Günlük siyasetin, yıllık hatta yüzlerce yıllık acılara-felaketlere, ağır bedellere yol açması; iktidarı elde tutan “devlet adamları”nın ise genellikle bunlardan “yırtması”, dünya tarihinin en trajik sayfalarını oluşturur. Özellikle 19. yüzyıldan günümüze kadar geçen dönemde, “halk adına” hareket eden kimi liderler ve “demokratik meclisler”; krallara, padişahlara rahmet okutacak katliamlara, kepazeliklere, ihanetlere imza atmıştır (bkz: Tanju Akad’ın yazısı, sayfa: 32-33).
Tabii tüm bunlar olup biterken -masum insanlar ölüp giderken-, bugün adına “halk” dediğimiz bizlerin de tamamen mağdur olduğunu, hiçbir sorumluluğu bulunmadığını söyleyemeyiz. Fransız İhtilali’nden bu yana geçen 235 senede; “yahu bizimki ne ki, adamlar hamuduyla götürüyor” veya “oğlum serserinin tekine arabayla çarptı diye hapse mi girecek yani?” diyerek küçülttüğümüz ahlaksızlıklar, rezillikler; baştakilerin hukuk-adalet tanımayan yaklaşımlarını haklı çıkarmadı mı?
Kemal Beydilli hocanın dediği gibi (bkz: Sinan Çuluk’un yazısı, sayfa: 29-32) “zarureti meziyet haline getirerek”, çok uzun yıllardır kendimizin gayet ahlaklı, Batılılar’ın ise “yalancı ve sahtekar” olduğunu iddia etmiyor muyuz? Bu satırlar yazıldığı sırada, Moskova’da yaşanan terör saldırısında katledilen insanlar için bile, “bırakın onları, siz Filistin’e bakın” diyenler; insan acılarını siyasi pozisyonları için bir “malzeme” görenler yok mu? Sosyal medyada “tamamen duygusal nedenlerle” şu veya bu kişiye, kuruma saldıran suikast timleri her geçen gün artmıyor mu?
Ateşe düşmüş bir dünyada, gayet kritik günler yaşanırken birbirimize düşmek; aynı milletin coğrafyanın insanları olarak birbirimizden bu denli nefret etmek, tarihin hiçbir döneminde kaydedilmemiş bir olgu. “Öteki” denilene duyulan reaksiyon, maalesef büyük oranda siyasetçilerin de kullandığı-beslendiği bir kirli damar oldu ülkemizde. Üretimsizlikle, verimsizlikle, tembellikle büyüyen nefretler; neredeyse tüm temel ahlaki normları, en temel sevgi-saygı hissini, en basit güvenlik ihtiyacını, kısacası en yalın varolma hakkını dahi tahrip etti. Din-iman-ırk-köken üzerinden yıkıp dökmekle, hak-hukuk-isyan- devrim üzerinden yıkıp dökmekler arasında bir fark bulunmadığını; bu ideolojik şiddetlerin karaktersizliğini defalarca dile getirdik, yazılarımıza taşıdık. Tarih bize anlamsız-karşılıksız böbürlenmelerle geçmişe sahip çıkılamayacağını; boş vaatler ve “gazlamalar” ile çocuklar için bir gelecek kurulamayacağını gösteriyor. Ancak ve ancak ortaya koyduğumuz, ürettiğimiz kaliteli malzemelerle; itinalı, kalıcı işlerle bir referans oluşturabiliriz.
Günahları gömmek, sevapları imkansız kılar. Hesaplaşma-yüzleşme olmazsa, geçmiş kepazelikler yeni nesillere aktarılır. Başarılar cezalandırılırsa, umutsuzluk hepimizi kuşatır. Tarihten aldığımız derslerle, birlik-beraberlik içinde karşılayalım ilkbaharı.
Sovyetler döneminde yasaklanmış olan Edige Destanı’nda, İslâmiyet öncesi eski Türk mitolojik unsurları, destan kahramanı Edige’nin şahsında ustaca İslâmi motiflerle birleştirilmiştir. Annesi peri kızı olan Edige’nin babası da, mucizeleri ile bilinen Baba Tükles adlı evliyadır. Ancak siyasi alanda uzlaşı kolay olmayacak, Orta Asya’da 1.000 yıl sürecektir.
Daha eski dönem ortaokul ders kitaplarında, Türkler’in tarihi iç çekişmeler ve birleşmeler olarak gösteriliyordu. Öte yandan aynı durumlara çatışma ve uzlaşma diye de bakmak mümkündür. Tabii birleştirmede güç kullanımı varken, uzlaşmada anlaşma sözkonusudur. Bu açıdan Türkler’in tarihindeki çatışmaların, yeni uzlaşılara giden yola işaret ettiğini de söyleyebiliriz.
Tarihte özellikle iki önemli çatışma alanında, uzlaşıların tek bir seferde çözülmüş konular olmadığı görülür. Süreç içinde çeşitli merhalelerden geçilmiş ve ancak katman-katman deneyimlerden sonra bir uzlaşıya varılmıştır. Bunlardan “hanlar-beyler mücadelesi” dediğimiz alanda, çatışmaların Dokuzoğuz beyleri ve Kadim Türk kağanları zamanından (8. yüzyıl) beri devam ettiğini biliyoruz. Orta Asya’da bu alanda tam uzlaşı, ancak 18. yüzyılda beylerin han unvanını almasıyla sağlanmıştır. Osmanlılar bunu çok daha önceden sağlamış, bey iken han olabilmişlerdir. Orta Asya’da ise bu ancak 1.000 yıl sonra mümkün olabilmiştir.
İslâmiyet’in kabulü de çatışma ile başlamış, Satuk Buğra Han’ın karşıt görüşte olan amcası Oğulçak Kadir Han’ı bertaraf etmesiyle İslâmiyet’in kabulü gerçekleşebilmiştir. Ancak “kafir Türkler”le çatışmalar daha uzun zaman devam etmiş; Çinggis Han ile beraber gelen ve Nasturi, Budist veya Şamani olarak yaşamaya devam eden ordu mensuplarının Yakındoğu İslâm dünyasında varlık göstermesiyle çatışma alanları genişlemişti. 14. yüzyılın başlarında İslâmiyet’i kabul eden Özbek Han’dan sonra yavaş yavaş bir uzlaşıya doğru gidildiğini görüyoruz.
Çatışma ve uzlaşıları çok yönlü bir şekilde aksettiren destanlar olmasa, belki durumu açıklıkla görme imkanımız olmazdı. Bilindiği gibi tarih yazımında kendisine eser takdim edilenlerin veya yazdıranların, yazanlar üzerindeki etkisini görmek mümkündür; destanlar ise yazdırılmaz, halkın düşünce ve hissiyatını aksettirir.
İşte önce Tatarcadan Türkçeye sonra da yakın zamanlarda Başkurtçadan Türkçeye çevrilmiş olan Edige Destanı’nda her iki çatışma alanını ve ancak bunlardan birinde varılan uzlaşmayı görebilmemiz mümkün olmaktadır. Sovyetler döneminde yasaklanmış olan Edige Destanı’nın günyüzüne çıkma macerası, Göksel Öztürk’ün Başkurtçadan çevirdiği Edige Batır Destanı’nın girişinde ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır (Vakıfbank Kültür Yayınları, 2023).
Tarihî bir kahraman olarak Edige, Altın Orda sahasında yaşamış olan güçlü bir Mangıt beyidir. Altın Orda Hanı Toktamış’a karşı durması, sonra da kendi gibi Çinggisli bir aileden gelmeyen Emir Timur ile ilişkisi destanın ana kaynağıdır. Adaleti ile tanınması, onu karmaşık durumları çözen bir hakem olarak halk hafızasına nakşetmiştir. Bu kahramanın benimsenmesi, Tatar, Başkurt, Noğay Karakalpak, Özbek ve Kazakların her birinin kendi telaffuzlarıyla andıkları bir Edige Destanı’na sahip olmalarıyla kendini gösterir.
Edige Bey ile destan kahramanı “Edigü”nün anlatımlarında ortak noktalar ve farklılıklar, Devin DeWeese’in Islamization and Native Religion in the Golden Horde (1994) adlı eserinde ayrı ayrı ayrıntılı şekilde ele alınmıştır. Destana göre annesi peri kızı olan Edige’nin, babası da mucizeleri ile bilinen Baba Tükles adlı bir evliyadır. Özbek hanını İslâmiyet’e davet eden de bu Baba Tükles’dir. Böylece derviş baba ile Türk destanlarında sık görülen peri kızı anne, yani İslâmiyet öncesi ve sonrası gelenekler Edige’nin şahsında birleşmiş oluyordu. Tarihçi Şakir İbraev, onun ayrıca hem görünümü hem de mucizesi ile bir Şamanı temsil ettiği görüşündedir. Edige Destanı’ndaki bir diğer güçlü İslâmi unsur da, “Hafız Ozan” (Supara Cırav) lakabıyla bilinen yol gösterici, bilge kişiliktir (Orhan Şaik Gökyay). Sadece Edige’de değil, destanın bilge kişisinde de iki geleneğin birleştirilmesi, bu temanın ağırlığına işaret eder.
Edige Destanı, hanlar-beyler mücadelesinin son bulmasından yani siyasi alandaki uzlaşıdan çok daha önce, eski Şamani akidelerle İslâmi gelenek arasında bir uzlaşıya (14. – 15. yüzyıl) varıldığını göstermektedir ve bu uzlaşma ancak daha sonra, Tarihi Guzide Nusretname gibi 16. kaynaklarına yansıyacaktır (#tarih, 104. sayı).
Türkçeyi iyi kullandığı düşünülen insanlar bile konuşurken zaman zaman bazı hatalar yapar. Bunlardan biri de “atlama” (sesi yutma) diye tanımlanan söyleniş bozukluğu, ünlü ve ünsüz harflerin söyleniş hatalarıdır. Eğer sağlık sorunları yoksa, söyleyiş ve boğumlama kusurları, dil tembelliğinden ve doğru telaffuzu bilememekten kaynaklanabilir.
