Paskalya kelimesi, İbranicedeki “Pesah”tan geliyor. Bu bayram (bu sene 31 Mart), çok daha eskiden beri süregelen bahar bayramlarının bir parçası idi. Pesah, zaman içinde Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi, insanoğlunun günahlarının kefareti için kendisini feda etmesi ve sonrasında tekrar dirilmesini sembolize eden bir bayrama dönüşecekti.
İstanbul, tarihsel süreçte kozmopolit bir şehir olagelmiştir. Şehir bünyesinde 1960’lara kadar kalabalık bir Rum nüfus yaşıyordu. Hâl-i hazırda Rum Ortodoks nüfus birkaç bine kadar inmiş olsa da, 50 bine yakın Gregoryen Ermeni cemaati mensubu İstanbul’da yaşamaktadır. Bir dönem İstanbul’un kalabalık bir Hıristiyan nüfus barındırması İstanbul’daki günlük hayata, gelenek-görenek ve bayram kutlamalarına da yansıyordu. Hıristiyan dünyasının en önemli bayramı olan Paskalya, 20. yüzyıl ortalarına kadar şehirde coşkuyla kutlanıyordu.
İstanbul’daki Ortodoks Rum cemaati içinde Paskalya öncesinde 40 günlük bir perhiz süreci yaşanır, bundan önce ise Şubat ayı içinde karnavallar düzenlenirdi. Müslüman Türkler bu karnaval sürecine “Apukurya”, Rumlar ise “Apekriya” derlerdi. Bu etkinlik halk arasında “Baklahorani” olarak da bilinirdi. Apukurya eğlenceleri 3 hafta sürer ve her hafta farklı türde yiyecek tüketilirdi. İlk hafta bol et ve sebze, ikinci hafta her türlü yemek ve son haftada istiridye ve diğer deniz ürünleri yenirdi. Eğlencenin son günü Pazartesi’ye denk getirilir, ertesi gün 40 günlük büyük perhize başlanırdı.
20.yüzyılın ortalarına kadar coşkuyla kutlanan Paskalya, bugün İstanbul’un kozmopolit ikliminde giderek zayıflayan bir gölge konumunda.
Paskalya, kelime anlamı olarak İbranicedeki “Pesah” kelimesinden türetilmiştir. İbraniler’in bu isimde bir bayramları vardır. Pesah bayramı kaynaklarda “Fısıh” olarak da geçer. İhtimal ki bu bayram, eski zamanlardan beri süregelen bahar bayramlarının bir parçası idi. Yahudi inancında Pesah, Yahudiler’in Hz. Musa önderliğinde Mısır’ı terkedişlerini yadetmek için kutlanır. Bu süreçte Yahudiler, yolda ekmeklerini mayalayamadıkları için “Hamursuz” adı verilen ekmekler yaparlar. Hz. İsa ve çevresindeki ilk Hıristiyanlar, Yahudi cemaatinin bir parçası olduklarından Pesah’ı kutluyorlardı. Ancak Pesah zaman içinde Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi, insanoğlunun günahlarının kefareti için kendini feda etmesi ve sonrasında tekrar dirilmesini sembolize eden bir bayrama dönüşecektir. Hıristiyan dünyasında Paskalya olarak kutlanılan bu bayramın kökünde Yahudi inancındaki Pesah’ın olduğu kabul ediliyor. Öte yandan İngilizcede Paskalya yerine kullanılan “Easter” kelimesinin Anglo-Saksonlar’la ilgili olduğu sanılıyor. Bu terimin Aydınlık ve Bahar Tanrıçası Estre’den geldiği kabul ediliyor.
Paskalya’yı tebrik kartpostallarında, sepet içinde sunulan yumurtalar ana tema.
Paskalya, Roma İmparatorluğu 313 yılındaki Milano Fermanı ile Hıristiyanlık inancını serbest bırakana kadar bu inancın yegane bayramı idi. İmparator Büyük Konstantin (272-337), Paskalya gününe tesadüf eden Pazar gününü resmî tatil ilan ederken, 1. Valentinianus (321-375) mahkumlar için genel af çıkarma yoluna gitmiştir. Paskalya evvela Doğu kiliselerinde kutlanmaya başlanmış ve muhtemelen 2. yüzyıldan itibaren de Batı kilisesine geçmiştir. Günümüzde dinî bayramlarda, Doğu kilisesi farklı bir takvimi temel aldığından Doğu ve Batı kiliseleri farklı tarihlerde Paskalya’yı kutlar.
Paskalya bir nevi kefaret bayramı olarak da kutlanır. Akraba ziyaretleri sıklaştırılır. İbadete daha çok önem verilir. İlk yıllarda sadece bir öğün yemek yenen iki-üç günlük oruç devresi sözkonusuyken, sonrasında bu süre uzatılmış ve yemek yememek yerine et ve balık gibi bazı yiyeceklerin tüketilmemesi yoluna gidilmiştir.
Paskalya gününe özgü çörek. Kilise’deki törenden sonra evde ya da kırsal alanda bu çörekler yenir, Tanrı’nın verdiği nimetlere şükredilirdi.
40 günlük büyük oruç gününün son haftası özel günleri içinde barındırır. Rumlar bu hafta içinde birbirlerini “Kali Anastasi” diyerek selamlar. İnanışa göre Hz. İsa, bir Pazar günü Kudüs’e girmiş ve Kudüs halkı tarafından palmiye dalları ile ve büyük sevinçle karşılamıştır. Ancak bu giriş, aynı zamanda Hz. İsa’nın çarmıhta acılı bir ölüme gidişinin de başlangıcını sembolize eder. Paskalya’dan önceki Pazar günü, bundan dolayı kutsal bir gün olarak kabul edilir; İncil’den Hz. İsa’nın Kudüs’e girişini anlatan kısımlar okunur. Bir sonraki Perşembe günü de kutsal kabul edilir. Zira Hz. İsa Perşembe günü çarmıha gerilmeden önce havarileri ile son akşam yemeğini yemiş, bu yemek sırasında sofrada bulunan ekmeği “İşte bu benim etimdir”, şarabı da “İşte bu benim kanımdır” diyerek havarilere uzatmış, onlarla adeta vedalaşmıştır. Hz. İsa bu yemekten sonra yakalanmış, ertesi gün çarmıha gerilmiş ve inanışa göre 3 gün sonra da dirilmiştir. Paskalya’dan önceki Cuma günü ise Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği gün olduğu için kutsaldır. O gün, Hz. İsa’nın çektiği ızdırap hatırlanır. “Büyük Cumartesi” ise Paskalya’nın arifesidir. Paskalya günü icra edilen Pazar ayini ile Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın tekrar dirilişini kutlamış olurlar. Kilisedeki törenden sonra evde ya da kırsal alanda Paskalya gününe özgü çörekler yenir, etler pişirilir ve Tanrı’nın vermiş olduğu nimetlere şükredilir.
Yumurtalar, Hz. İsa’nın kanını insanlığın kurtuluşu için akıttığının göstergesi olarak kırmızıya ya da başka renklere boyanır.
Paskalya’nın Rum cemaati açısından önemini Yani Vlastos anılarında şu ifadelerle anlatır: “Paskalya! Küçük-büyük herkesin sevdiği ve kutladığı en büyük dinî bayramımız. Paskalya küçüklerin sevinmesi için bir vesileydi. En fakir aileler bile Paskalya’da çocuklarına yeni elbise ve ayakkabı alırlardı. Bundan başka Paskalya gecesi kilisedeki hereket de bu bayramı adeta iple çekmemizin nedenlerinden biri idi”.
Paskalya zamanı Rumlar’ın kalabalık olarak yaşadıkları bazı semtlerin belli yerlerinde çalgılı eğlenceler tertip edilirdi. Bu eğlencelere zaman zaman Müslümanlar da katılırdı. Haris Spataris, çocukluk ve gençlik devirlerini anlattığı anılarında şu ifadelere yer verir: “Türk polislere ‘polis efendi’ derdik. Fener meydanında karakolun önünde yapılan bir Paskalya panayırındaki olay beni çok etkilemişti. Meydanın bir köşesinde, Pontuslu Rumlar kemençecinin etrafında horon tepip eğleniyorlardı. Halk da etraflarında toplanıp onları alkışlıyordu. Seyredenler arasından aniden bir polis zabiti belirdi ve ona yer vermek için çekilmeme meydan vermeden, kılıcıyla fesini atıp, dans edenlerin arasına girip, Pontus kemençesinin temposunda horon çekmeye başladı. Çocuk kafam bu olaya çok şaşırmıştı. Bir Türk’ün, ki bütün polisler Türk’tü, Paskalya’da Rumlar’la birlikte eğlenmesini anlayamıyordum.”
Paskalya, Ermeni cemaati içinde ise “Surp Zadik” ya da kısaca “Zadik” olarak anılır. Ermeni toplumunda Surp Zadik, ilkbahar ekinoksundan yani 21 Mart’tan sonraki ilk dolunayı takip eden Pazar günü kutlanır. Arife gününde toplanan aile bireyleri, pilaki, topik, midye dolma gibi mezelerin de yer aldığı, elden geldiğince mükellef biçimde hazırlanan sofranın etrafında toplaşır. Yine bu dönemde Zadik çöreği adıyla özel bir çöreğin pişirildiği de bilinir. Yumurtalar, Hz. İsa’nın kanını insanlığın kurtuluşu için akıttığının göstergesi olarak kırmızıya ya da başka renklere boyanır. Yumurtaların boyanmasında ceviz kabuğu, kuru vişne suyu ya da soğan kabuğu gibi doğal malzemeler kullanılır. Yumurtanın dış kabuğu sembolik olarak gökyüzünü, zarı havayı, akı denizleri, sarısı ise yeryüzünü simgeler. Rum cemaatinde olduğu gibi, Ermeni cemaatinde de akrabaların yanısıra mezarlıklar da ziyaret edilir.
Paskalya artık İstanbul’un kozmopolit ikliminde giderek zayıflayan bir gölge konumunda. Şehirdeki gayrimüslim cemaatlerin giderek küçülmesi, gelenekleri de silikleştiriyor.
“Marjinallik” -köken itibarıyla tıpkı “ex-centrique” gibi- toplum düzeninde merkezden kenara itilmişliğin, sınıra püskürtülmüşlüğün ifadesi bir iktisadi-toplumsal kategoriyi oluşturma anlamıyla kısıtlanamaz. Zamanla, özellikle modern çağda, “çizgidışı” ya da “aykırı” duruşu benimseyenleri de içermiştir. Türk edebiyatındaki anlamlar, katmanlar…
İrfan Alkaya’nın 1967’de yayımlanan Ters Horoz adlı kitabı.
Aykırılar, rate’ler ve marjinaller üzerine düşüncelerimi çatarken kimi örneklerden hareket etmiştim:
“Marjinallik”, köken itibarıyla tıpkı “ex-centrique” gibi, toplum düzeninde merkezden kenara itilmişliğin, sınıra püskürtülmüşlüğün ifadesi bir iktisadi-toplumsal kategoriyi oluşturma anlamıyla kısıtlanamaz şüphesiz: Zamanla, özellikle modern çağda, “çizgidışı” ya da “aykırı” duruşu benimseyenleri de içermiştir. Ece Ayhan’ın tanım bocalaması (deyiş yerindeyse), bunlardan birini dışarıda tutma, “ayırma” kaygısından doğuyor: Serkeşler, serseriler, berduşlar, uyuşturucu bağımlıları ve benzerleri de “genelde” marjinallik çatısının altına girenler. Ait oldukları kesitten dışlayamayız hiçbirini.
Buna karşılık, Ece Ayhan’ın “ismen” marjinal statüsüne yerleştirdiği Nilgün Marmara, Sezai Karakoç, Fikret Ürgüp ya da Aktedron Fikret’in, bırakalım azami olanlarını, asgari müşterekleri olduğunu söylemek güçtür. Herbirinin “sıradışı” kimi özellikler taşımaları aynı çatı altında tasnif edilmeleri için yeterli değildir. Ece Ayhan, kaldı ki, bu tür saptamalarında sık sık duygusal çalkantılarının tutsağı olmuştur: “Marjinallik” taslamayan Can Yücel’e bu bağlamda “alkol” üzerinden dirsek atması, şair bozuntusu semiz bir reklamcıyı “marjinal” sayması açmaz örneklerden yalnızca ikisi. “Mülk sahibi” olmayan (ki doğru mu bilmiyoruz) Sezai Karakoç’un “siyasal parti sahibi” olduğunu farketmemiş miydi? Aktedron hem de nasıl marjinal biriydi; ama hem mal-mülk sahibiydi, hep de hapçı ve şırıngacı. Sözün özü, Ece’de ölçüler dağınık manzara arzetmiştir.
Ayşe Şaşa
Alp Zeki Heper
Bana öyle geliyor ki, kullanım biçimi gözönünde tutulduğunda, iki farklı anlam tabakası kurmuş “marjinallik”. İlki, daha yaygın olanı, bir toplumsal-iktisadi katmanı işaretliyor; yarıyarıya sınıfsal, yarıyarıya aktörel vurgularla. İkincisi, “burjuvazi içi” bir özellik taşıyor ve “aykırılık” üzerinden temellendiriliyor. Ortak yönleri yok mu, var, ama belirleyici görünmüyor. Ece Ayhan’ın “doğru” ve “dürüst” sıfatlarını kullanması da hepten dayanaksız: Sülün Osman da, Ayşe Şasa da, Oğuz Alplaçin de “marjinal”diler.
“Marjinal”lerimizi ve “rate dahi”lerimizi derleyecek bir ansiklopediye gereksinme var. Sakallı Celâl’den Hayalet Oğuz’a doyum verici biyografi çalışmaları yapıldı (çalıştığım yayınevlerinden çıktı bu ikisi). Majör figürler bu andıklarım; onlara Fikret Ürgüp, Aktedron Fikret, Alp Zeki Heper, Ece Ayhan, Sitare Ağaoğlu, Ergüder Yoldaş eklenebilir.
Aktedron Fikret
Minör figürlere odaklanmakta zorlanılıyor; çünkü bıraktıkları izlerden tanıyor olsak da onları, yaşamöykülerine ilişkin yeterli veriye ulaşmak oldukça güç aradan zaman geçince. Böyle bir ansiklopedi yapılmalı ve yönetimi Kaya Tanış’a verilmeli. Sıkı bir danışman kadrosuyla: Ekrem Işın, Taner Ay, Ümit Bayazoğlu, Gökhan Akçura. Fikir babası fakir de fahri danışman olur!
Ergüder Yoldaş
Bir başka vesile, bazı marjinal şairler üzerinde durmam gerekti: Gong’un Yasin Yasin’i, Ters Horoz’un İrfan Alkaya’sı, Laga Luga’nın Selçuk Uçku’su ve sırra kadem basan İsmail Teoman beni bir defa daha konuya taşıdı.
Fikret Ürgüp
Kurcalarken karşılaştım Utku Varlık’ın İrfan Alkaya’yla ilgili portre yazısına. Savruk yazılmış ama önemli bir metin. Akademi’de aynı dönemden ve yakınlarmış besbelli. Ters Horoz’u birlikte tasarladıklarını aktarıyor Mehmet Güleryüz’le. Çarpıcı bir Atatürk büstü anekdotu var yazıda; anı kitabı Zero Hipotez Fragmanlar’da başka bilgiler yeralıyor Alkaya hakkında.
Ece Ayhan
Utku Varlık’ın “Selçuk Uçku da kimmiş” tavrı çiğ ve güdük: Laga Luga’daki şiirleri görmeden yargı getirince böyle boşluğa düşülüveriyor. Buna karşılık, İrfan Alkaya’ya ilişkin portre denemesi değerli; geniş bir bölümü burada ağırlıyorum:
Sakallı Celal
Oğuz Alplaçin
“Orta boylu, her zaman bir haftalık bir sakal, saçlarını kendisi kestiği için ortaçağı anımsatan bir kafa, uzun süredir kırılan gözlüğün camlarına telden yaptığı bir gözlük, camları nasıl tutturduğunu da merak etmedik. Çok uzun bir asker kaputu, eski postalları bile göremezdik, içinde ne zaman yıkandığı meçhul bir gömlek. İrfan bu dış kabuğun içinde yüzerdi; uzun süredir kendi halinde gelişen şeker hastalığı onu yavaş yavaş kemiriyordu. İki elinin parmaklarındaki yaralar iyileşmiyor, kirli sargıların içinde bazı parmakların eridiği gözle görülüyordu. Bir kolunu kullanamıyordu, omuzundan askıya alınmış bu kolun görevi; İrfan’ın üstünde önemle çalıştığı “Bizans müziğinin” notalarını karaladığı bir defteri taşımaktı. Şiir çalışmaları da buna eklenince, kaputun iki cebi de arşiv görevini yapıyordu. Bu kolla bazen bozuk bir mandolin de taşırdı, bu parmaklarla bir çalgı işlevi olamayacağı için kimse sesini çıkartmazdı. Bir de ağzında her zaman yanan bir sigara olmasıydı, elini kullanmadığı için, sigaranın nasıl olur da ağzını yakmadığını merak ederdim. İrfan her zaman meşguldü, kimsenin haberi olmadığı Bizans müziğini çalışmalarına katkıda olmak için aramızda bir Bizans Korosu kurmak kararı aldık, İrfan yönetecekti koroyu, çaycı Ahmet’in yan mekanında toplandık, önemli olan müziğe saygıydı, şamata yapmadan ve de İrfan’ı ürkütmeden. Ne yazık ilk toplantıda koroda kimin önde kimin arkada olacağı konusunda çıkan tartışmada İrfan tarafsız kaldı ve de oyun bozanları korodan çıkarttık. Dalga geçmek bir yana kimse de bu Bizans müziğinin ne olduğunu anlayamadı ama şair tarafının önemini; İrfan’ı yüreklendirerek, Ters Horoz kitabının basılmasına ve de Akademi’de bir “hommage” günü yapılmasına kadar gerçekleşti. İrfan “absürt şiir”de kendinin öncü olduğunu savunurdu, örneğin:
İstanbul’u dinliyorum
Gözlerim kapalı
Maçka’ya gidemiyorum
Karaköy tıkalı
Tak tik tak biraz sonra
Nemçe kralı da orda
Ya da başka bir şiir, yine Ters Horoz kitabından:
GANGSTER
Bir gün
Gidiyordum “Mançester”de
Bir gangster gördüm
Yatıyordu yerde
Ey Mançester Mançester
Bu ne biçim gangster
Paçasını almışlar
Aşşık kemiği nerde.
