Ünlü şair-yazar Oktay Rifat’a (1914-1988) soyadı olarak adeta yapışan “Horozcu”, 1930’lu yılların ortasında amcası Ali Rifat (Çağatay) Bey’in tepkisine ve iğnelemelerine neden olmuştu. İlk defa yayımlanan mektupta, Oktay Rifat’ın “Horozcu” soyadını almak istemesi üzerine ileride başına gelebilecekleri anlatan Ali Rifat Bey’in satırlarına tanık oluyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin devrim kanunlarından Soyadı Kanunu, 21 Haziran 1934 tarihinde kabul edildi; 2 Temmuz 1934 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlandı ve 2 Ocak 1935’te yürürlüğe girdi. 15 maddelik bu kanunun ilk iki maddesi “Her Türk öz adından başka soyadını da taşımağa mecburdur. Söyleyişte, yazışta, imzada öz ad önde, soyadı sonda kullanılır” şeklindedir. Soyadı Kanunu’nun Resmî Gazete’de yayımından yaklaşık 5 ay sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından oybirliği ile Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadı verilmişti.
Kanunun kabulü ile resmen yürürlüğe girişi arasında yaklaşık 6-7 aylık bir süre sözkonusudur. Bu zaman zarfında kimi aileler alacakları soyadlarını belirledi; nüfus müdürlüklerine başvurdu. Kimi ailelerin soyadları ise nüfus memurları tarafından belirlendi; bunlar meslekleri veya fiziksel özellikleri ile ilgili soyadları seçti.
Soyadı Kanunu ve soyadı seçimi ile ilgili araştırma, anket ve sorgulama yoluyla önemli bir çalışma yapan Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali, bunu Cumhuriyet Tarihi Soyadı Hikayeleri (Doğan Kitap, 2013) başlığıyla yayımlamıştır. Naskali’nin çalışmasında soyadlar daha çok sözlü bilgiye dayanmaktadır. Naskali’nin çalışmasından öğrendiğimize göre Soyadı Kanunu’na karşı çıkan, eleştiren kişilerden biri de Nihal Atsız’dır. Sülale isimlerinin “Çiftçioğlu” olduğunu ve Türklerde soyadının isimden önce geldiğini savunur, tepki olarak “Atsız” soyadını aldığını belirtir. İbnülemin Mahmut Kemal Bey de Son Asır Türk Şairleri isimli eserinin sonunda “Kendime Dair” başlığıyla yazdığı biyografisinde “isimlere soy adlarının ilavesi hükümetçe tekarrür ettiği esnada -gazetelere derc edilen- adlar arasında “Emin” sıfatının mukabili olan “İnal” kelimesi gözüme ilişti. Künyemle münasebeti olmasından dolayı bunu ailece soy adı ittihaz ettik” demektedir.
Bütün bunlar 1934’te “soyadı” konusunun Türkiye’nin gündeminde yer alan önemli konuların başında geldiği göstermektedir. Elimize Samih Rifat (1875-1932) arşivinden gelen mektuplar ise bu konudaki yazılı belgelerin nadir bir örneğidir.
Besteci, udi, çelist, icracı ve yazar olan Ali Rifat Bey (1869-1935) İstiklal Marşı’nın ilk bestecisi ve ünlü dilci ve şair Samih Rifat’ın ağabeyidir. Küçük kardeşi Samih Rifat’ın, yeğeni müzisyen Hatif Rifat’ın erken ölümlerine şahit olmuştur. Bestelediği İstiklal Marşı 1930’a kadar icra edilmiştir. Türk müzik tarihinde önemli bir şahsiyet ve bir teorisyen olan Ali Rifat Bey’in müzik üzerine çalışmaları, Musiki Yazıları (Vakıfbank Kültür Yayınları, 2021) adıyla Nilgün Doğrusöz ve Celal Volkan Kaya tarafından yayımlanmıştır.
Erken yaşta vefat eden Samih Rifat, bilindiği gibi ünlü şair ve yazarımız Oktay Rifat’ın (1914- 1988) da babasıdır (Oktay Rifat da oğluna Samih adını vermiştir: Samih Rifat (1945-2007). Oktay Rifat’ın Ankara’da okurken soyadı alma konusu ile ilgilendiği, aile tarafından benimsenmeyen hatta unutulması istenen “Horozcu” soyadını dillendirdiği ve bu durumun amcası Ali Rifat Bey’in kulağına gittiği elimizdeki belgelerden anlaşılıyor. Oktay Rifat tarafından pek önemsenmeyen ama aile büyüklerinin çok ciddiye aldıkları “Horozcu” soyadının kabul edilme tehlikesi üzerine, Ali Rifat Bey’in 1934 sonlarında kaleme aldığı mektup çok keyifli ve samimidir. Kendisinin alacağı soyadının “Çağatay” olacağını vurgular ve Oktay Rifat’a da bu yönde telkinde bulunur. Bu konuya pek iltifat etmemiş gibi gözüken Oktay Rifat ise soyadı olarak “Rifat”i kullanır; fakat 1934’te ortaya çıkan bu “Horozcu” soyadı, Oktay Rifat’ın sonraki yıllarda adeta üzerinde kalmıştır.
Murat Uraz, Edebiyat Antolojisi V, (1940); Fahir Onger, Antoloji- Bugünkü Şiirimiz (1946); İsmail Ali Arar, Yeni Şiir Antolojisi (1949); Hüseyin Karakan, Türk Edebiyatında Yeniler (1955); Kemal Yerdelen, Yeni Şiirimizden Seçmeler (1955) antolojilerinde Oktay Rifat maddesi “Horozcu” diye kayıtlıdır. Halbuki “Horozcu” nüfus kayıtlarında bulunmadığı gibi, ailenin de kullanmadığı bir soyadıdır.
Soyadı Kanunu ve ailelerin soyadı alması konusu, araştırıldıkça ilginç bilgilere ulaşılacak hâlâ bakir bir alandır.
ALİ RİFAT BEY’DEN OKTAY RİFAT’A
‘Oğlum Oktay! Adının başına bir de ‘Horoz’ kelimesini ilave edersek hâlin haraptır’
Oğlum Oktay
Soyadı olarak ben Çağatay kelimesini intihab ediyorum. Bu kelime hem tarihidir hem de çok ahenklidir. Vecdi’ye yazdım. Senin de hoşuna giderse bu ismi bütün aileye teşmil edelim. Hatta merhum kardeşime de bu ismi verelim. Kendisi Çağatay lisanını çok bilir ve severdi. Gözlerinden öperim yavrum Oktaycığım.”
3 Kanunevvel (Aralık) 1934
“…
Oğlum Oktay Çağatay!
Be hey horoz akıllı herif, be hey yirmi yaşında bunak, evinizi değiştirirseniz, yeni adresinizi bana bildirmezsen ben mektubumu nereye yazayım? Gerçi sersemlik rekorunu kıran Ankaralı Oktay demek kâfi ise de senin bu şerefli sıfatını mektup zarfına yazmağa münasib görmediğim için Hasan Beyefendi’yi taciz etmek mecburiyetinde kalıyorum.
Demir çelik gibi maden isimlerini alanlar, göl, deniz, ırmak isimlerini seçenler var. Biz de ailemize ebedî bir sıfat olarak horozu seçersek büyük bir marifet yapmış olmayız. Vaktiyle bize Horozcuzadeler derlermiş. Çürük manasına gelen (horoz işi!) ve (horoz akıllı) gibi nüktelerle karşılaşmamak için bugünden itibaren o lakabı tarihe karışmış addedelim ve kendimize tarihî bir isim olarak Çağatay’ı ittihâz edelim. Anladın mı kel horoz!
Sen ki lâ-teşbih şâir ve yanlış şeyler yapmakta son derece mâhirsin. Adının başına bir de “Horoz” kelimesini ilave edersek halin haraptır.
Senin gibi horoz akıllı bir herif de çıkar soyadı olarak “Sansar” kelimesini intihab ederse ömrün oldukça bucak bucak kaçmağa mecbur olursun. Horoz kelimesinin genç kızlar üzerinde tesiri iyi olur dersin ama karşısına bol papelli bir horoz daha çıkarsa yine hapı yutarsın. Ma’lup horoz da doğrusu bir amele yaramaz! Eğer horoz ismini almakta ısrar edersen üşenmez Ankara’ya kadar gider ne kadar arsız çocuk varsa ellerine beş kuruş verip, senin peşine takar, arkandan kümese, “kümese, kümese!” diye bağır bağır bağırtırırım. Anladın mı herif.
Ulan kerata, adresini yaz ki ara sıra bu iltifatlarıma nail olasın.
Avrupa futbolunun millî takımlar düzeyinde en büyük organizasyonu 14 Haziran’da Almanya’da başlıyor. Türkiye’nin de katılacağı Euro 2024 şampiyonu, 14 Temmuz’da final maçıyla belli olacak. Portekiz, Çekya ve Gürcistan’la aynı grupta yer alan ay-yıldızlılar, 1960’tan beri bu şampiyonada 6. defa boy gösterecek. 64 yılın unutulmazları…
Avrupa Futbol Şampiyonası, Dünya Kupası’ndan 30 yıl sonra düzenlenmeye başlasa da, fikir aslında daha önce ortaya atılmıştı. 1927’de Fransa Futbol Federasyonu Başkanı Henri Delaunay, Avrupa’nın da kendisine ait bir turnuvası olması gerektiğini savunuyordu. Dünya futbolunun patronu, FIFA Başkanı Jules Rimet teklifi elinin tersiyle iterken, kendi organizasyonunun peşine düşmüştü. 28 Mayıs 1928’deki FIFA Kongresi’nde ilk Dünya Kupası’nın 1930’da düzenlenmesine karar veriliyor; bu onur bağımsızlığının 100. yılını kutlamaya hazırlanan Uruguay’a bahşediliyordu.
1954’te UEFA’nın (Avrupa Futbol Federasyonları Birliği) kurulmasından sonra Danimarkalı Ebbe Schwartz başkanlık koltuğuna otururken, Delaunay genel sekreter olmuştu. Fransız yöneticiye göre nasıl Güney Amerika Futbol Konfederasyonu’nun Güney Amerika Şampiyonası, FIFA’nın Dünya Kupası varsa, Yaşlı Kıta’nın da kendisine ait bir organizasyonu olmalıydı. 1955’te ölen Delaunay, fikrinin hayata geçtiğini göremeyecekti.
Delaunay’in oğlu Pierre, hayatı boyunca Jules Rimet’nin gölgesinde kalan babasının düşünü gerçekleştirmeye kararlıydı, ancak bu pek kolay olmayacaktı. Kimileri maç takviminin çok dolu olduğunun altını çizerken, İngiltere Futbol Federasyonu Başkanı Sir Stanley Rous organizasyonun aşırı ticari bulunmasından endişeliydi. Yine de 27 üyenin 15’i turnuvanın lehine oy verdi. Şampiyona 1960’ta başlayacak, 4 yılda bir düzenlenecekti (günümüze kadar bunun tek istinası pandemi döneminde yaşandı; covid-19 nedeniyle Euro 2020, 2021’de yapıldı).
6 Temmuz 1960’ta Avrupa Uluslar Kupası adıyla başlayan organizasyonun ismi 1968’de Avrupa Futbol Şampiyonası olarak değişti. 1996’dan bu yana ise, düzenlendiği tarihin önüne eklenen “Euro” ibaresiyle anılıyor (Daha 1927’de Avrupa Futbol Şampiyonası fikrini ortaya atan ilk UEFA Genel Sekreteri de unutulmamıştı. Arthus-Bertrand’ın tasarladığı 42 santimetre uzunluğundaki 6 kilogramlık Henri Delaunay Kupası, 12 organizasyonda kullanıldıktan sonra EURO 2008’de ise biraz değişikliğe uğradı, biraz da büyütüldü).
1960’taki ilk turnuvanın elemelerinde 17 takım kozlarını paylaşmıştı. Turnuvaya başta karşı çıkan Federal Almanya, İtalya ve İngiltere gibi köklü ülkeler yoktu. Bugünden farklı olarak elemeler değişik tarihlerde oynanıyordu; eşleşmeler arasında aylar vardı.
Kaderin cilvesi, Türkiye’nin karşısına 1923’te tarihindeki ilk millî maçı yaptığı Romanya düşmüştü. 2 Kasım 1958’de Bükreş’teki ilk randevu oldukça sert geçmiş, kaptan Turgay Şeren ilk yarıda sakatlanmıştı. Tabelada yazan 3-0’lık sonuç ağırdı. 26 Nisan 1959’daki rövanşta Lefter 2 gol atsa da rakip tur atlamıştı.
2. turda Romanya-Çekoslovakya, Fransa-Avusturya, Portekiz-Yugoslavya eşleşmelerinin maçları yapılabilirken, General Franco idaresindeki İspanya, Sovyetler Birliği’ne gitmeyi reddedince elendi ve ilk yarı finalist Sovyetler oldu. Diğer eşleşmelerden Yugoslavya, Fransa ve Çekoslovakya zaferle çıktılar. Artık 24 takımın mücadele ettiği organizasyona, 1960’ta sadece bu 4 ülke katıldı. Zamanla ekiplerin sayısı arttı; 1980’de 8, 1996’da 16 takımın mücadele ettiği şampiyonada 2016’dan bu yana 24 ülke kozlarını paylaşıyor.
Organizasyonun en başarılı ülkeleri 3’er defa zafere ulaşan Almanya ve İspanya. Katıldığı 5 turnuvada 14 defa fileleri sarsan Cristiano Ronaldo, şampiyonada en çok gol atan oyuncu unvanını koruyor.
İşte 10 kareyle turnuvanın unutulmazları…
1960
‘Pazartesi’ coşkusu
1960’taki ilk turnuvanın yarı final randevularında, evsahibi Fransa’yı 5-4’lük skorla deviren Yugoslavya finalist olurken, Sovyetler Birliği de Çekoslovakya’yı 3-0’la geçmişti. Bu maçın en unutulmaz anı, Sovyetler’in kalecisi Lev Yaşin’in şanından korkan Josef Vojta’nın penaltıyı auta atmasıydı. Kariyeri boyunca 150’den fazla penaltıyı kurtardığı iddia edilen file bekçisi, ülkesinin en büyük teminatıydı. 10 Temmuz’daki Yugoslavya-Sovyetler Birliği finali ise normal süresi 1-1 bitince uzatmalara taşındı; 113. dakikada Viktor Ponedelnik son sözü söyledi. Moskova saatiyle Pazartesi gününün ilk saatlerinde biten finalden sonra ülkede atılan manşetler şöyleydi: “Pazartesi, Pazartesi attı.” Evet, “Ponedelnik” Rusça “Pazartesi” demekti!
İlk Avrupa Şampiyonu Sovyetler Birliği kadrosu.
1976
‘Panenka penaltısı’: Görülmemiş bir atış
Yugoslavya’daki 1976 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Çekoslovakya, turnuva tarihinde penaltılarla tayin edilen ilk final maçını kazanıp Avrupa şampiyonu olarak taçlanmıştı. Normal süresi 2-2 biten mücadelenin uzatma dakikalarında tabela değişmeyince, seri penaltılara geçiliyordu. Almanların yıldızı Uli Hoeness kaçırıyor, son atışı kullanan Antonin Panenka topun dibine girdiğinde zaman donuyordu. O güne kadar görülmemiş bir atışa imza atarak topu kalenin ortasına yollayan futbolcu, markalaşacak bir modayı başlatıyordu.
Antonin Panenka, ilk ‘Panenka penaltısı’yla ülkesine kupayı getiriyor.
