Fransız Devrimi’nden bu yana, son 235 yılda öne çıkan siyasetçilerin önemli bir özelliği; “Tanrı adına” yöneten hükümdar için değil, “halk adına” çalıştıkları iddiasını taşımalarıydı. Ancak bu kişiler, çok daha büyük ve kanlı katliamlardan sorumlu olacaklardı.
Yakın tarih, siyasetin yapılış tarzıyla birlikte, siyasetçilerin profilinde de büyük değişimlere yol açtı. Siyaset her zaman bir güç oyunuydu ve gelecekte de öyle kalacak; ama oynanış biçimi değişirken, katılanların tabanı da hızlı bir genişleme gösterdi. Eski rejimlerde siyaset, esas olarak hükümdarın çevresinde yer alabilen veya yerel güç sahibi olan azınlıkların tekelinde iken, bugün her kesimden insanın yer alabildiği bir faaliyet.
Elbette herşey bir anda Fransız İhtilali ile ortaya çıkmadı. Örneğin Cromwell’in (1599-1658) İngiltere’sinde de kralın otoritesi bitmiş, “kellesi uçmuş”; zenginlerin ve orta sınıfların temsilcilerinden oluşan parlamento bir süre varlığını sürdürdükten sonra feshedilip diktatörlük kurulmuş; akabinde monarşi ve parlamento geri gelmişti. Amerikan İhtilali’nde de (1765-1783) kralın otoritesi reddedilmiş ve genel oya dayanan bir temsilî rejim oluşturulmuştu. Ancak esas değişim Fransız İhtilali ile ortaya çıktı. Bu ülkede aristokrasi ve üst sınıftan ruhbanın yerini tüccarlar, avukatlar ve genel olarak “orta sınıf” adı verilen kesim alacak; ihtilalin millî meclisi, iktidarını yitirdiği birçok dönemi atlattıktan uzunca bir süre sonra tekrar gerçek güç sahibi olacaktı.
Fransız Devrimi savaşları ve Napoléon dönemi, bütün dünyada günümüz siyasetinin ana biçimlerini tayin eden bir etki meydana getirdi. Bunların başında uluslaşma hareketlerinin büyük hız kazanması, modernizasyon ve reform girişimleri, hukuk önünde eşitlik ilkesi, daha iyi bir vergi sistemi gelir. Elbette eğitimi de içeren çok geniş programlar, uluslaşmayla birlikte her ülkede çok hızlı değişimleri getirdi. Batılılar bunlara “burjuva demokratik devrimleri” adını vermiştir.
1792’de “Eylül Katliamları” olarak anılan olaylarda, Paris’teki La Salpêtrière isimli kadın hapisanesinde fuhuşla suçlanan 40 kadın katledilmişti.
Biz de, tüm diğer ülkeler gibi, kendi farklı ve özel biçimlerimizle benzer süreçlerden geçtik. İktidarı padişah ve ulema ile her dönemde farklı oranlarda paylaşan sivil ve asker bürokrasi, modernleşmenin ana itici gücü oldu. Devlet (ve daha eskiden ruhban) kademelerinde yükselmek suretiyle politikada etkin konuma gelmek her ülkede geçerli olan bir yoldu ama, iktidarın paylaşılması mülk sahiplerinin yapısına göre farklılaşıyordu.
Son 235 yılda öne çıkan siyasetçilerin önemli bir özelliği, “Tanrı adına” yöneten hükümdar için değil, “halk adına” hareket ettikleri iddiasını taşımalarıydı; kitlelerin gözündeki meşruiyet için bu gerekliydi. Ne var ki “halk adına” yürütülen siyaset, son derece aşırı uygulamaların hayata geçirilmesine de meşruiyet kazandırıyordu; örneğin belli bir kategorideki “halk düşmanları”nın imhası Fransız Devrimi terörüyle başladı. İhtilalin terör dönemi, aristokratları giyotine gönderirken; 20. yüzyılda Naziler Yahudiler’i, komünistleri, Romanlar’ı ve bedensel engellileri toplu olarak katletmeye başlayacaktı. Bolşevikler ve sonra da Çin’deki yönetim, rejim düşmanı addettikleri milyonlarca kişiyi, zengin köylüyü imha etti.
“Halk adına terör” mirası kalıcı olacaktı. Jacobenler’den Naziler’e ve Bolşevikler’e kadar her katliamcı grup, bunu çeşitli komplo ve yalan-dolanla gerçekleştirdi. Bu durum, ilkesiz küçük hesapçıların, ihtiras sahibi demagog ve kariyeristlerin öne çıkmasını kolaylaştırdı.
20 yüzyılda Hitler’in önderliğinde Naziler Yahudiler’i, komünistleri, Romanlar’ı ve bedensel engellileri toplu olarak katletti. Stalin SSCB’de, Mao ise Çin’de milyonlarca kişinin ölümünden sorumluydu
Ancak şüphesiz madalyonun diğer yüzüne bakmak gerekir. Çok sayıda iyi insan, yeni rejimler sayesinde politik hayatta yerini aldı. Monarşilerin barışçı olan veya olmayan yollarla tasfiyesi, insanlık tarihinde son derece kısa bir sürede gerçekleşti. Elbette “halk adına” yapılan işler her zaman terör seviyesine çıkmadı; ama bu kabul edilemez uygulamalar, daha sonra gelen tüm siyasetçiler için bir meşruiyet gerekçesi oldu; yerel yöneticilerden diktatörlere, meclis üyelerinden ihtilalcilere, iktidar veya muhalefetteki her tür politikacı tarafından kullanıldı ve kullanılmaya devam ediyor. Keza, halkların savaşları da kralların savaşlarından çok daha kanlı oldu.
“Halk adına siyaset” prensibi, her ne kadar her türden demagog ve fırsatçıya iktidar yolunu açmış olsa da; gerek 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi gerekse aynı aydınlanma etkilerini taşıyan 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, modern demokrasilerin kurulmasında referans teşkil etti. Uygulamadan bağımsız olarak, hukuk önünde eşitlik ilkesi genel kabul gördü. Yine bu metinlerde yer alan “meşruiyetini yitirmiş yönetimlere karşı direnme hakkı” da her türden ihtilalci ve darbeci için haklı veya haksız şekilde meşruiyet vasıtası sayıldı. 4 Atlantik cumhuriyetinden başlayarak kısa sürede dünyanın her yerinde, yönetimin yegane meşru temeli sayılan ve giderek çoğalan millî ve yerel meclisler, her türden iyi ve kötü politikacılarla doldu. Politikacılar, yeni mülkiyet hiyerarşisine paralel mali bağlar geliştirdiler. Bunlara yargı ve yönetimden, basın mensupları ve akademisyenlere kadar her alanda faaliyet gösterenler de eklenecekti.
18. yüzyılda bilhassa Rusya ve Avusturya’dan yediği darbelerle büyük hasar alan Osmanlı Devleti; kurtlar sofrasında ayakta kalabilmek, dış politikada oyunu kurallarına göre oynayabilmek için Avrupa’da daimi elçilikler açmaya karar verdi. Paris’e gönderilen ilk Osmanlı büyükelçisi Seyyid Ali Efendi, kurt politikacı Talleyrand’ın oyununa gelecekti.
Devletler arasında dostluk-düşmanlık ilişkisini belirleyen en önemli husus çıkar birliğidir. Karşılıklı çıkarları sürerken dost olan ülkeler, bunlar zedelendiğinde birbirlerine düşman saflarda yer almakta gecikmez.
Osmanlı Devleti klasik dönemde gücünün üstünlüğüyle dünya politikasında edindiği yeri ve çıkarlarını korumak adına, uluslararası antlaşmalara sadık kalmaya özen göstermiştir; ancak her anlaşmaya da uymuş değildir. Klasik dönemdeki rahatlığının aksine, güçten düşmeye başladığı 18. yüzyılda akdettiği anlaşmalara sadece uyulmasını beklemiş; nakz-ı ahd anlamına gelecek hareket ve eylemlerden kaçınmıştır (Kemal Beydilli “Dış Politika ve Siyasi Ahlak” adlı makalesinde bu konuyu zengin örneklerle ele alır). 18. yüzyılda dış politikada “dostluk ve mertlik” rolleri değişmiş -Kemal Beydilli’nin deyimiyle- Osmanlılar “zarureti meziyet haline getirerek” kendilerinin sözlerine sadık, Avrupalılar’ın ise “yalancı ve sahtekar” olduğunu vurgulamaya başlamışlardır. Türkler, içinde bulundukları bu durumu diplomasilerine de uyarlayarak, birey ahlakı ile devlet ahlakını birbirine karıştırmışlardır.
Joseph Boze’un Es-Seyyid Ali Muhasebe-i Evvel el-Memur be-Sefa[r] et-i Franca başlıklı 1799 tarihli eserinde Louis- Jacques Cathelin’in çizdiği Seyyid Ali Efendi gravürü.