O yıllar ilgilenmediğimiz “petrol” ve Ortadoğu’nun farkındaydı İrfan:
Şattülarap
Halim harap
Nasibim olsun
Bi yudum petrol
(…)
Akademi’deki yıllarımdaki büyük dostum Necati Ayden’le (Kürt Neco) İrfan’ı nasıl tiyatroya bağlayabiliriz kurgularını, hemen üstüne gitmeden, önce anlatarak, sevdirerek yapmayı kararlaştırdık. Yine o günlerde beraberce, morgda kavanozlardaki fetüsleri süper 8 mm. çekmiştik ama bu çekimleri senaryosunu yazdığım “Giz” filminde kullanacaktık. Bu her iki projede de İrfan’a önemli bir rol düşüyordu. Sonuçta bu yaklaşımlar tersine döndü, İrfan önce kendisinin de bu konuda bir oyun yazdığını, nasıl olur da bir Alman bunu kendi yazmış gibi gösterdiğini, bize defterlerinden bunu bulup göstereceğini söyledi. Gençtik, biraz naiftik ve de aklı dağıtan tüm bozukluklardan haberimiz yoktu. Mimar bölümünden bir arkadaşımız bize İrfan’ın ileri derecede şizofren olduğunu kanıtladığında, daha başka bakmaya başladık İrfan’a ve de ona bir başka türlü yardıma karar verdik. Evet, Akademi Heykel bölümünde herkes Atatürk büstlerinden yolunu buluyordu; neden İrfan bundan nasibini almamıştı? Karar verilmişti, önce hocalara soruldu, çok ilginç onlar İrfan’ı bizden iyi tanıyorlardı, yanıt “Atatürk ve İrfan, nasıl olabilir?” Evet olabilirdi ve biz daha çoğunluktaydık. Konkur mu unuttum ama İrfan bir Atatürk büstü yaptı ve bronz dökümüne kadar peşini bırakmadık, sonuçta Emirgan Parkı’na konulmak üzere resmî bir anlaşma yapıldı, bir törenle büstün açılışı yapılacaktı.”
Zero Hipotez, Fragmanlar (2018 Bozlu Art Project) önemli bir anı kitabı genel hatlarında. Bu eksenden taşan bölümleri de var, biri de ne yazık ki Orhan Pamuk-Anselm Kiefer buluşmasıyla ilgili: Alman sanatçının yapıtına talihsiz yaklaşım bence.
Buna karşılık, kitabın Cellât Ali (s. 98-105), Hayalet Oğuz (s. 151-155), Cihat Burak (özellikle s. 114-115), Orhan Veli’nin ölüm maskesi (s. 177-178), Paris’teki Türk elçiliğinde kavga (s. 190- 199) bölümleri hem iyi anlatılmış, hem belgesel nitelikler taşıyor.
Cihat Burak’ın kedi maceraları ve onlarla muhaveresi (!) başlıbaşına bir antologya parçası.
Orhan Veli’nin ölüm maskesini kızkardeşi Firuzan Hanım, Ömer Koç’a emanet etmiş.
Arapça, Yunanca, İngilizce ve Türkçe şarkılar söyleyen Devil’s Anvil, 1966’ta New York’ta kurulmuştu. Albümlerine “Lingo Lingo Şişeler”i de alan grup başlangıçta övgüyle karşılansa da bir anda patlayan Arap-İsrail Savaşı nedeniyle ABD müzik piyasası tarafından dışlandı. Kurucuları Pappalardi’nin hikayesi de en az grubunki kadar ilginçti.
New York’ta 17 Nisan 1983 sabahı gün ağarırken 911 acil çağrı servini arayan bir kadın şöyle demişti: “Kocamı öldürdüm. İstemeden oldu.” Polisler apartman dairesine ulaştığında maktulü 38 kalibrelik Derringer marka minik bir tabancadan çıkan tek kurşunla boynundan vurulmuş olarak yatağında buldu. Eşi tarafından öldürülen şahıs, 44 yaşındaki rock müzisyeni, besteci ve prodüktör Felix Pappalardi’ydi. Kendisini vuran eşi Gail Collins’le 19 yıldır birlikte, 14 yıldır evliydiler.
Pappalardi 1939’da New York’un varoşu kabul edilen Bronx’ta dünyaya gelmişti. Aslında rock’tan ziyade klasik müziğe eğilimliydi; Michigan Üniversitesi’nde klasik müzik eğitimi almıştı. Ancak 60’ların ilk yıllarında Joan Baez, Bob Dylan, Pete Seeger, Joni Mitchell gibi Amerikan folk yıldızlarının toplandığı Greenwich Village’ı mesken tuttu. Tim Hardin, The Youngbloods ve Joan Baez’le isimlerle çalışmaya başladı. 1964’te 25 yaşına girdiği yıl büyük aşk yaşayacakları Gail Collins’le tanıştı. Başından bir evlilik geçmiş Collins o sırada 23 yaşındaydı ve 2 çocuk annesiydi. Pappalardi 1966’da kendi adını taşıyan “Love Somebody” adlı 45’liğini yayınladığında, bu folk tarzındaki aşk şarkısının sözlerini Gail Collins kaleme almıştı. Evliliklerinin yanısıra sanatsal işbirlikleri de yıllarca sürecekti. Eric Clapton, Jack Bruce ve Ginger Baker’dan kurulu efsane Cream grubunun 1967 tarihli “Disraeli Gears” albümünün yapımcılığını Pappalardi üstlendiğinde; albümde yer alan ve topluluğun en büyük hit’lerinden biri olan “Strange Brew” parçasının altında “Eric Clapton-Felix Pappalardi-Gail Collins” imzası yer alacaktı (Pappalardi 1969’da, rock dinleyicileri nezdinde esas şöhretini elde edeceği kendi grubu Mountain’ı kurduğunda eşi Gail yine grubun bir üyesi gibiydi. Albüm kapaklarındaki desenler ve resimler, birçok şarkı sözü ile grubun fotoğrafları onun elinden çıkmaydı).
Klasik müzik eğitimi alan Felix Pappalardi, orkestra şefi olma hayalini gerçekleştiremese de rock sahnesinin en hızlı yaşayan üyelerinden biri haline gelmişti.
Hikaye aslında 1966 sonralarında, Pappalardi’nin yaşadığı Greenwich Village mahallesinde tesadüfen girdiği Feenjon isimli barda başlıyordu. Sahnede buzuki, ud ve akordeon çalıp Arapça, Yunanca ve Türkçe söyleyen ilginç bir grup vardı. Konser sonrası Pappalardi ile sahnede buzuki çalan Steve Knight sohbete giriştiler. Daha ilk anda iyi anlaşacaklarını farketmişlerdi. Knight müziğin yanı sıra psikoloji eğitimi almıştı; çok sayıda enstrümanda hakimiyeti vardı; Doğu müzikleri üzerine büyük bir ilgiye ve bilgiye sahipti. O gece Pappalardi’nin de kendilerine katılmasına karar vererek yeni bir grubun temelini attılar: Devil’s Anvil. Steve Knight dışında geri kalan üyeler, gitar ve vokalde Jerry Satpir, akordeonda İsrail doğumlu Elierzer Adoram, ud ve ana vokallerde ise Lübnan kökenli Kareem Issaq’dı.
O zamana kadar Greenwich Village barlarında tutunmaya çalışan ekip üyeleri Pappalardi’nin dahil olmasıyla sıkı bir çalışmaya girdi. 1967’nin Nisan ayında “Hard Rock From the Middle Eeast” adını verecekleri ilk (ve son) albümleri hazırdı. Pappalardi müzik endüstrisindeki ilişkilerini kullanmış, Columbia firmasıyla anlaşma yapmalarını sağlamıştı. Albüm kapağında grup üyeleri, arkalarında uzaktan piramitlerin göründüğü bir çöl atmosferine montajla yerleştirilmişlerdi. Kareem Issaq bir adım önde, geleneksel Arap kıyafetiyle objektife sert bir bakış atıyordu. Felix Pappalardi yapımcılığının yanında bas gitar, tambur ve vurmalılarda kayda girmiş, ayrıca vokal de yapmıştı. Davullar Herb Lovelle ve Bobby Gregg’e emanet edilmiş, Mike Mohel adlı bir darbukacı da gruba eşlik etmişti. 11 şarkılık albümdeki şarkıların 7’si Arapça, 2’si Yunanca, 1’er tanesi de Türkçe ve İngilizceydi.
Türkiye’de hemen herkesin bildiği bir Antep türküsü “Lingo Lingo Şişeler” (albümdeki adı “Shisheler”) gitarist Jerry Sappir tarafından seslendirilmişti. Yunanca şarkılardan ilki Mikis Theodorakis’e aitti: “Kley”; diğeri ise “Treea Pethya” adlı geleneksel bir halk şarkısıydı. İngilizce sözlerle icra edilen “Misirlou” ise tüm dünyada çok bilinen ve çok farklı dillerde ve tarzlarla yorumlanan, kökeni ve bestecisi çok tartışılsa da ilk defa 1922 öncesi İzmir’de Rumca olarak çalınıp söylendiğine ve 1924’te Atina’da plağa kaydedildiğine inanılan bir şarkıydı. 1958’de Zeki Müren tarafından da “Yaralı Gönül” adıyla yayımlanan şarkının 1962’da ABD’de Dick Dale tarafından yapılan “surf” tarzı uyarlaması, yıllar sonra ‘90’larda “Pulp Fiction” filmiyle tüm dünyada bir defa daha hit olacaktı. Genelde geleneksel müziklerden düzenlenen Arapça şarkılar arasında Lübnanlı büyük udi ve bestekar Ferit El Atraş’a ait “Isme” gibi Ortadoğu coğrafyasının popüler eserleri de yer alıyordu.
Devil’s Anvil (soldan sağa): Eliezer Adoram, Jerry Sappir, Kareem Issaq, Steve Knight. Pappalardi gitar, bas gitar ve vurmalıların yanısıra tambur çalmış ve bir şarkı seslendirmişti ama ismi sadece albümün arka kapağında aranjör olarak geçiyordu.
Devil’s Anvil’in albümü hem büyük bir şaşkınlık hem de beğeniyle karşılandı. 1’i hariç tüm şarkıların İngilizce dışı dillerde olmasına ve o yıllar için henüz alışılmadık bir sentez içermesine karşın, dönemin “garage rock” tarzına çok başarılı uyum gösteren Devil’s Anvil üyeleri gelecek için hayli umutlanmışlardı. Grubun aynı zamanda menajeri gibi çalışan Pappalardi büyük bir plak şirketini arkalarına alma başarısının ardından konser anlaşmaları için kolları sıvadı. Ancak zamanlamalarının çok yanlış olduğunu çok kısa bir süre içinde anlayacaklardı.
1967’nin 5 Haziran günü patlayan ve tarihe 6 Gün Savaşı olarak geçecek olan Arap-İsrail Savaşı herşeyi altüst etmişti. İsrail Ordusu’nun Mısır, Ürdün ve Suriye ittifakına karşı zafer kazandığı savaş kısa sürdü ama, Devil’s Anvil’in kariyerinin başlamadan bitmesine sebep oldu. ABD müzik piyasası bir anda gruba yüz çevirmişti. Plağın dağıtımı durduruldu, konserler iptal edildi; radyolar İsrail doğumlu bir üyesi de olan bu ilginç grubun çoğunluğu Arapça olan şarkılarını çalmayı reddettiler. Rüya başlamadan sona ermişti. Devil’s Anvil projesinin beklenmedik şekilde sonuçlanması üzerine, grup daha fazla birarada kalamadı.
Ancak Pappalardi kariyer basamaklarını tırmanmayı sürdürecekti. 1969’da Mountain’ı kurdu. Aynı yıl meşhur Woodstock Konseri’nde yeni grubuyla sahnedeydi. Devil’s Anvil’den Steve Knight da Mountain’da klavyenin başına geçmişti. Grubun diğer üyelerindense bir daha haber alan olmadı. Kimi kaynaklara göre Elierzer Adoram bir süre sonra İsrail’e yerleşmeye karar verip ABD’yi terketmişti. Saman alevi gibi parlayan grup unutuldu gitti.
Kocası Felix Pappalardi’yi, onun hediye ettiği silahla öldüren Gail Collins, mahkemede olayın kaza olduğunu söyledi ve jüriyi de ikna etmeyi başardı.
Pappalardi’nin Mountain’ı, 70’li yılları klasik rock tarzında müzik yapan başarılı bir grup olarak geçirdi. 6 albüm kaydettiler, turnelere çıktılar. 80’lere gelindiğinde ise Mountain’ın hızı kesilmiş, Felix Pappalardi-Gail Collins çiftinin ilişkisi iyiden iyiye çalkantılı bir hâl almıştı. İlk günden itibaren “açık ilişki” yaşamışlar, her daim hayatlarına başkaları da girmişti. 70’lerin ortalarından itibaren içki ve uyuşturucu kullanımları had safhaya varmıştı. Sürekli kavga ediyorlar ama asla ayrılamıyorlardı; ortak bir tutkuları da ateşli silahlardı.
1982’de Pappalardi, 27 yaşında bir şarkıcı olan Valerie Merians ile bir ilişki yaşamaya başlamıştı. Eşi Collins bunlara alışıktı ama bu defa durumun farklı olduğunu, evliliklerinin yıkılabileceğini düşünüyordu. Büyük bir kavganın ardından Pappalardi eşinin gönlünü almak için ona bir hediye aldı: 38 kalibrelik Derringer marka, küçücük bir tabanca!
Mountain üyelerinin Pappalardi’nin ölümünden sonra yaptığı açıklamalardan, çiftin silahlarla ilişkilerinin ne boyutta olduğu da öğrenildi. İkisi de uyuşturucuyu çok abarttıkları gecelerde evlerinin tavanına, duvarlarına ateş edebilecek kadar kendilerinden geçiyorlardı. Kocasının ölümünün ardından Gail Collins ilk ifadesinde olayın kaza olduğunu, kocasının hediye ettiği yeni silahı incelediği sırada silahın istemeden ateşlendiğini söylemişti. Dediğine bakılırsa çok düşkün olduğu kedilerinden biri tam da o sırada üzerine atlamıştı! Collins mahkeme süresince bu ifadesinde ısrarcı oldu ve çoğu zaman gözyaşlarıyla aynı hikayeyi anlatmayı sürdürdü.
Mahkemeye sunulan rapora göre, olay sonrası yapılan kan tahlilinde Collins’in o gece kırmızı reçete ile satılan, bağımlılık yapıcı etkisi sebebiyle sadece çok ağır durumlarda kullanılan Percodan adlı ağrı kesiciden yaklaşık 40 tane aldığı tespit edilmişti. Karar açıklandığında beklenmedik bir sonuç ortaya çıktı: Jüri kendisine inanmıştı ve Collins kazayla ölüme sebep olmaktan dolayı 2. dereceden cinayetle hüküm giyerek sadece 4 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
1969’da Felix Pappalardi’nin (ayakta solda) kurduğu Mountain kadrosu. Klavyede Devil’s Anvil’den Steve Knight (sağda oturan), gitarda Leslie West (ayakta sağda), davuldaysa Corky Laing (solda oturan).
2 yıl sonra şartlı tahliyeyle serbest bırakılan Collins, o tarihten sonra tamamen gözlerden uzak bir hayat yaşadı. Uzun yıllar nerede olduğu, hatta yaşayıp yaşamadığı bile bilinemedi. 2013’te ölüm haberi geldi. Küçük bir Meksika kasabasında alternatif kanser tedavisi görürken hayatını kaybetmişti. Vasiyeti yerine getirilmiş, cenazesi veteriner tarafından uyutulan 3 kedisiyle birlikte yakılmıştı.
6 Gün Savaşı’na kurban giden Devil’s Anvil ise, yıllar boyunca kimse tarafından hatırlanmazken internet’in yaygınlaşmasıyla 2000’lerin başında tekrar gündeme geldi. 2005’te YouTube’un yayına geçmesiyle bilinirlik gitgide arttı. 2018’de tek albümleri plak formatında yeniden piyasaya sürüldü.
İNTİHAL Mİ, DEĞİL Mİ?
Devil’s Anvil’in 3 şarkısını Erkin Koray da söylemişti
1967 tarihli “Hard Rock From the Middle Eeast” albümünün 2018’de yeniden piyasaya sürülmesi Türkiye’de farklı bir tartışma başlattı. Erkin Koray’ın “İlla ki” albümündeki 3 şarkının müziği Devil’s Anvil’in albümündeki 3 şarkıyla aynıydı. Kendi tabiriyle “şarkıları araklamakla” suçlanan Koray iddiaları reddetmişti.
İntihal tartışmalarının kaynağı olan “İlla ki”, Erkin Koray’ın 6. albümüydü.
Tuhaf bir tesadüfle Felix Pappalardi’nin hayatını kaybettiği 1983’te yayımlanan Erkin Koray’ın kariyerinin 6. albümü “İlla ki”de yer alan 3 şarkının müziği, Devil’s Anvil’in albümündeki 3 şarkıyla aynıydı. Devil’s Anvil’in albümünü dinleyenler Erkin Koray’ın “İlla ki”, “Deli Kadın” ve “Boşuna” adlı şarkılarının 1967’de kaydedilmiş Arapça versiyonlarıyla karşılaştılar. Sosyal medya paylaşımlarında ve mecralarında, bunun Erkin Koray intihalciliğinin tipik bir örneği olduğu yolunda epey bir eleştiri yapıldı. Koray bu konuda bir açıklamada bulunmadı. Bu konudaki cevabı, sanatçının ölümünden sonra kamuoyunun bilgisine sunuldu. 7 Ağustos 2023’te hayatını kaybeden Koray, 25 Haziran günü gazeteci Kanat Atkaya’ya e-posta göndermiş, kendisi ya da şarkıları hakkında birçok tartışmalı konuyla ilgili açıklama yapmıştı. Atkaya bu maili 8 Ağustos günü sosyal medya hesabından paylaştı. Erkin Koray’ın uzun metninde Devil’s Anvil maddesi de vardı:
“Bir de ‘Şarkıları Devil’s Anvil’den arakladı’ hikayesi var ki, bu komediyi size birkaç cümle ile anlatayım. Detaylar kızımda var.
1) Devil’s Anvil denen grubun adı, Erkin Koray ‘İlla Ki’, ‘Deli Kadın’ ve ‘Boşuna’ adlı eserlerini yaptıktan sonra duyulmuştur. 2) Bu eserler Amerika’daki ASCAP (The American Society of Composers, Authors and Publishers) meslek birliği tarafından adıma tescil edilmişlerdir. Merak eden ASCAP’a sorabilir. 3) Bir Erkin Koray ile bir amatör grup Devil’s Anvil’i mukayase etmek ayıptır. Eğer bilinmiyorsa, İngiltere’den, Amerika’dan, Çin’den, Japonya’dan sormak lazımdır: Devil’s kimdiiir, Erkin Koray kim? 4) Konunun özeti şudur: Mevcut (kısmen anonim) eserleri Devil’s uygulamış, becerememiş, Erkin Koray ise bunları birer eser haline getirmiştir.”