1980
Papa’yı görmesi yetti
1980’de turnuva İtalya’daydı. Federal Almanya kazanırken, Horst Hrubesch finalde Belçika karşısında yıldızlaşmıştı. Futbolun zarif oynandığı günlerde, gücün temsilcisiydi “Çirkin Kral”. Hava toplarının mutlak hakimi, amatör kümeden 1. lige 24’ünde, millî takıma ise ancak 28’inde yükselebilmişti. Türkiye’de futbol rönesansını başlatacak Jupp Derwall’in pek güvendiği santrfor, 1980’deki şampiyonada bir türlü gol atamıyor, sürekli izin alarak ortadan kayboluyordu. En son seferinde durumdan şüphelenen Derwall oyuncusunu otelin kapısında beklemiş, futbolcusunun “onu gördüm hocam, Papa’yı gördüm” dediğini duymuştu. Bu motivasyonla finale çıkan Hrubesch, Jean-Marie Pfaff’ı 2 defa avlayarak kupayı getirmişti.
Finalde 2 gol atarak Almanya’yı şampiyonluğa taşıyan Horst Hrubesch.
1988
Tarihe geçen gol: van Basten’in volesi
Federal Almanya’da düzenlenen 1988’deki turnuva, Berlin Duvarı’nın gölgesinin yansıdığı son turnuvaydı. Finalde Hollanda, Sovyetler Birliği’ni yenerek tarihindeki ilk büyük zaferini kazanmıştı. Frank Rijkaard- Ruud Gullit- Marco van Basten’den oluşan Portakallar’ın efsanevi üçlüsü, önce Almanya’da döktürecek, ardından yeniden buluştukları Milan’da kupalara ambargo koyup dönemin unutulmazları arasına gireceklerdi. 1988 Avrupa Futbol Şampiyonası’nın gol kralı da olan van Basten’in finalde dar açıdan attığı vole hâlâ jenerikleri süslüyor; dünya döndükçe hatırlanacağa benziyor.
Marco van Basten’in volesi Rinat Dasayev’in üstünden ağlara gidiyor.
1992
‘Plajlardan gelenler’ diye küçümsendiler
İskandinavya’daki ilk Avrupa Futbol Şampiyonası 1992’de İsveç’te düzenlendi; kupa Danimarka’ya gitti. Finalde Almanya’yı devirerek zafere ulaşan Danimarka’nın kalesinde devleşen Peter Schmeichel peri masalının kahramanıydı. Birçoklarının, turnuvaya son anda katıldıkları için “plajlardan geldiler” dediği Danimarka, yoğun kanaatin aksine çok motive olmuştu ve zafere ulaştı.
Danimarka zaferini kutlarken…
1996
Türkiye turnuvaya ‘merhaba’ diyor
İngiltere’de düzenlenen Euro 1996, Türkiye için bir milattı. Daha önce 1954 Dünya Kupası’na katılan ülkemiz, o zamandan beri büyük organizasyonlara hasretti. İlk defa turnuvaya giden ay-yıldızlılar tarihe geçerken, Ahmet Çakar da aynı şampiyonada maç yöneten ilk Türk hakemi olmuştu. Milliler ilk sınavında Hırvatistan’a son dakikalarda teslim olurken, pozisyonda Goran Vlaović’i “düşürmeyen” Alpay Özalan sonradan fair-play ödülü alacaktı. Portekiz’den sonra son şampiyon apoletli Danimarka’ya da yenilen Fatih Terim’in öğrencileri ne puan alabilmişti ne de gol atabilmişti. İlk Avrupa Şampiyonası maceramız tatsızdı; fakat ülke futbolunda devrim yaşanması yakındı…
Alpay’ın rakibini düşürmediği o an.
2000
İçimizdeki İrlandalılar!
1999’un Kasım ayıydı. Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerdi. Ekonomik kriz, iki deprem, sel derken yüzler gülmeyi unutmuştu. İşte bu koşullarda İrlanda’yla Euro 2000’e gitmek için play-off’ta buluşuyorduk. İki maçın sonunda turnuvaya gitme hakkını kazanan Türkiye’de milyonlar mutluydu. Karşılaşmadan sonra coşan teknik direktör Mustafa Denizli, literatüre müthiş bir hediye veriyordu. Bir zamanlar yakın arkadaşı olan Hıncal Uluç’a ithafen söylediği “içimizdeki İrlandalılar” deyimi böyle doğmuştu. Futbol sahasında edilen laf, kısa sürede birçok alanda kullanılacaktı. 2000 yılındaki turnuvayı Fransa kazanacak, Türkiye çeyrek final oynayacaktı.
Mustafa Denizli, İrlanda maçında.
2004
Yunanistan mucizesi
Portekiz’de düzenlenen Euro 2004’e Türkiye katılamamıştı. Play-off’ta karşımıza çıkan ve Türk basınının “Çek bir Letonya” manşetleriyle küçümsediği Baltık ülkesi turnuvaya giderken, biz yine büyük bir organizasyonu ekrandan izlemiştik. Ancak Avrupa Şampiyonası’nın sonunda daha büyük bir sürpriz yaşanacaktı. Kimsenin şans vermediği Yunanistan zafere ulaşırken, Alman teknik direktör Otto Rehhagel’in oynattığı savunma futbolu öne çıkmıştı. Sonradan Galatasaray’a transfer olacak Çek Milan Baros gol kralı olurken, Komşu’nun kaptanı Theodoros Zagorakis en iyi oyuncu seçilmişti.
2004’ün sürpriz şampiyonu Yunanistan.
2008
Kabustan rüyaya…
Euro 2008’in rengi Türkiye’ydi. Yarı finalde Almanya’ya son dakikada boyun eğen ay-yıldızlılar gösterdiği performansla akıllara kazınmıştı. Portekiz yenilgisiyle turnuvaya başlayan Fatih Terim’in öğrencileri, uzatmalarda gelen İsviçre galibiyetiyle nefes almıştı. Çekler karşısında son 15 dakikaya iki farklı geride giren millîler, kazanmayı başarınca gruptan çıkmıştı. Çeyrek finaldeki Hırvatistan randevusunda yaşananları, usta bir Hollywood senaristi bile yazamazdı. 119. dakikada Ivan Klasnić ağları bulduğunda üzülmüş, 122’de havalara uçmuştuk. Semih’in şutu bizim için rüyaydı, onlar için kabus. Sonrası malum penaltılar, milyonlar için sanki bir film şeridindeki anlar; o zaferden sonra koşan futbolcular…
Çeyrek final zaferinden sonra millî futbolcular.
2021
Son şampiyon İtalya
Avrupa Futbol Şampiyonası’nın 60. yılını onurlandırmak adına 11 ülkede 11 şehirde düzenlenen son turnuva, her açıdan istisnaydı. Pandemi yüzünden 2021’de oynanabilen, buna rağmen Euro 2020 adıyla anılan organizasyonun galasında İtalya, Türkiye’yi 3-0’lık skorla devirmişti. Bir dönem Galatasaray’ı çalıştıran Roberto Mancini’nin idaresinde gök-mavililer kupaya uzanırken, yarı finalde İspanya’yı, finalde de İngiltere’yi penaltılarla yenmişti. O takımın “Savunma Bakanı” Leonardo Bonucci turnuvanın en iyi 11’ine seçilecek, kış transfer döneminde de Fenerbahçe’ye gelecekti.
1968’de Londra’da kurulan ve o zamandan bu yana albümleri dünya çapında 100 milyonun üzerinde satan efsanevi rock grubu Deep Purple, dünya turnesi kapsamında 25 Haziran gecesi İstanbul’da da bir konser verecek. Daha önce de 1998 ve 2022’de Türkiye’de sahne alan 5 kişilik grubun 4 üyesi 75 yaşın üzerinde. Dünya ölçeğinde bir klasik…
Frank Zappa ve grubu “The Mothers of Invention”, 4 Aralık 1971 tarihinde İsviçre’nin Cenova Gölü kıyısındaki Montreux Casino binasında sahnedeler. Konserin yaklaşık 90. dakikasında çaldıkları şarkının adı “King Kong”. Grubun klavyecisi Don Preston tam solosunu tamamlamışken bir ışık huzmesi ortalığı aydınlatarak seyircilerin arasından ahşap tavana ulaşıyor ve tavandan dumanlar tütmeye başlıyor…
O günü yaşayan görgü tanıklarının yıllar sonra naklettiğine göre, salondakilerin çoğu, başlayan yangını şovun bir parçası sanarak büyük bir sakinlikle karşılamıştı. Hatta sahnedekiler bile. Vokalist Howard Kaylan, Arthur Brown’ın 1968’de listeleri kasıp kavuran, rock tarihinin en büyük hitlerinden “Fire” şarkısına ithafen “Ateş! Arthur Brown’un ta kendisi değerli izleyiciler!” diye bağırmıştı. Dünyanın hâlen en saygın müzik organizasyonlarından biri olan Montreux Caz Festivali’nin kurucusu ve direktörü Claude Nobs’ın açıklamalarına bakılırsa, konser salonu yangın öncesinde de zaten hayli “dumanlı”ydı ama, ortamda Allah’tan aklı başında bir insan vardı: Frank Zappa (1940-1993).
Yaratıcılığı, yetenekleri, entelektüel birikimi başta olmak üzere her konuda dönemin hippi kültüründen farklı ve ayık bir kişilik olan Zappa’nın, son derece sakin bir tonlamayla “Bayanlar-baylar, küçük bir sorunla karşı karşıyayız. Şimdi lütfen herkes sakince salonu terketsin” anonsu yapması olası can kayıplarının önüne geçmişti.
Görkemli tesisi küle çeviren yangın, o gün o konserde izleyiciler arasında olan bir başka efsanevi rock grubu sayesinde dünya müzik tarihinin en ilginç olaylarından biri olarak anımsanmasına yol açacak bir şarkıyı ortaya çıkaracaktı: “Smoke on the water, fire in the sky…” (Suda duman, gökyüzünde alev…)
Deep Ruple’ın güncel kadrosu, soldan sağa Roger Glover (bas), Don Airey (klavye), Ian Gillian (vokal), Ian Paice (davul) ve Simon McBride (gitar).
1968’de Londra’da kurulmuştu Deep Purple. 1971’e gelindiğinde tam 5 albüm çıkarmış bir gruptu. Başlarda, dönemin “saykodelik” tarzına daha yakın bir duruşları vardı. 1968’de yayınladıkları “Shades of Deep Purple” adlı ilk albümlerinde grubun sonraki yıllarda günümüze dek konserlerinin değişmez parçası olacak ilk büyük hitleri “Hush” da yer alıyordu. Gitarda Ritchie Blackmore, davulda Ian Paice, klavyede John Lord, vokalde Rod Evans ve basta Nick Simper’dan kurulu kadro, 3 ay geçmeden ikinci albümleri “The Book of Taliesyn”i kaydetti. Bunu 1 yıl sonra kendi adlarını verdikleri “Deep Purple” albümü izledi. 3. albümde, 10 dakikayı aşan süresiyle “April” parçası dikkati çekiciydi. Yaylıların ve nefeslilerin dahil olduğu, klasik müzikle rock’ın bir araya geldiği bir çalışmaydı.
Blackmore ve Lord sadece klasik bestecilere hayranlık duyan rock müzisyenleri değillerdi; aynı zamanda aldıkları eğitim sayesinde bu alanda da yetkin isimlerdi. Yine Lord’un girişimiyle grup, aynı yıl bir de The Royal Philharmonic Orchestra eşliğinde “Concerto for Group and Orchestra” albümünü kaydederek müzik dünyasını şaşırtacaktı. Bu albüme gelindiğinde kadroda yapılan iki değişiklikle vokale Ian Gillian, bas gitaraysa Roger Glover dahil olmuştu. Bu 5’li, grubun yıllar içinde bazı değişikliklerine uğrayan kadrosunun ticari olarak en başarılı olan ve aynı zamanda sadık dinleyicilerin en çok beğendiği hâliydi.
1970’de “Deep Purple in Rock” ile “hard rock”a kaydılar. Montreux’yü ziyaret ettikleri 1971’deyse 5. albümleri “Firewall”un ardından hiç hız kesmeden bir sonraki yılın albümü için kayıt yapmaya karar vermişlerdi. Bu iş için de Rolling Stones grubunun kullandığı gezici mobil stüdyoyu kiralamışlar ve Montrex Casino’nun otoparkına parketmişlerdi. Frank Zappa ve The Mothers of Invention konserinde de salondaydılar.
Anlatılanlara göre her şeyin başlangıcı, izleyicilerden birinin cebinden çıkardığı işaret fişeği tabancasını ateşlemesiyle başlamıştı. Deep Purple’ın solisti Ian Gillan yıllar sonra bu hadise kendisine sorulduğunda, omzunun üzerinden parlak, fosforlu bir ışığın geçip tavana yükseldiğini gördüğünü anlatacaktı. Konser öncesi, o dönemde henüz ayakta konser geleneği tam olarak başlamamış olmasına karşın salondaki sandalyeler kaldırılmıştı. Yangın sonrası yapılan tüm değerlendirmelerde, bu tesadüfi uygulamanın salonun hızlı bir şekilde, paniksiz boşaltılmasında çok işe yaradığı ortaya çıkacaktı.
“Smoke on The Water” parçasına ilham veren Montreux Casino yangını, efsanevi organizatör Claude Nobs’un (üstte) bir itfaiyeci gibi alevlerle mücadele ettiği karelerle de hafızalara kazındı. Yangın kontrol altına alındığında binadan geriye bir enkaz kalmıştı (sağ altta).
Bir an önce canını kurtarma peşine düşmek yerine bir itfaiyeci gibi herkesin sağ-salim tahliye edilmesi için çabalayan organizatör Nobs ise; en çok seyirciler arasında sızıp kalanlar olabileceğinden ve olan biteni farkedemeden yanıp gideceklerinden korktuğunu söyleyecekti.
Deep Purple üyeleri yangının ardından kendilerini otel odalarına atmışlardı ama Montreux Casino’dan yükselen dumanlar odalarına kadar ulaşıyordu. İtfaiyenin müdahalesine karşın binadan alevler yükselmeye devam ediyordu. Dumanlar bir sis tabakası gibi gölün yüzeyine çökmüştü. Manzarayı izlerken grubun bas gitaristi Roger Glover aynı cümleyi birkaç defa tekrarlayınca, rock tarihinin en klasik parçalarından birinin nakarat cümlesi ortaya çıkıvermişti: “Smoke on the water / Fire in the sky…”
Ertesi gün solist Ian Gillan ve Roger Glover kafa kafaya verdiler ve şarkının gerisini kaleme aldılar. Sözler son derece basit bir şekilde olan biteni anlatıyordu:
“Tam takım geldik Montreux’ye / Cenevre gölünün dibinde / Mobil stüdyomuzla kayıt yapma peşinde / Zamanımız da hayli kıttı / Frank Zappa ve The Mothers / En kıyak yerdeydik / Ama işaret fişeği tabancalı bazı salaklar / Mekanı kül edip gittiler / Suyun üstünde duman, gökyüzünde alev / Kumarhane yandı gitti…”
Şarkıda dendiği gibi, grubun zamanı gerçekten kıttı. Yeni kayıtlar için anlaşma imzalanmış, plak şirketi kaydın Cenevre’de yapılması için razı edilmişti. Ancak Casino’nun kullanılamayacak hâle gelmesi büyük meseleydi. Şarkının devamında alevlere karşı kahramanca mücadele eden organizatör Claude Nobs’u da unutmadan işin bu kısmına girmişlerdi:
“Funky Claude bir içerde bir dışardaydı / Salondaki çocukları çekip çıkarmaktaydı / Her şey olup bittikten sonra / Şimdi yeni bir mekan bulmamız lazımdı / İsviçre saati çalışıyordu / Yarışı kaybediyorduk…”
Deep Purple’ın en beğenilen ve ticari olarak da en başarılı olan kadrosu: Ian Paice (davul), Ritchie Blackmore (gitar), Roger Glover (bas), John Lord (klavye) ve önde Ian Gillian (vokal).
