Etiket: sayı:114

  • Filistin ABD’yi sarsıyor: 68 ruhu yine üniversitede…

    Filistin ABD’yi sarsıyor: 68 ruhu yine üniversitede…

    Batılı yönetimler İsrail’in Filistinlilere yönelik terörüne açık destek veriyor. Ancak Batı toplumunun ciddi bir bölümü, soykırıma varan saldırılardan rahatsız. Özellikle ABD’nin seçkin üniversitelerinde, Filistin’e destek eylemleri yayılıyor. 25 eyalette 43 üniversiteye yayılan eylemler 68 direnişiyle paralellikler taşıyor.

    Dünyanın dört bucağında üniversite yerleşke­leri, İsrail ordusunun Gazze’deki katliamına karşı seferber olmuş durumda. Filistin topraklarında soykırım sürerken, güvenlik güçleri san­ki savaşı kampüslere taşıyor. 7 Ekim sonrası her gösteri, her savaş ve soykırım karşıtı söz ya da protesto, anti-semitist olarak damgalanıyor. Kampüs protestoları ile böylesi bir “şey­tanlaştırma” da izleniyor.

    GundeminTarihi-ABD-2
    ABD’de 1925’te yayın hayatına başlayan ve yaklaşık 1 milyon tiraja sahip The New Yorker 20 Mayıs 2024 tarihli sayısının kapağına karikatürist Barry Blitt’ın çizimiyle, mezunları ve protestoları durdurmak, kampları dağıtmak için çağrılan polisleri taşıdı.

    ABD’den başlayan ve bel­leklerden silindiği sanılan 68’in Vietnam Savaşı’na karşı gösterileri akla getiren gösteri­ler, ağır baskılara rağmen Paris, Lausanne, Montréal, Mexico, Sydney’e yayılmış durumda.

    17 Nisan’dan başlayarak Amerikan üniversite yerleşke­lerinde Gazze için seferberlik, 40’ı aşkın okul ve kampüste, Atlantik’ten Kaliforniya’ya kadar geniş bir coğrafyada şiddetli çatışmalara yol açtı. Yaklaşık 2.500 kişi gözaltına alındı. Ülkenin ve dün­yanın en prestijli üniversitelerinden olan Columbia, bu seferberliğin ağırlık merkezini oluşturdu. Ardın­dan Los Angeles’ta (University of California – UCLA) olaylar patlak ver­di. Brown Üniversi­tesi (Rhode Island) ise polis çağırıp öğ­rencileri şiddetle bastırmak yerine, göstericilerin kampı dağıtmaları karşılığında Gaz­ze’deki soykırımda rolü olan şirketlerle ilişkilerin oylanmasını kabul etti.

    Durum ABD’nin bir iç mese­lesi olmaktan çıktı ve Birleşmiş Milletler sıralarına yansıdı; üniversitelerdeki polis baskısın­dan endişe duyulduğu bildirildi. İnsan Hakları Yüksek Komiseri ve hukukçu Volker Türk, “göste­rileri dağıtmak ve sona erdirmek için alınan bir dizi sert tedbir”den rahatsız olduğunu belirterek “ifade özgürlüğü ve barışçıl top­lanma hakkının temel olduğunu” vurguladı.

    Öğrenci hareketleri temelde anti-siyonist bir nitelik taşırken, yönetimler tarafından anti-semitik olarak itham ediliyor. Bu arada ABD Temsilciler Meclisi de, İsrail Devleti’ne yönelik eleştirileri anti-semitizm olarak tescilleyen bir yasayı 5 Mayıs’ta onayladı. Bundan sonra artık araştırmalarda, gazetelerde, ko­nuşmalarda “Yahudi aleyhtarlığı” suç sayılacak (Senato’dan henüz geçmiş değil). ABD’deki muha­fazakarların temel taktiği, doğal olarak İsrail aleyhtarı gösterileri bu şekilde kriminalize etmek.

    GundeminTarihi-ABD-1
    ABD’nin seçkin üniversitelerinden Columbia’da başlayan İsrail protestoları ve Filistin’e destek, yönetimleri kızdırdı. Polisin üniversiteye girişi, gösterileri ve tepkiyi dindirmeye yetmedi.

    60’lı yıllardan bu yana ABD’de üniversite gençliğinin, sivil haklardan başlayarak Vietnam Savaşı’na karşı eylemleriyle devam eden; 1985’te Güney Afrika’daki apartheid rejimine karşı gösterileriyle ve son olarak “Siyah Hayatlar Değerlidir” eylemleriyle öne çıkan toplumsal olaylarda, alarm zillerini çalma gibi bir hassasiyeti var. Filistin meselesi, İsrail’in Gazze’deki eylemlerinden önce de bu has­sasiyetin bir parçasıydı. Dolayı­sıyla 7 Ekim’den sonra üniversite kampüsleri barışçıl gösterilere sahne olurken, dünyadaki haber kaynakları için bir haber değeri taşımıyordu. Ta ki toplumsal hareketlerin patlak vermesinde simgesel bir önemi olan yüksek prestijli Columbia Üniversitesi’n­deki gelişmelere kadar.

    3 Nisan’da Columbia Üniversi­tesi, Tel Aviv’de bir proje üzerin­de çalıştığını duyurdu. Bunun üzerine 93 öğretim görevlisi, bu çalışmaların İsrail’in mevcut politikasını onaylamakla eşde­ğer olduğunu açıkladı. Filistin yanlısı öğrenciler de bu durumu protesto etti. Üniversite rektörü Minouche Shafik’in Kongre hu­zuruna çağrıldığı 17 Nisan günü, öğrenciler Hamilton Hall’u işgal etmeye başladı. Devlet ricali ise, Columbia gibi seçkin bir üniver­sitede öğrencilerin kefiye takıp haftalarca Filistin yanlısı gösteri­ler yapmasına öfkeliydi.

    GundeminTarihi-ABD-3
    Columbia Üniversitesi’ne giren polis sadece öğrencileri değil, öğretim görevlilerini de gözaltına aldı.

    Rejimin tüm kurumları, üniversite yetkilileri, medya, De­mokratlar, Cumhuriyetçiler İsra­il’i kayıtsız-şartsız desteklerken; öğrencilerin Filistin’i destekle­mesi hesapta olmayan bir şekilde Biden yönetiminin siyonist eğilimlerini de deşifre eden bir boyuta taşındı. Protestocular, ku­rumlarının akademik-ekonomik bağımsızlığını ve üniversitenin Gazze’deki savaştan kâr sağlayan fon ve şirketlerdeki hisselerini elden çıkarmasını talep ettiler. İşgal 3. haftaya girdiğinde, rektör Minouche Shafik kampüsün bo­şaltılması için New York polisini çağırdı (18 Nisan). Mezuniyet törenine 1 aydan az bir süre kala göstericilere idari yaptırım uygu­landı. 22 Nisan’da tüm yüzyüze dersler iptal edildi. Ancak tüm bunlar protestoları yatıştıramadı. Polis bir defa daha müdahale ede­rek göstericileri dağıttı ve bu defa 300’e yakın öğrenci tutuklandı. Politikacılar da devreye girdi. De­mokrat Alexandria Ocasio-Cor­tez, “kampüsteki genç öğrencile­rin şiddet içermeyen gösterileri sırasında polisi aramak, gerilimi tırmandıran, pervasız ve tehli­keli bir eylemdir” diyerek polisin üniversiteye girmesini protesto etti. Başkan Biden ise Yahudi karşıtı protestoları ve “Filistinli­lere ne olduğunu anlamayanları” kınayarak uzlaşmacı bir duruş sergilemeye çalıştı.

    ABD’de üniversiteler için en önemli kaynağı/desteği sağlayan bağışçıların ve politikacıların baskısı altında kurum yöneti­cileri, sert önlemler için polise başvurdular. Bugüne kadar hocalar dahil 2.500 dolayında tutuklamaya yol açan bu baskı­nın yanısıra, öğrenciler Beyaz ırkın üstünlüğünü savunan ve siyonistlerin güdümündeki örgütlerin de saldırılarına maruz kaldılar. Yönetimlerin gösterici­lere karşı şiddete başvurulmasını istemesinin temel nedeni, tabii fon verenlerin sözsahibi oluşu ve bunu bir tehdit aracı olarak kullanabilmeleri. Fon verenlerin “fonumu geri çekerim” tehdidi, üniversite yönetimleri için çok daha ciddi.

    GundeminTarihi-ABD-4
    Başkent Washington’da yapılan ‘Özgür Filistin’ mitingine binlerce kişi katıldı.

    Bununla birlikte ABD’de üniversite yöneticilerinin hepsi polisle işbirliğine gitmedi. Özel­likle Vassar (New York), Brown Üniversitesi (Rhode Island), Nort­hwestern Üniversitesi (Illinois) ve Evergreen State College’daki (Illinois) yöneticiler, öğrenci taleplerinin yönetim kuruluna sunulması konusunda anlaştılar.

    Üniversitelerdeki hareketlilik, New York Times’ın “1968’in savaş karşıtı heyulasının geri dönüşü” başlıklı bir makale yayımlama­sına da yol açtı. 1968 her ne kadar öğrenci gençlikle sınırlı olmayan, çok daha geniş kapsamlı bir top­lumsal hareket idiyse de; yeni bir dünya tahayyülü ile donanmıştı ve özellikle ırkçılığa karşı duruşu, “Siyah Hayatları Değerlidir” gibi mottolarıyla tarihe geçmişti.

    GundeminTarihi-ABD-5
    Polis, Virginia Üniversitesi’ndeki gösteriye de saldırdı. Göstericilere destek veren bir avukat, gözaltına alınan protestocuya iletişim bilgilerini verirken böyle görüntülendi.

    ABD’deki öğrenci hareketi, gençliğin büyük çoğunluğunun hislerine tercüman olduğu için de meşru bir zemine oturuyor. Öte yandan Amerikan nüfusu­nun ancak üçte birinin İsrail’e sempati duyduğu belirtiliyor. 700 bin üyesi olan Otomobil İşçileri Sendikası (UAW), Kasım’daki başkanlık seçimi için Biden’dan yana tutum alıyor ve Filistin yan­lısı harekete açık destek veriyor. Sendikanın yeni başkanı radikal Shawn Fain, Filistin ile dayanış­masını net şekilde dile getiriyor. Daha ziyade Solcu sendikacıların oluşturduğu ve geleneksel yıllık toplantılarını sadece birkaç yüz katılımcıyla yapan Labor No­tes’un bu yılki toplantısına 4.700 kişi katıldı ve çoğunluk Filistin kefiyesi taktı.