18. yüzyılda bilhassa Rusya ve Avusturya’dan yediği darbelerle büyük hasar alan Osmanlı Devleti; kurtlar sofrasında ayakta kalabilmek, dış politikada oyunu kurallarına göre oynayabilmek adına, Avrupa’da daimi elçilikler açmaya karar verdi. O zamana kadar yurtdışına gönderilen elçiler, ya bir anlaşma metnini ortaya koyabilmek için seçilen murahhaslardan yahut Osmanlı hanedanıyla ilgili cülus, doğum, ölüm, evlilik gibi vukuatları haber vermek için gönderilen ve işleri bitince ülkeye dönen kişilerden ibaretti. İlk defa 3. Selim devrinde (1789-1807), Avrupa’nın önde gelen ülkelerinin Berlin, Viyana, Londra ve Paris gibi başkentlerinde ikamet elçilikleri açıldı. Avrupalılar’ın onca zamandır diplomat yetiştirmek, Türkçe, Arapça ve Farsça öğretmek için açtıkları şarkiyat okullarına karşın, Türkler’in Avrupa dillerine aşinalıkları ve bu yönde bir eğitim politikaları yoktu. Tercümanlık görevlerini Eflak-Boğdan voyvoda aileleri olan Fenerli Beyler’e havale etmişler, hatta ecnebi lisanlarını öğrenmeyi küçüklük ve onur kırıcı bir davranış olarak bellemişlerdi.
Böyle bir ortamda Avrupa’ya ilk yıllarda gönderilen mukim elçilerimiz dil bilmez, politika hilelerinden anlamazlardı; ancak o dönem diplomatlıkta hiç de aranmayan mert, asil, sözünün eri ve samimi adamlardı. Bu vasıflarıyla elbette iyi insanlardı; ancak iyi diplomat değillerdi. Görevlerinde istenilen başarıyı gösteremediler, sürekli aldatılıp kandırıldılar.
Osmanlılar’da genel durum böyleyken, 1789’da zuhur eden Fransız Devrimi sonrası Avrupa’nın dengeleri altüst olmuş ve yeni bir düzen kurulmaya başlamıştı. Fransız Devrimi’yle ortaya çıkan yeni yönetim ve devlet adamları gözlerini bir yandan Osmanlı topraklarına dikmişler; öte yandan Avrupa’da düşman bildikleri ülkelerle Osmanlılar’ın bir ittifaka dahil olmamaları için ellerinden geleni yapmaya çalışmışlardır. Fransa’nın en büyük şansı, kadroları içinde dünya diplomasi tarihinin gördüğü en aktif, “iş bitirici” ve entrikacı politikacı Charles-Maurice de Talleyrand’ı barındırmasıydı.
Breguet saat firmasının Seyyid Ali Efendi için özel tasarladığı mineli saat, firmanın Paris’teki müzesinde sergileniyor
Bu asalet bağı güçlü kişilik 1754’te Paris doğumluydu. Kökleri 10. yüzyıla kadar inen Perigord’lu asil bir ailenin mensubu olarak, o devirde soylulara münhasır askerlik mesleğine girmek istediyse de ayağındaki fiziksel arızadan dolayı bu gerçekleşmeyince, din adamı olmak için kiliseye bağlandı. Krallara hizmet ederken, Fransız Devrimi’nin en güçlü kişiliklerinden biri oldu. 84 yıllık ömrü, Avrupa diplomasisinin en muhteşem kariyerlerinden birini sergiler. Gelgitli bir ruhî durumun etkisindeki Napoléon’un en büyük destekçisi olarak bilindiği zamanlarda bile, ondan daima bir adım önde hareket edebilmiştir. Avrupa devletlerinin, krallıklarının, oligarşilerinin tarihte ilk defa yeni bir kimliğe büründüğü 1815 Viyana Kongresi’nin mimarı, arkasındaki büyük organizatör de kendisidir. Böylesine parlak bir kariyerin kuşattığı kişinin Fransa Dışişleri Bakanı olduğu ilk andan itibaren karşılaştığı Osmanlı büyükelçileriyle uğraşması; onları istediği yönde harekete zorlaması; geleceğin usta ve kurt diplomatının alıştırma hamleleriydi. Bu hamlelerin Osmanlı dünyasındaki etkisi sarsıcı ve yıkıcı olmuştur.
Paris’te ilk mukim Osmanlı büyükelçisi Seyyid Ali Efendi’dir. 1796’da 3 yıllığına tayin edilip 1797 Temmuz’unda başladığı görevini sürdürürken Fransızların Mısır’ı işgali gerçekleşmişti. İki ülkenin savaş halinde bulunmasından dolayı İstanbul’daki Fransız büyükelçisi Ruffin önce elçilik konutunda, sonrasında Yedikule zindanında hapsedilmiş; mukabele-i bi’l-misl gereği Ali Efendi’nin de hapsedileceği beklentisi gerçekleşmemiş; ancak Paris’te elçilik konutundan dışarı çıkması engellenmişti. Bu nedenle Seyyid Ali Efendi, 4 Haziran 1802 tarihinde Napoléon’a güven mektubunu sunmasına kadar fazladan 2 yıl boyunca Paris’te kalmıştır. İstanbul’dan yanına tercüman olarak tayin edilen Rum asıllı Codrika, daha ilk anda Talleyrand tarafından devşirilmiş ve Ali Efendi’nin İstanbul ile yaptığı tüm yazışmalar İstanbul’dan önce Talleyrand’ın malumu olmuştur! Codrika daha sonra İstanbul’a dönmemiş ve Fransa’nın hizmetine girmiştir.
Paris Büyükelçisi Seyyid Ali Efendi’nin İstanbul’la yaptığı tüm yazışmalar, önce kurt siyasetçi ve diplomat Talleyrand’ın önüne geldi. Talleyrand’ın hamleleri Osmanlı dünyasında sarsıcı ve yıkıcı etkiler oluşturdu.
Elçilikte bulunduğu sürede Ali Efendi’nin başına gelenler; Fransa Devleti ve Dışişleri Bakanı Talleyrand tarafından aldatılma serüveni; Maurice Herbette’in Ali Efendi monografisinden, Seyyid Ali Efendi’nin Sefaretname’sinden, ayrıca çok zengin bir malzeme olarak Osmanlı Arşivi Hatt-ı Hümayun Koleksiyonu’ndaki belgelerden izlenebilir. Seyyid Ali Efendi’nin Fransızlar’ın Mısır’a asker çıkarması ihtimalinden bahsettiği ve İskenderiye’de Memluk beylerini ürkütmeden çıkarmayı engellemek için tedbirler alınmasını önerdiği belge de bu koleksiyondadır. Bu uyarısı dikkate alınmamış ve iş işten geçtikten, Fransızlar Mısır’ı işgal ettikten sonra hâlâ durumdan habersiz olduğunu gösteren bir tahriratının üzerine gayet haksız bir şekilde 3. Selim tarafından “ne eşek herifmiş” yazılmıştır (#tarih, Eylül 2017, sayı: 40).
Seyyid Ali Efendi’den sonra 1803-1806 arasında Paris Büyükelçiliği’ne getirilen Hâlet Efendi de Talleyrand’ın entrikalarından nasibini almıştır. 2. Mahmud devrinde “Devlet Kahyası” unvanıyla ve ince siyasetiyle padişahtan sonra devletin en kudretli kişisi olacak olan Hâlet Efendi için Paris elçiliği “staj dönemi” olmuştur. Mektuplarıyla, takrirleriyle Hâlet Efendi’nin sefaret dönemine dair oldukça zengin bir malzemeye sahibiz. Süheyla Yenidünya tarafından değerlendirilen bu malzeme Devletin Kahyası, Sultanın Efendisi Mehmed Said Hâlet Efendi adıyla kitaplaştırılmıştır.
Napoléon döneminde Paris Büyükelçiliği’ne atanan üçüncü isim Seyyid Abdürrahim Muhib Efendi’dir. Görev süresi olan 1806-1811 arasında Osmanlı Devleti’nin en büyük krizleri yaşanmıştır: İngiliz Donanması’nın İstanbul önlerine gelmesi, Kabakçı İsyanı, 3. Selim’in tahttan indirilip 1 yıl sonra öldürülmesi, Nizam-ı Cedid düzeninin sonu… İki ayrı sefaretnamesi vardır. Napoléon-Talleyrand birlikteliğinin ve zıtlaşmalarının zirve yaptığı bu zaman diliminde de, Osmanlı Devleti’nin Fransız diplomatları tarafından aldatılmaları devam etmiştir. Osmanlı Devleti, “denize düşen yılana sarılır” sözünü doğrularcasına kurduğu geçici ittifaklarla; Düvel-i Muazzama tarafından dayatılan ıslahat hamleleriyle; kimi zaman açık, kimi zaman gizli himayelerle, sonuna geldiği ömrünü uzatmaya çalışacaktır.
Güç ve para dışında hiçbir değerleri, inançları ve tabii ahlakları yoktu. Ancak yüksek zekaya sahiptiler. Her dönemde, gözden düşmesi kaçınılmaz hâle gelecek kişileri önceden sezdiler ve buna göre pozisyon aldılar. Katliamlara, idamlara imza attılar; hatta düşmanla işbirliği yaptılar. Buna rağmen Fransız Devrimi ve sonrasında refah içinde yaşadılar.
Her ihtilal önce kendi evlatlarını yer. Karşıtlar bir yana, ihtilal yanlıları arasında da çok farklı beklenti sahipleri vardır. Her ihtilalin geçtiği yollar, aşamaları ve bunların süreleri değişik olmakla birlikte; genellikle önce en radikaller ılımlıları, sonra ılımlılar radikalleri ve nihayet şiddetten bıkan insanlar ihtilalcileri ve ihtilalleri tasfiye eder; başta ilan edilen amaçlara kısmen veya büyük ölçüde ters düşen yeni bir rejim kurulur. Bu kimi zaman eski rejimin restorasyonu olsa da, asla eskisinin aynısı olmaz; ihtilallerin getirdikleri tam olarak silinemez. İhtilallerin fırtınaları arasından sağ çıkan bireyler her zaman olur; ama tüm fırtınaları atlatan, defalarca ölümden dönen çok azdır.