Claude Nobs, bu defa da grubun imdadına yetişecekti. Kayıt yapabilecekleri yeni bir salon buldu ama, provaların daha başında salonun bulunduğu otelde kalanlardan öyle bir şikayet yükseldi ki, polis zoruyla tahliye edildiler. Nobs bir dafa daha iş başındaydı. Yakınlardaki Grand Otel’i ayarladı bu defa. İlahi bir şans gülmüştü grubun yüzüne: Her ne hikmetse otel o günlerde tamamen boştu. Yine de tedbir elden bırakılmadı; oteldeki yatak, döşek kullanılarak iptidai bir ses yalıtım önlemi alındı:
“Grand Otel’e kapağı attık / Boş, soğuk ve çıplaktı / Birkaç ışık ve üç beş yatakla / Terimizi atabileceğimiz kadar bir yer yaptık…”
“Smoke on The Water”, kaydediliş biçimi ve anlattığı hadise sebebiyle müzik tarihinde ilgi çekici bir yere sahip olması için gereken her şeye sahipti. Ancak ilginç bir şekilde hikayede bundan daha fazlası da vardı: Grubun gitaristi Ritchie Blackmore’un şarkı bestelenirken kullandığı gitar “riff”i. Bir rock gitaristi olma hayaliyle eline ilk defa gitar alanların bile birkaç denemede tekrarlayabileceği basitlikteydi. Ancak bu sadeliğinin yanında, şarkının girişi akılda kalıcılığıyla rock tarihinin en ikonik gitar “riff”lerinden birine dönüşecekti.
Blackmore’un etkileyici ve dahiyane bulunan bu sisteminin ardındaysa, aslında müzik tarihinin en büyük bestecilerinden birinin payı vardı: Ludwig von Beethoven. Beethoven’ın en bilinen eserlerinden 5. Senfoni’nin girişi, “Smoke on The Water”ın girişini yazarken kendisine ilham kaynağı olmuştu. Yine kendi ifadesine göre, senfoninin ilk notalarının dizilişini tersine çevirerek çalmış ve tüm dünyada herkesi çok etkileyen gitar “riff”ini o şekilde ortaya çıkarmıştı. Şarkı, grup Montreux’yü terketmeden 1 gün önce kaydedildi. Albüm yayımlandığında Billboard 45’likler listesine 4. sıradan girdi; tüm dünyada büyük bir satış rakamına ulaştı.
Dünya çapında büyük bir hit olan “Smoke on The Water” Deep Purple’a Platin Plak ödülü kazandırmıştı.
Bu büyük başarıya karşın, grup içi huzursuzluklar had safhadaydı. Çoğunlukla birlikte hareket eden Gillan ve Glover grubu terkettiler. Yerlerine Deep Purple’da yaptığı kariyerin ardından “Whitesnake” adını verdiği topluluğuyla tanınacak David Coverdale ve basçı Glen Hughes geldi. Bir yıl sonra Blackmore da gruptan ayrılınca, Deep Purple 1984’e kadar sürecek bir sessizliğe gömüldü. O yıl yeniden biraraya gelen “rüya takım”, 1993’e dek aynı sahneyi paylaşmaya devam etti. Sonunda topluluğun en kaprislisi olarak ün yapan Blackmore bir daha dönmemek üzere kendi yoluna giderken, 2012’de klavyeci John Lord da 71 yaşında öbür dünyaya göçetti. Kuruluşunun üzerinden 56 yıl geçmiş olmasına rağmen, topluluk günümüzde hâlen sahnelerde. Esas kadrodan Ian Gillan (78), Roger Glover (78) ve Ian Paice’in (76) yanında, klavyelerde Don Airey (75) ve gitardaysa grubun yaş ortalamasını düşüren en genç elemanı olarak 45 yaşındaki Simon McBride var.
Temmuz ayında çıkacak 23. stüdyo albümleri “=1”in dünya turnesi kapsamında, bu ay (25 Haziran gecesi) İstanbul’da da sahne alacaklar. Gruptan daha önce Türkiye’ye ilk gelen solist Ian Gillan’dı. Türkiye’nin dünyaca tanınmış rock yıldızlarının konserlerine henüz alışkın olmadığı bir dönemde, 30 Ocak 1992’de İstanbul Lütfi Kırdar Spor Salonu’nda sahneye çıkmıştı. Gillan o yıl yayımlanan solo albümünden şarkılar seslendirirken, Deep Purple klasiklerini, özellikle de “Smoke on the Water”ı söylemeyi de ihmal etmemişti. Gillan 6 yıl sonra İstanbul’a bu defa Deep Purple ile birlikte geldi. Grubun esas kadrosundan bir tek Ritchie Blackmore eksikti, onun yerine gitarda Steve Morse vardı. 2019’da biletleri satışa sunulan üçüncü konserse Covid 19 talihsizliğine uğramış ve sürekli ertelenerek 2022’de yapılabilmişti.
80’lerine merdiven dayayan Roger Glover ve Ian Gillan Deep Purple’a 1969’da dahil oldular. 2022’den bu yana, grubun yaş ortalamasını düşüren Simon McBride (45) ile aynı sahneyi paylaşıyorlar.
Hem topluluğun hem de rock müziğin tarihinde unutulmaz bir yeri olan Montreux Casino’ya tekrar dönersek…. 4 yıllık bir suskunluğun ardından 1975’te yenilenmiş hâliyle tekrar hizmete açıldı ve bugün de varlığını sürdürüyor. Günümüzde Montrö’yü ziyaret edenlerin en çok uğradıkları yerlerden biri ise, organizatör Claude Nobs’un adını yaşatan Funky Claude’s Bar. Mekanın duvarlarına kendisinden “Funky Claude” diye bahseden “Smoke on The Water”ın o meşhur girişinin dev notaları çizili. Nobs, 1973’te Ertegün Kardeşler’in plak şirketi Atlantic’in İsviçre sorumlusu oldu. Aynı zamanda Ahmet Ertegün’ün maddi ve manevi büyük desteği sayesinde Montreux Caz Festivali’ni dünyanın en saygın müzik organizasyonlarından biri hâline getirdi; 2013’te 77 yaşında hayata veda etti.
“Smoke on The Water” şarkısıysa, hâlen dünyanın en çok yorumlanan rock parçası olarak her gün dünyanın dörtbir yanında radyolarda duyuluyor, dinleniyor. Grubun devam eden dünya turnesinin uğradığı tüm şehirlerde olduğu gibi İstanbul’da da daha ilk notası duyulur duyulmaz büyük alkış alacağına şüphe yok.
1960’lardan itibaren geliştirilmeye başlanan tomografi uygulamaları, aslında 20. yüzyılla birlikte devreye giren röntgen kullanımının çok daha ileri bir safhasını oluşturacaktı. 3 boyutlu bir nesnenin iç yapısını farklı kesitlerde görmek prensibi hem teşhiste hem de tedavide çığır açacak; sağlık sektöründe ve finansal yapılarda da bir devrim yaşanacaktı.
Wilhelm Conrad Roentgen’in 1895’te keşfettiği X ışınları, kısa bir süre sonra hekimlerin canlı bedenin içini görebilmelerini sağlayan mucizevi bir teşhis yöntemi olarak kullanılmaya başlandı. X-ışınları nüfuz ettiği katı nesneler tarafından bir miktar zayıflatıldığından, ışına maruz kalma sonucunda ortaya çıkan resim, bedenin içini gösteriyordu. Röntgen devriminden sonra tıp artık eski tıp olmadı; radyoloji 1900’lü yılların başlarında tıbbi bir uzmanlık dalı hâline geldi ve X-ışını görüntüleme bugün hâlâ kullanılmakta… (“Ve insan kendi içini gördü: Röntgen devrimi”, #tarih dergi, Ekim 2014, s: 82-89)
Radyolojinin gelişimi 2. Dünya Savaşı’na kadar ılımlı bir hızda seyretti. Savaş yıllarında X-ışını görüntülemenin yaygın kullanımı ve dijital bilgisayarın ilk örneklerinin ortaya çıkışı ile tanısal görüntüleme tekniklerinde bir devrim yaşandı. Görüntüleme teknolojisinin ve bilgi işlem gücünün gelişmesiyle birlikte, organ fonksiyonları ve metabolizmanın işleyişi de ölçülebilir hâle geldi.
Godfrey Hounsfield’ın bilgisayarlı tomografi makinesinin ilk prototipi. Science Museum, Londra.
Müzik sektörünün devlerinden EMI (Electric and Musical Industries, Ltd.) 1931’de kurulmuştu. 1939’dan itibaren Ar-Ge bölümünde çalışan genç yetenekler, savaş nedeniyle hava radarlarının ve diğer elektronik cihazların geliştirilmesine yönlendirilmiş; savaşın sonunda şirketin geleneksel eğlence işlerinin yanısıra, savunmayla ilgili elektronik çalışmaları da devam etmişti. 1955’te ABD’de Capitol Records’un satın alınması ve ardından EMI ile sözleşmeli olan Beatles grubunun büyük başarısı, 1970’lere girerken şirketi çok güçlü bir konuma getirmişti. O sıralarda şirketin üst yönetiminde, dolayısıyla kurumsal stratejisinde bir değişiklik yaşandı. Yeni icra kurulu başkanı John Read, EMI’nin kârının üçte ikisini oluşturan müzik işinin riskleri ve belirsizlikleri nedeniyle, şirketin stratejik dengesini değiştirmek istiyordu; bu amaçla nakit akışının bir kısmını şirket içi araştırma-geliştirmelere yönlendirmeye başladı.
1971’de geliştirilen EMI Scanner, Londra’daki Science Museum’da sergileniyor.
Read, şirket içi yenilikçiliği teşvik etmek gayesiyle bir araştırma fonu kurdu. Finanse edilen ilk projeler arasında EMI’de araştırmacı olan Godfrey Hounsfield tarafından önerilen bir proje vardı. Bu proje, şirkete hızla büyüyen tıp teknolojisi alanına girme fırsatı oluşturacaktı. Elektrik mühendisi Hounsfield, radar sistemleri, güdümlü silahlar ve İngiltere’nin ilk transistörlü bilgisayarı gibi projelerde çalışmıştı. Zihnini meşgul eden yeni proje “otomatik örüntü tanıma” (automatic pattern recognition) idi: Kapalı bir kutunun içini görmenin mümkün olup olmadığını merak ediyordu! Daha sonra bunun biyolojik bir yapıda, kafatasında ince ayarlı X-ışını kullanılarak başarılabileceğinin farkına vardı ve ilk bilgisayarlı tomografi tekniğini tasarladı. Bu tasarım, bir nesneye farklı açılardan gönderilen çok sayıda X-ışınını kullanarak, daha sonra bir bilgisayar işlemcisiyle o nesnenin yüzlerce fotoğraftan oluşan bir resmini oluşturmak fikri üzerineydi; böylelikle 3 boyutlu bir nesnenin iç yapısını farklı kesitlerde görmek mümkün olacaktı. Bilgisayarlı tomografi kavramsal anlamda bir yenilikti ama kullandığı teknolojiler iyi biliniyordu. Temelde X-ışını, görüntüleme teknolojisi ve veri işlemeyi birbirine bağlıyordu. Burada asıl zorluk, birbirinden farklı nitelikte olan mekanik, elektronik ve radyografik bileşenlerin tek bir sisteme doğru ve hassas bir şekilde entegre edilmesiydi. İlk deneylerinde verileri elde etmek (tarama süresi) 9 saat, görüntüyü bilgisayarda yeniden oluşturmak 2.5 saat sürmüştü. Sonuçta laboratuvardaki beyin örneğinde ak ve gri maddenin ayırt edilebildiği bir görüntü elde edebilmişti. 1968’de eksiksiz bir sistem olarak tanımlanan ve patent başvurusu yapılan bilgisayarlı tomografi için patent 4 yıl sonra verilecekti.
Beatles Tıpta da Devrim Yapmıştı”, ntv tarih, Nisan 2009.
O yıllarda EMI esas olarak plak ve elektronik üretimiyle ilgileniyordu ve radyolojik ekipman konusunda hiçbir tecrübesi yoktu. Şirkete en büyük kazancı Beatles’ın albüm kayıtları sağlıyor, araştırma projesi için de önemli bir kaynak oluşturuyordu fakat yüksek maliyeti karşılamak için İngiltere Sağlık ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın da destek vermesi gerekecekti (“Beatles Tıpta da Devrim Yapmıştı”, ntv tarih, Nisan 2009)
“Ve insan kendi içini gördü: Röntgen devrimi”, #tarih dergi, Ekim 2014
Hounsfield, 1969’da Londra’da bir radyoloji uzmanının desteğini almak için Dr. James Ambrose ile görüştüğünde tıp tarihine geçecek bir işbirliği de başladı. Ambrose, İngiltere’nin en önemli beyin cerrahisi merkezlerinden biri olan Wimbledon’daki Atkinson Morley Hastanesi’nde radyolog olarak çalışıyordu. Bilgisayarlı tomografinin gerçek potansiyelini farketmişti ve Hounsfield’a klinik teknik konularda yardımcı olan, beyin tomografilerini yorumlayan ilk kişi olacaktı.
Londra’da, Atkinson Morley Hastanesi’nin radyoloji bölümüne yerleşen Hounsfield ve küçük ekibi, 2 yıl boyunca Ambrose’un okuldan edindiği deney hayvanlarının kafalarını kullanarak orijinal cihaz üzerinde çalıştıktan sonra, 1971’de bir prototip EMI tarayıcısı (scanner) üzerinde ilk klinik deneyleri gerçekleştirdi. Sonuçlar inanılmazdı; böyle bir buluş tıpta devrim yaratacaktı. Ancak makine çok yavaştı; X-ışını ile taramayı yapmak yalnızca 5 dakika sürüyordu ama, taramayla toplanan verilerin bulunduğu kaseti Atkinson Morley’den EMI laboratuvarlarına götürmek ve burada bir bilgisayarda gece boyunca görüntüleri işlemek gerekiyordu. Kafatası artık tümörler ve kafa yaralanmaları gibi çeşitli kafa içi sorunların radyolojik incelemesine engel teşkil etmeyecekti. İngiltere Sağlık ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı hiç vakit kaybetmeden Manchester, Queen Square ve Glasgow için 3 EMI tarayıcı sipariş etti.
Müzik sektörünün devlerinden EMI’nin kârının büyük kısmı, Beatles grubunun plaklarından elde ediliyordu. Bu gelir sayesinde bilgisayarlı tomografinin tohumları atılacaktı.
Klinik deneylerinin yapıldığı sıralarda John Powell, EMI’ye teknik direktör olarak katıldı. Şirketin elektronik işindeki kârlılığı zayıftı; çünkü 2.500 kişilik Ar-Ge kapasitesi çok sayıda birbirinden farklı küçük hacimli üretime yayılmıştı. Bilgisayarlı tomografi projesi şirketin köklü elektronik altyapısı üzerine inşa edildiğinden, Powell bunun EMI’ye heyecan verici yeni bir alana girme konusunda önemli bir fırsat sağladığına inanıyordu; ancak EMI yönetimi yeni ürünlerinin satış potansiyeli konusunda kararsızdı.
