18 yaşındaki Muammer Hanım’ın taksi şoförü olmak için 1930’da belediyeye başvurması gazeteleri şaşırtmış, erkek taksicileri kızdırmıştı. Erkek şoförlerin “patlayan lastiği bile değiştiremez” diye küçümsediği Muammer Hanım kimseye kulak asmadan girdiği sınavı başarıyla geçip İstanbul sokaklarında direksiyon sallamaya başladı.
Muammer Hanım adlı 18 yaşındaki genç kadının 1930’da taksi şoförü olmak üzere İstanbul Belediyesi’ne başvurması, gazetelerin birinci sayfasında yer alabilecek kadar şaşırtıcı bir haberdi. Akşam gazetesi, İstanbul’da “hususi otomobil kullanan amatör kadınlara nadir olarak tesadüf edildiğini ama hiçbir kadının taksilerde şoför olarak çalışmadığını” yazıyordu.
Bazı gazetelerde Muammer Hanım’ın açıklamaları da vardı. Avusturya Lisesi mezunu olan genç kadın, okul döneminde atletizm ve bisiklet sporları yapmış; liseler arası bir bisiklet yarışında şampiyonluk kazanmıştı. Okuldan mezun olduktan sonra Taksim’deki Fikri Tevfik Şoför ve Makinist Mektebi’ndeki 4 aylık şoförlük eğitimini de birincilikle tamamlamıştı. Muammer Hanım müşterilere kaba davranan ve “fiyatlarda hile yapan” erkek taksicilerin sarhoşken araç kullanıp sürekli kaza yaptıklarını, bu nedenle müşterilerin erkek şoförlerden çok kendisini tercih edeceklerine inandığını da söylüyordu.
Ertesi gün Muammer Hanım’ın “şoför esnafını rencide edici beyanatta bulunduğunu” öne süren erkek taksiciler gazeteleri dolaşıp karşı açıklamalar yaptılar. Söylediklerine bakılırsa İstanbul’da müşterilere kaba davranan ve fiyatlarda hile yapan, sarhoş araç kullanıp kaza yapan taksi şoförü yoktu. Muammer Hanım, birkaç çürük elma yüzünden evine ekmek götürmekten başka derdi olmayan tüm şoför esnafını hedef almıştı. Erkek taksi şoförleri, “Muammer Hanım’ın lastiği patlasa değiştiremez. Gece 3’te sarhoşun biri Bakırköy’e gitmek isterse götüremez. Hem kadınların sinirleri zayıftır, bizim meslek bunu kaldırmaz” diyerek bir kadının taksi şoförü olamayacağını da savunuyordu.
Muammer Hanım bu açıklamalara uzun uzun yanıt vermedi. Şoför mektebinde “hiç de erkeklerin iddia ettiği kadar zor olmayan” lastik değiştirmeyi öğrendiğini, gündüzleri çalışacağı için sarhoş müşterilerden de endişe etmediğini söylemekle yetindi.
O yıllarda taksi şoförü olmak şimdiki kadar kolay değildi. Şoför adayları belediyeye sabıka kaydı, sağlık raporu, mahalle ihtiyar heyetinden alınmış iyi hal kağıdı getirdikten sonra yazılı ve sözlü sınava giriyorlardı. Bu sınavları geçen adayları son olarak bir de direksiyon sınavı bekliyordu.
Tüm bu aşamaları geçen Muammer Hanım, 15 Ocak’ta belgesini alarak Türkiye’nin ilk kadın taksi şoförü oldu.
Kadın şoför Muammer Hanım taksisinde, 16 Ocak 1930, Cengiz Kahraman Arşivi
Cumhuriyetin ilanına doğru yaşanan gelişmeler, ileride yaşanacak devrimlerin habercisiydi. Ancak kadınlara verilecek haklardaki devrimci yaklaşım, o yıl henüz herkes tarafından benimsenmiş değildi. Kadınların seçme ve seçilme hakkına giden yol sancılı geçmiş, bu modern yaklaşıma kimi “erkek”ler şiddetle karşı çıkmıştı…
Cumhuriyet’in ilanına doğru yaşanan bazı gelişmeler ülkede köklü bir dizi değişikliğin gerçekleşeceğine ilişkin beklentiler yaratmıştı. Kasım ayı başında saltanatın kaldırılması, Aralık ayında da Mustafa Kemal Paşa’nın “Halk Fırkası” adında bir siyasal parti kurma niyetinde olduğunu açıklaması, bu beklentileri dile getiren tanınmış İstanbul gazetecilerinin Paşa’yla ayrıntılı görüşmeler yapma arzularını kamçılamıştı. Paşa bu istekleri Ocak ayında çıktığı Marmara ve Ege gezisinin başlangıcında, İzmit’te yaptığı bir basın toplantısıyla karşıladı. 16 Ocak 1923 akşamı İzmit Kasrı’nda yapılan toplantı, Mustafa Kemal Paşa’nın gazetecilere “Hangi noktaları öğrenmek istiyorsunuz?” sorusuyla başlamış ve saatler sürmüştü. Halk Partisi, gelecek milletvekili seçimleri, yapılması beklenen yeni anayasa, halifeliğin geleceği, Lausanne’da sürmekte olan görüşmeler ve daha başka birçok konuda sorulan sorular arasında bizi burada ilgilendireni, Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey’den geldi. Ahmet Emin Bey, kendisi de toplantıda bulunan Halide Edip (Adıvar) Hanım’ı kastederek, “Halide Hanımefendi’yi mebus görebilecek miyiz?” diye sormuştu. Mustafa Kemal Paşa’nın, bunun seçim kanununda yapılacak ufak bir değişiklikle mümkün olabileceğini söylemesi üzerine Halide Edip Hanım söz aldı ve “Paşam, bu kararı bu meclis verir mi? Yoksa ikinci bir meclis mi verir?” sorularıyla nazik bir konuya değindi. Gazi Paşa’nın buna verdiği yanıt hem yakın bir geleceğin hem de henüz o kadar yakın olmayan bir geleceğin habercisi gibiydi: “Bu noktayı ben bazılarıyla konuştum. Buna henüz itiraz edenler vardır. Fakat evvel ü âhir olacaktır.”
16 Ocak 1923’te İzmit Kasrı’nda yapılan basın toplantısında Mustafa Kemal ve Halide Edip.
Halide Edip Hanım bu çıkışında gayet haklıydı, zira 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanımayacağı kesin gibiydi. Ancak, 1 Nisan 1923 günü seçime gitme kararı alan TBMM, 3 Nisan 1923’te seçim kanununda bazı değişiklikler yaparken kadınların seçme hakkından kısaca söz edildi. İlk kanun değişikliği teklifinde bulunanlar arasında olan Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, nedense kadınların henüz yeterince aydınlanmamış oldukları için seçmen olmalarının teklif edilmediğini söyleme ihtiyacı duydu. 2. Grup’un önde gelen üyelerinden olan Hüseyin Avni Bey, ayrıca kadınların görüşlerini ailelerinin reisi olan erkeklerin temsil edeceğini söyledi. Mecliste bu yaklaşıma pek itiraz eden olmadığı tutanaklarda görülüyor. Yalnız Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey, kadınların aşağılandığını söyledi, ama seçmen olmalarını önermediğini de ekledi. İlginç olan şu ki, Haziran sonunda yapılan seçimler sırasında şaşırtıcı bir gelişme yaşandı. Belki biraz bu tartışmalar nedeniyle, belki de 15 Haziran 1923’te Nezihe Muhittin (Tepedelengil) Hanım’ın başkanlığında kurulan ama varlığı iktidarca henüz onaylanmamış olan Kadınlar Halk Fırkası’nın etkisiyle, Halide Edip ve Lâtife Hanım’a ikinci seçmenlerden oy verenler oldu. Milletvekilliğine aday gösterilmemiş olmalarına karşın Mustafa Kemal Paşa’nın eşi Lâtife Hanım’a memleketi İzmir’den bir oy, Halide Edip Hanım’a ise İzmir’den bir, Şebinkarahisar’dan da iki oy çıkmıştı. Üzerine daha fazla gidilmeyen konu böylece kapanmış oldu.