Boğumlama ya da boğumlanma (artikülasyon) kusurları dediğimiz konuşma bozuklukları, ses organlarında doğuştan gelen bir bozukluk veya sonradan oluşan bazı hastalıklardan kaynaklanabilir. Boğaz ve burundaki et fazlalıkları, küçük dilin ödevini yapamaması, dişlerin seyrek oluşu, üst dudağın kısa ve yukarı doğru çekik oluşu, çenelerin dışarı doğru çıkıklığı veya içeri doğru çekikliği gibi fiziksel özellikler bu duruma örnektir. Doğuştan ileri gelen söyleyiş ve boğumlanma bozuklukları, ancak bu tür engeller ortadan kaldırıldıktan sonra giderilebilir; tıbbi müdahalelerin ardından yapılacak alıştırmalar ile iyi bir sonuç alınabilir.
Kişinin bu tip sağlık sorunları yoksa, söyleyiş ve boğumlama kusurları, dil tembelliğinden ve doğru telaffuzu bilememekten kaynaklanabilir. Boğumlamanın bir başka tanımı da, ünsüz harflerin bir cümlenin başında ve sonunda keskin ve net bir biçimde ve ünlü harflerin de yüksekliğine ve vurgularına dikkat edilerek söylenmesidir. Konuşma terapistlerinin yönlendirmeleri ile bu konuşma kusurları giderilebilir.
Amaliyat (ameliyat), melhem (merhem), herkez (herkes), ratyo (radio), avane (avene), şevkat (şefkat), ahçı (aşçı), şarz (şarj), şemşiye (şemsiye) gibi örneklerde rastladığımız “yuvarlama/aşınma” ve pelteklik (harfleri değiştirme) sorunları, konuşurken birinin ya da birkaçının değiştirilmesi biçiminde ortaya çıkar. Harflerin söylenmesi sırasında dilin aldığı pozisyon üzerinde çalışmalarla bu sorun çözülebilir.
Ses değiştirmenin bir türüne de “pelteklik” denir. Pelteklik, konuşurken bir harfin söylenmemesi durumunda onun yerine farklı bir harf kullanmaktır. Bu durum dilin yeterince eğitilmemesinden, lehçelerin yapısından ya da bazı dillerin etkisinde kalmaktan kaynaklanabilir.
Boğumlanma aygıtının (gırtlak, boğaz, dil, damak, dudak, dişler) tembelliği nedeniyle hecelerin ve sözcüklerin anlaşılmaması “gevşeklik” dediğimiz konuşma kusuruna sebep olur. “Tutukluk” kusuru ise insanın konuşması sırasında bir hece üzerine takılıp o heceyi tekrarlamasıdır.
“R” ünsüzünün küçük dilin titremesiyle, boğazda meydana gelmesi “gılama” dediğimiz konuşma bozukluğuna sebep olurken, “ıslıklama” (tıslama) kusuru ise “s” ünsüzünün şiddetini abartmaktan meydana gelir. Dişlerde yapısal bir bozukluk varsa ve dil, üst dişlerin iç tarafına dayanıp, hava dişlerin arasından sızarsa, bu hata ortaya çıkar. “Kekemelik” ise konuşmanın düzenli bir biçimde sürdürebilmesini bozan duraklama; bazı ses ya da sözcükleri sık sık yineleme ya da bir hecenin uzatarak söylenmesiyle gelişen ve bazı kişilerde sosyal ortamlardan kaçınmaya yol açan, kaygı ve üzüntü konusu bir konuşma bozukluğudur.
Konuşma dilindeki bu kusurlar, şairlerin bilinçli sözcük bozumlarıyla yüreklerimizde kusur olmaktan çıkar. Cemal Süreya’nın “Gazel” şiirinden bir bölümü, hakkını vermeye çalışarak yüksek sesle okuyalım:
8. yüzyıl Türk anıtlarındaki “uluş” sözcüğü, 12. yüzyılda Moğolcada “ulus” hâlini alır. “Ulus”, Osmanlı Devleti’nin son, cumhuriyetin ilk yıllarında genel olarak kavim, ümmet ve aşiret için kullanıldıktan sonra, 1934 sonlarında “millet” karşılığında önerilir. “Ulus” ve “ulusal” sözcüklerini bu anlamıyla ilk defa birarada kullanan da Mustafa Kemal Atatürk olacaktır.
Orhon Yazıtları’nda (8. yüzyıl), Kül Tigin’in cenaze törenine katılan yabancı temsilciler arasında “Bukarak Uluş”tan (Buhara) gelen iki generalin adı zikredilir. Burada geçen “uluş” sözcüğü, Eski Türkçede aslen “ülke” anlamındayken kent adlarıyla birleşerek “şehir” için de kullanılmıştır: Tavgaç Uluş (Çin ülkesi), Keşmir Uluş (Keşmir şehri) ve bunun gibi… Kaşgarlı Mahmud, yazıtlardan 300 yıl sonra yazdığı sözlüğünde, kelimenin bazı Türk diyalektlerinde “köy” ve “kasaba” anlamı taşıdığını da kaydeder.
“Uluş”, 12. yüzyılda Moğolcaya geçer; Türkçe alıntılardaki “ş” sesi Moğolcada “s”ye dönüştüğünden “ulus” biçimini alır. Kelime, bu fonetik evrimin yanısıra coğrafi anlamını da yitirip politik bir muhtevaya bürünür ve “bir lidere tâbi halk, tebaa” karşılığıyla genelleşir. Bugün Ermitaj Müzesi’nde korunan en eski Moğolca belgelerden Cengiz Taşı’ndaki (yaklaşık 1224) “kamug moŋgol ulusun noyadı” (tüm Moğol halkının soyluları) ibaresinde bu yeni içeriği görürüz. Moğolların Gizli Tarihi’nde (1240), imparatorluk şemsiyesi altındaki tüm halkları kapsayıcı bir terim olarak “kamug moŋgol ulus”, “olon moŋgol ulus” gibi terkipler de yer alır.
Hakimiyet-i Milliye gazetesinin Atatürk’ün Meclis konuşmasından 1 gün önce, 31.10.1934 tarihli nüshasında yayımladığı yeni kelimeler ve diğer dillerdeki karşılıkları listesi. Gazetenin adı da 1 ay sonra Ulus olarak değişecekti.
Moğol toprakları tek merkezden yönetilemeyecek ölçüde büyüdükten sonra Çingis’in 4 oğlu arasında paylaştırılan her parça “ulus” olarak adlandırılır (örn. Çağatay ulus) ve kelime bundan sonra “konfedere halklar” karşılığıyla yaygınlaşır. Bu süreçte Moğollar’ın Pasifik’ten Orta Avrupa’ya kadar istila ettiği bölgelerde meskun Uygur, Kıpçak, Sibirya ve Oğuz Türkleri, kelimeyi Moğolcalaşmış biçimi ve anlamıyla yeniden öğrenirler. Üstelik kimi Türk grupları, Moğolca dilbilgisi kurallarıyla türeyen çoğul ekli (-t) “ulut” şeklini benimser ve bunu bugünkü modern anlamıyla “millet” için kullanmaya başlar: Kırgızca “ulut” (millet), “ulutçıl” (milliyetçi); Kazakça “ult” (millet), “ultşıl” (milliyetçi) gibi (bu sözcüklerdeki ekler (-şıl/-çıl), Türkçede bencil”, “etçil” gibi kelimelerde gördüğümüz düşkünlük, bağımlılık türeticileridir).
“Ulus” kelimesi -Kırgızca ve Kazakça gibi Türk dillerindeki ideolojik içeriğinden farklı olarak- Türkçenin tarihsel metinlerinde, Moğolca ilk anlamıyla kullanılmıştır. 1391’de Mısır’da telif-tercüme edilen Memlûk Kıpçakçası yadigarı Kitâb Gülistân bi’t Türkî’deki kayıt, kelimenin anavatanından 10 bin kilometre ötede dahi ne denli etkin olduğunun kanıtıdır: “Melik kim dâim ilge ve ‘uluska’ küç kılur / âkibet mülkin elinden bir kavî düşman alur” (Halka ve tebaya eziyet eden hükümdarın ülkesini, sonunda güçlü bir düşman gelip elinden alır).
“Ulus”, Osmanlı Devleti’nin son, cumhuriyetin ilk yıllarında genel olarak kavim, ümmet ve aşiret için kullanıldıktan sonra, Dil Devrimi döneminde “millet” karşılığında önerilir. “Ulus” ve “ulusal” sözcüklerini ilk defa birarada kullanan kişi, Mustafa Kemal Atatürk’tür. TBMM 4. toplantı yılı açış konuşması (01.11.1934) metninde yer alan bu neolojizmlerin Arapça, Farsça ve Fransızca karşılıkları, 1 gün önceki Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayımlanır. Gazetenin adı da 28 Kasım 1934’te Ulus olarak değişecektir.
Büyükelçi Konstantinos Koutras, Ankara’da, Brüksel’de, New York’ta görev yapmış tecrübeli bir diplomat. İki ülke arasında çok eskilere dayanan tarihî ilişkilerden, günümüze ve geleceğe uzanan gelişmeleri değerlendiren Koutras şöyle diyor: “İki halk da barış içinde birarada yaşama mesajı veriyor. Bize düşen, onları hayalkırıklığına uğratmamak!”
Sayın Koutras, Yunanistan’ın İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önceki görevleriniz hakkında bilgi verir misiniz?
