Etiket: sayı:111

  • Tarafsızlığın dünya merkezi Lozan Antlaşması’nın izleri

    Tarafsızlığın dünya merkezi Lozan Antlaşması’nın izleri

    İsviçre’nin kalbi Zürih’teki Türkiye Cumhuriyeti Başkonsolosluğu, hem yakın tarihimizin en önemli dönemeçlerinden birine hem de ülkemizin Avrupa’yla bugünkü dinamik ilişkilerine evsahipliği yapıyor. Zürih Başkonsolosu Emre Uygun, iki ülke ilişkilerinin yakın tarihinden bugüne uzanan süreçteki gelişmeleri ve gelecek projeksiyonlarını anlattı.

    Sayın Uygun T.C. Zürih Başkonsolosu olarak atanmanızdan önceki görevlerinizden bahseder misiniz?

    Yaklaşık 5 yıllık bir özel sektör tecrübesinden sonra, diplomat­lık kariyerim 2005’te Dışişleri Bakanlığı’nda görev almamla başladı. Malumunuz olduğu üze­re, mesleğimizin bir gerekliliği olarak hem Bakanlığımız içeri­sinde hem de yurtdışında çeşitli görevler üstlenmekteyiz. Ben de bu doğrultuda merkezde, “Avru­pa ile İkili Siyasi İlişkiler Genel Müdür Yardımcılığı”, “Cumhur­başkanlığı Protokol Müdürlüğü”, “Dış Politika Analiz ve Eşgüdüm Genel Müdür Yardımcılığı” ile “Bakan Yardımcılığı Özel Kalem Müdürlüğü”nde farklı görevlerde bulundum.

    İlk yurtdışı görevim Türkiye Cumhuriyeti Bağdat Büyükelçili­ği idi. Daha sonra sırasıyla Berlin Büyükelçiliği ve Birleşmiş Millet­ler Cenevre Ofisi nezdindeki Da­imî Temsilciliğimizde çalıştım. 15 Eylül 2020 tarihinden bu yana Türkiye Cumhuriyeti’nin Zürih Başkonsolosu görevini sürdürü­yorum.

    “Uluslararası İlişkiler” alanında Almanya’da aldığınız lisans ve doktora eğitiminin diplomatlık görevinize katkıları nelerdir?

    diplomasi_2
    100 yıl önce inşa edilen bina, 1999’dan bu yana Türkiye’nin Zürih Başkonsolosluğu
    olarak faaliyet gösteriyor.

    Lisans ile doktorayı Almanya’da tamamladım. Öncelikle Alman­ya’da sunulan yüksek eğitimin, ülkemizdeki yükseköğrenimden büyük bir farklılık arzetmediğini belirtmek isterim. Genel olarak yurtdışında alınan eğitimin -ki bu sadece Almanya’yla sınırlı de­ğil- belki en büyük katma değeri; eğitim hayatınız süresince fark­lı bir ülkeyi, kültürü, insanları, yaşam tarzını tanımanıza vesile olması ve yabancı bir dili yüksek seviyede öğrenme imkanı sağla­masıdır.

    Üniversite hayatı süresince farklı bakışaçılarına sahip in­sanlarla ilişkiler; ufkumuzu ge­nişletmenin yanısıra akademik tartışma zeminlerinde ülkemiz lehine girişimlerde bulunabilme becerilerini de yükseltir şüphe­siz. Diplomatlık, üstlendiğimiz görevlerde edindiğimiz tecrübe ve bilgi birikiminden de istifade edilerek icra edilen bir meslek. Bu anlamda kendimizi her daim, her alanda sürekli geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

    Başkonsolosluğumuz hangi bölgelere hizmet veriyor?

    Zürih Başkonsolosluğu olarak, İsviçre Konfederasyonu’nun 14 kantonunu ve Liechtenstein Prensliği’ni kapsayan görev böl­gemizde yaşayan vatandaşları­mıza konsolosluk hizmeti veriyo­ruz. Görev bölgemizi oluşturan Aargau, Appenzell Innerrhoden, Appenzell Ausserrhoden, Ba­sel-Land, Basel-Stadt, Glarus, Graubünden, Luzern, Schaffhau­sen, Schwyz, St. Gallen, Thurgau, Zug ve Zürih kantonları ile Lie­chtenstein’da 120 bini aşkın Türk vatandaşı yaşamakta.

    İsviçre’deki yönetim yapısı ve kantonlar hakkında bilgi verir misiniz? “Tarafsız” ülke ve “konsensüs” kavramlarının gündelik hayattaki karşılıkları nasıl?

    İsviçre, çokpartili demokratik sistemle yönetiliyor. Konfederal yapısı itibarıyla, devleti oluştu­ran 26 kantonun her birinin ayrı anayasası, kanunları, hükümeti ve parlamentosu var. Kantonlar ise komünlerden oluşmakta (Ko­münleri, belediyeler tarafından idare edilen mahalleler olarak düşünebiliriz). İsviçre genelin­de 2023 itibarıyla 2136 komün bulunmakta; “komün-kanton ile federal devlet” olmak üzere 3 seviyeli idareler, İsviçre Konfede­rasyonu’nu oluşturuyor.

    Bu noktada, İsviçre’nin “doğ­rudan demokrasi” olarak ta­nımlanmasında büyük etkisi bulunan referandumlardan da bahsetmekte fayda var. Federal Anayasa’da yapılan değişiklikler ile belirli konularda yapılan yasal değişikliklerin yürürlüğe gire­bilmeleri için İsviçre halkı tara­fından onaylanmaları gerekiyor. İlaveten, çok çeşitli meselelerde yeterli sayıda imza toplanma­sı veya Federal Meclis’te grubu bulunan partilerin ön almala­rı sonucunda da ülke genelinde referandumlar düzenlenebiliyor. Geleneksel olarak İsviçre’de yılda 4 defa ülke genelinde referan­dum yapılıyor. Kanton düzeyin­deki meselelerde ise her kanton kendi içerisinde ayrıca referan­dum tertip edebiliyor.

    diplomasi_1
    Diplomatlık kariyeri 2005’te Dışişleri Bakanlığı’na atanmasıyla başlayan Uygun, 2020’den bu yana Türkiye Cumhuriyeti’nin Zürih Başkonsolosu.

    Dış politika, güvenlik, güm­rük politikası, para politikası ve ulusal alanın tümüne tatbik edi­lecek olan mevzuat, federal dü­zeyde ele alınıyor. Ulusal Meclis ve Kantonlar Meclisi’nden mü­teşekkil İsviçre Federal Meclisi, 4 yılda bir düzenlenen seçimler­le yenileniyor. Hükümet, 7 üyeli Federal Konsey’den yani Bakan­lardan oluşuyor; seçimler son­rasında mecliste temsil edilen siyasi partiler arasında uzlaşıyla göreve getirilen sürekli bir koa­lisyon oluyor. 1959’dan bu yana Federal Konsey’in 7 üyesi, seçim­lerde en yüksek oy alan 4 parti­den seçiliyor ve bu uygulamaya “sihirli formül” adı veriliyor. İs­viçre’de, bildiğimiz anlamda bir devlet başkanlığı makamı da yok. Mevcut Bakanlık görevlerine ek olarak protokoler bir sorumluluk üstlenen Konfederasyon Başkanı, Federal Konsey üyeleri arasından birer yıllık dönemlerle seçiliyor.

    Dolayısıyla İsviçre’nin tari­hi, siyasi yapısı ve ülkede klasik anlamda bir hükümet-muhalefet anlayışının bulunmaması dolayı­sıyla, konsensüs olgusunun ül­kenin DNA’sına işlemiş olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu çerçevede, konsensüs anlayışı­nın bu kadar kökleşmiş olma­sının, tarihsel süreç içerisinde İsviçre’nin tarafsız bir ülke olma­sına etki ettiği kanaatindeyim.

    Başkonsolosluk binasının tarihçesi hakkında bilgi rica edebilir miyim?

    Zürih’te konsolosluk hizmetleri­miz 1944’te ilk başkonsolosumuz Reşit Hakkı Karabuda yönetimin­de başladı ve başkonsolosluğu­muz 1999’a kadar 3 farklı binada hizmet verdi. 1998’de satın alı­narak devletimize kazandırılan hâlihazırda kullandığımız kançı­larya binamızda 1999’da faaliyet göstermeye başladık. Burası tam 100 yıl önce 1924’te, Zürih şeh­rinin merkezî konumunda inşa edilmiş. Alt katımızda vatandaş­larımıza konsolosluk hizmeti verdiğimiz bölüm; yukarı katlar­da ise siyasi ve idari işlerimizi yü­rüttüğümüz alanlar bulunuyor.

    Binamızın içerisinde iki özel oda bulunuyor: Birincisi, cumhuriyetimizin temelleri­nin atıldığı Lozan Antlaşması’nı sembolize eden; içerisinde Lozan Konferansı’na özel olarak davet edilmiş “Derso” ile “Kelen” isimli iki sanatçı tarafından çizilen ve katılımcı ülkelerin temsilcilerini gösteren karikatürlerin yer aldığı “Lozan Odası”. Bir diğeri ise içe­risinde Mustafa Kemal Atatürk’e ait resimlerin, elyazmalarının, eski mühürlerin ve birçok hâtıra­nın yer aldığı “Atatürk Salonu”. Bi­namıza değer katan bu alanlarda misafirlerimizi ağırlayıp etkin­likler düzenliyoruz.

    Tarihî binamız, bizden önce hem konut hem de ticari amaçlı bir mobilya mağazası olarak kul­lanılmış. Bu dönemlere ait do­kümantasyon da arşivlerimizde bulunuyor.

    diplomasi_3
    Zürih Başkonsolosluğunda yer alan Lozan Odası, Lozan Konferansı’na katılan ülkelerin temsilcilerini gösteren karikatürlerle çevrili

    Zürih’teki Türkler’in demografik yapısı ve hangi mesleklerde çalıştıkları hakkında bilgi verir misiniz?

    Görev bölgemizdeki 14 kantonda, bir kısmı çifte uyrukluğa sahip olmak üzere 120 bin vatandaşı­mız yaşıyor. 17 bini aşkın nüfus yoğunluğuyla Zürih başta ol­mak üzere, hemen hemen tüm kantonlarda vatandaşlarımı­zın ikamet ettiğini görmekteyiz. İsviçre’deki yeni nesillerimizin nüfusa dahil olmasıyla, görev bölgemizdeki vatandaşlarımızın yaklaşık %16’sı 18 yaş altındadır. %73’ü 18-65 yaş aralığında ve %10’luk kısmı da 65 yaş üstüdür.

    İsviçre geneli ve görev bölge­mizdeki kantonlara baktığımız­da, vatandaşlarımızın daha ziya­de üretim, sağlık, hizmet, gıda ve ulaştırma-haberleşme sektör­lerinde görevler üstlendiklerini görüyoruz. Meslek eğitimli işgü­cü, üst düzey tekniker veyahut yönetici seviyesinde görev alan vatandaşlarımızın sayısında ar­tış mevcut. İkinci ve üçüncü nesil Türk vatandaşlarının da devlet, bankacılık, sigorta-pazarlamacı­lık sektörleri ile akademik kari­yere yöneldiklerini memnuniyet­le izliyoruz.

    Zürih’te hangi sektörler en önplanda? Türkiye ile ticari ilişkileri ne durumda?

    Zürih, bu bölgedeki 116 binden fazla şirketle İsviçre’nin bir nevi ekonomik ve ticari merkezi. Kanton, yıllık 120 milyar İsviçre Frangı meblağındaki GSYH ile ülkenin toplam GSYH’sinin nere­deyse %20’sinden fazlasına kat­kı sağlıyor. Zürih Kantonu aynı zamanda Google, IBM, Takeda, Mondelez ve UBS gibi büyük şir­ketlerin ofislerine veya Avrupa merkezlerine evsahipliği yapıyor.

    Genel itibariyle finans, ban­kacılık ve gayrimenkul sektörleri önplana çıkmakla birlikte, Ar-Ge alanında yapılan çalışmalar için de önemli bir konuma sahip. Ül­kemizden çok sayıda öğrencinin de eğitim aldığı dünyanın önde gelen üniversitelerinden “ETH” (Eidgenössische Technische Ho­chschule Zürih – İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü) Zürih’te bu­lunmakta.

    1988’de Türkiye ile İsviçre arasında imzalanan “Yatırımla­rın Karşılıklı Teşviki ve Korun­ması Anlaşması”; ülkemiz ile EFTA arasında 1991’de imzalanan ve 2018’de revize edilen “Ser­best Ticaret Anlaşması”; 2002 ve 2010 arasında Türkiye ile İsviçre ve EFTA arasında ticaret, ekono­mi, uygunluk değerlendirmeleri, enerji sektöründe işbirliği ve çifte vergilendirmeyi önleme amaçlı imzalanmış antlaşmalar var.

    diplomasi_4
    Dönem karikatüründe İsmet Paşa en önde göze çarpıyor.

    İsviçre ile 2021’de 3.4 milyar, 2022’de 3.8 milyar USD olan tica­ret hacmi, 2023’ün ilk 8 ayında 2.7 milyar USD seviyesine ulaştı. Ül­kemizin kapasitesi ve İsviçre’nin küresel arenadaki ekonomik gücüne bakıldığında, bunun çok daha yukarıya çıkarılabileceğini söylemek yanlış olmayacaktır.

    Bern Büyükelçiliği öncülü­ğünde, başkonsolosluklarımız ve iktisadi altyapılı sivil toplum kuruluşlarımızla müşterek bir şekilde, İsviçreli dostlarımızı şirketlerimizle işbirliğine, Tür­kiye’de yatırımlara teşvik etme­ye gayret ediyoruz. Zira Türkiye, yabancı yatırımcılar ve çokuluslu şirketler için muazzam küresel bağlantı imkanları sunuyor. Ge­niş içpazarının yanısıra, imzala­dığı Serbest Ticaret Antlaşmaları ile yaklaşık 1 milyar tüketiciye erişim sağlayabiliyor. Türkiye ay­rıca, yenilenebilir enerjide kurulu güç bakımından Avrupa’da 5. ve dünyada 12. sıraya yükseldi; bu bakımdan, sürdürülebilir ulusla­rarası yatırımlar için çok önemli dinamikler sunuyor.

    Özellikle Covid-19 pandemisi döneminde, diğer birçok ülke­ye nazaran Türkiye’nin üretim sektörü ve tedarik zincirlerinin kesintisiz devam edebildiğinin görülmesi, yatırımcılar için çok önemli bir referans oldu.

    Önümüzdeki süreçte hızlı bir şekilde ilerletebileceğimiz ticari ortaklık konularını, yeni­lenebilir enerji, çevre teknoloji­leri, otomotiv, sağlık turizmi gibi sektörler; ülkemizden İsviçre’ye potansiyel ihraç ürünlerini de hazır giyim, mobilya, alümin­yum, demir-çelikten üretilen eşyalar, sebze-meyve, motorlu kara taşıtları, mücevherat, am­balaj malzemesi, seramik ve doğal taşlar olarak örneklendi­rebiliriz.

    Öte yandan ülkemiz, İsviçre için önemli bir turizm destinas­yonu olarak öne çıkıyor. Keza va­tandaşlarımızın da Avrupa’nın merkezinde bulunan bu güzel ülkeye turistik ziyaretlerinin arttığını görmekteyiz.

    İsviçre’de Türkiye’nin tanıtımı için ne tür etkinlikler organize ediyorsunuz?

    Kültürel diplomasi ve faaliyetler İsviçre’yle ilişkilerimizin önemli bir unsuru. Başkonsolosluğumuz ve bağlı birimlerimiz, Bern Bü­yükelçiliğimizle eşgüdüm halin­de, ülkemizin tanıtımına yönelik etkinlikler düzenliyor.

    1 Kasım 2023 tarihinde dü­zenlediğimiz “100. Yıl Konseri”, önemliydi ve kalıcı bir etki oluş­turdu. Zürih’in en müstesna sa­nat merkezi olan Tonhalle’nin Büyük Konser Salonu’nda Şef Howard Griffiths yönetiminde; İstanbul Devlet Senfoni Orkest­rası (İDSO) sanatçılarımız ve genç piyanistimiz Can Çakmur’un ka­tılımıyla “Türkiye Cumhuriyeti 100. Yıl Konseri”ni gerçekleştir­dik. 1000’i aşkın misafirimizin iştirak ettiği konser, ülkemizin sanatsal yönünün de ne kadar kuvvetli olduğunu gösterdi.