    Filistin meselesi, ABD’deki iki partili sistem için de bir problem. Hem Demokratlar hem Cumhu­riyetçiler İsrail’i koşulsuz destek­liyor ama, üniversite gençliğinin Filistin yanlısı eylemleriyle denge bozulmak üzere. Geçmişte sivil haklar hareketi ve yakın geçmişteki “Black Lives Matter” gibi büyük kitle eylemleriyle öne çıkan toplumsal hareketlerden Demokratlar nemalanmışlar­dı. Ancak her iki partinin de siyonizme arka çıkması, özellikle Demokratlara oy veren kesimle­rin önümüzdeki seçimlerde Bi­den için ciddi bir sorun olacağını göstermekte. Daha düne kadar Trump karşıtlığı üzerinden bir anlatı inşa eden Demokratlar, son hadiselerle birlikte puan kaybet­miş görünüyor.

    GundeminTarihi-ABD-6
    Filistin yanlısı gösteriler tutuculuğuyla bilinen Texas eyaletine de sıçradı. Texsas Üniversitesi’ndeki gösteriye de polis müdahale etti.

    Biden 2 Mayıs’taki konuşma­sında tıpkı Cumhuriyetçiler gibi anti-siyonizmle anti-semitizmi harmanladı. 7 Mayıs’ta Holokost anısına düzenlenen toplantı­da ise “anti-semitizm ABD’de yoktur” demekle kalmadı, Filistin ile dayanışma içinde bulunan öğ­rencilere yönelik olarak “7 Ekim saldırısının unutulduğundan” dem vurdu. 7 Ekim saldırısında ölenlerle Holokost arasında bir bağ kurarken, Gazze’de öldürülen çoluk-çocuk savunmasız 35 bin insandan hiç sözetmedi.

    Donald Trump ise göstericileri “ücretli ajitatörler” diye niteledi. Biden’ın önlemlerini destekler­ken onları yetersiz bulan Trump, doğal olarak Demokratların siyo­nist tabanının da yanına çekme­ye çalışıyor. 60’lı-70’li yıllardaki anti-komünizm histerisi gibi, bugün de Filistin yanlısı hareketi şeytanlaştırmak için Yahudi düş­manlığı çığlıkları atmak doğal!

    Öte yandan İsrail’in Gazze’de­ki cinayetleri, ABD’nin Ortado­ğu’daki Arap müttefikleriyle ilişkilerini de zedeledi. Her ne kadar bu ülkelerin yönetim­leri bugüne kadar Filistin için kıllarını kıpırdatmadılarsa da, ABD’nin Gazze öncesindeki yu­muşama politikası da yerini bir durgunluğa -soğukluğa bırakmış durumda.

    GundeminTarihi-ABD-7
    İsrail’in saldırılarını protesto eden öğrencilerin Columbia Üniversitesi’nde kurduğu çadırlar.

    ABD Kasım ayındaki baş­kanlık seçimine giderken dış politika da önemli çatlaklar var. Ukrayna’ya yapılacak yar­dımlar kongrede Putin yanlısı Cumhuriyetçiler tarafından engellenirken, Filistin ko­nusunda Cumhuriyetçiler ve Demokratlar birlikte davranı­yor. Amerikan halkının giderek artan bir çoğunluğu Filistin’de­ki katliamı durdurmaktan yana tavır alırken, Biden bugüne kadar kendisine oy veren Arap, Müslüman, genç ve ilerici seç­menler nezdinde “soykırımcı Joe” olarak adlandırılıyor.

    GundeminTarihi-ABD-8
    55 yaşındaki Oscar ödüllü oyuncu Cate Blanchett, bu yıl 77.’si düzenlenen Cannes Film Festivali’nin kırmızı halısında, siyah elbisesi ve kıyafetinin ucundaki yeşil-beyaz kompozisyonla Filistin bayrağını resmetti.

    Eylemlerin ABD’de bu kadar ses getirmesi, ülkedeki güç­lü İsrail lobisi için de endişe verici; dolayısıyla bütün güçleri ile hareketi kriminalize etmeye uğraşıyorlar. 1948’de Filistin­lilerin yurtlarından kovularak İsrail devletinin kurulması da, sanki Nazilere karşı savaşın bir devamı olarak takdim edil­mişti. Bugün İsrail’in Filistin topraklarında yıllardır sürdür­düğü yerleşimci sömürgeciliği de, bu “savunma savaşı”nın de­vamı gibi sunulmakta. 1982’de aşırı Sağcı Likud partisinden başbakan seçilen Menahem Be­gin, Ronald Reagan’ın sivillerin ölümünden duyduğu kaygıyı dile getirmesi üzerine şöyle demişti: “Hitler ve adamları derinlerde gömülü bir sığı­nakta masum siviller arasında saklanıyor; başbakan olarak ben de Berlin’le karşı karşıya olan yiğit bir orduya talimat verme yetkisine sahip olduğu­mu hissediyorum.”

    Begin’den Netanyahu’ya İsrail Devleti’nin stratejisinde pek bir değişiklik olmadı.

    Filistin’e destek eylemleri tüm dünyada

    ▶ Kanada’da Filistin yanlısı öğrenci hareketleri Van­couver, Ottawa, Toronto ve Montreal gibi bir dizi kente yayıldı. Montréal’deki prestijli McGill Üniversitesi’nde 27 Nisan’da başlayan harekette, İsrail’le akademik ve mali ilişkilerin kesilmesine kadar işgalin süreceği belirtildi.

    ▶ Almanya’da başkent Berlin’deki Humboldt Üniversi­tesi’nde oturma eylemine polis müdahalesinden sonra, belediye başkanı Kai Wegner kentte “ABD ve Fran­sa’daki gibi bir durumu istemediğini” belirtti.

    ▶ Avustralya’da Sydney Üniversitesi’nde, öğrenci­ler İsrail kurumlarıyla ilişkilerin kesilmesini talep etti. Üniversite başkan yardımcısı Mark Scott öğrencilere ve personelin ifade özgürlüğüne bağlı olduğunu belirterek üniversiteye polis çağırmadı.

    ▶ Meksika’nın başkenti Mexico’da, ülkenin en büyüğü Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi’nde (UNAM) öğrenci­ler gösteriler düzenledi; Meksika hükümetinden İsrail ile diplomatik ve ticari ilişkileri kesmesini istedi.

    ▶ İsviçre’de öğrenciler Lausanne Üniversitesi’nin (UNIL) giriş salonunu işgal ederek İsrail kurumlarının, üniversitelerinin boykot edilmesini, derhal ve kalıcı olarak ateşkes talep etti.

    ▶ Fransa’da başkentte 5-6 bin öğrenciyi ağırlayan prestijli sosyal bilimler üniversitesi Sciences-Po’nun (Institut d’études politiques de Paris) ana binasına güvenlik güçleri girdi. Buna rağmen protestolar devam etti. Öğretim üyelerinin de katıldığı tartışmalar yapıldı. Sorbonne’a ve birkaç üniversiteye daha yayılan olaylar karşısında Yüksek Öğrenim Bakanı Sylvie Retailleau üniversite rektörlerinden, özellikle karışıklık durumunda “ellerindeki yetkilerin tamamını kullanarak kamu düze­ninin korunmasını sağlamalarını” istedi.

    GundeminTarihi-ABD-Kutu
    Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde Filistin’e destek eylemleri sürüyor.
  • Mutlakiyetçi anlayış sarsıldı hukukun üstünlüğü kazandı

    Mutlakiyetçi anlayış sarsıldı hukukun üstünlüğü kazandı

    Bugün Magna Carta, kanun önünde eşitlik ve adalete süratli erişim gibi “hukukun üstünlüğü”nün temelini oluşturan birçok prensibin çıkış noktası kabul ediliyor. 13. yüzyıl İngiltere’sinin koşulları ve güç dengelerinde bir dizi tartışmalı yönü olan bildirge; 17. yüzyıldan itibaren mutlakiyetçi yönetimlere karşı bir sembol konumuna yükseldi.

    Baronlar diye anılan soylular, piskoposlar ve İngiltere kralı arasın­da bir barış antlaşması olan ve daha sonra Magna Carta olarak adlandırılacak doküman, Kral John’un (“Yurtsuz John” / 1166-1216) kıta Avrupa’sındaki topraklarını kaybetmesiyle başlayan bir sürecin sonunda ortaya çıktı. İngiltere Krallığı, Kral John’un tahta ilk geçtiği yıl­larda Normandiya ve Anjou’yu Fransa Krallığı’na kaybetmişti; sadece Akitanya elinde kalmıştı. Krallık, kaybettiği bu toprakları geri alabilmek için baronlardan yüklü miktarda borç aldı; onlar­dan asker talep etti ve vergileri arttırdı. Kralın giderek keyfîle­şen tutumu sonucunda, soylular 1214’te ayaklanarak John’un yö­netimine tepki gösterdi. Çaresiz kalan kral, talep edilen belli hak­ları onlara vermeyi kabul etti: Londra’nın hemen batısındaki Windsor kentinde, Runnymede çayırında 15 Haziran 1215’te gerçekleşen buluşmada; Canterbury Başpiskoposu Stephen Langton’un hazırladığı taslaktan oluşturulan ve bugün Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlükler Sözleşmesi) olarak bilinen meşhur antlaşma metni imzalandı.

    Tarihte-Bu-Ay-2
    Magna Carta, ABD Anayasası’nın önemli esin kaynaklarından biri. Amerikan Barolar Birliği, bu sözleşmenin imzalanmış olduğu İngiltere’deki Runnymede’e bir anıt yaptırmış.

    Magna Carta’dan öncesi de vardı: 1100 yılındaki sözleşme

    Britanya Adaları, tarih boyunca farklı kavimlerce işgal/isti­la edilip ardından yine onlar tarafından yurt edinildi. Son işgalciler olan Normanlar, 1066’da kendilerinden önceki Anglo-Saksonları Hastings Muharebesi’nde mağlup etmiş ve ardından Normanların lideri William, tüm İngiltere’yi tek bir taç altında birleştirmişti. Bu durum, çoğunluğu Anglo- Sakson kökenli eski toprak sahibi soylular, kilise toprak­larını idare eden üst düzey din görevlileri ve yeni gelmiş olan Norman soylular arasında toprakların bölüşümü/payla­şımı konusunda sorun çıkardı. Bunlar dışında kalan halkın çoğunluğu da Norman soyluları henüz benimsememişti.

    1100’e gelindiğinde Kral 2. William bir av partisinde şüp­heli bir oka hedef oldu ve yerine kardeşi 1. Henry geçti. Norman fethinden 34 yıl sonra, tahttaki­lerin gücü ve meşruiyeti tartış­malı hâle gelmişti. Özellikle 2. William’ın keyfî idaresi, gücünü kötüye kullanması ve derebey­lerini aşırı vergilendirmesi bu duruma katkıda bulunmuştu. 1. Henry, tahta geçtikten sonra ko­numunu sağlamlaştırmak adı­na bir metin hazırlatarak, ba­ronlara ve kiliseye bazı haklar/ tavizler vermişti. “Özgürlükler Sözleşmesi”(Charter of Liberties) adı verilen bu metin 115 yıl sonra Stephen Langton’a kaynak oluşturacaktı. 1. Henry bu bildirgeyle ve yönetimi sı­rasında hukukun üstünlüğüne verdiği önemle, kısa süre sonra “Adaletin Aslanı” olarak anılma­ya başlandı.