Öncelikle Yunanistan Başkonsolosu olarak, bu güzel ve tarihî şehirde bulunmaktan büyük mutluluk duyduğumu belirtmek isterim. 2003-2007 arasında Yunanistan Ankara Büyükelçiliği’nde büyükelçilik sekreteri olarak görev yaptığım dönemdeki gibi, ikinci defa Türkiye’de görev yapmak benim için büyük bir onur ve mutluluk. Öncesinde ise Brüksel’de Yunanistan’ın Avrupa Birliği Daimi Temsilciliği’nde Adalet ve İçişleri Dairesi Başkanı olarak görev yaptım. Bilindiği üzere bir diplomatın hayatı yurtdışında görev yapmak ve yurtiçinde hizmet etmek arasında gidip gelir. Yurtdışında geçirdiğim 8 yılın ardından, Atina’da Dışişleri Bakanlığı Merkez Teşkilatı’nda yaklaşık 4 yıl süreyle Bakanlık Temsilcisi görevi dahil olmak üzere çeşitli görevlerde bulundum. 2016 yazında da Yunanistan’ın New York Başkonsolosu olarak görevlendirildim. Ekim 2023 başından itibaren Yunanistan’ın İstanbul Başkonsolosu olarak görev yapıyorum.
İstiklal Caddesi’ndeki Yunanistan Başkonsolosluğu binasının tarihçesi hakkında bilgi verir misiniz?
İstanbul’un ticari ve kültürel yaşamının kalbinde yer alan simgesel, tarihî bir yapıdır. Bu güzel binanın varlığını daha iyi kavrayabilmek için 19. yüzyıl sonu İstanbul’una, binanın inşa edildiği ve dönemin banker-işinsanlarından Şişmanoğlu ailesinin ikamet olarak kullandığı zamana dönmemiz gerekir. Cumhuriyet döneminde, 1939’da, Konstantinos Şişmanoğlu, ailesinin malikanesini “Yunanistan’ın Evi” olarak kullanılması amacıyla Yunan Devleti’ne bağışlama kararı aldı. Malumunuz, Yunanistan’ın savaş ve savaş sonrası yıllardaki ekonomik durumu, acil restorasyon müdahalelerine olanak sağlayamadığından, bina, Amerikan Konsolosluk Heyeti’ne (United States Information Services-USIS) kiralandı. 1952’den 1968’e kadar USIS kütüphanesini, bir marangoz atölyesini, bir radyo ve televizyon stüdyosunu ve zemin katta da 3 ticari dükkanı barındırdı. Bina 1973’te tarihî eser statüsüne alındı ve 2000’den itibaren radikal bir restorasyonla orijinal hâlini ve güzelliğini tekrar kazandı. O tarihten bu yana konsolosluk ikametgahı ve ağırlıklı olarak başkonsolosluğun kültürel faaliyetlerine evsahipliği yapıyor. Bu kültürel faaliyetlere çok sayıda Türk vatandaşının katılmasından mutluluk duyuyorum. Kısacası bu mekan, bizim Türk vatandaşlarıyla ve tüm vatandaşlarla dışa yönelik bağlantımızdır. Bu tarihî binada Sakkoulidis Koleksiyonu’nun yanısıra zengin bir kitap koleksiyonuna sahip bir kütüphane de bulunmakta. Rahip ve koleksiyoner Meletios Sakkoulidis’in kızı Ivi tarafından bağışlanan benzersiz kitap koleksiyonu, 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında İstanbul’da basılmış, Osmanlı Devleti’ndeki Rumlar’ın ve özellikle İstanbul Rumları’nın yaşamının her kesitine değinen 12 bin materyeli içeriyor. Tüm bu kitaplar, araştırmacılara kolaylık sağlamak amacıyla dijital ortama aktarılma sürecinde.
19. yüzyıl sonunda inşa edilen ve 1973’te tarihî eser statüsüne alınan Yunanistan Başkonsolosluğu binasında, Sakkoulidis Koleksiyonu’nun yanısıra zengin bir kütüphane de bulunmakta.
Geçen yılın sonunda Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzaladığı Atina Bildirgesi’nin ve Erdoğan’ın Atina ziyaretinin, ülkelerimiz arasındaki ilişkiler açısından önemi konusunda ne düşünüyorsunuz? Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkileri geliştirmek için projeleriniz var mı?
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Aralık 2023’teki Atina ziyaretinden bir gün önce Yunanistan’ın saygın bir gazetesine verdiği röportajda, iki ülke arasında “yeni bir sayfa”dan ve “kazan-kazan” ilkesinden sözetti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın işbirliği ve diyalogdan yana teşvik edici mesajları, Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ile yaptığı görüşmenin yanısıra, Türk heyetindeki Bakanların Yunan mevkidaşlarıyla yaptığı görüşmelerle de teyit edildi. Nitekim bu olumlu hava hem Miçotakis-Erdoğan ortak basın toplantısına hem de Atina Deklarasyonu’nun imzalanmasına yansıdı.
2023 Ekim başından itibaren Türkiye’deyim. Ancak şunu belirtmek isterim ki, bir diplomatın temel aldığı ana plan, Dışişleri Bakanlığı’ndan aldığı talimatlar ve kendi kişisel-manevi geçmişinin bugüne taşıdığı değerlerle şekillenir. Ben de Yunanistan İstanbul Başkonsolosu olarak, Yunan-Türk yakınlaşmasının gelişmesine katkı sağlayacak, gelecekteki dinamiklere ivme kazandıracak temeller üzerinde çalışıyorum.
Dönemin önemli işinsanlarından Konstantinos Şişmanoğlu, aile malikaneleri olan tarihî binayı “Yunanistan Evi” olarak kullanılması için 1939’da Yunan Devleti’ne bağışladı.
Türk ve Yunan halkının ortak özellikleri nedir sizce? Türkiye sizde ne tür hisler uyandırıyor?
Ankara’daki diplomatik kariyerimden beri dost Türk halkını tanıma fırsatı buldum. Gerçekten de Yunanistan ve Türkiye’nin tarihî ve coğrafi yakınlığı kaçınılmaz biçimde ortak referans ve algı koşulları oluşturuyor. “Ortak özellikler” olarak tanımladığınız noktaları, somut olarak iki ülkeyi gezerek rahatlıkla görebilirsiniz; bu da karşılıklı anlayışa ve pek çok konuda ortak anlayışa katkıda bulunuyor.
Daha önce Ankara’da, Brüksel’de ve New York’da görev yapan tecrübeli diplomat, Türk-Yunan yakınlaşmasının gelişmesine katkı sağlayacak temeller üzerinde çalıştığını söylüyor.
Yunan ve Türkler’in uzun yıllar birlikte yaşamalarının kazandırdığı ortak değer ve alışkanlıkların, ticari ve sosyal ilişkileri geliştirmeye ve siyasi meselelerin çözümüne katkısı var mıdır?
Bunun cevabını benden önce iki halkımız da vermişti, biliyorsunuz. Bu durumu sürekli olarak karşılıklı ziyaretlerle, tarihe olan hayranlıklarıyla, doğa-çevre-deniz-kültür-lezzet ortaklıklarıyla kanıtlıyorlar. Binlerce Türk turist Yunanistan’ı, çok sayıda Yunan da Türkiye’yi ziyaret ediyor. Ayrıca ticari misyonlar ve üst düzey işbirlikleri, iki ülkenin ekonomik ilişkilerinin güçlendirilmesine fırsat sağlıyor. İki halk da uyumlu ve barış içinde birarada yaşama mesajını veriyor. Bize düşen ise onları hayalkırıklığına uğratmamak! Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Atina ziyareti ve Yunanistan Başbakanı Miçotakis ile görüşmesi sırasında alınan, Türk vatandaşlarına 10 Yunan adasını daha rahat ziyaret etme olanağı sağlayacak 7 günlük vize verilmesi yönündeki karardan dolayı çok mutluyum; bu kararın, iki halkın ilişkilerine büyük katkı sağlayacağını düşünüyorum.
Türkiye’deki Rum okullarının tarihi ve bugünü hakkında neler söyleyebilirsiniz?
İstanbul ve Gökçeada, Lozan Antlaşması’na göre Türkiye’de Rum okullarının faaliyet gösterdiği bölgeler. Rum okullarının tarihi, bu bölgedeki Rum varlığının tarihiyle ayrılmaz bir bütündür; bunu da çoğu 19. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş ihtişamlı binalardan anlayabiliriz. İstanbul-Fener’de “Kırmızı Okul” olarak bilinen tek bir okul bile başlıbaşına bir kültürel değerdir. Diğer iki sembol okul da, Taksim Meydanı’na çok yakın Zapyon Lisesi ve Beyoğlu’nun kalbindeki Zografyon’dur. Ayrıca Şehir Okulları olarak adlandırılan çok sayıda okul vardır. İstanbul ve Gökçeada’daki bu okulların Türkiye’de dinamik bir varlık göstermesinden büyük gurur duyuyoruz. Eğitim ve eğitim yoluyla yüksek düzeyde bilgi sağlanması, Türkiye’deki Rum varlığının her zaman belirleyici özelliği olmuştur.
İstanbul Ortodoks Patrikhanesi’nin tüm dünyadaki Hıristiyan âlemi ve Yunan cemaati için önemi nedir?
2000 yılında restorasyona alınan bina o günden bu yana konsolosluğun ikametgahı olarak kullanılıyor, başkonsolosluğun kültürel faaliyetlerine evsahipliği yapıyor.
“Ekümenik” Patrikhane 1000 yılı aşkın bir geçmişe sahip ve Türkiye topraklarının en eski kurumlarından biridir. Konstantinopolis Kilisesi’nin tarihi, Havari Andreas’ın ilk piskopos olarak anıldığı erken Hıristiyanlık yıllarından başlar ve tarihsel olarak şimdiki “Ekümenik” Patrikhane, Bizans İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti olarak günümüze kadar uzanır. Din adamlarından büyük şahsiyetler bu tarihî kurumu yönettiler ve sadece dinî alanda değil diğer alanlarda da izlerini bıraktılar. Patrik Bartholomeos Ekim 1991’den bu yana Ortodoksluğun başında bulunuyor ve mezhebe bakılmaksızın hem dinî liderlerden hem de dünya çapındaki devlet liderleri ve siyasilerden büyük saygı görüyor. Kendisini her fırsatta Ankara’ya davet eden Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere, ülkenin diğer devlet ve siyasi kurumlarının ve her şeyden öte Türk halkının saygısını kazanmasından ötürü büyük mutluluk duyuyorum.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin mütevazı binası, geçmişi Osmanlı dönemine uzanan bir şaheser. Buradaki elyazması ve nadir eserlerin de bulunduğu kütüphane ise, araştırmacılar ve akademisyenler için önemli bir merkez. İstanbul’un tarih kokan sokaklarında, zamana meydan okuyan müthiş bir mekan ve benzersiz bir arşiv.
