, Mari El Cumhuriyeti ve Samara bölgesinden sorumlu. Krasnodar başkonsolosluğumuz da Karadeniz’in kuzey batısındaki Krasnodar ve Rostov bölgeleri ile Adıge Cumhuriyeti bölgelerini kapsayan bir görev alanına sahip. Diğer bölgelere yönelik konsolosluk hizmetinden ise büyükelçiliğimiz sorumlu. Rusya’nın coğrafi büyüklüğünü dikkate aldığımızda, görev alanımız oldukça geniş.
Bunlara ilaveten, Yekaterinburg ve Ufa’da da fahri konsolosluklarımız var.
Büyükelçilik konutunun tarihçesi hakkında bilgi verir misiniz?
Moskova’nın en güzel ve merkezî semtlerinden birinde, Bolşaya Nikitskaya Caddesi üzerinde bulunan ve mülkiyeti Türkiye Cumhuriyeti’ne ait olan büyükelçilik konutumuz müstesna bir tarihî ve mimari değere sahip. Kayıtlara göre 18. yüzyıl sonlarında bugünkü arazi üzerinde, ünlü Rus yazar Lev Tolstoy’un dedesi General Volkonski’ye (Savaş ve Barış romanındaki Prens Nikolay Andreyeviç Volkonski karakterinin ilham kaynağı) ait ahşap bir ev bulunuyormuş. Binanın 1812’de yıkılması üzerine Volkonski’nin kızı ve Tolstoy’un annesi Prenses Maria Nikolayevna arsayı bir başka önemli asker olan Yarbay Azançevski’nin eşi Tatyana Azançevskaya’ya satmış. Arsa 1883’e kadar bu ailenin mülkiyetinde kalmış; daha sonra 1905 devrimcilerine yardımlarıyla bilinen Savva Morozov tarafından satın alınmış. Arsa 1898’de tekrar el değiştirmiş ve dönemin önde gelen tüccarlarından Valentin Balin tarafından satın alınmış.
Bugün ikametgah olarak kullandığımız binayı, Balin ailesi yaptırmış. Bina, 1900-1901 arasında, Mimar Zelenin tarafından çizilen projeye göre inşa ettirilmiş. Ekim Devrimi sonrasında, pek çok diğer özel mülk gibi millîleştirilen bina; 1919’da Askerî İşler Komiserliği bünyesindeki Esirler ve Mülteciler Merkezi (Tsentroplenbej), 1922’de insanlara yardım dağıtmak üzere kurulan “Nansen Komitesi” ve 1923’te 1. Dünya Savaşı sonrası Rusya’da yaşanan kıtlık nedeniyle ABD’nin kurduğu ve halka yardım amacı güden bir kuruluş (American_ Relief_Administration) tarafından kullanılmış. Aynı yıl Dışişleri Komiserliği’ne devredilmiş ve Türkiye tarafından büyükelçilik kançılaryası olarak kiralanmış.
Şubat 1924-Mart 1973 arasında hem büyükelçilik hem de ikametgah olarak kullanılan bina, 12 Mart 1971’de Türkiye tarafından satın alınmış ve sonrasında sadece büyükelçilik konutu olarak kullanılmış.
Bolşaya Nikitskaya Caddesi üzerinde bulunan büyükelçilik konutunun mülkiyeti Türkiye Cumhuriyeti’ne ait.
Bina, birçok farklı mimari stili birarada bulunduruyor. Orijinal renkleri olan beyaz ve uçuk pembe dış cephe, 19. yüzyıl Rus İmparatorluğu mimarisinden kalma. Binanın içinde ise Napoléon, Tudor, Louis, Rococo ve Art Nouveau stillerine sahip oda ve salonlar var. Elbette bu denli zengin unsurlara sahip bir binada millî dokunuşlarımızın olması da çok önemli. Büyükelçilik konutunun mobilya ve aksesuarları da bu açıdan ülkemizi yansıtan önemli parçalardan oluşuyor. Mobilyalarımızın bazıları Dolmabahçe ve Yıldız Saraylarından gelme eserler. Ayrıca, aksesuar olarak sergilediğimiz ve misafirlerimizi ağırladığımız ay-yıldız işlemeli gümüş takımlar, zamanında bizzat Atatürk tarafından büyükelçiliğimize hediye olarak gönderilmiş.
Konutumuzun en değerli eserlerinin başında ise İbrahim Çallı’nın Atatürk portresi yer alıyor. Hepimizin okul kitaplarından bildiği meşhur Atatürk portresinin orijinali burada. İbrahim Çallı, Atatürk’ün isteği doğrultusunda 1936’da bir Türk resim sergisi açmak üzere Moskova’ya geldiğinde bu portreyi bizzat büyükelçiliğimize hediye etmiş.
