Etiket: sayı:112

  • Baharı karşılamak

    Baharı karşılamak

    Günlük siyasetin, yıllık hatta yüzlerce yıllık acılara-felaketlere, ağır bedellere yol açması; iktidarı elde tutan “devlet adamları”nın ise genellikle bunlardan “yırtması”, dünya tarihinin en trajik sayfalarını oluşturur. Özellikle 19. yüzyıldan günümüze kadar geçen dönemde, “halk adına” hareket eden kimi liderler ve “demokratik meclisler”; krallara, padişahlara rahmet okutacak katliamlara, kepazeliklere, ihanetlere imza atmıştır (bkz: Tanju Akad’ın yazısı, sayfa: 32-33).

    Tabii tüm bunlar olup biterken -masum insanlar ölüp giderken-, bugün adına “halk” dediğimiz bizlerin de tamamen mağdur olduğunu, hiçbir sorumluluğu bulunmadığını söyleyemeyiz. Fransız İhtilali’nden bu yana geçen 235 senede; “yahu bizimki ne ki, adamlar hamuduyla götürüyor” veya “oğlum serserinin tekine arabayla çarptı diye hapse mi girecek yani?” diyerek küçülttüğümüz ahlaksızlıklar, rezillikler; baştakilerin hukuk-adalet tanımayan yaklaşımlarını haklı çıkarmadı mı?

    Kemal Beydilli hocanın dediği gibi (bkz: Sinan Çuluk’un yazısı, sayfa: 29-32) “zarureti meziyet haline getirerek”, çok uzun yıllardır kendimizin gayet ahlaklı, Batılılar’ın ise “yalancı ve sahtekar” olduğunu iddia etmiyor muyuz? Bu satırlar yazıldığı sırada, Moskova’da yaşanan terör saldırısında katledilen insanlar için bile, “bırakın onları, siz Filistin’e bakın” diyenler; insan acılarını siyasi pozisyonları için bir “malzeme” görenler yok mu? Sosyal medyada “tamamen duygusal nedenlerle” şu veya bu kişiye, kuruma saldıran suikast timleri her geçen gün artmıyor mu?

    Ateşe düşmüş bir dünyada, gayet kritik günler yaşanırken birbirimize düşmek; aynı milletin coğrafyanın insanları olarak birbirimizden bu denli nefret etmek, tarihin hiçbir döneminde kaydedilmemiş bir olgu. “Öteki” denilene duyulan reaksiyon, maalesef büyük oranda siyasetçilerin de kullandığı-beslendiği bir kirli damar oldu ülkemizde. Üretimsizlikle, verimsizlikle, tembellikle büyüyen nefretler; neredeyse tüm temel ahlaki normları, en temel sevgi-saygı hissini, en basit güvenlik ihtiyacını, kısacası en yalın varolma hakkını dahi tahrip etti. Din-iman-ırk-köken üzerinden yıkıp dökmekle, hak-hukuk-isyan- devrim üzerinden yıkıp dökmekler arasında bir fark bulunmadığını; bu ideolojik şiddetlerin karaktersizliğini defalarca dile getirdik, yazılarımıza taşıdık. Tarih bize anlamsız-karşılıksız böbürlenmelerle geçmişe sahip çıkılamayacağını; boş vaatler ve “gazlamalar” ile çocuklar için bir gelecek kurulamayacağını gösteriyor. Ancak ve ancak ortaya koyduğumuz, ürettiğimiz kaliteli malzemelerle; itinalı, kalıcı işlerle bir referans oluşturabiliriz.

    Günahları gömmek, sevapları imkansız kılar. Hesaplaşma-yüzleşme olmazsa, geçmiş kepazelikler yeni nesillere aktarılır. Başarılar cezalandırılırsa, umutsuzluk hepimizi kuşatır. Tarihten aldığımız derslerle, birlik-beraberlik içinde karşılayalım ilkbaharı.

  • Şamanizm ve İslâmiyet: Periler, evliyalar, bilgeler…

    Şamanizm ve İslâmiyet: Periler, evliyalar, bilgeler…

    Sovyetler döneminde yasaklanmış olan Edige Destanı’nda, İslâmiyet öncesi eski Türk mitolojik unsurları, destan kahramanı Edige’nin şahsında ustaca İslâmi motiflerle birleştirilmiştir. Annesi peri kızı olan Edige’nin babası da, mucizeleri ile bilinen Baba Tükles adlı evliyadır. Ancak siyasi alanda uzlaşı kolay olmayacak, Orta Asya’da 1.000 yıl sürecektir.

    Daha eski dönem ortaokul ders kitaplarında, Türkler’in tarihi iç çekişmeler ve birleşmeler olarak gösteriliyordu. Öte yandan aynı du­rumlara çatışma ve uzlaşma diye de bakmak müm­kündür. Tabii birleştirmede güç kullanımı varken, uz­laşmada anlaşma sözkonusudur. Bu açıdan Türkler’in tarihindeki çatışmaların, yeni uzlaşılara giden yola işaret ettiğini de söyleyebiliriz.

    Tarihte özellikle iki önemli çatışma alanında, uzlaşı­ların tek bir seferde çözülmüş konular olmadığı görülür. Süreç içinde çeşitli merhalelerden geçilmiş ve ancak kat­man-katman deneyimlerden sonra bir uzlaşıya varılmıştır. Bunlardan “hanlar-beyler mücadelesi” dediğimiz alanda, çatışmaların Dokuzoğuz beyleri ve Kadim Türk kağanları zamanından (8. yüzyıl) beri devam ettiğini biliyoruz. Orta Asya’da bu alanda tam uzlaşı, ancak 18. yüzyılda beylerin han unvanını almasıyla sağlanmıştır. Osmanlılar bunu çok daha önceden sağlamış, bey iken han olabilmişlerdir. Orta Asya’da ise bu ancak 1.000 yıl sonra mümkün olabilmiştir.

    İslâmiyet’in kabulü de çatışma ile başlamış, Satuk Buğ­ra Han’ın karşıt görüşte olan amcası Oğulçak Kadir Han’ı bertaraf etmesiyle İslâmiyet’in kabulü gerçekleşebilmiştir. Ancak “kafir Türkler”le çatışmalar daha uzun zaman devam etmiş; Çinggis Han ile beraber gelen ve Nasturi, Budist veya Şamani olarak yaşamaya devam eden ordu mensuplarının Yakındoğu İslâm dünyasında varlık göstermesiyle çatışma alanları genişlemişti. 14. yüzyılın başlarında İslâmiyet’i ka­bul eden Özbek Han’dan sonra yavaş yavaş bir uzlaşıya doğru gidildiğini görüyoruz.

    Zamanin_Izinde

    Çatışma ve uzlaşıları çok yönlü bir şekilde ak­settiren destanlar olmasa, belki durumu açık­lıkla görme imkanımız olmazdı. Bilindiği gibi ta­rih yazımında kendisine eser takdim edilenlerin veya yazdıranların, yazanlar üzerindeki etkisini görmek mümkündür; destanlar ise yazdırılmaz, halkın düşünce ve hissiyatını aksettirir.

    İşte önce Tatarcadan Türkçeye sonra da yakın zamanlarda Başkurtçadan Türkçeye çevrilmiş olan Edige Destanı’nda her iki çatışma alanını ve ancak bunlardan birinde varılan uzlaşmayı göre­bilmemiz mümkün olmaktadır. Sovyetler döneminde yasaklanmış olan Edige Destanı’nın günyüzüne çık­ma macerası, Göksel Öztürk’ün Başkurtçadan çevir­diği Edige Batır Destanı’nın girişinde ayrıntılı bir şekil­de anlatılmaktadır (Vakıfbank Kültür Yayınları, 2023).

    Tarihî bir kahraman olarak Edige, Altın Orda sahasında yaşamış olan güçlü bir Mangıt beyidir. Altın Orda Hanı Tok­tamış’a karşı durması, sonra da kendi gibi Çinggisli bir aile­den gelmeyen Emir Timur ile ilişkisi destanın ana kaynağı­dır. Adaleti ile tanınması, onu karmaşık durumları çözen bir hakem olarak halk hafızasına nakşetmiştir. Bu kahramanın benimsenmesi, Tatar, Başkurt, Noğay Karakalpak, Özbek ve Kazakların her birinin kendi telaffuzlarıyla andıkları bir Edige Destanı’na sahip olmalarıyla kendini gösterir.

    Edige Bey ile destan kahramanı “Edigü”nün anlatımla­rında ortak noktalar ve farklılıklar, Devin DeWeese’in Isla­mization and Native Religion in the Golden Horde (1994) adlı eserinde ayrı ayrı ayrıntılı şekilde ele alınmıştır. Destana göre annesi peri kızı olan Edige’nin, babası da mucizeleri ile bilinen Baba Tükles adlı bir evliyadır. Özbek hanını İs­lâmiyet’e davet eden de bu Baba Tükles’dir. Böylece derviş baba ile Türk destanlarında sık görülen peri kızı anne, yani İslâmiyet öncesi ve sonrası gelenekler Edige’nin şahsında birleşmiş oluyordu. Tarihçi Şakir İbraev, onun ayrıca hem görünümü hem de mucizesi ile bir Şamanı temsil ettiği gö­rüşündedir. Edige Destanı’ndaki bir diğer güçlü İslâmi unsur da, “Hafız Ozan” (Supara Cırav) lakabıyla bilinen yol gösterici, bilge kişiliktir (Orhan Şaik Gökyay). Sadece Edige’de değil, destanın bilge kişisinde de iki geleneğin birleştirilmesi, bu temanın ağır­lığına işaret eder.

    Edige Destanı, hanlar-beyler mücadelesinin son bulmasından yani siyasi alandaki uzlaşıdan çok daha önce, eski Şamani akidelerle İslâmi ge­lenek arasında bir uzlaşıya (14. – 15. yüzyıl) varıl­dığını göstermektedir ve bu uzlaşma ancak daha sonra, Tarihi Guzide Nusretname gibi 16. kaynak­larına yansıyacaktır (#tarih, 104. sayı).

  • ‘Hamfendi! Kapıy kitleyip bi dakkaya geliyom aşaaya’

    ‘Hamfendi! Kapıy kitleyip bi dakkaya geliyom aşaaya’

    Türkçeyi iyi kullandığı düşünülen insanlar bile konuşurken zaman zaman bazı hatalar yapar. Bunlardan biri de “atlama” (sesi yutma) diye tanımlanan söyleniş bozukluğu, ünlü ve ünsüz harflerin söyleniş hatalarıdır. Eğer sağlık sorunları yoksa, söyleyiş ve boğumlama kusurları, dil tembelliğinden ve doğru telaffuzu bilememekten kaynaklanabilir.

