Etiket: sayı:112

  • Millet adına yaptıkları katliamlarla krallara, padişahlara rahmet okuttular ‘Halkın Siyasetçileri’

    Millet adına yaptıkları katliamlarla krallara, padişahlara rahmet okuttular ‘Halkın Siyasetçileri’

    Fransız Devrimi’nden bu yana, son 235 yılda öne çıkan siyasetçilerin önemli bir özelliği; “Tanrı adına” yöneten hükümdar için değil, “halk adına” çalıştıkları iddiasını taşımalarıydı. Ancak bu kişiler, çok daha büyük ve kanlı katliamlardan sorumlu olacaklardı.

    Yakın tarih, siyasetin yapılış tarzıyla birlikte, siyasetçilerin profilin­de de büyük değişimlere yol açtı. Siyaset her zaman bir güç oyunuydu ve gelecekte de öyle kalacak; ama oynanış biçimi değişirken, katılanların tabanı da hızlı bir genişleme gösterdi. Eski rejimlerde siyaset, esas olarak hükümdarın çevresinde yer alabilen veya yerel güç sa­hibi olan azınlıkların tekelinde iken, bugün her kesimden insa­nın yer alabildiği bir faaliyet.

    Elbette herşey bir anda Fran­sız İhtilali ile ortaya çıkmadı. Örneğin Cromwell’in (1599-1658) İngiltere’sinde de kralın otoritesi bitmiş, “kellesi uçmuş”; zenginlerin ve orta sınıfla­rın temsilcilerinden oluşan parlamento bir süre varlığını sürdürdükten sonra feshedilip diktatörlük kurulmuş; akabin­de monarşi ve parlamento geri gelmişti. Amerikan İhtilali’nde de (1765-1783) kralın otoritesi reddedilmiş ve genel oya da­yanan bir temsilî rejim oluştu­rulmuştu. Ancak esas değişim Fransız İhtilali ile ortaya çıktı. Bu ülkede aristokrasi ve üst sınıftan ruhbanın yerini tüc­carlar, avukatlar ve genel olarak “orta sınıf” adı verilen kesim alacak; ihtilalin millî meclisi, iktidarını yitirdiği birçok döne­mi atlattıktan uzunca bir süre sonra tekrar gerçek güç sahibi olacaktı.

    Fransız Devrimi savaşları ve Napoléon dönemi, bütün dün­yada günümüz siyasetinin ana biçimlerini tayin eden bir etki meydana getirdi. Bunların ba­şında uluslaşma hareketlerinin büyük hız kazanması, moder­nizasyon ve reform girişimleri, hukuk önünde eşitlik ilkesi, daha iyi bir vergi sistemi gelir. Elbette eğitimi de içeren çok geniş programlar, uluslaşmay­la birlikte her ülkede çok hızlı değişimleri getirdi. Batılılar bunlara “burjuva demokratik devrimleri” adını vermiştir.

    Kapak_Dosyasi_11
    1792’de “Eylül Katliamları” olarak anılan olaylarda, Paris’teki La Salpêtrière isimli kadın hapisanesinde fuhuşla suçlanan 40 kadın katledilmişti.

    Biz de, tüm diğer ülkeler gibi, kendi farklı ve özel biçim­lerimizle benzer süreçlerden geçtik. İktidarı padişah ve ulema ile her dönemde farklı oranlarda paylaşan sivil ve as­ker bürokrasi, modernleşmenin ana itici gücü oldu. Devlet (ve daha eskiden ruhban) kademe­lerinde yükselmek suretiyle po­litikada etkin konuma gelmek her ülkede geçerli olan bir yoldu ama, iktidarın paylaşılması mülk sahiplerinin yapısına göre farklılaşıyordu.

    Son 235 yılda öne çıkan si­yasetçilerin önemli bir özelliği, “Tanrı adına” yöneten hüküm­dar için değil, “halk adına” hareket ettikleri iddiasını taşı­malarıydı; kitlelerin gözündeki meşruiyet için bu gerekliydi. Ne var ki “halk adına” yürütülen siyaset, son derece aşırı uygula­maların hayata geçirilmesine de meşruiyet kazandırıyordu; örneğin belli bir kategorideki “halk düşmanları”nın imha­sı Fransız Devrimi terörüyle başladı. İhtilalin terör dönemi, aristokratları giyotine gön­derirken; 20. yüzyılda Naziler Yahudiler’i, komünistleri, Ro­manlar’ı ve bedensel engellileri toplu olarak katletmeye başla­yacaktı. Bolşevikler ve sonra da Çin’deki yönetim, rejim düş­manı addettikleri milyonlarca kişiyi, zengin köylüyü imha etti.

    “Halk adına terör” mirası kalıcı olacaktı. Jacobenler’den Naziler’e ve Bolşevikler’e kadar her katliamcı grup, bunu çeşitli komplo ve yalan-dolanla ger­çekleştirdi. Bu durum, ilkesiz küçük hesapçıların, ihtiras sa­hibi demagog ve kariyeristlerin öne çıkmasını kolaylaştırdı.

    Kapak_Dosyasi_12
    20 yüzyılda Hitler’in önderliğinde Naziler Yahudiler’i, komünistleri, Romanlar’ı ve bedensel engellileri toplu olarak katletti. Stalin SSCB’de, Mao ise Çin’de milyonlarca kişinin ölümünden sorumluydu

    Ancak şüphesiz madalyonun diğer yüzüne bakmak gerekir. Çok sayıda iyi insan, yeni re­jimler sayesinde politik hayatta yerini aldı. Monarşilerin barışçı olan veya olmayan yollarla tasfiyesi, insanlık tarihinde son derece kısa bir sürede ger­çekleşti. Elbette “halk adına” yapılan işler her zaman terör seviyesine çıkmadı; ama bu kabul edilemez uygulamalar, daha sonra gelen tüm siyaset­çiler için bir meşruiyet gerek­çesi oldu; yerel yöneticilerden diktatörlere, meclis üyelerin­den ihtilalcilere, iktidar veya muhalefetteki her tür politikacı tarafından kullanıldı ve kulla­nılmaya devam ediyor. Keza, halkların savaşları da kralların savaşlarından çok daha kanlı oldu.

    “Halk adına siyaset” pren­sibi, her ne kadar her türden demagog ve fırsatçıya iktidar yolunu açmış olsa da; gerek 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi gerekse aynı aydın­lanma etkilerini taşıyan 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildir­gesi, modern demokrasilerin kurulmasında referans teşkil etti. Uygulamadan bağımsız olarak, hukuk önünde eşitlik ilkesi genel kabul gördü. Yine bu metinlerde yer alan “meşruiye­tini yitirmiş yönetimlere karşı direnme hakkı” da her türden ihtilalci ve darbeci için haklı veya haksız şekilde meşruiyet vasıtası sayıldı. 4 Atlantik cum­huriyetinden başlayarak kısa sürede dünyanın her yerinde, yönetimin yegane meşru temeli sayılan ve giderek çoğalan millî ve yerel meclisler, her türden iyi ve kötü politikacılarla doldu. Politikacılar, yeni mülkiyet hi­yerarşisine paralel mali bağlar geliştirdiler. Bunlara yargı ve yönetimden, basın mensupları ve akademisyenlere kadar her alanda faaliyet gösterenler de eklenecekti.

  • Genç Osmanlı diplomasisi Talleyrand’ın kurbanı oldu

    Genç Osmanlı diplomasisi Talleyrand’ın kurbanı oldu

    18. yüzyılda bilhassa Rusya ve Avusturya’dan yediği darbelerle büyük hasar alan Osmanlı Devleti; kurtlar sofrasında ayakta kalabilmek, dış politikada oyunu kurallarına göre oynayabilmek için Avrupa’da daimi elçilikler açmaya karar verdi. Paris’e gönderilen ilk Osmanlı büyükelçisi Seyyid Ali Efendi, kurt politikacı Talleyrand’ın oyununa gelecekti.

    Devletler arasında dost­luk-düşmanlık ilişkisini belirleyen en önemli husus çıkar birliğidir. Karşılıklı çıkarları sürerken dost olan ülkeler, bunlar zedelendiğinde birbirlerine düşman saflarda yer almakta gecikmez.

    Osmanlı Devleti klasik dö­nemde gücünün üstünlüğüyle dünya politikasında edindiği yeri ve çıkarlarını korumak adı­na, uluslararası antlaşmalara sadık kalmaya özen göstermiş­tir; ancak her anlaşmaya da uymuş değildir. Klasik dönem­deki rahatlığının aksine, güçten düşmeye başladığı 18. yüzyılda akdettiği anlaşmalara sadece uyulmasını beklemiş; nakz-ı ahd anlamına gelecek hareket ve eylemlerden kaçınmıştır (Kemal Beydilli “Dış Politika ve Siyasi Ahlak” adlı makalesinde bu konuyu zengin örneklerle ele alır). 18. yüzyılda dış politika­da “dostluk ve mertlik” rolleri değişmiş -Kemal Beydilli’nin deyimiyle- Osmanlılar “zaru­reti meziyet haline getirerek” kendilerinin sözlerine sadık, Avrupalılar’ın ise “yalancı ve sahtekar” olduğunu vurgula­maya başlamışlardır. Türkler, içinde bulundukları bu durumu diplomasilerine de uyarlayarak, birey ahlakı ile devlet ahlakını birbirine karıştırmışlardır.

    Kapak_Dosyasi_8
    Joseph Boze’un Es-Seyyid Ali Muhasebe-i Evvel el-Memur be-Sefa[r] et-i Franca başlıklı 1799 tarihli eserinde Louis- Jacques Cathelin’in çizdiği Seyyid Ali Efendi gravürü.