Balin ailesinin yaptırdığı bina, 1900-1901 arasında, Mimar Zelenin tarafından çizilen projeye göre inşa ettirildi. Binanın 1930’lardaki hâli.
Rusya ile Türkiye ilişkilerinin bugününü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye ve Rusya, asırlardır geniş bir coğrafyada birarada yaşayan iki büyük devlet. İlişkilerimizin tarihine baktığımızda kimi zaman rekabet, kimi zaman ise işbirliğinin ön planda olduğu dönemler yaşadığımızı görüyoruz. Ancak, memnuniyetle ifade edebilirim ki, son dönemde karşılıklı saygı ve ortak çıkar temelinde ilişkilerimizde işbirliği boyutu gittikçe daha fazla öne çıkıyor.
Biz Rusya’yı önemli bir komşu ve ortak olarak görüyoruz; aynı yaklaşımın Rusya tarafından da tüm düzeylerde paylaşıldığını memnuniyetle gözlemliyoruz.
Cumhurbaşkanımız Erdoğan ile Devlet Başkanı Putin arasında yakın bir diyalog var. Bu da ilişkilerimizde olumlu bir dinamizm yaratıyor. Rusya ile işbirliğimiz; artan ticaret hacmi, beşerî ve kültürel temaslar, karşılıklı yatırımlar, Türk Akımı ve Akkuyu gibi büyük projelerle karşılıklı fayda çerçevesinde ilerliyor.
Ne yazık ki içinde bulunduğumuz küresel süreç, pek çok belirsizlik ve tehdidi beraberinde getirdi. Bunlarla baş edebilmek için önce kendi bölgemizdeki ülkelerle samimi bir diyalog ortamı tesis etmek zorundayız. Bu bağlamda dengeli ve ilkeli bir politika yürütmek önem taşıyor.
Ülkeler arasındaki turizm hacmi nedir?
Rusya ile turizm alanındaki işbirliğimiz, ikili ilişkilerin en önemli veçhelerinden biri. Rus turist sayısında özellikle 2017’den itibaren ciddi bir yükseliş kaydettik. 2017’de erişilen 4.7 milyonluk rekor, 2018’de 5.9 milyonla, 2019’da ise 7 milyonu aşan turist sayısıyla daha da yükseldi. Sonrasında başlayan Covid-19 salgını ve Ukrayna krizi nedeniyle ne yazık ki 2019 rekorunu henüz aşamadık. Yine de geçen yıl 6.3 milyon Rus misafiri ülkemizde ağırladık. Sadece turist olarak tatile gelmenin ötesinde, hayatlarını Türkiye’de devam ettirmeye karar veren pek çok Rus var.
Ekonomik ilişkiler daha çok hangi sektörlerde etkin?
Büyükelçilik konutunun en değerli eserlerinden biri, İbrahim Çallı’nın meşhur Atatürk portresinin orijinali. İbrahim Çallı, Atatürk’ün isteğiyle 1936’da bir Türk resim sergisi açmak üzere Moskova’ya gelmiş, bu portreyi büyükelçiliğe hediye etmişti.
Rusya ile ekonomik ve ticari açılardan birbirini tamamlayan sektörlere sahibiz. Son yıllarda ticaret hacmimizde kayda değer bir artış sözkonusu. Geçen yıl 56.5 milyar USD’lik ticaret hacmine ulaştık. 100 milyar USD’lik ticaret hacmi hedefine de yakın gelecekte erişeceğimiz kanaatindeyim. İkili ekonomik ilişkilerimizin en önemli alanlarından birini enerji sektörü teşkil ediyor. Doğalgaz ithalatımızın önemli bir bölümünü Rusya’dan sağlıyoruz. Rusya’dan toplam ithalatımızın da büyük kısmını enerji kaynakları oluşturuyor. Buna ilaveten, ülkemizdeki ilk nükleer enerji santrali projesini Akkuyu’da RF ortaklığında gerçekleştiriyoruz. Türk şirketleri ise müteahhitlik alanında Rusya’da yıllardır çok başarılı işlere imza atıyor. Firmalarımız 2023 itibariyle Rusya’da 100.6 milyar USD değerinde 2 binden fazla projeyi üstlendi. Rusya’nın pek çok şehrinin sembol binalarında işçilerimizin alın teri, firmalarımızın emeği var.
Türk kültürünün tanıtımı için ne tür aktiviteler düzenleniyor?