    Kimi tarihçiler ise bu bil­dirgenin de İngiliz hukuk geleneğinde bir ilk olmadığını; Norman istilasından önce zaten soylular ve kral arasında belirli imtiyaz antlaşmaları bulun­duğunu; Norman istilasıyla bu geleneğin bozulduğunu söyler. Bununla birlikte “Özgürlükler Sözleşmesi” öncesi böylesi kap­samlı ve somut maddeleri olan bir belge bulunmamaktadır.

    Bozulan antlaşma 2 sene sonra kabul edilecekti

    Bir barış antlaşması olarak imzalanan Magna Carta, kısa süre sonra tarafların antlaşma maddelerine uymaması sonucu bozuldu. Baronlar, “isyancı” ilan edilen baronları da konseylerine dahil etmiş, ordularını dağıtma­mış ve Kral John da kısa bir süre sonra memnun olmadığı bu durumdan kurtulmak için Papa 3. Innocentius’a başvurarak Papalığın antlaşmayı geçersiz kılmasını sağlamıştı. Hatta Papalık, metni hazırlayan Stephen Langton’ı da başpis­koposluk görevin­den uzak­laştırmıştı.

    Böylece ant­laşmanın hemen ardın­dan, 1. Baronlar Savaşı adı ile anılan savaş patlak verdi ve bu esas olarak tahttaki hanedanı değiştirme mücade­lesine dönüştü. Fransa Veliaht Prensi Louis (gelecekte Kral 8. Louis), babasına ve Papa’nın ikazına rağmen İngiltere’yi işgal etti. Bu savaş sırasında Kral John dizanteriden vefat etti ve yerine henüz 9 yaşındaki oğlu 3. Henry tahta geçti. Bu sırada baronların büyük bir kısmı da Louis’nin karşısında mevcut krallarını destekledi. 3. Henry savaşa sebep olan bildirgeyi kabul etti; ayrıca 1217’de İngilizlerin zafer elde etmesi üzerine bu antlaş­mayı tekrar imzaladı.

    Antlaşma, “büyük” (Magna) unvanını 2 yıl sonra, 1217’de aldı

    Tarihte-Bu-Ay-1
    Günümüze 1215’teki Magna Carta’nın dört nüshası ulaşabilmiştir. Bunlardan hiçbiri Runnymede’deki sözleşme değildir, kentlere gönderilen resmî nüshalardır (orijinal bildirgeler).

    Kralın baronlara ve üst düzey ruhban sınıfa verdiği imtiyaz­ları içeren barış antlaşması­nın ismi 1215’te henüz “Magna Carta” değildi. Kral imzalayana kadar metnin adı “Baronların Maddeleri” veya “Baronlar Nizamnamesi” (Articles of the Barons) idi. Kralın mührüyle bir kraliyet fermanına/bildirgesine dönüştü; fakat bugün bilinen ismini alması 1217’de gerçek­leşti. Bu tarihte Kral 3. Henry tarafından kabul edilerek tekrar duyurulan antlaşma yanında, bir de “Ormanlar Sözleşmesi” (Charter of the Forest-Carta Forestae) adlı başka bir antlaşma daha yapıldı. Önemli bir ticari kaynak olan ormanlar ve kraliyet ormanlarının kullanımını dü­zenleyen bu bildirge ile ayrımını yapabilmek için, 1215 bildirgesine “Magna Carta” (Büyük Sözleşme) adı verildi. 1215’teki “antlaşma” bir bölünmüşlüğün sonucuyken, 1217’deki bir birliğin ifadesi olma­sıyla “büyük”lük kazanmıştı.

    Önemini kaybeden Magna Carta, 17. ve 19. yüzyılda mitleştirildi

    Bugün Magna Carta’ya bir ev­rensellik ve hukukun üstünlüğü kavramının kökeni olma niteliği atfedilse de, bu bildirge aslında Britanya Adaları’ndaki tarihsel bir dönemin özel şartlarına has siyasi ve ekonomik paylaşımı düzenleyen bir belgeydi. Yeni Norman kral ve yöneticiler, Haçlı Seferleri’ne giden kral ve soylular (John’un selefi ve ağabeyi, Haçlı Seferleri’nin ünlü figürü Aslan Yürekli Richard idi) ve Norman yöneticilerin de teşvikiyle kilisenin eskisinden daha güçlü bir şekilde Britanya Adaları’nda organize olması, bu özel şartları getirmişti.

    Tarihte-Bu-Ay-3
    İngiltere Kralı John’un, ölümünden sonra İngiliz rahip “Paris’li Matthew” tarafından yapılmış bir tasviri.

    Başa geçen her İngiltere Kralı, kendinden öncekilerin imzaladı­ğı Magna Carta’yı tekrar imza­ladıysa da, bu zamanla sadece bir formaliteye dönüştü. Her kral yine kendi şartlarına göre daha az veya çok mutlakiyetçi bir siyaset sürdürdü. Zaten 3. Henry döneminde artık parlamentoya dönüşmüş olan “büyük kon­sey”lerin çıkardıkları kanunlar, sözleşme maddelerini fiilen anlamsız kılıyordu.

    Tarihte-Bu-Ay-4
    Papa 3. Innocentius, Magna Carta’yı geçersiz ilan etmiş ve buna katılan baronları aforoz etmişti.

    “Magna Carta”yı yeniden gündeme getiren ve ona evren­sel bir anlam yükleyen ise 17. yüzyılın ünlü hukukçusu Edward Coke (1552-1634) oldu. Stuart Hanedanı’nın ilk İngiltere kralla­rı 1. James ve 1. Charles, 1603’ten 1649’a kadar kralların Tanrı’dan gelen sınırsız haklara sahip olduğu düsturuyla mutlakiyetçi bir iktidar sergiliyor, parlamento da bu anlayışa karşı çıkıyordu. Coke’un bu tarihî Magna Carta’ya ve siyasi geleneğe yaptığı vurgu, işte bu tepkinin bir ifadesiydi. Kısa bir süre sonra gerçekleşecek olan İngiliz Devrimi (1640) ve ardından 1688’deki Şanlı Devrim (The Glorius Revolution) yine Coke’un Magna Carta’yla ilgili argümanlarını kullanacaktı.

    “Whig tarih yazımı”nın (kaba­ca parlamentocu/parlamenter monarşist) artık zirve yaptığı Viktorya Dönemi’nde (1837- 1901), o zamanın ünlü tarihçisi William Stubbs, Magna Carta’yı tekrar ele aldı. Bu antlaşmanın İngiltere’nin anayasal tarihinde ileriye doğru büyük bir adım ve parlamentonun evriminde kilit bir hadise olduğunu vurgulaya­rak Magna Carta’yı mitleştirdi. Magna Carta, İngiliz parlamen­tosu ve anayasasının kökeni değilse de tarihsel süreçte her ikisinin de en önemli ilham kay­nağı durumuna geldi.

    Amerika’daki toprak sahiplerine de yüzyıllar sonra ilham oldu

    Magna Carta sadece İngiltere’deki mutlakiyet karşıtlarına değil, İngiltere’nin sömürgesi olan Amerika kıta­sındaki kolonilere ve oradaki ayrılıkçılara/bağımsızlıkçılara da ilham verdi. Coke’un çalış­malarından ve İngiltere’deki gelişmelerden haberdar olan “13 Koloni”deki toprak sahipleri, Magna Carta’daki baronlardan esinlenerek tıpkı onlar gibi adil vergilendirme isteyip hukukun keyfî uygulanmasına karşı bir mücadele başlattı. Bu mücadele daha sonra bağımsızlık savaşına dönüşecekti.

    Bağımsızlıktan sonra ABD Anayasası, Magna Carta’daki bazı maddeleri temel aldı ve kullandı. Bugün bile ABD’de birçok hukuki alanda bu ünlü bildirgeden alıntı yapılmaktadır.

  • 95 sene önce tramvayda sivil itaatsizlik

    95 sene önce tramvayda sivil itaatsizlik

    İstanbul’da Bebek-Eminönü seferini yapan tramvay, yolcularla biletçinin tartışması nedeniyle vatman tarafından Dolmabahçe’de durdurulur. Yol tıkanır ve diğer tramvaylar da arkada beklemek zorunda kalır. İkdam gazetesinin haberine göre tartışmanın sebebi, “yolcuların sol taraftaki pencereleri açmak istemesi”dir. Aracın sadece sağ tarafındaki pencerelerin açılabileceğini söyleyen biletçi, soldakileri açmak isteyen yolculara engel olmuş ve tartışma büyümüştür. Biletçiye kulak asmayan ve Üsküdar tramvaylarında soldaki pencerelerin de açılabildiğini söyleyen yolcular amaçlarına ulaşınca, vatman tramvayı durdurmuştur. Sonraki tartışmayı da yolcuların kazandığını ve tramvayın yarım saat sonra soldaki pencereleri açık şekilde yoluna devam ettiğini belirten İkdam gazetesi haberin girişinde şöyle yazar: “Şu sıcaklarda tramvaya binen halkın halet-i ruhiyesini göstermesi itibarile bu vak’a şayani dikkattir.”

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Ayin-Fotografi
  • ‘Han kim, bey kim?’ dedi, biat etmedi, destanlara geçti

    ‘Han kim, bey kim?’ dedi, biat etmedi, destanlara geçti

    Toktamış Han’la uzlaşmaya giden boy lideri beyler, dönüp kendi halklarından vergi ister. Bunlara karşı çıkan Edige ise mücadeleyi bırakmaz ve şöyle der: “İki yol var. İlki, altın bir zırh giyip halktan ayrı yemek yiyip, kurda kuşa ‘ben beyim’ demek; diğeri ise aynı kazanda aş pişirip, aynı tabaktan yemek; gelip geçen çetelere bile mutluluktan kaval çaldırtmak.”

    Doktora tezimi yazarken, Türkçe “bey” ile Moğolca “noyan” ı kurumsal olarak eşleştir­mem problem oluşturmuştu. Bu tabirlerden biri, merkezin müdahalesi olmadan seçilen veya baba­dan oğula geçen beylik; diğeri ise yukarıdan yani güç kaynağının atamasıyla elde edilen bir mevki olan no­yan idi. Kısacası 13. yüzyılda noyan olarak doğulmaz, ancak atanılırdı; dolayısıyla eşleştirilmeleri uygun görülmemişti.

    Meselenin o kadar kesin ayırımlarla çözülemeyeceğini Başkurt Edige Destanı’nda görürüz. Başkurt Edige’sinde 2 tür bey vardır: bunlardan biri babadan oğula bey olan veya han tarafından atanandır; diğeri ise yeteneği ile beylik unvanını kazanandır. Kısacası, biri güç odağının desteği ile gelen, di­ğeri halkın içinden çıkan iki ayrı “bey” tipi ile karşılaşıyoruz.