Tarihçi Necdet Sakaoğlu’nun ifadesiyle, “oraya gitmek, adeta hacca gitmek gibidir”. Dünyanın en seçkin müzeleri arasında yer alan İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin kütüphanesi.
120 yıllık bu büyülü mekan, kapısından adım atıldığı andan itibaren insanı etkisi altına alır, ziyaretçisine adeta kutsal bir mekanda olduğunu hisettirir. Kütüphaneye 40 yıllık hizmeti olan müzenin emekli kütüphanecisi Havva Koç hanımefendi de “burası bir ev gibi, bir konak gibi; sanki siz de bir misafir kabul eder gibi ziyaretçilerinizi kabul ediyorsunuz” diyor.
Kütüphanenin tarihi, 1891’de yapılan ilk kayıtlarla başlıyor. 1893’te kütüphaneye atanan Baltacızâde Dimosten, bir yandan arkeoloji işlerini yürütürken bir yandan da muhafız olarak kütüphaneyi ve eserleri zimmetle alıyor. Sonrasında atanan Mistakidis Efendi de ilk “hafız-ı kütüp” olarak mekan tarihindeki yerini alıyor. Kuruluşundan beri kütüphanenin sorumlu yöneticileri, hep çok uzun sürelerle hizmet veriyor. Kütüphanenin en dikkati çekici niteliklerinden biri de, bu tür kurumlar için olmazsa olmaz bir koşul: Kurumsal hafıza. Bugünlerde de görev ve sorumluluk, 2006’dan beri Havva Koç’un selefi olan Üzeyir Altekin’de.
Kütüphanenin resmî açılışı 7 Kasım 1903’te yapılıyor ve “Arkeoloji Kütüphanesi” olarak hizmet veriyor. Günümüzde bir ihtisas kütüphanesi olan kuruma, sadece yüksek lisans ve üzeri araştırmacılar izinle girebiliyor. Diğer araştırmacılar içinse, talep üzerine eserlerin sayısal kopyaları üzerinden çalışma yapma imkanı sağlanıyor. Kütüphaneyi genellikle arkeoloji, sanat tarihi, mimarlık ve filoloji çevreleri kullanıyor.
Kütüphane binasının mimarı, Alexander Vallaury’nin yardımcılarından, İtalyan mimar Pietro Bello; iç tasarım da ona ait. Orijinal vitrinler ve çam ağacından ağaç işleri göz kamaştırıcı. Kütüphaneye girişte Sadrazam Ahmed Cevad Paşa Kütüphanesi bulunmakta, devamında Müze-i Hümayûn Kütüphanesi, kuzey tarafta Garb Kütüphanesi ve güneydoğuda da Şark Kütüphanesi yer alıyor.
Resmî kayıtlara göre kütüphanedeki kitap sayısı 60 bin, bunların 2 bin kadarı elyazması (manuskript). Matbu olanlardan da 5 bin kadarı nadir eser, 30 bin kadarı eski kitaplar, kalanı da yeni kitaplar olarak tasnif ediliyor.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri müdürü Rahmi Asal, müzenin depreme karşı güçlendirme ve rehabilitasyon çalışmaları devam ederken kütüphane için özel ve yeni bir projelendirme çalışmasının yapıldığını; bu projenin tamamlanıp onaylarının alınmasını müteakiben uygulamaya geçileceğini söylüyor.
Kütüphanenin 120 yıllık orijinal iç yapısı göz kamaştırıcı.
24 yaşındaki Kenyalı atlet Kelvin Kiptum, 11 Şubat 2024’te geçirdiği trafik kazasında hayata veda etti. Çocuk yaşta atletizme merak saran ve ilk antrenmanlarını ormanda çıplak ayakla koşarak yapan Kiptum, yalnızca 10 ay süren maraton kariyerine tarihin en iyi 7 derecesinden 3’ünü sığdırmayı başarmıştı. Yarım kalmış bir hayatın ardından.
Olimpiyat tarihinin en başarılı sporcusu olan yüzücü Michael Phelps’in 8 altınla tarih yazdığı 2008 Pekin Yaz Oyunları’ndan sonra öldüğünü düşünün… Ya da aynı organizasyonda dünya rekorlarıyla dalga geçen Usain Bolt’un o yıldan sonra bir daha yarışamadığını… İşte maratonda dünya rekortmeni olan Kenyalı atlet Kelvin Kiptum’un 11 Şubat 2024’teki zamansız vefatı birçoğumuza benzer duygular hissettiriyor.
Sadece 10 aylık maraton kariyerine tarihin en iyi 7 derecesinden 3’ünü sığdıran Kiptum, 2 Aralık 1999’da dünyaya gelmişti. Denizden 2.600 metre yükseklikteki Chepkorio köyünde doğan, tam adı Kelvin Kiptum Cheruiyot olan bebek, mesafe tanımadan koşacak, yaptıklarıyla tüm dünyada manşet olacaktı.
Maraton dünya rekortmeni Kelvin Kiptum bir zafer sonrası Kenya bayrağıyla.
Küçükken ailesinin sığırlarını güden Kelvin, 13’ünde atletizme merak sardı. Ormanlarda çıplak ayakla koşuyor, giderek hızlanıyordu. Aynı yıl Kenya’nın 5. büyük kenti olan Eldoret’teki yarı maratona (yaklaşık 22 kilometre) katılan ufaklık 10. olmuştu.
Bir antrenörü yoktu, yaşadığı yerin yakınlarında antrenman yapan bir grubun parçasıydı. Tesadüfen Gervais Hakizimana’yla tanışması hayatını değiştirecekti. Ruanda 3.000 metre engelli rekortmeni olan Hakizimana, Kenya’da idman yaparken peşine takılan gençlerden biri de Kiptum’du. Kendisine antrenman sunması için tecrübeli sporcunun başının etini yiyen delikanlı muradına eriyor, Hakizimana’nın Kenya’dan ayrılmasından sonra da onunla iletişime devam ediyordu.
2018’de Eldoret’teki yarı maratonu kazanan genç atlet, ertesi yıl dünyaya açıldı. Lizbon Yarı Maratonu’nda 5. olan ve adından söz ettirmeye başlayan Kenyalı, derecelerini sürekli geliştirse de bir türlü 1. olamıyordu. Ancak zaten onun başka planları vardı; artık maraton koşacaktı.
2020’de dünyayı vuran Covid-19 pandemisi Kiptum için bir fırsat yaratmıştı. O sıralarda Kenya’da bulunan Ruandalı antrenör Hakizimana, yaşadığı Fransa’ya dönemiyordu. Kiptum’un 10 gün içinde koştuğu 2 yarı maratonu izleyen Hakizimana, onunla resmen çalışmaya başladı.
2023 Chicago Maratonu’ndaki dünya rekoru derecesi önünde poz veren Kiptum ve Ruandalı antrenörü Hakizimana, aynı trafik kazasında hayatlarını kaybetti.
Kiptum, atletizmin 42 kilometre 195 metrelik simgesi maratona ilk kez Valencia’da merhaba dediğinde, takvimler 4 Aralık 2022’yi gösteriyordu. İlk maratonunu koşan Kenyalı, 2 saat 1 dakika 53 saniyeyle parkur rekorunu kırarken, tarihin en hızlı 4. derecesine imza atmıştı.
4.5 ay sonra Londra Maratonu’nu vatandaşı Eliud Kipchoge’nin parkur rekorunu 72 saniye geliştirerek 2 saat 1 dakika 25 saniyeyle kazanan Kiptum dur-durak bilmiyordu. Gelişen ayakkabı teknolojisinin yardımı aşikardı; fakat bu genç atlet rakiplerinden çok farklıydı.
8 Ekim 2023’te Chicago’da 2 saat 35 saniyeyle tarih yazan Kiptum dünya rekoru kırarken, Kipchoge’ye tam 34 saniye fark atmıştı. Maratonda iki saat bariyerini yıkmasına kesin gözüyle bakılan Kenyalı, antrenörü Gervais Hakizimana’yla beraber trafik kazasında son nefesini verdiğinde sadece 24’ündeydi.
Cenazesinde Kiptum’un fotoğrafını taşıyan 7 yaşındaki oğlu milyonları duygulandırırken, ister istemez aklımızda şu soru canlanıyor: Ya o gün arabasına binmeseydi?
Kelvin Kiptum’un cenaze töreninde, fotoğrafını 7 yaşındaki oğlu taşıdı.
Trafik kurbanı şampiyonlar
Belçikalı atlet Ivo Van Damme 1976’da öldüğünde 22 yaşındaydı.