Millî günlerimizi hem vatandaşlarımız hem de Rus dostlarımızla birlikte çeşitli etkinliklerle kutluyoruz. Örneğin bu yıl 23 Nisan’da 1 hafta boyunca birbirinden farklı etkinlikler yaptık. Düzenlediğimiz Uluslararası Çocuk Şenliği’nde Rus ve Türk çocukları birlikte çok güzel gösteriler sergiledi; etkinliğe Moskova’da bulunan Azerbaycan, Arnavutluk, Avustralya, Bangladeş, İsveç, Japonya, Kazakistan, Kırgızistan, Kolombiya ve Pakistan’dan çocuklar da katıldı. Ayrıca haftanın diğer günlerinde Türk ve Rus çocuklarının biraraya geldiği atölye çalışmaları düzenledik.
Moskova’da faaliyet gösteren Yunus Emre Enstitüsü’nde Türk dili eğitimi veriliyor; ayrıca ülkemizi tanıtıcı pek çok sanatsal ve akademik etkinlikler düzenleniyor. Her yıl Rusya’nın farklı şehirlerinde Türk filmleri günleri etkinlikleri gerçekleştiriyoruz. Türk mutfağı da Rusya’da çok seviliyor. Ülkemizin lezzetlerini çeşitli vesilelerle daha kapsamlı şekilde tanıtmaya gayret gösteriyoruz.
Batılı ülkelerin Rusya ekonomisine ve Rus kültürüne karşı da ambargo uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye, BM Güvenlik Konseyi dışında alınan yaptırım kararlarına ilke olarak katılmıyor. Ekonomik yaptırımlar siyasi etki yaratmaktan çok sivil vatandaşların hayatını etkiliyor. Bu anlamda tek taraflı ekonomik yaptırımların doğru bir araç olmadığı ve olamayacağı aşikar.
Ekonomik yaptırımların ötesinde, kültürel ambargo uygulamalarının ise mantıklı bir izahı olamaz. Bir ülkeyi ve kültürü tamamen düşmanlaştırmanın ve yok saymanın ciddi bir yanlış olduğunu düşünüyorum.
Rus kültürünü inşa eden yazarları, bestecileri, sanatçıları yok saymak mümkün mü? Günümüzde Puşkin, Tolstoy, Çaykovski ve daha niceleri artık sadece Rus kültürünün değil insanlığın ortak kültür mirasının bir parçası olarak kabul ediliyor.
Ülkemizin Rusya ve Ukrayna arasındaki arabuluculuk rolü ve Karadeniz başta olmak üzere, küresel güvenlik ve istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları hakkında bilgi verir misiniz?
Türkiye, Ukrayna krizinin başından beri soruna barışçıl bir çözüm bulunmasının önemini vurguladı ve buna yönelik diplomatik girişimlerde bulundu. Her iki tarafla da iyi ilişkilerimizi ve diyalogumuzu sürdürdüğümüz için, her alanda kolaylaştırıcı bir rol üstlendik. Savaşın ilk ayında, Rusya ve Ukrayna Dışişleri Bakanları Antalya Diplomasi Forumu marjında biraraya geldiler. Sonrasında, Mart ve Nisan 2022’de İstanbul’da iki ülkenin müzakere heyetlerini biraraya getirerek arabulucu olduk. Temmuz 2022’de Cumhurbaşkanımızın öncülüğünde, BM ile birlikte “Karadeniz Tahıl Girişimi”ni hayata geçirdik. İki taraf arasında şimdiye kadarki en somut anlaşma olan bu girişim, küresel gıda güvenliğine katkı sağlarken, aynı zamanda Karadeniz’deki gerginliğin de daha fazla tırmanmasını engelledi.
Günümüzde büyükelçilik konutu olan bina, daha önce Esirler ve Mülteciler Merkezi, insanlara yardım dağıtmak üzere kurulan “Nansen Komitesi” ve 1. Dünya Savaşı sonrası Rusya’da yaşanan kıtlık nedeniyle ABD’nin kurduğu ve halka yardım amacı güden bir kuruluş tarafından kullanıldı.
Kendisi, erdemli olmayı başköşeye koyan düşüncelerinin yanısıra, her insanın nerede ve hangi toplum içine doğduğundan bağımsız olarak büyük insanlığın da bir parçası olduğunu ileri sürmüş. Bugün dünya vatandaşlığı fikri giderek uzak bir hayal. Hatta Zenon’un memleketi Kıbrıs’ın yarısında yaşayan insanları, dünyada bir ülke hariç kimse tanımıyor.