1789 Fransız İhtilali’ne kaderci bir açıdan bakan, “acaba tüm bu hadiseler Napoléon adındaki fakir bir topçu subayının imparator olması için mi meydana geldi?” diye sormadan edemez. Napoléon Bonaparte, tüm bu dönem boyunca kendisine ihanet ettiklerini bildiği halde Joseph Fouché (1759-1820) ve Charles Maurice de Talleyrand’ı (1754-1838) yanından ayırmamıştır.
Napoléon Bonaparte, kendisine ihanet ettiklerini bildiği halde Fouché ve Talleyrand’ı hep yanında tuttu.
Bunlardan Fouché’yi, İhtilal’in ilk günlerinden Napoléon’un yıkılışından sonraki restorasyon dönemine kadar birçok rolde görürüz: Defalarca ölüme çalım atan bir devrimci, meclis üyesi, katliamcı, Polis Bakanı… Fouché sırasıyla Direktuvar’a, konsüllüğe, imparatorluğa, 18. Louis’ye ve tekrar imparatorluğa ihanet etti. 16. Louis’nin idamı için oy verdiği hâlde restorasyon döneminde hayatta kaldı. Keza, birçok defa kaderlerinin kesiştiği Talleyrand da aynı fırtınaları atlattı. Sonunda bu iki adam, vaktiyle Napoléon’u iktidara getirirken yaptıkları gibi, onun vaktinin dolduğunu görünce iktidarı bırakıp gitmesi için perde arkasından işbirliği yaptılar. Bu ikili her dönemde, gözden düşmesi kaçınılmaz hâle gelecek kişileri önceden seziyor ve buna göre hazırlık yapabiliyordu. Napoléon’un yükselişini gördükleri günlerde de onun iktidarı için çalışmışlardı: Önce Paul Barras’ın, sonra direktuvarın diğer üyelerinin istifasını sağlamışlar ve böylece Napoléon’un Meclis’i dağıttığı 18 Brumaire darbesinin başarılı olmasının koşullarını hazırlamışlardı.
Autun Piskoposu Talleyrand, ilk meclisteki (Millî Konvansiyon) 749 temsilci (kolonilerden seçilen 33 kişi daha vardı) arasında yer alan 291 din adamından biriydi. Hafif bir topallaması olduğu için, babası gibi askerlik mesleğinde ilerleyememişti (Bu engeli nedenliyle onu “Topal Şeytan” diye ananlar olmuştur). Siyasete atılan diğer yüksek rütbeli din adamları gibi, reformları sınırlı tutmak istediğine inanılıyordu. Ne var ki Talleyrand, 17 Aralık 1789 tarihindeki oturumda tüm kilise mallarına millet adına el konulması yönünde oy kullandı! Genel eğilime uymak inançlarının önüne geçiyordu ve hep öyle olacaktı. Ertesi yıl, Bastille’in yıkılışının birinci yıldönümündeki bayram töreninde ahaliyi takdis ederken, Marquis de La Fayette’e ihtilale bağlılık andını söyleten kişiydi. Talleyrand, yollarının sayısız defa kesişeceği Fouché gibi eski rejime, ihtilale, Napoléon’a ve Restorasyon’a hizmet etti.
Napoléon hiç kuşkusuz bu iki adamdan daha az zeki değildi ama, onlardan farkı güç sarhoşluğuna kapılmasıydı. Diğer ikisi gibi serinkanlılıkla, duygularına kapılmadan karar veremediği çok durum vardır ve bunlar onun mahvına yol açmıştır. Belki biraz da bu nedenle kendi arkasından iş çevirdiğini, düşmanlarına bilgi aktardığını çok iyi bildiği halde Talleyrand’ı Dışişleri Bakanı, Fouché’yi de Polis Bakanı olarak uzun süre görevde tuttu.
Charles Maurice de Talleyrand (üstte) ve Joseph Fouché, her türlü sadakatten ve değerden yoksun ama ileri görüşlü ve yüksek zeka sahibi politikacılardı.
Talleyrand ile iyi anlaşmasının nedeni onun her türlü bağlılıktan ve değerden yoksun, paragöz bir fırsatçı olmasıydı. Onu daima yanında bulundurdu, çünkü istediğini rahatça yaptırabiliyordu. Talleyrand ise onun düşeceğini çok net şekilde gördüğü için, Napoléon’a karşı Fransa’nın düşmanlarıyla işbirliği yapmaktan kaçınmadı. Fouché’ye gelince… O kadar büyük bir istihbarat ağına sahipti ki, ondan asla vazgeçilemezdi. Fouché’yi daha iyi tanımak için ihtilalin ilk günlerinde neler yaptığına ve her gün onlarca masum insanı giyotine gönderen Robespierre’in hakkından nasıl geldiğine değinmek gerekir.
Honoré de Balzac (1799- 1850), Fouché için “kasvetli, derin düşünen, olağandışı bir adam” tanımlamasını yapmıştı. O kadar çok yönlü düşünüyordu ve siyasi hesaplarının her katmanının altında o kadar derinlik vardı ki, yaptıklarının çoğu eylem anında anlaşılamaz ve ancak o hadiseden çok sonra kavranabilirdi. Karanlıkta çalışır, avının haberi olmadan ağını örerdi. Stefan Zweig (1881- 1942) onun ihanet sanatını deha seviyesine çıkardığını yazmıştır. İhtilalden önce rahip okulundan yetişmiş başarılı bir öğretmendi. Robespierre ile ihtilalden önce tanışmış, daha sonra Jacobin kulubüne girmişti. 1789 İhtilali’ne karşı ayaklanmaların bastırılmasında, acımasız tutumuyla sivrildi. Daha sonra Meclis tarafından Lyon’da federatif taleplerle isyan edenlerin şiddetle bastırılmasına nezaret etmek üzere görevlendirildi. Bu hadiselerin cereyan ettiği 1793 sonlarında, Paris’te ihtilalcilerin en radikal ve acımasız kanadı olan Hebertistler ön plana geçmişti; ancak Paris’te onlarla birlikte iktidarı paylaşan Jacobinler, merkezin yetkilerinden hiçbir tavize razı değildi.
Fouché, Aralık ayında Paris’e gönderdiği raporlarda, “düşmanların” acımasızca ezildiğini bildiriliyordu; gerçekten de bu günlerde Lyon’da katliamlar birbirini izledi. Fouché 1794 başından itibaren Hebertistler’in itibar kaybettiğini sezince hemen idamları azalttı; Şubat başında idam mangalarını lağvetti. Bu sırada Robespierre, Paris’te giyotini ara vermeden çalıştırıyordu. Önce Girondinler’i, arkasından Hebertistler’i ve nihayet Danton’u (1759-1794) öldürtmüştü. Fouché sıranın kendisine ve Lyon’da birlikte çalıştıkları Collot d’Herbois’ya geldiğini kesin olarak anlamıştı. Zaten Danton’un tutuklanmasından 36 saat sonra, tüm yetkileri yerel Jacobin kulübüne bırakıp derhal Paris’e dönmesi için talimat gelince durum açıkça belli oldu. Ya Robespierre’in ya da onun kellesi sepete yuvarlanacaktı.
Fouché ilk aşamada geri çekilerek, öldürücü darbesini arka planda hazırlamaya başladı. 6 Mayıs 1794’te dönemin ihtilalci partisi olan Jacobin Kulübü’nün başkanlığına seçilmesi, bu siyasetin doğal lideri olan hasmını yıldırım çarpmışa çevirdi. Robespierre ona ihtilal takvimine atfen 22 Preirial (10 Haziran 1794) Kanunu olarak anılan girişimle karşılık verdi; buna göre komplocular artık mahkemelerde hiçbir şekilde savunma yapamayacak, şahitleri ve avukatları olmayacaktı. Ayrıca Fouché’yi Jacobin Kulübü’nden de attırdı. Giyotin adım adım yaklaşırken Fouché gündüzleri saklanıyor, her gece yer değiştirirken Meclis üyelerini sırayla ziyaret ederek ağını örüyordu; bu konuda güçlü bir kozu vardı, çünkü Robespierre ve Louis de St. Just her kesimden insanı uyduruk mahkeme kararlarıyla öldürterek dehşet içerisinde bırakmıştı. Konvansiyon üyeleri Fouché’den sonra sıranın kendilerine geleceğini düşündükçe kıvranıyorlardı ve o da faaliyetlerini bu hassas noktanın üzerine kurmuştu.
Nihayet hesaplaşma günü geldi. Robespierre onları Lyon’da giyotin kullanmadan katliam yapmakla suçlayınca d’Herbois şöyle cevap verdi: “Tam tersine, giyotin esas işkencedir. 20 kişinin kafası kesilirken sonuncu kişi 20 kere ölür. Halbuki biz o gün 200 kişiyi bağlayıp top ateşiyle kısa sürede öldürdük!” (Aslında o günün kurbanları 209 kişiydi ve Lyon’da öldürdüklerinin sadece 8’de 1’iydi). Bu sözler, giyotinin hiç ara vermeden 7/24 çalıştığı dönemin kasvetli havasını çok iyi yansıtır. Nihayet Robespierre kürsüye çıkmak isteyince, Fouché’nin örgütlediği vekiller bağırıp çağırarak, slogan atarak, önünü keserek ve ardarda söz alarak ona kürsüye çıkma fırsatı vermedi. Büyü bir anda bozulmuş, o güne kadar her krizde konuşmasıyla dinleyenleri büyüleyen ve durumu lehine çeviren Robespierre şaşkınlıktan dengesini yitirmişti. Ona kürsüyü verdikleri takdirde o an durumu değiştirebileceğinden korkarak büyük bir gayret gösterdiler. Bağırış-çağırış arasında biri ateş edip onu çenesinden yaraladı ve Robespierre ile arkadaşları Jacobin Kulübü’ne çekilip silahlı birlikleri örgütlemeye çalıştılar ama, Meclis çoğunluğu baskın çıkarak daha çok silahlı birlik toplamak suretiyle bulundukları mekanı bastı.