    Konuya İçasya Türk tarihinde kullandığımız “hanlar-bey­ler mücadelesi” kavramıyla yaklaşmak uygun olacaktır. Bu kavram genel olanı kavramamızı ve makro düzeyde çıkar­sama yapmamızı sağlar. Sözkonusu hanlar, tek tip değildir; Çinggis Han öncesinde daha çok kutsal Ashina ailesi, 13. yüzyıldan sonra da Çinggisliler (Altın Sülale) çerçevesinde algılanır. Beyler için ise böyle bir tanımlama yoktur.

    Edige Destanı’nda ise sözkonusu han Çinggisli Toktamış Han’dır. Ondan başlangıçta, “idaresi altındaki birçok halkı köle gibi yöneten, halkı kul yaparak mallarından (hayvan) yasak vergisi alan bir kişi” diye söz edilse de; daha sonra kendisini danışmaya açık ve yetenekli kişilere sarayında yer veren, yani taraflar arasında hakem rolü de oynayabilen bir hükümdar olarak görürüz.

    Zamanin-Izinde

    Destandaki beylere gelince… 7 boyun 5’i, Toktamış Han’ın kestiği haracı ödemeyip savaşır. Sonuç alınamaz. Toktamış Han, “boy başları sarayıma gelip bana danışman olsunlar” diye onlara ferman gönderir. Bazı boy başlarının hanın huzuruna gitmeyi düşündüklerini gören Habrav (bazı varyantlarda “Hafız Ozan” #tarih 113) adını taşıyan bilge kişi, halka şöyle der: “hana elini verdikten sonra, hana döşek yayarsın, hana baş eğersin, hanın kulu olursun, bütün varını yoğunu talan edecek birini de bey tanırsın.” Bir taraftan da hana biat eden ve han tarafından bey olarak atanan kişileri tanımlamaya devam eder: “han aranızdan soysuz birini başınıza bey atar ve bu bey ‘hana binecek at lazım’ deyip en güzel atı alır. Yalnızca halk kul olmakla kalmaz; kutsal Ural Dağı’nda yaşayan bütün hayvan türleri de hanın kulu olur.”

    Halk bu durumdan hoşlanmaz, ancak beyler uz­laşmadan yanadır; boy başları hanın yanına gitmeye karar verir. Bunlara iki avcı da katılır. Avcılardan biri Edige’nin babasıdır; ama Edige onlara katılmaz ve bu gelişmelere kar­şı çıkar. Görüşmeye giden beyler, hanın temsilcileri olarak haraç toplamak için geri dönerler. Bunun üzerine Edige, Toktamış Han’ın yakını Töre Beye gider ve “halktan gelen elçiyim diyerek” ne yapılması gerektiğini söyler. Töre Bey ise kendisine akıl vermeye çalışan genç Edige’yi adam yerine koymaz ve “zenginlik de beylik de eskiden beri babadan oğu­la geçmiştir; bey soyundan gelmeyen bir kahraman kendi beylik kazanabilir ama kendi obasını kurup nesilden nesile beyliğini devam ettirebileni hiç görmedim” der. Edige ise kendi atının başını bir kere bile tutmamış ve daima hizmet beklemiş olan bir beyzadenin kendini halktan farklı görmesi sonucu halktan uzaklaştığını anlatır ve eskiden beri liderle­rin önünde iki yol olduğunu söyler. Bunlardan biri, altın bir zırh giyip halktan ayrı yemek yiyip, kurda kuşa “ben beyim” diyen beyzadenin yoludur. Diğeri ise aynı kazanda aş pişirip, aynı tabaktan yiyen; eliaçık; o civardan gelip geçen çetelere bile mutluluktan kaval çaldırtan bir liderin zorlukla dolu yoludur.

    Edige, etrafta zulüm yapanlarla çarpışır ve ünü Toktamış Han’a ulaşır. Han da bilge kişi vasıtasıyla haber gönderip onu büyükbey (zorbey) olması için yanına çağırır. Bu çağrıya uyan Edige zamanla yurduna geri dönmek ister ve hana kendi yurdunun zenginliklerini anlatır; bunları hiçbir şeyle değişmeyeceğini söyler. Toktamış Han onu durdurur; başkumandan (korbaşı) yaparak kalmasını ister. Bu arada Edige’den anlaşmazlıklar hakkında hüküm vermesi de is­tenir. İşte tarihe ve destanlara malolan, kendini ve halkını savunmak için savaşan Edige Bey’in dillere destan adaleti böylece kayıtlara geçer.

  • ‘Hiç DM’den yürüme bana, pik yapma, atarlanırım sana’

    ‘Hiç DM’den yürüme bana, pik yapma, atarlanırım sana’

    Z kuşağı, önce konuşma dilinde yaygınlaşan, sosyal medya mecralarıyla yazıya da yansıyan yeni bir dil oluşturdu. Yeni kuşağın kullandığı bu sözlere, “yeraltında konuşulan şifreli bir dil”in ürünleriymiş gibi dışlayıcı bir tutumla yaklaşılması o sözleri dillerden silmez, tersine daha da kullanılır duruma getirir, yaygınlaştırır. Dil canlıdır.

    Bir günlük gazetede şu satırlara rastlamıştım: “DM’den yürümek, modern zamanda birisiyle tanışmanın en etkili ve hızlı yoludur. İlgi duyduğunuz birine DM’den yazarken eliniz ayağınız birbirine karışıyor olabilir. DM’den yürümek bir sanattır, DM’den yürümenin de incelikleri var. Peki DM’den nasıl yürünür? İşte 7 adımda DM’den yürüme rehberi…”

    Oğuz Atay Tutunamayanlar (1972) romanında, “dil, yaşayışımızın aynasıdır” der. Hayatlarımız her geçen gün daha hızlı akıyor. Z kuşağı, önce konuşma dilinde yaygınlaşan, sosyal medya mecralarıyla yazı diline de yansıyan yeni bir dil oluşturdu. Bu kuşağın kendi aralarındaki iletişime egemen olan sözleri incelediğimizde, eski dil yapılarının bozulmasıyla elde edilen, İngilizce kökenli fiilleri de içeren, argo ağırlıklı ve mizah içeriği üretme kaygısı taşıyan yapılarla karşılaşıyoruz: “Akmak, atar yapmak, ayar vermek, birine dalmak, birine yükselmek, birine yürümek, boş yapmak, darlamak, DM’den yürümek, düşmek, gider yapmak, kasmak, takipçi kasmak, duyar kasmak, stalklamak, trip atmak, trollemek, yargı dağıtmak.

    Her kuşak, kendinden sonraki kuşakların ürettiği yeni dili soğuk karşılar. Geçmişte de aydınlar, kendi yaşadıkları çağın yeni dilini acımasızca eleştirmişlerdi. Kimi aydınlar günümüzde bu yeni üretilen sözlerin dili yozlaştıracağı endişesini taşırken, azınlıkta kalan bir grup dilbilimci ise yeni öneriler sunmanın dili zenginleştireceğini savunuyor. Kendi adıma bu dilden pek hazzetmesem de, dilimizi yozlaştırıp zarar vereceğini düşünmüyorum.

    Yeni kuşağın kullandığı bu sözlere, “yeraltında konuşulan şifreli bir dil”in ürünleriymiş gibi dışlayıcı bir tutumla yaklaşılması, hâtta bunların yok sayılması o sözleri dillerden silmez, tersine daha da kullanılır duruma getirir, yaygınlaştırır. Dilbilimcilerin sokaktaki bu sözleri “yeni söz önerileri” olarak derleyip incelemeleri, söz varlığını geliştirme yolunda önemli bir çalışma olacaktır. Bu yeni dil üzerine birkaç akademik makale yayımlandı bile (örneğin düne kadar ayıp karşılanıp mesafeli olunan “bir tık” sözü bile dil otoritelerince, son güncellemede TDK Sözlük içine katıldı).

    Bu yeni nesil dile ait sözlerin tutunup tutunamayacakları zaten zaman içinde belli olacak. Kabul görmezse unutulur giderler, kabul görürse yerleşir kalırlar. Sonuçta bu sözleri beğenen kullanır, beğenmeyen kullanmaz. Sözcükler halkın dilinde ya tutunamaz ölürler ya da sonsuza dek yaşarlar. Dilin canlı olduğunu, değişerek geliştiğini ve yeniden işlenmeyen dillerin öldüklerini unutmadan Türkçemizi yaşatmaya devam edelim.

    Yeni nesil sözler: Gideri var mı?

    Akmak, atar yapmak, atarlanmak, atmak, ayar olmak, ayar vermek, bir şeyi çakmak, bir yere dalmak/bir şeye dalmak/birine dalmak, birine yazmak, birine yükselmek, birine yürümek, bir şeye takmak, boş yapmak, captionlamak, darlamak, darlatıp durmak, daral gelmek, diss atmak, DM’den yürümek, düşmek, gider yapmak, gideri var, gömmek, gözü-kulağı kanamak, iş atmak, iş/hesap kitlemek, kafa açmak, kafasını yaşamak, kasmak, takipçi kasmak, maincraft kasmak, level kasmak, ortalama kasmak, duyar kasmak, kopmak, linç etmek/linç yemek, mezuna kalmak, pes atmak, pik yapmak, random atmak, sallamak, sıkıntı yok, sıkmak, soğuk yapmak, stalklamak, tav olmak, trip yapmak/trip atmak/tribe girmek, trollemek, yardırmak, yargı dağıtmak.

  • Moğolca-Tibetçe-Çince kalktı altından Oğuz Türkçesi çıktı

    Moğolca-Tibetçe-Çince kalktı altından Oğuz Türkçesi çıktı

    Türkçe dünyasının en uzak doğusunda kalan Salırca 14. yüzyıldan günümüze diğer Oğuz lehçelerinden uzaklaşmış, Uygur-Çağatay etkisi altında kalmıştı. Salırcanın üzerindeki sis perdesi ancak 1990’larda kalkmaya başladı. Moğolca, Tibetçe, Çince ögeler, lehçelerarası alıntılar ayıklandıkça, Oğuzca ana katman berrak biçimde ortaya çıktı.

    Oğuz lehçeleri denilince, akla ilk olarak Türkiye, Azerbaycan ve Türkme­nistan’ın resmî dili gelir. Dilleri­ni sözlü olarak yaşatan Oğuzlar ise İran, Irak, Kırım, Özbekis­tan, Çin ve Balkanlar’da yaşar. Bunların bir kısmı UNESCO’nun yokolma tehlikesi kapsamındaki diller listesindedir. Oğuzcayı Çin’de (Çinghay, Gansu ili) yak­laşık 130 bin konuşuruyla temsil eden Salırca da bu listededir.

    Salırlar, Çin’in resmî olarak etnik azınlık statüsünde kabul ettiği Sünnî-Müslüman bir topluluk. Etnonimleri Kaşgarlı Mahmud’un 22 Oğuz boyundan biri olarak zikrettiği “salgur” sözcüğüne dayanıyor. Efsanele­rine göre, Çin’e Ming dönemin­de (14. yüzyıl) Semerkant’tan göçetmişler.