    18. yüzyılda bilhassa Rusya ve Avusturya’dan yediği darbe­lerle büyük hasar alan Osmanlı Devleti; kurtlar sofrasında ayakta kalabilmek, dış politi­kada oyunu kurallarına göre oynayabilmek adına, Avru­pa’da daimi elçilikler açmaya karar verdi. O zamana kadar yurtdışına gönderilen elçiler, ya bir anlaşma metnini ortaya koyabilmek için seçilen mu­rahhaslardan yahut Osmanlı hanedanıyla ilgili cülus, doğum, ölüm, evlilik gibi vukuatları haber vermek için gönderilen ve işleri bitince ülkeye dönen kişilerden ibaretti. İlk defa 3. Selim devrinde (1789-1807), Av­rupa’nın önde gelen ülkelerinin Berlin, Viyana, Londra ve Paris gibi başkentlerinde ikamet elçilikleri açıldı. Avrupalı­lar’ın onca zamandır diplomat yetiştirmek, Türkçe, Arapça ve Farsça öğretmek için açtıkları şarkiyat okulla­rına karşın, Türkler’in Avrupa dillerine aşina­lıkları ve bu yönde bir eğitim politikaları yoktu. Tercümanlık görevlerini Ef­lak-Boğdan voyvoda aileleri olan Fenerli Beyler’e havale et­mişler, hatta ecnebi lisanlarını öğrenmeyi küçüklük ve onur kırıcı bir davranış olarak belle­mişlerdi.

    Böyle bir ortamda Avru­pa’ya ilk yıllarda gönderilen mukim elçilerimiz dil bilmez, politika hilelerinden anlamaz­lardı; ancak o dönem diplomat­lıkta hiç de aranmayan mert, asil, sözünün eri ve samimi adamlardı. Bu vasıflarıyla elbette iyi insanlardı; ancak iyi diplomat değillerdi. Görevle­rinde istenilen başarıyı gös­teremediler, sürekli aldatılıp kandırıldılar.

    Osmanlılar’da genel durum böyleyken, 1789’da zuhur eden Fransız Devrimi sonrası Avrupa’nın dengeleri altüst olmuş ve yeni bir düzen kurulmaya başlamıştı. Fransız Devrimi’yle ortaya çıkan yeni yönetim ve devlet adamları gözlerini bir yandan Osmanlı topraklarına dikmişler; öte yandan Avru­pa’da düşman bildikleri ülke­lerle Osmanlılar’ın bir ittifaka dahil olmamaları için ellerin­den geleni yapmaya çalışmış­lardır. Fransa’nın en büyük şansı, kadroları içinde dünya diplomasi tarihinin gördüğü en aktif, “iş bitirici” ve entrikacı politikacı Charles-Maurice de Talleyrand’ı barındırmasıydı.

    Kapak_Dosyasi_9
    Breguet saat firmasının Seyyid Ali Efendi için özel tasarladığı mineli saat, firmanın Paris’teki müzesinde sergileniyor

    Bu asalet bağı güçlü kişi­lik 1754’te Paris doğumluydu. Kökleri 10. yüzyıla kadar inen Perigord’lu asil bir ailenin men­subu olarak, o devirde soylulara münhasır askerlik mesleğine girmek istediyse de ayağında­ki fiziksel arızadan dolayı bu gerçekleşmeyince, din adamı olmak için kiliseye bağlan­dı. Krallara hizmet ederken, Fransız Devrimi’nin en güçlü kişiliklerinden biri oldu. 84 yıllık ömrü, Avrupa diplomasi­sinin en muhteşem kariyerle­rinden birini sergiler. Gelgitli bir ruhî durumun etkisindeki Napoléon’un en büyük destek­çisi olarak bilindiği zamanlarda bile, ondan daima bir adım önde hareket edebilmiştir. Avrupa devletlerinin, krallıklarının, oligarşilerinin tarihte ilk defa yeni bir kimliğe büründüğü 1815 Viyana Kongresi’nin mi­marı, arkasındaki büyük orga­nizatör de kendisidir. Böylesine parlak bir kariyerin kuşattığı kişinin Fransa Dışişleri Bakanı olduğu ilk andan itibaren kar­şılaştığı Osmanlı büyükelçile­riyle uğraşması; onları istediği yönde harekete zorlaması; geleceğin usta ve kurt diploma­tının alıştırma hamleleriydi. Bu hamlelerin Osmanlı dünya­sındaki etkisi sarsıcı ve yıkıcı olmuştur.

    Paris’te ilk mukim Osmanlı büyükelçisi Seyyid Ali Efen­di’dir. 1796’da 3 yıllığına tayin edilip 1797 Temmuz’unda başladığı görevini sürdürür­ken Fransızların Mısır’ı işgali gerçekleşmişti. İki ülkenin savaş halinde bulunmasından dolayı İstanbul’daki Fransız büyükelçisi Ruffin önce elçilik konutunda, sonrasında Yedi­kule zindanında hapsedilmiş; mukabele-i bi’l-misl gereği Ali Efendi’nin de hapsedileceği beklentisi gerçekleşmemiş; an­cak Paris’te elçilik konutundan dışarı çıkması engellenmişti. Bu nedenle Seyyid Ali Efen­di, 4 Haziran 1802 tarihinde Napoléon’a güven mektubunu sunmasına kadar fazladan 2 yıl boyunca Paris’te kalmıştır. İstanbul’dan yanına tercüman olarak tayin edilen Rum asıllı Codrika, daha ilk anda Talley­rand tarafından devşirilmiş ve Ali Efendi’nin İstanbul ile yaptı­ğı tüm yazışmalar İstanbul’dan önce Talleyrand’ın malumu olmuştur! Codrika daha sonra İstanbul’a dönmemiş ve Fran­sa’nın hizmetine girmiştir.

    Kapak_Dosyasi_10
    Paris Büyükelçisi Seyyid Ali Efendi’nin İstanbul’la yaptığı tüm yazışmalar, önce kurt siyasetçi ve diplomat Talleyrand’ın önüne geldi. Talleyrand’ın hamleleri Osmanlı dünyasında sarsıcı ve yıkıcı etkiler oluşturdu.

    Elçilikte bulunduğu sürede Ali Efendi’nin başına gelen­ler; Fransa Devleti ve Dışişleri Bakanı Talleyrand tarafından aldatılma serüveni; Maurice Herbette’in Ali Efendi monogra­fisinden, Seyyid Ali Efendi’nin Sefaretname’sinden, ayrıca çok zengin bir malzeme olarak Osmanlı Arşivi Hatt-ı Hüma­yun Koleksiyonu’ndaki belge­lerden izlenebilir. Seyyid Ali Efendi’nin Fransızlar’ın Mısır’a asker çıkarması ihtimalinden bahsettiği ve İskenderiye’de Memluk beylerini ürkütmeden çıkarmayı engellemek için tedbirler alınmasını önerdiği belge de bu koleksiyondadır. Bu uyarısı dikkate alınmamış ve iş işten geçtikten, Fransızlar Mısır’ı işgal ettikten sonra hâlâ durumdan habersiz olduğu­nu gösteren bir tahriratının üzerine gayet haksız bir şekilde 3. Selim tarafından “ne eşek herifmiş” yazılmıştır (#tarih, Eylül 2017, sayı: 40).

    Seyyid Ali Efendi’den sonra 1803-1806 arasında Paris Büyükelçiliği’ne getirilen Hâlet Efendi de Talleyrand’ın entri­kalarından nasibini almıştır. 2. Mahmud devrinde “Devlet Kah­yası” unvanıyla ve ince siyase­tiyle padişahtan sonra devletin en kudretli kişisi olacak olan Hâlet Efendi için Paris elçiliği “staj dönemi” olmuştur. Mek­tuplarıyla, takrirleriyle Hâlet Efendi’nin sefaret dönemine dair oldukça zengin bir malze­meye sahibiz. Süheyla Yenidün­ya tarafından değerlendirilen bu malzeme Devletin Kahyası, Sultanın Efendisi Mehmed Said Hâlet Efendi adıyla kitaplaştırıl­mıştır.

    Napoléon döneminde Paris Büyükelçiliği’ne atanan üçüncü isim Seyyid Abdürrahim Muhib Efendi’dir. Görev süresi olan 1806-1811 arasında Osmanlı Devleti’nin en büyük krizleri yaşanmıştır: İngiliz Donanma­sı’nın İstanbul önlerine gelmesi, Kabakçı İsyanı, 3. Selim’in taht­tan indirilip 1 yıl sonra öldürül­mesi, Nizam-ı Cedid düzeninin sonu… İki ayrı sefaretnamesi vardır. Napoléon-Talleyrand birlikteliğinin ve zıtlaşmaları­nın zirve yaptığı bu zaman dili­minde de, Osmanlı Devleti’nin Fransız diplomatları tarafından aldatılmaları devam etmiş­tir. Osmanlı Devleti, “denize düşen yılana sarılır” sözünü doğrularcasına kurduğu geçici ittifaklarla; Düvel-i Muazzama tarafından dayatılan ıslahat hamleleriyle; kimi zaman açık, kimi zaman gizli himayelerle, sonuna geldiği ömrünü uzat­maya çalışacaktır.

  • Kötünün emrinde iki adam: Hain, paragöz ve güce tapan Fouche ve Talleyrand

    Kötünün emrinde iki adam: Hain, paragöz ve güce tapan Fouche ve Talleyrand

    Güç ve para dışında hiçbir değerleri, inançları ve tabii ahlakları yoktu. Ancak yüksek zekaya sahiptiler. Her dönemde, gözden düşmesi kaçınılmaz hâle gelecek kişileri önceden sezdiler ve buna göre pozisyon aldılar. Katliamlara, idamlara imza attılar; hatta düşmanla işbirliği yaptılar. Buna rağmen Fransız Devrimi ve sonrasında refah içinde yaşadılar.

    Her ihtilal önce kendi evlatlarını yer. Kar­şıtlar bir yana, ihtilal yanlıları arasında da çok farklı beklenti sahipleri vardır. Her ihtilalin geçtiği yollar, aşama­ları ve bunların süreleri değişik olmakla birlikte; genellikle önce en radikaller ılımlıları, sonra ılımlılar radikalleri ve nihayet şiddetten bıkan in­sanlar ihtilalcileri ve ihtilalleri tasfiye eder; başta ilan edilen amaçlara kısmen veya büyük ölçüde ters düşen yeni bir rejim kurulur. Bu kimi zaman eski rejimin restorasyonu olsa da, asla eskisinin aynısı olmaz; ihtilallerin getirdikleri tam olarak silinemez. İhtilallerin fırtınaları arasından sağ çıkan bireyler her zaman olur; ama tüm fırtınaları atlatan, defalar­ca ölümden dönen çok azdır.