Fransız Devrimi’nin en önemli dönemeçlerinden biri Bastille Baskını. Halk, 14 Temmuz 1789’da Bastille Hapishanesi’ni ele geçirdi ve tutuklular serbest bırakıldı. Ancak acı ve giyotinli günler yeni başlayacaktı.
Robespierre tutuklandı ve hemen o gece arkadaşlarıyla birlikte idama mahkum edildi. Robespierre en kritik anda şaşkınlığa uğramış, inisiyatif gösterip duruma hakim olamamıştı. Ayrıca taraftarlarını sahaya sürmekte de geç kalmıştı (halbuki ihtilal günlerinde tereddüt eden kaybeder). Hüküm hemen infaz edilirken Paris ve Fransa rahat bir nefes alıyor, zindanda idam bekleyen 8 bin kişi kurtuluyordu. En talihsiz olanlar ise son günün tartışmaları sürerken idam edilen 40 kişiydi. İdamlarını bir gün erteleme talebine karşı “ihtilal, düşmanlarını yoketmek için beklemez” cevabını almışlardı.
İşte Fouché en büyük tehlike karşısında bile soğukanlılığını koruyan, korkularına teslim olmadan çalışmasını sürdüren, böylesine ince hesaplı bir kişiydi. Güç ve para dışında hiçbir hırsı ve zaafının olmaması ona avantaj sağlıyordu. Talleyrand ile diğer ortak noktaları hiçbir partiye veya değere bağlılıklarının olmamasıydı ki, bu sayede güç dengelerini daha objektif şekilde hesaplayıp önceden pozisyon alabiliyorlardı. Örneğin Meclis’te kim güç kazanırsa, onların sıralarına doğru kayıyorlardı. Napoléon’un düşeceğini ilk sezenler de onlar olacaktı.
Fouché de aynı Talleyrand gibi rahip okulunda yetişmesine rağmen, kilise mallarına elkoyup bunları hazineye kaydettirmişti. Bir başka önemli hadise de, Napoléon’un iktidarında Polis Bakanı iken imparatora yapılan bombalı suikast girişimidir. Napoléon kurtulurken birçok kişi hayatını yitirmiş, imparator bunu Jacobinler’e karşı bir temizlik kampanyasına dönüştürürken Fouché kralcılardan kuşkulandığını öne sürerek onları kurtarmak istemişti. Bu, eski yoldaşlarına vefa göstermeye çalıştığı çok nadir örneklerden biriydi ama onları Napoléon’un hışmından kurtaramayacaktı.
Devrimden sonra Lyon’da yaşanan katliam böyle resmedilmişti. Fouché, “Lyon kasabı” olarak nam salacaktı.
Sonraki dönemde Napoléon kısa imparatorluğunun sonuna yaklaşırken Rusya’dan önce İspanya’da batağa saplanmıştı. İsyanlar yayılıyor, İngilizler de İber Yarımadası’na asker çıkarıp direnişi destekliyordu. Bu sırada Paris’te kalan Fouché ve Talleyrand’ın Avusturyalılar ile temasa geçerek kendisine karşı ittifak arayışına girdiklerini duydu. Keza Rus Çarı Alexander ile görüşmeye gönderdiği Talleyrand’ın onunla da yakınlaştığını anlamıştı.
Napoléon, İspanya’daki krizin derinleşmesine çare bulamadan apar-topar derhal başkente döndü ve bu ikiliyi mareşallerinin yer aldığı bir devlet konseyinin önünde azarlamaya başladı: Önce Talleyrand çağırıldı: “İspanya işini başıma sen sardın; Enghien Dükü’nü öldürmemi de sen tavsiye ettin. Sana yağdırdığım ihsanlara rağmen aleyhimde yapmayacağın şey yok. Seni cam gibi ezerdim ama bununla uğraşmayacak kadar nefret ediyorum senden” dedi. Talleyrand sakince konsey odasından çıkarken “Bu kadar büyük bir adamın bu kadar terbiyesiz olması ne yazık” diye mırıldandı. İspanya, Fransa’yı ağır-ağır tüketirken Enghien Dükü olayı Napoléon’a çok itibar kaybettirmişti; çünkü bir Fransız süvari birliği sınırı aşarak onu kaçırmış ve idam etmişti.
Talleyrand’dan sonra “fırçalanma” sırası Fouché’ye geldi. Napoléon onu da düşmanlarına destek vermekle, kamuoyu oluşturmakta başarısız kalmakla suçladı. Konsey üyeleri bunları taş kesilerek izlerken, herkes onların kovulacaklarını ya da hapsedilmedikleri takdirde en azından sürgüne gönderileceklerini bekledi; ama ertesi gün her ikisi de hiçbir şey olmamış gibi işlerinin başındaydı; Napoléon onlardan vazgeçememişti! Talleyrand’ın İngilizler ile arkasından görüştüğünü öğrenince onu Bakanlıktan almış, ama sırdaşlıktan ve en gizli görevlere göndermekten vazgeçmemişti. Onunla rahat bir diyalog kurabiliyordu.
Talleyrand da daha yıllar öncesinde, İtalya Seferi sırasında prestiji hızla artan generalin dostluğunu kazanmak için harekete geçmişti. İleride de Napoléon’un seferlerini tasvip etmeyecek; ancak doğrudan karşı çıkmayarak diplomatik temaslarla bunların sonuçlarını yumuşatmaya çalışacaktı. Örneğin Mısır Seferi’ne karşıydı; çünkü bunun İngiltere ve Osmanlı Devleti’ni yakınlaştıracağını ve karşılarındaki ittifaki güçlendireceğini biliyordu. Buna rağmen sonunda yıldızı hızla yükselen generali desteklemişti ki, o zaman Napoléon’un imparatorluğunu kendisinden başka hayal eden yoktu. Napoléon 1804’te imparator olunca, onu muazzam bir maaşla başmabeyinci olarak atadı. 1806’da gene büyük bir maddi ihsanla Talleyrand’ı Benevento Prensi yaptı.
Yüzlerce kişiyi giyotine gönderen devrimin liderlerinden Robespierre’in sonu da giyotin olacaktı.
Talleyrand 1807’de yukarıda bahsettiğimiz “büyük fırçalama”dan sonra geri çekilmekle birlikte Napoléon için çalışmaya devam etti. Ancak yine aynı dönemde Fransa’nın askerî-diplomatik sırlarını büyük paralar karşılığında Avusturya ve Rusya’ya sattı. Napoléon bu yıllarda Kutsal Roma İmparatorluğu’nun kalıntısı olan Ren boylarındaki Alman devletçiklerini yeniden düzenlerken; Talleyrand ve ekibinin avantaj sahibi olmak isteyen prenslerden 10 milyon Frank rüşvet aldıkları kaydedilmiştir.
Napoléon, Fouché’ye de el altından büyük paralar vermiş, onu da Otranto Dükü yapmıştı. Fouché, imparatorluğun yıkıldığı 1815’e kadar bu unvanı muhafaza etti. Napoléon’un Elba adasından kaçtıktan sonraki 100 günlük kısa iktidarında gene onun Polis Bakanı’ydı. Napoléon’un Waterloo’daki nihai yenilgisinin sonrasında bir süre ülkeyi fiilen yöneten komitenin başkanı oldu ve sonra yerini Talleyrand’a bırakıp tekrar Polis Bakanı oldu.
Fransa’nın en bunalımlı döneminde St. Helena adasına sürülen imparatorun iki eski adamının krallığın restorasyonunda yer alması talihin garip bir tecellesi sayılabilir; ama bu durum esas itibariyle onların bunu çok önceden girerek tedbirlerini almaları sayesinde gerçekleşmiştir.
Böylece Fouché, idamı için oy verdiği 16. Louis’in kardeşi yeni kral 18. Louis için çalışmaya başladı! Talleyrand ise Napoléon sonrası Avrupa düzeninin tayin edildiği 1815 Viyana Kongresi’nde Fransa’nın 1793 sınırlarının kabulünü sağladı. Kuşkusuz ki Metternich ve Alexander başta olmak üzere yıllar boyunca Avrupa liderleriyle kurduğu ilişkiler burada çok işine yaramıştı. Direktuar, Konsüllük ve Napoléon dönemlerinde polis teşkilatını yönetmiş Fouché ise son görevinden sonra yurtdışına gitmek zorunda bırakıldı. 18. Louis’nin ağabeyinin ölümündeki rolününün unutulmasına olanak olmadığı gibi, Lyon’daki kasaplığı da çok derin izler bırakmıştı. 1820’de Trieste’de sürgünde öldü. Napoléon ise 1821’de ağır bir hastalıkla, acı çekerek hayatını kaybedecekti. Hayatın keyiflerini yaşamaya önem veren Talleyrand’a gelince… 1838’e kadar malikanesinde lüks ve rahat içinde yaşadı.
Waterloo savaşında İngilizler’e karşı yenilgi Napoléon’un da sonuydu. Joseph Fouché bu yenilginin ardından kısa bir süre ülkeyi fiilen yönetti.