Ivo Van Damme, 1970’lerin harika sporcularındandı. 16 yaşına kadar futbol oynayan Belçikalı, sonra atletizme yönelmişti. 1976 Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası’nda 800 metrede şampiyon olarak dikkatleri çekmiş, aynı yıl Montréal’de düzenlenen Olimpiyat Oyunları’nda ülkesini temsil etmişti. Hem 800 hem de 1.500 metrede gümüş madalya kazanan sporcu geleceğe umutla bakıyor, evlenme planları yapıyordu. 29 Aralık 1976’da geçirdiği trafik kazasında henüz 22 yaşındayken hayatını kaybetti. Ertesi yıl gazetecilerin başlattığı “Memorial Van Damme” etkinliği, zamanla atletizmin en saygın buluşmalarından birine dönüşecekti. 1975 doğumlu Murat Canbaş ise 7 yaşında jimnastiğe sevdalanmış, yaşıtlarının arasında güneş gibi parlamıştı. İlk uluslararası altınını aldığında henüz 11 yaşındaydı. 6 Mayıs 1994’te kız arkadaşıyla bir trafik kazasında öldüğünde sadece 19’undaydı. Kısacık yaşamına bir Dünya, bir Avrupa, 5 Balkan ve 11 Türkiye şampiyonluğu sığdıran ve 70’ten fazla madalya kazanan sporcu, özellikle atlama beygirinde uzmanlaşmıştı. Murat Canbaş’ın adı, memleketi Bolu’da bir cadde ve spor salonunda yaşatılıyor.
Jimnastikçi Murat Canbaş (1975-1994) ilk altınını aldığında henüz 11 yaşındaydı.
Türkler, Türk adı ile olmasa da Türkler’e özgü toplumsal, kültürel, ırksal ve sosyoekonomik unsurlarla, Hazar Denizi’nin kuzey ve kuzeydoğusundaki bölgede yerleşik ve tarımcı bir kültür olarak tarih sahnesine çıktılar. Antik DNA çalışmaları ve arkeolojik bulgular, bu kültürün Proto Hint-Avrupalılar’ın işgaliyle sonlandırıldığını gösteriyor.
Batı Avrasya, Türkler’in ortaya çıktığı, kültürel ve dinsel gelişim evrelerini yaşadığı, İslâmiyet ile tanıştıkları coğrafyadır. Günümüz arkeolojik bulguları ve diğer kaynaklar, Türk tarihinin bu coğrafyadaki süreçlerinin çok büyük bir bölümünün İslâm öncesi dönemlere ait olduğuna işaret eder. Avrasya coğrafyasında 2000’lerin başından itibaren yapılmaya başlanan antik DNA çalışmaları ile arkeolojik araştırmalar, Hint-Avrupa tezlerinin doğru olmadığına işaret etmeye başlamıştır. Hem dilsel hem antik DNA’ya dayalı hem de arkeolojik veriler, Hazar Denizi’nin kuzeyindeki Volga Havzası ve Güney Ural Bölgesi’ndeki insan kümelerinin Proto-Türkler’le bağlantılı olabileceğini göstermektedir.
Rusya Federasyonu’nun Orta-Batı bölümünde, Güney Urallar Bölgesi’nde, Hazar Denizi’nin kuzeyinde 1970’li yıllarda gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda Sintaşta (MÖ 2050-1750) olarak adlandırılan yeni bir kültür açığa çıkarılmıştır. Sintaşta, Doğu Avrupa ve Orta Asya sınırlarındaki Kuzey Avrasya bozkırlarında görülen bir Tunç Çağı arkeolojik kültürüdür. Sintaşta yerleşimi 1971-1986 arasında arkeolojik kazılarla araştırılmıştır. Bunun yanısıra Arkaim yerleşmesinde de bu kültürün karakteristik bulguları açığa çıkarılmıştır. Diğer önemli yerleşmeler arasında Sarym-Sakly, Bersuat, Kuysak, Ulak, Zhurumbay, Alanskoye, Bakhta ve Kameny Ambar sayılabilir. Sintaşta kültürünün geç dönem evresi, Petrovka yerleşmesinin kazılmasından sonra Sintaşta-Petrovka (MÖ 1750-1400) adıyla anılmaya başlanmıştır.
MÖ 3500 ila MÖ 700 arasında, Anadolu ve Avrasya-Orta Asya coğrafyasındaki yerleşimler.
Sintaşta kültürü yerleşmeleri kent plan şemaları, genel olarak kendi içinde benzerlikler göstermekle birlikte topografyanın da katkılarıyla ayrıntılarda farklılıklar gösterir. Yerleşim dışı mezarlıkların varlığı ise ortak bir karakter olarak ortaya çıkar. Yerleşmeler, hendek ve rampalarla güçlendirilmiş savunma sistemleri ile koruma altına alınmıştır. Sintaşta kültürü yerleşmeleri yuvarlak, oval ve köşeleri yuvarlatılmış dikdörtgen planlıdır. Yerleşim içi yapılar radyal ya da sıralı sistemde yapılmıştır. Bu bağlamda, kentlerin savunma sistemi ve yerleşim içi dokularının tasarlanarak inşa edilmiş oldukları anlaşılmaktadır. Yapılarda inşa malzemesi olarak taş, ahşap ve çamur/kil kullanılmıştır. Sintaşta kültürü yerleşmelerinin, kendi içlerinde benzer besin ekonomisine sahip oldukları bilinmektedir.
Bu kültür, Hint-Avrupa kuramcıları tarafından “Kurgan hipotezi” içine alınmaya çalışılmaktadır. Kurgan hipotezi, Hint-Avrupa dillerinin Avrupa, Avrasya ve Asya’nın kimi bölgelerine yayıldığı Proto-Hint-Avrupa anavatanını belirlemeye yönelik en yaygın kabul gören hipotezdir. Bu kuram, Karadeniz’in kuzeyindeki geniş bozkırlarda MÖ 3500’lerden itibaren yaşayan ve kurgan inşa eden insanların Proto-Hint Avrupa dilini konuştukları temeline dayanır. Oysaki hipotezin adı bile, “mezar tepeciği/tümseği” anlamına gelen Türkçe “kurgan” teriminden türetilmiştir. “Kurgan hipotezi” ilk olarak 1950’lerde, bu terimi Yamnaya veya Pit Grave kültürü ve öncülleri de dahil olmak üzere çeşitli kültürleri gruplandırmak için kullanan arkeolog Marija Gimbutas tarafından kurgulanmıştır. Yamnaya kültürü, Dinyester ve Ural nehirleri arasındaki bölgenin MÖ 3300-2600 arasına tarihlenen Eneolitik Dönem’den Erken Tunç Çağı’na kadar uzanan bir devreyi kapsar. Bireylerin kurganların altındaki çukur mezarlara gömülmeleri, kültürün karakteristik özelliğidir. Cesetler dizleri bükülmüş halde sırtüstü pozisyonda yerleştirilir ve genellikle aşı boyası uygulaması yapılır.
Bir Sintaşta kültürü yerleşmesinde günlük hayatın canlandırılması.
Sintaşta kültürü ise, bu yukarıdaki uygulamadan farklıdır ve üst kültür unsurlarını yansıtır. Savaş arabası mezarları ve at gömüleri de içeren kurganlarıyla tanınan Sintaşta’nın mezarları, Yamnaya’ya göre daha gelişkindir. Bunun yanısıra sur ve hendeklerden oluşan savunma sistemine sahip yerleşmeleri, Sintaşta insanlarının ciddi dış tehditlere maruz kaldığına işaret eder. Bu dış tehdidin Proto Hint-Avrupalı Yamnaya ve ardılı kültürleri oldukları düşünülebilir.
Türkler’in Batı Avrasya ve Batı Orta Asya (Horasan) kökenli olabileceğine dair yeni bir varsayım, Nisan 2018’de (#tarih, sayı: 47) yayımlanan yazımızla gündeme getirilmişti. Bu tarihten sonra, Türkler’in Batı Avrasya kökenlerine dair Sintaşta kültürü temelinde oldukça önemli yeni gelişmeler meydana gelmiştir.
Sintaşta kültürünün (MÖ 2050- 1750) önemli yerleşmelerinden biri olan Arkaim’i yeniden kurma denemesi.
Mimari, çanak-çömlek ve küçük buluntular noktasında Sintaşta kültürüne ait yerleşmelerde saptanmış bulguların Proto-Turan ve Proto-Türk kümeleri ile hangi noktalarda bağlantılı olduğu sorusuna bugüne kadar çok kesin cevaplar verilememiştir; bununla birlikte Türk dilinde yer alan kimi tarım ve tarım ürünleri ile ilgili terimlerin herhangi bir dilden alınmamış olması, Türkçenin konuşulmaya başlandığı Tunç Çağı’na dikkati çekmektedir. Tarım, tarla, arık, orak, pulluk, saban, döğen (düven), yaba, harman, değirmen, ekim, ekin, ekmek, biçmek, öğütmek, arpa, buğday, burçak, başak ve elma gibi terimler, Türkler’in tarımı deneyimleyerek kendi ürettikleri ve dillerine kattıkları terimlerdir. Sözkonusu ürünlerin, Türkler’le ilişkilendirilmeye çalışılan ve MÖ 1300-700 arasına tarihlendirilen “Taş Mezar” (Slab Grave) kültürünün bulunduğu soğuk ve verimsiz Moğolistan ile Transbaykal coğrafyasında yetişmesi olanaksızdır. Türkçede bulunan ve terimleri bize ait olan ürünlerin bulunduğu temel coğrafya, Sintaşta kültürünün de saptandığı Hazar Denizi kuzeyindeki sulak ve verimli Güney Ural Bölgesi’dir. Buna ek olarak Sintaşta kurganlarında açığa çıkarılan insan iskeletleri üzerinde yapılan antik DNA çalışmalarında saptanan “R1a DNA haplogrubu”nun Türkiye Türkler’i arasında yaygın olması da oldukça önemlidir.
Yamnaya kültürüne (MÖ 3300-2600) ait bir kurganın mezar çukuru. Birey, çukur mezara dizleri hafif bükülerek yerleştirilmiş.