Ertesi yılın Mart ayında, yeni anayasa maddelerinin Meclis’te görüşüldüğü sırada kadınların seçme ve seçilme konusu bir kez daha gündeme geldi. Gazi Paşa’nın devrim programını destekleyenlerin çoğunlukta olduğu anayasa komisyonu, Meclis genel kuruluna sunduğu taslak maddelerinde seçmenleri “on sekiz yaşını ikmal eden her Türk” (Madde 10), milletvekili seçilebilecekleri de “otuz yaşını ikmal eden her Türk” (Madde 11) biçiminde tanımlamıştı. Yani kadınlar da milletvekili seçecek ve seçilebilecekti. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Gerçi 16 Mart 1924 günlü birleşimin birinci celsesinde görüşülmeye başlayan maddelerin ilki oybirliğiyle kabul edildi. Ama 11. madde görüşülmeye başladığında “her Türk” sözcüğünün kadınları da kapsadığına ilişkin hatırlatmalar yapılınca tartışma da başladı.
1923-1927 arasında görev yapan 2. TBMM’de bazı vekiller, seçim kanunundaki “her Türk” ibaresinin kadınları da kapsayacağı gerekçesiyle itiraz etmişti.
Gelen itirazlardan öyle anlaşılıyor ki, 10. maddenin oybirliğiyle kabul edilmesini, seçim kanununun seçmenliği yalnızca erkeklere tanıyor olması sağlamıştı. Konya Mebusu Refik (Koraltan) ve Dersim Mebusu Feridun Fikri (Düşünsel) Beyler “her Türk” ibaresiyle kadınların da kastedildiğini söyleyince gürültüler duyulmaya başladı. Kütahya Mebusu Recep (Peker) Bey, bu görüşe katıldığını, “erkek” ibaresi olmazsa maddenin kadınları da kapsayacak biçimde okunması gerektiğini söyledi, ama çoğunluğu ikna edemedi. Bunun üzerine önce Afyon Mebusu İzzet Ulvi (Aykurt) Bey, sonra da Urfa Mebusu Yahya Kemal (Beyatlı) Bey, maddeye “kadın erkek her Türk” ibaresinin konması için birer önerge verdilerse de bunlar da kabul görmedi. Sonuçta maddedeki ibarenin “her erkek Türk” olarak değiştirilmesine karar verildi ve celse sona erdi. 2. celsenin hemen başında 11. madde, “Otuz yaşını ikmal eden her erkek Türk mebus intihâb edilmek salâhiyetini haizdir” biçiminde çoğunluk oyunu aldı. Bu değişiklik daha sonra 10. maddeye de uygulandı ve kadınların seçme ve seçilme hakları başka bir bahara kalmış oldu.
Osmanlı döneminde kadınlar, eğitim hakkını gayrimüslim hemcinslerine göre çok geç elde etti. Yaşanan savaş dönemlerinde hiç önemsenmeyen kız çocuklarının eğitimi meselesi, Tanzimat’la birlikte tartışılmaya başlandı. Cumhuriyetin ilanına günler kala Ankara’da, kapılarını kız çocuklarının eğitim-öğretimine açan harabe konak ve bir lise.
Tanzimat dönemine kadar kız çocukları, yalnızca sübyan mekteplerindeki temel dinî öğretileri ve okuma yazmadan ibaret olan sınırlı eğitimi alabiliyordu. Tanzimat dönemi aydınları Mustafa Reşit Paşa, Fuat Paşa, Şinasi, Ali Suavi, Ziya Paşa, Mithat Paşa, Nâmık Kemal, Ahmet Cevdet Paşa ve Ahmet Mithat Efendi kızların eğitilmesi konusunda fikir bildirmişlerdi. Nâmık Kemal “Terbiye-i Nisvan Hakkında Bir Layiha” adlı makalesinde, eğitimsiz annelerin çocuk üzerindeki olumsuz etkisinin; ülkenin sosyal durumunu da olumsuz etkileyeceğine ve kültür seviyesini düşüreceğine vurgu yapmıştı.
Osmanlılar’da kadın eğitimi, daha çok Müslümanlar için bir sorundu. Gayrimüslimler kız çocuklarını çok daha önce okula göndermeye başlamış, İstanbul’da 1834’te Amerikan Kız Ortaokulu, 1840’ta Lusavariç Kız Mektebi, 1856’da Notre Dame de Sion, 1871’de Amerikan Kız Koleji, 1882’de Sankt George Avusturya Kız Lisesi, İzmir’de ise 1878’de Amerikan Kız Koleji kurulmuştu. Türkler, yabancı okullara 1856 Islahat Fermanı’ndan sonra kaydolabilmişlerdi.
19. yüzyılın ortalarından itibaren Türk kadınları belli kazanımlar elde etmeye başladı. 1844’te ilk kez nüfus sayımına dahil edilmiş, 1847’de kız ve erkek çocuklara eşit miras hakkı tanınmış, 1859’da kızlar için İstanbul Sultanahmet’te Cevri Kalfa İnas Rüştiyesi açılmıştı. İstanbul’da rüştiyelerin (ortaokul) sayıları 1869’da 8’e çıkmış, 1874’ten itibaren taşrada kız rüştiyeleri açılmaya başlamış, sayıları 1894-1895 döneminde 22, 1911-1912 döneminde 72’ye ulaşmıştı. Taşrada kızlara yönelik rüştiye üstü (bugünkü lise seviyesi) eğitim kurumları Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde açılmış olan Dârülmuallimât’tan ibaretti. Yaşanan Balkan savaşları eğitimin toplumsal değişimdeki rolünün anlaşılmasında etkili olmuş, kadınlar 1. Dünya Savaşı koşullarında dikiş, dokuma ve tütün yapımevlerinde çalışarak toplumsal hayatın içinde yer almış, devlet dairelerinde memur olarak çalışmaya başlamışlardı.
Atatürk, İnönü ve tarih öğretmeni Afet İnan. 24 Haziran 1933, Ankara Kız Lisesi.
Millî Mücadele Dönemi’nde eğitim seferberliğinin ilk adımı, Batı cephesinde Yunanlılar’la Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’nin de devam ettiği 15 Temmuz 1921’de Ankara’da düzenlenen Maarif Kongresi ile atıldı. Yurdun farklı yerlerinden kadın ve erkek öğretmenlerin katılımı ile gerçekleşen kongre, Ankara Hükümeti’nin başlattığı aydınlanma ve eğitim hareketinin bir parçasıydı. Mustafa Kemal Paşa cepheden gelerek kongreyi açmıştı. Bir taraftan sıcak savaş sürerken diğer taraftan bilgisizlikle mücadelenin programı yapılıyordu. İstanbul dışında bir İnas Sultanisi (kız lisesi) açılması ancak Millî Mücadele zaferle bittiğinde mümkün oldu. Yükseköğretime devam etmek isteyen kız öğrenciler vardı ve eşit şartlarda bakalorya sınavlarına girebilmeleri için İzmir’de 1922, Ankara’da 1923’te kız lisesi açıldı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında yurt genelindeki okur-yazar oranı düşüktü; 1927 yılında halkın ancak %10’u okur-yazardı, kadınların oranıysa yalnızca %3,6’ydı. 1923-1924 döneminde 9 kız lisesi vardı: Erenköy, Çamlıca ve Kandilli yatılı kız liseleri ile Ankara, İzmir, Edirne, İstanbul, Bezm-i Alem, Nişantaşı gündüz kız liseleri. Erkek liselerinin sayısı ise 14’tü. Kökeni Osmanlı modernleşmesine uzanan eğitim reformuyla cumhuriyet döneminde kız çocuklarına her seviyedeki eğitim kurumu ve mesleğin kapısı açılmıştı. Bu ilk kuşak kız çocukları, toplumsal dönüşümde önemli bir rol oynayacaklardı.