    Turk-Dili-Tarihi
    Çinghay’da bir ilkokulda Salır çocuklar.

    Türkçe dünyasının en uzak doğusunda kalan Salırca, Batılı dilbilimciler tarafından uzun zaman Uygur diyalekti sanıldı. Bunun sebebi, tarihsel olarak Çağatayca ve onun halefi olan Çin’deki modern Türk leh­çelerinin Salırca üzerindeki büyük etkisiydi. Salırlar ana Oğuz kitlesinden uzaklaştıkça, etkileşimde bulundukları diğer lehçelerin özelliklerinden etki­lendiler ve dillerindeki Oğuz­ca ana katman ögeleri asgari düzeye indi. Örneğin Oğuzların “göğüs” dediği beden bölümü için Salırcaya Çağataycadan “kükrek” sözcüğü miras kalmış­tı. Oğuzcada ikinci hece ba­şındaki “/g/” seslerinin düzenli olarak erimesi kuralı, Salırcada gerçekleşmedi: Eski Türkçe “bürge” (pire) tüm Oğuz alanın­da “pire” (Türkçe), “bire” (Azeri), “büre” (Türkmen) iken, Salırcada “bürge” olarak kaldı.

    Salırcanın Kıpçak ve Güney Sibirya Türk­çesine ait özellikler de taşıması, Türk lehçelerini tasnif eden Türkologlara, Salırcaya uygun bir şube bulma güçlüğü yaşattı. Aslında Türkolog S. Ye. Malov’un 1909-11 ve E. R. Tenişev’in 1956-59 arasında Çin’deki araştır­ma gezilerinde topladıkları dil malzemesinden beri Salırların Oğuz boyu olduğu anlaşılmıştı; ama dünya savaşları ve Soğuk Savaş dönemlerinde Rus-Sovyet neşriyatına ulaşmak meşakkatli bir işti.

    Batı bilim çevreleri için Sa­lırcanın üzerindeki sis perdesi ancak 1990’larda kalkmaya baş­ladı. Salırcadaki Moğolca, Tibet­çe, Çince ögeler ve lehçelerarası alıntılar ayıklandıkça, Oğuzca ana katman berrak biçimde ortaya çıktı. Örneğin tüm Türk lehçelerinde dudak için “erin”, el için de “kol” kullanılırken Sa­lırcada diğer Oğuz lehçeleri gibi dudak ve el kelimeleri vardı. Di­ğer lehçelerde “çumçuk, torgay, kuşkaç” denilen kuş türü, sadece Türkmence, Azerice, Türkçe ve Salırcada “se(r)çe” idi. Batı dünyası bu bilgileri büyük öl­çüde Prof. Arienne M. Dwyer’ın (Kansas Üniversitesi) 1991-1995 arasında Çin’de yürüttüğü çalış­malar ile Alexander von Hum­boldt Vakfı ve UNESCO destekli projelerine borçludur.

    Bugün Salırca, karşılaştır­malı Türkoloji çalışmalarında biliminsanlarının en çok mü­racaat ettiği Türk lehçelerinden biridir. Dil verileri büyük oranda toplanıp kayda geçirildiği için, Salırca tehlikedeki diğer dillere göre “şanslı” bir konumdadır.

  • Sarsılmaz bir dostluk bağı ve kardeşlik hukukuna saygı

    Sarsılmaz bir dostluk bağı ve kardeşlik hukukuna saygı

    Türkiye ve Kore Cumhuriyeti arasında günümüzdeki yardımlaşma ve işbirliği anlayışının özellikle yakın geçmişe dayanan tarihî bir anlamı var. 1950’deki Kore Savaşı’na atıfta bulunan Başkonsolos Woo Sung Lee, “Türk askerinin kanı ve teriyle şekillenen Kore Cumhuriyeti, Türkiye ile kardeş ülke olarak güçlü dostluk ilişkileri geliştirdi” diyor.

    Kore Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu olarak atanmadan önce hangi diplomatik görevlerde bulundunuz ve bunlar uluslararası ilişkilere bakışaçınızı nasıl şekillendirdi?

    1990’ların başında Dışişleri Ba­kanlığı’na katıldım. Ukrayna, Rusya, Almanya, Özbekistan, Romanya ve Kanada’daki (Van­couver) diplomatik misyonlarda görev aldım. İstanbul Başkonso­losu olarak göreve başlamadan hemen önce Dışişleri Bakanlı­ğı’nda yurtdışındaki Korelilerin güvenliğinden sorumlu müdür olarak görev yaptım.

    İstanbul’da göreve başlama­dan hemen önce, covid-19 sal­gını, savaş, içsavaş, deprem gibi önemli hadiseler yaşadık. Bu durumlara karşı önlemler almak için meslektaşlarımla birlikte sa­bahladığımız zamanlar oldu.

    Uluslararası koşullar her an değişebiliyor ve beklenmedik doğal afetlere, kazalara müda­hale etmek en önemli görevleri­mizden. Acil bir durumda doğru kararı vermek, doğrudan insan­ların güvenliğiyle ilgili olduğu için çok hassas bir konu. Her za­man en doğru ve uygun çözümü bulmak için çalışıyor, hazırlanı­yoruz.

    Kore ve Türkiye’nin yakın tarihindeki kilometre taşlarından en önemlisi, 1950’de başlayan Kore Savaşı. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Diplomasi-Tarihi-1
    İstanbul Başkonsolosu olmadan önce çeşitli diplomatik görevlerde bulunan Woo Sung Lee, iki ülke arasındaki ekonomik işbirliğinin önemini dile getirdi.

    Kore Savaşı 25 Haziran 1950’de başladığında, Türkiye savaşa katılan 16 BM ülkesi arasında en fazla asker gönderen dördüncü ülke oldu; Kore Cumhuriyeti’nin özgürlük ve demokrasi mücade­lesi için savaştı. Özellikle Kunuri ve Kumyangjang-ni muharebele­rinde kayda değer katkılar suna­rak göğüs göğüse savaşan Türk askeri, asil bir fedakarlık ruhu sergiledi. Türkiye cephe gerisin­de de savaş yetimleri için Ankara Okulu’nu kurarak burada eğitim alan çocuklarla kardeşlik sevgi­sini paylaştı. Halkımız, Türk ga­zilerinin fedakarlığını ve yüce emeğini hiçbir zaman unutmadı. Savaş gazilerinin kanı ve teriyle şekillenen Kore Cumhuriyeti ve Türkiye, kardeş ülke ve kan kar­deşi olarak güçlü dostluk ilişkileri geliştirmiştir.

    Gazilerin fedakarlıkları ve emekleri sayesinde Kore Cumhu­riyeti, savaşın yıkıntılarını aşa­rak dünyada benzeri görülmemiş bir hızla ekonomisini büyüttü ve demokrasisini geliştirdi. Başkon­solosluğumuz her yıl savaş gazi­leri için birçok teşekkür etkinliği düzenliyor. Etkinliklere katılan gaziler, korumak için hayatlarını riske attıkları Kore Cumhuriye­ti’nin kısa sürede kaydettiği ola­ğanüstü ilerlemeden dolayı göz­leri dolarak gurur duyduklarını söylediklerinde, bizler de derin­den etkileniyoruz.

    Güney Kore ve Türkiye güçlü ekonomik bağlara sahip. Son yıllarda iki ülke arasındaki ticaret ve yatırımlar nasıl gelişti ve hangi işbirliği alanları öne çıktı?

    Kore, Türkiye ile STA (Serbest Ticaret Anlaşması) imzalayan ilk Asya ülkesi oldu. STA’nın 2013’te yürürlüğe girmesiyle birlikte Kore ile Türkiye arasındaki tica­ret hacmi 2012’de 5.2 milyar USD iken, 2022’de 9.1 milyar USD’ye yükseldi. Ayrıca ticaretin geniş­lemesiyle birlikte, iki ülke ara­sında 1915 Çanakkale Köprüsü, 3. Boğaz Köprüsü (Yavuz Sultan Se­lim), Avrasya Tüneli inşaatı gibi büyük altyapı projelerinde de ge­niş ölçekli işbirlikleri geliştirildi.

    Şu anda başkonsolosluğu­muzun yetki alanındaki 11 ilde 70’in üzerinde Kore şirketi faa­liyet göstermekte. Hyundai Mo­tor, Samsung Elektronik, POSCO ve LG Elektronik gibi önde gelen Kore şirketleri, Türkiye’de yerel toplumun kalkınmasına, istih­dam yaratılmasına ve ekonomik büyümeye katkıda bulunuyor.

    Türkiye’de faaliyet gösteren Koreli şirketler, yerel toplumun sürdürülebilir kalkınmasına destek olmak amacıyla genç ye­teneklerin yetiştirilmesi için gerekli eğitim ve istihdam ola­naklarının sağlanması; burs programlarının işletilmesi; çev­re, yoksulluk ve iklim değişikliği sorunlarına karşı ortak mücadele verilmesi gibi kurumsal sosyal sorumluluk faaliyetlerini de aktif olarak yürütüyor.

    Gelecekte iki ülke arasındaki ekonomik işbirliği; altyapı, inşa­at, savunma sanayi, santraller ve bilişim alanlarında da genişleye­rek devam edecek.

    Kore ve Türk şirketleri 1915 Çanakkale Köprüsü’nün inşaında birlikte çalıştı ve Mart 2022’de açılan köprü, iki ülke arasındaki bağı güçlendirdi. Bu projeyle ilgili neler söyleyebilirsiniz?

    Türkiye Cumhuriyeti’nin ku­ruluşunun 100. yılı vesilesiyle dünyanın en uzun asma köprü­sü olan 1915 Çanakkale Köprüsü (köprü orta açıklığı 2.023 met­re) inşa edildi. Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan 5 yapıdan biri olan köprü, Kore-Türkiye işbirli­ğinin de en yeni ve kuvvetli bağ­lantısı. Kore firmaları (SK Eco Plant, DL E&C) ve Türk firmaları (Limak, Yapı Merkezi) arasındaki yakın işbirliği sayesinde inşaat süresi yaklaşık 1 yıl kısaltıldı ve bu büyük proje 5 yılda başarıyla tamamlandı.

    2022 Aralık ayında başkonso­los olarak göreve başladıktan 1 ay sonra, üst düzey bir Kore he­yetiyle Çanakkale Köprüsü’nü ziyaret ettim. Köprü yapılmadan önce feribotla yaklaşık 30 daki­ka süren, yaz tatili döneminde ise bekleme dahil birkaç saate çıkan geçiş süresinin 5 dakikaya inme­si fevkaledeydi. Ayrıca Çanakkale Boğazı’nı geçerken güzel man­zaranın yanısıra, bu coğrafyanın tarihî önemini de tekrar düşün­me fırsatı yakalamak benim için çok etkileyiciydi.