Kıbrıslı Zenon kardeşimiz, bundan yaklaşık 2.300 yıl önce “dünya vatandaşlığı” fikrini ortaya atan ilk insanlardan (Aşil’le tosbağayı yarıştırıp sonra bahisçilere paralarını vermemek için polim yapan diğer bir Zenon daha var; bizim Kıbrıslı Zenon başka). Kendisi Atina’daki Stoa Okulu’nun kurucusu. Erdemli olmayı başköşeye koyan düşüncelerinin yanısıra, her insanın nerede ve hangi toplum içine doğduğundan bağımsız olarak büyük insanlığın da bir parçası olduğunu ileri sürmüş. Tabii Kıbrıs o zamanlar az-çok kozmopolit bir yer; Fenikeliler ve Grekler beraberce kardeş-kardeş yaşıyor. Zaten Zenon da Fenikeli olarak biliniyor; ama Kıbrıs hakkında bir şey biliyorsak, has Kıbrıslıların kendilerini öncelikle Kıbrıslı olarak tanımladığı; onun için “Kıbrıslı Zenon” diye geçmiş bu abi tarihe.
Kıbrıslı Zenon, eğer aklımda yanlış kalmadıysa insanların taşıdığı birbirinden farklı kimliklerin esasen tek bir merkez etrafında toplanması gerektiğini savunmuş; milattan önce 3.-4. yüzyılda bir tür “Avrupa Birliği fikri”ni tüm dünyaya uyarlamış.
Bizim Zenon, hayata tüccar olarak başlıyor. Akdeniz’de o liman senin bu liman benim ucuza alıyor pahalıya satıyor. Bu işlerden çok da güzel para kazanıyor ediyor falan ama, günün birinde bunun teknesi mi batıyor, fırtınadan canını zor mu kurtarıyor nedir, birden uluslararası ticarete tövbe edip ya da kazandığı parayla kendisini erken emekli edip Atina’ya gidiyor.
Atina’daki ilk günlerinde bir kitapçı dükkanına gidiyor. Bir felsefe kitabından çok etkilenip satıcıya “Bu kitaptaki gibi adamları nerede bulabilirim?” diye soruyor. Kitapçı da, tesadüf bu ya, tam o sırada oradan geçmekte olan dönemin ünlüsü Krates’i gösterip “Aha, o adamlardan biri” diyor. Krates biliyorsunuz, esasen zengin ama malı-mülkü dağıtmış, parasını denize atmış, “homeless” olarak yaşamaya başlamış falan. Bir tür Ferrari’sini satan bilge ama gidip de TET konuşmacısı olup bu münzeviliğini paraya çevirmemiş.
Kıbrıslı Zenon da herhalde tüm diğer felsefesine ek olarak “İmamın dediğini yap, yaptığını yapma” felsefesini de içinde taşıdığından, bu Krates’in öğrencisi olmuş. Düşünecek olursak, Zenon’un yaptığı daha zor: Diyojen ve Krates “Hacı bu para bizi bozar” deyip fakir kalmışlar da Zenon paraya rağmen kendisini bozmamış gibi. Ayrıca öyle Kinikler gibi “donu fora edeyim, utanmazlık düsturum olsun, sağa sola işeyeyim, itlik-kopukluk da erdemdir” dememiş, gitmiş kendi okulunu kurmuş, Stoacılığı başlatmış.
Zenon’un dünya vatandaşlığı fikri bizim için kıymetli. Üstelik bunu az biraz kavmiyetçi sayabileceğimiz Yunanlar da teslim etmiş; Zenon öldüğünde mezartaşına “Evet Fenikeli olabilirsin / Ne çıkar bundan, Kadmos da oralı değil miydi? / Ve o değil miydi biz Yunanlara yazıyı öğreten?” yazmışlar.
Zenon’dan 2.300 yıl sonra, dünya vatandaşlığı fikri giderek uzak bir hayale dönüşmeye başladı tabii. Hatta ne gariptir ki, bizzat Zenon’un memleketi Kıbrıs’ın yarısında yaşayan insanları dünyada bir ülke hariç kimse tanımıyor. Hadi o kurulan devleti tanımıyorlar da, üzerinde yaşayan insanları, onların evliliklerini, sanatçılıklarını, sporculuklarını da tanımıyorlar; olimpiyatlara, futbol turnuvalarına, müzik festivallerine katılmalarını yasaklıyor, insanları cezalandırmaktan çekinmiyorlar. Kıbrıslı Zenon’un 2.300 yıl sonraki hemşehrilerinin yarısı da, nikah akitleri geçerli sayılsın diye mecburen Türkiye’ye ya da Kıbrıs Cumhuriyeti’ne gidip orada evleniyor.