    1789 Fransız İhtilali’ne ka­derci bir açıdan bakan, “acaba tüm bu hadiseler Napoléon adındaki fakir bir topçu suba­yının imparator olması için mi meydana geldi?” diye sormadan edemez. Napoléon Bonaparte, tüm bu dönem boyunca kendi­sine ihanet ettiklerini bildiği halde Joseph Fouché (1759-1820) ve Charles Maurice de Talley­rand’ı (1754-1838) yanından ayırmamıştır.

    Kapak_Dosyasi_1
    Napoléon Bonaparte, kendisine ihanet ettiklerini bildiği halde Fouché ve Talleyrand’ı hep yanında tuttu.

    Bunlardan Fouché’yi, İh­tilal’in ilk günlerinden Na­poléon’un yıkılışından sonraki restorasyon dönemine kadar birçok rolde görürüz: Defalarca ölüme çalım atan bir devrim­ci, meclis üyesi, katliamcı, Polis Bakanı… Fouché sırasıy­la Direktuvar’a, konsüllüğe, imparatorluğa, 18. Louis’ye ve tekrar imparatorluğa ihanet etti. 16. Louis’nin idamı için oy verdiği hâlde restorasyon döneminde hayatta kaldı. Keza, birçok defa kaderlerinin kesiştiği Talleyrand da aynı fırtınaları atlattı. Sonunda bu iki adam, vaktiyle Napoléon’u iktidara getirirken yaptıkları gibi, onun vaktinin dolduğunu görünce iktidarı bırakıp gitmesi için perde arkasından işbirliği yaptılar. Bu ikili her dönemde, gözden düşmesi kaçınılmaz hâle gelecek kişileri önceden seziyor ve buna göre hazırlık yapabiliyordu. Napoléon’un yükselişini gördükleri günlerde de onun iktidarı için çalışmış­lardı: Önce Paul Barras’ın, sonra direktuvarın diğer üyelerinin istifasını sağlamışlar ve böylece Napoléon’un Meclis’i dağıttığı 18 Brumaire darbesinin başarılı olmasının koşullarını hazırla­mışlardı.

    Autun Piskoposu Talleyrand, ilk meclisteki (Millî Konvan­siyon) 749 temsilci (koloni­lerden seçilen 33 kişi daha vardı) arasında yer alan 291 din adamından biriydi. Hafif bir topallaması olduğu için, babası gibi askerlik mesleğinde ilerleyememişti (Bu engeli ne­denliyle onu “Topal Şeytan” diye ananlar olmuştur). Siyasete atılan diğer yüksek rütbeli din adamları gibi, reformları sınırlı tutmak istediğine inanılıyordu. Ne var ki Talleyrand, 17 Aralık 1789 tarihindeki oturumda tüm kilise mallarına millet adına el konulması yönünde oy kullandı! Genel eğilime uymak inançlarının önüne geçiyordu ve hep öyle olacaktı. Ertesi yıl, Bastille’in yıkılışının birinci yıldönümündeki bayram töre­ninde ahaliyi takdis ederken, Marquis de La Fayette’e ihtilale bağlılık andını söyleten kişiydi. Talleyrand, yollarının sayısız defa kesişeceği Fouché gibi eski rejime, ihtilale, Napoléon’a ve Restorasyon’a hizmet etti.

    Napoléon hiç kuşkusuz bu iki adamdan daha az zeki değildi ama, onlardan farkı güç sarhoşluğuna kapılmasıydı. Diğer ikisi gibi serinkanlılıkla, duygularına kapılmadan karar veremediği çok durum vardır ve bunlar onun mahvına yol aç­mıştır. Belki biraz da bu nedenle kendi arkasından iş çevirdiğini, düşmanlarına bilgi aktardığını çok iyi bildiği halde Talleyrand’ı Dışişleri Bakanı, Fouché’yi de Polis Bakanı olarak uzun süre görevde tuttu.

    Kapak_Dosyasi_2
    Charles Maurice de Talleyrand (üstte) ve Joseph Fouché, her türlü sadakatten ve değerden yoksun ama ileri görüşlü ve yüksek zeka sahibi politikacılardı.
    Kapak_Dosyasi_3

    Talleyrand ile iyi anlaşma­sının nedeni onun her türlü bağlılıktan ve değerden yoksun, paragöz bir fırsatçı olmasıydı. Onu daima yanında bulundur­du, çünkü istediğini rahatça yaptırabiliyordu. Talleyrand ise onun düşeceğini çok net şekilde gördüğü için, Napoléon’a karşı Fransa’nın düşmanlarıyla iş­birliği yapmaktan kaçınmadı. Fouché’ye gelince… O kadar bü­yük bir istihbarat ağına sahipti ki, ondan asla vazgeçilemezdi. Fouché’yi daha iyi tanımak için ihtilalin ilk günlerinde neler yaptığına ve her gün onlarca masum insanı giyotine gön­deren Robespierre’in hakkın­dan nasıl geldiğine değinmek gerekir.

    Honoré de Balzac (1799- 1850), Fouché için “kasvetli, derin düşünen, olağandışı bir adam” tanımlamasını yapmıştı. O kadar çok yönlü düşünüyor­du ve siyasi hesaplarının her katmanının altında o kadar derinlik vardı ki, yaptıklarının çoğu eylem anında anlaşılamaz ve ancak o hadiseden çok sonra kavranabilirdi. Karanlıkta çalışır, avının haberi olmadan ağını örerdi. Stefan Zweig (1881- 1942) onun ihanet sanatını deha seviyesine çıkardığını yazmıştır. İhtilalden önce rahip okulundan yetişmiş başarılı bir öğretmendi. Robespierre ile ihtilalden önce tanışmış, daha sonra Jacobin kulubüne girmişti. 1789 İhtilali’ne karşı ayaklanmaların bastırılmasın­da, acımasız tutumuyla sivrildi. Daha sonra Meclis tarafından Lyon’da federatif taleplerle isyan edenlerin şiddetle bastırılması­na nezaret etmek üzere görev­lendirildi. Bu hadiselerin cereyan ettiği 1793 sonlarında, Paris’te ihtilalcilerin en radikal ve acı­masız kanadı olan Hebertistler ön plana geçmişti; ancak Paris’te onlarla birlikte iktidarı paylaşan Jacobinler, merkezin yetkilerin­den hiçbir tavize razı değildi.

    Fouché, Aralık ayında Paris’e gönderdiği raporlarda, “düş­manların” acımasızca ezildiğini bildiriliyordu; gerçekten de bu günlerde Lyon’da katliamlar birbirini izledi. Fouché 1794 başından itibaren Hebertist­ler’in itibar kaybettiğini sezince hemen idamları azalttı; Şubat başında idam mangalarını lağvetti. Bu sırada Robespierre, Paris’te giyotini ara vermeden çalıştırıyordu. Önce Girondin­ler’i, arkasından Hebertistler’i ve nihayet Danton’u (1759-1794) öldürtmüştü. Fouché sıranın kendisine ve Lyon’da birlikte çalıştıkları Collot d’Herbois’ya geldiğini kesin olarak anlamış­tı. Zaten Danton’un tutuklan­masından 36 saat sonra, tüm yetkileri yerel Jacobin kulübüne bırakıp derhal Paris’e dönme­si için talimat gelince durum açıkça belli oldu. Ya Robespier­re’in ya da onun kellesi sepete yuvarlanacaktı.

    Fouché ilk aşamada geri çekilerek, öldürücü darbesini arka planda hazırlamaya baş­ladı. 6 Mayıs 1794’te dönemin ihtilalci partisi olan Jacobin Kulübü’nün başkanlığına seçil­mesi, bu siyasetin doğal lideri olan hasmını yıldırım çarpmışa çevirdi. Robespierre ona ihtilal takvimine atfen 22 Preirial (10 Haziran 1794) Kanunu olarak anılan girişimle karşılık verdi; buna göre komplocular artık mahkemelerde hiçbir şekil­de savunma yapamayacak, şahitleri ve avukatları olmaya­caktı. Ayrıca Fouché’yi Jacobin Kulübü’nden de attırdı. Giyotin adım adım yaklaşırken Fouché gündüzleri saklanıyor, her gece yer değiştirirken Meclis üyele­rini sırayla ziyaret ederek ağını örüyordu; bu konuda güçlü bir kozu vardı, çünkü Robespierre ve Louis de St. Just her kesim­den insanı uyduruk mahkeme kararlarıyla öldürterek dehşet içerisinde bırakmıştı. Konvan­siyon üyeleri Fouché’den sonra sıranın kendilerine geleceğini düşündükçe kıvranıyorlardı ve o da faaliyetlerini bu hassas noktanın üzerine kurmuştu.

    Nihayet hesaplaşma günü geldi. Robespierre onları Lyon’da giyotin kullanmadan katliam yapmakla suçlayınca d’Herbois şöyle cevap verdi: “Tam tersine, giyotin esas işkencedir. 20 kişinin kafası kesilirken sonuncu kişi 20 kere ölür. Halbuki biz o gün 200 kişiyi bağlayıp top ateşiyle kısa sürede öldürdük!” (Aslında o günün kurbanları 209 kişiydi ve Lyon’da öldürdüklerinin sadece 8’de 1’iydi). Bu sözler, giyotinin hiç ara vermeden 7/24 çalıştığı dönemin kasvetli havasını çok iyi yansıtır. Nihayet Robespier­re kürsüye çıkmak isteyince, Fouché’nin örgütlediği vekiller bağırıp çağırarak, slogan ata­rak, önünü keserek ve ardarda söz alarak ona kürsüye çıkma fırsatı vermedi. Büyü bir anda bozulmuş, o güne kadar her krizde konuşmasıyla dinle­yenleri büyüleyen ve durumu lehine çeviren Robespierre şaşkınlıktan dengesini yitir­mişti. Ona kürsüyü verdikleri takdirde o an durumu değişti­rebileceğinden korkarak büyük bir gayret gösterdiler. Bağı­rış-çağırış arasında biri ateş edip onu çenesinden yaraladı ve Robespierre ile arkadaşları Jacobin Kulübü’ne çekilip silahlı birlikleri örgütlemeye çalıştılar ama, Meclis çoğunluğu baskın çıkarak daha çok silahlı birlik toplamak suretiyle bulundukla­rı mekanı bastı.