    Çanakkale Boğazı hepimizin bildiği gibi oldukça derin ve hızlı akıntılarıyla, kuvvetli rüzgarla­rıyla ünlü. Köprünün inşaı sıra­sında çevresel zorlukların yanı­sıra, covid-19 salgını nedeniyle de şantiyede pek çok zorluk yaşandı. Yaklaşık 50 Koreli mühendis ve 500 saha çalışanı hızlı bir şekilde çalıştı ve başarılı bir sonuç elde etti. Bu sonuç, her iki ülkenin tek­nik personelinin yüksek profes­yonelliği, çalışkanlığı ve cesare­tiyle gerçekleşti.

    Diplomasi-Tarihi-2
    Keman, gitar, geleneksel enstrüman “haegeum” ve “pansori” şarkıcısından oluşan dört üyeli Via Trio grubu, İstanbul’da Kore Haftası etkinlikleri kapsamında K-pop’u ve geleneksel müzik “gugak”ı birleştiren bir performans sergilemişti. Grand Pera Emek Sahnesi, 1 Ekim 2023.

    Kore dalgası (Hallyu) dünya çapında bir ün elde etti. Kore popüler kültürünü ve eğlence dünyasını tanıtmak için etkinlikler düzenleniyor mu? K-drama ve K-pop’un dünya çapındaki başarısının sırrı sizce nedir?

    Kore kültürünü Türk halkına tanıtmak amacıyla her yıl Kore Haftası etkinlikleri, Kore video yarışmaları ve Kore film festival­leri düzenleniyor. 2023’te de Kore filmleri gösterimleri ve Kore geleneksel füzyon müziği kon­serleri yapıldı. Kore’den keman, gitar, geleneksel enstrüman “haegeum” ve “pansori” şarkıcı­sından oluşan dört üyeli Via Trio grubu, K-pop’u ülkemizin gele­neksel müziği “gugak” ile birleşti­ren performansıyla olumlu eleş­tiriler aldı.

    Ayrıca Kore dalgası (Hallyu) kulüpleri, gönüllü olarak K-pop, Kore yemeği deneyimi, Hanbok defilesi ve Kore geleneksel oyun deneyimi gibi çeşitli alanlarda programlar oluşturup kültürel etkinlikler düzenliyor. 2024’te de bu etkinlikler devam edecek ve desteklenecek tabii.

    Özellikle Kore yapımı K-pop, diziler ve filmler, dünya çapında popülerlik kazanıyor. Bu dalganın bu kadar popülerlik kazanma­sının, empatiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Bir diğer etken de şüphesiz sağlam hikaye örgüsü ve görsel faktörlerin, eğlence ve duyguları birlikte hissettirmesi.

    BTS ve Black Pink gibi birçok K-pop grubu, yaptıkları müzikle sevgi ve umudu yaydı; covid-19 gibi zor ve yorucu bir dönemde dünya çapında kaygılanan bir­çok genç insanı teselli etti, onla­rın birbirleriyle dayanışmasını sağladı. Ayrıca BTS’nin BM ko­nuşmasında ve Black Pink’in BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedef­leri Elçisi olarak yürüttüğü faa­liyetlerde de görülebileceği gibi; K-pop’un iklim değişikliği, çevre ve eğitim alanlarındaki etkisi de çok büyük.

    Türkiye’deki Kore dili eğitimleri hakkında neler söylersiniz?

    Şubat 2017’den itibaren Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakan­lığı, ilkokul, ortaokul ve liselerde Koreceyi seçmeli ikinci yabancı dil olarak müfredata dahil etti. O günden bu yana öğrencilerin Kore dili derslerine ilgisi artıyor. Ayrıca Türkiye’deki 3 üniversite­de (Ankara Üniversitesi, Erciyes Üniversitesi ve İstanbul Üniversi­tesi) Kore Dili ve Edebiyatı bölüm­leri mevcut. İstanbul Üniversitesi Kore Dili ve Edebiyatı bölümün­de kayıtlı 130 öğrenci var ve bu insanların mezun olduklarında, ülkelerimiz arasındaki ilişkilerde önemli bir noktada bulunacakla­rına inanıyorum.

    Bunun dışında Korece öğren­mek isteyen her Türk vatandaşı, Ankara’daki Kore Kültür Merkezi ile Ankara, İstanbul ve İzmir’deki Kral Sejong Enstitüleri’nde ders alabilmekte.

    İstanbul Başkonsolosluğu ve Ankara Kore Kültür Merkezi’nin evsahipliğinde düzenlenen Kore­ce Yeterlilik Sınavı’na (TOPIK) gi­ren Türklerin sayısı da her geçen yıl giderek artıyor.

    Türkiye’de yaşayan Koreli nüfusun demografik yapısı nasıl? Hangi işlerde çalışıyor ve hangi bölgelerde yaşıyorlar?

    Diplomasi-Tarihi-3
    Başkonsolos Woo Sung Lee Türkiye’nin, Kore vatandaşları için popüler bir ziyaret merkezi olduğunu ve son yıllarda gastronomi özelinde turlar da düzenlendiğini söylüyor.

    Türkiye genelinde 2.700 Kore­li yaşıyor ve bunların yaklaşık 2 bini İstanbul dahil başkonso­losluğun yetki alanındaki 11 ilde oturuyor. Kore topluluğu, Koreli şirketlerin “expat” ve ailelerin­den, serbest meslek sahibi kişi­lerden ve öğrencilerden oluşuyor. İstanbul Koreliler Derneği, Kore Gazileri Anma Topluluğu, Kore İş Adamları Derneği ve Dünya Kore Ticaret Birliği (OKTA), ikili ilişki­leri daha da geliştirmek için aktif olarak çalışıyor. İstanbul Kore­liler Derneği, geçen Şubat ayın­da meydana gelen depremlerin ardından Kore’nin çeşitli nokta­larından ve yurtdışından bağış toplayarak İskenderun’da 442 konteynerlik bir Kore köyü inşa etti. Sadece bu girişim bile iki ülke halkı arasındaki dostluk ve dayanışmanın ne kadar ileri bir seviyede olduğunu gösteriyor.

    Koreli turistler Türkiye’nin hangi noktalarını ziyaret ediyor?

    2019’da Türkiye’yi ziyaret eden Koreli turist sayısı 210 bin civa­rındayken, salgın hastalık sonrası önemli ölçüde azaldı. Ancak ge­çen yıldan bu yana tekrar bir artış var: 2023 Ocak-Kasım dönemin­de Türkiye’yi ziyaret eden Kore vatandaşlarının sayısı 146 bin oldu. Vatandaşlarımız çoğunluk­la İstanbul, Kapadokya, Efes, An­talya, Pamukkale’yi tercih ediyor. Ayrıca son yıllarda özellikle Tür­kiye’ye gastronomi turları popü­ler. Türkiye’nin zengin tarihini ve kültürel mirasını keşfetmek için “Türkiye’ye 1 aylık ziyaret” gibi çe­şitli özel seyahat türleri de artıyor.

    Türk yemekleriyle aranız nasıl?

    Türk halkının yemekleriyle bü­yük gurur duyduğunu düşünü­yorum. Buraya ilk geldiğimde 100’ün üzerinde kebap çeşidinin olduğunu duyunca şaşırmıştım. Her bölgeyi temsil eden yiyecek­lerin olması da etkileyici. Bakla­va gibi geleneksel Türk tatlıları, her gün sevilerek içilen siyah çay ve Türk kahvesini de unutma­mak lazım tabii. Kahveden sonra telveyle fal bakmanın da haya­ta zevk kattığını düşünüyorum. Türk yemekleri genel olarak Kore damak tadına uygun olduğundan onları tatmak büyük keyif veri­yor; canıma can kattığını hisse­diyorum.

  • Cumhuriyete giden yolun en önemli kilometre taşları

    Cumhuriyete giden yolun en önemli kilometre taşları

    Ahmet Kuyaş 29 Ekim 1923’e uzanan süreci, kritik belgeler- yorumlar eşliğinde dünü ve bugünü anlamak isteyenlerin ilgisine sunuyor. Kitap, kongreler, manda tartışmaları, Meclis’in kurulması, 3. Meşrutiyet, Denizli Vakası, Mondros Mütarekesi, Moskova Antlaşması, Büyük Taarruz, Mudanya ve saltanatın kaldırılması hadiselerini ele alıyor.

    Kitap-1

    Tarihçi ve #tarih’in yayın kurulu üyesi Doç. Dr. Ahmet Kuyaş’ın yeni kitabı Yüzüncü Yıl Notları (1918-1923) Kırmızı Kedi tarafından yayımlandı. Kuyaş, Türkiye Cumhuriye­ti’nin kuruluşunun, dolayısıyla öncesi ve sonrasındaki birçok önemli olayın 100. yıldönümünde, yaşanan hadiselerin ve yayımlanan belgelerin çapraz analizini yapıyor.

    Hocamızın kitabı, kendisinin son dönemde kaleme aldığı ve bir kısmı dergimizde de yayımlanan yazılarını kapsıyor. Ancak bu yazılar hem tekrar gözden geçirildi hem de yeni yazılar kitaba eklendi; örneğin daha önce ya­yımlanmamış ve Sakarya zaferiyle ilgili detaylı makale de bunlardan biri. Kita­bın sonunda da bahsedilen süreçleri az bilinen noktalarıyla gözler önüne seren 13 belge yer alıyor.

    Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı, kongreler, manda tartışmaları, Meclis’in kurulması, Üçüncü Meşrutiyet, Denizli Vakası, Mondros Mütarekesi, Moskova antlaşması, Büyük Taarruz, Mudanya, saltanatın kaldırılması ve cumhuriyet…

    Bitmiş, bitap düşmüş toprakların modern bir cumhuriyete dönüşme öyküsünü anlatıyor Ahmet Kuyaş. Arka kapakta yer alan ifadeleriyle, “Devrimi sevebiliriz. Ama onu sevdirebilmek için iyi anlatmak, iyi açıklamak zorundayız. Bu da o devrimin siyasal kurumlar bo­yutuna olmadık birtakım hukuki ya da demokratik kulplar takmaktan vazgeçip ‘devrim’ dediğimiz süreci iyi anlamaya çalışmakla olabilir.”

    Cumhuriyetin 100. yıldönümünde tarihin bir kuru anlatılar yığını olma­dığını; korumamız ve geliştirmemiz gerekenin ne olduğunu anlamak için ta­rihe bakmamız gerektiğini bir defa daha hatırlatıyor Ahmet Kuyaş. Hem de sıkıcı olmayan, dayatmayan, rahat okunan nalına-mıhına metinlerle.  

    1921

    ‘Biz bize benziyoruz efendiler!’