TALLEYRAND (1754-1838)
Son anında bile hem dünyayı hem Tanrı’yı aldatmaya çalıştı
Tam ismi Charles-Maurice de Talleyrand-Périgord olan sıradışı Fransız politikacı, ölümünden sonra çok sayıda tarih-araştırma-kurgu kitabına konu oldu. 1836’da aktif siyaset alanından çekilen ve Valençay Şatosu’na yerleşen Talleyrand, 1837’de tekrar Paris’e döndü. Ölüm döşeğinde olduğunu öğrenen Kral Louis-Philippe kendisini ziyarete geldi. Yazar-filozof Ernest Renan, son sözlerini dinlemek için gelen din adamına Talleyrand’ın “benim de bir din adamı olduğumu unutmayın, ona göre…” dediğini aktarıyor ve şöyle diyor: “Son anında bile hem insanları hem Tanrı’yı aldatmayı başarmıştı.” 17 Mayıs 1838’de ölen Talleyrand “İsterim ki asırlar boyunca benim kim olduğum, ne düşündüğüm, ne istediğim tartışılmaya devam etsin” demişti. Arzusu gerçekleşti.
FOUCHE (1759-1820)
Siyasi iktidarın korkunç mezarı: Unutulmak ve tüketilmek…
Joseph Fouché, 1820’de Trieste’de öldü. 1816’da görevi sırasında, Kral 16. Louis’nin idamı için oy kullandığından dolayı sürgün edilmişti. Yazar Jean-François Deniau onun için “iktidarın korkunç mezarı işte budur: Unutulmak. Zaman sizi tüketmiştir” diyecektir. Devrim günlerinin Polis (İçişleri) Bakanı ve “Lyon Kasabı” Fouché, ölümünde hemen önce yanında bulunan Napoléon’un küçük erkek kardeşine, kendisine ait ne kadar yazılı siyasi belge varsa hepsini yakmasını söylemişti. Tam 5 saat boyunca tüm dokümanların yakılmasıyla, Fransız İhtilali’nin en kritik günlerine dair ilk elden kayıtlar silindi. Fouché’nin “kendisi” yakıldıktan sonra ise, külleri Fransa’ya getirilip gömüldü. Şato 20. yüzyılda Rothschild’lar tarafından satın alınacaktı.
Neolitik dönemde yaklaşık 8 bin kişinin birarada yaşadığı tahmin edilen Çatalhöyük, dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri. Arkeologların “Mekan 66” olarak adlandırdığı alandaki fırın yapısının içinde bulunan form, bilinen en eski ekmek oldu.
Konya’nın Çumra ilçesinde yer alan Çatalhöyük’te, bilinen en eski ekmek ortaya çıkarıldı. Büyük kısmı tahrip olan fırının köşesinde, büyüklüğü avuç içi kadar mayalanmış bir ekmek olduğu belirlendi. Kazı Başkanı Ali Umut Türkcan, Çatalhöyük sakinlerinin, fırının üzerini ince bir kille kapatmaları sayesinde içerideki kalıntının günümüze kadar ulaşabildiğini belirtti. TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’nde (MAM) yapılan radyo karbon testleri, keşfedilen numuneyi MÖ 6.600 civarına tarihlendirdi.
Gaziantep Üniversitesi öğretim görevlisi ve biyolog Salih Kavak, mikroskop altında incelediği formun içeriğinde tahıl kalıntılarının bulunduğunu; arpa, buğday, bezelye gibi bitkilere ait öğütülmüş parçaların görüldüğünü söyledi. 8.600 senelik ekmek üzerinde yapılan analizler, mayalandığını fakat pişirilmediğini/pişirilemediğini gösteriyor. Türkcan, somun ekmeğinin küçültülmüş hâli olarak tarif ettiği buluntu için şu cümleleri kullandı: “Ortasına parmak basılmış, içindeki nişastalarla günümüze kadar gelmiş. Bugüne kadar böyle bir örnek yok. Çatalhöyük zaten birçok ilkin merkeziydi. Daha kazıldığı yıllarda dünyanın ilk dokumaları Çatalhöyük’teydi. Ahşap eserler yine Çatalhöyük’teydi. Duvar boyaları, resimler buna eklendi. Konya ve Türkiye bu anlamda çok şanslı.”
Bektaşî’nin nükteli bir yorumuna göre, “müminleri pek sevdiği için her yıl 11 gün daha önce gelen 11 Ayın Sultanı” Ramazan ve bayramı, eski renklerinden uzaklaştı, geleneklerini büyük oranda yitirdi. Artık bayram ziyaretleri ve yemekleri, bayrama özel giyim-kuşam yerine, telefon mesajlarıyla “cepten” bayramlaşıyoruz.
Ramazan, Türkler için sadece oruç ayı değildi. Ramazan’ın gelişi, günler öncesinden yapılan hazırlıklarla karşılanırdı. Mutfak işleri, ev temizliği, alışveriş, her Müslüman evinin mutat telaşıydı. Eğlence hayatı da Ramazan gecelerinde hareketlenirdi. İstanbul’da Şehzadebaşı’ndaki Direklerarası, eğlence mekanlarının başında gelirdi.
Eski Ramazanlar davullar, toplar, kandillerle karşılanır ve yine davullar, toplar, kandillerle uğurlanırdı. Ramazan davulcuları -ki çoğunlukla mahallenin bekçileriydiler- ayın 15’i ve bayram sabahları mahalleleri dolaşır, bahşiş toplardı. Davulculara bey konaklarından verilen bahşişler, mutlaka bir mendil ya da kağıda sarılırdı. Davulcuların mahalleye girmesiyle, çoluk-çocuk pencerelere-kapılara koşuşur, davulcuların söyledikleri mânileri dinlerlerdi.
1930’larda bir Ramazan Bayramı’nda İstanbul’da bahşiş toplamaya çıkan davulcu ve bekçiler
Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri isimli kitabında Ramazan davulcularını şu satırlarla anlatır: “Biri boynuna ufak boy bir davul asar, diğeri eline bir cam fener alır, mahalleleri dolaşır, büyük ev ve konak kapısı önlerinde durur, kendilerine has bir ritm içinde davul çalar, şiir okur, bahşiş beklerlerdi. Çocuklar da bunları çok sevdiğinden manzumelerini daha fazla dinlemelerini temin için bahşişler geç verilir, gerekirse ayrıca ricada bulunulur, bu arada dinlemek isteyen herkes pencerelere koşardı.”
İstanbul’da Çemberlitaş civarındaki bayram yeri. Ramazan ve Kurban bayramlarında şehirde büyük eğlenceler düzenlenirdi.
Davulculara verilenler sadece parayla sınırlı kalmazdı. Bulgur, simit, pirinç, şeker gibi bahşişlerin yanında, kimi zaman evde hazırlanan kete ve katmer gibi yiyecekler de ikram edilirdi. 30 Ramazan akşamı ve bayramda da devam eden davul çalma geleneği Türkler’e özgüydü.
Oruç ibadetinin bitimini izleyen ilk gün için, İslâm dininin tanımına göre zengin sayılanların yoksullara vermesi vacip ve sevap olan sadakaya fitre, fıtır sadakası ya da fıtır zekatı denir. Ramazan Bayramı denen 1 Şevval gününün doğru adı da Fıtır/ Fitre Bayramı, eski deyimle “iyd-i fıtır”dır. O sabah, kuşluk vakti camide topluca kılınan namaza başlarken imam ve cemaat “Fitre Bayramı namazı kılmaya” niyet ederler.
Oruç ayının sonunda tatlılara aşırı istek duyulduğu için bayram günlerinde baklava, kadayıf, şekerleme ikramları yapılır. Bundan dolayı Ramazan Bayramı’na halk arasında Şeker Bayramı da denilegelmiştir.
Bayramlarımızın geleneksel ikramlarından akide şekeri, aslında bir Yeniçeri Ocağı geleneğidir. 3 ayda bir, ulufe denen maaşlarını almak için saray avlusunda toplanan Kapıkulu askerlerine, Has Fırın’da pişirilen fodla (pide) ile saray mutfağında hazırlanan çorba, zerde ve pilavdan oluşan kuşluk yemeği dağıtılır; bu sırada askerin padişaha bağlılığının işareti olmak üzere bir de “akide merasimi” yapılırdı. Yeniçeri Ocağı’nın büyük subaylarından kul kethüdası ile muhzır ağa, Kubbealtı’na gelerek sadrazamın başkanlığındaki divan üyelerine ellerindeki tablalardan mangır (para) biçimindeki akide (bağlılık) şekeri sunarlardı. Bu, Ocaklılar’ın padişaha bağlı olduklarının kanıtı sayılır; Yeniçeriler’in bir taşkınlık yapmaksızın aylıklarını alıp gidecekleri anlaşıldığından divandakiler rahatlardı.
Bu ilginç saray geleneğinden konaklara, evlere, dükkanlara da akide şekerleri gider; herkes, Yeniçeriler’in bir eylem yapmayacağını öğrenmiş olurdu. Bu gelenek nedeniyle bir bakıma huzurun, güvenliğin, ağız tadının simgesi kabul edilen akide şekeri, zamanla mevlit ve bayramların da ikramı olmuş; şekerciler, ağdaya zararsız boyalar, kokular, tarçın, karanfil, baharat katarak türlü akideler üretmişlerdir.
(ntv tarih’in 8. ve 31. sayıları ile #tarih’in 2. sayısındaki yazılardan derlenmiştir)
1931’de Mahmutpaşa’daki Şekerci Hafız Mustafa’dan bayram alışverişi yapanlar.
SARAYDA BAYRAMLAŞMA
‘Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!’