Erkin Koray bir konuda haklıydı; şarkıları Devil’s Anvil’den almış sayılmazdı; çünkü bu 3 şarkı onlara da ait değildi. 2’si anonimdi, sadece “Deli Kadın”a “adapte ettiği” “Karkadon” Arap besteci Abdul- Galil Wabbi’nin imzasını taşıyordu ve Devil’s Anvil’den önce de birçok Arap şarkıcı tarafından seslendirilmişti. Türkiye’deki resmî telif kayıtlarında da Erkin Koray “Deli Kadın”ın bestecisi olarak değil sadece söz yazarı olarak görünüyordu. Ancak “İlla ki” ve “Boşuna” parçaları, sözlerin yanısıra Erkin Koray bestesi olarak tescillenmişti.
Erkin Koray’ın Arap ve Hint müziklerine olan ilgisi ve adaptasyonları aslında bilinen bir konuydu. En büyük hitlerinden “Fesuphanallah” ve “Şaşkın”, aynı şekilde Arapça şarkılardan uyarlanmıştı. Ancak birçok söyleşisinde bu şarkıları 70’lerin ortasında çıktığı bir Anadolu turnesinin İskenderun ayağında girdiği bir kasetçiden aldığı Arapça kasetlerden öğrendiğini söylemişti. Acaba Koray daha 1983’te artık çoktan unutulmuş gitmiş Devil’s Anvil’i dinlemiş ve “İlla ki”, “Deli Kadın” ve “Boşuna”yı onlardan mı öğrenmişti; yoksa İskenderun’dan aldığı o kasetlerden mi? Kimbilir?
Erkin Koray kariyeri boyunca Arap-Hint müziklerine ilgi duydu.
Portekiz’de 42 yıl süren diktatörlük, 1974’te askerlerin başlattığı devrim ile kansız biçimde sona erdirilmişti. Namluların ucuna takılan karanfillerden hareketle “Karanfil Devrimi” adını alacak ve tüm ülkeyi etkileyen hareket, birçok alanda getirdiği kazanımlara ve yeşeren umutlara rağmen 19 ay sonra yenilgiye uğrayacaktı.
Portekiz’de 25 Nisan 1974’te Rádio Renascença (Radyo Rönesans), José Afonso’nun rejim tarafından yasaklanan “Grandola Vila Morena / Grandola, Kavruk Tenli Şehir” şarkısını yayımladığında genç subaylar harekete geçiyordu. Bu, “Karanfil Devrimi”nin başlangıç sinyaliydi: Genç subayların oluşturduğu Silahlı Kuvvetler Hareketi (MFA-Movimento das Forças), 42 yıllık diktatörlüğe karşı ayaklanmıştı.
MFA 1973’te küçük rütbeli subaylar tarafından, özellikle Afrika’ya gönderilecek subayların sivillerden de devşirilmesi kararıyla güçlenerek kurulmuştu. Amaçları askerî bir rejim değil, özgür seçimlerle sivil bir yönetim kurmak, demokrasiye geçmek ve sömürgelerin bağımsızlığıydı.
António de Oliveira Salazar, 1932’den beri Portekiz’i faşizan yöntemlerle idare ediyordu; ülkeye “Estado Novo” (Yeni Devlet) adını vermişti. Salazar’ın 1968’de beyin kanaması geçirmesiyle Marcelo Caetano Konsey Başkanı olmuş ve ülkede dikta rejimi devam etmişti.
Askerler 25 Nisan 1974’te kışlalardan çıkıp Caetano’nun bulunduğu binayı ve gizli polis merkezini (PİDE) kuşatırken, radyodan sık sık sokağa çıkılmaması anons ediliyordu. Buna rağmen halkın kendiliğinden kitlesel katılımı ile sokaklar bayram yerine dönmüştü. Ateş açılması durumunda bir katliam yaşanması ihtimaline rağmen, binlerce insan Carno Kışlası önünde toplandı ve “faşizme ölüm” diye haykırmaya başladı. Lizbon’un ana caddesi Rossio’da bir çiçek satıcısı, satışa sunduğu mevsimlik çiçekleri askerlere sundu: Kırmızı karanfiller! Ertesi gün Le Monde gazetesi başsayfada “Karanfil Devrimi Portekiz’de zafer kazanıyor!” manşetiyle çıkacaktı.
Askerlerin “sokağa çıkmayın” çağrısına ragmen, halk coşkuyla devrimi kutlamıştı.
Tankların ve tüfeklerin namlularına takılan karanfiller bir anda devrimin simgesi olmuştu. Caxias ve Peniche cezaevlerinin kapıları açıldı; tüm siyasi tutuklular serbest bırakıldı. Siyasi polis PIDE ve rejimin gazetesi A Epoca’nın genel merkezi dağıtıldı ve sansür kaldırıldı. Darbeciler kan dökmekten sakınırken, PIDE ateş açarak 4 kişinin ölmesine ve 45 kişinin yaralanmasına neden oldu. Devrim değil, karşı devrim kan akıtmıştı.
25 Nisan 1974 darbesi, Otelo Saraiva de Carvalho ve Ramalho Eanes gibi genç subayların eseriydi. İletişim araçlarını hemen ele geçiren ve halkın aktif desteğini alan MFA, bu subayların sürpriz etkisi sayesinde başarılı oldu. Generaller António de Spínola ve Costa Gomes daha sonra bu girişime destek verdiler; ancak sömürge imparatorluğundan kademeli olarak çekilmeyi destekleyen bu eski moda generaller, olayların hızıyla kenara itileceklerdi.
1973’ün Eylül ayında Şili’de ordu faşist bir rejimin temellerini atarken, Portekiz’de genç subayların hareketi ülkeyi demokratikleştiriyordu. Sömürgelerden başlayan hareket metropole yönlenmiş, toplumun birikmiş sorunlarının çözümü için hızla ve anında bir toplumsal devrim ihtiyacı ortaya çıkmıştı. Portekiz Devrimi’nin ardından İspanya ve Yunanistan’da da rejim değişiklikleri yaşanacaktı.
Bugün belleklerden neredeyse silinmiş olsa da, Portekiz Devrimi o günlerde Vietnam Savaşı kadar önemliydi. Gabriel García Márquez, “dünyanın en büyük köyü” dediği Lizbon’dan “Herkes konuşuyor, kimse uyumuyor… Portekiz’de ücretler Avrupa’nın en düşüğü ama, insanlar ara vermeden, çalışma saatlerine bakmaksızın çalışıyorlar…” diye yazıyordu. Hadiseler sırasında Lizbon’da bulunan İspanyol romancı Manuel Vazquez Mortalban “Bu, arabayla gidebileceğimiz ilk devrim” derken ekliyordu: “Faşist Portekiz’in önemli döviz kaynaklarından biri eğlence turizmiydi, demokratik Portekiz’de bunu siyasal turizm ikame ediyor.”
Her ne kadar diktatörlük bir anda ve kansız yıkılmışsa da bir dizi sorun vardı. Her şeyden önce 9 milyonluk ülkenin Afrika’daki sömürgelerinde (Angola, Mozambik, Gine) düzeni sağlamak giderek imkansızlaşıyordu. Ulusal bütçenin 3’te 1’i buna ayrılırken, 60’lı yıllarda başlayan bağımsızlık hareketlerini bastırmak için 800 bin Portekizli 4 yıllık askerlik hizmetine koşulmuş ve binlercesi ölmüştü. Gençler askere gitmek yerine, özellikle Fransa gibi daha iyi hayat koşullarının bulunduğu ülkelere kaçıyorlardı. 1960-74 arası 1.5 milyon genç ülkeden göçetmişti. Afrika’daki gerilla hareketinin başarısı rejimi çıkmaza sürüklerken, 1973’te kapitalizmin savaş sonrası en ağır krizi boy verdiğinde fabrikaların kapatılmasıyla işten çıkarmalar hızla artmıştı.
Silahların namlularına takılan karanfiller, Portekiz devriminin simgesi olacaktı.
Genç subayların yürüttükleri devrime, işçi hareketi de bütün deneyimsizliğine rağmen anında katıldı ve bu harekete “sosyal bir yöneliş” vermeye çalıştı. 60’lı yıllarda köyden kente gelen genç işçi sınıfı, yani nüfusun 3’te 1’ini oluşturan 3 milyon insan, kısa zamanda işçi, asker ve mahalle komisyonlarında toplandı. Lizbon ve Porto’da başarılı olunduysa da, ulusal ölçekte bu taban örgütlenmelerin birliği sağlanamadı.
Yine de resmî rakamlara göre sermayeden emeğe %18’lik bir transfer gerçekleşmiş; eğitim, sağlık ve sosyal güvenliğe eşitlikçi ve evrensel bir erişim sağlanmaya başlanmıştı.
Karanfil Devrimi’nin liderlerinden Carvalho 2021’de öldü.
15 Mayıs 1974’te Cumhurbaşkanı General Spinola’nın başkanlığında geçici bir hükümet kuruldu. Özgürlükler yeniden teminat altına alındı ve ekonominin kilit sektörleri millîleştirildi. Sosyalist lider, Dışişleri Bakanı Mario Soares, sömürgelerin bağımsızlık hareketleriyle derhal müzakerelere başladı. Bu ülkeler hızla egemen devletler hâline geldiler: 1974’te Gine-Bissau, 1975’te Angola, Mozambik, Goa, Daman ve Diu. Portekiz’in çekildiği Doğu Timor ise Endonezya tarafından işgal edildi. Ülkede Sol çoğunluğun hakim olduğu Dışişleri Bakanlığı Devrim Konseyi, 25 Kasım 1975’te yeni bir darbe girişiminin ardından feshedildi. Ilımlı subaylar ve demokratik partiler, inisiyatifi yeniden ele geçirdi. Sosyal ve demokratik yönelimli yeni bir Anayasa 2 Nisan 1976’da günışığına çıktı ve takip eden 25 Nisan’daki yasama seçimleri ile bir devir noktalandı.
1.5 yıllık süreçte tüm bu yasal-politik dalgalanmalar yaşanırken, insanlar harekete geçerek kendi sorunlarını çözmeye yönelmişti. Kadınların yalnızca “dul” olarak aile reisi sıfatıyla oy kullanabildikleri, onun dışında oy hakkının olmadığı; boşanma hakkı, diplomatik kariyer hakkının bulunmadığı bir toplumdan; kadınların fabrikalardaki işçi denetim hareketinde faal olarak yer aldığı bir düzene geçildi (Kürtaj hakkı ise ancak 2007’de kabul edilecekti). Kadınların devrime katılımında, çalışma hayatında yüksek oranda yer almaları önemli rol oynamıştı. Öncelikle fabrika ve işletmelerdeki taban örgütlenmelerinde -hatta zaman zaman öncü olarak- yer aldılar ve özellikle konut sorunu dahil mahalli sorunların çözümü için kurulan komisyonlarda faaldiler.
Halkın üretimde, mahallede kurduğu taban demokrasisi, ulusal ölçekte bir iktidar alternatifi olarak ortaya çıkamamıştı. Devrimin yenilgisi, Kilise ve Sağ’la ittifak içinde gerçekleştirilen 25 Kasım 1975 darbesiyle ve Komünist Parti’nin buna direniş göstermemesi nedeniyle başladı.
1986’dan bu yana Avrupa Birliği ülkesi olan Portekiz, Avrupa’da Sol’un en güçlü olduğu ülkelerden biriydi. Ancak 10 Mart 2024’te yapılan erken genel seçimde Sağ toplamda %52.6 oy aldı. Geçen seçimde %7 oy alan aşırı Sağ Chega oylarını %18’e çıkararak sürpriz yaptı. Chega 230 sandalyelik mecliste 48 sandalye kazandı. Sosyalist Parti ise tam 13 puan kaybederek %28 ile 77 sandalye kazanabildi. Sağcı Demokratik İttifak’ın azınlık hükümeti kurması bekleniyor. Ancak 50 yıl önce faşist diktatörlüğün sonlandırıldığı Karanfil Devrimi’ni yaşayan ülkede aşırı Sağ’ın bir sonraki seçimde koalisyon ortağı olma ihtimali büyük.
Musolini’den sonra Hitler’den önce iktidar olan Portekiz diktatörü António de Oliveira Salazar, 36 yıl boyunca ülkeyi demir yumrukla idare etmişti.
Devrimin şarkıları
Karanfil Devrimi’nin işaret fişeği, José (Zeca) Afonso’nun “Grândola, Vila Morena” şarkısı oldu. İnsanlar “Grandola, kavruk tenli şehir/Kardeşliğin diyarı, öncülük eden insanlar sendedir, ey şehir” diye başlayan şarkıyla birlikte, 42 yıllık diktatörlüğü devirmek için sokağa çıktı. Şarkıyla başlayan devrim için, daha sonra başka şarkılar da yapıldı. Bunlardan en ünlüsü Yunan asıllı Fransız şarkıcı Georges Moustaki’nin “Portugal”ıydı.
“Padişah Evi” olarak anılan Topkapı Sarayı, tarihi boyunca övgülere, edebî eserlere konu oldu, uğruna şiirler yazıldı. Osmanlı mirasının müstesna örneklerinden biri olan sarayın, cumhuriyetin ilanından 6 ay sonra Atatürk’ün önerisi ve Bakanlar Kurulu kararı ile müze yapılması, yeni devletin önceki egemenlik ve uygarlığa sahip çıkması açısından önemliydi.
Osmanoğullarının sarayı dünyanın merkezidir Kimse bu saygınlıkta başka yer gösteremez Burada her ulustan insanlar Türkçe konuşur Bu sarayda herkes dileğine kavuşur. (A. Bobovii / Ali Ufkî, 17. yüzyıl)
Kültür ve mimarlık tarihimizin yegane “hem-zemin/rez de chaussée” sarayı, “Padişah Evi” Topkapı’dır. Yapıldığı 1460’lardan 18. yüzyılın sonlarına kadar dünyanın en güçlü devletini yöneten Türk padişahlarının İstanbul’daki bu özgün sarayında; Asya bozkırlarından, Altay ve Tanrı Dağı eteklerinden, çadırlardan kurulmuş eski kağan ordugahlarından esintiler var gibidir. Bu çağrışım, edebi değildir; Topkapı Sarayı’nın havadan görünüşü veya sarayın sayvanlı-kubbeli “taht kapısı” (3. kapı) önündeki bir cülus töreninin betimi bize bunu gösterir. Ayrıca sarayın tekil ögeleri de -başta Çinili Köşk, Bağdat, Revan, Alay, Yalı köşkleri (yıkılmıştır)- dıştan ve içten, o eski ordugah otağlarını çağrıştırır.
Padişah otağlarının girişini andıran sarayın sayvanlı-kubbeli 3. kapısı. Bunun önüne cülus tahtı kurulduğu için Altın Kapı da denirdi. Gouffier, 19. yüzyıl.
Sarayın büyük tören kapısı Bâb-ı Hümayûn’un alınlığındaki yazıtta ve sayısız belgede Osmanlı padişahları “karaların sultanı, iki denizin hakanı” olarak anılır. Fatih Sultan Mehmed’in bu “Yeni Saray” tasarımında -eski Türk hakanlarının ordugah/saray geleneğine göndermeyle- sarayın “taht kapısı”nda otağ-ı hümayûn esintisi vardır. Bu bakışla cülusların ve saltanat törenlerinin bu kapı önünde yapılması geleneği de anlamlıdır. Bu yönüyle Osmanlı saray-köşkleriyle otağ-ı hümayûnların tarihsel bağları bir araştırma konusudur.
Anadolu merkezli Selçuklu Devleti’nde Türk sultanların büyük sarayı Konya’da; Osmanoğulları’nın başlangıç evresinde “han” denilen ilklerin sarayları Bursa ve Edirne’de; 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar ise İstanbul’daydı. Bugün, Anadolu eski Türk saraylarının izleri olarak Konya’daki Alaeddin Köşkü, Edirne’de ise saray-içi kalıntıları var sadece! Fatih’in, İstanbul-Beyazıt’ta yaptırdığı Eski Saray’dan da avlu duvarlarından izler gösterilebilir. Bu gerçek, Fatih’in Sarayburnu’nda yaptırdığı ve günümüze ulaşan Topkapı Sarayı’nın da, eski Türk hakan-sultan saraylarının Türkiye’deki tek örneği olduğuna işaret eder.
2. Mahmud (1808-1839) ve ardılları bu ecdat sarayını terkedip Beşiktaş saraylarına taşınsalar da, Topkapı Sarayı’na özel cülus, kutlama ve ziyaretlere kapanışa kadar uymuşlar; kimi mekanlarla hazine ve saltanat birikimleri için de bir görev kadrosu bulundurmuşlardır. Buna karşın Harem dairesi, Ağalar-Baltacılar-Enderun koğuşları ve mutfaklar harap olmuş; İncili Köşk, Balıkhane Kasrı, Sepetçiler Kasrı yıkılmış; Topkapı yazlık sarayı ve fişekhane yapılan Yalı Köşkü yanmış; Alay Köşkü posta yönetimine verilmiş; avlu ve bahçelere müze, park, hastane, kışla, dikimhane, matbaahane, talimhane… yapılmış; sur-ı sultanî yıkıntıları gecekondu olmuştur. 5 asırlık Osmanlı büyük sarayının 20. yüzyıla ulaşan manzarası buydu.
Topkapı Sarayı’nın günümüzde çekilmiş kuşbakışı fotoğrafında, iç sarayın dışında kalan saray alanına kışlalar, koğuşlar, müzeler yapıldığı görülüyor. Sağdaki İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin büyük avlusunda Çinili Köşk’ün terası ve kubbesi seçilebiliyor.
Yeni Türkiye’nin pek çok sorunu varken, Cumhuriyet’in ilanından 6 ay sonra, Atatürk’ün önerisi ve Bakanlar Kurulu kararı ile Topkapı Sarayı’nın müze yapılması, yeni devletin önceki egemenlik ve uygarlığa bakışı açısından önemlidir. Başta Cumhurreisi Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin, kapanan Osmanlı Devleti’nin büyük sarayı Topkapı’yı yıkma veya kışla-mektep yapma değil; dünyaya örnek bir jestle, saltanatın taşınır-taşınmaz birikimlerinin sergileneceği bir müze yapma kararı alması önemli ve anlamlıdır. Yeni hükümetin bu kararı, 3-4 Mart Devrim Yasaları’ndan 1 ay sonra, 3 Nisan 1924’te aldığı da vurgulanmalıdır. Türk-İslâm devleti hükümdarlarının resmî ve özel sarayına, yeni devletin ulusal ve uluslararası ziyaretlere açık müze konumunu öngörmesi, kuşkusuz o günkü koşullarda beklenmeyen bir durumdu.