    Ahmet Kuyaş, Mustafa Kemal’in 1921’de Meclis’in 120. oturumunda yaptığı konuşmayı da aktarıyor:

    “Efendiler; Türkiye Büyük Mil­let Meclisi Hükümeti mevcuttur, meşrudur ve kanunidir… Efendiler; bizim hükümetimiz demokratik bir hükümet değildir, sosyalist bir hükümet değildir. Ve hakikaten, ki­taplarda mevcut olan hükümetlerin mahiyet-i ilmiyyesi itibariyle hiç­birine benzemeyen bir hükümettir. Fakat hakimiyet-i milliyeyi, idare-i milliyeyi yegane tecelli ettiren bir hükümettir; bu mahiyette bir hü­kümettir. İlm-i içtimai noktasından bizim hükümetimizi ifade etmek gerekirse, ‘halk hükümeti’ deriz… Fakat ne yapalım ki, demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme ben­zemiyormuş. Efendiler; biz benze­memekle ve benzetmemekle iftihar etmeyiz. Çünkü biz bize benziyoruz, Efendiler…”

    Kitap-2

    ALEVÎ-BEKTAŞİ MÜZİĞİ ÜZERİNE TEMEL BİR REFERANS

    Feyzullah Çınar yeniden seslendi

    Alevî müzik geleneğinin en önemli isimlerinden biri olan Feyzullah Çınar’ın eserleri, Kalan Müzik aracılığıyla CD’ler üzerinden sevenleriyle buluşu­yor.

    Çınar’ın, Pir Sultan Abdal, Teslim Abdal, Şah Hatayi, Âşık Dertli, Âşık Mesleki, Âşık Sey­rani, Âşık Sıtkı, Âşık Noksani, Âşık Ruhsati, Derviş Kemal, Âşık Mihneti, Âşık Ceyhuni gibi büyük halk şairlerinin sözleriyle buluştuğu besteleri, “Feyzullah Çınar Eserleri” albümünde bira­raya geliyor. 1983’te ölen büyük ozanın anısına yapılan projenin bu ilk albümünde, Feyzullah Çınar’ın ezgileri birbirinden özel sesler ile nefes buluyor.

    Nilüfer Saltık’ın prodüktör­lüğünde tamamlanan bu özel proje, halk müziğinin önde gelen usta sanatçılarından Erdal Er­zincan ve Cengiz Özkan’ın proje danışmanlığında 2 yıla yakın bir sürede hazırlandı. “Feyzullah Çınar Eserleri” projesi iki bölüm­den oluşuyor. Albümün ilk bölü­münde Erdal Erzincan, Cengiz Özkan, Dertli Divani, Nidâ Ateş, Ahmet Aslan, Muharrem Temiz, Ali Rıza Albayrak & Hüseyin Al­bayrak, Mercan Erzincan, Ender Balkır, Mazlum Çimen, Grup Abdal, Zeynep Bakşi Karatağ ve Erdem Altınses yer alıyor.

    Bu çalışmanın bir diğer önemi ise proje tanıtımında ve kapak çalışmalarında bulunan fotoğrafların ilk defa dijital ortama aktarılmış olması. Çınar’ın aile fotoğraf arşivinden alınan ve daha önce günyüzüne çıkmamış fotoğrafları, sanatçı­nın hayatındaki farklı dönemle­ri sergiliyor. 1937’de Divriği’de doğan Çınar, ilk plağını 1966’da çıkardı. Söylediği türküler ne­deniyle hapse de girdi. 1969’da Fransa’ya gitti ve Alevî-Bek­taşi kültürü, müziği üzerine konferanslara katıldı, konserler düzenledi. Fransa Radyo Tele­vizyonu ve UNESCO tarafın­dan iki uzunçaları yayınlandı. 1983’te Ankara Belediyesi’nde temizlik işçisi olarak çalışırken 45 yaşında öldü.

    Voleybolun Altunizadeli ‘Dünya’sı

    Türk voleybolunun iz bırakan sembol isimlerin­den, 2022 sonunda vefat eden (#tarih Şubat 2023) Dünya Baltacıoğlu’nun (1955-2022) ardından, Altınyurt Spor Kulü­bü kendisine ithaf ettiği kitabı sporseverlerle buluşturdu. Kardeşi Tansı Yıldırımer imza­sıyla çıkan Dünya Baltacıoğlu kitabı, efsane voleybolcudan sevenlerine kalıcı bir hatıra olmanın ötesinde bir Altuni­zade kitabı olarak da dikkati çekiyor.

    Kitap, Baltacıoğlu’nun günümüz ve gelecekteki tüm sporculara model kişiliğini aktarmanın yanında, yine model bir yapılanmayla kuru­lan Altınyurt Spor Kulübü’nü kurucuları, felsefesi ve top­luma olan katkısıyla tarihe not düşüyor. Bugün istisnasız Altınyurt çatısı altından geç­miş her spor insanının minnet ve şükranla andığı, “hayatı­ma dokundu” dediği Mehmet Bengü başta olmak üzere, kulübün kurucu ustaları da kitabın sayfalarında yer alıyor. Dünya Baltacıoğlu, sporcusu olarak adımını attığı kulübüne yıllarca başkanlık yapmış ve kıymetli sporcuların yetişme­sine katkıda bulunmuştu.

    Altınyurt Spor Kulübü yayı­nı olarak basılan kitabın tüm geliri sporculara aktarılacak. Kitap internet üzerinden ve kulüpten edinilebiliyor (0553 6587969 numaralı telefondan iletişime geçilmesi gerekiyor).

    Kitap-3
  • Yeni şekillenen Türk kimliği Hitit Güneşi’yle aydınlatıldı

    Yeni şekillenen Türk kimliği Hitit Güneşi’yle aydınlatıldı

    89 yıl önce Çorum’da başlayan Alaca Höyük kazıları, MÖ 2500’lere tarihlenen mezar yapılarını, sonradan “Hitit Güneşi” olarak adlandırılacak buluntuları ortaya çıkarmıştı. O dönemde Hititlere atfedilen bu eserler, ırk ve milleti temsil eden bir sembol haline geldi ve tartışmalar yıllarca sürdü. Bilim ve ideoloji arasında kalan Türk kimliği.

    Atatürk’ün talimatıyla 1935’te başlayan Alaca Höyük kazısı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk millî kazısı olma özelliğine sahiptir. İlk kazı başkanı Remzi Oğuz Arık döneminde keşfedilen Erken Tunç Çağı (MÖ 2500) mezarların­da, genellikle tunçtan üretilmiş dinsel özellikli buluntular açığa çıkarılmıştı. Birkaç yıl içinde sayıları 13’e ulaşan bu mezarlar, Anadolu’nun ilk devleti olan Hatti Beyliği’nin kral ve kraliçelerinin gömüldükleri kurganlardı.

    Alaca Höyük mezarların­da bulunan sembol (kurs) ve sistrum’lar, kral-kraliçelerin ve yerleşme sakinlerinin güneş kültüne inandıklarına, geyik ile boğaya saygı duyduklarına işaret ediyordu. Alaca Höyük mezar buluntuları ilk andan itibaren hem Türkiye hem de Batı dünya­sında büyük heyecan ve merak uyandırdı. 1937’de İstanbul’da gerçekleştirilen 2. Türk Tarih Kongresi’nde sözkonusu bulun­tular içindeki güneş sembolü eserler, dönemin arkeolojik bilgisi dahilinde Hititlere atfedilmiş; Hitit Güneş Kursu olarak adlan­dırılarak, Güneş Dil Teorisi’nin simgesi hâline gelmişti. Devam eden Alaca Höyük kazıları ve arkeolojinin gelişen bilgi dü­zeyi, bu eserlerin Hattilere ait olduğunu kanıtladı, ancak “Hitit Güneşi” deyimi günümüze değin varlığını devam ettirdi. Güneş Dil Teorisi’nin simgesi Hitit Güneşi, zaman içinde Atatürkçülük ile ilişkilendirilen bir sembol ve ulu­sal ideolojiyi çağrıştıran metoni­mik bir araç durumuna geldi.

    Arkeo-Tarih-2
    Hitit Güneşi’nin MÖ 2500’lere tarihlenen tunç malzemeden üretilmiş orijinali, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde.

    2. Dünya Savaşı öncesi Avrupa’daki faşizm ve diğer ideolojilerin Türk milliyetçiliği ile çatışması, Hitit Güneşi’nin ortaya çıkmasında önemli bir nedendir. Bunun sonucu olarak Türk Tarih Tezi’nin oluşumu hızlanmış ve ardından gelen Hitit Güneşi’nin Türklerle anlamlandırılması, Avrupa’daki ırkçı aryanizm söylemlerine bir yanıt olmuştur. Remzi Oğuz Arık, Alaca Höyük mezarlarını kazarken 3 mezarda yalnızca detaylarda birbirinden farklı olan güneş kursları buldu ve bunlara kimi zaman boğa boy­nuzlarının kimi zaman da geyik ve boğa figürlerinin eşlik ettiğini gözlemledi. 1934’te kurgulanan Güneş Dil Teorisi’den etkilenen Remzi Oğuz Arık ve dönemin ünlü tarihçisi Afet İnan, güneş kurslarını bu teoriyle ilişki­lendirdi. Arık’a göre Hititlerin Anadolu’nun ilk sakinleri olması büyük olasılıkla Türk olmaları­nı sağlayan bir anlatı sunuyor, böylece Türkleri Anadolu’nun otokton halkı yapıyordu. Böylece Hitit Güneşi, aryanizmin sem­bolü gamalı haçın bir karşılığı olarak değer bulmaya başladı ve protohistorik bir Anadolu eseri, bir ırkı ve milleti işaret eden bir simge olarak tanımlandı.

    Hitit Güneşi, 2. Türk Tarih Kongresi’nin hem arka plan resmi olarak hem de Belleten dergisinin ilk sayısında kapakta kullanılarak, Batı dünyasına da net bir mesaj veriyordu. Güneş Dil Teorisi ve Hitit Güneşi sadece akademik toplantılarda kalma­dı, madenciliği finanse etmek amacıyla 1935’te kurulan Eti (Hitit) Bankası’nın da simgesi oldu. Önce Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, sonrasında ise Ankara Üniversitesi’nin amblemi olarak kullanılmaya başlandı. 1935’ten itibaren kimlik arayışı teme­linde öne çıkan Hitit Güneşi, Atatürk’ün vefatı ve hemen sonrasında 2. Dünya Savaşı’nın araya girmesiyle unutulma­ya başlandı. 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti tarafından bilinçli olarak geri plana itilen bu sembol, 1960 darbesinden sonra tekrar canlandırıldı ve ilk defa Ankara’nın amblemi olarak belirlendi. Ardından Türkiye’nin ilk bisküvi fabrikası (1961) olan Eti’nin sembolü oldu.

    Ankara Belediyesi de Hitit Güneşi’ni 1961’de kentin simgesi olarak belirledi. Hitit Güneşi artık gamalı haç karşıtlığını değil, erken cumhuriyet döneminde Atatürk’ün himayesinde kurulan Türk ideolojisi ve kimliğinin de­vamını simgeliyordu. 1970’lerde özgün anlamından uzaklaşmış eser, esas olarak Türk laikliği ve aydınlanmasını temsil etmeye başlamıştı. Aynı yıl en popü­ler sigara markası Maltepe’nin ve hâtta bir dönem Turizm Bakanlığı’nın (1973) simgesi hâline geldi.