Fâtih Kanunnamesi’ndeki “Bayramlarda Divan Meydanı’na taht kurulup çıkmak emrim olmuştur” kuralı gereği, Ramazan ve Kurban Bayramı’nda, sabah namazından sonra, sarayın taht kapısı (Bâbüssaade) önüne mücevherli altın bayram tahtı kurulur; sadrazam ve divan erkanı Kubbealtı’nda; ulema, ocak ağaları, kalemefendileri, hekimbaşıya kadar teşrifat defterinde yazılı olanlar da tören giysili olarak avlu revaklarının önünde el, etek, saçak öpmek için toplanırlar; Hasoda’da Enderun halkıyla bayramlaşan padişah Taht Kapısı’nda görününce çavuşlar topluca: “Aleyke avnullah, maşallah! Devletinle bin yaşa! Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!” diye alkışta bulunurlardı.
Sultan Abdülmecid ve bayramlaşma sırasında önünde 3 defa diz çöken sadrazam.
Mehterhane’nin çalışı, donanmadan top ve tüfek atışları sürerken kutlamalar başlar; padişahın hocası, Kırım hanzadeleri, şeyhülislâm ve ulema, el öpmek için tahta yakın olurlar, ayağa kalkan padişahla musafaha ederlerdi. Bundan sonra teşrifatın alt sırasından yukarıya doğru, kapıcılar, mirahurlar, müteferrikalar, Birûn ağaları, kethüdalar etek öperler; en son Kubbealtı’ndan çıkan sadrazam ve divan erkanı, önlerinde çavuşbaşı ve kapıcılar kethüdası, tahta yaklaşırlardı. En çarpıcı sahne, sadrazamın, 3’er adım arayla 3 defa diz çöküp yeri, sonra padişahın her iki ayağını öpmesiydi.
Muayede-i hümayun denen bu tören bitince Harem’e geçen padişah, ailesiyle de bayramlaşır; bayram namazı için hazırlanır, Harem Taşlığı’nda murassa eyerli atına binerek Alay Meydanı’na çıkar, oradan da mevkib-i hümayun denen muhteşem kortejle namaz kılacağı camiye giderdi.
Türk sinemasının ve sanat dünyasının efsanevi isimlerinden Arif Keskiner, 86 yaşında yaşamını yitirdi. 1 Kasım 1938’de Osmaniye’de doğan Keskiner ilk ve ortaokulu burada tamamladıktan sonra İstanbul’a geldi. Gazetecilik, spor yazarlığı, muhabirlik, kitapçılık, yayıncılık da yapan Keskiner, 1959’da “Cilalı İbo Perili Köşkte” filmindeki postacı rolüyle sinemaya adım attı. 1971’de Ekta Film’i kurdu. “Otobüs”, “Kapıcılar Kralı”, “Selvi Boylum Al Yazmalım”, “Maden”, “Köşeyi Dönen Adam”, “Piano Piano Bacaksız” gibi sinema tarihimizde iz bırakan filmlere, “Bay Alkolü Takdimimdir” gibi ünlü TV dizilerine yapımcı olarak imza attı; kimi filmlerin senaryolarını da yazdı. Filmciler Kooperatifi’ni kurdu, SESAM’da başkan yardımcılığı yaptı. Sinemayla ilgili yasa ve düzenlemelerin çıkmasına katkıda bulundu.
1985’te Sinema Sevenler Derneği Lokali, yaygın adıyla Çiçek Bar’ı açtı. Çiçek Bar, Kulis ve Papirüs’ün ardından sanat dünyasının, aydınların gözde buluşma mekanı oldu. Sezen Aksu ve Meral Okay’ın yaptıkları şarkı “Yine mi Çiçek” Arif Keskiner için yazılmıştı.
Sadece sinema değil, sanat dünyasının neredeyse tüm önemli isimleriyle yolu kesişen Arif Keskiner, anılarını Çiçek Gibi, Yine mi Çiçek, Elbette Çiçek ve Binbir Renk Binbir Çiçek adlı 4 kitapta toplamıştı. 2018’de İstanbul Film Festivali Sinema Onur Ödülü’nü alan Arif Keskiner, Cemal Reşit Rey konser salonundaki anma töreni sonrası Teşvikiye Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Kilyos-Demirciköy mezarlığında toprağa verildi.
AARON BUSHNELL (1999 – 2024)
Filistin için intihar eden Amerikalı asker
İsrail’in Gazze’ye saldırısı tüm zalimliğiyle sürerken, Şubat sonunda ABD’den dehşet verici bir protesto haberi geldi. ABD Hava Kuvvetleri’nde görevli asker Aaron Bushnell, İsrail’in Washington Büyükelçiliği önüne gelerek “Filistinliler’in işgalcilerin elinde yaşadıkları karşısında benim yaptığım çok da büyük bir şey değil” dedi ve kendini ateşe verdi. 25 yaşındaki Bushnell’in son sözleri “artık soykırımın suç ortağı olmayacağım; yaşasın özgür Filistin” oldu. Hastaneye kaldırılan genç asker yaşamını yitirdi.
Bushnell’in ölümünün ardından yüzlerce kişi İsrail’in saldırılarını protesto etti. Genç askerin, eyleminden önce Facebook hesabından şu mesajı paylaştığı öğrenildi: “Birçoğumuz kendimize şu soruyu sormayı severiz: ‘Kölelik döneminde yaşıyor olsaydım ne yapardım? Ya da Jim Crow dönemindeki Güney’de? Ya da apartheid? Ülkem soykırım yapıyor olsaydı ne yapardım? Cevap şu ki, bunu yapıyorsunuz. Şu anda.”
KAYHAN YILDIZOĞLU (1933 – 2024)
‘Alafranga’ rollerin sivri dilli oyuncusu
En son geçen yıl selamlaşmıştık, Salacak’ta, Bestekar Selahattin Pınar Sokağı’nın başındaki pastanenin önünde. İnce bir işçilikle üretilmiş bastonuna çenesini dayamış, apartmanların arasından karşı kıyıdaki Topkapı Sarayı’nı seyrediyordu. Onunla tanışalı 40 yıl olmuştur. Artık kullanmadığımız “janti” sözcüğüne en yakışan insanlardan biriydi. Her zaman şık, havalı ve temiz kokan bir insandı. Birkaç dil bilen, okuyan ve yazan, İstanbul Türkçesini konuşabilen ender insanlardan biriydi. Opera ve Klasik Batı Müziği eserlerini belleğine kazımıştı.
90 yaşında kaybettiğimiz Kayhan Yıldızoğlu’nu tiyatroya kazandıran kişiler, Muhsin Ertuğrul ve Haldun Taner oldu. Oysa döviz piyasasında çalışan bir insanmış gençliğinde. Hem tiyatro sahnelerinde hem de sinemada aranan bir karakter oyuncusuydu. Alafranga diye nitelendirilen rollerde hep onu seyrettik. Doğaçlama espri üretme yeteneği olan bir insandı. Sözünü sakınmayan, sivri dilli biriydi. Ölüm haberinin ardından eski eşi Suna Yıldızoğlu şu cümleleri yazdı: “İç dünyamı keşfeden insan, ne kadar çok öğrendim senden. Aşk bitince sevgi ve saygıyla dostluğumuz sürdü. Zeki, esprili, kültürlü, bilgili insan, hep soyadını taşımaktan onur duyduğum insan, huzur içinde uyu…”
Sinemada artık ropdöşambır (robe de chambre) giyen monşer (monchère) karakterlere yer verilmiyor. Zaten bu sözcükleri doğru yazabilenlerin sayısı da azaldı. “Kertenkele değilim ki 150 yıl yaşayayım?” diyen usta aktör Kayhan Yıldızoğlu güzel izler bıraktı bu hayatta.
Suha Çalkıvik
ALİ SİRMEN (1939 – 2024)
Gazeteci-yazar ve barış savunucusu
Cumhuriyet Vakfı başkan vekili ve Cumhuriyet gazetesi yazarı Ali Sirmen, İstanbul’da 84 yaşında vefat etti. 10 Kasım 1939’da doğan Ali Gazanfer Sirmen, Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Sirmen, 1966’da Akşam gazetesinde köşe yazarlığına başladı. Yeni Ortam’ın ardından Cumhuriyet’te yazmaya başlayan Sirmen, bir süre Milliyet’te de köşe yazarlığı yaptı. Barış Derneği’nin kurucularından olan Ali Sirmen, bu nedenle 12 Eylül darbesinden sonra tutuklandı ve 4 yıl hapiste kaldı. Hapishanedeyken yazıları Samim Lütfü imzasıyla Cumhuriyet’te yayımlandı. Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü sahibi Ali Sirmen, Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
PROF. DR. REFİK DURU (1932 – 2024)
Anadolu arkeolojisinin duayen hocası
Prof. Dr. Refik Duru’nun arkeolojiyle dolu hayatı, aslında İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nün olgunlaşma ve uzmanlaşma süreci ile çağdaştır. 1933’te yapılan reformla, Darülfünun’un İstanbul Üniversitesi’ne dönüşmesinden sonra, ona bağlı olarak Edebiyat Fakültesi’nin kurulmasının ardından; 1934’te Dr. Helmuth Theodor Bossert fakülteye profesör olarak alınır ve daha sonra bir kürsü haline gelecek olan Türk Arkeoloji Enstitüsü’nün müdürlüğüne getirilir. Böylece Önasya kültürlerinin, aslında her biri farklı bir bilimdalının çalışma sahasını teşkil eden yazıları, dilleri, maddi kültürleri yani arkeolojisi, birarada ve birbirinden faydalanarak araştırılmaya ve bu konularda uzmanlaşacak biliminsanları yetiştirilmeye başlanır.