EMI-Scanner olarak adlandırılan bilgisayarlı tomografinin fiyatının 400 bin USD civarında olması bekleniyordu ve yalnızca en büyük ve mâli açıdan en güçlü kurumların satın almaya gücü yetiyordu. Ancak şirket, doktorların coşkusuyla cesaretlendi. Özellikle nörologlar ve beyin cerrahlarının, tanı koymadan önce bilgisayarlı tomografi istemeye etik açıdan kendilerini zorunlu hissedecekleri zamanın yakın olduğunu tahmin edebiliyorlardı. Şirketin ilk 12 ayda 50 tomografi/tarayıcı satacağı tahminiyle Powell, 6 milyon Sterlinlik yatırım projeksiyonu üzerinden temel bir stratejinin ana hatlarını çizdi. Ürün, kazançlı tıbbi ekipman alanına girişle birlikte küresel pazarlara erişim imkanı sağlayacaktı. Şirketin hedefinin, tıbbi görüntüleme alanıyla sınırlı kalmayıp girişimsel radyoloji ve radyasyon terapisine doğru genişlemesi gerektiğini hissetmişti.
Bilgisayarlı tomografiyi geliştiren Godfrey Hounsfield, bir İngiliz nörolog ile ABD’ye gönderildi. Konuştukları Amerikalı uzmanlar, cihazın büyük tıbbi öneme sahip olduğunu doğruladı. Tıp camiasında ilgi yüksekti. Daha sonra EMI, Kuzey Amerika Radyoloji Derneği’nin (RSNA) yıllık toplantısında bir sergi düzenledi. Şirket yönetiminin Amerikan medikal pazarına girmek için bir ABD satış şirketi kurma konusundaki güveni artmıştı.
Godfrey Hounsfield’ın çizimiyle bilgisayarlı tomografi makinesinin ilk taslağı.
1977, EMI’nin ABD’deki şirketi EMI Medical Inc. için çok iyi bir yıldı; bilgisayarlı tomografi, Amerikan pazarında muazzam bir başarı elde etmişti. Tarayıcının piyasaya sürülmesinden itibaren geçen 3 yıl içinde, şirketin tıbbi elektronik satışları 42 milyon Sterline yükseldi. 300 üniteden fazla siparişle istikbal de çok parlak görünüyordu.
O zamanlar mevcut olan en umut verici yenilik EMI beyin tomografisiydi. Bu, EMI’nin varlığının ve deneyiminin olmadığı bir pazarda bilinmeyen potansiyele sahip bir üründü. Roentgen’in X ışınlarını keşfetmesinden bu yana tıpta teşhis alanındaki en büyük sıçramayı temsil ediyordu. 3 yılı aşkın bir süre boyunca EMI, dünya pazarının %100’üne sahip oldu. Sonraki 2 yılda rekabetin başlamasıyla birlikte pazar payı düştü ancak satışlar artmaya devam ediyordu. Tıbbi elektronik yatırımları, 1979’un sonunda EMI’nin devralınmasından kısa bir süre sonra THORN EMI tarafından satıldı, ancak EMI’nin patentleri korundu.
Günümüzde görüntüleme sistemleri tüm vücudu, her bir organı kesitler halinde ve 3 boyutlu olarak ortaya koyabildiği gibi, atan kalbi, damarlarda akan kanı, sinir liflerini, dokularda yerleşen tümörleri, enfeksiyonları da gösterebilmekte. Görüntülerin analiziyle kemiklerin yoğunluk kaybı ya da kalbin kan pompalama kapasitesi gibi bilgiler hesaplanabilmekte. Biyopsi ve radyoterapi gibi çeşitli teşhis ve tedavi girişimlerinde görsel kılavuzluk ise radyolojik görüntülemenin başka bir önemli boyutu.
Bilgisayarlı tomografi, genellikle X-ışını kaynağını ve detektörünü hastanın etrafında döndürerek, çeşitli açılardan çok sayıda projeksiyon X-ışını görüntüsü elde eder; bu görüntüler 3 boyutlu bir hacme dönüştürülerek kesit görüntüleri elde edilir. İlk bilgisayarlı tomografide (BT) insan beyninin yalnızca bir kesitini taramak 9 saat sürmüş ve bunlar ardından 2.5 saatte yeniden yapılandırılmıştı. Elde edilen kesit görüntüsü 802 piksel matrise ve 8 Bit kontrast çözünürlüğüne sahipti. Modern BT sistemleri, saniyede 40 kesit yapacak hızda 10242 piksele kadar görüntü matrislerini elde ediyor ve yeniden oluşturuyor.
Kadıköy’ün sahil semtlerinden Moda, İstanbul’un karşı yakasındaki en önemli yerleşimdi. Esas olarak köşklerden-konutlardan, ibadethane ve okullardan oluşan semt; çokkültürlü dokusu, plajı ve hayat tarzı ile farklılaşıyordu. Gerek tarihî Pervititch haritaları gerekse yakın tarih araştırmacılarının referans kitapları, semtin yakın geçmişini günümüze taşıyor.
Okullarda, orta öğrenim yıllarında gördüğümüz tarih derslerinde savaş sonrası yapılmış antlaşmaların maddeleri kafamıza kakılırdı da, hiçbir öğretmenin aklından çatısı altında bulunduğumuz okulun tarihini anlatmak geçmezdi. 6 yılımı geçirdiğim Saint-Joseph’in köklü sayılabilecek tarihine, okul döneminden çok sonra kendi çabalarımla ve merakımla sokuldum. Lisenin son iki yılında öğrencisi olduğum Ankara Atatürk Lisesi’nin oldukça özgün yapısının mimarının Bruno Taut olduğu bilgisine ise 20 yıl sonra eriştim. Düşünmüşümdür: Okulun öğretmenleri adını duymuş muydu? Mezun öğrencilerden kaçının tasası olmuştu o bilgi?
Konuya dönüyorsam, Saint-Joseph üzerine yıllar önce yazdığım denememe bir uzantı getirmek için. Kadıköy ve Moda tarihine yoğunlaşan amatör tarihçiler (burada lütfen herhangi bir küçümseyici vurgu aranmasın), internet ortamında değerli katkılar yapıyor; bunlardan kimileri zaman içinde kitap hâline de geliyor, gelecektir.
Kadıköy ilçesini haritalayan 15 paftadan, Küçük Moda’nın bulunduğu 2 no’lu Pervititch paftası, 1939. Pervititch haritaları, Türkiye Sigortacılar Daire-i Merkeziyesi tarafından evlerini sigortalatmak isteyenler için sigorta bedelinin hesaplanabilmesi amacıyla topograf Jacques Pervititch’e yaptırılan 60×84 ölçüsündeki detaylı haritalardır.
Arif Atılgan’ın “blog”u ve kitapları örnek. 2015’te Saint- Joseph lisesi ve çevresi hakkında görsel malzeme destekli yaptığı çalışmaya ben yeni ulaştım. 35 yıl önce yazdığım Saint-Joseph metnimde ne okulun hemen altındaki arazide yer alan manastırdan ne de Alman kampından sözetmediysem, varlıklarını bilmediğim içindi. Küçük Moda’nın Pervititch paftasında bölgenin iç dağılımı apaçık gözler önüne seriliyor.
Arif Atılgan’dan geniş bir alıntı yapmak istiyorum; meraklı takipçiler “atilganblog.blogspot. com” adresine başvurabilir fazlası için:
“Moda İskelesinin Kalamış tarafında kalan eski Moda Plajının üst tarafı Küçük Moda olarak bilinirdi. Bunun sebebi, buradaki denize çıkıntı yapan burunun Moda Burnunun içinde küçük bir burun olması dolayısıyladır. 1900’lü yılların başında Küçük Modanın üst tarafında 1895 yılında son şeklini almış olan Saint Joseph Okulu bulunmaktadır. Onu, eski adıyla Yoğurtçu Park Cad. yeni adıyla Dr. Esat Işık Caddesinin sınırının alt tarafında bir manastır ve manastırın altında Şifa Hastanesinin bulunduğu Şifa Sokağı izlemektedir. Manastır Karmelit Rahibelerinin manastırı idi. Şifa Hastanesi, o yıllarda Yeldeğirmeni’nde açılan Dame De Sion Okulunun şubesini inşa ederek eğitim veren Oblates de L’assomption rahibelerinin Kadıköy’e gelme sebebi olan hastanedir. Saint Joseph Okulunun denize doğru olan tarafında ise bahçelik alanlar vardır… Eski Moda Plajının hemen üstünde Moda Mektebi Sokakta ise Mıkhitarist Papaz Okulu bulunmaktadır. Mıkhitarist Papaz Okulu Katolik Ermeni mezhebine aittir. Sokak bu okul sebebiyle Mektep Sokak adını almıştır. Moda Plajının bulunduğu küçük koy ise henüz ağırlıklı olarak İngilizlerin denize girdiği temiz bir kıyıdır. Plajın üstünde küçük bir bahçe göze çarpmaktadır.
1900’lü yılların ortalarına doğru Küçük Moda da az da olsa değişiklikler olmuştur. Saint Joseph Okulunun denize doğru olan tarafındaki Karmelit manastırının altındaki alan Almanlar tarafından kiralanmış ve kamp yeri olarak kullanılmaktadır. Alman gençlerinin disiplinli kamp yaptığı bu alan 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanlar tarafından terk edilmiştir. 1930’lu yılların Pervititch Haritalarında Alman Kampının sahilinde Kolejin İskelesi gözükmektedir. Bu iskeleye yanaşan teknelerdeki kömürler, dik kayalıklardaki rayların üzerinde çalışan dekovil hattı ile Saint Joseph’e çıkarılmaktadır. Loranda ailesinin arazisi ise aileye sonradan giren kişiler olması sebebiyle Frankenstein ailesinin olmuştur. (…) 1950’li yıllardan sonra Karmelit Manastırının yerine Maarif Koleji gelmiş, rahibeler Kızıltoprak tarafına gönderilmişlerdir. Maarif Koleji 1976 yılında Kadıköy Anadolu Lisesi adını almıştır. Alman Kampının bulunduğu alan ise spor alanlarına dönmüştür.”
Eski bir İstanbul kartpostalında Saint- Joseph Lisesi, 20. yüzyılın başları.
Eşinirken ve sıçrarken, benzeri bağlamda bir röportaja Gazete Duvar arşivinde rastladım: Berker Döner imzalı, “Bir Modalı Levanten: Mösyö Mario Vanocore” son derece değerli ve etkileyici bir belge; yazarın Öyle Bir İstanbul kitabında şimdi. Yalnızca taşıdığı portrenin yakıcı boyutları nedeniyle değil, Moda’nın yakın dönem tarihi açısından da ufuk açıcı bir röportaj bu. Bir ucu, Saint-Joseph Lisesinin geçmişine de uzanıyor, ürperiyorum: Baba ve oğul Vanocore’yi görmüş ve tanımış olmalıyım -bir geniş alıntı da buradan:
“1940’da Moda’da doğan Mario Vanocore, bir zamanların levanten Moda semtinin son üyelerinden. 1900’lü yılların başında, büyükbabası Antonio Vanocore ailesiyle birlikte Napoli’den İstanbul’a göç etmiş. O yıllarda Kadıköy’ün en aristokrat semti olmakla ünlü Moda, semte yerleşen levanten ailelerin Batılı hayat tarzıyla biçimlenmiş. Vanocore Ailesi de İstanbul’a gelir gelmez, hiç tereddüt etmeden Moda’ya yerleşmiş. Büyükbabasından dinlediği o yılları şöyle anımsıyor Mösyö Mario: ‘İstanbul’un en varlıklı ve nüfuzlu levanten aileleri Moda’da yaşardı; İngiliz Whittall Ailesi bunların başında gelirdi. Vitol Çıkmazı Sokak (günümüzde Belkıs Dilligil Sokak) bu aileden kalma bir isimdir. Küçük Moda’da geniş arazilerin sahibi Lorando Ailesi, sonrasında La Fontain, Tubini, Frankenstein ve Frederiçi aileleri de ünlüdür. Bu ailelerin Mühürdar, Moda Burnu, Küçük Moda’da geniş arazileri, görkemli köşkleri vardı. Son derece kültürlü ve varlıklı Modalı Levantenlerin semte hakimiyeti cumhuriyetin ilk dönemine kadar sürdü. Onun dışında bizim gibi orta halli levanten aileler de vardı. Vanocore, Corinthio, matbaacı Zelich ailesi, Kuntze, Perpinyani, Novotni, Raad, Mikonio Ailesi ortahalli levanten ailelerdendi. Bizler az önce sözünü ettiğim o büyük ailelerin yanında çalışırdık. Büyükbabam Antonio Vanocore, Whittall Ailesi’nin kotrasında kaptandı. Hayatını kaptanlıkla kazanırdı. Vanocore Ailesi, o yıllarda Muratbey Sokak’ta Bakkal Ali Bey’in evinde oturuyormuş. 1945 yılında, çok tanıdık bir sebeple, ‘Almanya’dan oğlum geliyor. Bundan sonra bu evde oturacak’ denilerek apar topar evden çıkarılmış. Evsiz kalan aileye, yardım elini Notre Dame de L’Assomption Kilisesi uzatmış. Geçim sıkıntısının üstüne yersiz yurtsuzluk da eklenince, iyice perişan olan aile, kilisenin teklifini kabul etmiş. Babam 1930’lu yıllarda Joseph’te marangozluk yapıyordu. O yıllarda kaçak olarak çalışıyordu. Bir levantenin Türkiye’de çalışması yasaktı. Evden de çıkarılınca mecbur kaldık, Notre Dame de L’Assomption Kilisesi’nin başrahibi ile görüştük. Katolik bir ailenin sokakta kalmasına müsaade etmeyeceklerini düşündük. Yanılmamışız! Ağabey Sokak’ta kiliseye ait iki katlı bir bina vardı, ‘orada oturabilirsiniz’ dediler. Tek şartları vardı; babam kilisenin zangocu olacaktı. Böylece babam 1945 yılında kilisede çalışmaya başladı. Bu zor günleri atlatabilmek için ailecek babama yardım ettik. 1950 senesinde Adnan Menderes iktidara gelince bir kanun çıkardı. Türk vatandaşı olmayanlar Türkiye’de çalışabilir ama vergi ödemek şartıyla! Babam Bastiyano Vanocore bu kanunla çok rahatladı. Vergisini ödediği marangozluk mesleğine de devam etti. 1984 senesine kadar Saint Joseph Lisesi’nin marangozluğunu yaptı.”
Goebbels’in heyetiyle göründüğü 14 Nisan 1939 tarihli Cumhuriyet gazetesi kupürü.
Son yıllarda, böylesi kaynaklarla, kaynak-metinlerle her karşılaşışımda, içimde belgesel-kurmaca karışımı katır filmler çekmeye hevesli bir sinemacı kıpırdıyor.
İnsanlarla insanlar, bir o kadar da mekanlarla mekanlar arasında köprüler kuran, zaman tünellerinde dolaşacak yapımlar. Kurmaca, böyle durumlarda gerçeğin tamamlayıcısı olur; farklı tabakalar arasındaki boşlukları gerçeksi (vraisemblable) hamlelerle doldurur. Bir defasında Goering’in bavul ve sandıkları üzerinden ucu açık ve bulanık kalmış bir İstanbul hikayesinden yola çıkmıştım. Açık uçlardan biri de Goebbels’in 13 Nisan 1939’da İstanbul Moda’da, Teutonia Kulüp’te yediği akşam yemeğine bağlanabilir. Heyetiyle bir fotoğrafı yer almış basınımızda. Alman kampını ziyaret etmiş miydi? Bu olası ziyarete ilişkin tozlu bir rafta sırasını bekleyen kayıtlar var mıdır?