Topkapı Sarayı, Roma-Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik eden tarihî İstanbul (günümüzde Fatih ilçesi) sınırlarındadır. Sultan Fatih, saray alanı için, kıyıdan Haliç, Boğaz ve Marmara ile çevrili, çok özel bir tabiat ve tarih alanı olan Sarayburnu’nu seçmiş. Kent içinde küçük bir kent ölçeğinde tasarlanan saray alanının güvenliği, sur-ı sultanî denen 7 burçlu, kıyı tarafında Bizans surlarına eklemli bir içkale ile sağlanmış.
Padişahlar, Türk hakanlarının Orta Asya’daki geleneğini İstanbul’da sürdürdüler. Culüs tahtı, sarayın otağ görünüşlü 3. kapısı önünde, taş döşeli kapı sahanlığına, zeminden bir basamak yüksek olacak şekilde kurulurdu. Sarayın içinde tahta çıkan tek padişah yoktur (3. Selim dönemine ait yağlıboya tablodan detay, Topkapı Sarayı Müzesi).
Saray, Macaristan’dan Dalmaçya kıyılarına, Kırım’a, Kafkasya ve Karadeniz kıyılarına; Kuzey Afrika’dan Nil boylarına, Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz’e, Basra Körfezi’ne kadar Arabistan’a egemen olan Osmanlı Devleti’nin yönetim merkeziydi. Anadolu ve Rumeli, anılan coğrafyalardaki ülkeler ve uluslar, imparatorluk sınırlarından ayrıldıkları tarihlere kadar bu saraydan yönetilmişlerdi. 1830’lardan sonra yeni saltanat sarayları yapılarak Osmanlı hanedanı Topkapı’dan taşınsa da, -başta cülus- Topkapı Sarayı’na özel gelenekler aksatılmamıştı. 5. Mehmed Reşad’ın cenaze töreni ve ardılı son padişah Vahideddin’in cülusu da (1918) burada yapılmıştı.
1923’te Lozan Antlaşması’nın imzalanması; İstanbul’daki işgalcilerin çay partileri düzenlenerek uğurlanması; birçok ülkede monarşi ve diktatörlükler egemenken Türkiye’nin “cumhuriyet” tanımıyla demokrasiye geçmesi, savaş yorgunu ülkelere “yurtta barış dünyada barış” mesajı verilirken saltanat sarayı Topkapı’nın da müze yapılması; ulusal ve evrensel açılardan kültüre ve barışa açık yeni bir devletin doğduğunun müjdesiydi. Günümüzde de Topkapı Sarayı 560 yıllık tarihine koşut, mekanlarında sergilenen koleksiyonları ile de 100 yıl önceki müze kararının ne kadar isabetli olduğunu düşündürür ve dünyanın sayılı kültür durakları arasında yer alır.
Sarayın hem-zemin yapısını net olarak gösteren Verico çizimi. Babüssaade (taht kapısı) önünde bir arife bayramı, 19.yüzyıl.
SURLARI, KAPILARI, İNSANLARIYLA…
Saray: İstanbul’un en önemli mahallesi
Rumeli Hisarı ve Yedikule gibi, deniz ve kara yönlerinden burçlarla berkitilip surlarla korumaya alınan saray, konumu ve yapılarıyla bir kent kalesi görünümündedir. Matrakçı Nasuh’un çizimi ve 16. yüzyıla ait yabancı kaynaklardaki resimler, henüz Harem dairesi olmayan sarayı bir şato görümünde yansıtır. Kara tarafında Fatih’in yaptırdığı yaklaşık 800 metre uzunluğundaki sur-ı sultanî, Haliç ve Marmara kıyılarında 2.500 metreyi bulan Bizans dönemi deniz surlarına bağlanmıştır. Deniz ve kara surlarının toplam uzunluğu 3.300 metre dolayında, alan ölçümü ise 592.600 metrekaredir (bu ölçüyü 699.179 metrekare, hatta 800 bin metrekare veren kaynaklar da vardır). Bu elips coğrafi alan, 45 metre rakımlı tepe düzlüğü ile yamaçlardan oluşur. Saray yapılarının yoğunlaştığı asıl alan olan iç saray, bir iç surla ayrıca tahkim edilmiştir. Avlularda, taraçalara oturmuş bina, daire, koğuş ve köşklerdeki gönyesel sapmaları dikkate alınmazsa, iç saray 72 bin metrekarelik bir dikdörtgen oluşturur.
Sur-ı sultanînin, İstanbul’a açılan 4 kapısı vardır. Bahçeler ve meydanlar, bütün saray alanının yaklaşık 10’da 8’i kadardır. Köşk, kasır, oda, daire ve koğuşlar, kütüphane, namazgah, mescit, ambar, fırın, kiler, mutfak, su dolabı, sarnıç, gömüş (duvar içi sarnıcı) çeşme, havuz, değirmen, ahırlar ile bir silah hazinesi yapılan Aya İrini Kilisesi ve Darphane başlıca yapı bloklarıdır. Bu konumu ile saray, İstanbul’un en büyük, en zengin, en kalabalık mahallesiydi.
Kentten surlarla ayrılan sarayın birinci özelliği, “tek” ve “başına buyruk” tahttaki padişahın ve ailesinin evi oluşuydu. Padişahların İstanbul’un öteki mahallelerinde akrabaları, büyükbabası, büyükannesi, dayısı, amcası, teyzesi, yeğeni yoktu; her biri tek ve tekildi! Tahttan indirilmiş padişah varsa o, tahttaki padişahın kardeşi, kuzeni şehzadeler sarayın “kafes” denen mekanında tutuklu; önceki padişahın kadınları ve kızları da Eski Saray’da gözetim altında yaşarlardı. Padişah kızlarının evlendiği kaptanpaşa ve vezirlerden olan erkek çocuklarına şehzade denmezdi, bunlar hanedan varisi de sayılmazdı.
Beyazıt’taki saraya daha önce yapıldığından Eski Saray, sonra inşa edilene de ilk zamanlar Yeni Saray denirdi. Topkapı Sarayı’nın belgelerdeki diğer adları: Saray-ı Cedide-i Âmire, Saray-ı Hakanî, Saray-ı Hümayûn, Südde-i Saadet, Der-i Devlet, Der-i Devlet-Mekin, Dergâh-ı Muallâ; İstanbul Sarayı, Taht Sarayı, Saray-ı Has’tır. Yabancı kaynaklarda Sérail du Grand Seigneur (Büyük Efendinin Sarayı), Grand Seraglio (Büyük Saray), New Serai (Yeni Saray), Topcapu Sarai yazımları vardır.
Topkapı Sarayı adına gelince… Sarayburnu’ndaki bu yazlık kıyı sarayına, girişindeki toplar nedeniyle “Topkapu Sarayı” denirmiş. Padişah ve harem kadınları burada da kalır, saltanat kayıklarıyla buradan deniz gezilerine çıkılırmış. Bu ahşap saray 1862’de yanmıştır. Boğaziçi’ndeki yeni saraylardan saltanat kayıklarıyla gelişlerde, sahilsarayın “Topkapusu”ndan saraya çıkıldığı için zamanla bu ad da benimsenmiş. Günümüzdeki yaygın ve resmî adı budur.
PADİŞAHLARIN ÖZEL EŞYALARI-ÖZEL HAYATLARI
Kişisel tarih hazineleri ve anılar
Hünkar Hamamı’nda cariyelerin padişahı yıkayışını betimleyen bir gravür.
İstanbul fatihi 2. Mehmed’in 1460’larda yaptırdığı Topkapı Sarayı’nda, sonraki padişahlardan, gereksinim ve zevklerine göre yeni odalar, köşkler, eklemeler , eskiyi yıktırıp yeniyi yaptıranlar vardır. Saray müzede; padişahların ve ailelerinin özel eşyaları, giysileri, silahları ile “hazine” denen birikim ve koleksiyonlar sergilenmektedir. Bir kasaba genişliğindeki bu sarayda, padişahların eşlerinin ve çocuklarının mest pabuçtan kaftana kaprastlı kapaniçeye, sarığa kavuğa, fese, sorguca nişana, oyuncağa, kılıca, tesbihe… varıncaya değerli parçalar; saray arşiv ve kitaplıklarında bunları tanıtan belgeler, anılar kitapları; bina ve kapı cephelerinde de kitabeler vardır.
Bu sarayda tahta oturan, ayak divanına çıkmak durumunda kalan; bayram kutlamalarını, arz günlerinde divan üyelerini, elçileri kabul eden padişah; saraydaki diğer zamanlarını da yeme-içme, ibadet ve dinlenmeyle geçirirler. Enderun’da içoğlanlarının, Harem’de de cariyelerin hazırladığı sazlı, sözlü, rakslı müsabaka ve müsamereleri (gece gösterilerini) izleyerek; kitap okuyarak-okutarak; kimileri masal, fıkra, destan dinleyerek; atalarının zaferlerini ve eski savaşları anlattırarak vakit geçirirler; saray dışında “biniş” denen gezilere çıkarlar, ava, hasbahçe ve kasırlara giderlerdi. 3. Selim gibi günlük yaşamını “ruzname” adıyla sır katiplerine yazdıran padişahlar da vardır.
Sarayın yapılışını anlatan Bizans tarihçisi Kritovoulos “Bu görkemli sarayın güzel kuleleri, Harem ve Selamlık daireleri, koğuşları, dinlenme köşkleri, revaklı koridor ve yolları, geniş avluları, göz alıcı hamamları var” derken, tarihçi İbn-i Kemal, Tevârih-i Âl-i Osman’da “İstanbul Fatihi, derya ile çevrili Zeytinlik diye meşhur tepeye bir Yeni Saray yaptırdı ki etraftan gelen gelip gören üstat mimarlar, taş ustaları ‘hiçbir asırda sanisi (benzeri-ikincisi) görülmemiştir’ derler. Suyu âb-ı kevser, misk kokan toprağı, ağaçları tubâ misali, çimenleri diba gibi ziba, çiçekleri İrem gülzârı gibi yaz-kış solmaz, yemişleri cennet meyveleri misalidir” demiş.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâme’sinde: “Ebü’l-Feth (Fatih) bu saray şehirde yetmiş adet maksure-i şahane, müteaddit divanhâne ve halvethâne ve matbah, ve habbazhane ve tımarhane (hastane) ve odun ambarı ve alaf (yem) ambarı ve ıstabl-ı hassa ve kilâr-ı hassa… ve İrem-i zâtü’l-İmad misali bir Bağ-ı İrem tarh ve inşa edip ve yirmi bin ar’ar (servi) ve çınar ve savber ve şimşad misillü ağaçlar dikdürüb ve nice kere yüz bin şecere-i müsmire (meyve ağaçları) ravza-i cinandan (cennetten) nişan verir. Etrafı açık bir püşte (tepe) üzerine de kendilerine mahsus kâşi çinilerle kırk adet has odalar, Bâb-ı saadetin iç yüzüne de bir arz odası yaptırdı ki güya Kasr-ı Havernak’dı (Efsanevi Saray)” diye över.
Türkiye’de 19. yüzyılın ilk yarısında başlayan modern tıp eğitimi ve doktorluk, her şeyden önce en hayati konuyu tedavi etmek durumundaydı: Dil! Eğitim-öğretim dili ve kitaplar Fransızcaydı; öğrenciler ancak ileri seviyede Fransızca bildikleri takdirde eğitim alabiliyordu. Türkçe eğitime geçmek için çalışan ve bunu başaran kahramanların hikayesi.
Batı’da Rönesans’la birlikte yükselmeye başlayan bilimsel devrim dönemi (1450-1700) 17. ve 18. yüzyıllarda Aydınlanma Çağı’na doğru ilerledi; ancak bilimsel düşünce geleneksel tıbba nispeten geç yansımıştı. Oysa Osmanlı Devleti’nde tıp, modernleşmenin ilk ve en güçlü parçası olacak; hekimler önemli roller üstlenecek; 19. yüzyıl ortalarında, bugüne kadar kesintisiz ulaşacak modern tıp kurumlarının temelleri atılacaktı. Bu zorlu süreçte, Fransızca eğitimle geçen 30 yılın ardından bir grup zeki, çalışkan ve fedakar öğrencinin Türkçe eğitim için verdiği mücadele müstesnadır.
Osmanlı döneminde tıbbın modernleştirilmesi çalışmaları 19. yüzyıl başlarına tarihleniyor. Bu dönemde medreseler hâlâ faaldi; ancak modern tıbba ayak uydurmaktan artık çok uzaktı. Sultan 3. Selim zamanında 1805’te Kuruçeşme’de Rumlar tarafından açılan tıp mektebi ve 1806’da Kasımpaşa’da yapılan Tıphane uzun ömürlü olamayacak; Sultan 2. Mahmud döneminde, 14 Mart 1827’de açılan Tıphane-i Âmire ise modern tıp eğitimini bugünlere getiren bir başlangıç sağlayacaktır. 1831’de açılan Cerrahhane ise daha sonra Tıphane birleştirilmiş, fakat eğitim yeterli bir seviyeye ulaşamamıştı.
Mustafa Kemal Paşa’nın da katıldığı Millî Tıp Kongresi, 1 Eylül 1925’te özel izinle TBMM binasında yapıldı. Kongrenin açılışını İsmet Paşa yaptı.
Tıphane-i Âmire, kuruluşundan 12 yıl sonra geliştirilmek ve daha yüksek nitelikli bir eğitim vermek üzere Galatasaray’daki yeni binasına nakledildi; Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adıyla 11 Mart 1839 tarihinde öğretime başladı. Mektebi yeniden yapılandırmak üzere Viyana Tıp Mektebi muallimlerinden Karl Ambros Bernard, İstanbul’a davet edildi. Talebenin çoğunluğunun Fransızcasının zayıf olduğunu gören Bernard, Fransızca öğretime ağırlık verecekti.
Okulu ziyaret eden Sultan 2. Mahmud buradaki nutkunda asıl amacın Fransızca eğitimi olmadığını, tedrisatın Türkçe (Osmanlıca) icra edilebilir hâle getirileceğini buyurmuş, fakat bu mümkün olmamıştı. Mektebin yabancı hocaları, tıp eğitiminin Türkçe yapılamayacağını savunuyorlardı. 1853’te okula atanan Cemaleddin Efendi, 1856’da mektebin parlak talebeleriyle bir “mümtaz sınıf” kurdu ve bu sınıfta Vakanüvis Ömer Lütfi Efendi ile Ârif ve Şevki Efendiler tarafından Arapça, Farsça ve Türkçe dersler verilmeye başlandı. Bu ekibin gerekli tıp terminolojisini meydana getirmesi ve Türkçeye kitap tercüme etmesi hedefleniyordu. Bu çalışmalar çok geçmeden yabancı hocaların tepkisini çekti; Türkçe tedrisat aleyhinde bir kampanya başlattılar. Mektep nazırı Cemaleddin Efendi 1859’da azledildi; Türkçe çalışmaları durduruldu.
Ancak bu çalışmalara katılan öğrencilerden Kırımlı Aziz, Vahid, Hüseyin Remzi, Hüseyin Sabri, Servet, Nedim, İbrahim Lütfi, Bekir Sıdkı Beyler Türkçe tıp dili üzerine başladıkları kitap inceleme çalışmalarını devam ettirdiler; Fransızca öğrendikleri fenni tıbbın Türkçe ifade edilebileceğini anlamışlardı. Henüz talebeydiler ve imkanları kısıtlıydı; dahiliye muallim muavini Binbaşı Ahmet Ali Efendi’den yardım istediler. Tıp kitaplarını Türkçeye çevirmek için para desteği sağlamak üzere seslerini duyurmak niyetindelerdi; asıl düşüncelerinin ise tıp derslerini Türkçeleştirmek olduğunu saklamamışlardı. Talebenin cesaret ve azmini gören Ahmet Ali Efendi, mektep nazırı Arif Bey’e bu talepleri nakletti. Arif Bey, belki biraz da onları oyalamak niyetiyle bunları kabul etti ve öğrencilerin her birinden birer Fransızca kitap bölümü tercümesi istedi. Yapılan tercümeler çok beğenildi; bununla birlikte öğrencilere, mezun olana kadar sadece dersleriyle meşgul olmaları da ihtar edilmişti.
Tıp müfredatının Türkçeleşmesinin en büyük adımlarından biri olan Lugat-ı Tıbbıye 1873’te Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane Matbaası tarafından basıldı.
Öğrenciler, mektebin matbaa müdürü Hacı Arif Efendi’nin oturduğu Hacı Beşir Ağa Medresesi’nde ve Vahit Bey’in konağında toplanmaya başladı. İlk toplantıda Hacı Arif Efendi bütün birikimi olan 35 altını verdi ve “Kitapları alın, Türkçeye çevirin, çevirileri basmanın bir yolunu bulurum” dedi. Talebeler rahat bir nefes aldı ve Mısır Çarşısı’nın arkasındaki Çiçek Pazarı Sokağı’nda bir handa oda kiraladılar, çalışmaya başladılar. Ahmed Ali Efendi de onlara destek oldu ve birlikte 1862’de Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin ilk nizamnamesini kaleme aldılar. 1867’de, cemiyetin mektep nazırının sorumluluğunda olması şartı ve ayda 1000 kuruş kırtasiye masrafı ödeneğiyle Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin kurulmasına padişah tarafından izin verildi.
Sultan Abdülaziz’in iradesi ile 3 Mart 1867’de kurulan cemiyet, henüz yolun başında sayılırdı. Mektep nazırı Salih Efendi, önce kitap tercümelerinin yapılıp sonra eğitime geçilmesini daha uygun görürken, Kırımlı Aziz Bey ve diğer öğrenciler Türkçe eğitimin hemen başlatılmasını istiyorlardı. Bunun üzerine Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin (Askerî Tıp Mektebi) içinde bir dershanede, eğitim dili Türkçe olan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıp Mektebi) açıldı. Tıbbiye-i Mülkiye’de Türkçe eğitimin mümkün olduğunun gösterilmesi, Tıbbiye-i Şahane’de bunun yolunu açabilirdi. Fransızca eğitim veren yabancı hocalar, menfaatlerine dokunan bu ihtimal üzerine Beyoğlu’nda çıkan Fransızca gazetelerde tıp eğitiminin Türkçe yapılmasının mümkün olmadığına dair makaleler yazdılar, bunları ayrıca devlet makamlarına da sundular. Buna karşı Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin üyeleri de Türkçe eğitimin yapılabileceğine dair bir rapor hazırlamıştı.