    Geçen 2 yıl içerisinde, ülke­mizin kültürel çeşitliliğini ve sunduğu tüm güzellikleri farklı etkinliklerle önplana çıkarmak için çaba sarfettik. “Türk Yemek Haftası”, “Türk Kahvesi Günle­ri” ve “Türk Tekstil Tanıtım Et­kinliği” gibi projelerimiz bun­lardan birkaçı. Bunun yanısıra, vatandaşlarımız ve sivil toplum kuruluşlarımız tarafından dü­zenlenen etkinliklere de tüm im­kanlarımızla destek veriyoruz.

    2 ülke arasındaki karşılıklı turistik ziyaret hacmi nedir?

    2022’de 382.835; 2023’ün ilk 9 ayında ise 284.744 İsviçreli turis­tin Türkiye’yi ziyaret ettiğini görü­yoruz. İsviçre’nin nüfusunun 8.8 milyon olduğu düşünüldüğünde, ülkemizi ziyaret eden İsviçreli tu­rist yüzdesi epey yüksek. Ülkemiz­den İsviçre’ye gelen turist sayısı ise 40 binli seviyelerde olmakla birlikte, vatandaşlarımızın vize alım süreçlerinin hızlanması du­rumunda bu sayının daha da arta­cağını düşünüyoruz.

    diplomasi_5
    Türkiye’nin Zürih Başkonsolosluğu olmadan önce, konut ve mobilya mağazası olarak kullanılan bina.
  • Monet’nin ‘Nilüfergiller’i: 8 panoda ışığın dereceleri

    Monet’nin ‘Nilüfergiller’i: 8 panoda ışığın dereceleri

    “Nilüfergiller”in 19. yüzyıl sonlarından 1926’ya giden zaman dilimindeki gerçekleşme süreci; Claude Monet’nin, çoğu gözüyle ilgili ağır sağlık sorunlarına bağlı, inişli-çıkışlı ama kesintisiz bir serüven. Giverny’de kurduğu-geliştirdiği komplekste, “Nilüfergiller”i oluşturan ve 200 m2’lik oylumu taşıyan 8 pano, bahçenin “özünü” temsil ediyordu.

    Claude Monet’yi bütün izlenimci ressamlardan ayırıyorsam, modern resmi başlatan ilk pre-modern olduğunu düşündüğüm için: Soyutlama gücü o işe/işine koyu­lasıya hiçbir ressamda böylesine öne çıkmamıştır.

    Rouen Katedrali çeşitlemele­riyle, opus magnum’u “Nilüfergil­ler dekorları”nın arasını dolduran çok sayıda yapıtında gözlemleni­yor bu ayrıksı seçimi. Sözgelimi Londra’ya, bir tek sisi resimlemek için gitmiş gibidir.

    “Dekor” kavramını zaman içinde büsbütün küçültücü kav­ram olarak değerlendirir oldular. Monet, tersine, ısrarla üzerinde durur, yapmakta olduğu çalış­maları o yönde tanımlamıştır (bu anlamda, Matisse’in de izini sürdüğü unutulmamalı). Teknik bir terim olarak “tablo”ya da pekala şüpheyle yaklaşılabilir. Sonuna dik açıyla bakılmalı: Resim nerede duracaktır?

    Bir defa daha “duvar” konu­suyla karşı karşıyayız. İş, doğ­rudan duvara resim yapmakla başlamıştır, mağaralardan kutsal sayılan mekanlara giden uzun yolda. Neden sonra “retable”lerle boşlukta, duvara dayanmaksı­zın durabilmiş resim -Colmar Müzesi’ndeki görkemli Issenheim örneği nedir, dekor değilse.

    Daha da sonra sıra asılma tarihine geliyor resmin: Duvar­la yeniden “symbios” ilişkisine kilitleniş. Üstüne üstlük esge­çilen bir ek kafes yaptırımıyla: “Dekor”un istilacı ögesi: Çerçeve (Quadrus, Quadrum, cadre -dörtgen, kadr, çerçeve ve ötesi, geniş filolojik alan).

    kagit_uzerinde_1
    Claude Monet (1840- 1926), “Nilüfergiller” (Nymphéas) üzerinde çalışırken…

    Fenêtre’in yazarı Gérard Wajcman, fazla çekiştiriyor belki Alberti’nin cümlesini (ve fazla didişiyor Damisch’le): “Bir tabloya boşlukta bir dörtgen kurup pen­cere açarak başlıyorum resme” diyor Yenidendoğuş’un hezarfe­ni. Wajcman şüphesiz önemli açılımlar getiriyor konuya: Pencere, duvarda bir dörtgen, dışarıya açılıyor uzam oradan ve biz pencereden bakıyoruz. Buna karşılık tablo pencere de­ğil tam: Ona bakıyoruz; içinde, bulunduğu uzamın dışarısı de­ğil kendi hikayesi var. Fenêtre, mimariye girişte dokunuyor, teğet geçiyor ardından.

    “Pencere” konusunda oluştur­duğum dosyamda özellikle Le Corbusier’nin yaklaşımını başkö­şeye oturtmuştum. Kaldı ki, onun duvarları duvar olarak koruma bağlamındaki duyarlı bakışı ve buna koşut biçimde geliştirdiği “tablo kütüphanesi”nin duvarı özgürleştirici formülüne değin­diğimi unutuyor değilim.

    Wajcman uzun bir bölümü çerçeveye ayırıyor kitabında (Simmel’in denemesi okkalı yorum isterdi). Çerçeve yapan marangozlar geçmişte ressam­dan fazla gelir sağlar, üstelik altınyaldız kaplama işini onlara bırakırlarmış!

    Çerçeve, tablonun sınırlarını koyuyor. Kimi zaman verso’daki değerli bir parçayı maskele­diklerini biliyoruz. Çerçevenin estetiği (Simmel) benim gözüm­de çok aşınmış konu. Müzeler­deki görkemli(!) çerçevelerin neredeyse tümünü “kitsch” buluyorum; dahası yapıta had­dini bilmez biçimde müdahale ettikleri düşüncesindeyim -ileride, tablolar o yüklerinden yalıtılacaktır. Bu düşüncelerim Le Corbusier’ninkilerle çakışıyor farkındayım; gene de okuru bir doğrudan etki olmadığına inan­dırmak isterim; öyle ki mimarın Notlar’ını ilk okuduğumda ben­zerlik beni hem şaşırtmış hem sevindirmişti -insan, ustalarda fikirleri onaylansın ister.

    Bir kitap tasarısı olarak “Pencere”, belgesel sinemacılara “Resim ve Işık” izleği üzerin­den Ocak 2003’de verdiğim bir konferans sonrası tetiklendiydi; “iz”leri dosyada duruyor. Pence­re, pencereden bakmak, “kad­raj-manzara” ilişkisi beni her vakit kurcalamıştır.

    “Nilüfergiller”in 19. yüzyıl sonlarından 1926’ya giden zaman dilimini kaplayan gerçekleşme süreci; Monet’nin, çoğu gözüy­le ilgili ağır sağlık sorunlarına bağlı olarak inişli-çıkışlı ama kesintisiz bir serüven: Giver­ny’sindeki adam, neden sonra André Masson’un “izlenimci­liğin Sixtine’i” yakıştırmasıyla taçlandıracağı bir “iş”in başından hiç ayrılmıyordu. Tamamla­maya yaklaşırken yeri üzerinde durmaya başlamıştı. “Dekor”lar bütününün parçalarına bölü­nerek saçılması olasılığı yılgıya düşürüyordu ressamı. Hazır duvarlara oturtulabilecek bir top­lam değildi “Nilüfergiller”; onları en doğru biçimde taşıyıp suna­bilecek duvarlar dekorun temel şartıydı artık. Bugün Orange­rie’deki çözüme kolay ulaşılma­mıştır -meraklısı yaşananların izini sürebilir kolaylıkla: Belgeler ve bilgiler arşivde ve internetten ulaşılabiliyor her birine.

    kagit_uzerinde_2
    “Hazır” duvarlara oturtulabilecek bir “toplam” değildi “Nilüfergiller”; onları en “doğru” biçimde taşıyıp sunabilecek duvarlar dekorun temel şartıydı (üstte ve detay altta sağda).
    kagit_uzerinde_3

    Giverny’de kurduğu-geliş­tirdiği bahçe kompleksini ayrı bir eser olarak görmüştü Monet. “Nilüfergiller”i oluşturan 200 m²’lik oylumu taşıyan 8 pano bahçenin özünü temsil ediyordu. Onlarda ışığın bütün derecele­rini denediği tartışılmaz. Her rengin her değişkenini -öyle ki ısrarla bakan, bir noktada Sim­mel’in “grülp”ünü bile seçebilir (düşünürün 1904 tarihli masalı varolmayan renk üzerine!),

    “Nilüfergiller”i hazırlayan Giverny’deki bahçeyi, ressamın ölümünden yıllar sonra gezme olanağım oldu. Paris’e dönüşte, sıcağı sıcağına yeniden Orange­rie Müzesi’ndeki biri öbürüne açı­lan iki salonun girdabına kendimi bıraktım. Yapıt, benim öznellik haritamda, sanatta soyutlama gizilgücünün doruk örneklerinin başında geliyor. İçimde yayılan karanlık katmanlarından, ışık hararetlerinden şiir çatarken nasıl yararlandım -borçların en telafisi güç olanı.

    Çerçevelemeye dönersem: Orangerie’de Nymphéas’lar için kurulan sahte duvarlar özünde 8 panonun da hem çerçeveleri­ni hem de passe-partout’larını oluşturuyor. Panoları çerçevele­yen ensiz kadrajlarsa onları, her birini tutturmak için.

  • Barış günlerinde ‘monşer’ savaş dönemlerinde joker

    Barış günlerinde ‘monşer’ savaş dönemlerinde joker

    Diplomasi sadece masa başında yapılan bir iş olmadı. Birçok diplomat savaşlarda aktif görev aldı, gidişatı değiştirdi. Bazen de tam tersi oldu. Özellikle asker kökenliler barışı sağlamak için muazzam diplomatik hamleler yaptı. Lozan’da Türkiye’yi temsil eden, daha sonra ülkenin 2. Dünya Savaşı’na girmesini engelleyen İnönü gibi…

    Savaşlar öncelikle politika­cılar ve askerler tarafın­dan yürütülen bir faaliyet olmakla birlikte, diplomatlar da birçok durumda askerî ve siyasi stratejilerin planlanmasında ve yürütülmesinde pay sahibi olmak zorundadır. Savaşın hangi koşul­lara, hangi ittifaklarla yapılaca­ğından tutun da, savaş sonrası koşullarının oluşturulmasına kadar her konuda işlevleri vardır. Bununla birlikte diplomatların faaliyetleri kimi zaman daha da geniş alanlara taşmış; örtülü operasyonlara katılmışlar; her düzeyde temaslarda bulun­muşlar; başarılı veya başarısız hamlelerle savaşların gidişatını değiştirmişlerdir.

    Diplomatlar çok riskli bölge­lerde faaliyet göstermiş, özellikle istihbarat faaliyetleri çerçeve­sinde hedef hâline geldikleri du­rumları yaşamışlar, kimi zaman da hayatlarını kaybetmişlerdir. En kısa ifadesiyle, savaş her aşamasında diplomasiyle içiçe yürütülür. Ancak diplomatik faa­liyetlerin epey riskli bir niteliği de vardır: Diplomatlar kimi zaman kendi ülkelerindeki iktidarlarla ters düşerler veya öyleymiş gibi gösterilerek yine kendi devletleri tarafından mahkum veya idam edilirler. Buna karşın diplomatlar kimi durumlarda ülkelerinin umutsuz savaşlara girmesini ön­lemeye çalışmış; kimi zaman ise tam tersine savaşı teşvik ederek büyük kayıplar ve mağlubiyetler­de pay sahibi olmuşlardır.

    siyasi_tarih_tanju_1
    Almanya Dışişleri Bakanı Arthur Zimmermann’ın Meksikalılar’a ABD’nin güney eyaletlerini teklif ettiği şifreli telgraf 1917’de İngilizler tarafından çözüldü ve ABD’lilere sızdırıldı.

    Diplomasi, özellikle Avru­pa’da bir zamanlar çoğunlukla askerlik mesleğinden gelen kişiler tarafından yürütülürdü. 18. yüzyılda diplomatların yarısından fazlası böyleydi ve geri kalanlar arasında yük­sek ruhban kesiminden insanlar da yer alırdı; tabii o dönemde general­lerin hemen hemen hep­si zaten aristokrasiden gelen kişilerdi. Bu durum özellikle 1. Dünya Savaşı sonrasında değişmiştir. Ancak 1918 sonrasında da muharebeleri yürüten askerlerin arasından diplomatik görevleri için seçi­lenlere rastlarız ki, bizde Lozan barış görüşmelerini yürüten İsmet Paşa önemli bir örnektir. İnönü, 2. Dünya Savaşı sırasında da ince bir diplomasi yürüterek savaşa girmeden iki ittifak ara­sında denge politikası izlemiştir. Kuşkusuz ki 1911-1922 arasında her rütbedeki savaş tecrübeleri­nin, izlediği politikalarda büyük katkısı olmuştu.

    Bir savaşın gidişatı üzerinde büyük rol oynamış olan kişiler­den biri de 1. Dünya Savaşı’nın büyük bölümünde Almanya Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Arthur Zimmermann’dır (1864-1940). Meksika ve Japon­ya’yı ABD’ye karşı savaşa sokma çabaları başarısız olduğu gibi, tam tersine ABD’nin Almanya karşısında savaşa girmesinde etkili oldu. Tarihe “Zimmer­mann Telgrafı” olarak geçen olay 1917’nin Ocak ayında meydana geldi. Bu telgrafta Texas, New Mexico ve Arizona eyaletleri, ABD’ye karşı savaşa girdikleri takdirde Meksika’ya vaadedili­yordu. Şifre çözme konusunda başarılı olan İngilizler, bu telgrafı ele geçirip Amerikalı yetkililere sızdırarak tarihteki en önemli istihbarat başarılarından birini gerçekleştirdi. Bu hadiseden 3 ay sonra, Nisan 1917’de ABD savaşa girdi ve bu gelişme Almanya’nın yenilgisindeki en büyük faktör oldu. Gene Zimmermann’ın taraftarı olduğu “sınırsız denizal­tı savaşı”na geçilerek Amerikan yolcu gemisi Lusitania’nın batırıl­ması da savaş kararında etkiliydi. Rusya savaştan çekildikten sonra Batı cephesinde gücünün sonuna gelmiş olan İngiliz ve Fransızlar, ABD’nin taze kuvvetleri sayesin­de zafere ulaştılar.

    siyasi_tarih_tanju_2
    Lozan barış görüşmelerini yürüten İsmet İnönü, Dünya Savaşı sırasında da ince bir diplomasi ile iki ittifakın dışında kalmayı başardı.

    Çin komünistlerinin askerî ve politik liderlerinden olup, diplo­matik faaliyetlerde öne çıkan ve zaferlerinden sonra uzun yıllar Dışişleri Bakanlığı’nı yürüten Çu Enlay da (Zhou Enlai) önemli bir örnektir. Çu Enlay 1920’lerden itibaren askerî liderler arasında öne çıkmış; 1930’ların başında özellikle istihbarat konularında uzmanlaşmış; Mao ile beraber Uzun Yürüyüş’e katılmış; 1946’da Kuomintang olarak anılan milliyetçi yönetimi Çin Komünst Partisi ile uzlaştırmak için gelen ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall ile diplomatik görüşme­leri yürütmüş; nihayet zaferden sonra Çin Dışişleri Bakanı olarak Kore Savaşı’ndan Bandung Kon­feransı’na kadar birçok durumda etkili rol oynamıştır.