    Boğumlama ya da boğum­lanma (artikülasyon) kusurları dediğimiz ko­nuşma bozuklukları, ses organla­rında doğuştan gelen bir bozuk­luk veya sonradan oluşan bazı hastalıklardan kaynaklanabilir. Boğaz ve burundaki et fazlalık­ları, küçük dilin ödevini yapa­maması, dişlerin seyrek oluşu, üst dudağın kısa ve yukarı doğru çekik oluşu, çenelerin dışarı doğru çıkıklığı veya içeri doğru çekikliği gibi fiziksel özellikler bu duruma örnektir. Doğuştan ileri gelen söyleyiş ve boğumlanma bozuklukları, ancak bu tür engel­ler ortadan kaldırıldıktan sonra giderilebilir; tıbbi müdahalelerin ardından yapılacak alıştırmalar ile iyi bir sonuç alınabilir.

    Kişinin bu tip sağlık sorunları yoksa, söyleyiş ve boğumlama kusurları, dil tembelliğinden ve doğru telaffuzu bilememekten kaynaklanabilir. Boğumlamanın bir başka tanımı da, ünsüz harf­lerin bir cümlenin başında ve so­nunda keskin ve net bir biçimde ve ünlü harflerin de yüksekliğine ve vurgularına dikkat edilerek söylenmesidir. Konuşma tera­pistlerinin yönlendirmeleri ile bu konuşma kusurları giderilebilir.

    Amaliyat (ameliyat), melhem (merhem), herkez (herkes), ratyo (radio), avane (avene), şevkat (şef­kat), ahçı (aşçı), şarz (şarj), şemşi­ye (şemsiye) gibi örneklerde rast­ladığımız “yuvarlama/aşınma” ve pelteklik (harfleri değiştirme) sorunları, konuşurken birinin ya da birkaçının değiştirilmesi biçiminde ortaya çıkar. Harflerin söylenmesi sırasında dilin aldığı pozisyon üzerinde çalışmalarla bu sorun çözülebilir.

    Ses değiştirmenin bir türüne de “pelteklik” denir. Pelteklik, konuşurken bir harfin söylen­memesi durumunda onun yerine farklı bir harf kullanmaktır. Bu durum dilin yeterince eğitilme­mesinden, lehçelerin yapısından ya da bazı dillerin etkisinde kalmaktan kaynaklanabilir.

    Boğumlanma aygıtının (gırt­lak, boğaz, dil, damak, dudak, diş­ler) tembelliği nedeniyle hecele­rin ve sözcüklerin anlaşılmaması “gevşeklik” dediğimiz konuşma kusuruna sebep olur. “Tutukluk” kusuru ise insanın konuşması sırasında bir hece üzerine takılıp o heceyi tekrarlamasıdır.

    “R” ünsüzünün küçük dilin titremesiyle, boğazda meyda­na gelmesi “gılama” dediğimiz konuşma bozukluğuna sebep olurken, “ıslıklama” (tıslama) kusuru ise “s” ünsüzünün şidde­tini abartmaktan meydana gelir. Dişlerde yapısal bir bozukluk var­sa ve dil, üst dişlerin iç tarafına dayanıp, hava dişlerin arasından sızarsa, bu hata ortaya çıkar. “Ke­kemelik” ise konuşmanın düzenli bir biçimde sürdürebilmesini bozan duraklama; bazı ses ya da sözcükleri sık sık yineleme ya da bir hecenin uzatarak söylen­mesiyle gelişen ve bazı kişilerde sosyal ortamlardan kaçınmaya yol açan, kaygı ve üzüntü konusu bir konuşma bozukluğudur.

    Konuşma dilindeki bu ku­surlar, şairlerin bilinçli sözcük bozumlarıyla yüreklerimizde kusur olmaktan çıkar. Cemal Süreya’nın “Gazel” şiirinden bir bölümü, hakkını vermeye çalışa­rak yüksek sesle okuyalım:

    “Ben nice gözle nice denizle nice gazelle

    Rimle gördüm rimle bildim rimle yaşadım seni

    Sen ne iydin güzeldiysen de çirkindiysen de

    Kocan ne iydi sonra Niyde ilinden gökyüzleri.

    TV kanallarında konuşma bozukluğu

    Vatandaşların ayakkapları (Y), Vatandaşların ayakkabıları(D)

    Postif düşünceler (Y), Pozitif düşünceler (D)

    İşallah efendim (Y), İnşallah efendim (D)

    Seçim sonuçlarnın (Y), Seçim sonuçlarının (D)

    Ceryan etmekte (Y), Cereyan etmekte (D)

    Muaffak olamadı (Y), Muvaffak olamadı (D)

    Hakkaten çok ilginç (Y), Hakikaten çok ilginç (D)

    Harika yazmışın (Y), Harika yazmışsın (D)

  • Ulus: Orhon’dan Moğollar’a, oradan Atatürk’e uzanıyor…

    Ulus: Orhon’dan Moğollar’a, oradan Atatürk’e uzanıyor…

    8. yüzyıl Türk anıtlarındaki “uluş” sözcüğü, 12. yüzyılda Moğolcada “ulus” hâlini alır. “Ulus”, Osmanlı Devleti’nin son, cumhuriyetin ilk yıllarında genel olarak kavim, ümmet ve aşiret için kullanıldıktan sonra, 1934 sonlarında “millet” karşılığında önerilir. “Ulus” ve “ulusal” sözcüklerini bu anlamıyla ilk defa birarada kullanan da Mustafa Kemal Atatürk olacaktır.

    Orhon Yazıtları’nda (8. yüzyıl), Kül Tigin’in cenaze törenine katılan yabancı temsilciler arasında “Bu­karak Uluş”tan (Buhara) gelen iki generalin adı zikredilir. Burada geçen “uluş” sözcüğü, Eski Türk­çede aslen “ülke” anlamındayken kent adlarıyla birleşerek “şehir” için de kullanılmıştır: Tavgaç Uluş (Çin ülkesi), Keşmir Uluş (Keşmir şehri) ve bunun gibi… Kaşgarlı Mahmud, yazıtlardan 300 yıl sonra yazdığı sözlüğünde, kelimenin bazı Türk diyalektle­rinde “köy” ve “kasaba” anlamı taşıdığını da kaydeder.

    “Uluş”, 12. yüzyılda Moğolcaya geçer; Türkçe alıntılardaki “ş” sesi Moğolcada “s”ye dönüştü­ğünden “ulus” biçimini alır. Keli­me, bu fonetik evrimin yanısıra coğrafi anlamını da yitirip politik bir muhtevaya bü­rünür ve “bir lidere tâbi halk, tebaa” karşılığıyla genelle­şir. Bugün Ermitaj Müzesi’nde korunan en eski Moğolca belgelerden Cengiz Taşı’ndaki (yaklaşık 1224) “kamug moŋgol ulusun noyadı” (tüm Moğol halkının soyluları) ibaresinde bu yeni içeriği görü­rüz. Moğolların Gizli Tarihi’nde (1240), imparatorluk şemsiyesi altındaki tüm halkları kapsayıcı bir terim olarak “kamug moŋgol ulus”, “olon moŋgol ulus” gibi terkipler de yer alır.

    Turk_Dili_Tarihi_1
    Hakimiyet-i Milliye gazetesinin Atatürk’ün Meclis konuşmasından 1 gün önce, 31.10.1934 tarihli nüshasında yayımladığı yeni kelimeler ve diğer dillerdeki karşılıkları listesi. Gazetenin adı da 1 ay sonra Ulus olarak değişecekti.
    Turk_Dili_Tarihi_2

    Moğol toprakları tek mer­kezden yönetilemeyecek ölçüde büyüdükten sonra Çingis’in 4 oğlu arasında paylaştırılan her parça “ulus” olarak adlandırılır (örn. Çağatay ulus) ve kelime bundan sonra “konfedere halk­lar” karşılığıyla yaygınlaşır. Bu süreçte Moğollar’ın Pasifik’ten Orta Avrupa’ya kadar istila ettiği bölgelerde meskun Uygur, Kıpçak, Sibirya ve Oğuz Türkleri, kelimeyi Moğolcalaşmış biçimi ve anlamıyla yeniden öğrenir­ler. Üstelik kimi Türk grupları, Moğolca dilbilgisi kurallarıyla türeyen çoğul ekli (-t) “ulut” şek­lini benimser ve bunu bugünkü modern anlamıyla “millet” için kullan­maya başlar: Kır­gızca “ulut” (millet), “ulutçıl” (milliyetçi); Kazakça “ult” (millet), “ultşıl” (milliyetçi) gibi (bu sözcüklerdeki ek­ler (-şıl/-çıl), Türkçede bencil”, “etçil” gibi kelimelerde gördüğümüz düşkünlük, bağım­lılık türeticileridir).

    “Ulus” kelimesi -Kırgızca ve Kazakça gibi Türk dillerinde­ki ideolojik içeriğinden farklı olarak- Türkçenin tarihsel metinlerinde, Moğolca ilk an­lamıyla kullanılmıştır. 1391’de Mısır’da telif-tercüme edilen Memlûk Kıpçakçası yadigarı Kitâb Gülistân bi’t Türkî’deki kayıt, kelimenin anavatanından 10 bin kilometre ötede dahi ne denli etkin olduğunun kanıtıdır: “Melik kim dâim ilge ve ‘uluska’ küç kılur / âkibet mülkin elinden bir kavî düşman alur” (Halka ve tebaya eziyet eden hükümdarın ülkesini, sonunda güçlü bir düş­man gelip elinden alır).

    “Ulus”, Osmanlı Devleti’nin son, cumhuriyetin ilk yıllarında genel olarak kavim, ümmet ve aşiret için kullanıldıktan sonra, Dil Devrimi döneminde “millet” karşılığında önerilir. “Ulus” ve “ulusal” sözcüklerini ilk defa birarada kullanan kişi, Mus­tafa Kemal Atatürk’tür. TBMM 4. toplantı yılı açış konuşması (01.11.1934) metninde yer alan bu neolojizmlerin Arapça, Farsça ve Fransızca karşılıkları, 1 gün önceki Hakimiyet-i Milliye gazete­sinde yayımlanır. Gazetenin adı da 28 Kasım 1934’te Ulus olarak değişecektir.