Askerî Şura, yaptığı araştırmalar sonucunda Türkçe tıp eğitimi teklifinin memleketin istikbali açısından önemli olduğuna karar vererek bunu padişaha arzetti. 1870’te padişahın iradesiyle Tıbbiye-i Şahane’de Türkçe eğitim başladı. Bu mücadeleyi, cemiyetin kurucularından, o tarihte mezun olan Kırımlı Aziz, Hüseyin Remzi, İbrahim Latif (Lütfi), Hüseyin Sabri, Vahit, Emin Efendiler ve onları destekleyen birkaç muallim vermişti. Kurucu üyelerin çoğu Türkçe tıp eğitimi veren Tıbbiye-i Mülkiye’de öğretmen olmuşlar ve 3 sene içinde tıp derslerinin Türkçe yapılabileceğini ıspat etmişlerdi.
Tıp eğitiminin Türkçe olması, yeni bir sorunun kapısını açmıştı: Tıp terimlerinin saptanması ve bir lugat hazırlanması şarttı. Kadrosunu genişleten cemiyet çalışmalarına devam ediyordu. Tıbbiye-i Şahane Nazırı Salih Efendi’nin başkanlığında, Ahmet Paşa, İbrahim Lütfü Bey, Mehmet Muhtar Efendi, Ahmet Hilmi Bey, Mehmet Nuri Bey, Hüseyin Remzi Bey, Agop Bey, Mehmet Nazif Bey, Mehmet Nedim Bey, Vahit Efendi, Bekir Sıtkı Efendi, Hüseyin Sabri Efendi ve Hacı Arif Efendi’nin aralıksız 3 yıl süren çalışması sonucunda 1873’te ilk tıp lügatımız Lugat-ı Tıbbiye basıldı. 640 sayfalık bu eser Fransızca tıbbi müfredatın Türkçeleştirilmesinde kilit rol oynayacak; sonraki 10 yıl içerisinde 46, 1881-1892 döneminde 77 ve 1893-1904 döneminde 45 olmak üzere toplam 168 tıp kitabı Türkçeye kazandırılacaktı.
Kızılay’ın kurucuları Dr. Abdullah Bey, Dr. Marko Paşa, Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa ve Kırımlı Aziz Bey.
1892’de cemiyet, “Tıbbi müzakereler” adı verilen bilimsel toplantılar düzenlemeye başladı. Ancak bunların “mahsurlu” olduğu düşüncesiyle, cemiyet 29 Mayıs 1897’de 2. Abdülhamid’in emri ile kapatıldı ve tercüme çalışmaları “Tedkik-i Müellefât Komisyonu” adıyla devam etti. 2. Meşrutiyet’in ardından yasak kalkacak, 25 Aralık 1910’da cemiyet yeniden açılacak ve çalışmalar kaldığı yerden devam edecekti.
12 Aralık 1910’da Darülfünun Tıbbiye Reisi Cemil Paşa başkanlığında toplanan ve yeniden organize edilen Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye; 1912-1922 arasında Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu savaşlar ve tıbbiyenin 5 yıl boyunca İngiliz askerlerinin işgali altında bulunması nedeniyle zor günler yaşamış olsa da her şeye rağmen çalışmaya ve tıp kitapları yayımlanmaya devam etti. Millî Mücadele’nin başladığı 1919’da Süleyman Numan Paşa tarafından teklif edilen Millî Tıp Kongresi ise ancak 1925’te gerçekleşebilecekti.
Cumhuriyetin ilanından sonra çalışma ortamı düzelen cemiyet, tıbbî toplantılar, seminerler, kongreler, kitaplar ve süreli yayınlarla faaliyetlerine devam etti. Adı “Türkiye Tıp Encümeni” olarak değişti, ama tüzüğü aynı kaldı (1925-1968 arasında 20 millî tıp kongresi gerçekleştiren Türkiye Tıp Encümeni, bu kongrelerin her birine ait kitapların da basımını sağladı).
3 sultanın doktorluğunu yapan Hekimbaşı Salih Efendi.
1.Millî Türk Tıp Kongresi” Ankara’da düzenlendi. 1 Eylül 1925’te Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın teşrifleri ve Başbakan İsmet Paşa’nın nutku ile açılan kongre, TBMM Başkanı Kâzım Paşa’nın özel izni ile TBMM binasında yapıldı. Kongreye, aralarında Ankara’dan Dr. Naime Hanım ve İstanbul’dan Dr. Hayrünnisa Hanım olmak üzere 2 kadın hekimin de yer aldığı 592 hekim katıldı.
1946’da Türkiye Tıp Encümeni Arşivi adı altında 6 aylık bir dergi yayımlamaya başlayan cemiyet, 10 Aralık 1966’da Türkiye Tıp Akademisi adını aldı; bu değişikliğin ardından Türkiye Tıp Akademisi Mecmuası adı altında 3 aylık çıkarılmaya başlanan dergi ve Türkiye Tıp Akademisi günümüzde de varlığını sürdürüyor.
KIRIMLI DR. AZİZ İDRİS BEY
38 yıllık muazzam bir hayat
1840’ta İstanbul’da doğan Kırımlı Aziz Bey Askerî tıbbiyeyi 1865’te bitirdi. Aynı yıl açılan sivil tıbbiyeye müdür olarak atandı. Burada umumi emraz (genel hastalıklar), tıbbi kimya, hikmeti tabiye (fizik) ve dahili emraz (iç hastalıkları) dersleri verdi.
Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin kuruculuğunu ve başkanlığını yaptı. Tıp öğreniminin Türkçeleşmesinde büyük rol oynadı. Arkadaşlarıyla birlikte çevirdiği P. H. Nysten’in sözlüğünü, Lûgat-ı Tıbbiye adıyla yayımladı (1873). Kırımlı Aziz Bey Türk Kızılay’ın kurucularından ve ilk başkanlarındandır. Uluslararası kızıl haç ambleminin Hıristiyanlığı çağrıştırması nedeniyle Müslümanlar arasında kabul görmeyeceğini ifade ederek bu konuda mücadele etmiş ve Kızılay’ın hilal ambleminin uluslararası kabulünü sağlamıştır.
Kırımlı Aziz Bey, yazdığı iki ciltlik Kimya-yı Tıbbi kitabında ise Fransızca terim kullanmamış ve Türkçe bir adlandırma sistemi kurmuştur. İlm-i Emraz-ı Umumiye adlı kitabında hastalıklar hakkında ayrıntılı genel bilgiler verilir. Yazdığı kitaplar uzun yıllar boyunca Tıbbiye’de ders kitabı olarak okutulmuştur.
Kırımlı Aziz Bey 1878’de henüz 38 yaşındayken akciğer veremi nedeniyle hayata veda etti.
DR. HÜSEYİN REMZİ BEY
Zooloji, fizyoloji, mikrobiyoloji…
26 Mart 1839’da İstanbul’da doğan Hüseyin Remzi Bey, 1854’te Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’nin idadi kısmına girmiş ve 1857’de mümtaz sınıfa kabul edilmiştir. Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin kurucu üyelerindendir. Mekteb-i Tıbbiye’den 1866’da kolağalık rütbesiyle mezun olarak 3. Ordu’da hekimlik görevine başlamış ve 2 yıl Manastır’da ardından İstanbul’da çalışmıştır.
1873’te Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’de muallimliğine atanmış, fizyoloji, zooloji, hijyen dersleri vermiştir. Ayrıca Darüşşafaka’da gönüllü muallimlik ve kurum hekimliği yapmış ve tabiat tarihi müzesi kurmuştur.
1886’da Zoeros Paşa ve Hüseyin Hüsnü Efendi ile kuduz aşısı ve mikrobiyoloji araştırmaları yapmak üzere Paris’e, Pasteur Enstitüsü’ne gönderilmiştir.
Paris’teki araştırma döneminden sonra yurda dönmüş ve yazdığı gözlemlerini Osmanlı bilim çevrelerine duyurmuştur.
Mülkiye Baytar Mektebi’nin kurucularındandır ve 1889’da mektep açıldığında zooloji dersleri vermeye başlamıştır. Ayrıca, uzun yıllar çiçek aşısı üzerinde çalışmış ve aşı müfettişliği görevinde bulunmuştur. 1892’de resmen açılan Telkihhâne-i Şâhâne’nin başına getirilerek 18 Aralık 1896’daki ölümüne kadar çalışmıştır.
Bugünkü şekliyle bir “imza atma”nın olmadığı dönemlerde (2. Meşrutiyet öncesi), her türden belgeyi doğrulamak, tanıklığını kaydetmek ve sahiplenmek üzere mühür kullanılırdı. Basılan mühürler hem teknik hem anlam olarak farklılıklar gösterir; sade vatandaştan padişaha kadar herkes için bir kimlik niteliği taşırdı. “Hakkedilen” tarihten…
Tarihte ortaya çıktığı ilk zamanlardan günümüze, çeşitli madenlere, kıymetli taşlara kazınan adların, işaret ve şekillerin; bir kağıda, ürüne, hatta sürü ve otlak hayvanlarına basılmasıyla, mutlaka bir aidiyet, mülkiyet, sahiplenme ve kimlik beyanı noktasında önem arz eden objelere mühür adı verilir. Farsça “mühür” sözcüğü, Türkçede “damga”, Arapçada “hatem” kelimeleriyle aynı anlama geldiği hâlde bu üç lisana aynı derecede nüfuz etmiş, yayılmış ve günümüzde kullanılmaktadır. Mühür, Osmanlı diplomatiği (belgebilimi) açısından da önemlidir.
Osmanlılar’da 2. Meşrutiyet’e kadar bugünkü usullerle bir imza kültürü oluşmamıştı. Böyle olmakla birlikte, Osmanlı devrinde vakfiye, hüccet, ilam, fetva gibi ilmiye mensuplarının ürettiği belgelerde kişilere ait stilize ve gayet sanatlı imzalar kullanılırdı; ancak bu usul diğer Osmanlı bürolarında üretilen belgelere nadiren yansımıştır. Maliye teşkilatının merkezi olan Bâb-ı Defterî bürolarında her kalemin “kâtip gülü” olarak adlandırılan imza niteliğinde işaretleri vardır; ancak bunlar görevlilere ait olmadıkları gibi, herhangi bir evrakta bulunduğu takdirde o evrak üzerinde işlem yapılan büroları temsil eder. Kimi dönemlerde beratların arkalarında görülen tuğraya benzeyen stilize imzalar ise defterdarlara aittir.
Uluslararası anlaşmaların kozak içindeki balmumunu mühürlemekte kullanılan, Osmanlı armalı, büyük ebatlı, fildişi saplı, gümüş mühür.
Osmanlı toplumunda yaygın olarak kullanılan mühürler, genellikle resmî, şahsi ve vakıf mühürleri olarak 3 kategoride tasnif edilir. Devlet makamları veya devlet görevlilerinin birbirleriyle yaptıkları resmî yazışmalar ile kişiler arasında teati edilen mali veya kişisel konulara ilişkin sivil evraka itibar edilebilmesi için belgelerde mutlaka mühür aranırdı. Mühürsüz belgelere itibar edilmez; okuma-yazması olmayanlar mühür sahibi olmak ister; mühür kazdırmaya ekonomik gücü yetmeyenler de evraka parmak basarlardı. Mühür sahibi olmak isteyen biri, mutlaka ruhsatı veya kefili olup esnaf kethüdasına bağlı olan mühürcülere müracaat ederek yasal bir mühür kazdırırdı. Sert bir cismin zeminini kazımak anlamına gelen “hâkk” sözcüğünden türeyen “hakkak”, “mühür kazıyan” demektir.
Mühürcü/hakkak esnafının dürüst, namuslu, sahtekarlıktan uzak, işinin ehli, hattat ve hakkaklıkta usta veya bir ustanın “icazetli şakirdi” olması istenirdi. Başkasının adına veya kendi adına da olsa geçmiş tarihli mühür kazdırılmasına sıkı yasaklar getirilmişti. Şahıslara yapılan mühürler ilk önce hakkakın tuttuğu örnek defterine basılır, bir anlamda kayıt altına alınırdı. Her isteyen hakkak olamaz; bu kişilerin sayıları kontrol altında tutulur; sık aralıklarla sayımları yapılıp birbirlerine kefil olduklarına dair belge alınır; aralarına “yaramaz”ların karışmamasına azami dikkat gösterilirdi.
Geleneğe bağlı, usta-çırak ilişkisiyle yetişen hakkaklar, mahlas olarak ustalarının isimlerini alırlardı. Mühürlere kendi isimlerini kazımaya başladıkları 18. yüzyıl sonundan, mühürcülerin yavaş yavaş ortadan kalktığı cumhuriyetin ilk zamanlarına kadar Yümnî, Resâ, Azmî, Avnî, Fennî gibi usta isimlerinin mühürlerde sıklıkla görülmesinin sebebi budur. Hakkakların işlerine karşılık alabilecekleri ücretler narh defterlerinde belirtilmiş, işçiliği ve malzemesi sıradan olan mühürlerin haricinde usta sanatkarların elinden çıkma, kıymetli taş veya madenlere kazıtılan mühürler için pazarlıkla ne tespit edilirse verilmesi kararlaştırılmıştır.
Hakkak esnafının isimlerinin, iskan ettikleri yerlerin, çalıştıkları mevkilerin belirtildiği 23 Ekim 1722 tarihli bir sayım defterinde (BOA. MADd. 3135); “Serhakkak” kişinin Avni Yusuf Çelebi, “Mühürcüler Kethüdası”nın Aziz Yusuf Çelebi olduğu kayıtlıdır (kaynaklarımızda yer almayan bu sıradışı duruma bakılırsa, adı kethüdadan daha önce adı yazılan serhakkâkın itibarı daha yüksek olmalı). Bu sayımda Bedesten dışı semtlerde 20, Bedesten civarında 33 hakkak isim isim listelenmiştir. Bedesten civarında yoğunlaşma bu tarihten sonra artarak sürmüş ve devletin sonuna kadar günümüzde Beyazıt semtindeki Sahaflar Çarşısı’nın bulunduğu mevki Hakkâklar Çarşısı olarak nam salmıştır. Taksim Atatürk Kitaplığı’nda kayıtlı Hakkâklar ve Sahaflar Çarşısı’nın istimlakinden önce fiyat takdiri için hazırlanan 14 Mayıs 1915 tarihli haritada (HRT. 7188), 80 parça küçük ebatlı dükkan işaretlenmişse de, bunların çok azı mühürcü dükkanıdır. Toplumdaki ihtiyacın gitgide azaldığı bu tarihlerde, mühürcü esnafı 1928 Harf Devrimi’nden sonra eski yazıyla mühür kazıyamadığı ve yeni yazıya da uyum sağlayamadığından epeyce azalmıştır. Halkın imza alışkanlığı kazanarak işlemlerde eskisi gibi mühür kullanmaması da, esnafın azalmasına yol açacaktır.
“Sened-i Derdest Sandığı” ibareli üç parçalı mühür. (Osmanlıdan Günümüze Tapu Arşivi, Ankara 2012)
Sahteciliğe karşı sıkı önlemler alınmasına rağmen, Osmanlı devrinde nadiren de olsa kimi mühürcülerin sahte mühür kazıdıkları tespit edilmiştir (BOA.A.MKT.MHM.473/83; BOA.A.MKT.NZD. 75/29). Hatta hakkak olmayan amatörlerin, dolandırıcılık maksadıyla 3. Selim’in kız kardeşi Esma Sultan’a izafe ettikleri bir mührü kazımaya cesaret ettikleri; o mühürle basılmış hükümleri sağa-sola gönderdikleri vakidir (BOA.HAT. 32327 ve ekleri).
Sultan 2. Mahmud, sahte mühürle mektup yazma faili bir suçluyu, aslında idamı gerektiği hâlde affettiğini belirterek, kendisinin bir daha serbest bırakılmamak üzere Magosa Kalesi’nde kalebent olarak cezalandırılmasını emretmiştir (BOA.HAT. 51167). Bütün bunlardan öte tarihimizdeki en büyük mühür sahtekarlığı, Kanunî devrinde Rüstem Paşa’nın Şehzade Mustafa’ya kurduğu komplodur. Şehzade Mustafa’nın ağzından ve onun mührüyle mühürlü mektuplarda, babasına yönelik bir darbe teşebbüsü uydurarak ihbar eden Rüstem Paşa’nın bu oyunuyla, Kanunî öz oğlunu gözünü kırpmadan cellatlara teslim edebilmiştir!
Osmanlılar, kuruluşlarından itibaren kendi yönetim anlayışlarını ve bürokrasilerini oluşturduklarında, kendilerinden öncekilere kayıtsız kalmadılar. Sâsâni, İlhanlı, Selçuklu Devletlerinden miras kalan egemenlik alameti unsurlarını da benimsediler. Baştaki padişahın mutlaka bir tuğrası olduğu gibi, bir mühür yüzüğü de olmalıydı. Osmanlılar’daki en önemli mühür, padişah mührüydü. Genellikle “Mühr-i Hümayun” adıyla anılan bu mühürden her tahta çıkan padişah 3 veya 4 adet yaptırır; zümrüt üzerine kazınmış olanı yanında tutar; altın mühürlerden birini hasodabaşına diğerini de Harem’deki kethüda kadına verirdi (kethüda kadına her zaman verildiği üzerinde kaynakların ittifakı yoktur). Sadrazamdaki padişah mührünün ise iktidarla veya azledilmeyle doğrudan alakası vardır. Biri için “mühre nail oldu” denildiğinde o kişiye sadaretin tevcih edildiği; “mührü alındı” denildiğinde sadrazamlıktan azledildiği anlaşılırdı.
Sultan Abdülmecid’in saltanatının başlarındaki ekonomik krizde, o zamana kadar kullanılan altın-gümüş madeni paraların yerine geçmek üzere ilk defa 1840‘ta çıkarılan “kaime” örneği. Para basmak için baskı kalıplarının hazırlanmasına vakit olmayınca elyazısıyla hazırlanan bu ilk kaimelerde padişahın mührü en üstte basılıdır. Alt soldaki Maliye Nazırı Saib Paşa’nın mührüdür. Büyük mühürde ise 250 kuruşluk bu kaimenin yıllık %12.5 oranıyla 31.25 kuruş faiz getirisi olduğu garanti edilir (BOA. HAT. 1633-12).
Cülus ile tahta oturan padişahın ilk işi, ölen veya tahttan indirilen eski padişahın sadrazam ve diğer iki görevlideki mühürlerini aldırıp, Topkapı Sarayı Hazine Dairesi’ne teslim ettirmek olurdu. Nadiren kare, genellikle beyzi (oval) şekilli, kıymetli maden ve mücevherlerden imal edilmiş bu mühürler, günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi’nde korunmaktadır.