Kamera arkasındaki göz, bakış bu tür ayrıntılar arasında mekik dokuyabilir. Bunun en düzgün yolu haritalara büyüteçle bakmaktan geçiyor sanırım. Kadıköy’ün derin tarihçisi Müfid Ekdal, doyumsuz tadlarla donattığı Kapalı Hayat Kutusu- Kadıköy Konakları’nda Şifa semtine şöyle girer:
Şifa Sokağı’nda Karmelit manastırı. Kapalı Hayat Kutusu- Kadıköy Konakları, Müfid Ekdal.
“Anadolu Lisesi’nin bugün bulunduğu yerde Saint Joseph Lisesiyle komşu duvarı olan büyük bir arazi içinde bir rahibe manastırı (…), manastırın bahçesinin bittiği yerde denize kadar uzanan çam ve kavak ağaçlarıyla dolu çok büyük bir arazi vardı. Bu arazi II. Dünya Savaşından önce İstanbul’daki Alman kolonisi tarafından kiralanarak yalnızca Almanların faydalandığı son derece mükemmel bir dinlenme kompleksi inşa edilmişti. Türklerin ne denizden ne karadan yakınından bile geçemediği bu kampta Alman gençleri askeri bir disiplinle yetiştirilir, her türlü sporu en iyi şekilde yapabilmeleri için adeta zorla çalıştırılırdı. (…) Savaşın sonuna doğru Türkiye Almanya’ya savaş ilan edince Türk toprağı üzerine kurulmuş bu küçük Alman kolonisi de Türkiye’yi terketmek zorunda kaldı.”
Ekdal, daha sonra kampın arazisine Coni Brindizi’nin göz-kulak olduğunu, kızı Elizabet’in Kadıköy’ün en güzel kızı olduğunu (ve Orhan Boran’la kısa süren bir evlilik yaptığını) aktardıktan sonra, baba-kızın bilinmeyen nedenlerle Vatikan tarafından aforoz edildikleri bilgisini veriyor!
Osmanlı tarihinde tahta çıkan sultanların, özellikle analarıyla ilişkileri mesafeli ve doğal olarak resmîydi. Hanedanda 34 sene gibi çok uzun bir süreden sonra doğan ilk erkek çocuk olan 3. Selim, 1789’da başa geçti. Annesi Mihrişah Valide Sultan ise hem saygıdeğer ve hayırsever kimliği hem de oğluyla ilişkilerindeki hassasiyetiyle tarihe geçecekti.
Sultan 3. Ahmed’in oğlu olan Şehzade Mustafa (1717-1774), babası tahttan indirildiğinde 13 yaşındaydı. 27 yıl kafes hayatı yaşadıktan sonra 1757’de 40 yaşında tahta çıktı. Bir hayli geç yaşta kurabildiği ailesinin üzerine titreyen müşfik bir baba oldu. Tahta çıkana kadar geçen sürede, 30 yıl boyunca Osmanlı hanedanında doğum olmamıştı.
3. Mustafa’nın ilk çocuğu olarak dünyaya gelen Hibetullah Sultan 3 yaşında vefat etti. Saltanatının 4. yılında dünyaya gelen ilk erkek çocuğu Şehzade Selim ise Osmanlı hanedanında 34 yıl sonra doğan ilk şehzade sıfatıyla ayrı bir sevgiye mazhar olmuştu; ama o da 13 yaşındayken babasını kaybedecekti. 3. Mustafa’dan sonra 1774’te tahta çıkan amcası 1. Abdülhamid’in saltanatının ilk zamanlarında, Mihrişah Valide ile Şehzade Selim teamüllerin aksine daha serbest hareket edebildiler. Adet olduğu üzere Şehzade Selim kafese kapatılmışsa da 1789’da 27 yaşında padişah oluncaya dek eğitimine önem verildi; önceki şehzadelerin aksine nispeten serbestçe hayatını sürdürmesine ses çıkarılmadı. 3. Mustafa’nın diğer çocukları Şah Sultan, Beyhan Sultan ve Hatice Sultan da, babalarının himayesinde iyi yetiştirilmiş, sanata meraklı, devlet işleriyle ve ıslahat hamleleriyle ilgili saltanat kadınlarıydı.
3. Mustafa’nın Osmanlı hanedanında pek aşina olmadığımız bir şekilde ailesini sevgi çemberiyle birarada tutabilmesi, mutlaka kendi şefkati kadar, en değer verdiği kadını olan Mihrişah Valide (başkadınefendi) sayesindedir. 3. Mustafa’nın, annesinin adı olan Mihrişah’ı bir cariyesine isim olarak seçmesi dikkati çekici bir durumdur. Bununla da kalmamış 6 yaşında ölen 1763 doğumlu kızının adını da Mihrişah koymuştur.
Mihrişah Başkadınefendi’nin, padişahın kadınları arasında ayrıcalıklı bir mevkii vardı. Öncelikle hanedanın devamı açısından hayati önem taşıyan şehzadeyi uzun yıllar sonra dünyaya getirdiği için geleceğin valide sultanı olacağı düşüncesi, muhakkak ki ona tartışılmaz bir otoriter cazibe sağlıyordu. Üstelik saltanatın kamuya açık yüzü olarak, daha Harem kadınıyken yapmaya başladığı hayır işleriyle halk tarafından tanınmıştı. Tutumlu bir kadın olmalı ki çok paraya sahipti. Şehzade Selim’in doğumunda vezirler ve devlet adamlarından gelen hediye paralar da onun nezdinde duruyordu. Öyle ki 1768-74 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ağır tahribatı sırasında Hazine’de para kalmayınca, Sultan 3. Mustafa Mihrişah Başkadınefendi elinde bulunan bu paraları ordunun masraflarında kullanmak üzere düzenlediği bir senet karşılığı borç olarak almıştı!
Sultan Selim (1761-1808). Gravür: Antoine Ignace Melling
Mihrişah Valide Sultan. Kaynak: Bu Mülkün Kadın Sultanları, Necdet Sakaoğlu
Sultan 1. Abdülhamid’in 1774’te tahta çıkmasından bir süre sonra Topkapı Sarayı’ndan uzaklaştırılıp Eski Saray’a götürülen ve burada 15 yıl kalan Mihrişah Başkadınefendi, oğlunun 1789’da padişah olmasıyla Valide Sultan unvanını alarak büyük bir törenle yeniden Topkapı Sarayı’na getirildi. Bu tarihten sonra, oğlunun Nizam-ı Cedid adı verilen ıslahat ve hükümdarlık faaliyetlerinde en büyük destekçisi oldu.
İstanbul’un imarında imzası olan en önemli kadınlardan biri Mihrişah Valide Sultan’dır. Gayet hassas ruhlu ve nazik olduğunda kaynakların ittifak ettiği bu hayırsever Osmanlı kadını, bir valide sultan olarak kendisine tahsis edilen hasların gelirlerini, Hazine’den verilen maaşları, har vurup harman savurmadı. Kurduğu vakıf ile tahsis ettiği gelirler, hayır eserlerinin işleyiş ve düzenini kusursuzca sağlayacak niteliktedir. Nizam-ı Cedid yeniliklerinde en önem verilen ordu ve donanma alanlarında da askerî kışlaların masraflarına katkı yaptığı gibi, kışla olan semtleri de çeşmelerle, camilerle donatmaya çalışmıştır. Nizam-ı Cedid devrinin askerî imar faaliyetlerinden olan Humbaracı-Lağımcı Kışlası’yla, Taksim ve Levent kışlalarındaki camileri o yaptırmıştır. İstanbul’un fethinden itibaren her asırda inşa edilen tesislere rağmen kronik hâle gelen su sıkıntısını gidermek ve öncelikle yeni kışlalara bol su temin etmek için günümüzde de kullanılan Belgrad Ormanları’ndaki Valide Bendi’ni yaptıran da odur. Eyüp Sultan semtinde inşa ettirdiği külliyedeki türbesinin yanına büyük bir imaret yaptırmayı da ihmal etmemiştir. Günümüzde Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün yönetimindeki bu imaret, her gün yüzlerce yoksul aileye sıcak yemek sağlamaya devam eden, İstanbul’da Osmanlılardan kalma tek imarettir.
Her ana-oğul arasındaki sevgi bağının padişahlar ile annelerinde de olmaması için hiçbir sebep yoktur. Mutlaka padişahlar da analarını üzmek istemez; valide sultanlar da çocukları padişah da olsa onların üzerlerine titrerlerdi. Babası 3. Mustafa’nın terbiyesi ve şefkatiyle yetişmiş 3. Selim ile annesi Mihrişah Valide Sultan arasında çok güçlü bir bağ olduğunu ıspatlayan belgeler günümüze intikal etmiştir. Bizzat 3. Selim’in el yazısıyla (hatt-ı hümayun) yazılmış belgelerde padişahın annesine olan sevgisini gösteren cümleler vardır. Bunlardan birincisi, Napoléon’un Mısır’ı işgal etmesi (1798-1801) üzerine sadrazam ve serdar-ı ekrem tayin edilen Yusuf Ziya Paşa’nın, seferden döndükten sonra Valide Sultan’a yazdığı mektubun üzerinde görülür. Sadrazamın padişahtan gördüğü iltifatları bire bin katarak anlattığı mektup, 3. Selim validesinin yanında otururken gelmiştir. Bu mektuptan çok hoşlandığını söyleyen Mihrişah Valide Sultan, sadrazama cevap yazma işini oğluna havale eder. İşte bu noktada validesinin hatırını kırmayan padişah, Osmanlı sultanları için pek düşünülemeyecek bir hareketle, onun kâtibi makamında ağzından cevabi yazıyı yazar; sonra şu cümlelerle sadrazama hitap eder: “Benim Vezirim. Bu kağıt validemin yanında oturur iken geldi. Hazzedersin deyu cevabını bana yazdırdı. Tahririnden hazzedip sana çok dua eyledi” (BOA.TSMA-E. 787/36). Tüm Osmanlı tarihinde böyle bir uygulamanın bir başka örneğine günümüze intikal eden belgelerde rastlanılmamıştır.
Diğer bir belge, diğer bir hatt-ı hümayun ise tüm zamanlarda padişahların analarıyla olan sevgi-saygı ilişkisine dair gösterilebilecek en etkili kanıtlardandır. Valide Sultan’ın ağır hasta olduğu bir zamanda onun dileğini yerine getirerek onu mutlu etmeye çalışan bir padişahın, annesiyle olan diyalogunu, samimi-doğal hislerini annesinin kethüdası Yusuf Ağa’ya aktardığı bu belgenin de eşi, benzeri yoktur.
Hikaye şöyledir: 3. Selim’in Hasköy’deki imar faaliyetlerinin eseri Humbaracı ve Lağımcı Kışlalarının ortasına, Mihrişah Valide Sultan da bir cami inşa ettirmişti. Osmanlı geleneğinde “selâtin camileri” adı verilen padişahların, valide sultanların camileri iki veya daha fazla minareli olabilir; vezirlerin, ulemanın ve halktan diğer hayırseverlerin camileri ancak tek minareli inşa edilebilirdi. Hasköy’deki Mihrişah Valide Camii de başlangıçta tek minareli projelendirilmişti. Haliç’in karşı kıyısındaki Eyüp’te, Fatih zamanından kalma Eyüp Sultan Camii 1766 depreminde büyük zarar gördüğü için tamir kabul etmemiş ve 3. Selim devrinde temellerine kadar yıktırıldıktan sonra yeniden inşa edilip 1800’de ibadete açılmıştı. Anaoğulun Haliç’in iki yakasında karşı karşıya inşa ettirdikleri iki camiden padişahınki iki minareli, valideninki tek minareli olunca, Mihrişah Valide’nin canı sıkılmışa benziyor. 3. Selim’in bizzat yazdığına göre kendi camiine de bir minare eklenmesini şu sözlerle talep ediyor:
-“Senin camiine gıpta ediyorum. Diğer validelerin camileri de iki minarelidir. Benim Hasköy’deki camiime ah bir minare daha yapılsa.”
Bunun üzerine 3. Selim “kethüdanıza yazın, yaptırır” cevabını veriyor. İşte bu noktada aralarındaki ana-oğul muhabbetini ve Valide Sultan’ın nezaketini çarpıcı şekilde vurgulayan cümle geliyor:
– “Yok, ben hicap ederim; sen yaz, yaptırsın. Yaptırır ise pek hazzederim.”
3. Selim, annesiyle arasında bu şekilde gelişen diyalogu, yazdığı hatt-ı hümayunla Valide Kethüdası Yusuf Ağa’ya aktarırken, annesini mutlu edebilecek uyarıyı da ihmal etmez. Camisine bir minare daha eklenmesi için padişahın emir verdiği, kethüda tarafından Valide Sultan’a da bildirilir.
Melling’ten günümüze Halıcıoğlu’ndaki değişim Antoine Ignace Melling’in (1763-1831) Voyage Pittoresque de Constantinople et Des Rives du Bosphore adlı 1819’da Paris’te basılmış eserinde, Eyüp tarafından bakışa göre çizilmiş gravürde Humbaracılar Kışlası ve içindeki tek minareli Mihrişah Valide Camii görülüyor. Melling’in 1802’de İstanbul’dan ayrılmasından önce çizilmiş olması gereken gravürün bitiş tarihi 1806 olarak belirtilmiştir. Halıcıoğlu’ndaki camiyi çevreleyen kışla binaları 1894 depreminde hasar görmüş, bir bölümü ortadan kalkarak cami yol kenarında kalmış ve üzerinden Haliç Köprüsü geçirilmiştir. Kışla binaları günümüzde Fatih Sultan Mehmed Vakıf Üniversitesi yerleşkesi olmuştur.
(Valide Sultan kethüdaları, Osmanlı düzeninde çok nüfuzlu, kudretli olurlardı. Yusuf Ağa da 1790/91’de tayin edildiği kethüdalık görevini Mihrişah Valide’nin 1805’teki ölümüne kadar sürdürmüştür. Bundan bir süre sonra hacca gitmeye niyetlenip yola çıkmış, Vehhabi İsyanı nedeniyle Medine’den geri dönüşünde bu defa da Kabakçı İsyanı’na denk gelerek İstanbul’a sokulmamıştır. Nizam-ı Cedid’in nüfuzlu insanlarından olduğu için, yeni padişah 4. Mustafa tarafından sürüldüğü Bursa’da katlettirilecektir. Günümüzde padişah kadınları ve kızlarına ait belgelerin büyük çoğunluğu, kethüdaların ölümlerinden sonra elkonulan terekeleri arasından çıkmıştır. Yayımladığımız belge de mutlaka onun terekesi arasında bulunup Osmanlı Arşivi’ne intikal etmiştir).
Hatt-ı hümayunların çoğunda olduğu gibi bu belgede de tarih yazılı değildir. Dolayısıyla belgeyi zamanına isabetle oturtabilmek için bazı çapraz sorgulara ihtiyaç vardır. Humbarahane Camii’nin inşa tarihi de ihtilaflıdır. Camilere dair en önemli Osmanlı kaynağı olan Ayvansaraylı Hüsamettin’in Hadikatü’l-Cevami adlı eserinin matbu Ali Satı zeylinde Humbarahane Camii’nin açılış tarihi 1803/1804 olarak veriliyor. Bu tarihte bir hata olduğu kesindir; çünkü caminin 1794’te ibadete açıldığı sabittir. 17 Mayıs 1794 tarihli bir belgede kubbesinin çatıldığı ve kurşun örtülmesine başlanıldığı (BOA.C.EV. 21165), 1209 Rebiülevvel ayında (26 Eylül-25 Ekim 1794 arası) camiye ilk defa gelen padişaha Valide Sultan tarafından mücevherli sorguç hediye edildiği kayıtlıdır (BOA.TSMA-D. 2440). Yine aynı şekilde İÜ Nadir Eserler-TY8872 numaradaki yazmada (vr. 138 a-b) cami inşaatının 1209 Rebiülahir gurresinde (26 Ekim 1794) bitirildiği ve padişahın o ayın ilk Cuma günü namazını kılıp açılışı yaptığı yazılıdır.