    Kapak_Dosyasi_4
    Fransız Devrimi’nin en önemli dönemeçlerinden biri Bastille Baskını. Halk, 14 Temmuz 1789’da Bastille Hapishanesi’ni ele geçirdi ve tutuklular serbest bırakıldı. Ancak acı ve giyotinli günler yeni başlayacaktı.

    Robespierre tutuklandı ve hemen o gece arkadaşlarıyla birlikte idama mahkum edildi. Robespierre en kritik anda şaşkınlığa uğramış, inisiyatif gösterip duruma hakim olama­mıştı. Ayrıca taraftarlarını sa­haya sürmekte de geç kalmıştı (halbuki ihtilal günlerinde te­reddüt eden kaybeder). Hüküm hemen infaz edilirken Paris ve Fransa rahat bir nefes alıyor, zindanda idam bekleyen 8 bin kişi kurtuluyordu. En talihsiz olanlar ise son günün tartış­maları sürerken idam edilen 40 kişiydi. İdamlarını bir gün erteleme talebine karşı “ihtilal, düşmanlarını yoketmek için beklemez” cevabını almışlardı.

    İşte Fouché en büyük tehlike karşısında bile soğukanlılığını koruyan, korkularına teslim olmadan çalışmasını sürdüren, böylesine ince hesaplı bir kişiydi. Güç ve para dışında hiçbir hırsı ve zaafının olmaması ona avantaj sağlıyordu. Talleyrand ile diğer ortak noktaları hiçbir partiye veya değere bağlılıklarının olmamasıydı ki, bu sayede güç dengelerini daha objektif şekilde hesaplayıp önceden pozisyon alabiliyorlardı. Örneğin Meclis’te kim güç kazanırsa, onların sı­ralarına doğru kayıyorlardı. Na­poléon’un düşeceğini ilk sezenler de onlar olacaktı.

    Fouché de aynı Talleyrand gibi rahip okulunda yetişmesine rağmen, kilise mallarına elko­yup bunları hazineye kaydettir­mişti. Bir başka önemli hadise de, Napoléon’un iktidarında Polis Bakanı iken imparatora yapılan bombalı suikast girişi­midir. Napoléon kurtulurken birçok kişi hayatını yitirmiş, imparator bunu Jacobinler’e karşı bir temizlik kampanya­sına dönüştürürken Fouché kralcılardan kuşkulandığını öne sürerek onları kurtarmak istemişti. Bu, eski yoldaşlarına vefa göstermeye çalıştığı çok nadir örneklerden biriydi ama onları Napoléon’un hışmından kurtaramayacaktı.

    Kapak_Dosyasi_5
    Devrimden sonra Lyon’da yaşanan katliam böyle resmedilmişti. Fouché, “Lyon kasabı” olarak nam salacaktı.

    Sonraki dönemde Napoléon kısa imparatorluğunun sonuna yaklaşırken Rusya’dan önce İspanya’da batağa saplanmıştı. İsyanlar yayılıyor, İngilizler de İber Yarımadası’na asker çıkarıp direnişi destekliyordu. Bu sırada Paris’te kalan Fouché ve Tal­leyrand’ın Avusturyalılar ile temasa geçerek kendisine karşı ittifak arayışına girdiklerini duydu. Keza Rus Çarı Alexander ile görüşmeye gönderdiği Tal­leyrand’ın onunla da yakınlaştı­ğını anlamıştı.

    Napoléon, İspanya’daki krizin derinleşmesine çare bulamadan apar-topar derhal başkente dön­dü ve bu ikiliyi mareşallerinin yer aldığı bir devlet konseyinin önünde azarlamaya başladı: Önce Talleyrand çağırıldı: “İspanya işini başıma sen sardın; Eng­hien Dükü’nü öldürmemi de sen tavsiye ettin. Sana yağdırdığım ihsanlara rağmen aleyhimde yapmayacağın şey yok. Seni cam gibi ezerdim ama bununla uğraş­mayacak kadar nefret ediyorum senden” dedi. Talleyrand sakince konsey odasından çıkarken “Bu kadar büyük bir adamın bu kadar terbiyesiz olması ne yazık” diye mırıldandı. İspanya, Fransa’yı ağır-ağır tüketirken Enghien Dükü olayı Napoléon’a çok itibar kaybettirmişti; çünkü bir Fransız süvari birliği sınırı aşarak onu kaçırmış ve idam etmişti.

    Talleyrand’dan sonra “fırça­lanma” sırası Fouché’ye geldi. Napoléon onu da düşmanları­na destek vermekle, kamuoyu oluşturmakta başarısız kalmakla suçladı. Konsey üyeleri bunları taş kesilerek izlerken, herkes onların kovulacaklarını ya da hapsedilmedikleri takdirde en azından sürgüne gönderilecek­lerini bekledi; ama ertesi gün her ikisi de hiçbir şey olmamış gibi işlerinin başındaydı; Napoléon onlardan vazgeçememişti! Talleyrand’ın İngilizler ile arka­sından görüştüğünü öğrenince onu Bakanlıktan almış, ama sırdaşlıktan ve en gizli görevlere göndermekten vazgeçmemişti. Onunla rahat bir diyalog kurabi­liyordu.

    Talleyrand da daha yıllar öncesinde, İtalya Seferi sırasın­da prestiji hızla artan generalin dostluğunu kazanmak için harekete geçmişti. İleride de Na­poléon’un seferlerini tasvip et­meyecek; ancak doğrudan karşı çıkmayarak diplomatik temas­larla bunların sonuçlarını yu­muşatmaya çalışacaktı. Örneğin Mısır Seferi’ne karşıydı; çünkü bunun İngiltere ve Osmanlı Devleti’ni yakınlaştıracağını ve karşılarındaki ittifaki güçlendi­receğini biliyordu. Buna rağmen sonunda yıldızı hızla yükselen generali desteklemişti ki, o zaman Napoléon’un imparator­luğunu kendisinden başka hayal eden yoktu. Napoléon 1804’te imparator olunca, onu muaz­zam bir maaşla başmabeyinci olarak atadı. 1806’da gene büyük bir maddi ihsanla Talleyrand’ı Benevento Prensi yaptı.

    Kapak_Dosyasi_6
    Yüzlerce kişiyi giyotine gönderen devrimin liderlerinden Robespierre’in sonu da giyotin olacaktı.

    Talleyrand 1807’de yukarıda bahsettiğimiz “büyük fırçala­ma”dan sonra geri çekilmekle birlikte Napoléon için çalış­maya devam etti. Ancak yine aynı dönemde Fransa’nın as­kerî-diplomatik sırlarını büyük paralar karşılığında Avusturya ve Rusya’ya sattı. Napoléon bu yıllarda Kutsal Roma İmpara­torluğu’nun kalıntısı olan Ren boylarındaki Alman devlet­çiklerini yeniden düzenlerken; Talleyrand ve ekibinin avantaj sahibi olmak isteyen prens­lerden 10 milyon Frank rüşvet aldıkları kaydedilmiştir.

    Napoléon, Fouché’ye de el altından büyük paralar vermiş, onu da Otranto Dükü yapmıştı. Fouché, imparatorluğun yıkıl­dığı 1815’e kadar bu unvanı mu­hafaza etti. Napoléon’un Elba adasından kaçtıktan sonraki 100 günlük kısa iktidarında gene onun Polis Bakanı’ydı. Na­poléon’un Waterloo’daki nihai yenilgisinin sonrasında bir süre ülkeyi fiilen yöneten komitenin başkanı oldu ve sonra yerini Talleyrand’a bırakıp tekrar Polis Bakanı oldu.

    Fransa’nın en bunalımlı döneminde St. Helena adasına sürülen imparatorun iki eski adamının krallığın restorasyo­nunda yer alması talihin garip bir tecellesi sayılabilir; ama bu durum esas itibariyle onla­rın bunu çok önceden girerek tedbirlerini almaları sayesinde gerçekleşmiştir.

    Böylece Fouché, idamı için oy verdiği 16. Louis’in kardeşi yeni kral 18. Louis için çalışmaya başladı! Talleyrand ise Napoléon sonrası Avrupa düzeninin tayin edildiği 1815 Viyana Kongresi’n­de Fransa’nın 1793 sınırlarının kabulünü sağladı. Kuşkusuz ki Metternich ve Alexander başta olmak üzere yıllar boyunca Avrupa liderleriyle kurduğu ilişkiler burada çok işine yara­mıştı. Direktuar, Konsüllük ve Napoléon dönemlerinde polis teşkilatını yönetmiş Fouché ise son görevinden sonra yurtdışı­na gitmek zorunda bırakıldı. 18. Louis’nin ağabeyinin ölümün­deki rolününün unutulmasına olanak olmadığı gibi, Lyon’daki kasaplığı da çok derin izler bırakmıştı. 1820’de Trieste’de sürgünde öldü. Napoléon ise 1821’de ağır bir hastalıkla, acı çekerek hayatını kaybedecekti. Hayatın keyiflerini yaşamaya önem veren Talleyrand’a gelin­ce… 1838’e kadar malikanesinde lüks ve rahat içinde yaşadı.

    Kapak_Dosyasi_7
    Waterloo savaşında İngilizler’e karşı yenilgi Napoléon’un da sonuydu. Joseph Fouché bu yenilginin ardından kısa bir süre ülkeyi fiilen yönetti.

    TALLEYRAND (1754-1838)

    Son anında bile hem dünyayı hem Tanrı’yı aldatmaya çalıştı

    Adsız Resim

    Tam ismi Charles-Maurice de Talleyrand-Périgord olan sıradışı Fransız politikacı, ölümünden sonra çok sayıda tarih-araştırma-kurgu kita­bına konu oldu. 1836’da aktif siyaset alanından çekilen ve Valençay Şatosu’na yerle­şen Talleyrand, 1837’de tekrar Paris’e döndü. Ölüm döşeğinde olduğunu öğrenen Kral Lou­is-Philippe kendisini ziyarete gel­di. Yazar-filozof Ernest Renan, son sözlerini dinlemek için gelen din adamına Talleyrand’ın “benim de bir din adamı olduğumu unutmayın, ona göre…” dediğini aktarıyor ve şöyle diyor: “Son anında bile hem insanları hem Tanrı’yı aldatmayı başarmıştı.” 17 Mayıs 1838’de ölen Talleyrand “İsterim ki asırlar boyunca benim kim olduğum, ne düşündüğüm, ne istediğim tartışılmaya devam etsin” demişti. Arzusu gerçekleşti.