3. Ahmed veladet-i hümayun kutlamasına çağrılacak kişiler listesini kendi eliyle yazdıktan sonra tuğralı kare mührüyle mühürlemiştir (TSMAe. 494/7). Osmanlı Hazinesi ölümünden saltanatın sonuna kadar Yavuz Sultan Selim’in vasiyeti gereği onun mührüyle mühürlenmiştir. Padişahlar saltanat sürdükleri zaman diliminde, Hazine’den her para aldıklarında, oranın görevlilerince hazırlanmış tezkirelere mühürlerini basarak belgeyi teslim ederlerdi. Kurdukları kütüphane vakıflarındaki kitaplara da mühürlerini basarlardı. Bugüne intikal eden saray kütüphaneleri ve sultanların vakıf kütüphanelerindeki yüzlerce yazma eserde; en eskisi Fatih Sultan Mehmed’in mühründen başlayarak Sultan Reşad’a kadar çok sayıda padişahın mührü basılıdır (Padişah adına hazırlanan mülkname, name-i hümayun, berat ve fermanlarda ise mühür kullanılmaz, bunlara tuğra çekilirdi).
Valide sultan ve padişah kızlarının mühürleri de önem sırası itibarıyla önde gelenlerdendir. 16. ve 17. yüzyılda kadınların saltanat üzerindeki etkilerinin arttığı zaman diliminde, valide sultanların yabancı hükümdarlara gönderdikleri mektuplarda kendi mühürleri basılıdır. Sadrazamlar, padişah mühründen hariç kendilerine de şahsi mühür yaptırırdı. Padişahın vekil-i mutlakı olarak gerektiği yerde padişah mührünü, gerektiği yerde de kendi mühürlerini kullanırlardı; ancak mühürlerinde sadrazam olduklarına dair bir ibare bulunmazdı. İlk defa Keçecizade Fuad Paşa’nın sadrazamlığı sırasında “vezir-i azam” sıfatı mühre ilave edilmiş ve sonraki sadrazamlarda da öylece âdet olmuştur. Beylerbeyi mühürleri ise normalden daha büyük, 3-5 santimetre çapında, genellikle beyzi olurdu. Bu mühürleri mektuplarının sağ marjına yanlamasına basarlar, yanına da mutlaka “pençe” adı verilen stilize tuğra benzeri sembolü çekerlerdi.
4. Murad’ın Hazine’den cep harçlığı olarak aldığı 625 kuruş için Ruznamçe’ye kaydedilmek üzere padişah tarafından kendi mührüyle mühürlenerek verilen teslim belgesi (24 Mart 1629), (BOA.HAT. 1446-28).
Fatih döneminden itibaren yüzyıllar boyunca, şeyhülislamların yazdıkları fetvaları imza formülüyle kendi elleriyle imzalaması geleneği vardır. Bununla birlikte mühür basmaları pek istenilmemiş olsa da, hastalığına binaen bazı şeyhülislamların fetva kağıtlarını mühürledikleri görülüyor. Şeyhülislam Hamidîzade Mustafa Efendi, meşihati sırasında (1789-1791) ilmiye teşkilatının işlerine daha fazla zaman ayırabilmek kaygısıyla yazışma ve fetvaları imzalamak yerine mühürlemeyi usul edinmişti.
Birden çok yetkilinin karar aldığı ve diğerlerinin tasdiki olmadan tek kişinin karar veremediği durumlarda/kurumlarda, güvenlik gerekçesiyle 3-4 parçalı mühürler kullanılırdı. Patriklerin, bazı tapu kalemlerinin mühürleri böyledir. 2, 3 veya 4 ayrı yetkilideki her parçanın, mührün tutamak yerindeki vidalı bölüme aynı anda bağlanmasıyla mühür tek parça haline getirilip kullanılabilirdi.
20. yüzyılın başına kadar uluslararası antlaşmalarda, altın ve gümüş “kozak”ların içindeki kırmızı mühür mumu üzerine büyük devlet armaları veya mühür basılırdı. Bunları her ülkenin birbirlerine göndermesi kaidesine uyan Osmanlılar da antlaşmaları aynı şekilde onaylamışlardır; arşivde bu kozaklardan çok sayıda bulunmaktadır.
Bosna ve Priştine’de kimi kaza ve köylerdeki imam ve muhtarların kullanımı için İstanbul’dan gönderilen mühürlerin tatbik defteri, 1866.
Her mührün üzerine yazılanlar, kişinin meşrebine, zevkine, isteğine göre değişirdi. Sadece tek isimden ibaret mühür olabildiği gibi, baba adı, mesleği, lakabı ve bir dua cümlesi iliştirilmiş, her noktası doldurulmuş istifli mühürler de çoktur. İstifi aşırıya kaçan ve harflerin içiçe geçmişliğinden ötürü okunamayan mühürlerin kullanılmaması gerektiğine dair genelgeler de neşredilmiştir. 16-18. yüzyıllarda mühürlerde çoğunlukla Farsça deyişler, Arapça “kelam-ı kibar” denen sözler, Kuran’dan alınma ayetler yer alır (BOA.C.EV 6126). 19. yüzyıldan itibaren Türkçe ibareli mühürler çok daha fazladır. Erzurum Müftüsü Ahmed Dursun’un mühründeki “Lûtf-i Mevla’ya dayansın Dursun” ibaresinde olduğu gibi, kimi zaman mizahi unsurlar içeren metinler de konulurdu (BOA.A.M.1/71).
Mühürlerde hüsn-i hattın her çeşidi kullanılsa da, talik yazısı en çok benimsenen yazı türüdür. Nesih, sülüs çeşitleri de ihmal edilmez. Eflak/Boğdan voyvodalarının mühürlerinde olduğu gibi kimi zaman resim de bulunur. Adı Şahin Manolaki olan bir saray terzisinin mühründe, şahine pek benzemese de bir kuş resmedilmiştir (Ankara İl Halk Kütüphanesi Yazmaları, 3262). Osmanlı Devleti’nde görevli İngiltere, Fransa, Almanya gibi büyük ülkelerin büyükelçileri dahi, bir zorunluluk olmadığı hâlde 18. ve 19. yüzyıllarda mühürlerini Türkçe ve Arap elifbasıyla kazıtmışlardır. Antet uygulamasının başladığı 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, sefaret kağıtlarının antetleri de buna uygun klişelerle basılmıştır. Ünlü tarihçi Hammer’in Viyana Millî Kütüphanesi’ndeki bazı kitaplarının temellükünde kullandığı Arapça mühürler, meşhur ustaları Rahmi tarafından 1793’te ve Azmi tarafından 1808’de hâkk edilmiştir.
Günümüzde İstanbul-Polonezköy olarak bilinen eski adıyla Adampol yerleşiminin mührü. Ay-yıldız ve Polonya devletinin arması olan kartalın bir arada bulunmasına Sultan Abdülmecid tarafından izin verilmiştir. Çevresindeki yazı Lehçe olup, ortada eski yazılı Türkçe metinde “Adampol Polonya Çiftlik İdaresi” yazmaktadır.
18. yüzyıldan itibaren belge sahipleri, yazışmalarda unvan-makam adlarını belirtmedikleri gibi kimi zaman isimlerini de ihmal ederek sadece “bende” rumuzu veya yazısıyla yetinir. İsim yazdıklarında da Siyavuş, Mesih, İbrahim diye kısaca yazıp, belgenin arka yüzüne mühür vurmakla kimlik faslını geçiştirir. Kişinin mührü kağıdın arka yüzüne, önde isim yazılan yerin tam arkasına gelecek şekilde basılır. Bu sayede herhangi bir nedenle mektubu, borç senedini veya belgeyi iptal etmek istediklerinde, kağıt üzerinde isim ve mührün yazılı olduğu bölümü tek seferde yırtmak, kesip çıkarabilmek mümkün olur. Birden çok kişinin imzaladığı mahzar türünden belgelerde ilk zamanlarda ön yüze isimler yazılıp mühürler arkaya basılmışken; 18. yüzyıl başından itibaren ön yüze basılıp altına isimler yazılmıştır. Osmanlı yazısı sağdan sola yazılmasına rağmen, belge altlarına basılan mühürler soldan başlar. Mazbata, mahzar türünden belgelerde en soldaki mühür en rütbeli, yüksek mevkili kişiye aittir.
Merkez bürolarına gerek taşra teşkilatlarından gelen tahriratlar olsun, gerekse vakıf görevlilerinden gelen yazılar olsun; kaleme gelir gelmez yapılan ilk iş “mührünü tatbik etmek”tir. Merkez bürolarında, hangi görevde olursa olsun taşradaki her memur mührünün bir örneği mutlaka bulunur ve bunlar “tatbik defteri” adı verilen büyük defterlere yapıştırılmak suretiyle arşivlenirdi. Taşradan gelen yazı, kalem şefinin mührün üzerine yazdığı ‘tatbik’ yazısıyla tatbikçiye havale edilir; bu görevli bürodaki defterde yapışık mühürle karşılaştırdığında sorun çıkmamışsa, kalem memuru belgedeki mührün üzerine “mutabıktır” (birbiriyle uyumlu) şerhini düşerek işlemlerin yürütülmesi için süreci başlatır. Taşradaki görevlilerin ölüm, azil, istifa gibi sebeplerle yerine başkaları geldiğinde, ilk iş onun tatbik mührünün tatbik defterine kaydedilmesidir.
Kimi görevliler dedelerinden, babalarından kalma mühürleri de kullanmışlardı. Bunlar o devrin büroları açısından sorun çıkarmamış olsa da, günümüzdeki tarih araştırmalarında büyük karışıklıklara yol açabilir. Örneğin Tepedelenli Ali Paşa’nın 1787-1822 arasında Yanya-Tırhala bölgesini elinde tuttuğu yıllarda İstanbul ile yazışmalarında kullandığı mühürde 1104 (1692-93) tarihi yazılıdır. Babasının adı Veli, dedesinin adı Muhtar olan Tepedelenli, bizim bilemediğimiz bir büyüğünün veya bir başkasının 1104 tarihli ve Ali yazan mührünü kullanırken; bu durum ilgili mührü tanıyan kalem memurları açısından sorun teşkil etmiyordu. Ancak günümüzde belgenin kağıt ve yazı özelliklerine pek dikkat etmeyen biri, Tepedelenli’ye ait tarihsiz bir belgede 1104 tarihli bir mühür gördüğü takdirde hemen belgeyi o tarihle sınıflandıracak ve aşağı yukarı 80-120 yıllık bir hataya sebep olacaktır.
Sultan 1. Abdülhamid’in kızı Hibetullah Sultan’ın 1789 tarihli kare mührü. “İsmetlü Hibetullah Sultan kerime-i Sultan Abdülhamid Han – 1203” ibareli.
İşte bu gibi nedenlerden ötürü, Osmanlı Arşivi’nin tasnif çalışmaları içinde en önemli meselelerden biri, tarihsiz belgelerin tarihlerinin tespitidir. Bu tür belgelerin tarihleri tespit edilemezse, araştırmacılar açısından sağlıklı bir değerlendirmeye tabi tutulmaları mümkün olmaz. Belgebilimi olan “diplomatik” kurallarıyla, yazıbilimi olan “paleografya” teknikleri kullanılarak tarih tespiti yoluna gidilir. Dolayısıyla arşivcilikte en meşakkatli hususlardan biri tarihsiz belgelerin tarihlenmesidir. Bu zorluğu aşmanın doğru yolu, kaime, mektup, arz vs. belge türündeki mührün aidiyetinin sağlıklı bir şekilde tespit edilmesidir.
OSMANLI ARŞİVİ’NDE MÜHÜR
Kaybolmayan izlerin peşinde
Arşiv belgeleri üzerinde Osmanlı Arşivi personeli tarafından yürütülen mühür çalışmaları, haleften selefe devrolunan bir gelenekti. Günümüzde, Yazma Eserler Başkanlığı’nda kitap mühürleri üzerine daha kapsamlı çalışmalar yürütülmektedir.
Günümüze kadar mühürler üzerinde yapılan çalışmaların çoğu, sanat tarihi ve estetik kapsamındadır. “Belge bilimi/diplomatik” noktasından en derli toplu çalışma, Mübahat Kütükoğlu’nun Osmanlı Belgelerinin Dili (1994) adlı eserinde “Mühür” başlığı altında ortaya konulmuştur. Akademik çalışmalar öncesinde Osmanlı Arşivi’nin Hazine-i Evrak adıyla anıldığı Osmanlılar’ın son döneminde kurulan ilk tasnif komisyonlarından itibaren; mühürlerin aidiyeti konusundaki ilk diplomatik çalışmalarının Hazine-i Evrak’ta (günümüzde Osmanlı Arşivi) başladığını söyleyebiliriz. İ. Hakkı Uzunçarşılı, arşivdeki araştırmaları sırasında Haşim Efendi’nin (Soyadı Kanunu ile “Durgun” soyadını almıştır) mühür ile ilgili çalışmalarını görmüş ve yararlanmıştır.
Osmanlı Arşivi’nde Fehmi Pekol’un düzenlediği, Kemal Çolpan’ın devam ettirdiği 1956 tarihli mühür katalogu.
Arşivin eski genel müdürlerinden Mithat Sertoğlu’nun “Mekkî” nisbesiyle anmasından dolayı, Haşim Efendi’nin 1862-63’de Mekke/Taif’te doğan Abdullah Haşim Efendi olması gerekir. Bu zatın, Ali Emiri Efendi’nin 1920’de kurulan komisyonundan önce 1919’da Hazine-i Evrak Tasnif Komisyonu reisi olan Hüseyin Haşim Efendi ile aynı kişi olup olmadığı tespit edilememiştir. Osman Ergin tarafından kitaplaştırılan Muallim Cevdet’in arşiv çalışmalarına dair hatıratta; Haşim Efendi’nin okuyamadığı Dulkadiroğulları’ndan Şah Budak’a ait bir mührü 4 gün uğraştıktan sonra okuyabilmesinden ötürü Muallim Cevdet’in duyduğu kıvanç nakledilir.
Mithat Sertoğlu, 1945’te göreve başladığında tanıdığı ve 4 bin civarında mühür klişesini ezbere bilen Ahmet Hamdi Tanyeli adlı arşiv görevlisinin, görme kaybı olduğu halde en silik mühürleri dahi kolaylıkla okuduğunu belirtir. Kültür tarihimizde önemli bir yeri olan A.H. Tanyeli, meşhur Bekir Ağa Bölüğü’ne adını veren Bekir Ağa’nın oğlu olup, sahaflık tarihimizin en önemli simalarındandır. Tanyeli’yi Haşim Efendi’nin talebesi olarak nitelendiren Sertoğlu, kendinin de 8 bin civarında klişe tespit ettiğini belirtir; ancak Tanyeli’den bunları gerektiği gibi öğrenemediğinden yakınır.
Arşiv belgeleri üzerinde Osmanlı Arşivi personeli tarafından yürütülen mühür çalışmalarının haleften selefe devrinin bir gelenek haline geldiği anlaşılıyor. Mühür çalışmaları, Tanyeli’den sonra Ferit Tümeren, Fehmi Pekol, Kemal Çolpan, Murteza Dede tarafından sürdürüldü. Ne var ki 80’lerden itibaren bu gelenek zinciri kopmuş; tüm bu çalışmalardan da Fehmi Pekol’un düzenlediği ve Kemal Çolpan’ın devam ettirdiği 1956 tarihli yaklaşık 400 sayfalık elyazması bir mühür katalogundan başka eser kalmamıştır.
Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde tasnif çalışmalarını yürüten ekipten İbrahim Kemal Baybura ise, belge üzerine basılı 1.669 mühürden oluşan bir koleksiyon meydana getirmiştir. İ. Hakkı Uzunçarşılı, Topkapı Sarayı’nda korunan mühürleri tanıtan bir katalog neşretmiştir. Deniz Müzesi ile Askerî Müze’de korunan mühürler ayrıntılı şekilde kataloglanmıştır. Günay Kut ile Nimet Bayraktar’ın yazma eserlerdeki kitap mühürlerini tespit çalışmaları, bu konunun ilk kitabını ortaya çıkarmıştır. Günümüzde, Yazma Eserler Başkanlığı’nda kitap mühürleri üzerine daha kapsamlı çalışmalar yürütülmektedir. Başkanlığın web sitesi üzerinde oluşturulan katalog kamuya açıldığı gibi, interaktif mühür okuma alıştırmaları da yapılabilmektedir.
1910’lu yıllarda yapımına başlanan Bulgur Palas’ın sahibi, savaş zengini ve İttihatçı “millî burjuva” Habib Bey’di. Atipik ve bölgeye aykırı mimarisiyle dikkati çeken bina, döneminde neredeyse tüm şehir manzarasına hakimdi. İBB Miras tarafından onarılan ve kültür merkezi olarak hizmete açılan Bulgur Palas’ın karanlık geçmişinden bugüne uzanan hikayesi…
Hüseyin Cahit Yalçın, 70’li yıllarda yayımlanan 7 gün dergisindeki “Tanıdıklarım” başlıklı seri yazısında, Bolu Mebusu Habib Bey’den şöyle bahsediyordu: “Güleryüzlü, canlı, nazik, girgin bir insandı. Boyu kısa ve tıknazdı. Meşrutiyet’ten sonra toplanan birinci Meclis-i Mebusan’ın ilk günlerinde, cevval hâli, iltifatlı muameleleri, mahviyet ve nezaketi ile göze çarpıyordu. Ona en çok sempati davet eden şey, arkasındaki zabit üniforması idi. İttihad ve Terakki’nin ilk kurucuları ve en büyük zahirleri genç zabitler olduğu için, Rumeli’den gelmiş bu canlı ve zeki gencin sevilmesi pek tabii idi.”
Habib Bey, İstanbul’da yaptırdığı iki büyük bina ile ünlenmiş bir tarihî kişiliktir. Biri Rumelihisarı’nda diğeri Cerrahpaşa semtinde yaptırdığı, İstanbul ahşap mimarisine aykırı iki binayla ünlenen meşhur bir İttihatçı’dır.
Uzun yıllar Osmanlı Bankası’nın arşivinin korunduğu, aynı zamanda malzeme-depo binası olarak kullanılan görkemli “Bulgur Palas”, Habib Bey tarafından yaptırtılmıştır. İstanbul’un 7 tepesinden biri olarak kabul edilen noktada inşa edilen bina, Cerrahpaşa-Davutpaşa semtinin sırtında, Langa bostanlarına bakan bir konumdadır.
Yapımı 1910’larda başlayan ve uzun yıllar Osmanlı Bankası arşivinin korunduğu Bulgur Palas’ın 1970’lerde çekilmilş fotoğrafı.