  • İstanbul’la aynı ismi taşıyor iki ülke dostluğu için çalışıyor

    İstanbul’la aynı ismi taşıyor iki ülke dostluğu için çalışıyor

    Büyükelçi Konstantinos Koutras, Ankara’da, Brüksel’de, New York’ta görev yapmış tecrübeli bir diplomat. İki ülke arasında çok eskilere dayanan tarihî ilişkilerden, günümüze ve geleceğe uzanan gelişmeleri değerlendiren Koutras şöyle diyor: “İki halk da barış içinde birarada yaşama mesajı veriyor. Bize düşen, onları hayalkırıklığına uğratmamak!”

    Sayın Koutras, Yunanistan’ın İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önceki görevleriniz hakkında bilgi verir misiniz?

    Öncelikle Yunanistan Başkon­solosu olarak, bu güzel ve tarihî şehirde bulunmaktan büyük mutluluk duyduğumu belirt­mek isterim. 2003-2007 ara­sında Yunanistan Ankara Bü­yükelçiliği’nde büyükelçilik sekreteri olarak görev yaptığım dönemdeki gibi, ikinci defa Tür­kiye’de görev yapmak benim için büyük bir onur ve mutluluk. Öncesinde ise Brüksel’de Yu­nanistan’ın Avrupa Birliği Da­imi Temsilciliği’nde Adalet ve İçişleri Dairesi Başkanı olarak görev yaptım. Bilindiği üzere bir diplomatın hayatı yurtdışın­da görev yapmak ve yurtiçinde hizmet etmek arasında gidip gelir. Yurtdışında geçirdiğim 8 yılın ardından, Atina’da Dışiş­leri Bakanlığı Merkez Teşkila­tı’nda yaklaşık 4 yıl süreyle Ba­kanlık Temsilcisi görevi dahil olmak üzere çeşitli görevlerde bulundum. 2016 yazında da Yu­nanistan’ın New York Başkon­solosu olarak görevlendirildim. Ekim 2023 başından itibaren Yunanistan’ın İstanbul Başkon­solosu olarak görev yapıyorum.

    İstiklal Caddesi’ndeki Yunanistan Başkonsolosluğu binasının tarihçesi hakkında bilgi verir misiniz?

    İstanbul’un ticari ve kültürel yaşamının kalbinde yer alan simgesel, tarihî bir yapıdır. Bu güzel binanın varlığını daha iyi kavrayabilmek için 19. yüz­yıl sonu İstanbul’una, binanın inşa edildiği ve dönemin ban­ker-işinsanlarından Şişma­noğlu ailesinin ikamet olarak kullandığı zamana dönmemiz gerekir. Cumhuriyet dönemin­de, 1939’da, Konstantinos Şiş­manoğlu, ailesinin malikane­sini “Yunanistan’ın Evi” olarak kullanılması amacıyla Yunan Devleti’ne bağışlama kara­rı aldı. Malumunuz, Yunanis­tan’ın savaş ve savaş sonrası yıllardaki ekonomik durumu, acil restorasyon müdahaleleri­ne olanak sağlayamadığından, bina, Amerikan Konsolosluk Heyeti’ne (United States Infor­mation Services-USIS) kiralan­dı. 1952’den 1968’e kadar USIS kütüphanesini, bir marangoz atölyesini, bir radyo ve televiz­yon stüdyosunu ve zemin katta da 3 ticari dükkanı barındırdı. Bina 1973’te tarihî eser statüsü­ne alındı ve 2000’den itibaren radikal bir restorasyonla ori­jinal hâlini ve güzelliğini tek­rar kazandı. O tarihten bu yana konsolosluk ikametgahı ve ağırlıklı olarak başkonsolos­luğun kültürel faaliyetlerine evsahipliği yapıyor. Bu kültü­rel faaliyetlere çok sayıda Türk vatandaşının katılmasından mutluluk duyuyorum. Kısacası bu mekan, bizim Türk vatan­daşlarıyla ve tüm vatandaşlarla dışa yönelik bağlantımızdır. Bu tarihî binada Sakkoulidis Ko­leksiyonu’nun yanısıra zengin bir kitap koleksiyonuna sahip bir kütüphane de bulunmakta. Rahip ve koleksiyoner Meletios Sakkoulidis’in kızı Ivi tarafın­dan bağışlanan benzersiz kitap koleksiyonu, 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında İstanbul’da basılmış, Osmanlı Devleti’nde­ki Rumlar’ın ve özellikle İstan­bul Rumları’nın yaşamının her kesitine değinen 12 bin mater­yeli içeriyor. Tüm bu kitaplar, araştırmacılara kolaylık sağ­lamak amacıyla dijital ortama aktarılma sürecinde.

    Diplomasi_Tarihi_1
    19. yüzyıl sonunda inşa edilen ve 1973’te tarihî eser statüsüne alınan Yunanistan Başkonsolosluğu binasında, Sakkoulidis Koleksiyonu’nun yanısıra zengin bir kütüphane de bulunmakta.  

    Geçen yılın sonunda Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzaladığı Atina Bildirgesi’nin ve Erdoğan’ın Atina ziyaretinin, ülkelerimiz arasındaki ilişkiler açısından önemi konusunda ne düşünüyorsunuz? Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkileri geliştirmek için projeleriniz var mı?

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Aralık 2023’teki Atina ziyare­tinden bir gün önce Yunanis­tan’ın saygın bir gazetesine verdiği röportajda, iki ülke ara­sında “yeni bir sayfa”dan ve “ka­zan-kazan” ilkesinden sözetti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın işbirliği ve diyalogdan yana teş­vik edici mesajları, Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ile yaptığı görüşmenin yanısı­ra, Türk heyetindeki Bakanların Yunan mevkidaşlarıyla yaptı­ğı görüşmelerle de teyit edil­di. Nitekim bu olumlu hava hem Miçotakis-Erdoğan ortak basın toplantısına hem de Atina Dek­larasyonu’nun imzalanmasına yansıdı.

    2023 Ekim başından itiba­ren Türkiye’deyim. Ancak şunu belirtmek isterim ki, bir dip­lomatın temel aldığı ana plan, Dışişleri Bakanlığı’ndan aldığı talimatlar ve kendi kişisel-ma­nevi geçmişinin bugüne taşıdı­ğı değerlerle şekillenir. Ben de Yunanistan İstanbul Başkonso­losu olarak, Yunan-Türk yakın­laşmasının gelişmesine katkı sağlayacak, gelecekteki dina­miklere ivme kazandıracak te­meller üzerinde çalışıyorum.

    Diplomasi_Tarihi_2
    Dönemin önemli işinsanlarından Konstantinos Şişmanoğlu, aile malikaneleri olan tarihî binayı “Yunanistan Evi” olarak kullanılması için 1939’da Yunan Devleti’ne bağışladı.

    Türk ve Yunan halkının ortak özellikleri nedir sizce? Türkiye sizde ne tür hisler uyandırıyor?

    Ankara’daki diplomatik kariye­rimden beri dost Türk halkını tanıma fırsatı buldum. Gerçek­ten de Yunanistan ve Türki­ye’nin tarihî ve coğrafi yakın­lığı kaçınılmaz biçimde ortak referans ve algı koşulları oluş­turuyor. “Ortak özellikler” ola­rak tanımladığınız noktaları, somut olarak iki ülkeyi gezerek rahatlıkla görebilirsiniz; bu da karşılıklı anlayışa ve pek çok konuda ortak anlayışa katkıda bulunuyor.

    Diplomasi_Tarihi_3
    Daha önce Ankara’da, Brüksel’de ve New York’da görev yapan tecrübeli diplomat, Türk-Yunan yakınlaşmasının gelişmesine katkı sağlayacak temeller üzerinde çalıştığını söylüyor.

    Yunan ve Türkler’in uzun yıllar birlikte yaşamalarının kazandırdığı ortak değer ve alışkanlıkların, ticari ve sosyal ilişkileri geliştirmeye ve siyasi meselelerin çözümüne katkısı var mıdır?

    Bunun cevabını benden önce iki halkımız da vermişti, bili­yorsunuz. Bu durumu sürek­li olarak karşılıklı ziyaretlerle, tarihe olan hayranlıklarıyla, doğa-çevre-deniz-kültür-lez­zet ortaklıklarıyla kanıtlıyorlar. Binlerce Türk turist Yunanis­tan’ı, çok sayıda Yunan da Tür­kiye’yi ziyaret ediyor. Ayrıca ticari misyonlar ve üst düzey iş­birlikleri, iki ülkenin ekonomik ilişkilerinin güçlendirilmesi­ne fırsat sağlıyor. İki halk da uyumlu ve barış içinde birarada yaşama mesajını veriyor. Bize düşen ise onları hayalkırıklığı­na uğratmamak! Cumhurbaş­kanı Erdoğan’ın Atina ziyareti ve Yunanistan Başbakanı Miço­takis ile görüşmesi sırasında alınan, Türk vatandaşlarına 10 Yunan adasını daha rahat zi­yaret etme olanağı sağlayacak 7 günlük vize verilmesi yönün­deki karardan dolayı çok mut­luyum; bu kararın, iki halkın ilişkilerine büyük katkı sağla­yacağını düşünüyorum.

    Türkiye’deki Rum okullarının tarihi ve bugünü hakkında neler söyleyebilirsiniz?

    İstanbul ve Gökçeada, Lozan Antlaşması’na göre Türkiye’de Rum okullarının faaliyet gös­terdiği bölgeler. Rum okul­larının tarihi, bu bölgedeki Rum varlığının tarihiyle ayrıl­maz bir bütündür; bunu da çoğu 19. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş ihtişamlı binalar­dan anlayabiliriz. İstanbul-Fe­ner’de “Kırmızı Okul” olarak bilinen tek bir okul bile başlıba­şına bir kültürel değerdir. Di­ğer iki sembol okul da, Taksim Meydanı’na çok yakın Zapyon Lisesi ve Beyoğlu’nun kalbin­deki Zografyon’dur. Ayrıca Şe­hir Okulları olarak adlandırılan çok sayıda okul vardır. İstanbul ve Gökçeada’daki bu okulların Türkiye’de dinamik bir varlık göstermesinden büyük gurur duyuyoruz. Eğitim ve eğitim yo­luyla yüksek düzeyde bilgi sağ­lanması, Türkiye’deki Rum var­lığının her zaman belirleyici özelliği olmuştur.