Kimi kaynaklarda Valide Sultan’ın dilediği ikinci minarenin kısa bir süre sonra eklendiği belirtiliyor. Bu durumda 3. Selim’in Valide Kethüdası Yusuf Ağa’ya yazdığı hatt-ı hümayunun 1794’ün biraz sonrasına ait olması gerekirdi. Oysa Humbaracılar Kışlası Camii’nin 1794, Eyüp Sultan Camii’nin 1800 tarihinde tamamlandığı ortadadır. Eyüp Sultan Camii’nin 1798-1800 arasındaki inşa sürecinden önceki bir tarihte Mihrişah Valide’nin oğlunun camiinin iki minareli olmasına gıpta etmesi mümkün değildi. Mutlaka Eyüp Sultan Camii bittikten ve Haliç’in karşı kıyısına iki minareli manzarası yansıdıktan sonra Valide Sultan ilgili talepte bulunmuştur. 1784- 1802 arasında 18 yıl İstanbul’da yaşayan Melling’in Haliç ve İstanbul’u tasvir eden gravüründe de Humbarahane Camii tek minareli olarak resmedilmiştir.
Valide’nin ağır seyreden bir hastalığı olduğu ve hatt-ı hümayunun yazıldığı sırada sık sık nöbet geçirdiği anlaşılıyor. Belgede “meraktan ah-of ediyor” cümlesindeki “merak” keder, sıkıntı, kaygı anlamına da gelir. Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin 8 Temmuz 1805 tarihli raporunda (BOA.TSMA-E. 484/7) Valide Sultan’ın hastalığına “gizli sıtma” teşhisi konularak kınakına ilacı öneriliyor. Asım Tarihi’nde Mihrişah Valide’nin 1220 Rebiülevveli’nde (1805 Haziran sonu-Temmuz) başlayan hastalığının, ölümüne kadar 2.5 ay sürdüğü belirtilirken ölüm tarihi yanlışlıkla 29 Eylül 1805 gösterilmiştir. 16 Ekim 1805’te öldüğüne göre, hekimbaşı ile vakanüvisin belirttikleri hastalık süresi uyumludur..
Elimizdeki verilere göre 3. Selim’in kethüdaya hatt-ı hümayununu Temmuz-Ekim 1805 arasında yazdığını söyleyebiliriz. Bu durumda 3. Selim’in annesinin acılarını biraz olsun hafifletmek, onu mutlu etmek, bir anlamda ölüm döşeğindeki son arzusunu gerçekleştirmek için dileğini kethüdasına yazdığını kabul edebiliriz. Muhtemelen Mihrişah Valide Sultan, camisine çok istediği ikinci minareyi göremeden ölmüştür.
3.SELİM’İN HATT-I HÜMAYUNU
Padişahın, annesinin ricasıyla kethüdaya gönderdiği buyruk
Hüve Ağa Fe lillahi’l-hamd buraya gele[li] valideme nabet [nöbet] gelmeyor. Lakin merakdan bazı kere ah of ideyor. Lakin inşallah böyle kalur ise külliyen sıhhati dahi Hüda’dan me’mûlümdür. Bizim camie karşu olmağla ahşam bana dedi ki senin camiine gıpta idem ve sâir valideler dahi iki minarelidir. Benim Hasköy’deki camiime ah bir minare daha yapılsa dedi. Ben de kethüdanıza yazın da yaptırır dedim. Yok, ben hicab ederim sen yaz yaptırsın. Yaptırır ise pek hazz iderim deyu söyledi. Ben de olsun sabah yazayım yaptırsun dedim. Hâsılı Humbarahane Camii’ne bir minare dahi yapılmak arzu ideyor. Sen valideme yazasın ki şevketlü efendimiz tenbih eyledi sizin Humbarahane[de]ki camie bir minare dahi ısmarladım deyu yazasın, hazz ider (BOA.HAT. 1487/63).
2. Dünya Savaşı yıllarında sınırlanan kira artış oranı, 1955’te yeni kiralanacak evler için serbest bırakılmış, ama eski kiracıların zam oranı sınırlandığı için evsahipleri pek memnun olmamıştı. Kararın ardından evlerini daha yüksek fiyata kiralamak isteyen kimi evsahipleri, kiracılarından kurtulmak için akıl almaz yöntemlere başvurdular.
Kira artışlarına 2022’de sınırlama getirildiğinden beri, evsahipleriyle kiracılar arasındaki çekişmelere dair haberler günlük hayatımızın bir parçası oldu. Birçok kentte kira anlaşmazlıkları yüzünden kavgalar çıktı, hatta cinayetler işlendi. Bunlar dışında, evsahiplerinin kiracılarını evden çıkarmak için kullandığı bazı ilginç yöntemlere de tanıklık ettik: Evin elektrik, su ve doğalgaz aboneliğini iptal ettirenler, kapının kilidini değiştirenler, kanalizasyon giderini tıkayanlar, kiracılar evde yokken eşyalarını sokağa attıranlar… Bu akımın zirve noktası ise geçen yıl Ankara’da bir evsahibinin, evden çıkaramadığı kadın kiracısı adına bir “flört uygulaması”nda hesap açması oldu.
Türkiye’de evsahipleriyle kiracılar arasındaki ilişkiler hiç bu kadar gerilmemişti ama, geçmişte de kimi zaman iki taraf arasındaki tansiyon yükselmiş; ev sahiplerinin kiracılarını evden çıkarmak için kullandığı akıl almaz yöntemler gazete haberlerine konu olmuştu. Sorunun kaynağı yine kira artışı meselesiydi.
2. Dünya Savaşı’nın yokluk yıllarında kiracıları korumak için çıkarılan kanunla kira üst sınırı belirlenmişti. Her mahallenin rayiç bedeli belliydi ve daha yüksek fiyatlara ev kiralanamıyordu. Kira artış oranları da sınırlanmıştı. Savaştan sonra dernek kurup örgütlenen evsahiplerinin yıllar süren baskısıyla 1955’te kiralar serbest bırakıldı. Ancak bu kural yeni kiralamalar için geçerliydi; eski kiracılar yine belirlenen oranda zam yapacaklardı. Bu kararın ardından evlerini daha yüksek fiyattan kiralamak isteyen bazı evsahipleri eski kiracılarından bir an önce kurtulmak için ellerinden geleni yapmaya başladı.
1955’teki ilk vakalarda, İstanbul Şişli’deki bir evsahibi kiracıların oturduğu evin kaloriferlerini bozmuş; Samatya’daki 4 katlı ahşap evde yaşayan kiracılarını çıkaramayan ev sahibi ise evin merdivenlerini yıktırmıştı.
Çatıdaki kiremitleri kaldırmak da evsahiplerinin yıldırma yöntemlerinden biriydi. 1956’da İzmir’de bir evsahibi evin kiremitlerini kaldırıyor, yağmur yağınca eşyalarını kaybeden kiracı dava açıyordu. İstanbul Teşvikiye’de çatıdaki kiremitleri söktürerek kiracıları kaçıramayan emekli general ve eski milletvekili Ali İhsan Sabis de Hürriyet gazetesine göre, “kadın kiracılarına pantolonunu indirerek edep yerlerini göstermişti.”
1957’nin yıldızı ise Beyoğlu’ndaki bir evsahibi oldu. Cumhuriyet gazetesinin haberine göre 50 yaşındaki adam “karşı apartmanın pencerelerinde mütemadiyen kukla oynatmak suretiyle asabını bozduğu kiracısını evden kaçırtmayı başarmıştı.”
Hayvanlardan destek alan evsahipleri de vardı. 1958’de İstanbul Tarlabaşı’nda, birkaç hafta boyunca bahçede asılı çamaşırlarına kül ve çöp dökerek yıldıramadığı kiracılarını korkutup kaçırtmak isteyen evsahibi, döşemesinde delik açtığı eve yüzlerce akrep ve solucan sokmuştu. Aynı yıl Fatih’teki bir evsahibi de kiracılarını eve bıraktığı 60 santimetrelik yılanla korkutmaya çalışıyor, olay yerine gelen polislerin elkoyduğu yılan hayvanat bahçesine gönderiliyordu.
1962’de Şişli’de yaşanan korkutma girişiminde ise ünlü bir doktor olan evsahibi 2 metrelik bir bezle hortlak kılığına girip karanlıkta kiracısının önüne atlamıştı. Ancak 7 aylık hamile kiracı korkup çığlık atınca komşular yetişmiş ve yakalanan evsahibinin foyası ortaya çıkmıştı.
Yine 1962’de Çarşıkapı’daki bir evsahibi ise restorasyon izni aldığı evin kapısını mühürleterek kiracıların eve girmesini engelliyordu. Ancak restorasyon bir türlü başlamayınca, kiracı mahkemeye başvurup eve zemin kat penceresinden girip çıkma izni almıştı. 63 yaşındaki engelli kiracının en büyük sorunu, pencereden sığmayan karısının eve girememesiydi.
Evsahiplerinin hamlelerini zirveye taşıyan olay ise 1964’te Kadıköy Hasanpaşa’da yaşanıyordu. Kiracısını hapse attırıp evini başkasına kiralamayı planlayan ve aynı mahallede 15 evi daha bulunan 80 yaşındaki evsahibi, kiracısının evine esrar yerleştirmişti.
Neyse ki mutlu sonla biten olaylar da vardı. Üsküdar’da yaşayan 4 kişilik Kurt ailesi, kiracıları Süha Bey’i çıkarıp kendi evlerinde oturmak istiyorlardı. Ancak Süha Bey haftalarca aramasına karşın uygun fiyatlı bir ev bulamayınca hep birlikte aynı evde yaşamaya başlamışlardı. “Tarafların gül gibi geçindiğini, kardeş gibi yaşadığını” yazan Hürriyet gazetesinin haberinde kiracı Süha Bey salondaki kanepede uyurken, Kurt ailesinin hemen yanıbaşındaki masada kahvaltı yaptığı bir fotoğraf kullanılmıştı.
Evsahipleriyle kiracılar arasında 10 yıl süren ilk büyük savaş, 1965’te çıkarılan ve kira artışlarını kurallara bağlayan yasayla son bulacaktı.
Sultanahmet semtinde, İstanbul Hipodromu’nun günümüze ulaşan “sphendone” kısmı oldukça etkileyicidir. 2. veya 4. yüzyıla ait tuğla duvarlar, kemerler dev bir teras görünümündedir. Bu duvarların önünde Osmanlı döneminde bazıları çıkmaz, dar sokaklı bir doku oluşmuş; dokunun bazı açıları İstanbulluların ve ziyaretçilerin ilgisini çekmiş ve çokça belgelenmiştir. Bunlardan güzel bir örnek Sultanahmet semtinde Aksakal ve Nakilbent sokaklarıdır. Bir zamanlar Hipodrom duvarlarına yaslanan klasik üslupta bir çeşme ve çevresinde ahşap evler bulunuyordu. Küçük kesme taş yapıdan çeşme, üzerindeki kitabeye göre Rüstem Paşa tarafından inşa ettirilmiş; su haznesi de surların içine yerleştirilmiş. Çeşme 1549-1554’te yapılmış. 1998’de restore edilen çeşmenin ayna taşı modern bir mermer levhası, sivri kemerin kilit taşında da bir rozet vardır. Çeşmenin bazı bölümleri taş taklidi sıva ile onarılmış. Unutulmuş bir iz olsa da, otopark ve kafelerin arasında varlığını devam ettiriyor.
İnsanlar teknoloji karşısında hep ifratla tefrit arasında gidip geldi. Dokuma makineleri, işçileri korkuttu; matbaa ise elyazısıyla kitap çoğaltan yazıcıları. Bisiklet, tren, otomobil, uçak, telefon, elektrik, internet… Hepsi ilk ortaya çıktığında birbirine zıt bu iki tepkiye yolaçtı. Teknolojinin etkisini kısa vadede çok büyütüyoruz, uzun vadede ise küçümsüyoruz.
Dergimizin yayın yönetmeni bana müjdeyi verdi: Artık çevirmen olarak mesleğim, tehlike altındaki bir türe dönüşmüştü! Zira yapay zeka araştırma merkezlerinden OpenAI’ın yeni açıkladığı ChatGPT-4o, diğer başka marifetlerinin yanısıra bugüne kadar geliştirilmiş çeviri uygulamalarının da en iyisiydi. Gerçekten farkettim ki herkes çoktan ChatGPT’yi telefonuna indirmiş, çeşitli dillerde çeviri yapıp eğlenmeye başlamıştı.
Gerçi bir süredir yapay zekadan başka bir şey duymuyorduk. Ancak bana en ilginç gelen, borsaların da coşması, yapay zeka şirketlerinin hisselerinin şaha kalkmasıydı. Öyle ya, dünyadaki hisse senedi piyasalarında yapay zekaya dayalı algoritmaların doğal zekalı borsacıları neredeyse geride bırakmaya başladığı günlerdeydik. Belki borsada çalışanların mesleği de son günlerini yaşamaktaydı, tıpkı çevirmenlerinki gibi…
Çevirmenler, borsacılar ve diğerleri… Korkmalı mıyız? Yoksa coşmalı mıyız?
Ludditlerin kurmaca lideri Ned Ludd. 1812 tarihli gravür, The Metropolitan Museum Art’da sergilenmektedir.
Önümüzü görmek için geçmişe baktığımızda, insanlığın her büyük teknolojik yeniliğe bu iki tepkiden birini gösterdiğini farkediyoruz. Kimilerine göre insanlığın sonu geliyor, kimilerine göre de insanlığın sorunları sona eriyor. Oysa bu iki öngörünün de doğrulanmadığını tarih bize gösteriyor. En mantıklı yorum belki de Amara Yasası. Amerikalı biliminsanı ve fütürist Roy Amara (1925- 2007) şöyle demiş: “Teknolojinin etkisini kısa vadede çok büyütüyoruz, uzun vadede ise küçümsüyoruz” (kimileri, Bill Gates de benzer bir cümle kurduğu için buna “Gates Yasası” diyor.)
Gerçekten de Dolly (1996- 2003) adlı klonlanmış koyunu biraz çabuk unutmadık mı? Aradan geçen zamanda maymun, köpek, kedi, kuş, deve, kurt, aklınıza gelen her türlü hayvan klonlandığı halde bu önemli buluşun nereye gittiği, Dolly’nin doğduğu gün kadar bizi ilgilendirmiyor. Unutmayalım ki bisiklet, tren, otomobil, internet de ilk ortaya çıktıklarında büyük gürültü koparmış, servetler yatırılmış icatlardı ama, o sıralarda henüz potansiyelleri tam olarak ortaya çıkmamıştı. Aradan yıllar geçip her yere yayıldıktan sonra ise, aslında dünyayı değiştirmiş olmalarına rağmen, hayatın kopmaz birer parçası olarak neredeyse görünmez hale geldiler.