1878’de Bolu’da doğan Mehmet Habib Bey, Harbiye Mektebi’ni bitirmiş bir topçu subayıdır. 1905- 1907 arasında Manastır’da İnşaat-ı Askeriye hocalığı yapmıştır. Ordu içindeki siyasi örgütlenmelere de dahil olan Mehmet Habib Bey, İttihad ve Terakki üyesi genç bir subay olarak karşımıza çıkar. Kâzım Karabekir tarafından İttihad ve Terakki’nin Manastır’daki örgütlenmesi için önerilir ve kabul görür. Burada örgüt üyesi olarak tescil edilen Habib Bey, 2. Meşrutiyet öncesi siyasi faaliyette bulunmak ve örgütlenmeyi yaygınlaştırmak için, askeriyeden izinli olarak parti tarafından Kastamonu ve Bolu bölgesine gönderilir. Burada konuşmalar yapan Habib Bey, Kastamonu İttihad ve Terakki Kulübü’nün tekrar açılmasını sağlar.
Enver Paşa’nın yakın çevresinden kabul edilen ve 2. Meşrutiyet sırasında önemli faaliyetlerde bulunan Habib Bey, 21 Ekim 1908 seçimlerinde Bolu Sancağı’ndan milletvekili seçilir; 2 dönem görev yapar. 1912 sonunda Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın iktidarında bazı Bakan ve milletvekillerinin tutuklanması sırasında hapse girenlerden biri de Habib Bey’dir. 1913 Ocak ayında serbest kalan Habib Bey tekrar siyasi faaliyetlerine başlar; artık Enver Paşa’nın iktidarı vardır. Enver Paşa ile arkadaş olan Levazım Reisi İsmail Hakkı Paşa ve Bolu Milletvekili Habib Bey, buğday-arpa-bulgur gibi hububatın İstanbul ve askerî bölgelere sevki ayrıcalığından yararlanarak büyük bir servet sahibi olurlar. Artık Habib Bey’e “Bulgur Kralı” denilmeye başlanmıştır. İttihad ve Terakki yönetiminin, savaş koşullarının da etkisiyle bir “millî burjuvazi” oluşturma girişimlerinin en güzel örneklerinden biri, Habib Bey’le somutlaşır.
Buğday-arpa-bulgur sevkiyatı yapan Habib Bey bu iş üzerinden servet sahibi olunca kendisine “Bulgur Kralı” denilmeye başlanmıştır. Bulgur Palas ismi, bu vesile ile halk arasında yerleşmiştir.
1918’deki son kongresi ile birlikte İttihad ve Terakki Partisi kendini feshetme kararı alır. Bu sırada Anadolu işgalleri başlamıştır. Mart 1919’dan itibaren İttihatçı asker, idareci, aydınların tutuklanmasına girişilir. Malta’da yargılanmak üzere tutuklanan kişiler listesinde, 2685 numaralı Mehmet Habib Bey de vardır. 2 Haziran 1919’da İngiliz gemisi Prenses Ena, tutukluları Malta’ya çıkarır. Ali Fethi Okyar, Şeyhülislam Mustafa Hayri Efendi, gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın gibi kişiler de bunlar arasındadır. Malta’da esaret hayatı yaşayan 140 kişilk ilk grup içinde yer alan Habib Bey, 20 Temmuz 1920’de özgürlüğüne kavuşur. Bu tarihten sonra Millî Mücadele saflarına katılmayan Habib Bey, Kuvayı Milliyecilere silah satmak gibi kimi ticari işler yapmaya çalışmışsa da bunu başaramaz; 1926’nın ortalarında kalp krizi sonucu 48 yaşında vefat eder.
Emine Erdem’in 2001’de basılan kitabının konusu Bulgur Palas.
Doğma büyüme Cerrahpaşalı olarak semt sakinlerinin pek sevecen bulmadığı, hatta uğursuz ve gayrimeşru gözüyle baktığı Bulgur Palas binası; Habib Bey tarafından 1910’larda yaptırılmaya başlanmış olmalıdır. İhtifalci Mehmed Ziya Bey’in 1920’de basılan İstanbul ve Boğaziçi isimli eserinde konak şöyle anlatılır: “Cerrah Paşa Camii’nin cenub-ı garbi cihetinde, Bolu mebus-ı sabıkı Habib Bey’in konağı vardır. Henüz natamam olduğu hâlde kargir ve hakikaten muhteşem olan bu konağın tarz-ı mücevheri üzre başlıklı mermer sütunları, somaki ve alçı işinden istalaktitli hücre mihrabiyeleri, salonları tefrik eden sütunların usul-i tertibi, velhasıl tarz-ı inşaının heyet-i mecmuasında görülen ahenk ve letafet temaşaya şayandır. ‘Cihannüma’sından Keşiş’e, Katırlı Dağları’na, Alemdağı’na, Çamlıca’ya, Boğaziçi’ne, Şişli ve Kağıthane sırtlarına, Bayrampaşa Deresi vadisine, Yedikule’ye, Ayastefanos ve Çekmeceler’e kadar imtidad eden manzara pek şairanedir.” Henüz yayımlanmamış “Cerrahpaşa Semti Tarihi” isimli kitabında H. Necdet İşli ise şöyle yazmaktadır:
“BULGUR PALAS (1.109 ada, 52 parsel): İttihat ve Terakki partisinden Bolu eski mebusu Habib Bey tarafından Avrupai şato mimarisi tarzında inşa ettirilmiş, nefsi İstanbul’da bir benzeri daha bulunmayan bu binanın en yüksekteki kubbesini merhume mimar Mualla Anheger ‘kardinal şapkası’ diye vasf eder ve ‘Bu çirkin binanın derhal yıktırılması lazımdır’ derdi. Altın para zamanında 120 bin lira sarf edilmiştir. Mehmet Ziya Bey, bu binayı Habib Bey konağı olarak anar ve umumi manzarasının güzelliğinden bahseder. Esas giriş kapısının yanında bahçede yer alan hizmetliler müştemilatının duvarındaki İznik çinileri, bir yıldız, iki küçük pano ve bir sıra özel imalattır. Esas şato, binanın oturduğu cadde seviyesindeki arsanın deniz ciheti 5 metreyi aşan bir istinat duvarıyla korunmuştur. Bu kısmın önünde ve güneyden geçen Kürkçübaşı Çeşme Sokağı’nda bulunan sıralı ahşap evler arasında fevkalade irtifa farkı vardır. Sokaktan Bulgur Palas arsasına yükseklik, tahminen 20 metre civarındadır. Binanın güneyinde boş hâlde olup daha sonra Bulgur Palas arazisine katılan arsa, evvelce Rum Panayot’un bostanı idi. Bu bostan içerisinde bulunan büyük su kuyusu, kuzeydoğu köşede, Abdülkadir Töre Köşkü’ne yakın noktada yer almaktaydı. 1930’lu paftalarda mülkiyet hanesinde Arthür Horosrit adı kayıtlıdır.”
İBB Miras ekibi tarafından onarılan Bulgur Palas, 28 Şubat 2024’te kültür merkezi olarak ziyarete açıldı.
İstanbul ve Bursa üzerine değerli araştırmalar yayımlamış olan şehir plancısı ve mimar Engin Yenal ise Bir Kent: İstanbul, 101 Yapı isimli çalışmasında şöyle der: “1922 tarihli bir yazısında Yahya Kemal ‘Vapursuzluk, tramvaysızlık, hiçbir şey, bu halkı, harap İstanbul’un sinesinden çekemedi. Yalnız bir harp zengini bir defa İstanbul içinde bir saray yaptırmaya kalkıştı, umumun lanetine uğradı. Kurduğu binaya Bulgur Palas dediler’ diyerek 1. Dünya Savaşı yılları ve sonrasında İstanbul halkının toplumsal psikolojisini bu denli etkileyen bir dizi olgunun ipuçlarını vermekteydi. Cerrahpaşa semtinin havasının latif, manzarasının güzel oluşu, 19. yüzyıl sonlarında aralarında nazır, paşa ve şeyhülislamların da bulunduğu Osmanlı seçkinlerinin konaklarının yaptırıldığı gözde semtlerinden biri olmasına yol açar. Ama ‘yeni zengin’, bir konak değil ‘asri’, gösterişli bir bina, bir saraycık istemektedir. Mimarı bilinmeyen, bodrum işlevi gören bir yarım kattan ve üç tam kattan oluşan iki kuleli hantal bir kitle; İstanbul’da belki dönemin en garipsenen yapısıdır; çevrede süregelen alçakgönüllü insancıl yapı geleneğini, toplumsal değerleri hiçe sayarak yükselir. 1921 ortalarında ipotek için başvurulduğunda, binanın bitmemiş hâline bile banka mimarı Mongeri’nin 250.000 lira gibi astronomik bir değer biçmesi; savaş yıllarında %200’lere, 300’lere çıkan enflasyonla o denli yoksullaşan halkın elbette ki lanetine yol açacaktır!”
Yazar Emine Erdem’in Bir Yerde Bir Gül Ağlar isimli kitabında, Bulgur Palas’ın 6-7 Eylül’de uğradığı saldırıdan sözedilir. 15 sene önce Kadıköy’de, sahaf Ruhi Okuş’a Habib Bey’in evrak-ı metrukesi gelmiştir; ondan da rahmetli Yavuz Selim Karakışla’ya geçmiştir. Habib Bey’in anılarını içeren defterlerin dostumuz Karakışla’nın kütüphanesinde korunduğunu belirtelim.
İstanbul’un bu aykırı ve büyük yapısı, başarılı işlere imza atan İBB Miras ekibi tarafından onarıldı; 28 Şubat 2024 tarihinde Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu tarafından kültür merkezi olarak ziyarete açıldı. Eski köklü mahallelinin çok azaldığı bu semtte yaşayanlar artık binaya korkusuzca girip gezecek; en üst kattaki “Cihannüma”dan İstanbul ve civarını gözlemleyebilecek.
1915’teki Çanakkale zaferinden sonra Osmanlı Devleti diğer cephelerde yenilgiye uğradı ve 1. Savaş’ın mağlupları arasında yer aldı. Mütareke döneminde Gelibolu Yarımadası’nı işgal eden İngilizler, ancak Lozan’dan sonra bölgeyi boşaltacaklardı. 1923 Kasım’ında araştırma için Yarımada’ya gönderilen Vali Macit (Gören) Bey, gelişmeleri Ankara’ya bildirecekti.
Gelibolu Yarımadası’nda 1915’te yaşanan kanlı savaşın izleri aradan geçen zaman içinde silinmeye yüz tutmuş olsa da, günümüzde tekrar hatırlanıyor, yaşatılmaya çalışılıyor. Kara muharebelerinde şehit düşenler, hayatını kaybedenler imkansızlıklar nedeniyle alelacele, üstünkörü toprağa verilebilmiş, hatta kimi zaman hiç gömülememiştir. Aradan geçen yıllar içinde rüzgarın, yağmurun, sellerin etkisiyle açığa çıkan kalıntılar, burada yaşananlara dair ürpertici delil ve izler olarak tekrar kendilerini hatırlatmışlardır.
1923 Eylül ayında vilayet yapılan Gelibolu’nun ilk valisi Ahmet Macit (Gören), incelemelerini içeren raporunu Başbakan İsmet Paşa’ya sunmuştu.
9 Ocak 1916 tarihinde kesin olarak kazanılan Çanakkale Muharebeleri’nden sonra, Osmanlı Devleti’nin 1918 sonuna kadar diğer cephelerde verdiği ölüm-kalım savaşı, Çanakkale savaş alanlarına yeterince ilgi gösterilememesine yol açmış; şehitlerin geride kalan bakiyesinin hakettikleri şekilde muntazam mezarlıklar kurularak defnedilmesine müsaade etmemişti. 1. Dünya Savaşı bitip de imzalanan Mondros Mütarekesi hükümlerince teslim alınan Osmanlı Devleti için hayat-memat mücadelesi başladığından, savaş sonrasında da Çanakkale harp alanı ile ilgilenilemedi.
Öte yandan Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının hemen ardından İngilizler, 1915 savaşında Gelibolu’da ölen askerleri için mezarlık tespiti ve anıt yaptırma faaliyetine giriştiler. 10 Kasım 1918’de Mühendis C. E. Hughes başkanlığında bir mezarlık tespit ve tescil komisyonu Çanakkale’ye gönderildi. Bu komisyonun yaklaşık 1 yıl süren çalışmaları neticesi, mezarlıkların büyük kısmı tespit edildi. İngilizler bir an önce mezarlık ve anıtların yapımına başlamak istiyorlardı; bu nedenle 1919 Kasım’ında IWCC (Imperial War Cemeteries Commission/İmparatorluk Savaş Mezarlıkları Komisyonu) kuruldu. Mütareke dönemi içinde hiçbir müdahale görmeden, diledikleri gibi anıt ve mezarlıklarını inşa etmeye başladılar. 1923’e gelindiğinde İstiklal Harbi’nin kazanılması ve imzalanan Lozan Antlaşması ile İngiliz ve Fransızlar’ın Gelibolu Yarımadası üzerinde yaptıkları ve yapmaya devam ettikleri işler, antlaşma hükümlerine göre karara bağlandı. İngiliz Hükümeti 1923 Ağustos ayında IWCC yerine CWGC’yi (The Commonwealth War Graves Commission/İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarları Komisyonu) kurdu. Bir önceki komisyonda başkanlık yapan C. E. Hughes bu komisyonun da üyesiydi ve Yarımada’da inşa olunan mezarlık ve anıtların kontrol müfettişi olarak görevlendirilmişti.
Kilya Koyu’nda Gelibolu valisinin raporunda bahsettiği İngilizler tarafından oluklu galvanizli çinkodan kurulmuş barakalar görülmektedir.
Lozan Antlaşması’nın 128-136. maddeleri, Türkiye ile İngiltere, Fransa ve İtalya arasında, bu topraklarda ölmüş sivil-askerlere ait mezarlık ve anıtların hukuki durumu ve yönetimine dair kararları içeriyordu. Bilhassa 129. ve 130. maddelerde, İngiliz ve ANZAC askerleri için yapılacak mezarlık ve anıtlara dair özel durumlar bulunuyordu.
Maydos (Eceabat) kasabasının kuzeye bakış istikametinde 1923 yılı görünüşü. (X işaretli yer Kilya Koyu girişi). Savaş zamanı harabeye dönen kasabada sonradan yapılan evler görülmektedir.
Gelibolu Yarımadası üzerinde İngiliz ve Fransızlar’ın devam ettirdikleri mezarlık ve anıt inşaatları; mübadele gereği gelen muhacirlerin iskanı; Lozan Antlaşması ile Çanakkale Boğazı’nın statüsünün değişmesi bölgeyi eskiye oranla çok daha önemli bir hâle getirmişti. Öncesinde bir sancak merkezi olan Gelibolu, 1923 Eylül’ünde Eceabat’ın (Maydos) da bağlı olduğu bir vilayet haline getirildi. Gelibolu vilayetine vali olarak da Ahmet Macit (Gören) Bey tayin edildi. Kasım ayında ise, İngiltere ve Fransa’nın önceden beri devam eden ve bu defa Lozan Antlaşması hükümlerine göre sürdürdükleri mezarlık ve anıtların denetlenmesi ve bu konuda bir rapor hazırlanıp sunulması için yine Ahmet Macit Bey görevlendirildi.
Maydos (Eceabat) kasabası, 1923 yılı. “X” işaretli yer Çanakkale şehri.
Vali Ahmet Macit Bey, vilayet merkezi Gelibolu’dan yola çıkarak Eceabat’a 2 kilometre mesafedeki Kilya Koyu’ndan itibaren sahili takiben Seddülbahir’e kadar olan bir inceleme gezisi yaptı. Sonrasında ise raporunu hazırladı ve 13 Kasım 1923’te Başbakan ve Dışişleri Bakanı İsmet Paşa’ya arzetti.
Seddülbahir Köyü yakınında Gözcübaba Tepesi’nde İngilizler tarafından, 1915’te Gelibolu’daki kayıpları adına inşa olunan 33 metre yüksekliğindeki “Helles Anıtı” inşaatı bitme safhasında. Anıt 1924 yılında tamamlanarak açılmıştır.
Başbakan İsmet Paşa, bu raporu 20 Kasım 1923’te ilgili Bakanlık ve kurumlar olan İçişleri Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’na birer kopya halinde ve özel talimatlar eşliğinde gönderdi. Genelkurmay Başkanlığı’na gönderilen kopyanın üstyazısına “Altları mavi kalemle çizilmiş olan kısımlar hakkında tahkikat yapılarak neticesinin bildirilmesini rica ederim” notu eklenmişti. Maliye Bakanlığı’na gönderilen kopyanın üst yazısında da “Gelibolu Valisi, raporunda Yarımada’nın muhtelif mahallerinde ve bilhassa harp sahalarında birçok demir parçaları, top enkazı gördüğünden bahisle bunlar toplandığı takdirde mühim bir yekuna ulaşacağı ve satın almak isteyene satılmasıyla Hazine’ye de gelir sağlanacağını bildirmektedir. Bilgi için arz olunur” notu vardı.
Gelibolu Valisi Macit Bey, Çanakkale Muharebeleri’den 8 yıl sonra, Yarımada üzerinde İngiliz ve Fransız mezarlıklarının ve anıtlarının yükseldiği bir vakitte bu inceleme gezisini yapmış; yazdığı raporda gözlemlerinin yanısıra duygu ve düşüncelerini aktarmıştır. Hem şehitleri anmak hem savaştan kalan hatıraları korumak ve anmak yolunda, Lozan Antlaşması gereği askersiz hâle getirilmiş bölgenin durumuna dair bir ilk belge.
GELİBOLU YARIMADASI’NDA İNCELEMELER
Geçilemeyen Çanakkale’de gelecek nesiller için bir rapor
Vali Ahmet Macit (Gören) Bey’in ayrıntılı raporu, hem bölgenin hâli hazırdaki durumunu hem İngilizler’in faaliyetlerini hem de bundan sonra yapılması teklif edilenleri kapsıyordu. Rapor Başbakan İsmet Paşa’ya da gönderilecek; İsmet Paşa da rapordaki kimi satırların altını çizerek tahkikat yapılması talimatını verecekti.