    FOUCHE (1759-1820)

    Siyasi iktidarın korkunç mezarı: Unutulmak ve tüketilmek…

    Joseph Fouché, 1820’de Trieste’de öldü. 1816’da görevi sırasında, Kral 16. Louis’nin idamı için oy kullandığından dolayı sürgün edilmişti. Yazar Jean-François Deniau onun için “iktidarın korkunç mezarı işte budur: Unutulmak. Zaman sizi tüketmiştir” diyecektir. Devrim günlerinin Polis (İçişleri) Bakanı ve “Lyon Kasabı” Fouché, ölümünde hemen önce yanında bulu­nan Napoléon’un küçük erkek kardeşine, kendisine ait ne kadar yazılı siyasi belge varsa hepsini yakmasını söylemişti. Tam 5 saat boyunca tüm dokümanların yakılmasıyla, Fransız İhtilali’nin en kritik günlerine dair ilk elden kayıtlar silindi. Fouché’nin “kendisi” yakıldık­tan sonra ise, külleri Fransa’ya ge­tirilip gömüldü. Şato 20. yüzyılda Rothschild’lar tarafından satın alınacaktı.

  • En eski ekmek artık Mısır’ın değil

    En eski ekmek artık Mısır’ın değil

    Neolitik dönemde yaklaşık 8 bin kişinin birarada yaşadığı tahmin edilen Çatalhöyük, dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri. Arkeologların “Mekan 66” olarak adlandırdığı alandaki fırın yapısının içinde bulunan form, bilinen en eski ekmek oldu.

    Konya’nın Çumra ilçesinde yer alan Çatalhöyük’te, bilinen en eski ekmek ortaya çıkarıldı. Büyük kısmı tahrip olan fırının köşesinde, bü­yüklüğü avuç içi kadar mayalanmış bir ekmek olduğu belirlendi. Kazı Başkanı Ali Umut Türkcan, Çatalhöyük sakinlerinin, fırının üze­rini ince bir kille kapatmaları saye­sinde içerideki kalıntının günümüze kadar ulaşabildiğini belirtti. TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’nde (MAM) yapılan radyo karbon testleri, keşfedilen numu­neyi MÖ 6.600 civarına tarihlendirdi.

    Çatalhöyük'te 8 bin 600 yıllık "ekmek" bulundu

    Gaziantep Üniver­sitesi öğretim görevlisi ve biyolog Salih Kavak, mikroskop altında in­celediği formun içeriğinde tahıl kalıntılarının bulunduğunu; arpa, buğday, bezelye gibi bitkilere ait öğütülmüş parçaların görüldüğünü söyledi. 8.600 senelik ekmek üzerin­de yapılan analizler, mayalandığını fakat pişirilmediğini/pişirilemediğini gösteriyor. Türkcan, somun ekmeği­nin küçültülmüş hâli olarak tarif ettiği buluntu için şu cümleleri kullandı: “Ortasına parmak basılmış, içindeki nişastalarla günümüze kadar gelmiş. Bugüne kadar böyle bir örnek yok. Ça­talhöyük zaten birçok ilkin merkeziy­di. Daha kazıldığı yıllarda dünyanın ilk dokumaları Çatalhöyük’teydi. Ahşap eserler yine Çatalhöyük’teydi. Duvar boyaları, resimler buna eklendi. Konya ve Türkiye bu anlamda çok şanslı.”

  • Eski âdetler ve tatlar gitti ‘cep’ten bayramlaşma geldi

    Eski âdetler ve tatlar gitti ‘cep’ten bayramlaşma geldi

    Bektaşî’nin nükteli bir yorumuna göre, “müminleri pek sevdiği için her yıl 11 gün daha önce gelen 11 Ayın Sultanı” Ramazan ve bayramı, eski renklerinden uzaklaştı, geleneklerini büyük oranda yitirdi. Artık bayram ziyaretleri ve yemekleri, bayrama özel giyim-kuşam yerine, telefon mesajlarıyla “cepten” bayramlaşıyoruz.

    Ramazan, Türkler için sadece oruç ayı değildi. Ramazan’ın gelişi, günler öncesinden yapılan hazırlıklarla karşılanırdı. Mutfak işleri, ev te­mizliği, alışveriş, her Müslüman evinin mutat telaşıydı. Eğlence hayatı da Ramazan gecelerin­de hareketlenirdi. İstanbul’da Şehzadebaşı’ndaki Direklerarası, eğlence mekanlarının başında gelirdi.

    Eski Ramazanlar davullar, toplar, kandillerle karşılanır ve yine davullar, toplar, kandillerle uğurlanırdı. Ramazan davul­cuları -ki çoğunlukla mahalle­nin bekçileriydiler- ayın 15’i ve bayram sabahları mahalleleri dolaşır, bahşiş toplardı. Davulcu­lara bey konaklarından verilen bahşişler, mutlaka bir mendil ya da kağıda sarılırdı. Davulcuların mahalleye girmesiyle, çoluk-ço­cuk pencerelere-kapılara koşu­şur, davulcuların söyledikleri mânileri dinlerlerdi.

    Gundemin_Tarihi_1
    1930’larda bir Ramazan Bayramı’nda İstanbul’da bahşiş toplamaya çıkan davulcu ve bekçiler

    Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri isimli kitabında Ramazan davulcu­larını şu satırlarla anlatır: “Biri boynuna ufak boy bir davul asar, diğeri eline bir cam fener alır, mahalleleri dolaşır, büyük ev ve konak kapısı önlerinde durur, kendilerine has bir ritm içinde davul çalar, şiir okur, bahşiş beklerlerdi. Çocuklar da bunları çok sevdiğinden manzumelerini daha fazla dinlemelerini temin için bahşişler geç verilir, gere­kirse ayrıca ricada bulunulur, bu arada dinlemek isteyen herkes pencerelere koşardı.”

    Gundemin_Tarihi_2
    İstanbul’da Çemberlitaş civarındaki bayram yeri. Ramazan ve Kurban bayramlarında şehirde büyük eğlenceler düzenlenirdi.

    Davulculara verilenler sadece parayla sınırlı kalmazdı. Bulgur, simit, pirinç, şeker gibi bahşiş­lerin yanında, kimi zaman evde hazırlanan kete ve katmer gibi yiyecekler de ikram edilirdi. 30 Ramazan akşamı ve bayramda da devam eden davul çalma gele­neği Türkler’e özgüydü.

    Oruç ibadetinin bitimini izleyen ilk gün için, İslâm dininin tanımına göre zengin sayılanla­rın yoksullara vermesi vacip ve sevap olan sadakaya fitre, fıtır sadakası ya da fıtır zekatı denir. Ramazan Bayramı denen 1 Şev­val gününün doğru adı da Fıtır/ Fitre Bayramı, eski deyimle “iyd-i fıtır”dır. O sabah, kuşluk vakti camide topluca kılınan namaza başlarken imam ve cemaat “Fitre Bayramı namazı kılmaya” niyet ederler.

    Oruç ayının sonunda tatlılara aşırı istek duyulduğu için bay­ram günlerinde baklava, kadayıf, şekerleme ikramları yapılır. Bun­dan dolayı Ramazan Bayramı’na halk arasında Şeker Bayramı da denilegelmiştir.

    Bayramlarımızın geleneksel ikramlarından akide şekeri, as­lında bir Yeniçeri Ocağı geleneği­dir. 3 ayda bir, ulufe denen maaş­larını almak için saray avlusunda toplanan Kapıkulu askerlerine, Has Fırın’da pişirilen fodla (pide) ile saray mutfağında hazırlanan çorba, zerde ve pilavdan oluşan kuşluk yemeği dağıtılır; bu sırada askerin padişaha bağlılığının işareti olmak üzere bir de “akide merasimi” yapılırdı. Yeniçeri Ocağı’nın büyük subaylarından kul kethüdası ile muhzır ağa, Kubbealtı’na gelerek sadrazamın başkanlığındaki divan üyelerine ellerindeki tablalardan mangır (para) biçimindeki akide (bağlı­lık) şekeri sunarlardı. Bu, Ocaklı­lar’ın padişaha bağlı olduklarının kanıtı sayılır; Yeniçeriler’in bir taşkınlık yapmaksızın aylıklarını alıp gidecekleri anlaşıldığından divandakiler rahatlardı.

    Bu ilginç saray geleneğinden konaklara, evlere, dükkanlara da akide şekerleri gider; herkes, Yeniçeriler’in bir eylem yapma­yacağını öğrenmiş olurdu. Bu gelenek nedeniyle bir bakıma huzurun, güvenliğin, ağız tadının simgesi kabul edilen akide şekeri, zamanla mevlit ve bayramların da ikramı olmuş; şekerciler, ağdaya zararsız boyalar, kokular, tarçın, karanfil, baharat katarak türlü akideler üretmişlerdir.

    (ntv tarih’in 8. ve 31. sayıları ile #tarih’in 2. sayısındaki yazılardan derlenmiştir)

    Gundemin_Tarihi_3
    1931’de Mahmutpaşa’daki Şekerci Hafız Mustafa’dan bayram alışverişi yapanlar.

    SARAYDA BAYRAMLAŞMA

    ‘Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!’

    Fâtih Kanunnamesi’ndeki “Bayram­larda Divan Meydanı’na taht kuru­lup çıkmak emrim olmuştur” kuralı ge­reği, Ramazan ve Kurban Bayramı’nda, sabah namazından sonra, sarayın taht kapısı (Bâbüssaade) önüne mücev­herli altın bayram tahtı kurulur; sad­razam ve divan erkanı Kubbealtı’nda; ulema, ocak ağaları, kalemefendileri, hekimbaşıya kadar teşrifat defterinde yazılı olanlar da tören giysili olarak avlu revaklarının önünde el, etek, saçak öpmek için toplanırlar; Hasoda’da En­derun halkıyla bayramlaşan padişah Taht Kapısı’nda görününce çavuşlar topluca: “Aleyke avnullah, maşallah! Devletinle bin yaşa! Mağrur olma padi­şahım, senden büyük Allah var!” diye alkışta bulunurlardı.