    İstanbul Ortodoks Patrikhanesi’nin tüm dünyadaki Hıristiyan âlemi ve Yunan cemaati için önemi nedir?

    Diplomasi_Tarihi_4
    2000 yılında restorasyona alınan bina o günden bu yana konsolosluğun ikametgahı olarak kullanılıyor, başkonsolosluğun kültürel faaliyetlerine evsahipliği yapıyor.

    “Ekümenik” Patrikhane 1000 yılı aşkın bir geçmişe sahip ve Türkiye topraklarının en eski kurumlarından biridir. Kons­tantinopolis Kilisesi’nin tari­hi, Havari Andreas’ın ilk pis­kopos olarak anıldığı erken Hıristiyanlık yıllarından başlar ve tarihsel olarak şimdiki “Ekü­menik” Patrikhane, Bizans İm­paratorluğu, Osmanlı İmpara­torluğu ve Türkiye Cumhuriyeti olarak günümüze kadar uzanır. Din adamlarından büyük şah­siyetler bu tarihî kurumu yö­nettiler ve sadece dinî alanda değil diğer alanlarda da izlerini bıraktılar. Patrik Bartholome­os Ekim 1991’den bu yana Orto­doksluğun başında bulunuyor ve mezhebe bakılmaksızın hem dinî liderlerden hem de dünya çapındaki devlet liderleri ve si­yasilerden büyük saygı görüyor. Kendisini her fırsatta Anka­ra’ya davet eden Cumhurbaşka­nı Erdoğan başta olmak üzere, ülkenin diğer devlet ve siyasi kurumlarının ve her şeyden öte Türk halkının saygısını kazan­masından ötürü büyük mutlu­luk duyuyorum.

  • Müze-i Hümayûn Kitaplığı: Büyülü ve bilgili bir mekan

    Müze-i Hümayûn Kitaplığı: Büyülü ve bilgili bir mekan

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin mütevazı binası, geçmişi Osmanlı dönemine uzanan bir şaheser. Buradaki elyazması ve nadir eserlerin de bulunduğu kütüphane ise, araştırmacılar ve akademisyenler için önemli bir merkez. İstanbul’un tarih kokan sokaklarında, zamana meydan okuyan müthiş bir mekan ve benzersiz bir arşiv.

    Tarihçi Necdet Sakaoğ­lu’nun ifadesiyle, “oraya gitmek, adeta hacca gitmek gibidir”. Dünyanın en seç­kin müzeleri arasında yer alan İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin kütüphanesi.

    120 yıllık bu büyülü mekan, kapısından adım atıldığı andan itibaren insanı etkisi altına alır, ziyaretçisine adeta kutsal bir mekanda olduğunu hisettirir. Kütüphaneye 40 yıllık hizmeti olan müzenin emekli kütüpha­necisi Havva Koç hanımefendi de “burası bir ev gibi, bir konak gibi; sanki siz de bir misafir kabul eder gibi ziyaretçilerinizi kabul ediyorsunuz” diyor.

    Kütüphanenin tarihi, 1891’de yapılan ilk kayıtlarla başlıyor. 1893’te kütüphaneye atanan Baltacızâde Dimosten, bir yandan arkeoloji işlerini yürütürken bir yandan da muhafız olarak kütüphaneyi ve eserleri zim­metle alıyor. Sonrasında atanan Mistakidis Efendi de ilk “hafız-ı kütüp” olarak mekan tarihindeki yerini alıyor. Kuruluşundan beri kütüphanenin sorumlu yöne­ticileri, hep çok uzun sürelerle hizmet veriyor. Kütüphanenin en dikkati çekici niteliklerinden biri de, bu tür kurumlar için olmazsa olmaz bir koşul: Kurumsal hafıza. Bugünlerde de görev ve sorumlu­luk, 2006’dan beri Havva Koç’un selefi olan Üzeyir Altekin’de.

    Kütüphanenin resmî açılı­şı 7 Kasım 1903’te yapılıyor ve “Arkeoloji Kütüphanesi” olarak hizmet veriyor. Günümüzde bir ihtisas kütüphanesi olan kuru­ma, sadece yüksek lisans ve üzeri araştırmacılar izinle girebiliyor. Diğer araştırmacılar içinse, talep üzerine eserlerin sayısal kopya­ları üzerinden çalışma yapma imkanı sağlanıyor. Kütüphaneyi genellikle arkeoloji, sanat tarihi, mimarlık ve filoloji çevreleri kullanıyor.

    Kütüphane binasının mimarı, Alexander Vallaury’nin yar­dımcılarından, İtalyan mimar Pietro Bello; iç tasarım da ona ait. Orijinal vitrinler ve çam ağacın­dan ağaç işleri göz kamaştırıcı. Kütüphaneye girişte Sadrazam Ahmed Cevad Paşa Kütüphanesi bulunmakta, devamında Müze-i Hümayûn Kütüphanesi, kuzey tarafta Garb Kütüphanesi ve gü­neydoğuda da Şark Kütüphanesi yer alıyor.

    Resmî kayıtlara göre kütüp­hanedeki kitap sayısı 60 bin, bunların 2 bin kadarı elyazması (manuskript). Matbu olanlardan da 5 bin kadarı nadir eser, 30 bin kadarı eski kitaplar, kalanı da yeni kitaplar olarak tasnif ediliyor.

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri müdürü Rahmi Asal, müzenin depreme karşı güçlendirme ve rehabilitasyon çalışmaları de­vam ederken kütüphane için özel ve yeni bir projelendirme çalış­masının yapıldığını; bu projenin tamamlanıp onaylarının alın­masını müteakiben uygulamaya geçileceğini söylüyor.

    Ajanda
    Kütüphanenin 120 yıllık orijinal iç yapısı göz kamaştırıcı.
  • Daha kırılacak çok rekor, alınacak çok madalya vardı

    Daha kırılacak çok rekor, alınacak çok madalya vardı

    24 yaşındaki Kenyalı atlet Kelvin Kiptum, 11 Şubat 2024’te geçirdiği trafik kazasında hayata veda etti. Çocuk yaşta atletizme merak saran ve ilk antrenmanlarını ormanda çıplak ayakla koşarak yapan Kiptum, yalnızca 10 ay süren maraton kariyerine tarihin en iyi 7 derecesinden 3’ünü sığdırmayı başarmıştı. Yarım kalmış bir hayatın ardından.

    Olimpiyat tarihinin en başarılı sporcusu olan yüzücü Michael Phelps’in 8 altınla tarih yazdığı 2008 Pekin Yaz Oyunları’ndan sonra öldüğü­nü düşünün… Ya da aynı organi­zasyonda dünya rekorlarıyla dal­ga geçen Usain Bolt’un o yıldan sonra bir daha yarışamadığını… İşte maratonda dünya rekort­meni olan Kenyalı atlet Kelvin Kiptum’un 11 Şubat 2024’teki zamansız vefatı birçoğumuza benzer duygular hissettiriyor.

    Sadece 10 aylık maraton ka­riyerine tarihin en iyi 7 derece­sinden 3’ünü sığdıran Kiptum, 2 Aralık 1999’da dünyaya gelmişti. Denizden 2.600 metre yüksek­likteki Chepkorio köyünde doğan, tam adı Kelvin Kiptum Cheruiyot olan bebek, mesafe tanımadan koşacak, yaptıklarıyla tüm dün­yada manşet olacaktı.

    Spor_Tarihi_1
    Maraton dünya rekortmeni Kelvin Kiptum bir zafer sonrası Kenya bayrağıyla.

    Küçükken ailesinin sığırlarını güden Kelvin, 13’ünde atletizme merak sardı. Ormanlarda çıplak ayakla koşuyor, giderek hızla­nıyordu. Aynı yıl Kenya’nın 5. büyük kenti olan Eldoret’teki yarı maratona (yaklaşık 22 kilometre) katılan ufaklık 10. olmuştu.

    Bir antrenörü yoktu, yaşadığı yerin yakınlarında antrenman yapan bir grubun parçasıydı. Te­sadüfen Gervais Hakizimana’yla tanışması hayatını değiştirecek­ti. Ruanda 3.000 metre engelli rekortmeni olan Hakizimana, Kenya’da idman yaparken peşine takılan gençlerden biri de Kiptum’du. Kendisine ant­renman sunması için tecrübeli sporcunun başının etini yiyen delikanlı muradına eriyor, Haki­zimana’nın Kenya’dan ayrılma­sından sonra da onunla iletişime devam ediyordu.

    2018’de Eldoret’teki yarı ma­ratonu kazanan genç atlet, ertesi yıl dünyaya açıldı. Lizbon Yarı Maratonu’nda 5. olan ve adından söz ettirmeye başlayan Kenyalı, derecelerini sürekli geliştirse de bir türlü 1. olamıyordu. Ancak zaten onun başka planları vardı; artık maraton koşacaktı.

    2020’de dünyayı vuran Co­vid-19 pandemisi Kiptum için bir fırsat yaratmıştı. O sıralarda Kenya’da bulunan Ruandalı antrenör Hakizimana, yaşadığı Fransa’ya dönemiyordu. Kip­tum’un 10 gün içinde koştuğu 2 yarı maratonu izleyen Hakizi­mana, onunla resmen çalışmaya başladı.

    Spor_Tarihi_2
    2023 Chicago Maratonu’ndaki dünya rekoru derecesi önünde poz veren Kiptum ve Ruandalı antrenörü Hakizimana, aynı trafik kazasında hayatlarını kaybetti.

    Kiptum, atletizmin 42 ki­lometre 195 metrelik simgesi maratona ilk kez Valencia’da merhaba dediğinde, takvimler 4 Aralık 2022’yi gösteriyordu. İlk maratonunu koşan Kenyalı, 2 saat 1 dakika 53 saniyeyle parkur rekorunu kırarken, tarihin en hızlı 4. derecesine imza atmıştı.

    4.5 ay sonra Londra Mara­tonu’nu vatandaşı Eliud Kip­choge’nin parkur rekorunu 72 saniye geliştirerek 2 saat 1 dakika 25 saniyeyle kazanan Kiptum dur-durak bilmiyordu. Gelişen ayakkabı teknolojisinin yardı­mı aşikardı; fakat bu genç atlet rakiplerinden çok farklıydı.

    8 Ekim 2023’te Chicago’da 2 saat 35 saniyeyle tarih yazan Kiptum dünya rekoru kırar­ken, Kipchoge’ye tam 34 saniye fark atmıştı. Maratonda iki saat bariyerini yıkmasına kesin gö­züyle bakılan Kenyalı, antrenörü Gervais Hakizimana’yla beraber trafik kazasında son nefesini verdiğinde sadece 24’ündeydi.