1942’de Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Kürsüsü kurulur ve Bossert 1959’a kadar yürüteceği kürsü başkanlığı görevine getirilir. Bossert’in ilk öğrencilerinden biri olan Prof. Uluğ Bahadır Alkım ise daha sonra aynı bölümün başına gelecektir.
Prof. Dr. Refik Duru, eğitmenliğinin yanında Türkiye coğrafyasındaki önemli arkeolojik kazıların da başındaydı.
Rahmetli Refik Duru ise 1958’de Prof. Dr. Kurt Bittel’in yönetiminde Prehistorya kürsüsünden “Anadolu’da En Eski Çağlardan Hitit Çağlarına Kadar Savunma Sistemleri” lisans tezi ile mezun olur. 1960’ta Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri kürsüsüne asistan olarak atanır. Doktora ve doçentlik tezlerinin ardından, 1978’de “Türk Tarih Kurumu Tarafından Yapılan Gedikli-Karahöyük Kazısı; Mimarlık, Mezarlar ve Küçük Buluntular” çalışması ile de profesörlüğe yükseltilir. Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Bölümü, 1981’de Hititoloji ile Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi anabilim dalları olarak adlandırılarak, farklı bölümlerin çatısı altına konulur. Akademik hayatına Önasya Arkeolojisi Anabilim Dalı’nda devam eden Refik Duru, 1999’da emekliye ayrılana kadar anabilim dalı ile Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölüm Başkanlığı görevlerini yürütmüştür.
Duru’nun 1955’te Kadirli yakınlarındaki Karatepe’de başlayan arkeolojik kazı çalışmaları, sırasıyla Yesemek Heykel Atölyesi, Tilmen Höyük, Gedikli Karahöyük, Çatal Höyük, Değirmentepe, Kuruçay Höyük, Yassıhöyük, Höyücek, Bademağacı Höyük ve Hacılar Büyük Höyük’te 2024’e kadar kesintisiz devam etmiştir. Onlarca kitap, yüzlerce makale üretmiş ve binlerce öğrenci yetiştiren hocamızı saygıyla anıyoruz.
1860’lardan itibaren iç-dış ve askerî politikaları belirleyen-yöneten Otto von Bismarck, ülkesinin bir süper güç olmasını sağladı. İngiltere ve Fransa’nın aksine, parlamenter çoğulcu eğilimlere, liberallere, sosyalistlere karşı çıktı; savaş yanlısı politikalarla sosyal devlet anlayışını birleştirmeye çalıştı. Tarihî rolü hâlâ tartışılan Bismarck’ın öyküsü.
Otto von Bismarck (1815- 1898), -tarihçiler ve siyasiler tarafından olumlu/olumsuz şekilde değerlendirilip sözleri ve icraatları hâlâ tartışılsa da- Almanya’nın birliğinin kurulmasında ve Alman halkının bir “kultur-nation”dan ulus-devlete dönüşmesinde en önemli figürdü. Uzun siyasi hayatı boyunca iç ve dış politikada farklı ittifaklar kurarak hem kendi siyasi gücünü hem de Prusya’nın (daha sonra Almanya) konumunu uluslararası arenada yükseltmiş ve ülkesinin bir süper güç olmasını sağlamıştı.
Almanya’nın birleşmesinin mimarı olan Otto von Bismarck 1 Nisan 1815’te doğdu. Almanya’nın ilk şansölyesi, sosyalistlerin Almanya vatandaşlığından atılmasını öngören bir yasa çıkarmak istemişti.
Ordunun yeniden düzenlenmesiyle ilgili yasayı, mecliste çoğunluk olan liberal görüşlü Alman Terakki Partisi’ne rağmen geçirmiş (1862); hemen ardından yaşanan savaşlarda Danimarka Krallığı’nı (1864), Avusturya İmparatorluğu’nu (1866) ve Fransız İmparatorluğu’nu (1871) Bismarck’ın hem başbakanı hem de dışişleri bakanı olduğu Prusya kazanmıştı. Son zaferinin ardından Prusya, diğer Alman prensliklerini de yanına alarak Alman İmparatorluğu (1871) şemsiyesi altında bir birlik kurdu. Aynı zamanda bu galibiyetler serisi, Prusya Kralı 1. Wilhelm’e imparator olabilmek için gereken meşruiyeti verdi; Bismarck da bu yeni kurulan birliğin şansölyesi ve dışişleri bakanı oldu. Ulus-devlet ve parlamentolaşma sürecinde Bismarck liderliğinde, Britanya ile Fransa’dan farklı ve illiberal bir yol izleyen Almanya’nın gelecekte karşılaşacağı siyasi problemler, çoğunlukla tarihçiler ve siyasetçiler tarafından bu “sonderweg”e (“özel yol” anlamında) bağlanacaktı.
1-Almanya’yı veAlmanları birleştirmeye çalışan ilk lider değildi
Napoléon Savaşları sırasında Kutsal Cermen İmparatoru (Alman ulusunun Kutsal Roma İmparatoru) 2. Franz, mağlubiyeti sonrası (1806) bu unvanından vazgeçmek zorunda kalmış, bir yerde aslında bu tacın/unvanın Bonaparte’a geçmesinden korkmuştu. Tacın sahibi artık (milliyetçilik kavramının da gelişmesiyle) bu uzun isimlendirmeden ziyade “Alman İmparatoru” olarak da anılır olmuştu. 2. Franz’ın “Alman İmparatoru” tacından feragat etmesiyle bu unvan sahipsiz kaldı.
1848 Avrupa Baharı
1848 Avrupa Baharı, Alman prensliklerini de siyasi olarak derinden sarstı. Prensliklerde kurulan meclisler, Frankfurt’ta birleşerek bir “ulusal meclis” oluşturdu. 28 Alman devletçiğinin imzaladığı anayasayla, Prusya Kralı 4. Friedrich Wilhelm, “Almanlar’ın İmparatoru” ilan edildi. Ancak dönemin ünlü hukukçusu Eduard von Simson ve devlet adamı Heinrich von Gagnern’in öncülüğündeki bu girişim, 4. Friedrich Wilhelm tarafından reddedildi. Reddetmesinin farklı sebepleri vardı. Bunlardan biri, onun bu “Tanrısal” hakkının halk tarafından seçilmiş bir meclis tarafından verilemeyeceği inancıydı. Bu hak, kendisine ancak ve ancak soyluların ve en üst düzey din adamlarının oluşturduğu bir seçiciler kurulu (elektoral kolej) tarafından tanınabilirdi. Ayrıca bu unvanı kabul etmesiyle, diğer Alman prenslikleri ve Avusturya İmparatorluğu’yla savaş çıkabilirdi.
Bismarck’ın generalden dışişleri bakanına, federal şansölyeden, avcıya, diplomata, parlamento başkanına kadar farklı rollerini gösteren 1867 tarihli karikatür.
2-Triumvirlik (3’ler erki)dönemi ve Bismarck’ınyıldızının parlaması
1858’de 4. Friedrich Wilhelm, fiziki ve zihinsel olarak tahtta yetersiz kalmaya başladı. Bu sebeple yerine kardeşi 1. Wilhelm’i naip prens olarak atadı. Bu, Prusya için “Yeni Çağ”ın başlangıcı ve reaksiyoner çağın kapanışıydı. 1. Wilhelm, abisinin aksine “1850 Anayasası” üzerine ant içmiş ve ardından da reaksiyoner/koyu muhafazakar başbakan Manteuffel’i görevinden almıştı. Ardından mecliste liberaller ve parlamentaristlerle işbirliği yapabilecek isimleri başbakan olarak atadı. 1861’de tahtı resmen 1. Wilhelm olarak devraldıktan sonra, yine meclisle çalışabilecek fakat krala sadık bir isim aramaya başladı. O sırada Prusya Genelkurmay Başkanı Helmuth von Moltke (Osmanlı Ordusu’nun modernizasyonunda da önemli roller oynamıştır) ve Savaş Bakanı Albrecht von Roon, Sankt-Petersburg ve ardından Paris’te elçilik yapan Otto von Bismarck ismini krala önerdiler. Bismarck’a da bu fırsatın bir daha çıkmayacağını ve başkente dönmek için acele etmesi gerektiğini belirttiler. Berlin’e ulaştıktan 3 gün sonra başbakan ve dışişleri bakanı ilan edilen Bismarck ile, Roon ve Moltke’nin “3’ler erki”, böylece 23 Nisan 1862’da başlamış oldu. Kral, soylular ve mecliste özellikle liberalleri dengede tutan bu üçlü yönetim Almanya’nın birleşme savaşlarında çok önemli bir rol oynayacak; ancak Roon’un sağlığının 1873’ten itibaren kötüye gitmesiyle bozulacaktı. Moltke ise Fransızlar’a karşı zaferiyle (1871) bir “ulusal kahraman”a dönüşecek; Bismarck da dönemin siyasi lideri olarak öne çıkacaktı.
Roon (ortada) ve Moltke’nin (sağda) girişimiyle Bismarck, Prusya Başbakanı olarak atanmıştı
3-“Kan ve demir”konuşmasındanordu reformuna
1862’de Prusya Krallığı için, gücün seçimle gelen bir meclisle paylaşılması çok yeni bir tecrübeydi. Her ne kadar Kral 1. Wilhelm İngiliz tipi bir parlamenter monarşiye özense de, kimi yerlerde meclisi bir engel olarak görüyordu. Özellikle diğer Alman prenslikleri arasından askerî gücüyle sıyrılmış olan Prusya’nın, orduda bir reorganizasyona gitmesi kaçınılmazdı. Bunun için meclise getirilen yasa, ordunun bütçesinin ve asker sayısının artırılmasından zorunlu askerliğin süresinin uzatılmasına kadar çok yönlü bir düzenleme getiriyordu. Ayrıca meclisle imparator arasında, subayların sadece soylulardan değil sıradan vatandaşlar arasından da seçilmesiyle ilgili bir çekişme vardı.