    George C. Marshall’ın da 2. Dünya Savaşı boyunca ABD Ge­nelkurmay Başkanı olduğunu ve savaştan sonra Dışişleri Bakanı sıfatıyla Soğuk Savaş’ın ilk yılla­rında kendi adıyla anılan planı ve bunun bir parçası olan büyük yardım programını oluşturdu­ğunu hatırlatalım. Marshall, Batı Avrupa’yı ekonomik olarak ayağa kaldırarak “çevreleme” (conta­inment) diye anılan politikalara öncülük etmiş; komünizmin yayılmasını engelleme hede­fini kendi açısından başarıyla yürütmüştür. 2. Dünya Sava­şı’ndan sonra içsavaşın sürdüğü Yunanistan ve Rusya’nın toprak talepleriyle karşılaşan Türkiye de, “Marshall Yardımı” ile Batı ittifakına bağlanmıştır. Marshall bu planla Soğuk Savaş’ı farklı yöntemlerle geliştirmiş, istihba­rat kuruluşlarını yoğun olarak sahaya sürmüştür.

    siyasi_tarih_tanju_3
    Amerikalı diplomat Robert Daniel Murphy, Eisenhower’ın karargahında bulunan tek sivildi ve tehlikeli operasyonlara katıldı.

    Savaşçı devlet adamları arasında Winston Churchill’in de özel bir yeri vardır. Politikacı, parlamento üyesi olup Amirallik Dairesi 1. Lordu olarak Çanakkale Harekatı’nın planlanmasında en önemli role sahiptir. Bu nedenle Çanakkale fiyaskosundan sonra görevden alındı ve hemen erte­sinde tabur komutanı olarak Batı cephesinin siperlerinde görev yaptı. Antwerp savunmasında da rol oynamıştır. Savaştan sonra itibarı düştü ama, Nazi tehlike­sine karşı kararlı tutumundan dolayı Dunkirk sonrasında İngil­tere’nin en karanlık günlerinde başbakanlığa getirildi. Churchill savaşın askerî ve politik yöneti­mini günlük çerçevede yürüttü; birçok özel birimin kurulması ve hem stratejik kararlara hem de operasyonların yönetimine müdahil oldu; bunlara rağmen, ülkesini zafere ulaştırdığı gün­lerde seçimi kaybederek görev­den ayrıldı. Diplomatların asker kökenli olup olmamalarından ziyade, savaşlarda oynadıkları roller çok daha önemlidir şüphesiz. Bu nok­tada ilk akla gelen örneklerden biri, Amerikalı diplomat Robert Daniel Murphy’nin (1894-1978), Vichy nezdindeki temsilciliği sı­rasında Kuzey Afrika’daki Fran­sız komutanları taraflarına çek­mek için yaptığı çalışmalardır. 2. Dünya Savaşı sırasında Cezayir’e yapılacak çıkarma harekatının hemen öncesinde komutanlarla görüşmüş, prestijli liderlerin bir kısmını ikna edememiş, ancak çıkarma karşısında direnişin sı­nırlı kalmasında etkili olmuştur. Murphy, Cebelitarık üzerinden Cezayir’e gelip gitmiş; Eisen­hower’ın İngiltere’de bulunan karargahına yegane sivil kişi olarak atanmış; Fransız direni­şiyle temas kurarak istihbarat sağlamış; Amerikalı General Mark Clark’ın gece karanlığında Seraph denizaltısından şişme botla gizlice Cezayir’e çıkarak Fransız General Mast ile görüş­mesinde bulunmuştu. Müttefik yanlısı bir tüccarın evinde yapı­lan bu toplantı Vichy polisi tara­fından basılmış; Clark bodrumda toplantı sürerken evin sahibiyle sarhoş numarası yaparak onları atlatmış; apar-topar dönüp deni­zaltıya giderken Murphy kala­rak görevini sürdürmüştü. Bu örnek, tipik olmasa da diplomasi mesleğinin her zaman masa başında yapılmadığını gösteren bir örnektir.

    Bilindiği gibi 2. Dünya Sava­şı’nın başlamasına vesile olan ana hadise, Nazi-Sovyet Paktı’dır. 23 Ağustos 1939’da imzalanan bu pakt sayesinde Hitler iki cephede birden savaşma ris­kinden kurtuluyor; Stalin ise Polonya’yı Hitler ile paylaşırken aynı zamanda Çarlık Rusyası’nın Baltık’ta yitirdiği ülkeleri de yeniden işgal fırsatı buluyordu. Bu antlaşmadan sadece 7 gün sonra toplar gürleyecek, tanklar ve uçaklar harekete geçecekti. 1938’de Dışişleri Bakanı olmadan önce Londra büyükelçisi olarak Nazi propagandasını yükselten Joachim von Ribbentrop, bu pakt ile savaşın başlamasına sebebi­yet verdiği için idama mahkum edilen ilk Nazi oldu. Yahudiler’e karşı uygulamalardan da suçlu bulunarak 16 Ekim 1946 tarihin­de darağacına götürüldü. Onunla 1939’da Nazi-Sovyet Paktı’nı im­zalayan Sovyet Dışişleri Bakanı Mikhailovich Molotov ise, galip­lerin tarafında olduğu için elbette kovuşturmaya uğrayamazdı!

    siyasi_tarih_tanju_4
    SSCB’nin Dışişleri Bakanı Molotov, 2. Dünya Savaşı öncesi Hitler ile yapılan antlaşmayı imzaladı. Stalin’in en sadık adamlarından biriydi.

    2. Dünya Savaşı sırasında Mih­ver İttifakı içerisinde Ribbentrop ile eşzamanlı olarak Dışişleri Bakanlığı yapıp ondan daha önce idam edilen bir başka kişi de Mussolini’nin damadı Kont Gian Galeazzo Ciano’dur (1903-1944). İtalya’da faşizmin yükselişi sıra­sında Bakanlık ve Habeşistan’ın istilasında Bombardıman Filosu Komutanlığı yapmış, 1936’da Dışişleri Bakanlığı’na getiril­mişti. 1943’te İtalya’nın taraf değiştirme sürecinde Büyük Faşist Konseyi’nde Mussolini’nin görevden alınması için oy verdiği için Hitler’in gazabına uğradı. Naziler’in Mussolini’yi kaçırıp kuzeydeki kukla Salò Cumhuri­yeti’nin başına geçirdiği sırada ülkeyi işgal eden Almanlar tara­fından tutuklandı ve öldürüldü.

    Yine bu dönemde, Amerikalı Dulles Biraderler’den sözet­meden geçemeyiz. Alan Dulles (1893-1969), 1916’da diplomatik hizmete girmiş olmakla birlik­te, 1918’den itibaren İsviçre’de istihbarat faaliyetlerinde etkili rol almıştı. İki savaş arasındaki dönemde Almanya’daki ilişkile­rini sürdürmüş, tekrar İsviçre’ye tayin edilmiş ve Almanlar Vichy bölgesini işgal edip sınırı kapat­madan sadece dakikalar önce bu ülkeye geçebilmişti. Naziler’e karşı olan Alman diplomat Fritz Kolbe’den uçak ve roketler dahil, çok önemli bilgiler aldı. İkinci ve en büyük başarısı ise İtalya’daki Alman komutanı Karl Wolff’un kuvvetlerinin savaşın bitimin­den 1 hafta önce teslim olmasını sağlamasıydı ki, birçok hayat kurtarmıştır.

    Kardeşi John Foster Dulles (1888-1959) ise Birleşmiş Millet­ler teşkilatının kurulduğu San Fransisko Konferansı’na katıl­mıştı (İki kardeşin daha önce 1919’daki Versailles Konferan­sı’na da birlikte katıldıklarını ekleyelim). J. F. Dulles 1953-58 arasında Eisenhower’ın Dışişleri Bakanı’ydı. Nükleer misilleme stratejilerinden İran, Guate­mala ve Vietnam’a kadar birçok önemli hadisede rol oynadı, Marshall’ın komünizme karşı geliştirdiği “çevreleme” politika­larını sürdürdü.

    NOBEL-PRIZE/PEACE
    ABD’nin ‘kanla beslenen’ iki diplomatı Henry Kissinger ve Zbigniew Brzezinski…

    Bu noktada akla elbette Dwi­ght David Eisenhower (1890- 1969) geliyor. Genelkurmay Başkanı Marshall’ın ayrılmasın­dan sonra yerine gelen Eisen­hower, 2. Dünya Savaşı sonrası dünyanın şekillenmesinde etkili oldu. Müttefik orduları başko­mutanı Eisenhower, 1950’lerde iki dönem ABD başkanlığı yaptı ve “çevreleme” politikalarını sürdürdü. Eisenhower diplomat değildi ama, kendinden daha kıdemli olan birçok genera­li atlayarak başkomutanlığa getirilmesi diplomatik yetenek­leri sayesinde oldu. Özellikle İngiltere ile savaşın yürütülmesi sırasında ortaya çıkan sayısız görüş ayrılığını bir şekilde çözü­me bağladı. Churchill, Ruslar’ın Doğu Avrupa’da yayılmasını önlemek için Yunanistan ve Bal­kanlar’a çıkılarak kuzeye doğru bir cephe açılmasını isterken o bunu reddetti ve batıda geniş cepheden Almanya’nın kalbine ilerleyip savaşı sona erdirmeyi seçti; ama oradaki son muha­rebenin 100 bin insan kaybına malolacağını öngörerek, Berlin’i Ruslar’a bıraktı. Bu tercihler, sa­vaş sonrasında dünyanın politik şekillenmesini belirleyecekti.

    Soğuk Savaş sırasında ABD diplomasisi üzerinde birinci derecede etkili olan Henry Kis­singer (1923-2023) ve Zbigniew Brzezinski’den (1928-2017) sö­zetmeden geçemeyiz. Kissinger 1969-77 arasında, Brzezinski ise onu izleyen dönemde etkili oldu. Kissinger’ın mirasında Kam­boçya’nın bombalanması, buna rağmen yenilginin önlemediği Vietnam Savaşı’nın bitirilmesi gibi hadiseler vardı. Kendisi Şili’de Pinochet darbesinde ve Arjantin’deki diğer kanlı dikta rejiminin desteklenmesinde de rol oynadı. Bunlara karşın yumuşama (detant) politikası ve Çin ile ilişkilerin geliştirilmesi de bu döneme damgasını vuran gelişmeler oldu.

    Brzezinski ise Soğuk Savaş’ın son dönemlerinde Çin ile ilişki­leri sürdürerek Rusya karşısında bir denge oluşturmak istedi. İran’da önce Şah’ı, sonra da başa­rısız rehine kurtarma operasyo­nunu destekledi. Afganistan’da ise Rus işgaline karşı “İslâm radikalizmi” kartını oynamak için çaba gösterdi. Hayber Geçidi yakınlarındaki mülteci kampla­rını gezerek onlara para ve silah desteği sağladı. “Afganistan’ı Rusya’nın Vietnam’ı yapacağız” lafı kendisine aittir. Dediğini başardı ve Afganistan, SSCB’nin sonunu getiren olaylar zincirinin bir parçası oldu. Brzezinski’nin en çok eleştirildiği noktalardan biri, bu politikaların Afganis­tan’da öne çıkan Taliban ve diğer radikal İslâmi akımların giderek dünyaya yayılmasında önde ge­len bir paya sahip olmasıydı.

    siyasi_tarih_tanju_6
    1.Dünya Savaşı sırasında Çanakkale yenilgisinin ardından görevden alınan Winston Churchill, Dünya Savaşı sırasında ülkesinin başbakanıydı.
  • Neoliberalizmin ilk saldırısı İngiliz işçilerin son raundu

    Neoliberalizmin ilk saldırısı İngiliz işçilerin son raundu

    Mart 1984’te başlayan ve 1 yıl süren madenci grevi, İngiliz tarihindeki geleneksel mücadelenin de son raundu, neoliberal politikalara geçişin ilk hesaplaşmasıydı. Başbakan Thatcher’ın zaferi aslında bir sınıf zaferiydi; neoliberalizm sadece ekonomik değil, kültürel ve siyasal olarak da sonraki sürece damgasını vuracaktı.

    Hikayenin kısa tarihi, 2. Dünya Savaşı sonrasın­da İngiltere’deki seçim­leri beklenmedik bir şekilde İşçi Partisi kazandığında, Başbakan Clement Attlee hükümetinin kömür üretimini millîleştir­mesiyle başlamıştı. Savaştan çok daha önce, 1926’da maden patronlarının lokavt yaparak üc­retleri düşürmeye çalıştığı, hatta madenleri kapattığı dönemdeki yenilginin ardından, madenciler için çok önemli bir kazanımdı bu karar.

    Ancak 1960’tan itibaren bu model teklemeye başladı. Yine İşçi Partisi hükümeti 1967’de Harold Wilson döneminde devalüasyona gidince işçilerin yaşam standardında düşüş kay­dedildi. Sanayi işçilerine kıyasla madencilerin durumu daha da kötüleşti; madenciler böylelikle mücadelenin ön safında yer ala­caklardı. Bundan 5 yıl sonra ise, NCB (National Coal Board-Ulusal Kömür Kurulu) İngiliz ekonomi­sinin rekabet gücünü artırmak için ücretleri düşük tutmaya çalışırken, Ulusal Maden İşçileri Sendikası (NUM) 9 Ocak 1972’de ulusal greve (1926’da beri ilk) gidecekti. Başbakan Edward Heath’in de meydan okumasıyla mücadele iyice sertleşti; sonunda 9 Şubat’ta “olağanüstü hâl” ilan edildi. Ancak elektrik kesinti­leri ekonomiyi felç edince NUM işbaşı çağrısı yaptı; sonuç olarak %21’lik bir ücret artışı kaydedildi.

    İngiltere’de Muhafazakar Heath 1974’te iktidarı kaybetti; Harold Wilson’ın İşçi Partisi tekrar iktidara geldi. Ancak bu defa da meşhur petrol krizi hem İngiltere’yi hem de dünyayı salla­yacaktı. Aslında olup biten, savaş sonrası Keynesçi politikaların tıkanması üzerine daha sonra “neoliberal” diye adlandırılacak ekonomi politikasına geçişin dünya ölçeğindeki ilk hesap­laşmasıydı (Eylül 1973’te Şili’de Sosyalist Allende hükümetinin kanlı bir askerî darbe ile bastı­rılmasıyla ilk defa doludizgin uygulanacaktı).

    Margaret Thatcher ise daha iktidar olmasından 4 sene önce hazırlıklara başlamıştı. 1975’te Muhafazakar Parti’ye başkan seçilmesinin ertesi günü, “siyasi ve toplumsal karşı devrim”i geliştirmekten sorumlu çalış­ma grupları kurdu. 1977’de akıl hocalarından Nicholas Ridley, NUM’la hesaplaşmaya ilişkin bir rapor hazırlamıştı. Buna göre saldırıya geçmeden önce kömür depolanmalı, elektrik santralleri petrole çevrilmeli, karayolu taşı­macılığında sendikasız kamyon şoförleri işe alınmalı ve bir dizi önlem alındıktan sonra savaşa girişilmeliydi.

    siyasi_tarih_masis_1
    Mart 1984’te başlayan greve onbinlerce madenci aileleriyle birlikte katılmıştı.

    1979’da Thatcher liderliğinde­ki Muhafazakarlar, İngiltere’de yeniden iktidara geldi. Hedefleri, savaş sonrası rejimi kökünden değiştirmek; onun yıkıntıları üzerine Milton Friedman’dan, Friedrich Hayek’ten esinlenen yeni rejimi oturtmak; buna karşı çıkacak güçleri cepheden çökertmekti. Daha sonra bir motto haline gelecek “başka bir alternatif olmadığına” (TINA: There is no alternative) toplumu inandırmak için her yol mubahtı ve madenciler bu savaşta başlıca hedefti. Madencilerin yenilgisi sendikaların yenilgisi anlamına gelecek ve artık sermayenin yeni birikim modeli rahatlıkla yürür­lüğe sokulacaktı. Böylece siyasal düzeyde 1972 ve 1974’te Muha­fazakar hükümetin yenilgisinin izleri de silinmiş olacaktı.

    Thatcher önce bir dizi “refor­m”la sendikal mücadeleyi hukuki alanda sınırlandırdı. Ancak acele etmedi; NUM ile mücadeleyi zamana yaydı ve madencileri desteksiz bırakmak için önce çelik, sağlık, demiryolları gibi daha az kuvvetli sektörleri zayıf­lattı. 1981’de grev tehdidi kar­şısında Muhafazakar hükümet geri çekildi; zira henüz koşullar oluşmamıştı.

    Nicholas Ridley’in tavsiyesi üzerine, 1926’daki grev kırıcıla­rından birinin kardeşi olan Ian MacGregor’u NCB’nin başına getirdi. Artık saldırıya geçmeye hazırdı. MacGregor, ekono­mik olmadığı gerekçesiyle 198 kuyudan 141’inin kapatılmasını önerdi.