Atatürk 24 Haziran 1933’te Ankara Kız Lisesi bitirme sınavlarına bulunmuş, öğretmen ve öğrencilerle fotoğraf çektirmişti.
1923-1924 döneminde başkentte, Ankara Erkek Lisesi ve Ankara Kız Lisesi olmak üzere 2 lise bulunmaktaydı. 11 Ekim 1923’te Hacı Bayram Mahallesi’nde eski ve bakımsız bir binada eğitime başlayan Ankara Kız Lisesi başlangıçta ilk ve orta kısımdan ibaretti, ilkokul (iptidai) kısmı 1925-1926 ders yılında kaldırıldı. Öğrenci sayısı artan okul aynı dönemde Hacı Esbap Mahallesi’nde bulunan Türk Ocağı binasına taşındı. Ankara Kız Lisesi açıldığından beri 2 yıl geçmiş olmakla birlikte kendi binası yoktu. 1928-1929 ders yılında lise eğitimi başlamış, siyah önlükten gümüş renkli okul formasına geçilmişti.
Okulun ilk müdürü Dârülmuallimîn-i Âliye mezunu Ali Rıza Esen (Sakallı Ali Rıza), müdür yardımcısı ise aynı zamanda içtimaiyat öğretmeni olan Antoinette Guise idi. Edebiyat öğretmenleri Celalettin Emren ve Faruk Nafiz Çamlıbel, riyaziye öğretmeni Hüseyin Avni Bey’di. Fizik dersine Yakub Bey, kimya dersine Raşid Bey, coğrafya dersine İhsan Bey, din dersine Refet Efendi, çocuk bakımı ve hıfzıssıhha derslerine Doktor Hilmi Bey, 1. devre riyaziye dersine Abide Hanım, tabiiyat dersine Belkıs Hanım, tarih dersine Nimet Hanım, resim öğretmenliğine Nazlı Ecevit Hanım ve Fransızca öğretmenliğine Saime Hanım tayin edilmişti.
Ortaokul seviyesinde ilk mezunlar 1926-1927 ders yılında, lise seviyesinde ilk mezunlar ise 1927-1928 ders yılında verildi. Cumhuriyet döneminde kız eğitimi özellikle desteklenmiş ve kız liselerinin Anadolu’da yaygınlaşması, Ankara Kız Lisesi’nin açılması ile başlamıştı. İnşaı 1929 yılında başlayan Ankara Kız Lisesi’nin özgün yeni binası Etnografya Müzesi, Numune Hastanesi, Türk Tarih Kurumu ile Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin yer aldığı çok özel bir yerde, Namazgah Tepe’dedir. 1932-1933 ders yılında yeni binasıyla eğitim ve öğretime devam eden lisede giderek artan öğrenci sayısı ortaokulda 212, lisede 128 olmak üzere toplam 340 olmuştur. Ortaokul kısmı 1950’lerin başında kapatılacaktır.
Namazgahtepe’de inşa edilen Ankara Kız Lisesi binası, Mimar Ernst A. Egli tarafından tasarlandı. 1929’da inşaı başlayan binada 1932’de eğitim-öğretime geçildi.
24 Haziran 1933’te Ankara Kız Lisesi’ni ziyaret eden Gazi Mustafa Kemal mezuniyet sınavlarında hazır bulunmuş, öğretmenlerle öğle yemeği yemiş ve ardından okulun kuzey kapısında öğretmen ve son sınıf öğrencileri ile bir fotoğraf çektirmiştir. 12 Mayıs 1934’te Ankara Kız Lisesi’nin halkevinde yapılan müsameresine giden Atatürk müsamereyi şeref locasından izlemiş, Kasım 1934’te okulu yeniden ziyaret etmiştir. 9 Mayıs 1934’te lisenin öğrenci ve öğretmenleri tarih öğretmeni Afet Hanım’ın nezaretinde Gazi Çiftliği’ni ziyaret etmiştir. Ankara Kız Lisesi öğrencilerinin Atatürk’ü ziyaretinde birlikte çektirdikleri fotoğraf, 1998 yılında millî piyango biletinin üzerinde yer almıştır.
1923’te kız lisesi olarak açılan okul 1974-1975 ders yılından itibaren karma liseye dönüşmekle birlikte “Ankara Kız Lisesi” adı ile devam etmiş, 1982’den sonra “Ankara Lisesi” adını almıştır. 2005’ten bu yana “Anadolu lisesi” olarak eğitime devam etmektedir. Ankara Kız Lisesi’nde okuyanların anısını yaşatmak amacıyla 1990’da kurulan Ankara Kız Lisesi Mezunları Derneği faaliyetlerine devam etmektedir.
16. yüzyıl divan şairi Ayşe Hubbî Hatun’un kayıp mesnevisi Estonya’daki Tartu Üniversitesi’nde bulundu. Bu gelişmeyle anımsadık ki Osmanlı kadını, arkasına itildiği perdeyi aralamak ve hayata karışmakta sandığımızdan çok daha istekli ve cesur. Şair, işinsanı, haydut, cambaz ve katil; tüm insani olabilirlikleriyle birkaç kadın görünümü.
Kadın; 15. yüzyılda yazıya geçirilen Dede Korkud hikayelerinde düzlüklerde erkeklerle at yarıştıran, 11. yüzyılda Karahanlı saraylısı Yusuf Has Hacib tarafından ise “eve kapatılması gereken, içi dışı bir olmayan” olarak tanımlanmıştı. Osmanlı sarayında Enderun öğrencilerine okutulan Kırk Vezir hikayelerinde kadın güvenilmez ve hilekardı. Erkek şairler onlar için “saçı uzun aklı kısa” diyor, “nâkısü’l-akl” (aklı noksan) tamlaması sözlükte “kadın”a karşılık geliyordu. Hâl ve hareketleri, giyim kuşamları bizzat padişahın nasihatnameleriyle ayarlanıyordu. Timar defterlerinde erkekler yazılır, kadınların adları anılmazdı. Çoğu evli kadın ana babasıyla görüşmek için dahi olsun evinden çıkamaz, kıskanç kocalar eşlerini boşamakla tehdit ederdi. Erkeklerin kadınlarla olan nikahları, hemcinsleriyle giriştikleri ucuz iddialaşmalarında masaya konulan yitirilebilir şeylerdi.
Kanunî’nin şeyhülislamı Kemalpaşazâde (ö. 1534), Yusuf u Zelîha mesnevisinde kadınlarla ilgili şöyle demişti: “İyisini diyemem içinde yoktur / Velâkin yavuzu (kötüsü) gâyetle çoktur / İyisi bunların dahi iyidir / Amma denilemez ki iyisi işte budur.” 2. Bayezid’in çevresinde yer alan Amasyalı Mihrî Hatun (ö. 1512 sonrası) kadına yönelik olumsuz algıya yönelik bir cevap niteliği taşıyan şu şiiri yazmıştı divanında: “Bir müennes (dişi) yeğ durur kim ehl ola / Bin müzekkerden (erkekten) ki ol nâ-ehl ola / Bir müennes yeğ ki zihni pâk ola / Bin müzekkerden ki bî-idrâk ola.” Kısacası “Bir akıllı ehil kadın, bin akılsız-yeteneksiz erkekten yeğdir” diyordu.
Şenlikte kadın. Şehzâde Mehmed’in sünneti şerefine Atmeydanı’nda düzenlenen 1582 şenliklerinde seyirci olmalarına göz yumulan kimi kadınlar sağ köşeden erkek dansçıları izliyor. İçlerinden biri seyretmekten sıkılıp gösterinin bir parçası olmak istediğinde erkek kılığına bürünüp at sırtında meydana atılmıştı, tabii nakkaş o anı resmedemedi. İntizâmî Surnâmesi, 1344.