    Gundemin_Tarihi_Kutu
    Sultan Abdülmecid ve bayramlaşma sırasında
    önünde 3 defa diz çöken sadrazam.

    Mehterhane’nin çalışı, donan­madan top ve tüfek atışları sürerken kutlamalar başlar; padişahın hocası, Kırım hanzadeleri, şeyhülislâm ve ule­ma, el öpmek için tahta yakın olurlar, ayağa kalkan padişahla musafaha ederlerdi. Bundan sonra teşrifatın alt sırasından yukarıya doğru, kapıcı­lar, mirahurlar, müteferrikalar, Birûn ağaları, kethüdalar etek öperler; en son Kubbealtı’ndan çıkan sadrazam ve divan erkanı, önlerinde çavuşbaşı ve kapıcılar kethüdası, tahta yakla­şırlardı. En çarpıcı sahne, sadrazamın, 3’er adım arayla 3 defa diz çöküp yeri, sonra padişahın her iki ayağını öpmesiydi.

    Muayede-i hümayun denen bu tören bitince Harem’e geçen padi­şah, ailesiyle de bayramlaşır; bayram namazı için hazırlanır, Harem Taşlığı’n­da murassa eyerli atına binerek Alay Meydanı’na çıkar, oradan da mevkib-i hümayun denen muhteşem kortejle namaz kılacağı camiye giderdi.

  • Çiçek Arif: Binbir renkli bir aydın

    Çiçek Arif: Binbir renkli bir aydın

    Türk sinemasının ve sa­nat dünyasının efsanevi isimlerinden Arif Keskiner, 86 yaşında yaşamını yitirdi. 1 Kasım 1938’de Osmaniye’de doğan Keskiner ilk ve ortaoku­lu burada tamamladıktan sonra İstanbul’a geldi. Gazetecilik, spor yazarlığı, muhabirlik, kitapçılık, yayıncılık da yapan Keskiner, 1959’da “Cilalı İbo Perili Köşkte” filmindeki pos­tacı rolüyle sinemaya adım attı. 1971’de Ekta Film’i kurdu. “Oto­büs”, “Kapıcılar Kralı”, “Selvi Boylum Al Yazmalım”, “Maden”, “Köşeyi Dönen Adam”, “Piano Piano Bacaksız” gibi sinema tarihimizde iz bırakan filmle­re, “Bay Alkolü Takdimimdir” gibi ünlü TV dizilerine yapımcı olarak imza attı; kimi film­lerin senaryolarını da yazdı. Filmciler Kooperatifi’ni kurdu, SESAM’da başkan yardımcılı­ğı yaptı. Sinemayla ilgili yasa ve düzenlemelerin çıkmasına katkıda bulundu.

    Ardindan_Arif

    1985’te Sinema Sevenler Derneği Lokali, yaygın adıyla Çiçek Bar’ı açtı. Çiçek Bar, Kulis ve Papirüs’ün ardından sanat dünyasının, aydınların gözde buluşma mekanı oldu. Sezen Aksu ve Meral Okay’ın yaptık­ları şarkı “Yine mi Çiçek” Arif Keskiner için yazılmıştı.

    Sadece sinema değil, sanat dünyasının neredeyse tüm önemli isimleriyle yolu kesişen Arif Keskiner, anılarını Çiçek Gibi, Yine mi Çiçek, Elbette Çiçek ve Binbir Renk Binbir Çiçek adlı 4 kitapta toplamıştı. 2018’de İstanbul Film Festivali Sinema Onur Ödülü’nü alan Arif Keski­ner, Cemal Reşit Rey konser sa­lonundaki anma töreni sonrası Teşvikiye Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Kilyos-Demirciköy mezarlığın­da toprağa verildi.

    AARON BUSHNELL (1999 – 2024)

    Filistin için intihar eden Amerikalı asker

    İsrail’in Gazze’ye saldırısı tüm zalimliğiyle sürerken, Şubat sonunda ABD’den deh­şet verici bir protesto haberi geldi. ABD Hava Kuvvetleri’nde görevli asker Aaron Bushnell, İsrail’in Washington Büyü­kelçiliği önüne gelerek “Filis­tinliler’in işgalcilerin elinde yaşadıkları karşısında benim yaptığım çok da büyük bir şey değil” dedi ve kendini ateşe verdi. 25 yaşındaki Bushnell’in son sözleri “artık soykırımın suç ortağı olmayacağım; yaşa­sın özgür Filistin” oldu. Has­taneye kaldırılan genç asker yaşamını yitirdi.

    Bushnell’in ölümünün ardından yüzlerce kişi İsrail’in saldırılarını protesto etti. Genç askerin, eyleminden önce Face­book hesabından şu mesajı pay­laştığı öğrenildi: “Birçoğumuz kendimize şu soruyu sormayı severiz: ‘Kölelik döneminde yaşıyor olsaydım ne yapardım? Ya da Jim Crow dönemindeki Güney’de? Ya da apartheid? Ülkem soykırım yapıyor olsaydı ne yapardım? Cevap şu ki, bunu yapıyorsunuz. Şu anda.”

    Ardindan_Aaron

    KAYHAN YILDIZOĞLU (1933 – 2024)

    ‘Alafranga’ rollerin sivri dilli oyuncusu

    En son geçen yıl selamlaş­mıştık, Salacak’ta, Bestekar Selahattin Pınar Sokağı’nın başındaki pastanenin önün­de. İnce bir işçilikle üretilmiş bastonuna çenesini dayamış, apartmanların arasından karşı kıyıdaki Topkapı Sarayı’nı seyrediyordu. Onunla tanışalı 40 yıl olmuştur. Artık kullan­madığımız “janti” sözcüğüne en yakışan insanlardan biriydi. Her zaman şık, havalı ve temiz kokan bir insandı. Birkaç dil bi­len, okuyan ve yazan, İstanbul Türkçesini konuşabilen ender insanlardan biriydi. Opera ve Klasik Batı Müziği eserlerini belleğine kazımıştı.

    USTA OYUNCU KAYHAN YILDIZOĞLU HAYATINI KAYBETTİ

    90 yaşında kaybettiğimiz Kayhan Yıldızoğlu’nu tiyatro­ya kazandıran kişiler, Muhsin Ertuğrul ve Haldun Taner oldu. Oysa döviz piyasasında çalışan bir insanmış gençliğinde. Hem tiyatro sahnelerinde hem de sinemada aranan bir karakter oyuncusuydu. Alafranga diye nitelendirilen rollerde hep onu seyrettik. Doğaçlama espri üretme yeteneği olan bir insan­dı. Sözünü sakınmayan, sivri dilli biriydi. Ölüm haberinin ar­dından eski eşi Suna Yıldızoğlu şu cümleleri yazdı: “İç dünyamı keşfeden insan, ne kadar çok öğrendim senden. Aşk bitince sevgi ve saygıyla dostluğumuz sürdü. Zeki, esprili, kültürlü, bilgili insan, hep soyadını taşı­maktan onur duyduğum insan, huzur içinde uyu…”

    Sinemada artık ropdöşambır (robe de chambre) giyen mon­şer (monchère) karakterlere yer verilmiyor. Zaten bu sözcükleri doğru yazabilenlerin sayısı da azaldı. “Kertenkele değilim ki 150 yıl yaşayayım?” diyen usta aktör Kayhan Yıldızoğlu güzel izler bıraktı bu hayatta.

    Suha Çalkıvik

    ALİ SİRMEN (1939 – 2024)

    Gazeteci-yazar ve barış savunucusu

    Cumhuriyet Vakfı başkan vekili ve Cumhu­riyet gazetesi yazarı Ali Sirmen, İstan­bul’da 84 yaşında vefat etti. 10 Kasım 1939’da doğan Ali Gazanfer Sirmen, Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakül­tesi’nden mezun oldu. Sirmen, 1966’da Akşam gazetesinde köşe yazarlığına başladı. Yeni Ortam’ın ardından Cumhuriyet’te yazmaya başlayan Sirmen, bir süre Milliyet’te de köşe yazarlığı yaptı. Barış Derneği’nin kurucula­rından olan Ali Sirmen, bu nedenle 12 Eylül darbesinden sonra tutuklandı ve 4 yıl hapiste kaldı. Hapishanedeyken yazıları Samim Lütfü imzasıyla Cumhuriyet’te yayımlandı. Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü sahibi Ali Sirmen, Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

    Ardindan_Ali

    PROF. DR. REFİK DURU (1932 – 2024)

    Anadolu arkeolojisinin duayen hocası

    Prof. Dr. Refik Duru’nun arkeolo­jiyle dolu hayatı, aslında İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nün olgunlaşma ve uzmanlaşma süreci ile çağdaştır. 1933’te yapılan reform­la, Darülfünun’un İstanbul Üniver­sitesi’ne dönüşmesinden sonra, ona bağlı olarak Edebiyat Fakültesi’nin kurulmasının ardından; 1934’te Dr. Helmuth Theodor Bossert fakülteye profesör olarak alınır ve daha sonra bir kürsü haline gelecek olan Türk Arkeoloji Enstitüsü’nün müdürlüğü­ne getirilir. Böylece Önasya kültürle­rinin, aslında her biri farklı bir bilim­dalının çalışma sahasını teşkil eden yazıları, dilleri, maddi kültürleri yani arkeolojisi, birarada ve birbirinden faydalanarak araştırılmaya ve bu konularda uzmanlaşacak bilimin­sanları yetiştirilmeye başlanır.

    1942’de Eski Önasya Dilleri ve Kül­türleri Kürsüsü kurulur ve Bossert 1959’a kadar yürüteceği kürsü baş­kanlığı görevine getirilir. Bossert’in ilk öğrencilerinden biri olan Prof. Uluğ Bahadır Alkım ise daha sonra aynı bölümün başına gelecektir.