Sintaşta kültürü çerçevesinde bugüne kadar onlarca yerleşim ortaya çıkarılmıştır. Her biri kendine özgü savunma sistemi ile korunan yerleşimlerin yakın çevrelerini tarım ve hayvancılık temelinde korumuş oldukları düşünüldüğünde, bunun ilkel bir beylik sistemi olduğu gözlenmektedir. Savunma duvarları ile çevrili yerleşimlerin hayatta kalma çabalarının 300 yıldan fazla sürmediği anlaşılmaktadır. Proto Hint-Avrupalılar’ın Sintaşta kültürü bölgesini işgal etmesiyle birlikte yerleşik hayatın da ortadan kalktığı düşünülebilir. Bu bağlamda, beyliklerden oluşan yerleşik Sintaşta kültürü insanları, Proto Hint-Avrupalılar’ın saldırıları sonucu Andronovo kültürünün (MÖ 1700-1200) göçebe yaşam tarzını başlatmış olmalılar. Sonuç olarak Türkler’in Türk adı ile olmasa da Türkler’e özgü toplumsal, kültürel, ırksal ve sosyo-ekonomik unsurlarla Hazar Denizi’nin kuzey ve kuzeydoğusundaki bölgede yerleşik ve tarımcı bir kültür olarak tarih sahnesine çıkmaları günümüzden yaklaşık 4 bin yıl önceye rastlamaktadır.
20. yüzyılın başında Fransa’da Dışişleri’nde görevliyken karikatürle ilgilenmeye başlayan Cemil Cem, sonraki hayatını bu sanata vakfetti. Önce Kalem dergisinde çizen, sonra kendi adını taşıyan dergiyi çıkaran sanatçı, özellikle 2. Abdülhamid’i eleştiren çizimleriyle öne çıkacak; İttihat Terakki döneminden sonra, cumhuriyet devrinde de takibata uğrayacaktı.
KALEM DERGİSİ / 1908 – 1911
Kalem dergisiyle başlayan müthiş macera
Mehmet Cemil Cem (1882-1950), 1899’da Vefa İdadisi’nden mezun olduktan sonra İstanbul’da hukuk eğitimi aldı; sonrasında Hariciye Nezareti’nde (Dışişleri Bakanlığı) göreve başladı. 1903’te Nice ve Toulon Başkonsolosluğu yardımcılığına, sonrasında Paris Büyükelçiliği katipliğine atandı.
29 Mayıs 1987 tarihli Le Rire’de Abdülhamid çizimi.
Bu görevleri sırasında Fransız karikatüristlerin işlerinden etkilendi ve büyük yeteneğiyle özgün bir çizim-anlatım tekniği geliştirdi. Bu sırada Salah Cimcoz (1875-1947) ve Celal Esat Arseven (1875-1971), 2. Meşrutiyet’in ilanının ardından gelen özgürlük havasıyla, 16 sayfalık Kalem karikatür mecmuasını çıkarmaya başladı. İlk sayısı 3 Eylül 1908’de çıkan dergi, 29 Haziran 1911’e kadar 130 sayı yayımlanacaktır.
Kalem, Fransız Le Rire (Kahkaha) mizah gazetesinden esinlenmişti. 4. sayıdan itibaren eski harfli Türkçe ön kapağa ek olarak, Fransızca yazılı arka kapakla da çıkmaya başladı. Çizer kadrosunda da Fransız etkisi vardır. Dergide Sedat Nuri İleri’nin (1888-1943) yanısıra Le Rire’den de bilindik isimler görülür: A. Rigopoulos, L. Andreas, Ion, Pahatreas, A. Scarselli, Georges d’Ostaya, Plaicek.
Kalem Dergisi’nde A. Rigopoulos’un kaleminden Cem.
Bu dönemde Paris’te diplomat olarak bulunan Cemil Cem de, Kalem’e karikatürler göndermeye başlar. İlk karikatürü, derginin 22 Ekim 1908 tarihli 8. sayısının 8. sayfasında tam sayfa olarak yayımlanır. Bu ilk çizimde Hariciye Nazırı Tevfik Paşa vardır. Refik Cevad Ulunay, 14 Nisan 1950 tarihli Yeni Sabah gazetesinde bu ilk karikatür için şöyle yazar: “Karikatür, Bulgar Maslahatgüzarı Geşof Efendi’nin, Hariciye Nezareti tarafından verilen ziyarete -ecnebi sefirleri ile birlikte- davet edilmemesi üzerine çıkan ihtilafa aitti. Orada Hariciye Nazırı Tevfik Paşa birkaç çizgi ile o kadar canlı surette tasvir edilmişti ki ondan sonraki nüshalarda Cem imzası halk tarafından takdirle aranmaya başladı.”
Cemil Cem’in ilk karikatürü: Kalem, 22 Ekim 1908.
Gerçekten de bir sonraki, 29 Ekim 1908 tarihli 9. sayıda iç sayfalarda yine Cem imzası vardır. Bu defa, belki de sonraki yıllarda en çok çizeceği ve yereceği 2. Abdülhamid’i hokka oyunu oynarken hicveder. Aynı sayının 11. sayfasında yine Abdülhamid’i uzun burnu ve çelimsiz hâliyle, “Bilmece” başlıklı karikatürle çizer. Cemil Cem, modern çizgilerle kurguladığı portre çizimleriyle bir ekol oluşturmaya başlamıştır: Politik portre çizim ekolü.
Kalem’in 19 Kasım 1908 tarihli 12.sayısı. Cemil Cem ilk kez kapaktan imzasıyla yer alıyor.
Turgut Çeviker, Silah ve Meşale (Adam Yayınları, 1989) kitabında, “Cem, Gustave Doré, Jean-Jacques Grandville, Jean-Louis Forain ve Sem (Georges Goursat ) gibi Fransız karikatürcülerden esinlenmiş, neredeyse bir sentez karikatürüne ulaşmıştı” diye yazar ve Cem’in Kalem’deki çizgileriyle Türk karikatürüne katkısını şöyle ifade eder: “(Kalem), şefi Cem olan bir orkestra gibidir. Bu güçlü ve inançlı çaba, Türk karikatüründe ilk devrimi gerçekleştirir. Kurtuluş Savaşı yıllarında (1919-1922) geliştirilecek olan karikatürün ana çizgilerini bu kadro belirler.”
Kalem’in 19 Kasım 1908 tarihli 12. sayısında Cemil Cem ilk defa kapaktadır. Cem, muhalif ve sivri kalemiyle iç sayfa çizimlerinden kısa sürede kapağa terfi etmiştir. İttihat ve Terakki’nin kurucularından Ahmed Rıza Bey nişan talimi yapmakta ve talim sırasında 2. Abdülhamid hedef alınanlardan biri olarak yer almaktadır. Karikatürün altyazısı şöyledir: “Nişan talimi. Birini düşürdük. Bakalım öbürlerine.”
Kalem’deki bu ilk kapak çiziminin ardından birçok kapakta artık sadece Cemil Cem imzası vardır. Cem rüştünü ispatlamıştır; karikatürde yeni ufuklara, yeni maceralara yönelmek için sabırsızlanmaktadır.
Cemil Cem: “Karikatür!.. Kapsamı geniş. Büyük bir kelime. Güldürmek için biraz şehla baktıran bir göz, biraz büyütülen bir buruncuk, biraz sırıtan bir ağız, hülasa biraz yanpiri çiziverilen bir çizgi bazen hiddet olur. Güldürecekken kızdırır… Sıradan insanın karikatürü olmaz; tanınmışın karikatürü yapılır… Latif olmayan latife çekilmediği gibi, edebi bir nükteyi, hüneri, bir çizgiyi ihtiva etmeyen karikatür maskaralıktır. Karikatür bazen o kadar mühim, o kadar vakur olur ki tarih sayfalarında vesika yerini tutar. Medeni memleketlerde mizah gazetelerine geçmemiş bir şöhret tasavvur olunamaz.”
Ahmet Haşim: “Cem’in atölyesine girmek şerefine ulaşanlar, duvarlarda feci bir insanlığın parça parça asılıp teşhir edilmiş olduğunu görürler. Derisi yüzülmüş et gibi ruhları üzerinde titreyen bu çarpık, şişman, zayıf veya kısa insanlar bir hırs, bir haset, bir kin, bir gurur veya bir ahmaklıktır; ki tanıdığımız ve her gün görüştüğümüz falan veya filanın ismini taşırlar. Cem’in gözü ruhların cehennemidir.”
İLK KARİKATÜR ALBÜMÜ / 1909
Abdülhamid sürgüne, çizimleri ise albüme
Djem imzalı ilk karikatür albümünde ilk sayfa.
Cemil Cem, Kalem’de çizerliğini sürdürürken 18 karikatürden mürekkep, bordo kapağında büyükçe “Djem” imzasının ve “1” ibaresinin olduğu bir karikatür albümü yayımlar. Doğan güneşe doğru, memleket kapısını örümcek ağlarından, baykuşlardan ve softalardan kurtarmış gururlu bir Türk askeri vinyetinin yer aldığı büyük boy (25×38 cm) bir karikatür albümüdür bu. Albümün sağ alt köşesinde matbaa olarak Galata’daki “Imp. Chanth” ismi ve “Constantinople 1909” ibaresi vardır.
Albümde Abdülhamid’in karga olarak tasvir edildiği karikatür.
Kimisi daha önce Kalem’de yayımlanmış kimisi yeni karikatürlerden oluşan albüm 1909’da bastırılan 31 Mart Vakası’nın ardından 2. Abdülhamid’in Selanik’e sürgüne gönderilmesi sonrası başına gelenleri anlatır. Albümün en önemli özelliği ise Türkiye’de o güne kadar yayımlanan ilk Türkçe karikatür albümü olmasıdır.
Mahmud Şevket Paşa: “Geldim, gördüm, yendim.”
Cemil Cem, fevkalede lüks ve özenli bir baskıyla, bordo ve yeşil kalın kartonlar üzerine, harici olarak basılan; siyah-beyaz karikatürlerin üst kısmından büyük bir emekle tek tek yapıştırılarak sınırlı sayıda basılan bu müstesna ilk albüme imzasını atar. Sayfaları numarasız basılan albümde, karikatürlerin yazıları eski harfli Türkçe ve Fransızcadır.