Teknoloji korkusu deyince, öncelikle İngiltere’de 200 yıl önce meydana gelen ve “Luddit” adı verilen işçi eylemlerini düşünmek gerekir. Adını gerçekte varolmayan, efsanevi Ned Ludd adlı bir kahramandan alan bu eylemci işçiler, işlerini kaybedecekleri korkusuyla makineleri kırıp dökmüşlerdi. Bu eylemler, yakın tarihe kadar “gerici” bir hareket olarak algılandı. Ancak tarihçiler artık bu basmakalıp inanışa şüpheyle yaklaşıyor. Geçmişe dönüp bu eylemleri didik didik araştıran günümüz tarihçileri, farklı bir manzarayla karşılaştı: Orijinal Ludditler, teknolojiye karşı olmadıkları gibi, bu yenilikleri kullanma becerisinden de yoksun değildiler. Çoğu, tekstil sanayiinde çalışan yetişmiş makine operatörleriydi. Kaldı ki, bir sanayi protestosu olarak makineleri kırmak ne onlarla başlamıştı ne de onlarla bitecekti. İşçilerin sabolarıyla işyerlerini tahrip ettiği, “sabotaj” kelimesinin kökenindeki eylemler, ücret ve çalışma koşullarını düzeltmeyi hedefleyen bir mücadele yöntemiydi.
Alman ressam ve matbaacı Daniel Chodowiecki tarafından çizilen bir yüzyıl matbaası tasviri.
19. yüzyıl başında İngiltere’de, Fransa ile bitmek bilmeyen savaş ve yayılan işsizlik, yoksulluğu bütün taşraya yaymıştı. Gıda fiyatları durdurulamaz şekilde artıyordu. 11 Mart 1811’de dokuma sanayiinin merkezlerinden Nottingham’da İngiliz birlikleri, daha fazla iş ve daha iyi ücret isteyen bir protestocu kalabalığına saldırdı. O gece öfkeli işçiler, yakındaki bir köyde dokuma makinelerini kırıp döktüler. Ardından bu tür protestolar ülkenin en kuzeyine kadar yayıldı. Öyle ki parlamento, “makine kırma”nın cezasını idam olarak belirledi!
Teknoloji hayranlığı 19. yüzyılın ikinci yarısında doruğa ulaştı. Dünya fuarları, yeniliklerin sergilendiği yerlerdi. Eiffel Kulesi, 1889 Paris Fuarı için yapılmıştı. 1933 Chicago Dünya Fuarı’nın diğer adı da “İlerleme Yüzyılı Uluslararası Sergisi”ydi. Serginin Art Deco posteri de bu gelişimi vurguluyordu.
2004’te tarihçi Kevin Binfield’in editörlüğünde Writing of the Luddites (Ludditlerin Yazıları) başlıklı bir derleme yayımlandı. Kitap, İngiltere’nin üç ayrı bölgesinden bu protestolara katılan ve sanılanın aksine hiç de eğitimsiz olmayan Ludditlerin kaleminden çıkma bildiriler, mektuplar, gazete yazıları ve risalelerden oluşmuş bir derlemeydi. Binfield’e göre, 19. yüzyıl başında işçilerin verimliliği her gün artan makinelerden korktuğu elbette doğruydu; ama “Ludditlerin kendilerinin makinelerle ilgili bir sorunu yoktu.” Onlar için asıl mesele, işverenlerin makineleri, standart emek uygulamalarının etrafından dönerek “sahtekarca ve yanıltıcı şekilde” kullanmalarıydı. Eylemciler, makinelerin bir çıraklık sürecinden geçmiş eğitimli işçiler tarafından doğru düzgün ücretler karşılığında kullanılmasını istiyorlardı.
Harekete adını veren kurgu karakter Ned Ludd hakkında anlatılan efsanevi hikaye bile asıl sorunun başka bir yerde olduğunu gösteriyordu: Öyküye göre adı Ludd veya Ludham olan genç bir çırak bir dokuma tezgahında çalışırken, şefi onu çok gevşek ördüğü için azarlamış ve “iğnelerini düzelt!” (makine belli sayıda iğneyle çalışıyordu) diye bağırmıştı. Bunun üzerine Ludd kızarak bir çekiç kapmış, bütün makineyi tuzla buz etmişti…
Bu eylemler bittikten kısa bir süre sonra “Sanayi Devrimi”nin sonuçları bütün toplumda tartışılırken, bazı entelektüel çevrelerde makineleşmeye karşı bir korku başladı. 19. yüzyılın çok etkili İngiliz düşünürü Thomas Carlyle’ın sözlerine (1829) göre, “bir makine çağı”na girilmişti. Teknoloji, “düşünme ve hissetme biçimimizde müthiş değişimlere” yol açıyordu: “İnsanlar ellerinde olduğu kadar kafalarında ve kalplerinde de mekanik hâle geldiler.”
Thomas Edison, 1878’de Edison Electric Light şirketini kurdu, 1879’da ampulü icat etti.
Bu hadiselerin İngiltere veya Avrupa’ya özgü olmadığını, bizim işçi tarihimizin de bir parçası olduğunu eklemeliyiz. Profesörler Yaşar Bülbül ve Rahmi Deniz Özbay, “Osmanlı İmparatorluğunda Teknolojiye Karşı Direncin İktisat Tarihi” adlı makalelerinde (2007), 1850’lerden 1910’lara kadar işçi eylemlerini taradıklarında benzer bir sonuca ulaştılar. Tekstil sektörü başta olmak üzere, bu kesimde yoğun olarak çalıştıkları için kadın işçilerin önemli rol oynadıkları olaylarda; eğirme makineleri, tezgahlar, mekanik taraklar saldırıya uğramıştı. Ancak olayların tamamının teknoloji karşıtı eylemler olmadığı, birçoğunun ücret ve çalışma koşullarıyla ilgili taleplerden ve işçilerin patlayan öfkelerinden kaynaklandığı anlaşılıyordu.
Telefonun mucidi kabul edilen Graham Bell ve icat ettiği telefonunun tam bir replikası.
Ludditleri temize çıkarsak bile, işsiz kalma korkusuyla çoğu insanın teknolojik gelişmelere tepki duyduğu gerçeğini unutamayız. Johannes Gutenberg 15. yüzyılda matbaayı geliştirdiğinde, dünyada bilginin yayılmasında büyük bir değişikliğin ilk bebek adımı atılmış oldu. Matbaadan önce kitaplar yavaş ve pahalı bir şekilde elle kopyalanarak çoğaltılıyordu. Hayatını bu işi yaparak kazanan zamanın yazıcılarının (kopistlerin) nasıl bir tepki gösterdiğini tahmin etmek zor değil. 1492’de Alman rahip Johannes Trithemius, De Laude Scriptorum (Yazıcılara Methiye) adlı risalesinde şöyle yazdı: “Kardeşler, sakın ‘matbaa sanatı bu kadar önemli kitabı aydınlığa çıkardığına ve ucuza dev bir kitaplık edinilebildiğine göre, elimizle kopya etmekle uğraşmanın ne anlamı var’ diye düşünmeyin. Emin olun, böyle söyleyen adam sadece kendi tembelliğini örtbas etmeye çalışıyor demektir.” Teknolojinin insanlığı tembelliğe ittiğine dair bu iddiayı okuduğumuzda, hesap makinesinden sonra çarpım tablosu ezberlemenin anlamsızlaşacağı veya gelecekte yapay zeka nedeniyle doğal zekanın atalete düşeceği korkusunu hatırlamamak elde değil.
Sadece yazıcılar değil, devrinin en zeki insanlarından sayılan ünlü düşünürler bile matbaaya karşı çıkabiliyordu. Basılı kitaplar Avrupa’yı sardığı sırada bile, 1690’da ünlü düşünür, matematikçi ve biliminsanı Gottfried Wilhelm Leibniz, Fransa Kralı 14. Louis’ye yazdığı bir mektupta şöyle demişti: “Gittikçe büyüyen korkunç kitap yığını, yeniden barbarlığa düşmemize yol açabilir.” Burada da başlıca geçim kaynağı olan bilginin, fazla sayıda insan tarafından paylaşılmasından korkan bir entelektüelin tepkisini görebiliriz.
Harness’in elektrik çılgınlığı sırasında ürettiği “elektrikli korse” ilanı.
Telefon, insanların uzak mesafelerden iletişimini çarpıcı bir şekilde değiştirdi. Aslında Graham Bell’in bu icadı 1876’da kamuoyuna açıklamasından önce, 1862’de Alman biliminsanı Philip Reis, sesleri yayan bir alet geliştirmiş ve buna, bugün de kullandığımız gibi “telefon” adını takmıştı. New York Times gazetesi, Graham Bell’in icadının açıklanmasından sadece iki hafta sonra, Reis’in bu yeni icadını eleştiren bir yazı yayımladı:
“Ya Prof. Reuss (isim gazetede yanlış yazılmış) kötü niyetle ve Avrupalı despotların kışkırtmasıyla bütün Amerikan kentlerine telefon dağıtacak olursa? Ya Philadelphia’ya bile gitme zahmetine katlanmadan bütün Amerikan yurttaşlarına istediklerini dinletirse? 100. yıl kutlamalarından (ABD’nin kuruluşunun 100. yılı dolayısıyla Philadelphia’da bir dünya fuarı yapılacaktı) artık ne bekleyebiliriz? Prof. Reuss’un karanlık hedefinin bu olduğunu söyleyemeyiz ama, Londra Kulesi’ndeki İngiliz kraliçesinden kumarhanesindeki Monaco prensine kadar bütün yabancı despotların ulusumuzun ilerlemesi ve refahı karşısında 100. yıl kutlamalarına telefonlarla saldırmak gibi bir komplo kurmaları hiç de imkansız değildir” (The New York Times, 22 Mart 1876).
Bize bugün komik gelen bu iddialar, günümüzde çeşitli dijital uygulamalarla dünyayı “kontrol etmeye” çalışan şu veya bu büyük güç karşısında duyulan korkuları hatırlatmıyor mu?
Bir uçan otomobil denemesi. New York’ta düzenlenen 1917 Pan-American Aeoronotik Sergisi’nde Glenn Curtiss’in tasarladığı küçük uçak.
Telefon korkusuna bir başka örnek daha: İsveç, 1880’lerde telefonun hızla yayıldığı ülkelerden biriydi. Linköping Üniversitesi’ndeki teknoloji ve toplumsal değişim programını yöneten Prof. Lars Ingelstam’ın yazdığına göre, özellikle taşradakiler bu gelişmeden pek memnun değildi. Köylerde çoğu yaşlı insan, elektrik şokuna uğrama korkusuyla telefona dokunmaktan çekiniyor veya tam tersine, romatizmaları varsa aynı şoklarla iyileşeceği umuduyla telefonların bulunduğu köy dükkanlarına koşuyordu. Ancak en büyük korku kötü ruhları çağırması veya en azından yıldırım çarpmasına yol açması korkusuydu. Kırsal kesimde halkın “telefon akrobatları” dediği işçiler direklere tırmanıp hat çektikçe, bazı çiftçiler doğrudan sabotaja başvurup telleri ve direkleri söküyor, köy kiliselerinde vaizler telefonu şeytan aracına benzetiyordu. Lars Ingelstam’a göre, “Yeni teknolojiyle ilgili algıları zaman içinde yanlış çıktı diye bu insanlara aptal diyemeyiz.”
Aynı icat korkuya olduğu gibi coşkulu bir iyimserliğe, bütün sorunların çözüleceği duygusuna da neden olabilir. Elektrik ampulünün bulunuşu, insanların kısa süreliğine iyimser bir hezeyana kapılmasına örnek olarak gösterilebilecek bir hadiseydi. 1878’de Thomas Edison, Edison Electric Light şirketini kurduktan hemen sonra, ABD bir elektrik fırtınasına tutuldu. Bu modadan yararlananlardan biri de Cornelius Bennett Harnes’ın “elektrikli korsesi” oldu. Güya, manyetik çelik levhalarla yapılmış olan bu korse kadın sağlığına büyük yarar sağlayacaktı! Elektrikli korse, 1893’te yaratıcısının bir sahtekar olduğu ortaya çıkıncaya kadar kadınlar tarafından kapışıldı. “Elektrikli jartiyerler” de hem kadın hem erkeğe hitap eden bir başka icattı.
Ford’un T model otomobili, Amerikan orta sınıfını bu yeni ulaşım aracıyla tanıştırdı. 1924’te fiyatı 290 dolardı (bugün 5 bin dolar civarında).
19. yüzyılın sonuna doğru, kullanıcılara elektrik şoku vermesi amacıyla çok sayıda ev aleti icad edildi. “Elektroterapi” aletlerinin en önemlisi olan diyotlarla döşeli “elektropatik kemer” doğrudan doğruya çıplak deriye sarılıyor, gün boyu kullananlara küçük şoklar veriyordu…
Klonlandığı sırada çok meşhur olan koyun Dolly 2003’te öldükten sonra dolduruldu, şimdi İskoçya Ulusal Müzesi’nde sergileniyor.
Yeni buluşların büyük coşkuyla karşılandığı pek çok örnek var. Meslela Osmanlı İmparatorluğu’nda telgraf hatlarının çekilmesini hatırlayalım. Böyle bir girişimin İstanbul’daki iktidar merkezinde nasıl bir heyecanla beklendiğini hayal edebiliriz: Artık en uzak vilayetlerde olan bitenler anında başkentte öğrenilecek, merkezden gönderilen emirler anında uzak köşelere iletilebilecekti. Öyle ki hatlar bağlandığında anıtlar bile yapıldı. Hayfa’da Hicaz demiryolları ve telgraf hatları için bir sütun dikildi. Şam’da Merce meydanındaki Telgraf Kulesi ise Raimondo d’Aronco tarafından tasarlanmıştı; üzerinde telgraf hatları yarı kabartmayla resmedilmiş, sütunun tepesine ise minyatür bir Yıldız Hamidiye Camii konulmuştu. Büyük bir altyapı yatırımının olduğu kadar, teknolojik bir yeniliğin de kutsanmasıydı bu sütunlar.
Telgrafın Şam’a ulaşması üzerine Abdülhamid’in yaptırdığı Telgraf Kulesi.
Yeni icatlara bakarak gelecekle ilgili hayal kurmak veya öngörülerde bulunmak, yeniliğin uygulanma alanlarını genişletir ve başka icatların önünü açar elbette. Ancak her tahmin de tutmaz. Örneğin, Eugene Vidal’ın alay konusu olan “700 USD’lik uçak” projesine bakalım. Amerikalı bir seçkin, olimpiyat atleti, havacılığın girişimci öncülerinden Eugene Vidal, 1930’larda ABD Havacılık Ticaret Bürosu’nun (bugünkü Federal Havacılık Dairesi’nin başlangıcı) başına getirildi. O tarih, ABD’de T modeli Ford otomobilinin orta sınıf için ulaşılabilir hale geldiği bir döneme denk geliyordu. Kasım 1933’te Eugene Vidal, Büro’nun yeni planını açıkladı: Uçak, artık T modeli Ford kadar sıradan bir kişisel ulaşım aracı hâline gelecek, 700 USD gibi bir fiyata satılacak, böylece gelecekte herkes evinin önündeki özel uçağına atladığı gibi istediği yere gidebilecekti. Büro, uçak üreticilerini bu proje için bir yarışa davet etti ama ortaya uygulanabilir bir sonuç çıkmadı. Zavallı Eugene Vidal 1969’daki ölümüne kadar hep “700 USD’lik uçak” projesi nedeniyle alaya alındı. Vidal’ın öngörüsü, gerçekleşene kadar yanlış diyebileceğimiz tahminlerden biriydi; çünkü gelecekte küçük kişisel uçakların ortaya çıkmayacağını kim kesinlikle iddia edebilir?