16. yüzyıl divan şairi Ayşe Hubbî Hatun’un kayıp Hurşid ü Cemşid (1552-53) mesnevisi Estonya’daki Tartu Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunarak geçen aylarda yayımlandı. Ayşe Hubbî Hatun (ö. 1590), 2. Selim’in hocası Şemseddin ile evli seçkin bir kadındı. Bu eserindeki bir şiirinde “aklı noksanlardan olduğunu”, ilim ve nasihat yazımıyla değil eski aşk hikayeleriyle ilgilenmesi gerektiğini, adeta verilmiş bir toplumsal cinsiyet rolünü oynarcasına (veya gururlu erkekleri iğneleyerek) kendi kendine söylüyordu: “Çün oldun nâkısâtü’l-akldan sen / Degül lâzım ki ola her sözün ahsen…” Şiirlerinde çoğunlukla erkeklere ait bir işten, gazadan dem vuran Hubbî’nin bu tavrı, şairler derlemesi yazan Kınalızâde Hasan (ö. 1604) tarafından beğenilmiş olmalı ki “söyleyişi dahi kız nakşı gibi değil hayli merdâne” diyerek över onu. Diğer bir şair biyografisi derleyicisi Âşık Çelebi (ö. 1572), onu erkeklerle değil kadın divan şairleriyle mukayese eder, yine de ataların “erkek aslan aslan da dişi aslan aslan değil mi” sözünü anımsatarak onun erkek şairlerden aşağı kalır yanı olmadığını ima eder. Hubbî Hatun erkeklerin küçümseyici yargıları tarafından kuşatılmış kadınlardan biri olmasına rağmen konumunu da kullanarak adını tarihe önemli bir şair olarak yazdırdı. Ama bunu başka ölçeklerde de olsa başarmış, perdeyi aralayıp erkeklere ait sayılan tarih sahnesine atlamış birçok kadın vardı.
Hurşid ile Cemşid. İranlı Selman-ı Sâvecî tarafından 1376’da yazılan eser Ayşe Hubbî Hatun tarafından Türkçe’ye uyarlandı ve çok sevildi. Bu minyatürlü sayfada Çin kralının oğlu Cemşid’in Rum kayserinin kızı Hurşid’in huzuruna gelip aşkıyla kendinden geçmesi gösteriliyor, kadın figür tahtında üstün bir konumda betimleniyor. Oriental Manuscripts-Otto Friedrich von Richter Koleksiyonu.
Usulden olmamasına rağmen, vergi tespit kayıtlarını içeren 1616 tarihli Halep avârız-hâne defterine muhtemelen hepsi dul olan Mısriye, Şerife, Fatma, Şehriban ve Merlin hatunlar her nasıl olduysa kendilerini hane reisi olarak kaydettirmişlerdi. Kanunnamelerde timar topraklarının miras bırakılması söz konusu olduğunda kadınların hak sahibi olamayacakları açıkça ifade edilmesine rağmen Ankara taşrasında ünlü Âşık Paşa soyundan gelen bir ailenin gelini Şakire Hatun, ölen sipahi kocası Abdi’nin idaresindeki topraklarını ve yıllık 5 bin akçeyi aşan gelirini 1570’lerde padişah beratı ile teslim almış, bu gelir karşılığında -savaşlara bizzat katılamasa da- 2-3 zırhlı süvariyi donatıp orduya verme sorumluluğunu yüklenmişti. 24 Eylül 1756 tarihli bir padişah beratı Aliye Zeliha Hatun’a İstanbul Gümrüğü’ndeki işletme haklarını, 15 Eylül 1776 tarihli berat Rabia Hatun’a Atmeydanı’ndaki Firuz Ağa Vakfı’nın mütevelliliğini (idareciliğini), 20 Eylül 1789 tarihli bir başka berat ise Naile Hanım’a Tekfur Sarayı mumhane işletmeciliğini veriyordu. Kadı sicillerine bakılırsa hukuki haklarının farkında olan kadın az değildi. 1580’de fahişe olduğu gerekçesiyle Edremit Soğanyemez’deki evine girilen Sultan Hatun, asayiş amiri subaşının evinden aşırdığı değerli kaftanını itirazla geri almış ve kadı izni olmadan evine girilmesinin hak ihlali olduğunu onaylatmıştı.
Bir Avrupalı elçinin İstanbul’da çarşı ressamlarına ısmarladığı albümde bir hanım sultan, muhtemelen Kösem veya Turhan, padişahlara yaraşır tahtında taç giyip oturuyor. Albüm, 1650-1699.
Bazıları da hukuku çiğnemenin, çizilen sınırları aşmanın yollarını yoklamıştı: 1572’de Döndü isimli Ayıntab’ın (Antep) Güllüce köyünden evli bir kadın aşk belasına uğrayıp başka bir adama tutulunca kocasını sıçanotlu bir yumurta hazırlayarak zehirlemeye çalışmış, hastalanan koca mahkemeye başvurmuştu. Trabzon Bab-ı Pazar mahallesinin hâli vakti yerinde sakinlerinden Havva Hatun, 1632’de nedeni bilinmeyen bir biçimde 6 cariyesiyle beraber Ömer adlı komşusunun evine baltalarla saldırmış, değerli birkaç parça eşya alarak kaçmıştı. 1582 sünnet şenliğinde gösterileri kıyı köşeden izlemelerine müsaade edilen kadınlardan biri, tarihçi Âlî’nin Câmiü’l-buhûr’da yazdığına göre, illallah edip erkek kılığında ata binmiş, Atmeydanı’nın ortasına dalmış, akrobasi gösterisi kendisini tanıyan bir işgüzar tarafından bölününce padişaha şikayet edilip yargılanmıştı. Bir suç işlemediğini ifade eden kadın serbest bırakılmıştı.
Kadının “fitne yaratan doğasının” karantinaya alınması, onun yaşamda var olma, görünme ve görme, adını duyurma, faal olma dürtüsünün önüne geçememiş gibi görünüyor. Osmanlı kadını, modern dönemdeki bilinçle değil ama doğal bir itkiyle, toplumsal hayata göbeğinden karışmak için yerinde durup beklemeyen etkin simalara sahipti ve cinsiyeti genellikle erkek sayılan koca tarihe bir biçimde kendisini saydırmıştı.
Kadınlar, geçmişte yaşadıkları tüm zorluklara rağmen daima büyük mücadeleler içinde oldu. Sırtlarına yüklenen ağırlığı çaresizlik saymayıp, itildikleri köşelerden sıyrılan kadınlar, verdikleri hak mücadeleleriyle sosyal tarihi derinden etkilerken, günümüz dünyasını şekillendirdi. Bugünün ilham kaynağı kadınlara kapanan kapılar silsilesi…
Kadınların toplumdaki yerinin ne olması lazım geldiğine dair çizgilerin net şekilde çizildiği uzun, acı dolu bir geçmiş var arkamızda. Sadece ev ile ilişkilendirilen, her türlü dışarının, sokakların, eğitim kurumlarının kadınlara kapalı olduğu upuzun bir geçmiş. İkiz doğuran bir kadının, ancak iki erkek ile ilişki kurmuş olabileceğinin düşünüldüğü ve iffetsizlik ile suçlanarak öldürüldüğü bir dönemden; kadınların âdet zamanı nefeslerinin zehirli olduğuna, ara ara “zayıf” bünyelerinin bir sonucu olarak pat diye düşüp düşüp bayılan, “histeri” krizleri geçiren insanlar olduklarına inanılan bir geçmişten söz ediyoruz. Bir ara doğum sancılarının kadınların deneyimlediği kadar acılı olup olmadığı da sorgulandı. Uğursuzluktan, kadınlıkla eş değer olan her türlü tekinsizlikten bahsetmeyeceğim. Kadınların bedenlerini, kendilerine yönelik algılarını, geleceklerini, yaşamlarını belirlemiş, berbat bir geçmiş bu özetle.