Gelibolu’dan yarı bozuk bir şoseyi takiben iki saatte (otomobil ile) Kilya mevkiine ulaştık. Burası ufak ve korunaklı bir koy olup, koyun içinde işgal zamanında İngilizler tarafından oluklu galvanizli çinkodan adeta bir şehir inşa olunmuştur. Muhtelif şekil ve büyüklükteki bu barakaların sayısı tahminen 500 kadar vardır. O zaman [işgal zamanı] Kilya’da ve diğer yerlerde bulunan 4 bin İngiliz askeri bu barakalarda ikamet ederlermiş. Kilya’nın seçilmesinin sebebi, yukarıda arzedildiği üzere korunaklı bir mevki olduğundan ve diğer yerlerde sahil arızalı ve denizden yüksek olduğu halde, burada düz ve alçak olduğundan dolayıdır. Zaten burası hem Maydos’a [Eceabat], Kilitbahir’e ve Seddülbahir’e hem de Akdeniz [Ege Denizi] sahilindeki meşhur Arıburnu’na giden şoselerin kavşak noktasıdır.
İngilizler [Lozan Antlaşması sonrası] Yarımada’yı tahliye ettikleri zaman bu barakalardan başka bazı yenecek şeyler, birkaç kamyon ve otomobil motoru ve motorbot ile bir hayli demir malzeme ve telefon, telgraf teli gibi muhtelif malzemeler bırakmışlar. Bunların tamamı Hilal-i Ahmer [Kızılay] tarafından satın alınmıştır. Bundan dolayı burada Hilal-i Ahmer’den 3 kişilik bir heyet ve makine tamircileri ile bir miktar amele vardır. Bu heyet, mevcut malzemeyi tespit etmekle meşguldür. Orada mı satacaklar, başka yere mi nakledecekler bilinmiyor ise de, bu barakalar sökülürken az çok hasara uğrayacağı ve ağır eşyadan olması dolayısıyla nakli zor ve masraflı olacağı açıktır. Elimizde hazır bulunan bu barakalar bazı ufak değişikliklerle muhacir iskanına tahsis olunsa pek münasip olur.
İngiliz mezarlıklarının inşaatına nezaret eden komisyonun ve inşaat heyetinin merkezi de burasıdır. Bundan dolayı Kilya’daki bazı binalar hâlâ İngilizler tarafından işgal edilmektedir. Bu heyetler hakkında açıklama yapmalıyım:
Birinci Heyet: İngiltere Harbiye Nezareti’ne mensup olup “Imperial War Graves Commission” (İmparatorluk Savaş Mezarları Komisyonu) unvanını taşıyor. Yapılan işin yetkili müdürü, Yarbay rütbesini taşıyan Mister Hughes’tur. Bu zat Büyük Savaş’ta buralarda [Çanakkale Muharebeleri’nde] yedeksubay olarak bulunmuştur. Beraberindekiler kayıt memuru ve teknisyen olarak 12 kişiden oluşmaktadır. Yarbay Hughes ile kimi arkadaşları Avustralyalı, kimisi de İngilizdir ve tamamı yedek subaydır. Defnedilmiş cesetlerin büyük kısmı Avustralyalı imiş. İmparatorluk unvanı da bunu gösteriyor. Bunlar İngiliz İmparatorluğu nâmına inşaatın kontrolüne de memurdurlar.
Gelibolu Valisi Ahmet Macit Bey’in Çanakkale harp sahasında yaptığı inceleme gezisine dair hazırladığı 7 sayfalık raporun iki sayfası. (BCA, 534-37660- 151533-21)
İkinci Heyet: Mister Malvil başkanlığındaki inşaat şirketidir. Bunların merkezi Londra’da Victoria Caddesi’ndeki “Sir John Rayne, Gallvey Ltd. Public Works Contractors” genel inşaat müteahhitliği şirketidir. Bu heyet tamamen İngilizdir. Mühendisleri, teknisyenleri, katipleri olduğu gibi; yerliden ve farklı ülke vatandaşlarından ustalar, taşçılar, işçiler istihdam ediyorlar.
Muhtelif mezarlıklarda istihdam edilip ülke isimleriyle tespit edilen amele: 203 Türk, 38 İngiliz, 39 İtalyan, 18 Müslüman İranlı, 79 Rum, 75 Ermeni, 28 Yugoslav, 76 Vrangel Ordusu’ndan geri kalanlardan Rus, 13 Yunan, 8 Bulgar, 5 Fransız; olmak üzere [toplam] 582 kişidir.
İnşa olunacak ve olunmakta olan mezarlıklar ve abideler 33 adettir. Görebildiğim abidelerin biri ve en büyüğü Seddülbahir’de ve ikincisi Arıburnu’ndadır. Bunlar şöyle piramit şeklinde olup Arıburnu’ndakinin yüksekliği 15 ve Seddülbahir’de yeni başlananınki 35 metre olacakmış. Etrafı duvar ile çevrili, bir kare şeklindeki arazinin merkezinde yapılmakta olup, ön tarafında defnedilmiş cesetlere ait mezartaşları bulunmaktadır.
Seddülbahir’de ikisi kadim kale dışında, biri kale içinde üç adet Fransız mezarları ve dikilen ufak hatıra sütunları [anıt] gördüm.
İngiliz mezarlarının inşaatına işgal esnasında, yani bundan 1.5 sene evvel başlanmış ve doğal olarak en hakim ve güzel mevkiler seçilmiştir. Bu duruma göre Seddülbahir’de yapılmakta olan, Lozan Antlaşması’na bağlı haritada Arıburnu’ndaki İngiliz mezarlarını gösteren yerin dışında kalıyor. Bunun inşaına yeni başlanmış, henüz temelleri açılmaktadır.
Mezarlıklardan 23’ü Arıburnu’nda, 4’ü Anafarta’da, 6’sı Seddülbahir’dedir. İngilizler, Çanakkale muharebelerinde ele geçiremedikleri ve ölüleri olmayan hâkim tepelere de geçmişlerdir. Çanakkale Müstahkem Mevki Kurmay Başkanı Osman Zâti Bey’e mezarlıkları gösteren planları takdim etmişler. Bu planlar Osman Zâti Bey’in nezdinde kalmıştır. Bu kişinin hâlen Ankara’da olduğu haber verildi. Bununla birlikte Albay Hughes’tan, mezarların mevkiini gösteren krokiyi talep ettim, verecektir. Geldiğinde takdim kılınacaktır.
Yapılan araştırmaya göre bu Albay Hughes, esasen mühendis olup İngiliz hükümetinden bu mezarlarla abidelerin inşaını 11 milyon İngiliz Lirası’na taahhüt etmiş; daha sonra işi yukarıda bahsedilen İngiliz inşaat şirketine devretmiş. Fakat İngiltere Harbiye Nezareti kendisini ve maiyetini bu inşaat işini kontrol heyeti olarak tayin ettiğinden, burada o sıfatla görev yapmaktadır. Yani resmen sorumlu ve resmî müteahhit sıfatını taşıyan bir komisyon heyeti var.
Dahiliye Vekâletine (İçişleri Bakanlığı) telgrafla arzettiğim gibi [İngiliz inşaat şirketinin] Kilya’dan Arıburnu’ndaki (otomobil ile 1.5 saat mesafede) inşaat mahalline hususi telefonları vardır ve işgal sırasında döşenmiştir. Kilya’da barakaların inşaı zamanında yapılmış elektrik tesisatı da vardır. Şimdi bir kısmında Hilal-i Ahmer memurlarının ve bir kısmında da İngiliz komisyonu heyetinin ikamet ettikleri barakahane, yazıhanelerinde bu elektriği kullanıyorlar. Albay Hughes, ikametgahı ile yazıhanesine her gün İngiliz bayrağı ve geçende yapılan uyarımız üzerine Cuma günleri kendi bayrakları ile beraber Türk bayrağı çekmektedir.
Kilya mevkii, Maydos’a otomobil ile 10 dakika mesafededir. Maydos kasabası en başında olduğu gibi şimdi de Eceabad kazasının merkezidir. Burası bombardımanda harap olmuş ise de sonradan Rumlar “Venizelos Evleri” diye anılan bir takım yeni binalar inşa etmişlerdir. Bu binalar şimdi terkedilmiş ve boş bir hâlde olduğundan muhacirler gelirse burada iskan olunacaktır. Galiba Venizelos vaktiyle bu havalideki Rumları’ kendine taraftar etmek için bu evleri yaptırmıştır. Hâlen hükümet daireleri de bu hanelerde yerleşmiştir.
Maydos’tan sonra Kilitbahir’e geçildi. Otomobil ile yarım saat mesafededir. Eski kaleler ve askerî koğuşlar ile daireler boş; İngilizler tarafından tahrip olunan 28’lik büyük topların parçaları toprak tabyalarda melul ve mahzun yatıyor. Yalnız Yıldız Tabya denilen tepedeki bir istihkamda 15’lik 6 adet topumuz sağlam kalmış. Orada Fransızlar varmış, bunları tahrip ettirmemişler. Kilitbahir, sahilde bir burun oluşturup Çanakkale ile karşı karşıyadır ve Boğaz’ın en dar yeridir. Kayıkla yarım saatte karşıya geçilebilir.
Çanakkale Savaşı esnasında düşman donanmasının bombardımanı ile yıkılan tabyalar ve tahrip olmuş toplar.
Buradan Seddülbahir’e hareket ettik. Evvela sahilden giden yol, daha sonra içeri girip az çok arızalı tepecikler ve düz yerler geçildikten sonra muharebe sahalarına giriyor; 1.5 saatte Seddülbahir’e ulaştık. Burası Yarımada’nın yani Boğaz’ın son noktası olup muharebeler sırasında önce denizden düşman ateşine ve sonra bu bölgeye çıkan düşmanın üzerine Anadolu yakasından yapılan bizim ateşimize tamamen maruz, açık bir hedef teşkil ettiğinden taş taş üzerinde kalmayacak şekilde harap olmuş. Dağılan ahalisinin hepsi Müslüman olup geri alındıktan sonra tek tük gelmeye başlamışlar ise de yoksul olduklarından evlerini inşada zorluk çekmektedirler. Köy henüz tenha ve harap bir haldedir. Burada yine Yunanlar’ın bıraktıkları 5- 10 haneyi yerlilere terketmek pek münasip olacaktır.
Kadim ve büyük Seddülbahir Kalesi yaşanan tarihî olayları hatırlatıyor. Bu kale tahliye zamanına kadar Fransızlar’da kalıp yukarıda arz olunduğu üzere, kalenin iç meydanında denize nâzır bir mahalde Fransızlar 1915’te ölen askerleri için bir ufak hatıra sütunu [anıt] dikmişlerdir. Türkün Akdeniz’e kadim kapısı olan bu heybetli Seddülbahir Kalesi içindeki Fransız abidesinin kapısındaki mermer haç pek yersiz görünüyor ve hiç hoşa gitmiyor.
Seddülbahir’de dış deniz tarafında bir iskele olup İngilizler buradaki abideyi inşa için Ilgardere’den denizyoluyla getirdikleri taşları buradan dekovil ile taşıyorlar. Abide, mahalli sahile yakın bir tepededir. Taşları, Hilal-i Ahmer’den 4 bin liraya satın aldıkları bir “lokomobil” ile taşıyorlar. Geri dönerken İngilizler’in taş çıkardıkları Ilgardere’ye uğradım. Burası Maydos ile Gelibolu’nun ortasındadır. Ocak, sahile duvar gibi dimdik bir tepede bulunmaktadır. Yüksekliği 100 metreyi aşkın olup, taşları iskeleye hem dekovil hem de teleferikle indiriyorlar. Bu dekovil hattının uzunluğu 560 metredir. Burada beyaz ve yumuşak iyi bir taş çıkıyor ve taşçı ustaları çalışıyor. Sabun kalıbı gibi düzgün şekilli olan bu büyük taşları mezarlıkların duvarlarında ve abidelerinde kullanıyorlar. Bu taşocağı eskiden beri biliniyor. Hatta Gelibolu’daki Süleyman Paşa Camii bundan 30 sene evvel bu taşlarla yeniden inşa olunmuştur. İngilizler burada 2 seneye yakın zamandan beri taş çıkarıyorlarmış. Orman ve Evkaf Dairelerindeki bilgileri ve kayıtları topladığımdan, Taş Ocakları Nizamnamesi’ne göre inşaat şirketinden vergi talep edeceğiz ve alacağız.
Fransızlar tarafından Seddülbahir köyü girişinde, Çanakkale Boğazı’na nazır bir konumda ölen askerleri için yaptıkları mezarlıklardan birisi.
Yarımada’nın muhtelif mahallerinde ve hele harp sahalarında birçok demir parçaları, top enkazı gördüm. Bunlar toplansa mühim bir yekuna ulaşır ve satın almak isteyenlere satılarak Hazine’ye de gelir sağlanır.
Şurasını ilave etmeliyim ki Gelibolu Yarımadası’nın stratejik konum itibarıyla önemi, yüce cumhuriyetimizce hakettiği şekilde takdir edilmeye değerdir. Sahili gözetlemek için muhtelif mevkilerde karakollara ihtiyacımız vardır. Bunları telefonla birbirine bağlarız. Ve bu suretle gelip geçen gemileri gözetleyip kontrol edebiliriz. Bu konuda görüşlerimi ayrıca arzedeceğim. Bize geçen İmroz’un [Gökçeada] karşısında bulunan Sumatraki [Semadirek] Adası’nın Yunan arazisi olması, Yarımada’daki gözetleme ve kontrol görevimizi zorunlu bir sebep ve mecburiyet hâline getirmektedir. Halbuki Seddülbahir’de kale muhafızı 3 asker neferi ile bizim 3 jandarmamızdan başka sahil boyunca İnöz’e [Enez] kadar gözetleme vasıtamız yoktur. Edirne vilayeti jandarmamızı azalttığı gibi, bendeniz Maydos kazası için polis gönderilmesini istediğimde Gelibolu’daki polis sayısını da azaltmıştır.
Gelibolu Yarımadası, Lozan Antlaşması gereği tamamen askersiz bir duruma geçeceğinden inzibat ve gözetleme vazifesi, emniyet, asayiş ve siyasi noktadan hep polis ve jandarmanın sorumluluğuna verileceğinden, inzibat kuvvetimiz arttırılacak yerde azaltılıp sınırlandırılmasındaki mahzurlar Bakanlığın takdirine kalmış önemli konulardan olduğu arzedilir.
13 Kasım 1923Gelibolu Valisi Macid
(Belge Referansı: BCA, 534-37660- 151533-21 / Orijinal belgedeki altı çizili satırlar, buraya da uygulanmıştır).
ÇOKYÖNLÜ BİR BÜROKRATIN ACI HAYATI
Macit Bey ve trajedi
Döneminin en başarılı yüksek memurlarından Macit Gören’in 1943’te İnönü’ye gönderdiği mektuptaki ifadeler; ülkemizde insana-emeğe değer verilmediğinin, hatta vefa duygusunun bile yokolduğunun yazılı kanıtı.
Osmanlı Devleti idarî yapılanması içinde Edirne Vilayeti’ne bağlı sancak merkezi olan Gelibolu, 1923 Eylül’ünde dönem olarak gösterdiği ehemmiyet dolayısıyla (Gelibolu Yarımadasının işgal kuvvetlerinden tahliyesiyle geri alınması süreci, mübadil iskanı, Boğazlar’ın özel bir statüye bağlanması vb.) vilayet hâline getirilmişti. Gelibolu’nun vilayet olma serüveni 30 Mayıs 1926 tarihine kadar sürmüş ve bu tarihte çıkarılan kanunla Çanakkale’ye bağlı bir ilçe haline getirilmiştir. Yaklaşık 2.5 yıl vilayet olan Gelibolu’nun yalnızca iki valisi olmuştur; bunlardan ilki Ahmet Macit (Gören)’dir.
Ahmet Macit Bey, Kaftancıbaşı Şevket Bey’in oğludur. 1871’de İstanbul’da doğdu. Mekteb-i Mülkiye mezunu olarak muhtelif kademelerde memuriyetlere tayin olundu. Mutasarrıflık ve valilik görevlerinde bulunmuş tecrübeli bir idareciydi. 1923 Eylül ayında vilayet haline getirilen Gelibolu valiliğine bizzat Mustafa Kemal tarafından uygun bulundu. Mübadil iskanı, Lozan Antlaşması gereği işgal kuvvetlerinden teslim alınacak Gelibolu Yarımadası ve birkaç seneden beri İngiliz ve Fransızların Çanakkale Muharebeleri’nde ölen askerleri için inşa etmekte oldukları mezarlık ve abideler gereği, bölgenin önemi artmıştı.
Ahmet Macit Bey’in valilik görevi 24 Haziran 1925 tarihine kadar devam etmiş, yerine ikinci vali olarak eski Foça Kaymakamı Arif Hikmet Bey tayin edilmiştir. 30 Haziran 1926 tarihli kararname ile Gelibolu vilayetten kazaya dönüştürülerek Çanakkale’ye bağlı bir ilçe haline getirildi.
Ahmet Macit Bey Ankara’ya giderek bu defa İsmet Paşa kabinesinde Dahiliye Vekaleti Memurîn Müdir-i Umumisi (İçişleri Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü) görevine tayin edildi ve bu görevde iken 1930’da emekli oldu. Yazarlık ve edebi yönü kuvvetli olan Ahmet Macit Bey, bazı gazetelerde köşe yazarlığı da yaptı. Üst düzey devlet memurluklarında bulunmuş bir kimse olarak Ahmet Macit Bey’in 2. Dünya Savaşı’nın tüm hızıyla devam ettiği 25 Haziran 1943’te Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye yazdığı ve Cumhurbaşkanlığınca Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na havale olunan yardım ve iş talep eden mektubunun içerik ve dili, içinde bulunduğu trajik durumu göstermektedir. Ahmet Macit Gören, 5 Nisan 1946’da vefat etti.
İstanbul’un batı yönündeki sınırlarını, 5. yüzyılda inşa edilmiş surlar belirler. Cumhuriyet döneminin başlarına kadar İstanbul sadece surların içi kabul edildi. Surdışı taşra olarak tanımlandı, algılandı. 1960 dolaylarına kadar İstanbul’a giriş ve çıkışlar, surların kapılarından oldu. Bu yıllarda otomobillerin çoğalması ile artık kullanılamaz duruma gelen kapıların yakınlarında açılan büyük caddeler, surların bazı bölümlerini yıkıp kente ulaştı. Topkapı Mevlevihane Kapı civarından kente giren yol da, kentin çevresindeki yerleşimleri merkeze bağlayan önemli bir akstı. Yolun kente girdiği noktadaki iki kule de 60’lı yıllarda restore edildi. 50’li yılların sonlarına doğru çekilen bu fotoğrafta, kara surları bakımsız ama ihtişamlı görünümü ile dikkati çekiyor. Sağ tarafta görülen tabelada kentin nüfusu 1.790.000 (1960’taki nüfus sayımında İstanbul nüfusu 1.800.000). Arka planda Kara Ahmet Paşa Camii’nin ve Beyazıt Ağa Mescidi’nin minareleri. Topkapı, Millet Caddesi’nde kayan zaman…