Silahların susmadığı 1960’lar Kıbrıs’ında, her şeye rağmen müzik yapmakta ısrar eden Sıla 4 grubunun 4 Kıbrıslı Türk üyesi aynı zamanda barikatlarda savaşan mücahitlerdi. Üstelik bas gitaristleri, “koskoca liderin oğlu çalgıcı mı olmuş?” sözlerine kulak asmayıp gruba katılan, toplum lideri Rauf Denktaş’ın oğlu Raif Denktaş’tı. Müzik, siyaset ve trajedi.
The Lightnings topluluğu için 1963 son derece güzel geçmişti. Sene boyunca sinemalarda film aralarında verdikleri konserlerle, özellikle gençleri çılgına çevirmişlerdi. Elvis Presley, Cliff Richards, The Shadows, Buddy Holly, Neil Sedaka parçaları, bol gürültü ve saf rock’n roll…
Topluluğun üyeleri, henüz 3 yaşına girmiş olan Kıbrıslı Türk ve Rumların ortak devleti Kıbrıs Cumhuriyeti’nin başkentinde, Lefkoşa’daydı. Davulda Ferahzat Gürsoy, gitarlarda Yılmaz Kalfaoğlu ve Bedik Arakelyan, bas gitardaysa Jirayr Petrosyan. Yıllar sonra söylenenlere bakılırsa, 2’si Türk, 2’si Ermeni bu 4 genç Kıbrıs tarihinin ilk rock’n roll grubunu kurmuşlardı.
Ancak 21 Aralık 1963 gecesi başlayan ve tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen toplumlararası çatışmaların ardından, Lefkoşa 1964’e mahalleleri ayıran dikenli tellerle, kum torbaları ve varillerle inşa edilmiş barikatlarla girdi. Yeşil Hat, ülkenin başkentini ikiye bölmüştü.
Bu hat sadece Lefkoşa’yı değil, The Lightnings’i de bölmüştü. Azınlığın azınlığı Kıbrıslı Ermeniler, başkentin göbeğinde birbirlerine giren Türklerle Rumların tam ortasında, bir nevi iki ateş arasındaydılar. Birinci dilleri Türkçeydi, Rumlardan çok Türklere yakındılar; ama bu büyük kavgada taraf olamayacak kadar azdılar. Kimileri Londra ve ABD’ye, kimileri de Erivan’a göç ederken The Lightnings’in iki Ermeni üyesi aileleriyle birlikte daha güvenli buldukları Güney Lefkoşa’ya taşındı. Geride kalan iki Türk üye içinse zor günler başladı. Artık baget ve gitardan çok silah tutmak zorundaydılar.
Sıla 4’ün en bilinen kadrosu soldan sağa: Raif Denktaş, Erdinç Gündüz, Aydın Kalfaoğlu, Ferahzat Gürsoy.
1964 boyunca Ferahzat Gürsoy ve Yılmaz Kalfaoğlu aynı mangada silah altındaydı. Günlerinin büyük bir bölümü pencereleri güneye bakan bir binada kurulan karargahta nöbet tutarak geçiyordu. Yılmaz’ın gitarı da yanındaydı; Ferahzat ona tempo tutarken, çalıp söyledikleri şarkılar Rum mevzilerine dek ulaşıyordu.
Bir süre sonra saksafoncu Ersin Örek aralarına katıldı. 3 kişi olmuşlardı ve şimdi bir bas gitarist lazımdı. Kendileri gibi hiç hesapta yokken silah kuşanmak zorunda kalan Süleyman İbrahim’i buldular. Provalar başladığında askerî karargahtaki müzikli gecelerin yankısı Bayrak Radyosu’na kadar ulaştı. Otomobil aküleriyle enerji sağlanan iptidai Bayrak Radyosu, “Kıbrıs mücahidinin sesi” sloganıyla Kanlı Noel’in çatışma ortamında, 25 Aralık 1963’te yayınlarına başlamıştı. Radyo yöneticileri herkesin bahsettiği bu müzisyen mücahitlere düzenli program yaptırmaya karar verdi. Grubun ismi de böylece kondu: “Bayrak Kuartet”.
Haftada 1 yayınlanan sadece 15 dakikalık “Bayrak Kuartet Sizlerle” adlı program sayesinde grubun ismi herkesçe bilinir oldu. Ardından genç müzisyen adayı Erdinç Gündüz gruba dahil oldu; Yılmaz Kalfaoğlu yerini kardeşi Aydın Kalfaoğlu’na devretti. 1966’ya gelindiğinde grubun performansı iyice yükselmişti.