    Madenciler, İşçi Partisi ve TU­C’un desteğini alamayacaklarını bilerek uzlaşmaz bir hükümetle karşı karşıya kaldılar. 1979’dan beri sendikalaşma oranı düştüğü gibi işsizlik de %13 gibi yüksek bir orana ulaşmıştı. İşçi Partisi neoliberal saldırı karşısında “yeni gerçekçi” bir pozisyon takınmıştı ve işçiler arasında eylemden yana olanların sayısı iyice düşmüştü.

    Madenciler sendikasının ka­rizmatik başkanı Arthur Scargill, mücadeleyi çalışma hakkı çer­çevesinde siyasallaştırdı ve güç dengesi alabildiğine elverişsiz bir durumda iken hükümetin restini görerek savaşı kabul etti. Grev, 5 Mart 1984’te Arthur Scargill’in kalesi olan Yorkshire’da, Cor­tonwood kuyusunun kapatılaca­ğı duyurulduğunda başlatıldı. 6 Mart’ta, 185 bin madencinin 20 bininin işten çıkarılmasına ve yaklaşık 20 ocağın kapatılma­sına dair bir yeniden yapılanma planı kamuoyuna açıklandı. Ekonomik olmayan veya daha az verimli kuyular kapatılacaktı.

    siyasi_tarih_masis_2
    Grevin en önemli olaylarından biri 18 Haziran 1984’teki “Orgreave Çatışması”ydı. Yüzlerce polis grevci işçilere saldırdı ve çok sayıda kişi yaralandı.

    12 Mart 1984’te Scargill ulusal grev ilan etti. 176 madenden 90’ı ve 184 bin madencinin büyük çoğunluğu bu harekete katıldı. Kadınlar kasaba kasaba her işletmeye giderek dayanışma çağrısında bulundu.

    Thatcher’ın siyasi danış­manı John Redwood, durumu şu sözlerle özetliyordu: “Sol’un amacı, hükümetin politikalarını ve güvenilirliğini yoketmektir.” Grev devam ettikçe baskılar da sertleşti. 18 Haziran’da Yorkshi­re’da atlı ve yaya polis grevcilere saldırdı (Orgreave Çatışması). Arthur Scargill dahil 123 kişi yaralandı, 95 kişi tutuklandı. Bu yetmezmişçesine, 1982’de Ar­jantin’le yaşanan savaş hatırla­tılarak grevciler dış düşmanlara benzetildi. Elektrik santralleri için gereken yakıt, Polonya’daki Jaruzelski rejiminden alınan kö­mürlerle takviye edildi. Temmuz ve Eylül 1984’te liman işçilerinin destek grevleri sendika liderle­rinin anlaşmazlığından dolayı daha başlamadan sona erdi. Sendikaların eylemsizliği ve İşçi Partisi’nin grevdeki “şiddeti” kınaması, hükümetin elini daha da güçlendirdi.

    Hükümetin saldırısı karşısın­da İşçi Partisi ve TUC, madenciler grevinin genişleyerek bir genel greve dönüşmesine destek ver­medi. 1985 Şubat’ında, kuyuların kapatılması konusunda herhangi bir garanti olmaksızın grevin sona erdirilmesini öngören bir anlaşmaya varıldı. Bu anlaşma NUM’un olağanüstü kongresi ta­rafından reddedildi ama; 6 Mart 1985’te, 1 yıl süren mücadelede izole edilmiş ve bitkin düşmüş madenciler ve temsilcileri, en küçük talepleri bile gerçekleş­meden işe dönmeye karar verdi­ler. Hükümetin zaferi tamdı.

    Birleşik Krallık, eğreti çalışma, düşük ücret ve derin eşitsizlikler çağına giriyordu. Toplumsal ilişkilerin ticari­leştirilmesinin yolu açılmıştı. Ancak neoliberalizm yalnızca ekonomik bir paradigma olarak değil, kültürel ve siyasal olarak da sürece damgasını vuracak­tı. Thatcher’ın 1985’teki zaferi, aslında 1926’daki gibi bir sınıf zaferiydi.

    Grev yenildi, futbolun seyri değişti

    İngiltere’deki madenciler grevinin 1985’te sendikaların yenilgisiyle sonuçlanması, işçi gençliğinin buna­lımını hızlandırdı. Kuşaklar boyunca ailelerinden miras kimliğin parça­lanmasına şahitlik eden gençler, kendilerini çaresiz hissediyordu. Kapatılan madenler kimi bölgeler için idam fermanıydı; ülkenin kuze­yiyle güneyi arasındaki refah farkı tırmanacak, ortaya çıkan öfke de bir yerde patlayacaktı.

    Futbol, Britanya’da “işçi sınıfının balesi”ydi; bir asır boyunca belki de en büyük eğlencesiydi. Marga­ret Thatcher, savaş açtığı kültürel kodlar arasında en çok futboldan tiksiniyordu. Zaten Demir Leydi’ye göre maç izlemeye giden herkes potansiyel suçluydu. Yasaklayabil­se, yasaklardı. 1982 Dünya Kupa­sı’nda İngiliz taraftarlar Thatcher’ın pompaladığı şoven milliyetçilik yüzünden olaylar çıkarmıştı. 1984’te taraftar kartı ve statlarda kapalı devre kamera sistemini getirmek isteyen Demir Leydi, muhalefetten gelen tepki üstüne geri adım atıyor­du; ancak yaşanacak iki büyük facia hükümetin ekmeğine yağ sürecekti.

    1985’teki Şampiyon Kulüpler Kupası finali, 39 taraftara mezar oldu. Her ne kadar Heysel Stadyu­mu’nda güvenlik zafiyeti olsa da bu sümenaltı edilmişti. İngiliz ekipleri Avrupa kupalarından uzaklaştırıldı. 1989’da ise Hillsborough Stadyu­mu’nda Liverpool’la Nottingham Forest arasında Federasyon Kupası yarı finali oynanacaktı. O gün 97 kişi hayatını kaybedecekti.

    Artık maçlara girmek isteyen taraftarlar kimlik kartı çıkarıyor, statlar gizli kameralarla izleniyordu. 1991’de “Futbol Kabahatleri Yasa­sı”yla taraftarların üzerindeki baskı daha da arttı. Futbolun Thatcher’cı dönüşümünü tamamlamak, John Major’a nasip olacaktı. Taraftarların arasına sivil polislerin karıştırılması o günlerde başladı.

    siyasi_tarih_masis_kutu
    1989’daki Hillsborough Faciası’nda stadyumda sonradan açılan kapılardan içeri yağan insan seli yüzünden oluşan izdihamda 97 kişi hayatını kaybetmişti. Çimlere atlayabilenler canlarını kurtarmıştı.

    Futbolun marka değerinin düşmesiyle irtifa kaybeden büyük kulüpler biraraya geliyor, statların modernizasyonu fikrini hayata geçi­riyordu. Bilet fiyatları artıyor, tribü­nün eski sahipleri maçlara gelmekte zorlanıyordu. Yeni “müşteri”lerin locaları doldurması için sistemin yeniden tasarlanması gerekiyordu.

    Sky’la yapılan yayın anlaş­masıyla Ada futboluna para yağmıştı. Gelirler başarı esasına göre dağıtılacak, küçük kulüpleri yüzyıl boyunca ayakta tutan havuz ortadan kalkacaktı. Premier Lig’in kuruluşuyla Thatcher’cı dönüşüm neredeyse noktalanmıştı. Küçük şehir büyük kulüpleri ekonomik bir darboğazdaydı. 50’den fazla takım iflas edecek, Manchester United, Liverpool, Manchester City, Chelsea gibi futbolun devleri yurtdışından İngiltere’ye taşınan büyük serma­yeyle yoluna devam edebilecekti. Aksi takdirde onlar da kapılarını kapatabilirdi.

    Ali Murat Hamarat

  • Ego’larını kapıda bıraktılar Afrika için tek ses oldular…

    Ego’larını kapıda bıraktılar Afrika için tek ses oldular…

    Bundan tam 39 yıl önceydi. 1985 Mart’ında ABD’de 46 ünlü müzisyen, Afrika’da yüzbinlerce insanın ölümüne yol açan kıtlık ve açlık sorununa dikkati çekmek için biraraya gelerek “We Are the World” adlı şarkıyı kaydetti. Tüm dünyaya yayılan şarkı, Afrika’da açlıktan ölen insanları gündeme taşıdı. Kamera önünde ve arkasında yaşananlar…

    Dünya yayıncılık tarihin­de, 7 Mart 1985’te eşine nadir rastlanan bir gün yaşandı. Gezegenin dörtbir yanında 5 binin üzerinde radyo istasyonu aynı anda aynı şar­kıyı çalıyordu. Sonraki 3 gün, o dönemin en büyük rekorlarından birine sahne olacaktı.

    Aralarında Michael Jackson, Lionel Ritchie, Bob Dylan, Bruce Springsteen, Paul Simon, Ray Charles, Stevie Wonder gibi isimlerin yer aldığı 46 kişilik dev şöhretler karması tarafından USA For Africa (United Support of Artists for Africa -Afrika İçin Sanatçılar Birliği) adı altında kaydedilen “We Are the World” adlı şarkının 45’liği, 3 günde 800 binin üzerinde bir satış rakamı­na ulaşarak ABD tarihinin en hızlı satan plağı olmuştu. 1985 sonunda plağın tüm dünyadaki satışının 20 milyonu aştığı ve 63 milyon USD (bugün 160 milyon USD) gelir elde ettiği açıklandı.

    Şarkının işaret fişeğini “Day-o” parçasıyla Türkiye’de de iyi tanınan, calipso müziğinin ef­sanevi ismi Harry Belafonte ateş­lemişti. Belafonte, ABD koşul­larında hayli Sol fikirlere sahip, tüm hayatını ırkçılık karşıtlığının yanısıra işçi hakları mücadele­siyle geçirmiş, saygın bir isimdi. O sırada 58 yaşındaydı.

    Belafonte, 1984’te Afrika’da 400 binin üzerinde insanın haya­tını kaybetmesine yol açan kıtlık karşında bir şeyler yapmaya ka­rar vermiş ve düşüncesini birçok ünlü müzisyenin menajerliğini yapan Ken Kragen’a açmıştı. 1984’ün Kasım ayında İngiliz ve İrlandalı yıldızlar Boomtown Rats’ten Bob Geldof ve Ultra­vox’tan Midge Ure öncülüğünde biraraya gelmiş, açlıktan kırılan Etiyopya için “Do They Know It’s Christmas?” şarkısını kaydetmiş­lerdi. Sting, Boy George, Bono, Simon LeBon, Paul Young gibi isimlerin yer aldığı 45’lik, piya­saya verilmesinin ilk haftasında milyonu aşan satışa ulaşmıştı. Belafonte, “Neden aynısını biz de ABD’de yapmayalım?” diye düşünüyordu.

    muzik_1
    Hollywood’daki A&M Stüdyoları “We Are the World” kayıtları için buluşan, her biri apayrı bir kariyere ve şöhrete sahip 46 büyük yıldızı ağırladı.

    Kragen teklifi çok beğendi ve Belafonte’yi ABD’de her tarzdan ünlü isimlerin yer alacağı çok ge­niş popüler bir kadroyla bir şarkı kaydetme konusunda ikna etti. Elbette önce şarkının yapılması gerekiyordu. Ünlü menajer bu işi de Michael Jackson ve Lionel Ritchie’ye havale etmişti. Ortaya çıkan beste Amerikan popüler müziğinin en saygın prodüktör ve aranjörü Quiny Jones’a emanet edilecekti. Jackson ve Ritchie eve kapanıp çalışmalarına başlarken Kragen da tanınmış isimleri ara­yıp böyle bir projede yer almaları için ikna çabasına girişti.

    Müzik dünyasının en büyük isimlerini razı etmenin zorlu­ğunun yanısıra bir başka teknik problem mevcuttu: Böyle bir kadroyu kayda girmeleri için aynı gün aynı yerde toplayabil­mek. Kragen’ın aklına bunun için pratik bir çözüm geldi. 28 Ocak 1985’te Los Angeles’ta Ameri­kan Müzik Ödülleri dağıtılacak ve neredeyse tüm yıldızlar ödül törenine katılacaktı. O yıl ödül töreninin sunuculuğu için Lionel Richie seçilmişti. Bu da törene katılan ünlülerin kulis arkasında tören sonrası stüdyoya geçmeleri için ikna etmekte bir avantajdı. Tabii henüz ortada şarkı yoktu.

    Söylenenlere bakılırsa, Jackson ve Richie ikilisi tüm dünyada kolayca algılanıp eşlik edilebilecek “bir nevi marş” yazmaları gerektiğine karar verdikten sonra, oturup farklı ülkelere ait bazı ulusal marşları dinlemişlerdi. Önce mırıldan­ma şeklindeki sözlerle müziği tamamladılar; sonra Michael Jackson’ın yazdığı sözlerle ilk Quincy Jones’a emanet edilecek ilk demo’yu kaydettiler. Quincy Jones ortaya çıkan işi beğenmiş­ti. Bu arada menajer Ken Kragen da büyük başarıyla dev bir kadroyu ikna etmeyi başarmış­tı. Özellikle Bob Dylan ve Bruce Springsteen’in dahil olması, geri kalan birçok ismin ikna edilme­sinde büyük etkendi.

    “We Are the World” adlı popü­ler müzik tarihinin bu en ilginç ve aynı zamanda tartışmalı şarkısı, stüdyoda 46 isim tara­fından kaydedildiğinde, tarih 28 Ocak 1985’ti.

    muzik_2
    ABD Başkanı Ronald Reagan, 14 Mayıs 1984’te Beyaz Saray’da ağırladığı Michael Jackson’a “Başkanlık Halkla İlişkiler Ödülü”nü vermişti.

    39 yıl sonra Netflix’in ya­yınladığı “Pop Müziğin Muhte­şem Gecesi” adlı belgesel, hem Türkiye’de hem de tüm dünyada ilgiyi yeniden bu hikayeye çekti. 80’lerin ortasında her biri apayrı bir kariyere ve şöhrete sahip yıldızın yaptığı bir kaydın aşama­larını, bazı isimlerin o geceye dair tanıklıklarını içeren, ilgi çekici ve izlenesi bir yapım. Ancak hem Türkiye’de hem de dünyada sosyal medya kullanıcılarının belgeseli izledikten sonra yap­tıkları paylaşımlar da belgeselin kendisinden daha düşündürü­cü. Çoğunluğun ilgisini çeken, büyük şöhretlerin eğlenmeyi de ihmal etmeyerek, zaman zaman da gayet çocuksu tavırlarla bir şarkı kaydetmiş olmaları. Artık Afrika’dan bahseden pek yok. Aslında basit bir Google araması, Afrika’nın çeşitli bölgelerinde aç­lık sorununun o günden bu yana hiçbir zaman tam olarak bitmedi­ğini, hâlen sürdüğünü gösteriyor. Sosyal medya paylaşımlarında övgüyle en çok yer verilen ayrıntı ise, Quincy Jones’un stüdyonun kapısına astığı yazı: “Egolarınızı girerken kapıda bırakın!”

    “We Are the World” plak olarak yayınlandığında ek gelir elde et­mek için anahtarlık, tişört, kahve fincanı gibi hatıra eşyaların yanı­sıra “We Are The World: The Story Behind the Song” başlıklı VHS formatında bir de video kaset satışa sunulmuştu. Stüdyodaki kayıt gecesine ait görüntüleri içeren bu yapım 1985’in en çok satan video kasetleri listesinde 9. sırada yer almıştı. ‘60’lı yıllardan itibaren politik tutumu, Viet­nam Savaşı karşıtı söylemleriyle dikkati çeken, ‘80’lerde “aerobik akımı”nın öncüsü olarak yeni bir kimlik edinen Jane Fonda’nın anlatıcılığı üstlendiği videoda, bugün gündemde olan belge­selden daha fazlası izleyiciye sunulmuştu. YouTube üzerin­den tamamına ulaşılabilen bu 1 saatlik kaydı izleyince en dikkati çeken ayrıntı; şarkının kaydı­na girilmeden önce Amerikalı yıldızlara motivasyon desteği yapmak üzere içeri giren Bob Geldof’un konuşması.