Başbakan atanan Otto von Bismarck, 30 Eylül 1862’de parlamentoda ünlü konuşmasını gerçekleştirdi: “Viyana Konferansı’nda belirlenen Prusya sınırları, sağlıklı bir devlet yaşamı için uygun değildir. Zamanımızın büyük sorunları konuşmakla ve çoğunluk kararlarıyla çözülemez -1848 ve 1849’daki büyük hata bu idi-; bilakis çelik ve kanla çözülebilir.” Bu konuşmanın ardından Bismarck ipleri eline alacak, Roon ve Moltke’yle birlikte “ordu reformu”nu gerçekleştirecekti.
4-Sosyal devleti kurupgüçlendiren Bismarck, sosyalistlere karşı acımasız bir liderdi
Otto von Bismarck, “Junker” denilen toprak sahibi ve çeşitli ayrıcalıklara sahip bir aileden gelmekteydi. Hem yurtdışında elçilik döneminde hem de ülkesindeki siyasi kariyerinin başlangıcında, sanayileşmenin getirdiği sosyal ve ekonomik problemleri gözlemlemiş; bunların getireceği toplumsal kırılmalara karşı bir dizi önlem alınması gerektiğini öngörmüştü. Siyasi iktidarını artık sağlamlaştırmış olduğu 1880’lerde, modern anlamda sosyal devletin temelini oluşturacak yasaları sırayla geçirdi. 1883’te sağlık sigortasına dair yasayı, 1884’te işyerinde bir kaza gerçekleşmesi durumunda malul duruma düşen işçiyi maaşa bağlayan başka bir yasayı, 1889’da da bir tür emekli sandığı kuran yasayı meclisten geçirdi. Temel amacı, sanayi ve tarım işçileriyle imparatorluk arasındaki bağları güçlendirmekti. Diğer amacı ise, siyasi rakipleri olan sosyal-demokrat ve sosyalistlere destek veren tabanı onlardan koparmaktı. 1890’a kadar sosyalistlere karşı olan yasakları genişletti; sosyalist dernekler-partiler kapatıldı ve tekrar kurulmaları yasaklandı.
Hamburg’da bulunan 34 metrelik Bismarck heykeli de şu sıralar Almanya’da tartışma konusu. Liberaller “Alman sömürgeciliğinin simgesi” gördükleri anıtı kaldırmaya çalışıyor.
5-Gözden ve güçten düşme: Koyduğu yasaklar kendisonunu da getirecekti
Bismarck, siyasi kariyeri boyunca farklı rakiplere karşı farklı siyasi partilerle ve gruplarla işbirliği yaptı. Örneğin ulus-devletin egemenliğine karşı bir sorun teşkil ettiğini düşündüğü Katolikler’e ve onları temsil eden Merkez Parti’ye karşı politik hayatının başlarında liberallerle işbirliği yaptı (kulturkampf). Daha sonraki dönemde ise sosyalistlere ve sosyal demokratlara karşı Merkez Parti’nin desteğini alamadı. 1888’de yeni imparator 2. Wilhelm, Bismarck’ın dış politikasından memnun olmadığı için ve kendisini by-pass edebilecek bir figür olduğunu düşündüğünden onu zayıflatmak istemekteydi. Aynı yıl Bismarck, sosyalistleri Alman vatandaşlığından çıkartacak yasayı meclisten geçirmeyi denedi ama başarılı olamadı. 1890’da ise “Anti-Sosyalist Yasa”nın kaldırılması için yapılan oylamaya 2. Wilhelm dolaylı olarak destek verdi ve böylece bu yasa 12 yıl sonra rafa kaldırıldı. Parlamentodaki bu mağlubiyetle ve hemen ardından genel seçimlerde Almanya Sosyalist İşçi Partisi’nin ezici zaferiyle iyice zayıflayan Bismarck’ın şansölyelik kariyeri, imparatorun Leo von Caprivi’yi bu göreve atamasıyla sona erdi.
Bismarck, Papalık ve Almanya’daki Katolik kurumlara karşı da bir mücadele başlatmıştı.
PEN Yazarlar Derneği tarafından verilen PEN 2024 Şiir Ödülü, Enis Batur’a verildi. Enis Batur, “Şiir, düşünürü, biliminsanını, sanatçıyı, hepsinden önemlisi ondan vazgeçmeyen tiryaki okurunu… bütün olumsuz dış koşulların tehdidine karşın koruyacaktır” diyor.
Yayın Kurulu üyemiz Enis Batur, PEN Yazarlar Derneği tarafından verilen Türkiye Şiir Ödülü’ne layık görüldü. Enis Batur, “PEN Şiir Ödülü’ne layık bulunan şairden, ödül geleneği bir bildiri kaleme alması bekleniyor. Düşündüm: Ülkenin bu hâlinde, dünyanın şu hâlinde bir şairin bildirecek nesi kalmış olabilir? Gizlisi saklısı yok: Ahval konusunda safkan karamsarım. Ama bu, beni ‘iş’ime özen ve inatla bakmaktan alıkoymuyor. Yıllardır tekrarlıyorum ‘iş’ime bakma kararımı, kararlılığımı. Küçük Prens’in çekirdek sözündeki gibi: Kişi gülünden sorumlu. İkiye ayırıyorum güzergahımı, şiir ekseninde: Bir, başkalarının şiirlerine, eski-yeni, yerli-yabancı ayırmaksızın, karınca kararınca ilgi gösteriyorum – üzerilerinde düşünerek, haklarında yazarak, unutulanlara ışık tutma çabası vererek. İki, burcumda şiir kurarken, olabildiğince ince ayar yapma işlemlerine dikkat kesilme, az okunmayı göze alarak ‘mürekkebe su katmadan’ yazma tercihimi sürdürüyorum. Şiire pek gereksinme duyulmayan, sözümona duyulduğundaysa şairden nümayiş yapması, gürültü çıkarması beklenen bir dönemden geçiyoruz – doğrusu, diyorum, beklenmedik şeyler yapmak. ‘Şairin çabası artık beyhudedir’ demeye mi getiriyorum, hayır: Şiir, düşünürü, biliminsanını, sanatçıyı, hepsinden önemlisi ondan vazgeçmeyen tiryaki okurunu Hayat’ın yüksek bir basamağına yerleştirdiği için, anlamını ve değerini bütün olumsuz dış koşulların tehdidine karşın koruyacaktır: Okunarak, ezberlenerek, dilden dile çevrilerek, bestelenerek. PEN Şiir Ödülü, koyu bulutlar arasından bir anlığına güneş, beni kutlu kıldı; seçenlere teşekkür ederim” dedi.
Hafızalara sessiz sinema döneminin büyük yıldızlarından Harold Lloyd’un bir binanın tepesindeki saatten sarkma görüntüsüyle kazınan “Safety Last!”, 1 Nisan 1923’te vizyona girdi. Fred Newmeyer ve Sam Taylor’ın yönettiği 73 dakikalık filmin bu ikonik karesi, başroldeki Lloyd’un 12 katlı bir binaya tırmandığı 20 dakikalık bölümün bir parçasıydı. Bugünkü gibi sayısız çekim hilesinin ve teknolojik numaranın olmadığı 1920’lerin kısıtlı olanaklarıyla çekilen son derece gerçekçi tırmanma sahneleri, filmin sinema tarihinde müstesna bir yer edinmesini sağladı.
Günümüzde izleyenlerin dahi yüreğini ağzına getiren bu sahneler, dönemin izleyicilerini daha da çok korkutmuştu. İzlerken fenalaşıp bayılanların olduğu, bazı sinemaların kapısında ambulansların beklediği yönündeki haberlerin de yardımıyla büyük bir gişe başarısı elde eden film, o dönemde bugünün değeriyle 27.5 milyon USD’lik hasılata ulaştı. Usta yönetmen Orson Welles’in “Kusursuz bir komedi mimarisi eseri” diye tanımladığı “Safety Last!”, en iyi komedi filmleri listelerinde yer almayı sürdüren bir klasik.
23 Nisan günü, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı 23 Nisan 1920’den 1 yıl sonra çıkarılan yasayla millî bayram ilan edildi. Basında farklı isimlerle anılmış olsa da, yasada bayramın adı konulmamış, “millî bayram” ifadesiyle yetinilmişti. Sonradan Çocuk Esirgeme Kurumu’na dönüşecek olan Himaye-i Etfal Cemiyeti, bu bayram gününü 1925’te “Himaye-i Etfal Günü”, 1926’da “Çocuk Günü” olarak kutladı; 1927’den itibaren de 23 Nisan “Çocuk Bayramı” adıyla kutlamaya başladı. Fotoğraftaki çocuklar, 1927’deki ilk “Çocuk Bayramı”nda Galata Köprüsü’nde Himaye-i Etfal (Çocuk Esirgeme Kurumu) rozeti satıyorlar.
Sonraki 23 Nisan’larda hem “Çocuk Bayramı” hem de TBMM’nin açılış yıldönümü ayrı iki etkinlik olarak kutlandı. Bu durum, TBMM’nin açılış yıldönümünün 1935’te çıkarılan yasayla “Ulusal Egemenlik Bayramı” olarak adlandırılmasının ardından da devam etti. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra ise iki bayram birleştirildi ve adı “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” oldu.