En büyük sıkıntıysa askerlik hayatıydı. Hiç değilse radyo için kayıt yaptıkları ya da konsere çıktıkları günlerde nöbetten muaf tutulmak istediler ama bu kabul görmedi. Konserler sonrası ellerinde silahla nöbet yerlerine dönüyorlardı.
Lefkoşa’da 1974 Harekatı sırasında askerlerle mücahitlerin birlikte çarpıştığı cephe gerisinden bir kare. Sandalyenin üzerinde ayakta duran uzun saçlı ve sakallı kişi, Rauf Denktaş’ın büyük oğlu ve Sıla 4’ün bas gitaristi Raif Denktaş.
Bir yandan da günlük hayat her şey normalmiş gibi akmaya devam ediyordu. Erdinç Gündüz’ün o günlere dair şu anısı çatışma ortamının “tuhaflığını” gözler önüne seriyordu. Bir gün Lefkoşa’nın Rum kesimine geçmiş, sinemaya gitmişti. Sinemada bir Rum genç uzaktan el sallayıp selam verdi kendisine. Filmin arasında da yanına geldi, sigara uzattı, “Anlamadın mı kim olduğumu?” diye sordu. Aynı sinemada, aynı filmi izlediği, tanışsalar belki birçok ortak konuda konuşabilecekleri bu akranı genç, kimi yerde aradaki mesafenin 4 metrenin altına indiği Yeşil Hat üzerinde, aynı noktada ama Rum tarafında nöbet tutan askerdi!
1968’de grubun müzmin bas gitarist sorununu çözmek için Erdinç Gündüz’ün aklına çocukluk arkadaşı Raif geldi. Ancak Raif’in ufak bir problemi vardı: Toplum lideri Rauf Denktaş’ın oğluydu! Birkaç provadan sonra teklifi reddetti. Sokaklarda duyulan “Koskoca liderin oğlu çalgıcı mı olmuş?” fısıltılarından rahatsızdı. İkna çabası birkaç ay sürdü ve sonunda tarihe geçecek kadro Raif Denktaş’ın katılımıyla ortaya çıkmış oldu.
Grubun bu esas kadrosu, sonraki 2 yıl hem “Bayrak Kuartet” hem de “The Clan” adıyla Kıbrıs’ta yaşayan İngilizlerin de büyük ilgi gösterdiği konserler verdi. 1971’de bir plak yayınlama fikri çıktı. Kayıtlar Bayrak Radyosu’nda yapılacaktı. Bu arada Türkiye’de ortalığı sallayan “Anadolu Pop” akımı artık zirvedeydi. Bayrak Radyosu da yayınlarında bu tarz şarkılara yer veriyordu; Bayrak Kuartet üyeleri de Moğollar ve Kardaşlar’ın rock anlayışına yakındı. Ancak onlardan ziyade Modern Folk Üçlüsü gibi 3 ses vokallerin olduğu daha akustik bir müzikte karar kıldılar.
Grubun farklı üyelerin de katılımıyla henüz Bayrak Kuartet adıyla faaliyet gösterdiği zamanlardan bir konser anı. Yıl 1967
İlk plağın kayıtları yapıldı. Adanın tek plak yapımcısı olan Rum şirketi Keravno plağı basmayı kabul etti, ama masraflar gruba aitti. Para toplandı, kayıtlar plağın kalıpları için Yunanistan’a yollandı ve sonunda 2 bin adet kopya teslim alındı. Hepsi birkaç gün içinde satılıp bitecekti. İşin ilginç tarafı Keravno şirketi de plağı beğenmişti ve Rum tarafında dağıtmak üzere sayısı tam bilinmemekle birlikte plağı bir defa daha basmıştı.
İlk plağın yayınlandığı 1971’de grubun 3 üyesi davulcularını Kıbrıs’ta bırakarak üniversite için Ankara’ya taşındılar. Biraz gayret biraz şansın da yardımıyla işleri babasından devralan genç bir yapımcıyla tanıştılar. Kent Plak’ın sahibi Ümit Güner, Ankara’daki evlerinde şarkılarını canlı dinledi. Önce üç 45’lik, ardından bir long-play yapmayı teklif etti. Ancak iki şartı vardı: Bayrak Kuartet ticari açıdan iyi bir isim değildi. Şarkıları da Kıbrıs ağzıyla söylemeseler daha iyi olacaktı. İsim konusu o kadar dert değildi ama, Kıbrıs Türkçesi bir nevi kırmızı çizgiydi. Sonunda plakların bir yüzünün olabildiğince Türkiye Türkçesinde, diğer yüzünün kendi konuştukları gibi olmasında mutabık kaldılar. Gruba da yeni bir isim bulundu: Sıla 4.