    Sonradan sızan bilgilere göre Geldof, stüdyoya geldiğinde biraz şaşkınlık ardından da epey öfke yaşamıştı. Stüdyoyu tepeden gören loca mahiyetindeki ayrı bir bölümde gösteri ve moda dünyasının ünlüleriyle dolu, havyar ve ıstakozun da oldu­ğu zengin açık büfeden yemek yenilen, pahalı şampanyalar içilen bir partiyle karşılaştığında sinirlenmişti. Stüdyoya konuşma yapmaya indiğinde de ufaktan bir dokundurma yapmayı ihmal etmemişti. 1985’te yayınlanan kayıtlarda Geldof’un konuşması bugün izlediğimiz belgeselde­kinden bir parça daha uzun. O an kaydedilmeye çalışılan şarkıyı gerekli kılan şeyin, büyük oranda Batı toplumunun suç olduğunu söylüyor; Batılı ülkelerin silola­rında milyarca ton tahıl ihtiyaç fazlası olarak dururken birileri­nin “hiçbir şey”e sahip olmadığını belirtiyor; “hiçbir şey derken, sarhoş olmak için içecek bir şey olmamasından değil, hayatta kalmak için içilecek su olma­masından bahsediyorum” diye ekliyor. Stüdyoyu dolduran bütün o yıldızların Geldof’u dinlerkenki hâlleri, ne hissetmesi gerektiğini bile bilemez haldeki bakışları, konuşmanın tamamını dinleyin­ce daha da etkileyici oluyor.

    muzik_3
    Country müziğin efsanevi ismi Willie Nelson, yapımcı– aranjör Quincy Jones ve kariyerinin zirvesindeki Bruce Springsteen solo kayıtlarını bekliyor.

    Şarkının hem yayınladığı dönemde hem de sonraki yıllarda dile getirilen eleştirilerde önemli bir nokta var. Michael Jackson, Beyaz Saray’da Reagan gibi bir başkan tarafından ağırlanan, gençliğe örnek gösterilen bir isimdi. Politik herhangi bir tavır­dan öte, bir pop yıldızından bek­lenebilecek gençlik yaramazlığı kabilinden bile bir aşırılığı yoktu. Reagan’ın eşi Nancy Reagan ve diğer bazı senatör eşleri, “gençleri popüler müziğin zararlı etkile­rinden korumayı” amaçlayan bir dernek kurmuşlar, pop şarkıla­rındaki müstehcenlik, argo ya da aşırı Sol olarak görülebilecek sözleri sansürlemeye çalışıyordu. Aseksüel görünümüyle, siyah kimliğinden kurtulmaya çalış­masıyla Jackson, Beyaz Saray için ideal bir pop yıldızıydı. “We Are the World”ün sözleri, atıf yaptı­ğı dinsel vurgularla Amerikan Sağı’nın tam aradığı kıvamdaydı. Paranoyak düzeyde bir anti-ko­münist olan Reagan için “We Are the World”, ABD’nin dünya üzerinde kurmasını düşlediği kültürel hegemonyanın mü­kemmel bir ifadesiydi. Afrika’nın yüzyıllara yayılan ve Anglo-Sak­son dünyanın büyük pay sahibi olduğu sorunlarını soyut bir şekilde ele alıp, içi boş bir sevgi temasına çevirmekten başka bir işe yaramıyordu.

    O dönemde yayımlanan birçok eleştiride dile getirilen bir konu da, şarkının kaydına girme­yi kabul edenlerin büyük bir çoğunluğunun aslında bir lütuf göstermedikleri; hatta birçoğu­nun ticari sebeplerle bizzat talip oldukları; içlerinden kimilerinin Afrika’da büyük bir açlık soru­nu olduğunu o gün stüdyoda öğrendikleri yolundaydı. Netflix belgeselinde Kenny Loggins’in çok rahat bir şekilde “Afrika’dan haberim yoktu, Michael’ın yaptığı bir iş önemlidir nihayetinde diye düşündüm” minvalli bir konuşma yapması, bu eleştirilerin pek de isabetsiz olmadığını gösteriyor.

    2005’te Rolling Stones dergi­si Billy Joel ile uzun bir söyleşi yapmış. Daldan dala atlayan görüşmede kendisine yönelti­len sorulardan biri de “USA For Africa’da yer aldın. O günlerden bize aktarabileceğin bir dediko­du var mı?” şeklinde. Joel şöyle cevaplamış: “Orada olanların çoğunun şarkıyı hiç sevmediğini hatırlıyorum. Bir de Cyndi Lauper kulağıma eğilip ‘Bu ne böyle Pepsi reklamı gibi’ demişti”.

    muzik_4
    46 kişilik kadroyu idare etmek Lionel Richie’ye düşmüştü. Richie yıllar sonra, kimsenin kapris yapmamasında Bob Dylan’ın varlığının etkili olduğunu söyleyecekti.

    İlginçtir, ünlü müzik yazarı Greil Marcus da 1985’teki yazı­sında “Pepsi Cola reklam müziği” eleştirisinde bulunmuş. Mar­cus’un takıldığı nokta şu: 1984 Amerikan Müzik Ödüllleri’nin sunucusu Michael Jackson’dı, 1985’te sunuculuk Lionel Ric­hie’ye verilmişti. Hem Jackson hem de Richie o yıllarda Pep­si’nin reklam kampanyasında, astronomik ücretler karşılığı yer alıyorlar, ödül töreni gecelerin­de Pepsi reklamları uzun uzun gösteriliyordu. O dönemdeki reklamlarda kullanılan “Yeni kuşağın tercihi. Biz seçimimizi yaptık” gibi cümlelerle “We Are the World”de şarkıda yer alan “Bir seçim yapmalıyız” dizesi Marcus’a göre masumane bir benzerlik değildi.

    “We Are the World” istedi­ği kadar reklam koksun ya da gerçeklikten uzak olsun, o günün dünyasında insanlar, Afrikalı aç çocukların görüntülerinden etkilendiler. Ancak bugün sosyal medyada, büyük pop yıldızları­nın biraraya gelmesinden “çok duygulandığı” yazanlar arasında; “Egonuzu kapının dışında bıra­kın” cümlesini samimi olarak hisseden ve aç insanları umursa­yan kaç kişi var?

  • 472 yıl sonra Umman’da Pîrî Reis’in cenk rotasında

    472 yıl sonra Umman’da Pîrî Reis’in cenk rotasında

    Batı’ya ve Doğu’ya damgasını vuran Osmanlı Devleti, 16. yüzyılda müstesna kaptanlar yetiştirmiş ve Akdeniz kadar dünya denizlerinde de söz sahibi olmuştu. Ancak karşılarına yeni ve büyük bir rakip çıkacaktı: Portekiz. Kariyeri üstün başarılarla dolu Pîrî Reis 87 yaşında Umman’a cenge gidecek; kaleleri fethedecek; ancak 2 yıl sonra idam edilecekti!

    Hint Okyanusu’nda 25 kadırga ve 4 kalyon, 1552’nin Ağustos ayında bir gece Basra Körfezi’ne doğru sessizce ilerliyordu. Nisan ayın­da Süveyş’ten yola çıkmışlar, Kızıldeniz’i katetmişler, Cidde ve Aden’de durduktan sonra Arap Yarımadası’nın güneydoğu köşesini kerteriz alarak Umman sularına girmişlerdi.

    Yüzlerce kürekçinin asıldığı küreklerin gücüyle karanlık suları yaran bu Osmanlı kadır­galarının en büyüğünde, o sıcak gecede çok ihtiyar bir adam uyu­muyordu. Sancak gemisi oldu­ğunu süslü kıç kasarasıyla belli eden bu geminin güvertesinden sonsuz sayıdaki yıldızlara bakan adam, sıradan bir insanın evin­den camiye bile kolayca gideme­yeceği bir yaşta, bu filoyu harbe sokmakla görevliydi.

    Hacı Ahmet Muhyiddin Pîrî Bey, yani Pîrî Reis, 90 yaşına yaklaşmıştı. Bu bitmezmiş gibi gelen karanlık gecede, saatte 3 mil hızla ilerlerken uzun öm­ründe yaşadıkları ve gördükleri aklından geçiyor muydu acaba? Doğduğu güzel Gelibolu’nun serin rüzgarını, amcası Kemal Reis’le Akdeniz’de katıldığı de­niz muharebelerini hatırlamıştı belki de. Pîrî Reis 1500’te Akde­niz’de İspanyollar, Cenovalılar ve Venedikliler’e karşı savaş­mıştı. Bu devletler Akdeniz’in Doğu ticareti egemenliği için birbirleri ile mücadele ederken, Avrupa’nın en batısındaki Por­tekizliler sessiz sedasız Afrika’yı dolaşmış ve Hindistan’a ulaş­mıştı. 30 yaşında elde kılıç harp gemilerinde kaptanlık yapan genç Pîrî, neredeyse 60 yıl sonra bu defa Portekizliler’e karşı cenge gidiyordu. Portekiz artık Basra Körfezi’ne konuşlanmış; Osmanlılar’ı devredışı bıraka­rak Hindistan ticaretini kendi kontrolüne almış ve İran’la sıkı-fıkı olmuştu.

    gezgin_goz_1
    Pîrî Reis’in 1552’de 18 günlük kuşatma sonrası fethettiği Forte do Almirante (El Miranî).

    Pîrî Reis, hazırladığı ünlü dünya haritasını 1513’te pa­dişaha takdim etmişti; Ya­vuz Sultan Selim’in gözü hep Doğu’daydı. Pîrî Reis 1517’de Sultan Selim’le Mısır seferine katıldı. Kanunî Sultan Süley­man’ın padişahlığında, 1522 Rodos seferine birlikte gittiler. 1524’te Makbul İbrahim Paşa’yı kaptanlığını yaptığı gemisiyle Mısır’a götürdü. Mısır içinde Nil Nehri boyunca seyahatler yaptı. 1526’da İbrahim Paşa aracılığıy­la, başyapıtı Kitâb-ı Bahriye’yi Kanunî Sultan Süleyman’a sundu. Bu dönemde İbrahim Paşa’nın övgüsünü kazanması, paşanın ölümünden sonra başta Rüstem Paşa olmak üzere ondan hoşlanmayanlar tarafından aleyhine kullanıldı (Bu durum, 90 yaşına yaklaşan değerli amirale zorlu Okyanus müca­delesinde komutanlık vazifesi verilmesini de açıklıyor).

    60 yaşına kadar yaptıkla­rı, tarihe geçmesi için kat kat yeterliydi. Ancak işte bu büyük amiral, 1552’nin Ağustos’un­da gün doğarken, Umman’ın Muskat şehrinde Portekizliler’in yaptığı Forte do Almirante kalesi karşısındaydı. 1507’de Umman kıyılarını ele geçiren Portekiz­liler, stratejik liman ağızlarını kontrol eden kaleler yaptır­mışlar, bunlara asker yerleştir­mişlerdi. Bu kaleler, Hindistan deniz ticaret yolları için hayati önemdeydi. Pîrî Reis ve Seydi Ali Reis komutasındaki 1200 levent gemilerden karaya çıktı ve kaleyi kuşattı. Yakındaki bir tepeye yerleştirilen tek bir topun da ateş desteğiyle Osmanlılar üstün gel­di ve kaledeki Portekiz garnizonu 18 gün sonra teslim oldu.

    İşte bugün, tam 472 yıl sonra,­Muskat tarihî merkezinden Pîrî Reis’in son büyük başarısının mekanı Forte do Almirante’ye gidiyoruz. Umman’ın etkileyici dağlık-tepelik topografyasına hakim konumda yerleşmiş, birbirlerini görerek haberleşme imkanı sağlayan onlarca tarihî kulenin yanından geçiyoruz. Bu kuleler zincirinden sonra, her yönden rüzgara kapalı muhte­şem bir koy çıkıyor karşımıza: Pîrî Reis’in kuşatıp aldığı kalenin dibindeyiz. Ummanlılar bu ka­leye El Miranî adını vermişler. Karşısında da El Celâlî kalesi yer alıyor. Umman Kraliyet Sarayı’nın bugün burada bulun­ması, yüzyıllar sonra mekanın hâlâ önemli olduğunu vurgu­luyor. Kalenin biraz ilerisinde, aynı koyun bir bölümünde de Umman Deniz Kuvvetleri üssü­nü görüyoruz.

    Osmanlılar bu kaleleri 2 sene ellerinde tuttu; 1554’de Portekiz­liler tekrar ele geçirdi. 1581-1588 arasında Muskat’ta tekrar bir Osmanlı askerî hakimiyeti olsa da, Hint Okyanusu ticaretine egemen olan Portekiz, bu kıyı­lardaki kalelerinde 1650’ye kadar mevcudiyetini korudu.

    gezgin_goz_2
    Sağda, tarihteki adıyla Forte do Almirante, şimdiki adıyla El Miranî Kalesi; ortada Umman Kraliyet Sarayı; solda El Celâlî Kalesi.

    Pîrî Reis, Muskat’tan sonra filosuyla Basra Körfezi girişinde Portekiz kontrolündeki Hür­müz’e geldi ve buradaki kaleyi de kuşattı. Bu kuşatma başarılı olamadı ve Portekiz filosunun baskın tehlikesi yüzünden Os­manlı gemileri Basra’ya çekildi. Pîrî Reis buradan 3 gemi ile Kı­zıldeniz’e, Süveyş’e döndü. Mısır valisi, Hürmüz harekatındaki başarısızlık (!) nedeniyle Pîrî Reis’i tutuklattı. Kanunî Sultan Süleyman’ın fermanı ile 1553’te Kahire’de boynu vurulacaktı.

    Pîrî Reis mahkemedeki savunmasında, mevcut Akdeniz standartlarındaki donanma ile okyanuslarda güç mücadelesine girmenin mümkün olmadığını, Hint Okyanusu için yeni ve güçlü bir donanma kurulması gerek­tiğini anlatmıştı. Kendisinden sonra Osmanlılar’ın bu harekat sahasında yaşadıkları yenilgiler, 90 yaşına yaklaşmış amirali haklı çıkaracaktı.

    Kahire’de idam edilen Pîrî Reis’in mezarının yeri bilinmi­yor. Türk Deniz Kuvvetleri’nin en yeni denizaltısı TCG Pîrî Reis bugün onun ismini taşıyor. Çaka Bey’den Pîrî Reis’e, oradan Özden Örnek’e, Türk tarihin­de denizcilerin ve amirallerin hüzünlü öyküleri, ülkemizde hiçbir başarının cezasız kalma­dığını anlatıyor.

  • 1924’te ‘millî din’ arayışı sonrasında ‘dinî millet’ inşaı

    1924’te ‘millî din’ arayışı sonrasında ‘dinî millet’ inşaı

    Hilafetin kaldırıldığı tarihte (3 Mart 1924) Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Millîleşme yolunda bir çaba olan Diyanet, laik cumhuriyette dini tanzim etme hedefiyle kurulmuştu. Hilafete karşı varlık bulmuş bir kurum, zaman içerisinde gelenekçi-muhafazakar kesimlerin etkisi ve eşliğinde, Osmanlı-İslâm yüceltisine yöneldi ve günümüzdeki yapıya evrildi.

    Diyanet 100 yaşında… 3 Mart 2024 sadece hali­feliğin kaldırılmasının değil, Diyanet İşleri Başkan­lığı’nın kuruluşunun da 100. yıldönümü. İlk akla gelen soru şu: Bugünkü Diyanet, 100 yıl önce kurulmuş Diyanet midir; yoksa 3 Mart 1924’te kurulmuş olandan farklı, hatta söylemiy­le-eylemiyle onu kuranların hedeflerine karşıt bir yapı mı var ortada? Sorunun cevabı, evet. Peki cumhuriyeti kuranlar, laik­likle bağdaşmaması bir yana, zamanla laik rejim açısından giderek bir “patoloji”ye dönüşen böyle bir kurumu neden var ettiler? Bu soruyu cevaplama yolunda da en önemli ipucu, Diyanet’in kurulduğu gün, hilafetin kaldırılmış olmasıdır. Cumhuriyet, “İslâm enternas­yonalizmi”nin simgesi olan hilafeti tarihe havale ederken, bir “nasyonal (ulusal) İslâm” arayışında Diyanet’i tesis etmişti. Elbette burada yeni kurulmuş cumhuriyette dinin toplumsal-kültürel işleyişini denetleme gayesi de vardır; ama Diyanet, daha önemli ola­rak, dinde millîleşme yolunda bir çabadır.