Aynı geçmişte, tüm bunlarla mücadele eden kadınlar, onların açtıkları yollar da var. Bu kadınların sayesinde hak mücadelesi ilerleyebildi ve daha insani koşullarda yaşayabilme olanağı doğabildi. Değişimler, dönüşümler ancak böyle mümkün oluyor zaten. Biri-birileri çıkıp var olan düzeni sorguluyor, düzenin karşısında duruyor, düzen ile mücadeleye girişiyor ve hep kazanıyor. Bazen hemen, bazen zaman alıyor kazanımlar; bazen kaybedilmiş gibi görünüyor mücadele, ama mutlaka bir sonuç alınıyor, daha iyiye doğru. Her itirazın, girişimin, çabanın bir yeri var.
Kadınlar Dünyası dergisi. 124. sayı, 28 Kanunuevvel 1329 (10 Ocak 1914).
Ülkemizde kadınların kılığı kıyafeti, kararları, benlikleri ve yaşamları aleyhine kurulmuş düzeni sorgulayan kadın sayısı da hiç az değil; bunlar önemli kırılma noktaları tarihimizde. Bu kırılma noktaları; bazılarında bir kişi, bazılarında bir grup kadın, bazen örgütler, bazen de sokağa dökülmüş kalabalıkların iradesi sayesinde mümkün olabilmiş.
1913’te, şimdiden bakınca çok zor, hatta mümkün olamazmış gibi görünen bir girişim, atılmış cesur bir adım var mesela: Nuriye Ulviye Hanım ve çevresindeki bir grup kadın tarafından yayın hayatına başlayan Kadınlar Dünyası dergisi. Nuriye Ulviye (sonradan Mevlan ve Civelek soyadlarını alacak) 13 yaşında saraya cariye olarak girmiş bir kadın. Yaşça çok büyük ilk eşinin vefatıyla kendine kalan serveti kadın hakları savunuculuğu davası için kullanıyor. İçinde bulunulan koşulların toplumsal, siyasi ve ekonomik güçlüğüne rağmen, 1913’ten 1921’e kadar, toplam 209 kadın hakkı, pek çok açıdan savunuluyor bu dergide. Tiraj, bugünün koşulları için bile yüksek sayılır, 3 bin ya da üzerinde basıldığı söyleniyor. İdaresi, yazarları kadın olan bu derginin yayına katkıda bulunanları, matbaa çalışanları ve mürettiplerinin de kadın olduğu söyleniyor. 1913’ten 1921’e kadar geçen süreyi bir anlığına düşünün. Balkan savaşları ve bir dünya savaşı öncesinde yayına başlıyor dergi, ortalık yangın yeri! Kadınlar Dünyası’nın yaratılabildiği dünya karma karışık. Arada kağıt bulunamıyor, derginin dağıtılması dert oluyor… Abone sayılarını artırmak için sürekli çalışıyor kadınlar.
Ele aldıkları konularda göz alıcı bir çeşitliliği gözetiyorlar hep: Kadınlar çalışma hayatında neden olmalıdır, neden görücü usulü ile evlenmemelidir, dayağa ve şiddetin her türlüsüne neden karşı konulmalıdır? Çocuk bakımı, beslenme konularında nelere dikkat edilmelidir, kamusal hayatta kadınlar neden var olmalıdır? Derginin hararetle tartıştığı konulardan biri de kadınlara henüz tanınmayan yüksek eğitim hakkı. Nuriye Ulviye bu konuda düşüncelerini tertemiz şekilde ortaya koyuyor: “Bekleyecek zamanımız yoktur. Dârülfünun’u istemek bizim insanlık hakkımızdır.”
Bu tartışmanın aleviyle tarih adeta hızlanıyor ve İnas Dârülfünunu’nun, yani kadınlara has bir üniversitenin ortaya çıkması, kadınlara yönelik konferansların üniversite çatısı altında verilmeye başlanması 1914-1915’te başlıyor ve arkası geliveriyor. Konferanslar, dersler, karma eğitim… Fakat 1921, İnas Dârülfünunu’nda eğitimin ve Kadınlar Dünyası’nın sona erdiği yıl. Üniversitenin ve derginin kapanması kötü bir haber değil ama. Yüksek eğitim hakkı meselesinde bireysel çabalarla başka kapılar zorlanıyor. İlk kadın hukukçular, ilk kadın doktorlar teker teker beliriyor, çeşitli bilim alanlarında kadınlar var olabilir hale geliyor.
Cumhuriyetin ilanından sonra ise kamusal alanda kadınların görünürlüğünün artmasına yönelik bilinçli çabaların sarf edildiğini hepimiz biliyoruz. Kadınlar, meslek sahibi insanlar olarak yeni kurulan ülkenin pek çok kademesinde yer alıyor. Sanatta, sporda, hastanede, adliyede varlar. 1934 tarihi önemli bir kırılma noktası, artık seçme ve seçilme hakkına sahip oluyor kadınlar, az da olsa artık siyasette de varlar.
Bir önceki adımın, bir sonrakini kolaylaştıracağı bir süreç bu, fakat her açılan kapı bir sonrakine çıkıyor, bitmek bilmeyen bir kapılar silsilesi önünde kadınlar hep. Nuriye Ulviye gibi yazan, aktif olarak mücadele eden kadınlar sayıca artıyor. Yeni yayınlar, yeni örgütlenmelerle kadınların hak mücadelesi devam ediyor.
Kadınlar Dünyası dergisinin girişimi ile Telefon İdaresi’nde çalışma hakkı elde eden ilk kadın memurlar. İstanbul, 1913.
17 Mayıs 1987’de İstanbul’da, Kadıköy İskelesi’nde başlayıp Yoğurtçu Parkı’nda biten bir yürüyüş, bir diğer kırılma noktası. Ev içi şiddete, dayağa karşı bir araya gelen, yaklaşık 2500 kişinin katıldığı eylemin ardından kadın hareketi çok daha etkili hâle geliyor.
Sığınma evlerinin açılması, kitlesel kampanyaların düzenlenmesi, bugün de aktif olan sivil toplum örgütlenmeleri ve Pazartesi dergisi gibi etki alanı geniş, sesi güçlü yayınlar bu yürüyüşün ardı sıra ortaya çıkıyor. 20 yılı aşkındır devam eden 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşleri ise, hazırlıkları, kitleselliği ve medyada yer alma biçimiyle senede 1 gün, 1 gece dahi olsa arkalarında bıraktıkları tarihin farkında olan büyük bir kitle tarafından kutlanıyor. Aradan geçen yıllarda toplumsal cinsiyet kavramı girdi günlük hayatlarımıza, kadınların hak mücadelesi LGBTİ+ mücadelesi ile kesişti. Bazı işler kökten değişti, bazıları biraz aynı kaldı.
Etraflarına sıkıca dokunmuş, ağır, boğucu bir kumaşın içinde hareket etmeye çalışan kadınlar ilerlemenin yavaş, ama emin adımlarla olduğunu bilir… Ve birbirleriyle dayanışırlar; her Mart ayı bu işe yarar. İkiz doğuranlara şüpheyle bakılması, histeri krizlerinin kadınlara has olduğu gibi garip anlayışlar artık arkada kalır, unutulur, yerlerine yenileri gelir, mücadele sürer. Bir kapı bir diğerine açılır özetle.