Aydın ve Rauf Denktaş, büyük oğulları Raif ile birlikte. Yıl 1952
İstanbul’da stüdyoya girdiklerinde öğle vakti başlayan kayıtlar ertesi sabaha dek sürdü. “Kıbrıs Gelini”, “Gelmedin”, “Ölüm Allah’ın Emri” ve “Yine Seni İsterim Ben” adlı 4 şarkı hazırdı. Grubun ilk 45’liği 1972’de ve diğer 2’si 1973’te piyasaya çıktı. Türk basını Kıbrıs meselesinin sürekli gündemde olduğu o günlerde bu Kıbrıslı gruba çok ilgi gösterdi. Üstelik grupta Rauf Denktaş’ın oğlu da vardı.
2. plakları çıktığında ortalığa bir söylenti yayıldı. Bu plaktaki “Gelmedin” adlı parça manidar bulunmuştu. Yolu gözlenen, ama bir türlü gelmeyen sevgiliye yazılmış bu aşk şarkısı, kimilerine göre Kıbrıs’a müdahale etmeyen Türkiye’ye bir sitemdi. Plağın toplatılacağı dedikodusu asılsız bir iddia olarak kaldı.
Ancak grup üyeleri, plakların baskı kalitesinden memnun kalmamıştı. Bir sonraki plağı yapmama kararı aldılar. Bu kez Diskotür firmasının sahibi Antuan Şoriz devreye girdi ve birlikte çalışmayı teklif etti. Diskotür için “Gariban” adlı bestelerini kaydederlerken, Şoriz stüdyoya girip “benim başka fikirlerim var” dedi. Şarkıların akustik değil, “elektriklendirilmiş” olarak, daha sert çalınmasını istiyordu. “Ama teçhizatımız, elektro gitarlarımız yanımızda değil” deseler de Şoriz, İstanbul Gelişim Orkestrası’ndan ricada bulundu, ne gerekiyorsa stüdyoya getirtti. Böylece Sıla 4’ün “Anadolu rock” tarzına en çok uyan plağı kaydedildi.
Antuan Şoriz’in planlarına göre yeni üç 45’lik için 1974 Temmuz’unda tekrar stüdyoya gireceklerdi. Ancak o plaklar hiçbir zaman kaydedilemedi. 20 Temmuz sabahı Türkiye Kıbrıs’a asker çıkardığında, Sıla 4 üyelerinin elinde gitarları değil tüfekleri vardı. Özellikle Raif Denktaş’ın, başındaki çelik miğferin altından uzun saçlarının sarktığı, elinde tüfekle Lefkoşa’daki bir mevziden ateş ederken göründüğü fotoğrafı akıllara kazınacaktı.
Savaşın çalkantısı sona erip hayat normalleştiğinde, grup üyeleri de kendi geleceklerinin kaygısına düşmüştü. Raif Denktaş, Oxford’da Siyasal Bilgiler yüksek lisansı yaptıktan sonra politikaya atıldı. Erdinç Gündüz ve Ferahzat Gürsoy, Bayrak Radyo ve Televizyonu’nda çalışmaya, Aydın Kalfaoğlu ise avukatlığa başladı. Grup üyeleri sık sık yeni şarkılar kaydetmek için sözleştiler. Ancak kimi kayıtlar yapsalar da bir daha biraraya gelemediler.
Sıla 4’ün 7 Kasım 1973’te yayınlanan son 45’liği “Gariban”, bugün “Anadolu rock” tarzının az bilinen başarılı örneklerinden biri olarak koleksiyoncular tarafından en çok aranılan plaklardan biri.
Grubun adından en çok söz ettiren üyesi, tartışmasız Raif Denktaş’tı. 1976’da henüz 25 yaşındayken babasının kurucuları arasında yer aldığı Ulusal Birlik Partisi listesinden seçilerek 1975’te ilan edilen Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi’ndeki en genç milletvekili unvanını kazandı. Bir yandan da günlük gazete yayıncılığına girişmişti. İlginç bir çizgi izleyerek zaman zaman babasını da eleştiren politik çıkışlar yaptı. 1981’de partiden istifa etti, 1 yıl sonra Sosyal Demokrat Parti’yi kurdu. 1983’te KKTC’nin ilanı sonrası kurulan Kurucu Meclis’te partisinin temsilcisi olarak yer aldı. Kıbrıs’ın kuzeyinde 1974 sonrası kurulan sisteme itirazları vardı. Savaş sonrası ortamda zenginleşen kesimleri hedef alıyor, halkın ekonomik sorunlarını gündeme getiriyordu. Ancak daha dikkati çekici eleştirisi, Kıbrıslı Türklerin Türkiye’yle olan siyasi ilişkileri hakkındaydı. Bağımsız bir Kıbrıs Türk devleti kurulmasını destekliyordu; ama bu devletin Türkiye’den de bağımsız olmasından yanaydı.