    Diyanet sözkonusu olduğun­da cumhuriyetin başlangıç­taki motivasyonu; 20 Haziran 1928’de İstanbul Darülfünunu İlahiyat Fakültesi’nde Fuat Köp­rülü başkanlığında bir komisyon tarafından hazırlanıp kamuo­yuyla paylaşılan “dinî reform” programındaki şu satırlarda karşımıza çıkar:

    “Demokrasi sahasında tecelli eden muazzam Türk inkılâbı; lisanî, ahlakî, hukukî, iktisadî bütün içtimaî müesseseleri ile başlıca iki manzara gösteriyor. Birincisi: bütün içtimaî mües­seselerin ilmileşmesi; ikincisi: bütün içtimaî müesseselerin millîleşmesi. (…) Din de içtimaî bir müessesedir. Diğer içtimaî müesseseler gibi hayatın zaru­retlerine katlanmak, tekâmülün seyrini kovalamak zorundadır” (akt. Gothard Jäschke, Yeni Tür­kiye’de İslâmlık, 1972, s. 40).

    100yil_din_ve_siyaset_5
    1928’de İlahiyat Fakültesi’nde Fuat Köprülü başkanlığında oluşturulan bir heyet, dinî hayatı da düzenleyecek adımlar atacaktı.

    Demek ki cumhuriyet, bugün ülkemizde sıklıkla duyduğumuz o meşhur deyişle, “yerli ve millî” bir din var etmek istemektedir! Tıpkı karşılaştırmalı din ve İslâm çalışmalarının önde gelen isimlerinden Wilfred Cantwell Smith’in 1940’larda Türkiye zi­yaretinden aktardığı şu sözlerde olduğu gibi:

    “Bir Türk-İslâm’ı inşa etmek istiyoruz; yalnız bizim olan, bizim (yeni) toplumumuza uygun ve onunla bütünleşmiş bir İslâm… Nasıl Hıristiyanlıkta Anglikanizm tamamen İngiliz tarzı bir Hıristiyanlıksa aynen öyle. Anglikanizm ne İtalyan ne de Rus’tur. Ama kimse onu Hıristiyan olmamakla suçla­maz. Niçin biz de kendi İslâmı­mıza sahip olmayalım” (Islam in Modern History, 1957, s.193).

    100yil_din_ve_siyaset_6
    Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, hutbeleri, açıklamaları ve uygulamalarıyla laikliği hedef almakla eleştiriliyor.

    Bir Diyanet İşleri Başkanlığı var etme yoluna neden gidildiği sorusunun yanıtı, bu alıntılarda berraklaşır: Din, bir “içtimai mü­essese” olarak millîleştirilmek istenmekte, bir “Türk-İslâm’ı” inşa edilmeye çalışılmaktadır. Bu doğrultuda Millî Mücade­le’yi sürdürenlere ölüm cezası yağdıran fetvayı yazan Mustafa Sabri ve imzalayan Şeyhülislam Dürrizade karşısında; Kuvâ-yi Milliye’den yana fetvası nede­niyle halife-sultan tarafından idamına hükmedilmiş Ankara Müftüsü Rifat Börekçi’nin ilk başkan olarak atandığı bir Diya­net vardır!

    100yil_din_ve_siyaset_7
    İlk Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi, Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal’e verdiği destek nedeniyle padişah tarafından idama mahkum edilmişti.  

    Cumhuriyeti kuranlar, kendi bindikleri dalı kesecek kadar ne yaptığını bilmez insanlar değildi. Onlar İslâm’ı ulus-devlet sınırları dışına taşmayan biçimde yeniden yapılandırmak istedi. Bu ba­kımdan, bütün Müslümanlar için bağlayıcılık iddiasındaki halifelikten vazgeçerken nasıl modern ulus-devlet paramet­releriyle hareket ettilerse; Diya­net’i kurarken de kafalarında o parametrelerden biri vardı. Bu da “reformasyon”du.

    Batı modernitesinin temel dönüşüm dinamiklerinden Pro­testan reformunun bir sonucu da, Katolikliğin “evrenselci” anlayışına karşı dinin (Hıris­tiyanlığın) ulusallaşmasıdır. Avrupa’da Reformasyon sonrası süreçte yaygınlık kazanan ulusal kiliseler, yu­karıdaki alıntıdan da anlaşı­lacağı üzere (“Anglikanizm ne İtalyan ne de Rus’tur; İngiliz tarzı Hıristiyanlıktır”) belli ki cumhuriyetin öncü kadrola­rına da esin kaynağı oluştur­muştu. Bu gerekçeyle, halifelik gibi “İttihad-ı İslâm” (Pan-İs­lâmizm) öneren, İslâm adına “evrenselci” bir kurum kaldı­rılmış ve “ulusal din” arayışına gidilerek Diyanet kurulmuştu. Kuran’ın, ezanın, hutbelerin, duaların Türkçeleştirilmesi yolundaki girişimler de aynı arayışın sonucuydu. Diyanet’in ilk başkanı Rifat Börekçi, 1926 sonunda halkın anlayabileceği bir Türkçe Kuran ile hadislerin “sahih” bir çevirisinin yapıla­cağını ilan etmiş; Darülfünun İlahiyat Fakültesi komisyon raporunda da ibadet lisanının Türkçe olması, duaların, hutbe­lerin Türkçe şekillerinin kabul edilip kullanılması öneril­miştir. Bu girişimler, şüphesiz “İslâm’ın tasfiyesi”ne bir gidişi hedeflemiyordu. Amaç, bir “Türkiye İslâm’ı” yaratmaktı.

    Peki bu amaç nerede-nasıl sekteye uğradı? Elbette dünya sisteminde olup bitenlerle ilgili siyasi akış, özellikle çokpartili yaşama geçildikten sonraki dış ve iç dinamikler önemlidir. Ancak altını çizmek gerekir ki din adına ülke sınırları içindeki mevcut çeşitlilik, darmadağı­nıklık ve karmaşıklık da “ulusal İslâm” var etme yolunda ciddi bir engel olarak belirmiştir.

    100yil_din_ve_siyaset_8
    Bir dönem ezan da Türkçeleştirilmiş ama tepkiler üzerine bu uygulama kaldırılmıştı. (31 Ocak 1932, Cumhuriyet)

    Mezhepler, tarikatlar, pagan ya da panteist köklere dayalı ama İslâmî bir çehre edinmiş halk inançları… Diyanet, işte böyle bir kompozisyon içe­risinde; ulus olmanın dinde de gerektirdiği türdeşlik ve bütünlüğü sağlama yolunda; modernliğin olmazsa olmazı okur-yazarlık ilkesiyle bulu­şabilecek tek seçenek kitabî din birikimine; bunun için de Osmanlılar’dan miras Sün­nî İslâm’a yöneldi. İşte bu da reformist hedef açısından ciddi bir açmaz oluşturmuş; aksi yönde bir “restorasyon”a kapı aralamıştır. Ayrıca Diyanet kadrolarını oluşturan gelenek­çi-muhafazakar ve bağlantılı olarak Osmanlılar’a hayran kesimler eşliğinde, kurumun laik cumhuriyetin kuruluş ide­allerinden çok Osmanlı-İslâm yüceltisine yönelimi giderek belirginleşti. Öyle ki Diyanet’in bastırdığı takvim yaprakların­da hilafet özlemleri dillendiril­meye başlandı. Böylece hilafete karşı varlık bulmuş Diyanet, hilafeti savunan bir çizgiye taşındı.

    Bugün de, cumhuriyetin ürünü laik yaşam biçimini benimsemiş kesimlere din­sel yaşamı empoze eden bir Diyanet var. Dolayısıyla, laik cumhuriyette dini ulusal çer­çevede “tanzim etme” hedefiyle kurulmuş Diyanet yerine; artık din adına laik cumhuriyet sis­temini sorgulayan bir kurum hüviyeti görülüyor.

  • Sordu sarı çiçeğe ve sonra 800’ü aşkın yeni tür yarattı

    Sordu sarı çiçeğe ve sonra 800’ü aşkın yeni tür yarattı

    Bugün “yarma şeftali” varsa, Luther Burbank sayesinde. “Hızlı yemek” restoranlarında burger’lerin yanında servis edilen patates de (Russet Burbank) öyle. Uzun mesafe taşınmaya dayanıklı birçok çeşidin ardında onun ürettiği türler var. Çapraz dölleme ile yeni türler yaratan Burbank bitkilerle de konuşuyordu ama “ben büyücü değilim” demişti.

    Luther Burbank 1849’da Massachusetts’te bir küçük çiftlikte 18 kardeşin 13’üncüsü olarak dünyaya geldi. 13’üncüydü ama dünyamıza çok uğurlu geldi. 800’ü aşan “yeni” bitki, meyve ve çiçek türü ortaya çıkardı. Bugün ısırdığınız “yar­ma” şeftalinin eti çekirdeğinden ayrılıyorsa, onun bu önü alına­maz, dur durak bilmez dehası sayesindedir.

    Luther ilkokulu bitirip çiftlikte çalışmaya başladı ama doğuş­tan meraklıydı ve çok okuyordu. ABD’nin batısında ufak bir kasa­ba olan Lancaster’ın kütüphane­sinde, okumaya çok meraklı bir gencin Charles Darwin’in kitap­ları ile karşılaş­ması ne göksel bir “tesadüf” olmuş! Burbank en çok Darwin’in “Evcilleştirmenin hayvan ve bitkilerin türleşmesi üzerindeki etkileri” konulu ma­kalesinden etkilenmişti. Darwin 1862’de yayınladığı Orkidelerin Döllenmesi isimli kitabında 12 yıl boyunca 57 tür üzerinde çiçekle­ri ve böcekleri saatlerce gözlem­leyerek yaptığı araştırmanın bulgularına yer veriyordu. Bu kitap, bitkilerde çapraz tozlan­manın üreme konusunda “dinç melezler” oluşturduğuna dikkati çekiyordu. Bitkilerin çok fazla polen üretmeleri, böceklerle işbirliği içinde üreyecek şekilde evrimleşmiş olmaları gibi bul­guları yayımlayınca, yepyeni türlerin üretilmesinde insan elinin pekâlâ işin içine karışabileceği konusu tartışılır oldu.

    19 yaşındaki Burbank öğren­diklerinden çok etkilenmişti. Akranlarının aksine eğitimine devam etmek yerine 21 yaşında arazide çapraz dölleme çalışma­larına başladı. 1872 yaz sonuydu. Tarlada dolaşırken bir patates bitkisinin üzerinde yuvarlak bir tohum keseciği gördü. Dikkat ve gözlem yeteneği sayesinde farkettiği bu keseciği olgun­laşmaya bıraktı. Ertesi sene içinden çıkan 23 tohumu dikti. Hepsi patates vermişti ama, bir tanesi daha büyük, daha güzeldi. Ertesi sene bu patatesten göz alıp ürettikleri daha büyük, sert ve açık renk kabuklu oldu. Patate­sin eti de beyaza yakındı. Az filiz gözlü, hem de daha lezzetli idi. Arka arkaya ekildiğinde yine aynı sonuçları alınca, yepyeni bir tür yetiştirdiğine kanaat getir­mişti. Ve işte karşınızda Russet Burbank patatesi. Yeme-içmeye meraklı olanlarımız, belki Burbank ismini nereden hatırladıklarını düşün­müş olabilirler. Bugün dünyanın en büyük hızlı yemek restoran­larında burger’lerin yanında servis edilen bu patatestir. Ayrıca za­man içinde ABD’nin en çok yetiştirilen patatesi olmuştur. Hastalıklara da dayanıklıdır. İrlanda’da patatesleri bir gecede çürüten patates mantarı nede­niyle 1 milyondan fazla insanın açlığa mahkum olup öldüğü ve daha fazlasının denizaşırı ülke­lere göç ettiği 1845-51 arasındaki dönemin acısı belleklerde taze iken, Luther patates yetiştiricisi bir aileye doğmuştu. Hastalık­lara yenik bir hasadın yaşamsal bedelini çok iyi bilmekteydi.

    gastro_1
    Luther Burbank’ın çapraz dölleme ile yetiştirdiği Russet Burbank patatesi, lezzeti ve dayanıklılığı nedeniyle biliniyor.

    Bu ünlü buluşundan birkaç yıl sonra patates tohumlarının hakkını o zaman için yüklü bir para olan 150 USD’ye (bugün yaklaşık 4.500 USD) satar ve San Fransisco’da Santa Rosa’ya göçer. Arazi alır ve hemen deneylere girişir. Bir bitkinin özelliklerinin kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığı ile ilgili deneyler yapar.

    Bitkilerin arasında hızla yü­rürken bir bakışta hangi bitkiyi söküp atacağına karar verir, bunları söke söke dolanırmış. Binlerce bitkiyi söke söke, geride en iyi türleri vereceğine inandığı bitkileri bırakırmış.

    Darwin’in ölümünden 10 yıl sonra, 1892’de Meyve ve Çiçeklerde Yeni Yaratılar isimli 52 sayfalık bir sera katalogu yayınladı. Bu kata­log benzerlerinden çok farklıydı. İçindekiler yepyeni bitki türleriy­di: Birkaç yıl içinde boyu bir evi gizleyecek kadar hızlı büyüyen bir ceviz ağacı, dev bembeyaz papatyalar, bir çilek-ahududu melezi, bir yanı tatlı bir yanı ekşi elma gibi yepyeni türler… Bu katalog sadece ABD’de değil, denizaşırı ülkelerde de ilgi çekti. Hollanda’da mutasyon üzerine Darwin’in çalışmalarını ilerleten Hugo de Vries, atlayıp Burbank’in yanına geldi. Laboratuvarını gös­termesini istediğinde Burbank, “tüm çalışmalarını kafasında taşıdığını” söyledi. Bazen bir kesekağıdına, zarfın arkasına ka­rışık notlar düşüyordu. “Önemli olan ilgini yoğunlaştırmak ve önemsiz noktaları hızla elemek­tir” diye açıkladı yöntemini. Buna yöntembilim denemezdi pek ama, Burbank sürekli yeni türler ürettiği için kimsenin de bir şey diyecek hâli yoktu.

    Medya “bitki sihirbazı” deyip çıkıverdi işin içinden. Botanik­çileri küplere bindiren açıkla­malar yapmıştı Burbank. Ona göre dünün botanikçileri bitki mumyalarının tasnifi ile uğraşı­yor ve onların kalıcı ve değişmez olduklarını zannediyordu. Oysa bugün kendi çalışmaları kanıtlı­yordu ki, insanoğlu bir çömlekçi, bir ressam gibi, kimsenin üret­meyi hayal bile edemeyeceği renk ve biçimlerde bitki ürete­bilirdi. Katalog ortaya çıktıktan sonra neredeyse uluslararası bir “celebrity” muamelesi görmeye başlayacaktı.

    gastro_2
    Botanikçiler, bitki sihirbazı olarak anılan Luther Burbank’a kızsa da, o sürekli yeni türler üretti.

    Kızdırdığı botanikçiler tara­fından “şarlatanlıkla” suçlanması normaldi. Bitkileri dünyanın çeşitli yerlerinden toplamakla suçladılar onu. Japonya ve Yeni Zelanda gibi uzak ülkelerden deneysel bitki türleri getiriyordu ama sorun bakalım neden. Çok hızlı biçimde çapraz dölleme ile yepyeni ürünler üretebiliyordu. Bir biliminsanı titizliği ile çalış­ması pek mümkün de değildi; zira çiftliğinde aynı anda 3 bine yakın deney sürdürmekteydi. Çok dağınık çalışıyordu ama hızlı sonuç alıyordu. “Kurallara saplanıp kalmak eylem katı­laşmasıdır” demiş Stanford Üniversitesi’nde yaptığı bir ko­nuşmada. “Ben büyücü değilim” demiş bir görüşmede: “Doğru bitkiyi tanımakta bir dahi oldu­ğumu söylüyor insanlar ama, benim yöntemimin sihirli ya da gizemli bir tarafı yok. Benim yapmayı öğrendiğim şeyleri herkes yapabilir; başladıklarımı başkaları bitirebilir; bu bağlam­da doğanın kanunları ile ilgili saptadıklarımı uygulayarak üzerine eklemeler yapabilir. Sadece ortada olan olasılıklara gözlerini bir açabilseler.”