İşin doğrusu idarecileri, yazarları ve mürettipleri ile Kadınlar Dünyası dergisi çalışanları, bir yolunu bulup 100 sene öncesinden bir 8 Mart gecesi Taksim Meydanı’na gelebilselerdi, kalabalığın, ışıkların içinde hiç de sakil durmazlardı gibi geliyor. Şaşırırlardı belki bazı pankartlar için, “Bu mesele hâlâ devam mı ediyor?” derlerdi belki, fakat kendilerinden 100 sene sonra aynı meselelere maruz kalan kadınlarla yan yana olmak herkese iyi gelirdi herhalde.
1 Mart 1929’da İstanbul’da, kayıtlara girmiş en soğuk kışlardan biri yaşandı. Ocak başında başlayan kar yağışı tam 55 gün sürdü. Donan Tuna Nehri’nden kopan buzlar İstanbul Boğazı’nı neredeyse tamamen kapladı. Haliç’e kadar ulaşan buz kütleleri soğuk ve kar yağışı nedeniyle bir süre erimedi. 10 metreyi bulan kalın buz kütleleri nedeniyle gemiler hareket edemedi. Dönemin gazetelerinde, Boğaz’ı yürüyerek geçenlerin haberleri yer aldı; devasa buz kütleleri üzerindeki insanların fotoğrafları yayımlandı. Bu, manzaranın keyifli yanıydı. Aslında şehir bir felaket yaşıyordu. Kar kalınlığının 5 metreye kadar ulaşması nedeniyle birçok yerle ulaşım kesildi; içme suları dondu ve çok sayıda insan hayatını kaybetti. Sirkeci’den Sarayburnu istikametine doğru çekilen fotoğrafta, ön planda buzlar üzerinde insanlar ve sıkışmış gemiler, arka planda Kız Kulesi ve Üsküdar sahili.
Yakın siyasi tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri, 1 Mart 2003 tarihinde yaşandı. TBMM, Amerikan askerlerinin Irak’a müdahale için Türkiye topraklarından geçmelerine izin vermedi. Dönemin başbakanı Abdullah Gül, bu kritik süreçte hem ülke içinde siyasetçilerle hem de uluslararası ölçekte yürütülen temasları ilk defa ayrıntılarıyla anlattı. 1 Mart Tezkeresi, TBMM’de çoğunluk olan AkParti milletvekillerinden bir kısmının da “hayır” demesiyle, sadece 3 oy farkla reddedilmişti. Türkiye’de bu Tezkere’nin geçmesi için uğraşanlar “masada yerimiz olmaz” demiş ve her kanaldan baskı yaparak Meclis’in iradesini etkilemek istemişlerdi. Abdullah Gül, sürecin sadece siyasi değil; insani, ahlaki-vicdani ve tarihî boyutlarını da dile getiriyor.
Irak meselesi, biz hükümet olduğumuzda önümüzde bulduğumuz en önemli dosyalardan biriydi. Kıbrıs, AB, ekonomik meseleler de bununla birlikteydi. Irak’a müdahale süreci bizden önce başlamıştı. ABD’nin bir “neocon” projesiydi; uluslararası bir meşruiyeti yoktu. Başka meselelerde olduğu gibi BM Güvenlik Konseyi’nden bir karar neticesinde değil; ABD önderliğinde, İngilizler’le bir koalisyon sonucu ortaya çıkmıştı.
Savaş karşıtı cephede AkParti seçmeninin de bir bölümü yer alıyordu.
O dönemde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de bunun uluslararası meşruiyeti bulunmadığına işaret eden ve muhalif bir tavrı vardı; başbakan olarak da bunu bana da iletmişti. Tabii başlangıçta dosyalara çok hakim değildik; öncelikle bu meselenin tüm uluslararası veçhelerini ve muhtemel etkilerini ayrıntılarıyla bilmeliydik. Dışişleri’nin brifingleri ve diğer temaslarla bunları netleştirmemiz gerekiyordu.
Bizim için zorluk şuradaydı: Hukuki olarak uluslararası meşruiyeti bulunmayan bir çerçevede, 50 binin üzerinde Amerikan askeri Türkiye’ye gelecek; Türkiye’nin değişik havalimanlarından -Trabzon’dan tutun da Sabiha Gökçen’e kadar- giriş yapacak ve Türkiye içinden bir komşu ülkeyi işgal edecekti. Bu durum cumhuriyet tarihinde de bir ilkti ve büyük bir meseleydi. Kimi arkadaşlar, kimi çevreler, kimi gazeteciler “Amerika’yı reddetmek masada yeri kaybetmek demek” diye açık açık belirttiler, yazdılar. Ben ve bazı arkadaşlarımız böyle düşünmüyorduk. Büyük bir sorumluluk, tarihî bir sorumluluk sözkonusuydu. Bunu bir başbakan olarak üstlenmenin ağırlığını her saniye üzerimde hissettim.
Tabii böyle bir olaya girerseniz, bu kadar Amerikan postalı ilk defa Türk topraklarına ayak basacak. Bir kısmı burada, bir kısmı orada… Bunların lojistikleri, ilişkileri… Nihayetinde savaş bitecek, Irak yakılacak-yıkılacak ama ondan sonra bunlar ne zaman gidecekler? Ne zaman tamamen çekilecekler? Yakın tarihte birçok örnek vardı: Güney Kore’den tutun da Afganistan’a kadar. Bunlar çok büyük sorulardı. Tabii Irak’ta bir diktatör vardı hiçbir zaman sempati duymadığımız. Kendi halkına zulmeden bir Saddam… Türkmenler’e, Kürtler’e, kendisine karşı gelen Araplar’a, herkese… Amansız, acımasız bir diktatör. Aslında bu işgal fırsatını tabii o veriyordu. Ancak diğer bir gerçek de şuydu: Ortadoğu’da Filistin meselesi çözülmemiş, orada sağlam bir barış sağlanmamıştı. Ortadoğu’nun hem maddi kaynak, hem de insan kaynağı bakımından -nüfus ve para, petrol- en güçlü devleti Irak’tı. Suudi Arabistan’ın parası vardı, insanı yoktu. Mısır’ın insanı vardı, parası yoktu. ABD geleneksel olarak İsrail’in güvenliğini önplanda tutuyordu.. Neocon’lar ve onların bir nevi güdümüne girmiş Başkan Bush da bu projenin kilit insanlarıydı. Yani, İsrail’in güvenliğini tehdit eden en güçlü ülkenin belini kırmak istiyorlardı.
Bu koşullarda, şüphesiz öncelikle askerî yapımızın görüşleri ve hareketi çok önemliydi. Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Hilmi Özkök bize karşı çok dürüst davranıyordu. Kendisiyle konuştuğumda, hem bardağın dolu tarafını hem de boş tarafını anlatıyor ve ihtimalleri aktarıyordu.
Bizim için bir başka tedirginlik konusu da şuydu: Yeni hükümet olmuştuk. Reformcu bir hükümet anlayışımız vardı. Türkiye’de uzun bir dönemden sonra tek başına iktidar olan bir hükümettik. Bu tek başına iktidar gücünü, Türkiye’nin demokratik ve ekonomik kalkınmasına seferber etmek istiyorduk. Dolayısıyla bunları devreye sokacağız ve AB hedefi doğrultusunda da süratli bir şekilde yürüyeceğiz. İlk hedeflerimizden biri AB müzakere süreci ve Türkiye’nin “Kopenhag Kriterleri”ni yakalayıp buna dahil olmasıydı. Tüm bunları düşündüğümüzde, böyle bir ajandası olan bir hükümetin “savaşa yol vermesi” çok çelişkili bir durumdu doğrusu. Savaşa girerseniz, kaçınılmaz olarak güvenlik politikaları uygulayacaksınız. Halbuki biz o dönem Güneydoğu Anadolu’da 30 senedir uygulanan “olağanüstü hâl”leri kaldırmışız; normal döneme geçmişiz; Devlet Güvenlik Mahkemeleri sona ermiş… Eğer savaşa angaje olursak, bu kadar yabancı asker gelince ister istemez bunların arkasına kendi topraklarımızda da kendi askerlerimizi koyacağız.