1984’ün son günlerinde bazı muhalif Kıbrıslı Türk siyasetçilerle Kıbrıs’ın güneyinde Rum gazetecilerin düzenlediği bir toplantıda yaptığı konuşma, hem Kıbrıs Türk tarafındaki milliyetçi kesimlerde hem de Türkiye gazetelerinde şaşkınlık yarattı. Hitap ettiği Rum siyasetçi ve gazetecilere “Ben 1974’te size karşı savaştım, ama çocuklarımın sizin çocuklarınızla savaşmasını istemiyorum. Çocuklarımızın birer Kıbrıslı olarak yetişmesinden yanayım” şeklindeki cümleleri tepki çekti; 17 Ocak 1985’te yeniden başlayacak toplumlararası görüşmeler öncesi gündemin ilk maddesi haline geldi.
Raif Denktaş, 1982’de kurduğu Sosyal Demokrat Parti ile 23 Nisan 1985’te girdiği seçimlerde %3.75 oy alarak %5’lik barajın altında kalmış, hayalkırıklığı yaşamıştı.
10 gün sonra 27 Ocak 1985’te Cumhuriyet gazetesinde “Kıbrıs’ın Geleceği ve Federasyonu Hazmetmek” başlığıyla yine dikkati çeken bir makalesi yayımlandı. Aynı yılın 9 Aralık günüyse Raif Denktaş adı Hürriyet ve Günaydın gazetelerinde beklenmedik bir şekilde yer aldı. MİT tarafından, o dönem yerleşen adıyla “Babalar Operasyonu” kapsamında sorgulanan organize suç örgütü lideri Behçet Cantürk, Avrupa’ya yapılan eroin sevkiyatında ortak çalıştıkları Raif adlı Kıbrıslı bir şahıstan söz etmişti. Basına yansıyan iddialar, bu kişinin Rauf Denktaş’ın oğlu Raif Denktaş olduğu yönündeydi. Raif Denktaş iddialara karşı yayımladığı açıklamasında şöyle diyecekti: “Büyük bir oyun oynandığını hissediyorum. Evim ve 2 eski arabamdan başka hiçbir maddi varlığım yoktur. Ama şerefli bir ismim, canımdan çok sevdiğim ailem, dostlarım ve bir görevim var. İfadeleri alanların, basına aktaranların kimler olduğu Türkiye Cumhuriyeti ilgili makamları tarafından iyice incelenmelidir. Türk yetkililerinden bu rezilliği ortaya çıkarmalarını beklemek, en doğal hakkımdır.”
20 Temmuz 1974’teki Kıbrıs harekatının hemen sonrasında Kent Plak, daha önce iki farklı plakta yayınladığı 2 şarkıyı biraraya getirerek gruptan habersiz olarak yeni bir 45’lik yayınlamıştı.
İşin ilginç yanı, bu iddia hiçbir zaman soruşturma kapsamına alınmadı. Denktaş ailesinin açtığı dava sonucu, haberi yayımlayan gazeteler 50 bin lira tazminat ödemeye de mahkum edildi. Ancak Raif Denktaş mahkeme sonucunu öğrenemedi. 24 Aralık 1985 günü geçirdiği trafik kazasının ardından komadayken Ankara’ya nakledilecek, 2 gün sonra da 34 yaşında hayata veda edecekti. Otomobiliyle çarptığı aracın bir askerî kamyon olması kaza hakkında yıllar boyunca unutulmayacak bir şaibe oluşturacaktı. 19 yıl sonra 2004’te Türkiye’de yayımlanan Vatan gazetesiyle yaptığı söyleşide Rauf Denktaş, oğlunun istihbarat örgütü içerisindeki bir grup tarafından öldürüldüğünü ima edecekti.
Sıla 4’ün geride kalan üyeleri 2 yıl sonra 1987’de grup arkadaşlarını anmak için yıllar sonra ilk defa sahneye çıktılar. Raif Denktaş anısına yapılan konserler 1988 ve 89 yıllarında da tekrarlandı. Sonrası ise, yaklaşık 20 yıl sürecek bir suskunluk dönemiydi. Sıla 4 üyeleri 10 Mayıs 2007’de tekrar sahneye çıktıklarında, hiç beklemedikleri bir seyirciyle karşılaştılar. Şarkılara eşlik eden izleyicinin büyük kısmı, o şarkılar yapıldığında henüz doğmamış olan gençlerden oluşuyordu.