    Cenazesinde Kiptum’un fo­toğrafını taşıyan 7 yaşındaki oğlu milyonları duygulandırırken, ister istemez aklımızda şu soru canlanıyor: Ya o gün arabasına binmeseydi?

    Spor_Tarihi_3
    Kelvin Kiptum’un cenaze töreninde, fotoğrafını 7 yaşındaki oğlu taşıdı.

    Trafik kurbanı şampiyonlar

    Spor_Tarihi_Kutu_1
    Belçikalı atlet Ivo Van Damme 1976’da öldüğünde 22 yaşındaydı.

    Ivo Van Damme, 1970’lerin harika sporcularındandı. 16 yaşına kadar futbol oynayan Belçikalı, sonra atletizme yönelmişti. 1976 Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası’nda 800 metrede şampiyon olarak dikkatleri çekmiş, aynı yıl Montréal’de düzenlenen Olimpiyat Oyunları’nda ülkesini temsil etmişti. Hem 800 hem de 1.500 metrede gümüş madalya kazanan sporcu geleceğe umutla bakıyor, evlenme planları yapıyordu. 29 Aralık 1976’da geçirdiği trafik kazasında henüz 22 yaşındayken hayatını kaybetti. Ertesi yıl gazetecilerin başlattığı “Memorial Van Damme” etkinliği, zamanla atletizmin en saygın buluşmalarından birine dönüşecekti. 1975 doğumlu Murat Canbaş ise 7 yaşında jimnastiğe sevdalanmış, yaşıtlarının arasında güneş gibi parlamıştı. İlk uluslararası altınını aldığında henüz 11 yaşındaydı. 6 Mayıs 1994’te kız arkadaşıyla bir trafik kazasında öldüğünde sadece 19’undaydı. Kısacık yaşamına bir Dünya, bir Avrupa, 5 Balkan ve 11 Türkiye şampiyonluğu sığdıran ve 70’ten fazla madalya kazanan sporcu, özellikle atlama beygirinde uzmanlaşmıştı. Murat Canbaş’ın adı, memleketi Bolu’da bir cadde ve spor salonunda yaşatılıyor.

    Spor_Tarihi_Kutu_2
    Jimnastikçi Murat Canbaş (1975-1994) ilk altınını aldığında henüz 11 yaşındaydı.
  • Sintaşta kültürü ve Türkler: 4 bin yıl öncesinden bugüne

    Sintaşta kültürü ve Türkler: 4 bin yıl öncesinden bugüne

    Türkler, Türk adı ile olmasa da Türkler’e özgü toplumsal, kültürel, ırksal ve sosyoekonomik unsurlarla, Hazar Denizi’nin kuzey ve kuzeydoğusundaki bölgede yerleşik ve tarımcı bir kültür olarak tarih sahnesine çıktılar. Antik DNA çalışmaları ve arkeolojik bulgular, bu kültürün Proto Hint-Avrupalılar’ın işgaliyle sonlandırıldığını gösteriyor.

    Batı Avrasya, Türkler’in ortaya çıktığı, kültü­rel ve dinsel gelişim evrelerini yaşadığı, İslâmiyet ile tanıştıkları coğrafyadır. Gü­nümüz arkeolojik bulguları ve diğer kaynaklar, Türk tarihinin bu coğrafyadaki süreçlerinin çok büyük bir bölümünün İslâm öncesi dönemlere ait olduğuna işaret eder. Avrasya coğraf­yasında 2000’lerin başından itibaren yapılmaya başlanan antik DNA çalışmaları ile arke­olojik araştırmalar, Hint-Avru­pa tezlerinin doğru olmadığına işaret etmeye başlamıştır. Hem dilsel hem antik DNA’ya dayalı hem de arkeolojik veriler, Hazar Denizi’nin kuzeyindeki Volga Havzası ve Güney Ural Bölgesi’ndeki insan kümeleri­nin Proto-Türkler’le bağlantılı olabileceğini göstermektedir.

    Rusya Federasyonu’nun Orta-Batı bölümünde, Güney Urallar Bölgesi’nde, Hazar Denizi’nin kuzeyinde 1970’li yıllarda gerçekleştirilen arke­olojik kazılarda Sintaşta (MÖ 2050-1750) olarak adlandırılan yeni bir kültür açığa çıkarıl­mıştır. Sintaşta, Doğu Avrupa ve Orta Asya sınırlarındaki Kuzey Avrasya bozkırlarında görülen bir Tunç Çağı arkeolojik kültürüdür. Sintaşta yerleşimi 1971-1986 arasında arkeolojik kazılarla araştırılmıştır. Bunun yanısıra Arkaim yerleşmesinde de bu kültürün karakteristik bulguları açığa çıkarılmış­tır. Diğer önemli yerleşmeler arasında Sarym-Sakly, Bersu­at, Kuysak, Ulak, Zhurumbay, Alanskoye, Bakhta ve Kameny Ambar sayılabilir. Sintaşta kül­türünün geç dönem evresi, Petrovka yerleşmesinin kazıl­masından sonra Sintaşta-Pet­rovka (MÖ 1750-1400) adıyla anılmaya başlanmıştır.

    Arkeo_Tarih_2
    MÖ 3500 ila MÖ 700 arasında, Anadolu ve Avrasya-Orta Asya coğrafyasındaki yerleşimler.

    Sintaşta kültürü yerleşme­leri kent plan şemaları, genel olarak kendi içinde benzerlikler göstermekle birlikte topografya­nın da katkılarıyla ayrıntılarda farklılıklar gösterir. Yerleşim dışı mezarlıkların varlığı ise ortak bir karakter olarak ortaya çıkar. Yerleşmeler, hendek ve rampa­larla güçlendirilmiş savunma sistemleri ile koruma altına alınmıştır. Sintaşta kültürü yerleşmeleri yuvarlak, oval ve köşeleri yuvarlatılmış dikdört­gen planlıdır. Yerleşim içi yapılar radyal ya da sıralı sistemde ya­pılmıştır. Bu bağlamda, kentlerin savunma sistemi ve yerleşim içi dokularının tasarlanarak inşa edilmiş oldukları anlaşılmak­tadır. Yapılarda inşa malzemesi olarak taş, ahşap ve çamur/kil kullanılmıştır. Sintaşta kültürü yerleşmelerinin, kendi içlerinde benzer besin ekonomisine sahip oldukları bilinmektedir.

    Bu kültür, Hint-Avrupa ku­ramcıları tarafından “Kurgan hipotezi” içine alınmaya çalı­şılmaktadır. Kurgan hipotezi, Hint-Avrupa dillerinin Avrupa, Avrasya ve Asya’nın kimi bölgele­rine yayıldığı Proto-Hint-Avrupa anavatanını belirlemeye yönelik en yaygın kabul gören hipotezdir. Bu kuram, Karadeniz’in kuze­yindeki geniş bozkırlarda MÖ 3500’lerden itibaren yaşayan ve kurgan inşa eden insanların Proto-Hint Avrupa dilini ko­nuştukları temeline dayanır. Oysaki hipotezin adı bile, “mezar tepeciği/tümseği” anlamına ge­len Türkçe “kurgan” teriminden türetilmiştir. “Kurgan hipotezi” ilk olarak 1950’lerde, bu terimi Yamnaya veya Pit Grave kültürü ve öncülleri de dahil olmak üzere çeşitli kültürleri gruplandırmak için kullanan arkeolog Marija Gimbutas tarafından kurgulan­mıştır. Yamnaya kültürü, Dinyes­ter ve Ural nehirleri arasındaki bölgenin MÖ 3300-2600 arasına tarihlenen Eneolitik Dönem’den Erken Tunç Çağı’na kadar uzanan bir devreyi kapsar. Bireylerin kurganların altındaki çukur mezarlara gömülmeleri, kül­türün karakteristik özelliğidir. Cesetler dizleri bükülmüş halde sırtüstü pozisyonda yerleştirilir ve genellikle aşı boyası uygula­ması yapılır.

    Arkeo_Tarih_1
    Bir Sintaşta kültürü yerleşmesinde günlük hayatın canlandırılması.

    Sintaşta kültürü ise, bu yuka­rıdaki uygulamadan farklıdır ve üst kültür unsurlarını yansıtır. Savaş arabası mezarları ve at gömüleri de içeren kurganlarıyla tanınan Sintaşta’nın mezarları, Yamnaya’ya göre daha gelişkin­dir. Bunun yanısıra sur ve hen­deklerden oluşan savunma siste­mine sahip yerleşmeleri, Sintaşta insanlarının ciddi dış tehditlere maruz kaldığına işaret eder. Bu dış tehdidin Proto Hint-Avrupalı Yamnaya ve ardılı kültürleri oldukları düşünülebilir.

    Türkler’in Batı Avrasya ve Batı Orta Asya (Horasan) kö­kenli olabileceğine dair yeni bir varsayım, Nisan 2018’de (#tarih, sayı: 47) yayımlanan yazımızla gündeme getirilmişti. Bu tarih­ten sonra, Türkler’in Batı Avrasya kökenlerine dair Sintaşta kültürü temelinde oldukça önemli yeni gelişmeler meydana gelmiştir.

    Arkeo_Tarih_3
    Sintaşta kültürünün (MÖ 2050- 1750) önemli yerleşmelerinden biri olan Arkaim’i yeniden kurma denemesi.

    Mimari, çanak-çömlek ve küçük buluntular noktasında Sintaşta kültürüne ait yerleşme­lerde saptanmış bulguların Pro­to-Turan ve Proto-Türk kümeleri ile hangi noktalarda bağlantılı ol­duğu sorusuna bugüne kadar çok kesin cevaplar verilememiştir; bununla birlikte Türk dilinde yer alan kimi tarım ve tarım ürünleri ile ilgili terimlerin herhangi bir dilden alınmamış olması, Türk­çenin konuşulmaya başlandığı Tunç Çağı’na dikkati çekmekte­dir. Tarım, tarla, arık, orak, pul­luk, saban, döğen (düven), yaba, harman, değirmen, ekim, ekin, ekmek, biçmek, öğütmek, arpa, buğday, burçak, başak ve elma gibi terimler, Türkler’in tarımı deneyimleyerek kendi ürettikleri ve dillerine kattıkları terimlerdir. Sözkonusu ürünlerin, Türkler’le ilişkilendirilmeye çalışılan ve MÖ 1300-700 arasına tarihlen­dirilen “Taş Mezar” (Slab Grave) kültürünün bulunduğu soğuk ve verimsiz Moğolistan ile Trans­baykal coğrafyasında yetişmesi olanaksızdır. Türkçede bulunan ve terimleri bize ait olan ürün­lerin bulunduğu temel coğrafya, Sintaşta kültürünün de saptan­dığı Hazar Denizi kuzeyindeki sulak ve verimli Güney Ural Böl­gesi’dir. Buna ek olarak Sintaşta kurganlarında açığa çıkarılan insan iskeletleri üzerinde yapılan antik DNA çalışmalarında sap­tanan “R1a DNA haplogrubu”nun Türkiye Türkler’i arasında yaygın olması da oldukça önemlidir.