1980’lerde kişisel bilgisayar devrimi başladı. Jonathan Gatlin’in Bill Gates:The Path to the Future adlı kitabında anlattığına göre, o dönemde ABD’nin en büyük bilgisayar şirketlerinden birinin, Digital Equipment Corporation’ın kurucusu ve CEO’su Ken Olsen cesur bir iddiada bulunarak şöyle dedi: “Her insanın evinde bir bilgisayarı olması için hiçbir neden yoktur.” Bilgisayarın öncülerinden parlak bir mühendis ve biliminsanı olan Ken Olsen, artık bu talihsiz iddianın gölgesinde anılıyor.
Günümüzün fiber optik kablolarından önce kıtaları birbirine telgraf bağladı. Atlas Okyanusu altından geçen ilk telgraf hattı 1866’da devreye girdi.
Sonuç olarak, bazıları malumun ilanı da olsa genellemelere geçelim:
Birincisi, teknoloji tarihi, arka arkaya birtakım icatların ortaya çıkış yıllarını (bazen günlerini) sıralamak değildir; çünkü bütün yeniliklerin arkasında yıllara, yüzyıllara uzanan hayaller, çalışmalar, başarısızlıklar, deneyler ve şartların zorlamaları vardır.
Avustralya’yı bir baştan diğer başa dolaşan telgraf hattı projesinde (1878) bir telgraf direği dikiliyor.
İkincisi, her yenilik bir buzdolabı, bir çamaşır makinesi, hızlı bir iletişim aracı gibi insanlığı daha rahat bir hayata kavuşturmaz. Birçoğu radyasyon ışınlarının kullanımı gibi iki tarafı keskin kılıçtır. Kimisi ateşli silahlar, nükleer bombalar, hipersonik balistik füzeler, gaz odalarında kullanılan siklon gazı gibi saf öldürme araçlarıdır. Birçoğu pastörizasyon, tarım ilaçlarının bulunuşu gibi kurtarıcı ve yardımcı, ama zaman içinde gıdaları ve toprağı bunlardan temizlemek için neredeyse deli gibi uğraştığımız gelişmelerdir. Kömür veya petrolden enerji üretmek müthiş buluşlardır ama, bugün onlardan kurtulmak için kendimizi geride kalmış yel değirmenleri devrinde çare (rüzgar enerjisi) ararken bulabiliriz. Bazı gelişmeler de klonlama ve yapay zeka gibi nereye çeksen oraya gidecek yeniliklerdir.
Üçüncüsü ve en önemlisi, eşitsizlikleri, yoksulluğu azaltan, herkese özgürlük getiren, refahı ve barışı sağlayan bir teknolojik mucize gelmemiştir. Tabii belki bir gün o da gerçekleşir. AI sayesinde mi? Bilmiyoruz.
Tarih boyunca doğayı/evreni anlama çabasındaki insan, bu merakın/ihtiyacın bir sonucu olan “akıllı düzenekler”in hayalini kurdu. Özellikle savaşların, felaketlerin gölgesinde filizlenen teknoloji, bugün yapay zekanın belirleyici bir mesele hâline gelmesinde şüphesiz en önemli unsur. Tabii “doğal zeka”lı ve inatçı biliminsanları sayesinde…
Kökeni her ne kadar -ve oldukça zorlayarak- antik dönem filozoflarına ve mitolojilere dayandırılsa da, bugün tanık olduğumuz yapay zekanın (AI) en temel hâli ancak 20. yüzyıl ortalarına kadar geri götürülebilir.
Yapay zekanın onlarca sözlük tanımı var şüphesiz. Temel olarak “normalde insan aklına ihtiyaç duyulan işleri” insan olmayan bir düzeneğe yaptırma teknolojisi. Henüz modern anlamda bilgisayarlar hayatımıza girmeden çok önce, bir yapay zeka fikri ufukta görünmeye başlamıştı. İlk dönem bilgisayarlar da, insanın bilgiyi işleme ve karmaşık hesaplamaları hızlı bir doğrulukla yapabilme konusunda kendine yardımcı arayışından ortaya çıkmıştı. “İnsan gibi düşünebilen makineler”in icadının, önce insan beynini anlama ve açıklama yolundan geçtiği düşünülüyordu.
20. yüzyılın önemli biliminsanları nörofizyolog Warren S. McCulloch ve mantıkçı Walter Pitts, insan beynini açıklamak için teoriler geliştirdiler. 1943’te yayımladıkları makalede, beynin temel bileşenlerinin matematik ve mantık ile açıklanabileceğini; bilgiyi işleyebilecek, öğrenebilecek ve düşünebilecek karmaşık bir “ağ” oluşturulabileceğini söylediler; beyin hücrelerinin çalışma şeklini esas alan bir model önerdiler. Yapay zeka adımı olarak kabul edilen ilk çalışma, McCulloch ve Pitts’in bu yapay sinir hücreleri tasarımıydı.
Yapay zeka alanında çalışan Marvin Minsky, Claude Shannon, Ray Solomonoff ve “yapay zeka”nın temelinin atıldığı Dartmouth Çalıştayı’ndaki diğer biliminsanları, 1956.
2. Dünya Savaşı felaketi, bilimsel gelişmeleri de tetikledi. Hedefi kendisi bulan bir uçaksavar yapılmasının mümkün olup olmadığı sorusu, canlılardaki sinir sistemini bilgisayarlara uyarlayarak özyönetimli makineler yapmaya çalışan “sibernetik”in doğmasına yol açtı. Matematikçi Norbert Wiener, 1948’de bilgisayarların bir gün satranç oynayacağını ve büyük ustaları (GM) bile yenebileceğini düşünüyordu; onun çalışmaları, yapay zeka konusunda çığır açtı.
2. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin haberleşmede kullandıkları şifreleme sistemini çözmesiyle tanınan matematikçi Alan Turing (1912-1954), 1950’de Mind dergisinde yayımlanan “Computing Machinery and Intelligence” isimli makalesinde “akıllı makineleri” tanıttı. “Makineler düşünebilir mi?” diye soruyor, elektronik bir bilgisayarı “akıllıca davranacak şekilde programlama olasılığı”ndan bahsediyor ve 5 dakika sürecek bir test öneriyordu: “Sorgulayıcı/değerlendirici” olarak tanımladığı insanın bir bilgisayar programıyla konuştuğunda, kendine cevap verenin makine olduğunu tespit edemediği ve gerçek bir insan olduğu kanaatine vardığı (yani kandırıldığı) durumda, makinenin “akıllı” olacağını öne sürüyordu. Kendi adıyla anılan Turing testi, daha sonra yapay zekanın temellerini teşkil eden bir kavrama dönüşecekti (Turing’in 1900’lerin sonuna kadar geçileceğini öngördüğü bu test, 2014’e kadar geçilemedi).
1956’da “yapay zekanın babası” sayılan matematikçi John McCarthy, Dartmouth Koleji’nde “yapay zeka” projesini başlatmak için yaklaşık 2 ay süren bir çalışma toplantısı düzenledi. Dartmouth Çalıştayı olarak da anılan bu toplantıda “yapay zeka” ifadesi ilk defa kullanıldı. Projenin hedefi, makinelerin dil kullanmasını, soyut düşünmesini, sadece insanların yapabildiği işleri yapmasını, insanların çözebildiği sorunları çözmesini ve kendilerini geliştirmelerini sağlamaktı. İlk yapay zeka programı “Logic Theorist” (Türkçeye “mantık kuramcısı” olarak çevrilmiştir) bu çalıştaydan sonra ortaya çıktı. Allen Newell, Cliff Shaw ve Herbert Simon’ın tanıttığı “Logic Theorist”, insanın problem çözme becerilerini taklit etmek, mantık teoremlerinin kanıtlarını üretmek ve Principia Mathematica’dan (matematiğin temellerini ve bazı paradoksları barındıran kitap) bazı matematik sorularını çözmek için tasarlanmıştı. Bilim tarihçileri “Logic Theorist”i insanların karmaşık sorunları çözmek için akıl yürütme yöntemlerini taklit eden ilk program olarak nitelendiriyor.
1958’de McCarthy, yapay zeka hesaplamalarında kullanılmak üzere ilk programlama dili olan LISP’i geliştirdi (ilerleyen dönemlerde LISP, yapay zeka programı yazanların en çok tercih ettiği dil olacak, bu programlama dili sayesinde ses tanıma teknolojisi gelişecek ve iPhone’un kişisel yardımcı uygulaması “Siri” ortaya çıkacaktı).
Satranç oyunu için geliştirilen Deep Blue, Dünya Satranç Şampiyonu Gari Kasparov’u yeniyor, Mayıs 1997.
McCarthy 1961’de internet ve bulut sisteminin temeli sayılan zaman paylaşımlı (birden çok kullanıcının erişimini sağlayan) bilgisayar konseptini geliştirdi. Yine o yıllarda MIT’de bir yapay zeka projesi başlatan McCarthy, ardından Stanford Üniversitesi’ne geçerek ilk yapay zeka laboratuvarını kurdu.
Yapay zekanın ilerleyişi, mühendislik alanındaki gelişmelerle paralel olarak ilerledi. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler ile ABD arasındaki uzay savaşı, teknoloji alanındaki gelişmelere hız kazandırıyordu.
1966’da Natural Language Processing, NLP (doğal dil işleme) programı ELIZA geliştirildi. Turing testinin yetkinliğini göstermek için üretilen ve bugün “ChatGPT” olarak bilinen sohbet robotunun erken bir versiyonu olan ELIZA’nın amacı, bilgisayar-insan arasında gerçekleşebilecek doğal dil iletişimini mümkün kılmaktı. Bu aslında bir psikoterapi programıydı; kullanıcılar soru soruyor ve ELIZA cevaplıyordu. Amaç, kişiyi en basit düzeyde gerçek bir insanla etkileşime girdiğine inandırmanın bir yolu olarak insan iletişimini taklit etmekti; fakat yalnızca kendine söylenenleri yeniden işleyerek cevap veriyordu ki bunların çoğu anlamsızdı.
1966’da bir kamerayla bilgisayarların “görmesini” sağlayan program “Computer Vision” üzerinde çalışıldı ve bir dizi deney yapıldı. Aynı yıl Richard Greenblatt, ilk satranç programı “Mac Hack 6”yı üretti. 70’lerin başlarında ilk ses tanıma programı “Hearsay 1” geliştirildi ve bilgisayarlar sesi algılamaya başladı. Bu program, modern ses tanıma sistemlerinin temelini oluşturan birçok ilkeyi ve teknolojiyi tanıtmıştı.
Yapay zekanın nasıl geliştirilebileceği ile ilgili farklı görüşler de araştırmacıların gündemindeydi. Bunun geleneksel bilgisayar algoritmasına dayanması gerektiğini söyleyen uzmanlar olduğu gibi, insan beynine benzer sinir ağlarıyla çalışması gerektiğini savunan uzmanlar da vardı.
Digital Equipment Corporation (DEC) şirketinin kurucusu Ken Olsen, yapay zekanın ticari faydasını farkeden ilk işinsanlarından.
1960’larda yapay zeka için yapılan çalışmalar ABD Savunma Bakanlığı başta olmak üzere devlet kurumları tarafından desteklendi ve dünyanın dörtbir yanında yapay zeka çalışmaları için laboratuvarlar kuruldu (bu dönemde yapılan çalışmalar, bugün teknoloji devi olan markaların temelini oluşturmaktadır). 1974’te yapay zekanın ne olduğunu anlamak ve bu alanı destekleyip desteklememe konusunda karara varmak isteyen İngiltere, matematikçi James Lighthill’e konuyla ilgili bir rapor hazırlattı. Lighthill’in eleştirileri ve daha üretim odaklı projelerin desteklenmesi gerektiğini ifade etmesi; 70’lerde tüm dünyaya yayılan ekonomik sıkıntıların da etkisiyle birleşince, yapay zeka çalışmaları için fon bulmak giderek zorlaştı. Lighthill, yapay zeka çalışmalarının çok hantal ilerlediğini, vaatlerini gerçekleştiremediğini ve zaten bir makinenin asla insan gibi düşünemeyeceğini söylüyordu. Yapay zeka araştırmacılarının imkanları çok kısıtlıydı; ellerindeki bilgisayarlar güçlü işlemcilere sahip değildi; programlama dilleri gelişmemişti ve bu yüzden çalışmalar tam manasıyla başarıya ulaşmıyordu. Yapay zeka çalışmaları için ayrılan fonlar kesildi, bu alanda çalışanlar ise başka alanlara yönelmeye başladı. Bu dönem “AI winter” (“yapay zeka kışı”) olarak adlandırılmaktadır.
1972’de yapay zeka üzerine doktorasını tamamlayan nöropsikolog Geoffrey Hinton, insan beyninin çalışma prensibinden ilham alınarak tasarlanmış “sinir ağları” üzerine çalışıyordu. Araştırmaları, çok katmanlı sinir ağları kullanarak verileri daha ileri seviyelerde işleyebilen ve anlamlandırabilen bir yapay zeka yöntemi olan “derin öğrenme” alanına öncülük edecekti.
Bu dönemde çalışmalar azalsa da, dünyada “işlem gücü” açısından büyük gelişmeler yaşanacaktı. Yapay zeka araştırmacılarının “ayağına takılan en büyük engel” olan işlem gücü geliştikçe, bunun etkisi tüm disiplinlerde görülmeye başlandı.
1980’lerin başlarında bilgisayar üreticisi Digital Equipment Corporation (DEC) tarafından kullanılan ve müşterilerin seçimlerine göre donanım öneren yapay zeka programı, firmaya 1 yılda bugünkü karşılığıyla145 milyon USD’lik bir gelir/tasarruf sağladı. Bu ticari başarı, yapay zekanın ekonomik potansiyelini de gözler önüne serdi. Alanda yapılan çalışmalar tekrar ivme kazandı ve “yapay zeka kışı” sona erdi.
90’ların sonunda yapay zeka; lojistik, “veri madenciliği” (büyük veri kümelerinden anlamlı/ değerli bilgilerin çıkarılması yöntemi) ve tıbbi tanı gibi çok farklı alanlarda uygulanmaya başladı. “Bilgisayarla görme” alanında önemli ilerlemeler kaydedildi; nesne tanıma, hareket takibi gibi konularda yeni algoritmalar geliştirildi. Doğal dil işleme alanında çalışmalar yoğunlaştı; çevrelerini algılayıp ona göre hareket edebilme yeteneği olan robotlar ortaya çıktı.
1997’de satranç oynaması için geliştirilen Deep Blue süper bilgisayarı, Dünya Satranç Şampiyonu Gari Kasparov’u yendiğinde, yapay zekanın süper beyinlere karşı bile üstünlük sağlayabileceği ortaya çıktı. 2000’lere doğru kademeli olarak toplumun her kesimine ulaşmaya başlayan internet, dünya genelinde devasa boyutta veri üretilmesine yol açtı. Bu büyük veri kümeleri, makine öğrenimi algoritmalarının daha doğru ve genelleştirilebilir modeller oluşturmasını sağladı, sağlamaya devam ediyor. İnsanlardan toplanan bu veriler (big data), çeşitli kaynaklardan (örneğin sosyal medya platformları veya alışveriş yaptığımız market uygulamaları) bireylerin davranışları, tercihleri, etkileşimleri ve diğer kişisel bilgilerden geliyor. Yapay zeka ve makine öğrenimi modellerinin eğitilmesi, doğrulanması ve geliştirilmesi için kritik öneme sahip olan bu verilerle, bugün artık bambaşka bir boyutu yaşıyoruz.