31 Mart Vakası’nın ardından tahttan indirilen 2. Abdülhamid, Selanik-Alatini Köşkü’ne sürgüne gönderilmiştir. Albümün ilk karikatürü de bu köşkte 2. Abdülhamid ve yardımcısı arasındaki bir diyalogla başlar: “-Aman efendim Harem’de isyan var. -Sebep? Yine ne var? -Kıyam ettiler, İstanbul’a gidip esvaplarımızı Karlman’dan alacağız diye tutturdular.”
İkinci karikatürde devrik Sultan, uzun burnu ve elinde “Faruki” yazan bir şişeyle çizilmiştir; altyazı şöyledir: “Yıldız hazinelerini terkederken birlikte getirdiği küçük çantada ne vardı bilir misiniz? Meşhur Ahmet Faruki’nin hayat bahş (hayat veren) kolonya suyu ile müstahzarat (ilaçları) sairesi.” Bu ikinci karikatürün altında bir de şampanya reklamı vardır; Cem bu ilk karikatür albümüne reklam da almıştır.
Albümün kapağındaki vinyet.
31 Mart Vakası’nı bastıran ve kahraman olarak anılan Mahmud Şevket Paşa da albümde yerini alır. Onun bir eli cebinde bir eli bastonunda tam sayfa çiziminin altında: “Veni, vidi, vici!” (Geldim, gördüm, yendim!) yazar.
Albümün kapağındaki baykuşlu, örümcek ağlı vinyet, iç sayfada tam sayfa bir karikatür olarak yer alır ve kapaktaki çizimin manası altyazıyla açığa çıkar: “Örümcek, imparatorların saraylarında koruyucu olarak yer alır ve kapının üzerine perde çeker; baykuşsa, Efrasiyab’ın (Turan kahramanı) ışınlanabilir kubbelerini kederli şarkısıyla çınlatıyor.”
Abdülhamid, albümdeki diğer bir karikatürde elleri zincirle bağlı uzun burunlu bir kara karga olarak tasvir edilir: “Yıldız civarında Mahmut Şevket Paşa Hazretleri ve rif’atlı muhtremesi tarafından zabdedilerek Selanik’e azam olan arpacık kumrusu… Azmanı!”
Albümün son karikatüründe “kelle koltukta” deyimi mizahi şekilde ele alınmış.
CEM DERGİSİ / 1910-1912
Sanatçının ismiyle, esprinin gücüyle
Cem’in 10 Aralık 1910 tarihli ilk sayısının eski harfli Türkçe kapağı.
Cemil Cem, ataması Roma’ya çıktığında izinli olarak İstanbul’a gelir. 1910’da profesyonel olarak karikatürcülükte karar kılar ve diplomatik görevini bırakarak İstanbul’da kendi ismiyle bir dergi çıkarmak için kolları sıvar. Kalem’de “Kirpi” mahlasıyla yazan Refik Halid Karay’ı ve çizer A. Rigopoulos’u yanına alarak Cem dergisini çıkarmaya başlar.
Cem’in ilk sayısının Fransızca kapağı.
Cem’in ilk sayısı 10 Aralık 1910’da yayımlanır. Kalem’deki gibi hem eski harfli Türkçe hem de Fransızca çift kapak vardır. İlk sayıda ‘’Bir iki söz’’ başlıklı yazıda Cem şöyle yazar: “Bugün tarihî hayatımın en güzel bir sayfasını açacağım…. ‘Karikatür!.. Şümulü (kapsamı) geniş. Büyük bir kelime. Güldürmek için biraz şehla baktıran bir göz, biraz büyütülen bir buruncuk; biraz sırıtan bir ağız, hülasa biraz yanpiri çiziverilen bir çizgi bazen hiddet olur. Güldürecekken kızdırır. Melek bir fikri, ifrit (zararlı) bir iradat şekline kor… Benim anlayışım tevkirdir (ağır başlılık), fakat biraz teşrifatsız (geleneğe bağlı olmadan) biraz fazla şatafatla tevkirdir; çünkü eşhasın (sıradan insanın) karikatürü olmaz; zevatın (tanınmışın) karikatürü yapılır. Hayatta vatanın hayat-ı siyasiye ve ilmiyesinde bir mevkii olmayan şahısların karikatürü olamaz… Latif olmayan latife çekilmediği gibi, edebi bir nükteyi, hüneri, bir çizgiyi ihtiva etmeyen karikatür maskaralıktır. Karikatür bazen o kadar mühim, o kadar vakur olur ki tarih sayfalarında vesika yerini tutar. Medeni memleketlerde mizah gazetelerine geçmemiş bir şöhret tasavvur olunamaz.”
Mahmut Şevket Paşa Don Kişot, Sadrazam Hakkı Paşa da “Şanso Panso”.
Cemil Cem, bu dergide de tanınmış siyasilerin karikatürlerini çizer. Bu defa eleştirilerin hedefinde İttihat Terakki kadrosu da vardır. İktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası’yla birlikte muhalif Hürriyet ve İtilaf Fırkası da Cem’in sivri kaleminden payını alır. Refik Cevad Ulunay Cem’in bu tavrı için şöyle yazar: “Öyle ki Cemil Cem, Hareket Ordusu ile İstanbul’a geldikten sonra Harbiye Nezareti’ne geçen Mahmut Şevket Paşa’yı -zayıflığından kinaye olarak- Don Kişot ve Sadrazam Hakkı Paşa’yı da Şanso Panso olarak çizmekten çekinmiyor ve kendisine kimse birşey demiyordu.”
Cem’in 7. sayısında Menteşe Mebusu Halil Bey ve İttihatçı Cavid Bey at arabasına binmiş, atı da atlar değil halk çekerken hicvedilir. Karikatürün altyazısı tek kelimedir: “Çektiklerimiz”.
Cem dergisi, 8 Temmuz 1911 tarihli 32. sayısından sonra yaklaşık 1 sene boyunca kendi ifadesi ve kendi isteği ile kapalı kalır. 1912’nin 10 Ağustos gününde 33. sayısıyla tekrar yayın hayatına döner. Cem, Balkan Savaşı’ndan gelen yenilgi haberlerinin ardından toplumda oluşan moral bozukluğu ile yayınını daha fazla sürdüremez ve 20 Ekim 1912 tarihli 43. sayısıyla kapanır.
“Çektiklerimiz” altyazılı karikatür. Çizimin sol tarafında Fransızca “İzmir seyahati hatırası” ve “20. yüzyılda bir zafer tankı” ibareleri var.
HARB MECMUASI / 1916
Savaş ve ilk renkli karikatür
1912’de Cem dergisini kapatarak önce İzmir’e taşınıp, sonra da Avrupa’ya gittiği bilinen Cemil Cem, 1916’da, 1. Dünya Savaşı’nda cephelerimizden haberler veren Harb Mecmuası’nın 14. sayısında ortaya çıkar. Cem’in Harp Mecmuası’na tam sayfa renkli olarak çizdiği bu karikatür sanatçının biyografilerinde de yer almaz.
Cem’in Harb Mecmuası’nda Kasım 1916 tarihli tam sayfa renkli ilave karikatürü.
Kasım 1916 tarihli derginin müstakil ilavesi olarak verilen “Djem” imzalı tek sayfalık renkli çizimde, eski harfli Türkçe yazıların, afişlerin, dağılmış bir iskambil masasının olduğu odada bir yabancı asker camdan bağırmaktadır: “Ey Ferdinand! Bu kadar çabuk geleceği kimin aklına gelirdi.” Bu karikatür, aynı zamanda Türkiye’de yayımlanan ilk renkli karikatürdür.
Cemil Cem 6 yıl sonra, 2 Ocak 1922’de, Refik Halid Karay’ın çıkarmaya başladığı Aydede dergisinin ilk sayısının kapak sayfasında “Hayat bir zar oyunudur” üstbaşlıklı karikatürüyle görülür. Kurtuluş Savaşı yıllarında Avrupa’da olduğu bilinen Cem, 1921’in Eylül ayında Maarif Nezareti tarafından Sanayi-i Nefise Mektebi’ne müdür olarak atanmıştır. Mart 1925’te bu görevinden istifa edecektir.
Ahmet Haşim, 20 Eylül 1921 tarihli Dergâh dergisinin 11. Sayısındaki “Cem’in Gözü” makalesinde “Cem bir dâhidir” diyerek şunları yazar: “Cem’in gözü bizim gözlerimiz gibi yalnız görmez fakat bilhassa tahattur eder (hatırlatır)… Cem’in gözü, ruhların dârü’l-azâbıdır (cehennemidir).”
CUMHURİYET DÖNEMİ / 1927-1929
Cem’in ikinci baharı da kısa sürecekti
Cem’in ikinci dönem 10 Aralık 1927 tarihli ilk sayısının Cem imzalı iç kapağı ve “Bir vergisiz memleket olsa” karikatürü.
Cemil Cem, 1910’da çıkardığı ve 1912’de sonlandırdığı ilk dönem Cem dergisinin ardından tam 15 yıl sonra 10 Aralık 1927’de Cem’i ikinci defa çıkarmayı dener. Derginin ön kapağı, grafik ustası İhap Hulusi imzalıdır. İç sayfalarda da Cem ile birlikte İhap Hulusi’nin çizimlerine rastlanır. İlk sayı 10 Aralık 1927 tarihlidir. Cem ilk sayının kapağında, çevresini sırtlanların ve köpeklerin sardığı bir deri bir kemik kalmış bir vatandaşı “Vergisiz bir memleket olsa” üstyazısı ile tasvir ederek açılışı yapar.
Cem’in 49 numaralı, 2 Mayıs 1929 tarihli son sayısından bir karikatür.