    Arkeo_Tarih_4
    Yamnaya kültürüne (MÖ 3300-2600) ait bir kurganın mezar çukuru. Birey, çukur mezara dizleri hafif bükülerek yerleştirilmiş.

    Sintaşta kültürü çerçevesinde bugüne kadar onlarca yerleşim ortaya çıkarılmıştır. Her biri kendine özgü savunma sistemi ile korunan yerleşimlerin yakın çevrelerini tarım ve hayvancılık temelinde korumuş oldukları düşünüldüğünde, bunun ilkel bir beylik sistemi olduğu gözlen­mektedir. Savunma duvarları ile çevrili yerleşimlerin hayatta kalma çabalarının 300 yıldan fazla sürmediği anlaşılmakta­dır. Proto Hint-Avrupalılar’ın Sintaşta kültürü bölgesini işgal etmesiyle birlikte yerleşik haya­tın da ortadan kalktığı düşünüle­bilir. Bu bağlamda, beyliklerden oluşan yerleşik Sintaşta kültürü insanları, Proto Hint-Avrupalı­lar’ın saldırıları sonucu Andro­novo kültürünün (MÖ 1700-1200) göçebe yaşam tarzını başlatmış olmalılar. Sonuç olarak Türkler’in Türk adı ile olmasa da Türkler’e özgü toplumsal, kültürel, ırksal ve sosyo-ekonomik unsurlarla Hazar Denizi’nin kuzey ve kuzey­doğusundaki bölgede yerleşik ve tarımcı bir kültür olarak tarih sahnesine çıkmaları günümüz­den yaklaşık 4 bin yıl önceye rastlamaktadır.

  • Cemil Cem: Türk karikatürü onun çizgileriyle mizah oldu

    Cemil Cem: Türk karikatürü onun çizgileriyle mizah oldu

    20. yüzyılın başında Fransa’da Dışişleri’nde görevliyken karikatürle ilgilenmeye başlayan Cemil Cem, sonraki hayatını bu sanata vakfetti. Önce Kalem dergisinde çizen, sonra kendi adını taşıyan dergiyi çıkaran sanatçı, özellikle 2. Abdülhamid’i eleştiren çizimleriyle öne çıkacak; İttihat Terakki döneminden sonra, cumhuriyet devrinde de takibata uğrayacaktı.

    KALEM DERGİSİ / 1908 – 1911

    Kalem dergisiyle başlayan müthiş macera

    Edebiyat_Tarihi_1

    Mehmet Cemil Cem (1882-1950), 1899’da Vefa İdadisi’nden me­zun olduktan sonra İstanbul’da hukuk eğitimi aldı; sonrasında Hariciye Nezareti’nde (Dışiş­leri Bakanlığı) göreve başladı. 1903’te Nice ve Toulon Baş­konsolosluğu yardımcılığına, sonrasında Paris Büyükelçiliği katipliğine atandı.

    Edebiyat_Tarihi_2
    29 Mayıs 1987 tarihli Le Rire’de Abdülhamid çizimi.

    Bu görevleri sırasında Fran­sız karikatüristlerin işlerinden etkilendi ve büyük yeteneğiyle özgün bir çizim-anlatım tek­niği geliştirdi. Bu sırada Salah Cimcoz (1875-1947) ve Celal Esat Arseven (1875-1971), 2. Meşru­tiyet’in ilanının ardından gelen özgürlük havasıyla, 16 sayfalık Kalem karikatür mecmuasını çıkarmaya başladı. İlk sayısı 3 Eylül 1908’de çıkan dergi, 29 Haziran 1911’e kadar 130 sayı yayımlanacaktır.

    Kalem, Fransız Le Rire (Kahkaha) mizah gazetesinden esinlenmişti. 4. sayıdan itibaren eski harfli Türkçe ön kapağa ek olarak, Fransızca yazılı arka kapakla da çıkmaya başladı. Çizer kadrosunda da Fransız etkisi vardır. Dergide Sedat Nuri İleri’nin (1888-1943) yanısıra Le Rire’den de bilindik isimler görülür: A. Rigopoulos, L. And­reas, Ion, Pahatreas, A. Scarselli, Georges d’Ostaya, Plaicek.

    Edebiyat_Tarihi_3
    Kalem Dergisi’nde A. Rigopoulos’un kaleminden Cem.

    Bu dönemde Paris’te diplo­mat olarak bulunan Cemil Cem de, Kalem’e karikatürler gön­dermeye başlar. İlk karikatürü, derginin 22 Ekim 1908 tarihli 8. sayısının 8. sayfasında tam sayfa olarak yayımlanır. Bu ilk çizimde Hariciye Nazırı Tevfik Paşa vardır. Refik Cevad Ulunay, 14 Nisan 1950 tarihli Yeni Sabah gazetesinde bu ilk karikatür için şöyle yazar: “Karikatür, Bulgar Maslahatgüzarı Geşof Efendi’nin, Hariciye Nezareti tarafından verilen ziyarete -ecnebi sefirleri ile birlikte- da­vet edilmemesi üzerine çıkan ihtilafa aitti. Orada Hariciye Nazırı Tevfik Paşa birkaç çizgi ile o kadar canlı surette tas­vir edilmişti ki ondan sonraki nüshalarda Cem imzası halk tarafından takdirle aranmaya başladı.”

    Edebiyat_Tarihi_4
    Cemil Cem’in ilk karikatürü: Kalem, 22 Ekim 1908.

    Gerçekten de bir sonraki, 29 Ekim 1908 tarihli 9. sayıda iç sayfalarda yine Cem imzası vardır. Bu defa, belki de son­raki yıllarda en çok çizeceği ve yereceği 2. Abdülhamid’i hokka oyunu oynarken hicve­der. Aynı sayının 11. sayfasında yine Abdülhamid’i uzun burnu ve çelimsiz hâliyle, “Bilmece” başlıklı karikatürle çizer. Cemil Cem, modern çizgilerle kurgu­ladığı portre çizimleriyle bir ekol oluşturmaya başlamıştır: Politik portre çizim ekolü.

    Edebiyat_Tarihi_5
    Kalem’in 19 Kasım 1908 tarihli 12.sayısı. Cemil Cem ilk kez kapaktan imzasıyla yer alıyor.

    Turgut Çeviker, Silah ve Meşale (Adam Yayınları, 1989) kitabında, “Cem, Gustave Doré, Jean-Jacques Grandvil­le, Jean-Louis Forain ve Sem (Georges Goursat ) gibi Fransız karikatürcülerden esinlenmiş, neredeyse bir sentez karikatü­rüne ulaşmıştı” diye yazar ve Cem’in Kalem’deki çizgileriyle Türk karikatürüne katkısını şöyle ifade eder: “(Kalem), şefi Cem olan bir orkestra gibidir. Bu güçlü ve inançlı çaba, Türk karikatüründe ilk devrimi gerçekleştirir. Kurtuluş Savaşı yıllarında (1919-1922) gelişti­rilecek olan karikatürün ana çizgilerini bu kadro belirler.”

    Kalem’in 19 Kasım 1908 tarihli 12. sayısında Cemil Cem ilk defa kapaktadır. Cem, muhalif ve sivri kalemiyle iç sayfa çizimlerinden kısa sürede kapağa terfi etmiştir. İttihat ve Terakki’nin kurucularından Ahmed Rıza Bey nişan talimi yapmakta ve talim sırasında 2. Abdülhamid hedef alınanlar­dan biri olarak yer almaktadır. Karikatürün altyazısı şöyledir: “Nişan talimi. Birini düşürdük. Bakalım öbürlerine.”

    Kalem’deki bu ilk kapak çizi­minin ardından birçok kapakta artık sadece Cemil Cem imzası vardır. Cem rüştünü ispatla­mıştır; karikatürde yeni ufuk­lara, yeni maceralara yönelmek için sabırsızlanmaktadır.

    İLK KARİKATÜR ALBÜMÜ / 1909

    Abdülhamid sürgüne, çizimleri ise albüme

    Edebiyat_Tarihi_6
    Djem imzalı ilk karikatür albümünde ilk sayfa.

    Cemil Cem, Kalem’de çizerliğini sürdürürken 18 karikatürden mürekkep, bordo kapağında büyükçe “Djem” imzasının ve “1” ibaresinin olduğu bir karikatür albümü yayımlar. Doğan güneşe doğru, memleket kapısını örüm­cek ağlarından, baykuşlardan ve softalardan kurtarmış gururlu bir Türk askeri vinyetinin yer al­dığı büyük boy (25×38 cm) bir ka­rikatür albümüdür bu. Albümün sağ alt köşesinde matbaa olarak Galata’daki “Imp. Chanth” ismi ve “Constantinople 1909” ibaresi vardır.

    Edebiyat_Tarihi_9
    Albümde Abdülhamid’in karga olarak tasvir
    edildiği karikatür.

    Kimisi daha önce Kalem’de yayımlanmış kimisi yeni karika­türlerden oluşan albüm 1909’da bastırılan 31 Mart Vakası’nın ardından 2. Abdülhamid’in Selanik’e sürgüne gönderilmesi sonrası başına gelenleri anlatır. Albümün en önemli özelliği ise Türkiye’de o güne kadar yayım­lanan ilk Türkçe karikatür albü­mü olmasıdır.

    Edebiyat_Tarihi_7
    Mahmud Şevket Paşa: “Geldim, gördüm, yendim.”

    Cemil Cem, fevkalede lüks ve özenli bir baskıyla, bordo ve yeşil kalın kartonlar üzerine, hari­ci olarak basılan; siyah-beyaz karikatürlerin üst kısmından büyük bir emekle tek tek yapış­tırılarak sınırlı sayıda basılan bu müstesna ilk albüme imza­sını atar. Sayfaları numarasız basılan albümde, karikatürlerin yazıları eski harfli Türkçe ve Fransızcadır.