    Çiçekler, tahıllar, otlar ve meyveler, sebzeler… Burbank tek başına yeni bitkiler türet­mek anlamında dünyaya çok zaman kazandırmıştı. Her ne kadar doğa ile kurduğu ilişkinin büyülü olmadığını söylese de San Fransisco’yu yerle bir eden 1908 depreminde onun seralarında tek bir cam bile çatlamamıştı. Kendi görüşüne göre bitkilerle elde ettiği başarısının temelinde doğanın ve kozmosun güçleriyle kurduğu yakınlığın büyük payı vardı. Bitkilerin kişilik taşıdık­larına da inanırdı. Bir bitkinin kendi türüne özgü olmayan bir davranış geliştirmesini istedi­ğinde, yanına diz çöküp konu­şurmuş. Elinde penseyle binlerce kaktüsün dikenini sökerken “bir sevgi titreşimi yaratmak için” ko­nuşurmuş onlarla: “Korkacak bir şey yok” derdim onlara. Koruyu­cu dikenlerinize gerek yok. Ben korurum sizi.”

    gastro_3
    Luther Burbank başka kıtalardan da getirdiği bitkilerle yeni türler üretiyordu. Çiftliğinde aynı anda 3 bine yakın deney yaptı.

    Burbank iki bitkiyi melezleş­tirdiğinde, bitkilerde uykuda tu­tulan patlayıcı bir kuvveti serbest bıraktığına inanıyordu. Çok farklı iki bitkiyi döllemek çok zordu; ancak başarılı olursa, büyük bir gizli güç açığa çıkardı ve yeni yavrularda çok sayıda çeşitliliğe neden olurdu. Burbank’ın en sevdiği çaprazlamalar, biyolojik olarak ilişkili ama farklı yerlerde büyümüş iki bitkiden elde ettik­leriydi. Burbank’a göre, çevresel etkiler bitkiye doğrudan belirli özellikler yüklerdi: “Kalıtımı etkileyen, bir ortamda geçirilen süre değil uygulanan basınç miktarıdır. Bitki ya da insan ne kadar hassassa, çevresinin ya da durumunun verdiği etkileri o kadar kolay alır. Her şey bir titreşim meselesi, titreşimlere tepki meselesidir.” Bu söyledikle­ri bizler için de doğru değil mi?

    gastro_4
    Burbank’in geliştirdiği Santa Rosa eriği.

    Çekirdeksiz erik, ananas ve armut tadında erikler, toprağa atıldıktan sonra çalı formunda 6 ay içinde meyveye duran bir kes­tane türü, üstün nitelikli bir ayva, saydam beyaz bir böğürtlen, çok lezzetli “alev alev altın” Flaming Gold zerdalisi, July Elberta şefta­lisi… Damaklarımıza yeni taam olan meyve çeşitlerinden bazı­ları. Tek başına Russet Burbank patatesi bile yeter aslında.

    Bugün birçok uzun mesa­fe taşımaya dayanıklı çeşidin ardında onun ürettiği türler var. Konserve yerine taze mey­ve-sebzeye alıştıkça, damaklar daha fazlasını ister olmuş. Bu da aslında Burbank’in çalışmaları­nın ekonomik önemini arttırmış. Bu nedenle Burbank yolculuğa dayanacak kadar taze kalacak çeşitler üzerinde çalışmış, aslın­da ekonomi ile tarımın arasında­ki bağlantıyı da yeniden kurgula­mıştır desek yanlış olmaz. Bunu nasıl yapmış olabilir? Bence bitkilere sorarak.

  • Cumhuriyetin Resimli Ay’ı yayıncılığın öncü yıldızıydı

    Cumhuriyetin Resimli Ay’ı yayıncılığın öncü yıldızıydı

    Cumhuriyetin ilk kadın gazetecisi ve yayıncısı Sabiha Sertel’in, eşi Zekeriya Sertel’le birlikte 1924’te çıkarmaya başladığı Resimli Ay dergisi, yeni dönemin ilim-irfan belgesi, kültür lokomotifi oldu. Cumhuriyetin, aydınlanmanın ve eleştirel düşüncenin ilk ve en parlak işlerine imza attı. Dergiler, gazeteler, kitaplar, ansiklopedilerle dolu bir külliyat.

    RESİMLİ AY / 1924-1931

    Yeni Türkiye ve Sabiha Sertel’in müthiş mücadelesi

    edebiyat_tarihi_1
    Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel ve kızları Sevim 1919’da New York’ta.

    Sabiha Sertel (1895-1968) ile gazetecilik okuyan eşi Zekeri­ya Sertel (1890-1980), Halide Edip Adıvar’ın umut vadeden 6 Türk öğrenciye referans olduğu Charles R. Crane bursuyla Co­lumbia Üniversitesi’nde eğitim gördükten sonra 1923’te Türki­ye’ye döner. ABD’deyken Millî Mücadele’ye destek vermişler­dir; şimdi de cumhuriyet için çalışma vaktidir.

    Sertel’ler 1924’ün 1 Şubat’ın­da Resimli Ay’ın ilk sayısını çı­karır. Bu ilk sayı 3 baskı birden yapar. Sabiha Sertel o sayının 15 bin adet gibi, zamanı için çok ciddi bir net satışa ulaştığını yazacaktır.

    Genç ve yeni Türkiye’nin bel­li ki Resimli Ay gibi bir dergiye ihtiyacı vardır. Sabiha Sertel, anılarını yazdığı Roman Gibi’de o günleri şöyle anlatır: “Resimli Ay basın hayatına halkın kültür seviyesini yükseltmek amacıyla atılmıştır. O vakit %80’i oku­ma-yazma bilmeyen memle­ketimizde yarım bir eğitimle kalmış, aydınlar tarafından ihmal edilmiş insanları aydın­latmak; onlara demokrasinin ne olduğunu anlatmak ilk he­defti. Bundan başka Resimli Ay millî kurtuluş savaşından sonra kurulması tasarlanan ‘Yeni Türkiye’de sosyal problemleri ele almak, saltanat devrinin cumhuriyete miras bıraktığı ekonomik, sosyal, kültürel bo­zuklukları su üstüne çıkarmak, bunlara çare aramak amacıyla ortaya çıkmıştı. Davaların akademik, teorik bakımdan incelenmesini değil, bu teorileri halkın anlayabileceği bir dille halkın önüne sermeyi hedef tutmuştu. Bir bakıma Resimli Ay bir magazindi; fakat halkın kültür seviyesini yükseltmeye yarayacak bir magazin.”

    edebiyat_tarihi_3
    Resimli Ay’ın 1 Şubat 1924 tarihli ilk sayısı. Kapak: Cevad Şakir
    edebiyat_tarihi_4
    Resimli Ay’ın Kasım 1925 sayısında Mustafa Kemal.

    3 renkli trikromi baskı tek­niği, ülkemizde ilk defa Resimli Ay’ın kapaklarında kullanılır. Şık kadın portrelerinin bulun­duğu kapaklarda döneminin Vogue ve American Magazine dergilerinden izler vardır ama bizim değerlerimizle harman­lanmıştır. İlk sayının İstanbul siluetli, minyatürlü, kenarla­rı altınla süslenmiş tezhipli kapağı, ressam Cevat Şakir Ka­baağaçlı imzalıdır. Cevat Şakir, bu kapakları yapmak için nasıl çalıştığını şöyle anlatacaktır: “Eski Türk minyatürlerinin renklerine daldım. Orası da bir âlemdi, bir meçhul diyar­dı. Altın ezmesini öğrenmek için Medreset-ül Hattatin’e gittim. Oradaki tezhip, yani altınlı minyatür hocası ‘morun yanına mutlak lal konacak’ diye renklerle beni kıskıvrak bağlamaya çalıştı.”

    1924-1931 arasında yayın hayatını sürdürecek renkli, resimli güncel aktüalite ve edebiyat dergisi Resimli Ay’ın kadrosunda Mehmet Rauf, İbnürrefik Ahmet Nuri, Ahmet Nuri, Reşat Nuri, Yusuf Ziya, Hakkı Sûha, Ercüment Ek­rem, Hıfzı Tevfik, Sadri Ertem, Selim Sırrı, Mahmut Yesari, Yakup Kadri vardır.

    edebiyat_tarihi_5
    1927 Mart sayısında “Öpüşmenin eşkali” başlıklı fotoyazıda, “artist öpüşü”, “karı-koca öpüşü”, “veda öpüşü” ve diğerleri tanıtılıyor.

    Derginin Kasım 1925 ve Ağustos 1927 tarihli sayılarının kapağında Atatürk fotoğra­fı yer alır. 1925’te Resimli Yıl ismiyle bir almanak, 1927’de ise Resimli Ay Almanağı adında ikinci bir yayın çıkar. Ağustos 1925 sayısında “İnsan may­mundan mı gelmiştir, Allah tarafından mı yaratılmıştır?” başlığıyla Darwin’in fotoğrafı­nın da yer aldığı evrim konusu işlenir. Mart 1927 tarihli sayının kapağında da “Ahirete inanır mısınız” sorusu vardır. Aynı sayı içerisindeki “Öpüşmenin eşkali” başlıklı fotoyazı da ilgi çekiciydir. Okurlara “artist öpüşü”, “karıkoca öpüşü”, “veda öpüşü” gibi çeşitli öpüşme tarzları tanıtılır. Resimli Ay’ın 1927’deki İhap Hulusi çizimli Ekim sayısının kapağında ise cumhuriyetin ilk nüfus sayımı için yurttaşlar sayıma davet edilir: “Tahrir-i nüfusa yar­dım her vatandaşın borcudur.” Resimli Ay Harf Devrimi’ne de öncü olacak, okurları yeni harf­lere özendirecektir.

    Derginin yayıncılık başarısı, Resimli Ay Matbaası Türk Limi­ted Şirketi’ne öncülük eder; yeni dergilerin, kitapların, ansiklo­pedilerin lokomotifi olur.

    edebiyat_tarihi_2
    Sabiha Sertel

    RESİMLİ HAFTA / 1924-1925

    Ve Cevat Şakir Bodrum’a sürgüne gönderilir

    edebiyat_tarihi_6
    Resimli Hafta’nın 13 Nisan 1925 tarihli 35. sayısında Cevad Şakir’in yazısı.

    Serteller, cumhuriyet döneminin ilk haftalık magazin dergilerin­den biri olan gazete formatında­ki Resimli Hafta’yı 4 Eylül 1924 tarihinde yayımlamaya başlar; dergi toplam 38 sayı çıkar; hika­ye, karikatür, din, bilim, kadın konularında çok genel kapsamda içerikler sunan popüler bir haf­talık dergidir bu.

    1925’te Şeyh Said isyanının ar­dından, TBMM 4 Mart’ta Takrir-i Sükûn Kanunu’nu kabul ederek hükümete olağanüstü yetki­ler tanır. Cevad Şakir, Resimli Hafta’nın 3 Nisan 1925 tarihli 32. sayısında “Hüseyin Kenan” takma ismiyle 4 asker kaçağı­nın hazin hikayesini konu aldığı “Hapishanelerde Neler Gördüm?” yazısı ve 13 Nisan 1925 tarih­li 35. sayıda “Hapishanelerde İdama Mahkum Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler?” baş­lıklı yazı dizisi nedeniyle İstiklal Mahkemesi’nce “memlekette isyan bulunduğu sırada askeri isyana teşvik edici yazı yaz­mak”tan suçlu bulunarak 3 yıl kalebentliğe, Bodrum’a gönderi­lir. Resimli Hafta, bu hadisenin ardından 23 Nisan 1925 tarihli 38. sayısıyla yayınına son verir.

    ZOR ZAMANLARDA İNATLA ÇIKAN HAFTALIK GAZETE / 1925-1929

    Resimli Ay yoksa Resimli Perşembe var

    Resimli Ay’ın kapandığı sırada Serteller, Resimli Perşembe adında tamamen siyasetdışı, aktüel, bol fotoğraflı ve resimli bir haftalık gazete çıkarmaya başlar. Re­simli Perşembe’nin ilk sayısı 28 Mayıs 1925 tarihinde çıkar; yazar kadrosunda; Abdullah Cevdet, Ahmed Rasim, Ercümend Ekrem, Kemalettin Şükrü, Nâhid Sırrı, Sâlih Münir, Münire Handan, Vâlâ Nurettin yer alır.

    edebiyat_tarihi_7
    Resimli Perşembe’nin 28 Mayıs 1925 tarihli ilk sayısı.

    Zekeriya Sertel’in Sinop’a sürgün gönderilmesiyle, Resimli Perşembe de yine Sabiha Ser­tel’in omuzlarında yükselecektir. Sabiha Sertel, o zor günleri şöyle anlatır: “Zekeriya’yı ertesi gün Sinop’a sevk ettiler. Kütüphaneye geliyorum. Resimli Ay ortağı Suudi Bey dergilerin çıkmayacağını söylüyor ve ekliyordu: ‘Mahkûm bir adam dergi çıkaramaz…’. Ze­keriya’nın yokluğundan faydala­narak dergileri kapatmak, serma­yenin üzerine konmak istiyordu… Bu konuşmadan sonra Resimli Ay imtiyazını Nebizade Hamdi Bey üzerine aldı. Resimli Ay ve Resimli Perşembe’ye ait paranın doğru­dan doğruya Sinop’a, Zekeriya Bey’e gönderilmesini rica ettim”.

    Sabiha Sertel, Resimli Perşem­be’yi ayakta tutar; 14 Mart 1929 tarihine kadar 199 sayının başmimarı olur.

    Resimli Perşembe 184. sayı­sından itibaren tamamıyla La­tin karakterlerine geçer. Zeke­riya Sertel bu durumu dergide büyük bir heyecanla okurlara şöyle duyurur: “Mecmuamız, harf inkılâbının mecmuacılıkta yapacağı inkılâba bir numune olmaya çalışmıştır. Bu nüs­hamızı karilerimizin dikkatle tetkik etmelerini rica ederiz. Bütün münderecâtımız o sû­retle tasnif ve tertip edilmiştir ki Resimli Perşembe’ye büsbü­tün yeni bir şekil vermiştir.”

    RESİMLİ AY’IN KAPANMASI ÜZERİNE SEVİMLİ AY / 1925

    Önce resimliydi ama sonra ‘Sevim’li oldu

    edebiyat_tarihi_8
    Sevimli Ay’ın 1926
    tarihli ilk sayısı.

    Takrir-i Sükûn Kanunu çıktıktan sonra, Bakanlar Kurulu kararıyla İstanbul’da ve Anadolu’da ya­yımlanan birçok gazete kapatılır. Bundan Resimli Ay da nasibini alacaktır. Derginin kapatılması noktasında literatüre (ve wiki­pedia’ya) hatalı olarak girilmiş ve kullanılmaya devam edilen bir bilgiyi düzeltelim: Resimli Ay’ın 1925’te Cevat Şakir Kabaa­ğaçlı’nın “Asker Kaçakları Nasıl Asılır?” başlıklı yazısından dolayı kapatıldığı ve Zekeriya Sertel’in bundan dolayı Sinop’a sürgün edildiği bilgisi doğru değildir. Resimli Ay dergisi hakkında, 1925 Nisan tarihli 3. sayıda çıkan Safaeddin Rıza imzalı “Mekteb mi, Kışla mı?” yazısı dolayısıyla İstiklal Mahkemesi’nce dava açılır ve Zekeriya Sertel bu yazı dolayısıyla sürgüne gönderilir.

    Kapatılan derginin ve matbaa­nın yayın hayatına devam etmesi için, isimler “Sevimli Ay” olarak değiştirilir. Sevim, Sertel’lerin 1917’de doğan ilk çocuklarının da adıdır. Zekeriya Sertel’in sürgün­den dönmesiyle birlikte, Sevimli Ay dergisi (ve matbaası) tekrar Resimli Ay ismiyle yayınına devam eder.

    edebiyat_tarihi_9

    ‘ON KURUŞA BİR KİTAP’ SERİSİ / 1926-1927

    10 kuruşa 1001 Gece Masalları

    1926’da Resimli Ay Matbaa­sı’nda “On Kuruşa Bir Kitap” adı altında, fiyatı ucuz ama içeriği kıymetli cep kitapları serisi yayımlanmaya başlar. Sloganı “Beherinin fiyatı 10 kuruştur, her yerde satılır”­dır.

    edebiyat_tarihi_10
    Bin Bir Gece Masalları fasiküllerinin kapakları.