    Arkeo-Tarih-1
    Alaca Höyük’teki Hatti kral mezarlarının imitasyonları, orijinal seviyelerinde ve yerlerinde değil.

    1977’de Anadolu Sigorta, tunç sembollerden birinin anıtsal heykelini şirket binasının önüne dikmeye karar verdi. Bu faaliyet kimi çevreler tarafından sözko­nusu sembolün pagan kültürünü yansıttığı ileri sürülerek eleşti­rilmeye başlandı. Hitit Güneşi ile aynı formda olan bu heykelin temel aldığı orijinal buluntu, güneş kursu ile aynı anlamları yüklüyordu. Konuya sahip çıkan Ankara Belediyesi ve onun CHP’li başkanı Vedat Dalokay, heykelin Anadolu Sigorta binasının önün­de dikilmesi talebini reddeden İçişleri Bakanı ile ciddi bir tartış­ma içine girdi ve anıtın Sıhhiye Meydanı’na konulmasına karar verdi. Bu girişim uzun bir süre basında tartışıldı. Senatör Adile Ayda, Hititlerin Hint-Avrupalı bir halk olduğunu, Hattilerin ise kökeninin meçhul olduğunu ileri sürerek, anıtın Türklükle bir ilgisinin bulunmadığı belirten bir köşeyazısı kaleme aldı. 24 Ekim 1977 tarihli Tercüman gazete­sinde yayımlanan “Sıhhiye’deki Put” başlıklı yazısında Adile Ayda, “anıt dikilirse, bunu tarih Türklerde ulusal ve dinsel bilin­cin iflası olarak yazacaktır” dedi. Buna karşın anıt 1978’de Sıhhiye Meydanı’na, yüzü Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi’ne dönük biçimde dikildi.

    Arkeo-Tarih-3
    Günümüzde Ankara’da hem Kocatepe Camii hem de Alaca Höyük sembolünden türetilmiş anıt Atatürk Bulvarı’ndan görülebiliyor.

    1994 yerel seçimlerinde Ankara Belediyesi’ni kazanan Refah Partisi, Türkiye’nin İslâm öncesi geçmişine uzanan Hitit Güneşi’nin %99’u Müslüman olan bir ülke için uygun bir simge olmadığını öne sürdü ve kent amblemini değiştirdi. Teklif edilen yeni amblem, 1987’de inşa edilen klasik Osmanlı üslubuyla devasa Kocatepe Camii silueti ile 1980’lerde yapılmış Atakule’yi, İslâmiyet’in sembolü hilal motifi içinde üstüste bindiri­yordu! Hitit Güneşi ambleminin değiştirilmesine karşı çıkanlar, bunu paganizmin değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut du­rumunun bir sembolü olarak görüyordu. Günümüzde hem Kocatepe Camii’nin hem de Alaca Höyük sembolünden türetilmiş anıtın Atatürk Bulvarı’ndan görünüyor olması, bu sembolik kimlikler arasındaki kimyasal gerilimin ironik bir işaretidir.

    2019 yerel seçimleri ile uzun bir süre sonra Ankara Belediyesi’ni tekrar kazanan Cumhuriyet Halk Partisi, kent amblemini tekrar Hitit Güneşi yapmak için çalışmalara başladı. Atatürk’ün akılcı yaklaşımları ile arkeoloji, Türk ulusunun yaşa­dığı topraklar ile olan bağlarını güçlendirmenin önemli bir aracı aynı zamanda. Genç Türkiye Cumhuriyeti, Batı merkezli Hint- Avrupacı bakışaçısını kırarak, Hitit Güneşi’ni Anadolu coğraf­yasının sembolü yapmıştı. Hitit Güneşi bugün de Anadolu’nun Türk kimliğini, Türklerin pagan kültürünü ve Atatürk döneminin aydınlanmış devlet görüşünü sembolize ediyor.

     

  • Yargılanan ilk savaş suçlusu: Tabii savaşı kaybettiği için…

    Yargılanan ilk savaş suçlusu: Tabii savaşı kaybettiği için…

    Burgonya Dükü Filip’in emrinde “astığım astık, kestiğim kestik” davranan hırslı komutan Von Hagenbach, ayaklanan İsviçreliler tarafından yargılanıp idam edilmiş. Elbette kendisi ilk savaş suçlusu değil; mahkum edilen ilk savaş suçlusu. Tabii çok korkunç günahları var ama, bildiğiniz gibi savaş suçu ancak savaşı kaybettiğinizde suç oluyor!

    Peter von Hagenbach yani Hagenbachgiller’in Peter, eğer aklımda yanlış kalmadıysa tarihimizin ilk savaş suçlusu. Kendisi esasen düşük seviyeden bir soylu. Bu tabii yüksek seviye soylulara göre daha soysuz olduğu anlamına gelmiyor; sadece “ataları yeterince şerefsizlik yapıp daha geniş topraklara hakim olamamış; daha dişli gördüğü, yenişemediği diğer üst seviye soyluların emrine girmiş” demek diye biliyorum. Ancak kendisi hırslı bir şahıs; öyle 657’ye tâbi Habsburg hanedanı komprodoru olarak kalmak niyetinde değil gibi geliyor bana. Hâtta “Ben anne tarafından Belmont çocuğu sayılırım, Burgonya Dükalığı bize sahip çıksın” falan da diyor; yetmiyor Burgonya dükünün Lüksemburg seferine de Belmont Ağası olarak katılıyor. Sürekli bir yaranma çabası anlayacağınız. Yani ne bileyim, Lüksemburg seferine Burgonya Dükü Filip zaten kaç kişiyle gitmiştir ki? Zaten aklımda kaldığı kadarıyla Lüksemburg hanedanı tükeneyazınca, son Lüksemburg düşesi ülkeyi parasıyla sattıydı, Filip de kendi malını almaya gittiydi. Ha kuşatma falan olmuştur ama, yine de pek kimsenin burnunun kanadığını sanmam.

    Bizim Hagenbachgillerin Peter’e dönecek olursak… Onun bu sefer sırasında dükün matarasını taşımak falan gibi yeterlilikler gösterdiğini söyle­mek mümkün tabii. Umduğunu bulamamış olacak ki, tarih sahnesine birkaç yıl sonra -1450’lerin başında galiba- Basel şehrinden bir bankeri re­hin alıp fidye isteyerek çıkıyor. Sözkonusu banker basbayağı Habsburgların mültezimi, öyle Banker Bilo falan değil yani. Tabii Peter’in bağlı olduğu Filip, olayı öğrenince durduk yere bu herif yüzünden hem Habsburglarla hem de Basel’le papaz olmak istemiyor, anında serbest bıraktırıyor.

    Hafiza-i-Beser-2
    Diebold Schilling’in Berner Schilling isimli eserinde Hagenbach’ın yargılanışı.

    Tabii nasıl ki 1950’ler deyince Chuck Berry’yi anmadan geçemiyorsak, 1450’ler deyince İstanbul’un fethini anmamak olmaz. İstanbul’un fethinin ar­dından bu Burgonya dükü, top meselesine ilk uyanan Batılı hükümdar oluyor. Hemen Osmanlıları örnek ala­rak onlarınki gibi bir topçu birliği kuruyor, Osmanlıların kullandığı gibi yekpare toplar döktürüyor falan; bu bizim Peter’i de topçuların başına ikinci kumandan atıyor. Bizim kuntiz de, bir yandan Filip’in oğlu Charles’a yanlıyor, ağ­zından girip burnundan çıkıyor, genç oğlanın akıl hocalığını kapı­yor. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa bu genç veliahta yöne­lik bir suikast planını engelliyor falan ama, onu da kesin kendi planlamıştır diye düşünmeden edemiyo­rum.

    Hafiza-i-Beser-1

    Genç veliaht Charles, babası henüz yaşarken tahta çıkınca da Allah bizim Peter’e “yürü ya kulum” diyor. Charles’a isyan etmek isteyen Liege ve Dinant şehirlerini topa tutuyor; isyanı bastırınca da sonunda muradı­na erip şövalye ilan ediliyor ve vekilharçlık görevine getirili­yor. Peter ilk iş olarak o dönem hayli güçlü yerel idareleri, loncaları, esnaf ve sanatkar odalarını, taksiciler odasını falan kaldırıyor; gümrük ver­gilerini arttırıyor, yeni vergiler salıyor, özel tüketim vergisi ge­tiriyor, halkın ümüğünü sıkıyor. İtiraz edenlere ibret olsun, “bak bakalım bir daha itiraz edebi­lecekler mi” diye de muhalefet eden üç kişiyi sallandırıyor. Bu baskıcı rejimin sonunu getiren ise isyan ederek ayaklanan İsviçre kantonları oluyor; bunlar ayaklanmakla yetinme­yip Peter’in ofisini basıp herifi tutukluyorlar. Habsburgların da arkalamasıyla bölgedeki tüm kontların, serbest şehirlerin fa­lan temsil edildiği bir mahkeme kuruluyor. Peter kendisini, “ne yaptıysam dükalığın emirlerini yerine getirmek için yaptım” diyerek savunuyor ki, aslını isterseniz, bizim Charles’ın Peter’in yıllar süren görevi esnasında astığı astık, kestiği kestik bir denyo olarak hüküm sürdüğünden haberinin olmaması imkansız gerçekten de. Ancak bu savun­ma işe yaramıyor, “sen şövalye ilan edilmiştin, şö­valye yasadışı emri uygula­yamaz, ya­sadışı vergi salamaz, o yüzden suçlusun” diyorlar; önce şövalyeli­ğini elinden alıp sonra da kendisini idam ediyor­lar. Peter de ta­rihe dünyanın ilk savaş suçlusu olarak geçiyor.

    Elbette kendisi ilk savaş suçlusu değil; yargılanan ve mahkum edilen ilk savaş suçlusu. Misal, benim aklı­ma ilk gelen Roma ve Kartaca arasındaki savaş. Bu savaşta Romalılar savaş suçu işlemiş midir? Eh, herhalde. Tabii şimdi “o zamanlar kurallar yoktu, sonradan koyduk” diyenler olabilir. Velev ki olaydı; kim yar­gılayacaktı Roma’yı? Kartaca… Kartaca mı kalmış; adamlar tanık bile bırakmamış. Savaş suçu, anlaşılan o ki, savaşı kaybettiğinizde yargılanmanıza konu olan bir suç türü. Yani san­ki en büyük savaş suçu, savaşı kaybetmek gibi bir şey. Kalpler nasıl hissederse hissetsin, gönlünüzden ne geçerse geçsin, kazananı yargılayamıyorsunuz. Ha, “vicdan mahkememizde yargıladık” falan derseniz o da belki.