    31 Mart Vakası’nın ardından tahttan indirilen 2. Abdülhamid, Selanik-Alatini Köşkü’ne sür­güne gönderilmiştir. Albümün ilk karikatürü de bu köşkte 2. Abdülhamid ve yardımcısı arasındaki bir diyalogla başlar: “-Aman efendim Harem’de isyan var. -Sebep? Yine ne var? -Kıyam ettiler, İstanbul’a gidip esvapları­mızı Karlman’dan alacağız diye tutturdular.”

    İkinci karikatürde devrik Sultan, uzun burnu ve elinde “Faruki” yazan bir şişeyle çizil­miştir; altyazı şöyledir: “Yıldız hazinelerini terkederken birlikte getirdiği küçük çantada ne vardı bilir misiniz? Meşhur Ahmet Faruki’nin hayat bahş (hayat veren) kolonya suyu ile müstah­zarat (ilaçları) sairesi.” Bu ikinci karikatürün altında bir de şam­panya reklamı vardır; Cem bu ilk karikatür albümüne reklam da almıştır.

    Edebiyat_Tarihi_8
    Albümün kapağındaki vinyet.

    31 Mart Vakası’nı bastıran ve kahraman olarak anılan Mahmud Şevket Paşa da albüm­de yerini alır. Onun bir eli cebinde bir eli bastonunda tam sayfa çiziminin altında: “Veni, vidi, vici!” (Geldim, gör­düm, yendim!) yazar.

    Albümün kapağın­daki baykuşlu, örümcek ağlı vinyet, iç sayfada tam sayfa bir karikatür olarak yer alır ve ka­paktaki çizimin manası altyazıyla açığa çıkar: “Örümcek, impara­torların saraylarında koruyucu olarak yer alır ve kapının üzerine perde çeker; baykuş­sa, Efrasiyab’ın (Turan kahramanı) ışınlanabi­lir kubbelerini kederli şarkısıyla çınlatıyor.”

    Abdülhamid, albüm­deki diğer bir karika­türde elleri zincirle bağlı uzun burunlu bir kara karga olarak tasvir edilir: “Yıldız civarında Mahmut Şevket Paşa Hazretleri ve rif’atlı muhtremesi tarafından zabdedilerek Selanik’e azam olan arpacık kumrusu… Azmanı!”

    Edebiyat_Tarihi_10
    Albümün son karikatüründe “kelle koltukta” deyimi mizahi şekilde ele alınmış.

    CEM DERGİSİ / 1910-1912

    Sanatçının ismiyle, esprinin gücüyle

    Edebiyat_Tarihi_11
    Cem’in 10 Aralık 1910 tarihli ilk sayısının eski
    harfli Türkçe kapağı.

    Cemil Cem, ataması Roma’ya çıktığında izinli olarak İstanbul’a gelir. 1910’da profesyonel olarak karikatürcülükte karar kılar ve diplomatik görevini bırakarak İstanbul’da kendi ismiyle bir dergi çıkarmak için kolları sıvar. Kalem’de “Kirpi” mahlasıyla ya­zan Refik Halid Karay’ı ve çizer A. Rigopoulos’u yanına alarak Cem dergisini çıkarmaya başlar.

    Edebiyat_Tarihi_12
    Cem’in ilk sayısının Fransızca kapağı.

    Cem’in ilk sayısı 10 Aralık 1910’da yayımlanır. Kalem’deki gibi hem eski harfli Türkçe hem de Fransızca çift kapak vardır. İlk sayıda ‘’Bir iki söz’’ başlıklı yazıda Cem şöyle yazar: “Bugün tarihî hayatımın en güzel bir sayfasını açacağım…. ‘Karika­tür!.. Şümulü (kapsamı) geniş. Büyük bir kelime. Güldürmek için biraz şehla baktıran bir göz, biraz büyütülen bir buruncuk; biraz sırıtan bir ağız, hülasa biraz yanpiri çiziverilen bir çizgi bazen hiddet olur. Güldürecek­ken kızdırır. Melek bir fikri, ifrit (zararlı) bir iradat şekline kor… Benim anlayışım tevkirdir (ağır başlılık), fakat biraz teşrifatsız (geleneğe bağlı olmadan) biraz fazla şatafatla tevkirdir; çünkü eşhasın (sıradan insanın) kari­katürü olmaz; zevatın (tanınmı­şın) karikatürü yapılır. Hayatta vatanın hayat-ı siyasiye ve ilmiyesinde bir mevkii olmayan şahısların karikatürü olamaz… Latif olmayan latife çekilmediği gibi, edebi bir nükteyi, hüneri, bir çizgiyi ihtiva etmeyen karikatür maskaralıktır. Karikatür bazen o kadar mühim, o kadar vakur olur ki tarih sayfalarında vesika yeri­ni tutar. Medeni memleketlerde mizah gazetelerine geçmemiş bir şöhret tasavvur olunamaz.”

    Edebiyat_Tarihi_13
    Mahmut Şevket Paşa Don Kişot, Sadrazam
    Hakkı Paşa da “Şanso Panso”.

    Cemil Cem, bu dergide de tanınmış siyasilerin karikatür­lerini çizer. Bu defa eleştirilerin hedefinde İttihat Terakki kadro­su da vardır. İktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası’yla birlikte muhalif Hürriyet ve İtilaf Fırkası da Cem’in sivri kaleminden payını alır. Refik Cevad Ulunay Cem’in bu tavrı için şöyle yazar: “Öyle ki Cemil Cem, Hareket Ordusu ile İstanbul’a geldikten sonra Harbiye Nezareti’ne geçen Mahmut Şevket Paşa’yı -zayıflı­ğından kinaye olarak- Don Kişot ve Sadrazam Hakkı Paşa’yı da Şanso Panso olarak çizmekten çekinmiyor ve kendisine kimse birşey demiyordu.”

    Cem’in 7. sayısında Menteşe Mebusu Halil Bey ve İttihatçı Cavid Bey at arabasına binmiş, atı da atlar değil halk çekerken hicvedilir. Karikatürün altyazısı tek kelimedir: “Çektiklerimiz”.

    Cem dergisi, 8 Temmuz 1911 tarihli 32. sayısından sonra yak­laşık 1 sene boyunca kendi ifadesi ve kendi isteği ile kapalı kalır. 1912’nin 10 Ağustos gününde 33. sayısıyla tekrar yayın hayatına döner. Cem, Balkan Savaşı’n­dan gelen yenilgi haberlerinin ardından toplumda oluşan moral bozukluğu ile yayınını daha fazla sürdüremez ve 20 Ekim 1912 tarihli 43. sayısıyla kapanır.

    Edebiyat_Tarihi_14
    “Çektiklerimiz” altyazılı karikatür. Çizimin sol tarafında Fransızca “İzmir seyahati hatırası” ve “20. yüzyılda bir zafer tankı” ibareleri var.

    HARB MECMUASI / 1916

    Savaş ve ilk renkli karikatür

    1912’de Cem dergisini kapatarak önce İzmir’e taşınıp, sonra da Avrupa’ya gittiği bilinen Cemil Cem, 1916’da, 1. Dünya Savaşı’nda cephelerimizden haberler veren Harb Mecmuası’nın 14. sayısında ortaya çıkar. Cem’in Harp Mec­muası’na tam sayfa renkli olarak çizdiği bu karikatür sanatçının biyografilerinde de yer almaz.

    Edebiyat_Tarihi_15
    Cem’in Harb Mecmuası’nda Kasım 1916 tarihli tam sayfa renkli ilave karikatürü.

    Kasım 1916 tarihli derginin müstakil ilavesi olarak veri­len “Djem” imzalı tek sayfalık renkli çizimde, eski harfli Türkçe yazıların, afişlerin, dağılmış bir iskambil masasının olduğu odada bir yabancı asker camdan bağırmaktadır: “Ey Ferdinand! Bu kadar çabuk geleceği kimin aklına gelirdi.” Bu karikatür, aynı zamanda Türkiye’de yayımlanan ilk renkli karikatürdür.

    Cemil Cem 6 yıl sonra, 2 Ocak 1922’de, Refik Halid Karay’ın çıkarmaya başladığı Aydede dergisinin ilk sayısının kapak sayfasında “Hayat bir zar oyu­nudur” üstbaşlıklı karikatürüyle görülür. Kurtuluş Savaşı yılla­rında Avrupa’da olduğu bilinen Cem, 1921’in Eylül ayında Maarif Nezareti tarafından Sanayi-i Nefise Mektebi’ne müdür olarak atanmıştır. Mart 1925’te bu göre­vinden istifa edecektir.

    Ahmet Haşim, 20 Eylül 1921 tarihli Dergâh dergisinin 11. Sa­yısındaki “Cem’in Gözü” maka­lesinde “Cem bir dâhidir” diyerek şunları yazar: “Cem’in gözü bizim gözlerimiz gibi yalnız görmez fakat bilhassa tahattur eder (ha­tırlatır)… Cem’in gözü, ruhların dârü’l-azâbıdır (cehennemidir).”

    CUMHURİYET DÖNEMİ / 1927-1929

    Cem’in ikinci baharı da kısa sürecekti

    Edebiyat_Tarihi_16
    Cem’in ikinci dönem 10 Aralık 1927 tarihli ilk sayısının Cem imzalı iç kapağı ve “Bir vergisiz memleket olsa” karikatürü.

    Cemil Cem, 1910’da çıkardığı ve 1912’de sonlandırdığı ilk dönem Cem dergisinin ardından tam 15 yıl sonra 10 Aralık 1927’de Cem’i ikinci defa çıkarmayı dener. Derginin ön kapağı, grafik ustası İhap Hulusi imzalıdır. İç sayfalarda da Cem ile birlikte İhap Hulusi’nin çizimlerine rastlanır. İlk sayı 10 Aralık 1927 tarihlidir. Cem ilk sayının ka­pağında, çevresini sırtlanların ve köpeklerin sardığı bir deri bir kemik kalmış bir vatandaşı “Vergisiz bir memleket olsa” üstyazısı ile tasvir ederek açılışı yapar.

    Edebiyat_Tarihi_17
    Cem’in 49 numaralı, 2 Mayıs 1929 tarihli son sayısından bir karikatür.