2003 Mart’ının ortalarında Başbakanlık görevini Recep Tayyip Erdoğan’a devreden Abdullah Gül, 1 Mart tezkeresiyle ilgili ayrıntıları #tarih dergisi Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü’ye anlattı.
Ayrıca Türkiye’deki “Kürt meselesi” zaten hallolmamış büyük bir mesele. Girilen bölge Kürt bölgesi olacak ve Amerikalılar’ı o coğrafyaya biz sokacağız. Tabii kimi çevreler gayet hayalci bir şekilde “Musul, Kerkük petrollerinde söz sahibi olmak” gibi cümleler sarfediyorlardı ama; benim endişem hatta korkum, bırakın petrolü, suya gidip susuz gelme durumu, hatta Kürtler’le çok daha içinden çıkılmaz problemlerin ortaya çıkmasıydı.
Sonuçta başbakan olarak sadece benim değil, partide önemli bir grup arkadaşın da ciddi şüpheleri vardı. Hem Bakanlar Kurulu’nda hem milletvekilleri içinde, durumu tüm boyutlarıyla değerlendiren insanlar bulunuyordu. Tabii bunun yanısıra bazı arkadaşlar da yine iyi niyetli olarak Türkiye’nin geleceği için daha “pratik” hareket etmek gerektiğini düşünüyor; derin analizlere girmeden “aman masada olalım” diyorlardı.
İşte bu şartlar altında süreç işlerken Davos Toplantısı oldu. Orada en üst Amerikan yetkilisi olarak Dışişleri Bakanı Colin Powell’la da buluştuk; özel bir görüşme yaptık. Powell çok prestijli bir insandı şüphesiz; 1. Körfez Savaşı’nın galibi komutan, hükümetin en kuvvetli ismi, kendi karizması yüksek biri… Yaptığımız özel görüşmede, onun aslında bu savaşa çok gönüllü olmadığını gördüm, hissettim. Aslında kendisi de bunu hissettirdi. Yanımda Büyükelçi Gürcan Türkoğlu vardı. Bir taraftan Amerikan askerlerinin Türkiye’ye girmesi, çıkartma yapılacak iskeleler, İskenderun Körfezi’ndeki düzenlemelerden bahsederken; diğer taraftan “çok da acele etmeyin” diyordu. Kendisine “Ben bunu şüphesiz meclise götüreceğim ve meclis karar verir” dediğimde “yani o zaman karar Türkiye’nindir” diyecek kadar dürüst bir yaklaşımı vardı. Tabii sonraki süreçte kendisine “Irak’ın nükleer çalışmaları var” efsanesinin nasıl dayatıldığını, nasıl aldatıldığını ve bunu ömür boyu bir leke olarak taşıdığını, yazdığı kitapta ifade edecekti.
1 Mart tezkeresi döneminde Erdoğan parti başkanıydı ama henüz parlamentoya girememişti. Dönemin Genelkurmay Başkanı ise Hilmi Özkök’tü.
Meclisteki genel kuruldan 1 gün önce bir grup toplantısı yaptık. Grup toplantısında Genel Başkan Tayyip Bey de bir konuşma yaptı. Ben de başbakan olarak herkesi bilgilendirdim. O zaman Dışişleri’nin hazırladığı artıları, eksileri sözlü ve yazılı olarak ilettim. Hatta bu süreç içerisinde bütün siyasi partilerin genel başkanlarını davet ettim. Rahmetli Ecevit de vardı; Rahmetli Mesut Bey, rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu… Hatta Cem Uzan bile vardı; o seçimde çok oy almıştı. Hepsinin fikirlerini dinledim.
Şu bir gerçekti ki, Türk kamuoyu ciddi bir şekilde bu savaşa karşıydı. Hatta Türkiye’ye gelip halkla röportajlar yapan televizyonlar -BBC gibi- benimle de mülakat yapıyorlardı. Bana “halkınız karşı, siz nasıl geçireceksiniz” sorularını yönelttiler. Ben de onlara şunu söylüyordum; “I’m not Emir or King, I’m the elected Prime Minister” (Ne emirim, ne kralım, ben seçilmiş bir başbakanım). Yani, ben meclise getireceğim, meclis ne derse o olacak. Hatta birkaç kere danışmanlarım uyardı; “emir-kral demeyin alınırlar” diye; ama doğrusu buydu.
O günlerde bir de İzmir seyahatim olmuştu. Rahmetli anneannemin, büyükbabamın kabrini de ziyaret etmiştim sessizce, sabahın erken saatinde. Çıkarken, kabristanda insanlarla karşılaştım. Kadınlar koşarak yanıma geldi. Bana söyledikleri şuydu: “Aman bizi savaşa sokma.” Bu hiç aklımdan çıkmaz. Savaşın ne demek olduğunu biliyoruz. Savaş ölüm demek, ayrımsız. Hele bugünün savaşları, büyük yıkım demek. Çoluk, çocuk, herkes yani… Ve bu uluslararası meşruiyeti de olmayan bir savaş olacağı için çok daha farklı olacaktı. Dolayısıyla bu duygular içinde meclise gittim.
Siyasi hayatımda sorumluluk duygusunu çok önemserim. Bazı kişiler risk almaya açıktır. Ben bunu yapamam. Bu mesele, diyelim kendi yaptığınız bir ticaret, bir ekonomik faaliyet değil. Neticesi sadece sizi ilgilendiren bir konu değil ki risk alalım. Milletin meselesi bu. Çok iyi hesaplanması, analiz edilmesi ve tartılması gerekir; tabii sonuçta ne olursa olsun o karara uyulması gerekir.
Konuyu meclise getirdiğimizde milletvekillerini detaylı bilgilendirdim. Son konuşmamızda da şunu söyledim: “Ben birçok başbakanın bu tip konularda yaptığı gibi hepinizin, grubumun oyunu alıp, sizin adınıza mecliste kullanmayacağım. Yani ‘şu yönde oy kullanın’ gibi bir talimatım olmayacak. Sizi yeterince bilgilendirdik. Neticede altında benim imzam olacağı için durumum farklı. Ancak sizler de farklısınız. Örneğin Amerikan Kongresi neyse bizim Meclis’imiz de öyledir” dedim.
AkParti hükümetlerinin ilk başbakanı Abdullah Gül, 1 Mart Tezkeresi Meclis’te görüşülmeden önce de Türk halkının büyük çoğunluğunun savaşa karşı olduğunu değerlendirmişti.
1 Mart 2023’te Meclis’te yapılan oylamada, bildiğiniz gibi 264 kabul, 250 red, 19 çekimser oy kullanıldı. Anayasa’nın 96.maddesinde öngörülen 267 salt çoğunluğa ulaşılamadı. Yani 3 oyla da olsa tezkere reddedildi.
Benim değerlendirmem şudur: Büyük sorumluluk duygusu içinde hareket etmemizin neticesinde, Türkiye için çok hayırlı oldu. Ahlaki kaygılar güden insanların-vekillerin ödüllendirilmesi diyebilirim. Kendi topraklarımızdan savaşa yol verseydik, Irak’ın altüst oluşuna da katılmış olacaktık. Ne olursa olsun bütün Arap dünyası, bütün İslâm dünyası, hatta Avrupa için; işbirlikçi olarak, Amerikalılar’ın güdümünde bir ülke olarak hafızalarda ve arşivlerde yer alacaktık.
Dönemin en önemli gazetesi Hürriyet manşetinde Meclis’in tarihî kararını böyle duyurmuştu.