    BURDUR HACILAR BUYUK HOYUK KAZISININ ONURSAL BASKANI PROF. DR. REFIK DURU (92) VEFAT ETTI.(FOTO:BURDUR-DHA)
    Prof. Dr. Refik Duru, eğitmenliğinin yanında Türkiye coğrafyasındaki önemli arkeolojik kazıların da başındaydı.

    Rahmetli Refik Duru ise 1958’de Prof. Dr. Kurt Bittel’in yönetiminde Prehistorya kürsüsünden “Anado­lu’da En Eski Çağlardan Hitit Çağ­larına Kadar Savunma Sistemleri” lisans tezi ile mezun olur. 1960’ta Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri kürsü­süne asistan olarak atanır. Doktora ve doçentlik tezlerinin ardından, 1978’de “Türk Tarih Kurumu Tara­fından Yapılan Gedikli-Karahöyük Kazısı; Mimarlık, Mezarlar ve Küçük Buluntular” çalışması ile de pro­fesörlüğe yükseltilir. Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Bölümü, 1981’de Hititoloji ile Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi anabilim dalları olarak adlandırılarak, farklı bölümlerin çatısı altına konulur. Akademik hayatına Önasya Arkeolojisi Anabi­lim Dalı’nda devam eden Refik Duru, 1999’da emekliye ayrılana kadar anabilim dalı ile Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölüm Başkanlığı görevlerini yürütmüştür.

    Duru’nun 1955’te Kadirli yakın­larındaki Karatepe’de başlayan arkeolojik kazı çalışmaları, sırasıyla Yesemek Heykel Atölyesi, Tilmen Höyük, Gedikli Karahöyük, Çatal Hö­yük, Değirmentepe, Kuruçay Höyük, Yassıhöyük, Höyücek, Bademağacı Höyük ve Hacılar Büyük Höyük’te 2024’e kadar kesintisiz devam etmiş­tir. Onlarca kitap, yüzlerce makale üretmiş ve binlerce öğrenci yetişti­ren hocamızı saygıyla anıyoruz.

    Şevket Dönmez

  • Ulus-devletleşme sürecinde Prusya’yı Almanya yaptı…

    Ulus-devletleşme sürecinde Prusya’yı Almanya yaptı…

    1860’lardan itibaren iç-dış ve askerî politikaları belirleyen-yöneten Otto von Bismarck, ülkesinin bir süper güç olmasını sağladı. İngiltere ve Fransa’nın aksine, parlamenter çoğulcu eğilimlere, liberallere, sosyalistlere karşı çıktı; savaş yanlısı politikalarla sosyal devlet anlayışını birleştirmeye çalıştı. Tarihî rolü hâlâ tartışılan Bismarck’ın öyküsü.

    Otto von Bismarck (1815- 1898), -tarihçiler ve siyasiler tarafından olumlu/olumsuz şekilde değer­lendirilip sözleri ve icraatları hâlâ tartışılsa da- Almanya’nın birliğinin kurulmasında ve Al­man halkının bir “kultur-nati­on”dan ulus-devlete dönüşme­sinde en önemli figürdü. Uzun siyasi hayatı boyunca iç ve dış politikada farklı ittifaklar ku­rarak hem kendi siyasi gücünü hem de Prusya’nın (daha sonra Almanya) konumunu ulusla­rarası arenada yükseltmiş ve ülkesinin bir süper güç olması­nı sağlamıştı.

    Tarihte_Bu_Ay_1
    Almanya’nın birleş­mesinin mimarı olan Otto von Bismarck 1 Nisan 1815’te doğdu. Almanya’nın ilk şansölyesi, sos­yalistlerin Almanya vatandaşlığından atılmasını öngören bir yasa çıkarmak istemişti.

    Ordunun yeniden düzenlen­mesiyle ilgili yasayı, mecliste çoğunluk olan liberal görüş­lü Alman Terakki Partisi’ne rağmen geçirmiş (1862); hemen ardından yaşanan savaşlarda Danimarka Krallığı’nı (1864), Avusturya İmparatorluğu’nu (1866) ve Fransız İmparatorlu­ğu’nu (1871) Bismarck’ın hem başbakanı hem de dışişleri ba­kanı olduğu Prusya kazanmıştı. Son zaferinin ardından Prusya, diğer Alman prensliklerini de yanına alarak Alman İmpara­torluğu (1871) şemsiyesi altında bir birlik kurdu. Aynı zamanda bu galibiyetler serisi, Prusya Kralı 1. Wilhelm’e imparator olabilmek için gereken meşru­iyeti verdi; Bismarck da bu yeni kurulan birliğin şansölyesi ve dışişleri bakanı oldu. Ulus-dev­let ve parlamentolaşma süre­cinde Bismarck liderliğinde, Britanya ile Fransa’dan farklı ve illiberal bir yol izleyen Alman­ya’nın gelecekte karşılaşacağı siyasi problemler, çoğunlukla tarihçiler ve siyasetçiler tara­fından bu “sonderweg”e (“özel yol” anlamında) bağlanacaktı.

    1-Almanya’yı ve Almanları birleştirmeye çalışan ilk lider değildi

    Napoléon Savaşları sırasında Kutsal Cermen İmparatoru (Al­man ulusunun Kutsal Roma İm­paratoru) 2. Franz, mağlubiyeti sonrası (1806) bu unvanından vazgeçmek zorunda kalmış, bir yerde aslında bu tacın/unva­nın Bonaparte’a geçmesinden korkmuştu. Tacın sahibi artık (milliyetçilik kavramının da ge­lişmesiyle) bu uzun isimlendir­meden ziyade “Alman İmpara­toru” olarak da anılır olmuştu. 2. Franz’ın “Alman İmparatoru” tacından feragat etmesiyle bu unvan sahipsiz kaldı.

    1848 Avrupa Baharı

    1848 Avrupa Baharı, Alman prensliklerini de siyasi olarak derinden sarstı. Prensliklerde kurulan meclisler, Frankfurt’ta birleşerek bir “ulusal meclis” oluşturdu. 28 Alman devletçi­ğinin imzaladığı anayasayla, Prusya Kralı 4. Friedrich Wil­helm, “Almanlar’ın İmparatoru” ilan edildi. Ancak dönemin ünlü hukukçusu Eduard von Simson ve devlet adamı Heinrich von Gagnern’in öncülüğündeki bu girişim, 4. Friedrich Wilhelm tarafından reddedildi. Reddet­mesinin farklı sebepleri vardı. Bunlardan biri, onun bu “Tan­rısal” hakkının halk tarafından seçilmiş bir meclis tarafından verilemeyeceği inancıydı. Bu hak, kendisine ancak ve ancak soyluların ve en üst düzey din adamlarının oluşturduğu bir seçiciler kurulu (elektoral kolej) tarafından tanınabilirdi. Ayrıca bu unvanı kabul etmesiyle, diğer Alman prenslikleri ve Avusturya İmparatorluğu’yla savaş çıkabilirdi.

    Tarihte_Bu_Ay_3
    Bismarck’ın generalden dışişleri bakanına, federal şansölyeden, avcıya, diplomata, parlamento başkanına kadar farklı rollerini gösteren 1867 tarihli karikatür.

    2-Triumvirlik (3’ler erki) dönemi ve Bismarck’ın yıldızının parlaması

    1858’de 4. Friedrich Wilhelm, fiziki ve zihinsel olarak tahtta yetersiz kalmaya başladı. Bu sebeple yerine kardeşi 1. Wil­helm’i naip prens olarak atadı. Bu, Prusya için “Yeni Çağ”ın başlangıcı ve reaksiyoner çağın kapanışıydı. 1. Wilhelm, abi­sinin aksine “1850 Anayasası” üzerine ant içmiş ve ardından da reaksiyoner/koyu muhafa­zakar başbakan Manteuffel’i görevinden almıştı. Ardından mecliste liberaller ve parla­mentaristlerle işbirliği yapabi­lecek isimleri başbakan olarak atadı. 1861’de tahtı resmen 1. Wilhelm olarak devraldıktan sonra, yine meclisle çalışa­bilecek fakat krala sadık bir isim aramaya başladı. O sırada Prusya Genelkurmay Başkanı Helmuth von Moltke (Osmanlı Ordusu’nun modernizasyonun­da da önemli roller oynamıştır) ve Savaş Bakanı Albrecht von Roon, Sankt-Petersburg ve ardından Paris’te elçilik yapan Otto von Bismarck ismini krala önerdiler. Bismarck’a da bu fırsatın bir daha çıkmayacağını ve başkente dönmek için acele etmesi gerektiğini belirtti­ler. Berlin’e ulaştıktan 3 gün sonra başbakan ve dışişleri bakanı ilan edilen Bismarck ile, Roon ve Moltke’nin “3’ler erki”, böylece 23 Nisan 1862’da başlamış oldu. Kral, soylular ve mecliste özellikle liberalleri dengede tutan bu üçlü yönetim Almanya’nın birleşme savaşla­rında çok önemli bir rol oyna­yacak; ancak Roon’un sağlığı­nın 1873’ten itibaren kötüye gitmesiyle bozulacaktı. Moltke ise Fransızlar’a karşı zaferiyle (1871) bir “ulusal kahraman”a dönüşecek; Bismarck da dö­nemin siyasi lideri olarak öne çıkacaktı.

    Tarihte_Bu_Ay_4
    Roon (ortada) ve Moltke’nin (sağda) girişimiyle Bismarck, Prusya Başbakanı olarak atanmıştı

    3-“Kan ve demir” konuşmasından ordu reformuna

    1862’de Prusya Krallığı için, gü­cün seçimle gelen bir meclisle paylaşılması çok yeni bir tecrü­beydi. Her ne kadar Kral 1. Wil­helm İngiliz tipi bir parlamen­ter monarşiye özense de, kimi yerlerde meclisi bir engel ola­rak görüyordu. Özellikle diğer Alman prenslikleri arasından askerî gücüyle sıyrılmış olan Prusya’nın, orduda bir reorga­nizasyona gitmesi kaçınılmaz­dı. Bunun için meclise getirilen yasa, ordunun bütçesinin ve asker sayısının artırılmasından zorunlu askerliğin süresinin uzatılmasına kadar çok yönlü bir düzenleme getiriyordu. Ay­rıca meclisle imparator arasın­da, subayların sadece soylular­dan değil sıradan vatandaşlar arasından da seçilmesiyle ilgili bir çekişme vardı.