    Cem, hem bu karikatürü hem de 15 Mart 1928 tarihli 14. sayı­daki “Dervişin fikri ne ise zikri de odur! Harbe sevkülceyş ve tabiyeye dair!” altyazılı karika­türü nedeni ile yargılanır. Vakit gazetesinin 17 Haziran 1929 tarihli kapağında “Cem’in davası bitti” başlığıyla sanatçının bu iki davadan beraat ettiği haberi vardır: “Evvela müstehcen görülen karikatür ‘Dervişin fikri ne ise zikri de odur!’ serlevhası altında iki zabit arasında mania aşmak ve hücum etmek zemininde bir ko­nuşmayı tespit etmektedir. Bunda askerî bir mevzu mahiyeti değil, bunun zımnında kadına takarrüp (yanaşma) mevzuunu ima mahiyeti görülmüştür. Diğer karikatür de ‘Vergisiz bir memleket olsa’ serlev­hası altındadır. Malul bir adam karşısında vergilerin tesirini temsil etmektedir. Bunlardan ‘aşar’ vergisi de ölmüş bir kurt şeklindedir.”

    Cem dergisi, bu beraat kara­rından 1 ay önceki 49 numaralı son sayısı ile ikinci dönemine de veda edecek, 2 Mayıs 1929’da ka­panacaktır. Cemil Cem bir daha dergi çıkarmaz. 68 yaşında, 9 Nisan 1950’de vefat eder.

  • 1 Nisan: Şaka doluyor insan nükteyle yumuşuyor canlar

    1 Nisan: Şaka doluyor insan nükteyle yumuşuyor canlar

    Her şeyin şaka olma ihtimalinin bulunmadığı, şakanın bir yeri ve zamanı olduğu günleri; latifenin latifini; halka şaka yapılmasını değil de halktan şakalar yapılmasını; ağır geçen bir kıştan sonra baharı neşeyle karşılamayı özledik. Bizi genellikle, rahatlatan şakalar birleştirir. Kimi şakalar da “aramıza hoşgeldin” demenin hınzırca bir yoludur.

    Son zamanların usandı­ran “şaka mı?” sorusunu, sosyal medya jargonunun yeni kalıplarından biri hâline gelmesiyle daha fazla duymaya başladık: “Bu yazıyı yazmam şaka mı?” gibi… Her şeyin şaka olma ihtimalinin bulunmadığı, şa­kanın bir yeri ve zamanı olduğu günleri; latifenin latifini; halka şaka yapılmasını değil de halktan şakalar yapılmasını; sadece hava durumu bakımından değil, bir­çok yönden ağır geçen bir kıştan sonra bahar mevsimini neşeyle karşılamayı özledik belki.

    1 Nisan gayriresmî biçimde Dünya Şaka Günü olarak kutla­nıyor; dünyanın dörtbir yanında yürekler bir anlığına ağızlara geliyor; sonra şakaların ilanı yüreklere su serpiyor. Yeni bağlar kuruluyor veya bağlar güçleni­yor; şakadan hazzetmeyenler uğradıkları alay karşısında faille­re içten içe bela okuyor. Farkında olmasak da büründüğümüz bu yeni neşeli hâlimizle atalarımızın her Hıdrellez’de yaptıkları gibi türlü oyunlarla baharın gelişini kutluyoruz aslında.

    Laklakiyat_1
    Tarihe yolculuk eden sosyal medya kullanıcısı:
    “Tum orduya su tasiyan adam saka mi?”

    Dünya Şaka Günü’nün köke­nini saptamak, insanlığın şaka yapmayı neden sevdiğini tespit etmek kadar zor. Bir görüşe göre 16. asır Fransasında yılbaşının Nisan’dan Ocak’a taşınma­sı sonrası, 1 Nisan’da yeni yılı kutlamaya devam edenlerle alay etmek için “Dünya Aptallar Günü” olarak kutlanmış ilkin. Mizah araştırmalarında şaka ve gülmeyi neden sevdiğimizle ilgili ise birkaç teori var: “Üstün­lük teorisi”, şaka mağdurlarına karşı akılca “üstünlüğümüzü” görüp neşelendiğimizi söylerken; “uyumsuzluk teorisi”, umduğu­muzla bulduğumuz arasındaki ilişki yoksunluğunu gülmenin sebebi olarak öne çıkarıyor; “rahatlama teorisi” ise bastırıl­mış enerjinin ortaya çıkmasına dikkati çekiyor. Bizi genellikle, rahatlatan şakalar birleştiriyor: Düğünde damadın, kışladaki ilk gününde askerin, meslekteki ilk iş gününde davul tozu minare gölgesi aramaya yollanan çırağın uğradığı şakalar böyle şakalardır; edilen oyun “aramıza hoşgeldin” demenin hınzırca bir yoludur.

    Bizde şakanın takvimlerle bir ilgisi yoksa da geçiş dönemleriyle ilgisi olduğu belli. Yeni başlan­gıçlar şakayla selamlanır. Şakaya -eğer eşek şakası değilse- alın­mak olmaz. Ayette (Târık: 13-14) Kitab’ın hakikatini vurgulamak için “şaka olmadığı” söyleniyor. Öyleyse, şaka olan da tümden ha­kikatdışı oluyor. Heysemî’nin (öl. 1405) aktardığına göre Peygam­ber de şakayı severmiş; öyle ki ihtiyar bir kadına “Yaşlı kadınlar cennete giremeyecek” dedik­ten sonra oraya genç hâlleriyle gireceklerini söyleyip yüreğine su serpmiş. Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İslâm kültüründeki şaka türlerinin ayrımını veriyor: “Tehekküm, ciddiyet görünü­münde alay; hezl, mizah ve alay görünümünde ciddiyettir. Latife ve nükte ise kimseyi incitmeme, zarafeti ön planda tutma açı­sından hezlden ayrılır.” 1 Nisan şakaları da latife-nükte sınıfına yakın görünüyor. Osmanlılar için aşağıdan ge­len şaka biraz netameli bir şeydi. Öyle ki şakacılık Orhan Camii’nin işçileri Hacivat’la Karagöz’ün başına mâlolmuş olabilir. Şeyh Lâmiî Çelebi (öl. 1532) Letâifnâme (Şakalar Kitabı) adlı eserinin giri­şinde, böyle bir kitap yazdığı için neredeyse iki büklüm olmuş ve yazdıklarının “ders verme” niteli­ğinden ötürü yararlı olabileceğini açıklamak durumunda kalmış.

    Laklakiyat_2
    — Ateşin var, virüs kapmışsın.
    — Hocam o pandemi tedbirleriniz falan, şaka didilerdi.
    — Tedbirler tarihsel olarak şaka olabilir, tıbbî olarak hâlâ geçerli.

    Kimi zaman ise siyasi bir görünüm arz etmiş şakalar. Hoca Sadeddin’in aktardığı­na göre, Anadolu Kazaskeri Kemalpaşazâde (öl. 1534) Sultan Selim’e Mısır’daki askerlerin Anadolu’ya dönmek istediğini anlatmak için bir türkü yaktık­larını uydurmuş: “Nemiz kaldı bizim mülk-i Arab’da / Nice­dir dururuz Şam u Haleb’de / Cihan halkı kamu ayş u tarabda / Gel âhî gidelim Rûm illerine”. Sultan bunun şaka olduğunu anlayıp, Kemalpaşazâde’ye şakalarının gerçek sanılması sebebiyle katledilen hocası Molla Lutfi’yi hatırlatmış. Eh, şaka, daima bir üst makamdan aşağı doğru gelir; gelmiyorsa da tersine döndürülür. Birine oyun edilen şakalar, “aşağı yönlü”yse Osmanlılar tarafından sevilmiş gibi duruyor.

    1720’de 3. Ahmed’in oğulları için düzenlenen şenlikte, afyon tiryakilerine bahşiş verilir gibi yapılıp sepetlerden yılanları ve zincirlerinden ayıları salıver­mişler. Şenlik düzeni, gündelik hayatta yapılamayacak şeylerin yapılmasına olanak tanımış: İçi su dolu kırbalarla dolaşan tulum­cular geleni geçeni ıslatıyormuş, ürkütücü otomat heykeller bir anda bağırıp seyircilerin ödünü patlatıyormuş.

    Laklakiyat_3
    — Zavallı tiryakiler, ikram var sandılar, şaka-yı hümayuna
    uğradılar.
    — Asıl şaka ikram deyü yere atulan çürük akçadur, fırına var
    bakalum anunla, etmekçi nasıl güler ol şakaya!

    Bahaî Veled Çelebi’nin 19. yüzyıl sonlarında derlediği bir Nasreddin Hoca fıkrasında ise bu defa toplum, fert karşısında üst konumdadır. Hoca eşeğine bin­miş yola çıkacakken ahali tara­fından bir “eşek şakası” yapılmış: “Hocam sen öldün, seni yıkayıp kefenlememiz gerek” deyip ho­cayı zorla indirip kefenlemişler. Oradan geçen bir başka adamı da cenazeye çağırmak istemişler; adam “acelem var” demiş. Hoca adama teneşir üstünden “Nafile çabalama, benim işim seninkin­den aceleydi ama ne çare ki ecel gelmiş” demiş.

    Şaka yollu ölen Hoca gibi, va­kanüvis ve tabip Şanizade Meh­med Efendi de 1826’da gerçekten şaka sebebiyle ölmüş: Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra Bektaşî olduğu öne sürülen Şanizade, Tire’ye sürülmüştü. 2 ay sonra bu duruma üzülen 2. Mahmud, âlimin affını ilan etmek için bir kavas göndermiş. Adam acı bir şaka yapmak için olacak, “Şanizade’nin ıtlâkına (salıverilmesine) ferman getir­dim” yerine “itlâfına (katline) ferman getirdim” deyince bunu pencereden işiten Şanizade kalp sektesinden gitmiş.

    Şaka bir yana…

    [1] Bir saka (Osmanlı su taşıyıcısı) sırtında bir su kabı ile. Fransız diplomat Pierre de Girardin tarafından İstanbul çarşı ressamlarına sipariş edilmiş 1720 tarihli albüm. Fransa Ulusal Ktp., N.Od.6, s. 46. [2] Tedavi esnasında hekim. Sabuncuoğlu Şerafeddin, Cerrâhiyye-i Hâniyye, 1466. Fransa Ulusal Ktp., Supplément turc 693, s. 176b. [3] 3. Ahmed’in oğullarının sünnet şenliğinde sadrazamın emriyle şakaya uğratılan tiryakiler. Vehbî, Surnâme, res. Levnî. Topkapı Sarayı M. Ktp. Ahmed, 3593, s. 67a.