    İlki 1926’da yayımlanan bu kitaplar, dinî, öğretici, ahlaki ve gündelik bilgilerin yanısıra, Robinson Crusoe, Vatansız Adam, Aya Seyahat ve Cüceler Memleketinde gibi klasikleri de sunan bir seridir. Bu seride, fasiküller halin­de yayımlanan Bin Bir Gece Masalları müstesna bir yere sahip olur. Hem kapakları hem içsayfa çizimleriyle 62 sayfalık formatta sunulan bu kitapçıklar büyük ilgi görür. Doğu mistisizminin hari­ka siyah-beyaz çizimlerle çocuklara ve gençlere ilgi çekici şekilde yansıtılması, okuma-yazma öğreniminde büyük fayda sağlar. 1926-1927 arasında yayımlanan “On Kuruşa Bir Kitap” serisinde 25 kitapçık yer alır.

    ÇOCUK ANSİKLOPEDİSİ / 1927-1928

    İlk Türkçe çocuk ansiklopedisi

    edebiyat_tarihi_12
    Çocuk Ansiklopedisi’nin
    İhap Hulusi imzalı kapağı.

    Türkçe ilk çocuk ansiklopedi­sini yayımlayan yine Resimli Ay ekibi oldu. İhap Hulusi’nin yaptığı nefis renkli kapakları, içsayfa çizimleri ve fotoğraf­larıyla, 1927-1928 arasında 4 cilt olarak yayımlanan Çocuk Ansiklopedisi; Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel ve Faik Sabri Duran tarafından hazırla­nıyordu. Toplam 1518 say­falık ansiklopedi, o tarihe kadar ülkemizde çocuklar için hazırlanmış ilk ansik­lopediydi. Ansiklopedinin 4. cildinde meşhur Alice Harikalar Diyarında, üç bölüm hâlinde ve kısaltıla­rak “Alis Tuhaflıklar Memleketinde” ismiyle ilk defa tercüme edilmiş, çocuklara sunulmuştu.

    HİMAYE-İ ETFAL CEMİYETİ ÇOCUK KÜLLİYATI / 1927

    İsviçre’den Heidi geldi

    edebiyat_tarihi_11
    Türkçede ilk defa yayımlanan Heidi’nin kapağı.

    Sabiha Sertel çocuklara ve gençlere çok önem veriyordu. Onların ufkunu açacak ve Batı’daki yaşıt­larıyla aralarındaki farkı kapatacak bir literatür sunmayı kendisine misyon edinmişti. Çocuk Esirgeme Kurumu’yla işbirliği yapa­rak ve çevirilerini Zekeriya Sertel’le birlikte üstle­nerek bastığı 10 kitaplık “Himaye-i Etfal Cemiyeti Çocuk Külliyatı” serisi, bu girişimin en somut örneğidir. Bu külliyatla beraber, İs­viçreli yazar Johanna Spyri’nin meşhur Heidi ve Keçi Çobanı kitapları ilk defa Türk­çeye tercüme edilir.

    1927-1928 arasında Re­simli Ay Yayınları tarafından bu seride, sert kapağa renkli çizimlerle yayımlanan 10 kitap şunlardır: “1. Evde Mekteb: An­nelerle Hasbihal 2. Evde Mek­teb: Çocuklara Masal 3. Evde Mekteb: Oyuncaklar 4. Sara 5. Haydi (Heidi) 6. Keçi Çobanı 7. Ali’nin Düğmesi 8. Bir Yarama­zın Hikâyesi 9. Peri Masalları 10. Hollandalı İkizler.  

    edebiyat_tarihi_13
    Resimli Hikaye’nin 1 Eylül 1927 tarihli ilk sayısının kapağı.

    RESİMLİ HİKAYE / 1927-1930

    İlk Türkçe hikaye dergisi

    Resimli Ay Yayınları ta­rafından gerçekleştirilen diğer bir “ilk” de, hikaye mecmuasıydı. İlk sayısı 1 Eylül 1927’de basılan Re­simli Hikaye 1927-28 ara­sında 14 sayı, 1930’da ise 8 sayı olarak, iki dönemde toplam 22 sayı çıktı. Der­ginin ilk döneminde yazar kadrosunda Yakup Kadri, Mehmet Rauf, Ercüment Ekrem, Mahmut Yesari, Reşat Nuri, Yusuf Ziya, Sadri Ertem, Selim Sırrı, Osman Cemal, İbnürrefik Ahmet Nuri isimleri vardı: ikinci dönemde ise Nâzım Hikmet’in katılımıyla dergi­nin yazar kadrosuna 4 önemli isim daha girecekti: Suat Derviş, Vâlâ Nurettin, Sadri Ertem, Sabahattin Ali.

    RESİMLİ AY KAPANIYOR / OCAK 1931

    Ne sermaye denen ejder, ne de daha kuvvetlileri bizi durduramaz!

    Resimli Ay’ın yayın hayatı, Sabiha Sertel’e göre iki döneme ayrılır. Derginin 1924- 1928 arasında yayımla­nan eski harfli Türkçe sayılarında, demokrasi­yi kurmak ve toplumsal problemleri ele almak ön plandadır; 1928’den itibaren ise Nâzım Hik­met, Sabahattin Ali, Suat Derviş, Sadri Ertem, Nail Vahdeti Çakırhan gibi sosyalist politik ideal­leri savunan kalemler ağır basar. Hoş-güzel kadın kapaklarının yerini, emekçi kadınları ve emek mücadelesinin sembollerini gösteren kapaklar alır.

    edebiyat_tarihi_14
    Resimli Ay’ın 1 Ocak 1931 tarihli 9 numaralı sayısı (solda). Derginin 15 Ocak 1931 tarihli 10 numaralı son sayısı.

    1928’den itibaren başlayan bu ikinci döne­min ikinci yılında Nâzım Hikmet’in “Putları Yıkıyoruz” başlığıyla Abdülhak Hâmit ve Mehmet Emin’i hedef alan ya­zıları Sağ-Sol kavgasının fitilini ateşler. Sabiha Sertel’in 1929’da Resimli Ay’ın 10. sayısında ya­yımladığı “Savulun Geliyorum” başlıklı yazısı ise “Türklüğü tahkir (aşağılama) mahiyetinde” görülür. Sabiha Sertel, mecmu­anın sorumlu müdürü Behçet Bey’le birlikte mahkemeye sevkedilerek, neşriyat yüzünden hakkında dava açılan ilk Türk kadın gazeteci olur.

    edebiyat_tarihi_15

    Resimli Ay’ın ikinci dönemi Mart 1929’da başlar; Ocak 1931’e kadar 21 sayı yayımlanır. 1931’in Ocak ayında 15 gün arayla çıkan 9 ve 10 numaralı son iki sayısı; kütüphanelerde yer almayan, tezlerde, araştırmalarda değini­lemeyen, şimdiye kadar kapağı ve içeriği yayımlanmamış iki nadir sayıdır. Bu son iki sayı, Resimli Ay’ın kapanışı ve veda edişinin asıl nedenini de açıkça gözönüne seren önemli belge­lerdir.

    Sabiha Sertel, Roman Gibi’de, Babıâli’de küçük bir odada bu son iki sayıyı nasıl çıkardığı­nı yazmıştır. Bu sayılar diğer Resimli Ay’lara nazaran daha bü­yük formatta, ucuzca bir saman kağıdına, Marifet Matbaası’nda ve 24’er sayfa olarak basılmıştır.

    Resimli Ay’ın 1 Ocak 1931 tarihli 9 numaralı sayısının baş­yazısı, Sabiha Sertel imzalı “Re­simli Ay’ın Hikâyesi”dir. Sabiha Sertel, Resimli Ay Türk Limited Şirketi’nin diğer ortaklarıyla ya­şadıkları fikir problemini, diğer ortakların yazıları ve yazarları tasvip etmeyişini açıkça gözler önüne serer.

    Sabiha Sertel’in yazının sonundaki cümleleri, dergiye bir veda niteliğindedir: “Şimdi, kü­çük ve mütevazı odasında yine parasız ve yalnız çıkıyor. Resimli Ay yedi senelik mücadele ha­yatında, mahkemeden mahke­meye gitti, iki defa sermayenin tokadını yedi. Ne çıkar? Azimle yola çıkanları, sermaye denen ejder değil, ondan daha kuvvet­lileri de korkutamaz ve durdu­ramaz.” 15 Ocak 1931 tarihli 10. ve son sayının başyazısı Sabiha Sertel’in “İrticaın Sebepleri” ya­zısıdır. 15 Ocak 1931 tarihli bu 10. sayıyla, 1924’te başlayan uzun ve benzersiz Resimli Ay serüveni sona erer.

  • Savaşta ‘buyrun fabrikaya’ barışta ‘hadi şimdi yuvaya’

    Savaşta ‘buyrun fabrikaya’ barışta ‘hadi şimdi yuvaya’

    “Efendim, bizde kadın hakları iyi değil ama bakın zaten hiçbir yerde iyi değil, idare ediverin canım” demek için değil, bilakis “Hiç idare falan etmeyin anacım, bunlara güven olmaz” demek için yazıyorum. Hani şu Amerika’nın meşhur “Yaparız be anacım!” posterleri falan, hep savaşa giden askerlerin yerine kadınları işgücüne dahil etme çabalarının bir parçası.

    Dünyanın yarısını teşkil eden bir grubun asırlar­dır daha az hakka sahip olması ve bunun yakın zamana kadar geniş ölçüde son derece olağan kabul edilmesi gerçek­ten düşündürücü bir mesele. Üstelik bu, sadece dünyanın belli başlı bölgelerine has bir durum da değil.

    Modern dünyanın önemli ülkelerinden, endüstri devi, milyarder, para babası, fab­rikalar sahibi Alman Federal Cumhuriyeti’nde mesela -aklım­da yanlış kalmadıysa- kadınlar 50’li yılların sonuna dek kocala­rının ya da bekarlarsa babaları­nın izni olmadan sürücü ehliyeti alamıyor; 60’lı yılların sonuna dek bir başlarına gidip bir ban­kada hesap açamıyor; bankacılık işlemi yapamıyor. Yetmedi, yine Almanya’da 1977’ye kadar, evli bir kadının kocasının yazılı izni olmadan işe girip çalışması ya da iş kurması bile yasak. Ülkenin daha muhafazakar eyaletlerinde, mesela kadın öğretmenler evlen­dikleri anda öğretmenlikleri de sona eriyor. Artık çocuklar “fräu­lein meier” derken durduk yere “frau meier” demeye başlarlarsa kafaları karışır diye midir, nedir bilmiyorum.

    Tabii ilginç olan, kadınla­rın çalışmasına bu denli güç­lük çıkartan Alman Federal Cumhuriyeti’nin o meşhur “wirt­schaftswunder” yıllarında ihtiyaç duyduğu işgücünü başta Türkiye, İspanya, Arnavutluk, Yunanistan ve İtalya gibi ülkelerden ithal etmesi; üstelik gelen “misafir işçiler”in karı-koca ikişer vardiya çalışmasına da hiç ses çıkarma­ması. Yani “Almanya Acı Vatan” filmindeki Hülya Koçyiğit, bir başına çıkıp geldiği Almanya’da çalışıp parasını kazanırken, Almanya’daki bir kadının Hülya Koçyiğit’in çalıştığı bandın ya­nında çalışması ancak ve ancak kocasının iznine bağlıydı.

    baris_uygur_2
    Kadınlar için oy hakkı talep eden Almanca afiş, 8 Mart 1914.

    Ha günümüzde güllük gülistanlık mı her şey? Aile içi tecavüze karşı yaptırımlar, Avustralya’da 1990, ABD’de 1993, Fransa’da 1994, Almanya’da 1997, İzlanda ve Belarus’ta ancak 2018’de kanunlaştı. Bugün dünyanın dörtte birinde de yasak falan değil; Türkiye’de 21. yüzyılda aile içi tecavüzü şevkle savunan profesör var. Üstelik bir alanda iyileşme var sanılır­ken, diğer tarafta daha da geriye gidebiliyor kadınların durumu: “Kadın sünneti” diye bir kavram sadece Sahralatı Afrikasında bir korkunç gelenekken, uluslararası kadın hakları kuruluşları yıllarca mücadele edip bu uygulamayı Afrika’da bir hayli azalttı ama, “whack-a-mole” misali bu sefer Irak’a, Afganistan’a, Suriye’ye fa­lan sıçrayıverdi. Kadın düşmanı ve kadın sünneti vaaz eden şeyh­ler bölge diktatörleri tarafından koruma altına alındı. Düşünün artık, gidilecek ne çok yol var.

    Tabii bunları Süleyman Demirel’in meşhur “Devlet Kürt olan vatandaşına kötü davranı­yor da, Türk olan vatandaşına daha mı iyi davranıyor?” lafı gibi; “Efendim, bizde kadın hakları iyi değil ama bakın zaten hiçbir yerde iyi değil, idare ediverin canım” demek için değil, bilakis “Hiç idare falan etmeyin anacım, bunlara güven olmaz” demek için yazıyorum. Zira dünyanın en büyük “azınlığı”, yine o dünyanın işine geldiğinde çalışma hayatı­na da atılıyor; erkeklerle eşit de oluyor; üzerine düşen/kendisine verilen görevleri yerine getiriyor; ama devran dönünce gerisin geri evine yollanabiliyor.

    Kurtuluş Savaşı edebiyatında aradabir karşımıza çıkan bir “şehirli şaşkınlığı” vardır: Roman karakterleri veya tanıklar, savaş yıllarında erkeklerin çoğu cephe­ye gittiği için şehirlerde sokak te­mizliğinden fabrika işçiliğine her tür işte kadınların da çalışmaya başladığını kimi zaman şaşarak kimi zaman kızarak aktarır. Bu tabii Türkiye’ye has bir durum değil; zira 1. Dünya Savaşı’nda, savaşa giren tüm ülkelerde bir de “Vatan Cephesi” teşkil edilmiş; ülkelerin halkları topyekun hem cephede hem de şehirlerde ağır­lıklı olarak savaş için çalışmış.

    baris_uygur_1
    2. Dünya Savaşı döneminde hazırlanmış ABD’nin savaş propagandası görsellerinden. 1980’lerden itibaren feminist hareket tarafından da kullanılmıştı. Çizim: J. Howard Miller, 1943.

    Eğer aklımda yanlış kalma­dıysa dünya halklarının çoğu 1. Dünya Savaşı’na katılmakta is­tekli olduğundan; garibim İtalyan fütürist ressamları bile gönüllü olarak cepheye koştuğundan, bu gerideki cepheyi örgütlemek zor olmamış. Erkekler savaştayken kadınlar her tarafta çalışmaya başlamış. Lakin savaş bitip de oğlanlar eve dönünce, kadınlara “hizmetiniz için teşekkürler” de­nilmiş ve kadınlar tekrar evlerine gönderilmiş; erkekler de kaldık­ları yerden devam etmişler. Hani bazen “Cumhuriyet kurulduktan sonra kadının işgücüne katılımı azaldı” diyen arkadaşlar, bu duru­mun evrenselliğini ve zaten cum­huriyet öncesi kadının işgücüne katılımının da sadece seferberlik dönemiyle sınırlı olduğunu feci şekilde ıskalıyor. Neden, bilemem (Ha tabii bunlar şehirler için geçerli. Zira köyde asıl çalışanın genellikle kadın olduğunu, tüm “aktörler”in köy kahvesinde otu­rup “aktristler”in tarlada çalıştı­ğını zaten biliyoruz).

    Bu “Vatan Cephesi” operas­yonu 2. Dünya Savaşı’nda da yaşanmış. Hani şu Amerika’nın meşhur “Yaparız be anacım!” posterleri falan, hep savaş propa­gandası, savaşa giden askerlerin yerine kadınları işgücüne dahil etme çabası. Komik ama belki de istemeden 2. dalga feminizmin temellerini atmış bile olabilirler bu çabayla.

    Ama öyle ya da böyle ABD’de, Alman Federal Cumhuriyeti’nde, Fransa’da, İngiltere’de kadınlar özellikle 2. Dünya Savaşı sonra­sında zorlu mücadeleler vererek, örneğin kocanın izni olmadan da işe girip çalışabilme, babaya sormadan da ehliyet alıp araba kullanabilme, kimseye hesap vermeden bankada hesap aça­bilme gibi temel haklarını söke söke, tabiri caizse tırnaklarıyla kazıyarak almışlar. Tıpkı öncül­lerinin seçme/seçilme, kanun önünde eşitlik haklarını söke söke koparmaları gibi.

    Zaten bu hak kısmının da, sen talep bile etmeden “al gülüm” diye tepeden altın tepsi içinde verileni değil de, böyle tırnaklarla kazınarak kazanılanı daha bir lezzetli galiba.