Cem, hem bu karikatürü hem de 15 Mart 1928 tarihli 14. sayıdaki “Dervişin fikri ne ise zikri de odur! Harbe sevkülceyş ve tabiyeye dair!” altyazılı karikatürü nedeni ile yargılanır. Vakit gazetesinin 17 Haziran 1929 tarihli kapağında “Cem’in davası bitti” başlığıyla sanatçının bu iki davadan beraat ettiği haberi vardır: “Evvela müstehcen görülen karikatür ‘Dervişin fikri ne ise zikri de odur!’ serlevhası altında iki zabit arasında mania aşmak ve hücum etmek zemininde bir konuşmayı tespit etmektedir. Bunda askerî bir mevzu mahiyeti değil, bunun zımnında kadına takarrüp (yanaşma) mevzuunu ima mahiyeti görülmüştür. Diğer karikatür de ‘Vergisiz bir memleket olsa’ serlevhası altındadır. Malul bir adam karşısında vergilerin tesirini temsil etmektedir. Bunlardan ‘aşar’ vergisi de ölmüş bir kurt şeklindedir.”
Cem dergisi, bu beraat kararından 1 ay önceki 49 numaralı son sayısı ile ikinci dönemine de veda edecek, 2 Mayıs 1929’da kapanacaktır. Cemil Cem bir daha dergi çıkarmaz. 68 yaşında, 9 Nisan 1950’de vefat eder.
Her şeyin şaka olma ihtimalinin bulunmadığı, şakanın bir yeri ve zamanı olduğu günleri; latifenin latifini; halka şaka yapılmasını değil de halktan şakalar yapılmasını; ağır geçen bir kıştan sonra baharı neşeyle karşılamayı özledik. Bizi genellikle, rahatlatan şakalar birleştirir. Kimi şakalar da “aramıza hoşgeldin” demenin hınzırca bir yoludur.
Son zamanların usandıran “şaka mı?” sorusunu, sosyal medya jargonunun yeni kalıplarından biri hâline gelmesiyle daha fazla duymaya başladık: “Bu yazıyı yazmam şaka mı?” gibi… Her şeyin şaka olma ihtimalinin bulunmadığı, şakanın bir yeri ve zamanı olduğu günleri; latifenin latifini; halka şaka yapılmasını değil de halktan şakalar yapılmasını; sadece hava durumu bakımından değil, birçok yönden ağır geçen bir kıştan sonra bahar mevsimini neşeyle karşılamayı özledik belki.
1 Nisan gayriresmî biçimde Dünya Şaka Günü olarak kutlanıyor; dünyanın dörtbir yanında yürekler bir anlığına ağızlara geliyor; sonra şakaların ilanı yüreklere su serpiyor. Yeni bağlar kuruluyor veya bağlar güçleniyor; şakadan hazzetmeyenler uğradıkları alay karşısında faillere içten içe bela okuyor. Farkında olmasak da büründüğümüz bu yeni neşeli hâlimizle atalarımızın her Hıdrellez’de yaptıkları gibi türlü oyunlarla baharın gelişini kutluyoruz aslında.
Tarihe yolculuk eden sosyal medya kullanıcısı: “Tum orduya su tasiyan adam saka mi?”
Dünya Şaka Günü’nün kökenini saptamak, insanlığın şaka yapmayı neden sevdiğini tespit etmek kadar zor. Bir görüşe göre 16. asır Fransasında yılbaşının Nisan’dan Ocak’a taşınması sonrası, 1 Nisan’da yeni yılı kutlamaya devam edenlerle alay etmek için “Dünya Aptallar Günü” olarak kutlanmış ilkin. Mizah araştırmalarında şaka ve gülmeyi neden sevdiğimizle ilgili ise birkaç teori var: “Üstünlük teorisi”, şaka mağdurlarına karşı akılca “üstünlüğümüzü” görüp neşelendiğimizi söylerken; “uyumsuzluk teorisi”, umduğumuzla bulduğumuz arasındaki ilişki yoksunluğunu gülmenin sebebi olarak öne çıkarıyor; “rahatlama teorisi” ise bastırılmış enerjinin ortaya çıkmasına dikkati çekiyor. Bizi genellikle, rahatlatan şakalar birleştiriyor: Düğünde damadın, kışladaki ilk gününde askerin, meslekteki ilk iş gününde davul tozu minare gölgesi aramaya yollanan çırağın uğradığı şakalar böyle şakalardır; edilen oyun “aramıza hoşgeldin” demenin hınzırca bir yoludur.
Bizde şakanın takvimlerle bir ilgisi yoksa da geçiş dönemleriyle ilgisi olduğu belli. Yeni başlangıçlar şakayla selamlanır. Şakaya -eğer eşek şakası değilse- alınmak olmaz. Ayette (Târık: 13-14) Kitab’ın hakikatini vurgulamak için “şaka olmadığı” söyleniyor. Öyleyse, şaka olan da tümden hakikatdışı oluyor. Heysemî’nin (öl. 1405) aktardığına göre Peygamber de şakayı severmiş; öyle ki ihtiyar bir kadına “Yaşlı kadınlar cennete giremeyecek” dedikten sonra oraya genç hâlleriyle gireceklerini söyleyip yüreğine su serpmiş. Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İslâm kültüründeki şaka türlerinin ayrımını veriyor: “Tehekküm, ciddiyet görünümünde alay; hezl, mizah ve alay görünümünde ciddiyettir. Latife ve nükte ise kimseyi incitmeme, zarafeti ön planda tutma açısından hezlden ayrılır.” 1 Nisan şakaları da latife-nükte sınıfına yakın görünüyor. Osmanlılar için aşağıdan gelen şaka biraz netameli bir şeydi. Öyle ki şakacılık Orhan Camii’nin işçileri Hacivat’la Karagöz’ün başına mâlolmuş olabilir. Şeyh Lâmiî Çelebi (öl. 1532) Letâifnâme (Şakalar Kitabı) adlı eserinin girişinde, böyle bir kitap yazdığı için neredeyse iki büklüm olmuş ve yazdıklarının “ders verme” niteliğinden ötürü yararlı olabileceğini açıklamak durumunda kalmış.
— Ateşin var, virüs kapmışsın. — Hocam o pandemi tedbirleriniz falan, şaka didilerdi. — Tedbirler tarihsel olarak şaka olabilir, tıbbî olarak hâlâ geçerli.
Kimi zaman ise siyasi bir görünüm arz etmiş şakalar. Hoca Sadeddin’in aktardığına göre, Anadolu Kazaskeri Kemalpaşazâde (öl. 1534) Sultan Selim’e Mısır’daki askerlerin Anadolu’ya dönmek istediğini anlatmak için bir türkü yaktıklarını uydurmuş: “Nemiz kaldı bizim mülk-i Arab’da / Nicedir dururuz Şam u Haleb’de / Cihan halkı kamu ayş u tarabda / Gel âhî gidelim Rûm illerine”. Sultan bunun şaka olduğunu anlayıp, Kemalpaşazâde’ye şakalarının gerçek sanılması sebebiyle katledilen hocası Molla Lutfi’yi hatırlatmış. Eh, şaka, daima bir üst makamdan aşağı doğru gelir; gelmiyorsa da tersine döndürülür. Birine oyun edilen şakalar, “aşağı yönlü”yse Osmanlılar tarafından sevilmiş gibi duruyor.
1720’de 3. Ahmed’in oğulları için düzenlenen şenlikte, afyon tiryakilerine bahşiş verilir gibi yapılıp sepetlerden yılanları ve zincirlerinden ayıları salıvermişler. Şenlik düzeni, gündelik hayatta yapılamayacak şeylerin yapılmasına olanak tanımış: İçi su dolu kırbalarla dolaşan tulumcular geleni geçeni ıslatıyormuş, ürkütücü otomat heykeller bir anda bağırıp seyircilerin ödünü patlatıyormuş.
— Zavallı tiryakiler, ikram var sandılar, şaka-yı hümayuna uğradılar. — Asıl şaka ikram deyü yere atulan çürük akçadur, fırına var bakalum anunla, etmekçi nasıl güler ol şakaya!
Bahaî Veled Çelebi’nin 19. yüzyıl sonlarında derlediği bir Nasreddin Hoca fıkrasında ise bu defa toplum, fert karşısında üst konumdadır. Hoca eşeğine binmiş yola çıkacakken ahali tarafından bir “eşek şakası” yapılmış: “Hocam sen öldün, seni yıkayıp kefenlememiz gerek” deyip hocayı zorla indirip kefenlemişler. Oradan geçen bir başka adamı da cenazeye çağırmak istemişler; adam “acelem var” demiş. Hoca adama teneşir üstünden “Nafile çabalama, benim işim seninkinden aceleydi ama ne çare ki ecel gelmiş” demiş.
Şaka yollu ölen Hoca gibi, vakanüvis ve tabip Şanizade Mehmed Efendi de 1826’da gerçekten şaka sebebiyle ölmüş: Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra Bektaşî olduğu öne sürülen Şanizade, Tire’ye sürülmüştü. 2 ay sonra bu duruma üzülen 2. Mahmud, âlimin affını ilan etmek için bir kavas göndermiş. Adam acı bir şaka yapmak için olacak, “Şanizade’nin ıtlâkına (salıverilmesine) ferman getirdim” yerine “itlâfına (katline) ferman getirdim” deyince bunu pencereden işiten Şanizade kalp sektesinden gitmiş.
Şaka bir yana…
[1] Bir saka (Osmanlı su taşıyıcısı) sırtında bir su kabı ile. Fransız diplomat Pierre de Girardin tarafından İstanbul çarşı ressamlarına sipariş edilmiş 1720 tarihli albüm. Fransa Ulusal Ktp., N.Od.6, s. 46. [2] Tedavi esnasında hekim. Sabuncuoğlu Şerafeddin, Cerrâhiyye-i Hâniyye, 1466. Fransa Ulusal Ktp., Supplément turc 693, s. 176b. [3] 3. Ahmed’in oğullarının sünnet şenliğinde sadrazamın emriyle şakaya uğratılan tiryakiler. Vehbî, Surnâme, res. Levnî. Topkapı Sarayı M. Ktp. Ahmed, 3593, s. 67a.