    Başbakan atanan Otto von Bismarck, 30 Eylül 1862’de par­lamentoda ünlü konuşmasını gerçekleştirdi: “Viyana Kon­feransı’nda belirlenen Prusya sınırları, sağlıklı bir devlet yaşamı için uygun değildir. Zamanımızın büyük sorun­ları konuşmakla ve çoğunluk kararlarıyla çözülemez -1848 ve 1849’daki büyük hata bu idi-; bilakis çelik ve kanla çözülebilir.” Bu konuşmanın ardından Bis­marck ipleri eline alacak, Roon ve Moltke’yle birlikte “ordu reformu”nu gerçekleştirecekti.

    4-Sosyal devleti kurup güçlendiren Bismarck, sosyalistlere karşı acımasız bir liderdi

    Otto von Bismarck, “Junker” denilen toprak sahibi ve çeşitli ayrıcalıklara sahip bir aileden gelmekteydi. Hem yurtdışın­da elçilik döneminde hem de ülkesindeki siyasi kariyerinin başlangıcında, sanayileşmenin getirdiği sosyal ve ekonomik problemleri gözlemlemiş; bunların getireceği toplum­sal kırılmalara karşı bir dizi önlem alınması gerektiğini öngörmüştü. Siyasi iktidarını artık sağlamlaştırmış olduğu 1880’lerde, modern anlamda sosyal devletin temelini oluş­turacak yasaları sırayla geçir­di. 1883’te sağlık sigortasına dair yasayı, 1884’te işyerinde bir kaza gerçekleşmesi duru­munda malul duruma düşen işçiyi maaşa bağlayan başka bir yasayı, 1889’da da bir tür emekli sandığı kuran yasayı meclisten geçirdi. Temel amacı, sanayi ve tarım işçileriyle imparatorluk arasındaki bağları güçlendir­mekti. Diğer amacı ise, siyasi rakipleri olan sosyal-demokrat ve sosyalistlere destek veren tabanı onlardan koparmak­tı. 1890’a kadar sosyalistlere karşı olan yasakları genişletti; sosyalist dernekler-partiler kapatıldı ve tekrar kurulmaları yasaklandı.

    Tarihte_Bu_Ay_2
    Hamburg’da bulunan 34 metrelik Bismarck heykeli de şu sıralar Almanya’da tartışma konusu. Liberaller “Alman sömürgeciliğinin simgesi” gördükleri anıtı kaldırmaya çalışıyor.

    5-Gözden ve güçten düşme: Koyduğu yasaklar kendi sonunu da getirecekti

    Bismarck, siyasi kariyeri boyunca farklı rakiplere karşı farklı siyasi partilerle ve grup­larla işbirliği yaptı. Örneğin ulus-devletin egemenliğine karşı bir sorun teşkil ettiğini düşündüğü Katolikler’e ve on­ları temsil eden Merkez Parti’ye karşı politik hayatının başla­rında liberallerle işbirliği yaptı (kulturkampf). Daha sonraki dönemde ise sosyalistlere ve sosyal demokratlara karşı Mer­kez Parti’nin desteğini alamadı. 1888’de yeni imparator 2. Wil­helm, Bismarck’ın dış politika­sından memnun olmadığı için ve kendisini by-pass edebilecek bir figür olduğunu düşün­düğünden onu zayıflatmak istemekteydi. Aynı yıl Bismar­ck, sosyalistleri Alman vatan­daşlığından çıkartacak yasayı meclisten geçirmeyi denedi ama başarılı olamadı. 1890’da ise “Anti-Sosyalist Yasa”nın kaldırılması için yapılan oyla­maya 2. Wilhelm dolaylı olarak destek verdi ve böylece bu yasa 12 yıl sonra rafa kaldırıldı. Parlamentodaki bu mağlubi­yetle ve hemen ardından genel seçimlerde Almanya Sosyalist İşçi Partisi’nin ezici zaferiyle iyice zayıflayan Bismarck’ın şansölyelik kariyeri, imparato­run Leo von Caprivi’yi bu göreve atamasıyla sona erdi.

    Tarihte_Bu_Ay_5
    Bismarck, Papalık ve Almanya’daki Katolik kurumlara karşı da bir mücadele başlatmıştı.
  • Enis Batur: Mürekkebe su katmadan unutulanlara ışık tutmaya çalışarak…

    Enis Batur: Mürekkebe su katmadan unutulanlara ışık tutmaya çalışarak…

    PEN Yazarlar Derneği tarafından verilen PEN 2024 Şiir Ödülü, Enis Batur’a verildi. Enis Batur, “Şiir, düşünürü, biliminsanını, sanatçıyı, hepsinden önemlisi ondan vazgeçmeyen tiryaki okurunu… bütün olumsuz dış koşulların tehdidine karşın koruyacaktır” diyor.

    Havadis_1

    Yayın Kurulu üyemiz Enis Batur, PEN Yazarlar Derneği tarafından verilen Türkiye Şiir Ödülü’ne layık görüldü. Enis Batur, “PEN Şiir Ödülü’ne layık bulunan şairden, ödül geleneği bir bildiri kaleme alması bekleniyor. Düşündüm: Ülkenin bu hâlinde, dün­yanın şu hâlinde bir şairin bildirecek nesi kalmış olabilir? Gizlisi saklısı yok: Ahval konusunda safkan karamsarım. Ama bu, beni ‘iş’ime özen ve inatla bakmaktan alıkoymuyor. Yıllardır tekrarlıyorum ‘iş’ime bakma kararımı, kararlılığımı. Küçük Prens’in çekirdek sözündeki gibi: Kişi gülünden sorum­lu. İkiye ayırıyorum güzergahımı, şiir ekseninde: Bir, başkalarının şiirlerine, eski-yeni, yerli-yabancı ayırmaksızın, karınca kararınca ilgi gösteriyorum – üzerilerinde düşünerek, haklarında yazarak, unutulanlara ışık tutma çaba­sı vererek. İki, burcumda şiir kurarken, olabildiğince ince ayar yapma işlem­lerine dikkat kesilme, az okunmayı göze alarak ‘mürekkebe su katmadan’ yazma tercihimi sürdürüyorum. Şiire pek gereksinme duyulmayan, sözümo­na duyulduğundaysa şairden nümayiş yapması, gürültü çıkarması beklenen bir dönemden geçiyoruz – doğrusu, diyorum, beklenmedik şeyler yap­mak. ‘Şairin çabası artık beyhudedir’ demeye mi getiriyorum, hayır: Şiir, düşünürü, biliminsanını, sanatçıyı, hepsinden önemlisi ondan vazgeçme­yen tiryaki okurunu Hayat’ın yüksek bir basamağına yerleştirdiği için, anlamını ve değerini bütün olumsuz dış koşulların tehdidine karşın koru­yacaktır: Okunarak, ezberlenerek, dil­den dile çevrilerek, bestelenerek. PEN Şiir Ödülü, koyu bulutlar arasından bir anlığına güneş, beni kutlu kıldı; seçenlere teşekkür ederim” dedi.

  • 101 yıldır zamanı durduran sahne

    101 yıldır zamanı durduran sahne

    Hafızalara sessiz sinema döneminin büyük yıldızlarından Harold Lloyd’un bir binanın tepesindeki saatten sarkma görüntüsüyle kazınan “Safety Last!”, 1 Nisan 1923’te vizyona girdi. Fred Newmeyer ve Sam Taylor’ın yönettiği 73 dakikalık filmin bu ikonik karesi, başroldeki Lloyd’un 12 katlı bir binaya tırmandığı 20 dakikalık bölümün bir parçasıydı. Bugünkü gibi sayısız çekim hilesinin ve teknolojik numaranın olmadığı 1920’lerin kısıtlı olanaklarıyla çekilen son derece gerçekçi tırmanma sahneleri, filmin sinema tarihinde müstesna bir yer edinmesini sağladı.

    Günümüzde izleyenlerin dahi yüreğini ağzına getiren bu sahneler, dönemin izleyicilerini daha da çok korkutmuştu. İzlerken fenalaşıp bayılanların olduğu, bazı sinemaların kapısında ambulansların beklediği yönündeki haberlerin de yardımıyla büyük bir gişe başarısı elde eden film, o dönemde bugünün değeriyle 27.5 milyon USD’lik hasılata ulaştı. Usta yönetmen Orson Welles’in “Kusursuz bir komedi mimarisi eseri” diye tanımladığı “Safety Last!”, en iyi komedi filmleri listelerinde yer almayı sürdüren bir klasik.

    Ayin_Fotografi_2
  • İlk Çocuk Bayramı

    İlk Çocuk Bayramı

    23 Nisan günü, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı 23 Nisan 1920’den 1 yıl sonra çıkarılan yasayla millî bayram ilan edildi. Basında farklı isimlerle anılmış olsa da, yasada bayramın adı konulmamış, “millî bayram” ifadesiyle yetinilmişti. Sonradan Çocuk Esirgeme Kurumu’na dönüşecek olan Himaye-i Etfal Cemiyeti, bu bayram gününü 1925’te “Himaye-i Etfal Günü”, 1926’da “Çocuk Günü” olarak kutladı; 1927’den itibaren de 23 Nisan “Çocuk Bayramı” adıyla kutlamaya başladı. Fotoğraftaki çocuklar, 1927’deki ilk “Çocuk Bayramı”nda Galata Köprüsü’nde Himaye-i Etfal (Çocuk Esirgeme Kurumu) rozeti satıyorlar.

    Sonraki 23 Nisan’larda hem “Çocuk Bayramı” hem de TBMM’nin açılış yıldönümü ayrı iki etkinlik olarak kutlandı. Bu durum, TBMM’nin açılış yıldönümünün 1935’te çıkarılan yasayla “Ulusal Egemenlik Bayramı” olarak adlandırılmasının ardından da devam etti. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra ise iki bayram birleştirildi ve adı “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” oldu.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Ayin_Fotografi_1