Türkiye tezkereyi reddedince, ülkemizin dünyada en itibarlı seviyeye çıktığı bir döneme girdik. Arap sokaklarında da, Avrupa sokaklarında da, Türk dünyasında da bunun etkisini gördük. Birçok devlet başkanı beni arayıp “çok saygıdeğer bir ülke olduğunuzu gösterdiniz” dedi. En çok etkilenenlerden biri Putin, bir diğeri de Chirac’dı. Chirac o tarihe kadar Türkiye’yi ABD’nin güdümünde bir ülke olarak değerlendiriyordu; AB konularında bunun etkilerini hissettiriyor hatta açıkça ifade ediyordu; kendisiyle tatsız görüşmelerimiz de olmuştu. Ancak bu hadiseden sonra her AB toplantısında -ki o zaman sıklıkla liderleri de davet ederlerdi ve ben de birkaç zirveye katıldım- her seferinde yanıma oturdu ve özel görüşmek istedi. Birçok başka liderin de yaklaşımı değişmişti.
ABD’yle ilişkilerimizde ise tabii bir soğukluk meydana geldi ama, Amerikalılar çok şoke olmadılar aslında; daha ziyade Türkiye’deki Amerikancılar şoke oldu! Tezkere geçsin diye çok uğraşanlar ve Amerikalılar’la yakınlığıyla ünlenenler… ABD’nin “çok büyük intikam alacağını” falan yazan-çizenler… Ancak dediğim gibi, ABD’deki birçok sağduyulu siyasetçi Türkiye’nin bu kararına saygı gösterdi. Hatta daha sonra ben Dışişleri Bakanı olarak gittiğimde, o dönem tezkerenin geçmesi için büyük baskı yapan hem Cheney hem Rumsfeld benimle görüşmek istedi. Hepsine de dürüst bir şekilde bütün bunları anlattım. Onlar da Türk halkının büyük çoğunluğunun tezkereye karşı olduğunu bildiklerini ifade etti. Zaten ABD’deki Demokratlar da karşıydı; Başkan Obama bile “hayır” oyu kullanmıştı kendi meclislerinde.
Irak savaşının arkasındaki iki önemli isim ABD Başkanı Bush ve Dışişleri Bakanı Powell’dı. Powell, Türkiye’ye beklenenden daha yumuşak bir tepki verecekti.
Türkiye’nin kararı, ideolojik, körü körüne bir reddediş değildi. Altında ciddi analizlerin, ciddi ahlaki sorumlulukların hissedildiği bir duyguyla ve kararla Meclis bunu reddetti. Meclisin reddetmesi Türkiye’nin itibarını çok yükseltti, ülkenin önünü çok açtı. 2007- 2010’lara kadarki itibar artışının en büyük nedeni budur. Avrupa’yla en iyi dönemimizi yaşadık. Kimilerinin dediği gibi Amerikalılar’la ilişkilerimiz yıkılmadı. Daha o zaman, bana “ABD’yle ilişkiler koptu” diye feryat edenlere de şunu söylerdim: “Hayır, şimdi ABD’yle daha sağlıklı ilişkiler var. Önceden sadece askerî ilişkiler ve onların güdümünde görünen bir ülkeyken şimdi daha sağlıklı ve saygın bir ülkeyiz.” Nitekim böyle de oldu. Kimi kötü niyetliler, gizli anlaşmalar, “Büyük Ortadoğu Projesi”, “PKK’ya destek” diyerek bu süreci baltalamak istedi ama; bildiğiniz gibi önyargılı oldukları için bugün bile devam ediyorlar bunlara.
O dönem muhafazakar kesimin önemli gazetesi Yeni Şafak da tezkerenin reddedilmesinden memnundu.
Benim değer verdiğim, hatta arkadaşlığım da olan bazı yazarlar; müthiş bir Amerikan taraftarlığıyla, ABD’yle beraber hareket edilmesi gerektiği noktasında o kadar ileri gittiler ki, suçlamaya varan yazılar yazdılar. Wolfowitz’le telefon görüşmeleri dahi yapıp Türkiye’de bir etki oluşturmaya çalıştılar. Diğer taraftan bizim içimizdeki siyasetçiler ve milletvekilleri arasında, eğitimlerini Batı’da almış, hatta “Batıcı” bilinen birçok arkadaş da tezkereye karşı çıktı; çünkü o ahlaki sorumluluğu hissetti. Ancak bunun yanında kendisini daha “geleneksel” ve “yerli” sayan birçok arkadaş ise daha “pratik” hareket etmek istedi; tezkerenin geçmesi için çaba sarfetti.
ABD malum büyük bir güç, büyük bir devlet; ekonomik, teknolojik, bilim-kültür-sanat olarak lider ülke dünyada. Türkiye şüphesiz bunu yok sayamaz. Türkiye-ABD ilişkilerinin güçlü olması bizim için şüphesiz önemlidir; ama bunun sağlıklı bir şekilde olması, Türkiye’nin kendi çıkarlarını önde tutması daha da önemlidir.
CHP, TEZKEREYE TAM KADRO KARŞI DURMUŞTU
Onur Öymen: Meclis kararı doğru ve tarihî bir karardı…
Dönemin CHP milletvekili Türk diplomat ve siyasetçi Onur Öymen, “Bu kararı alan bir meclisin üyesi olduğum için gurur duyuyorum. Aksi takdirde siyasi bedeli çok ağır olacaktı” diyor.
Aslında 1 Mart Tezkeresi’nden önceki dönemde de ABD’nin Irak’a müdahale için Türkiye topraklarını kullanma projesi vardı. Savunma Bakanı Yardımcısı Wolfowitz Türkiye’ye geldi ve Ecevit’i iknaya çalıştı; ama Başbakan Ecevit buna sıcak bakmadı.
1 Mart Tezkeresi öncesinde ise Amerikalılar’la çeşitli düzeylerde bir dizi uluslararası temas gerçekleşti. Biz de özellikle BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan Türkiye’nin bir müdahaleye izin vermesinin yasal imkansızlığını dile getirdik. Özellikle müzakereleri yürüten Deniz Bölükbaşı, 1 Mart Vakası adlı kitabında bunları dile getirmiştir. Gazeteci Fikret Bila da Ankara’da Irak Savaşları kitabında bu gelişmeleri ayrıntılarıyla anlattı, belgeledi. Sayın Şükrü Elekdağ da bu konunun takipçisi oldu.
Böyle bir ortamda 1 Mart tezkeresi Meclis’te görüşüldü. Deniz Baykal, Türkiye’nin uluslararası hukuka aykırı bir tezkereyi kabul etmesinin doğru olmayacağını, Irak’la ilişkilerimizi uzun vadede olumsuz etkileneceğini söyledi. CHP milletvekillerinden hiçbiri çekimser kalmadı ve “hayır” dedi. Sonuçta, Meclis’teki oylamada iktidar partisinden de -yanılmıyorsam 99 kişi- ya ret oyu verdi ya da çekimser oy kullandı. Neticede içtüzüğe göre gerekli oy çıkmadı ve tezkere reddedildi.
Benim bildiğim kadarıyla, ABD’nin herhangi bir ülkeye asker göndermesinin; oradan başka bir ülkeye müdahale etmesi için herhangi bir hükümetin onayını almasının; meclis çoğunluğuna sahip olmasına rağmen o hükümetin milletvekillerinin bir bölümünün karşı çıkması sonucunda bunun reddedilmesinin başka örneği, bırakın Türkiye’yi dünyada yok.
Tabii Amerikalılar büyük tepki gösterdi buna, çok şaşırdılar. “İktidarın nasılsa çoğunluğu var, bu meclisten geçer” havasındalardı. Reddedilince çok rahatsız oldular. Wolfowitz, Mehmet Ali Birand’la yaptığı bir mülakatta Türk askerlerini eleştiren laflar söyledi. “Askerler bu olayda meclise liderlik yapamadılar” dedi. Bir taraftan yıllardır “askerler siyasete karışmasın” diyorlar, burada ise “asker siyasete niye karışmadı” diyorlar!
Bence bu karar, TBMM’nin aldığı en önemli, en doğru, en isabetli kararlardan biridir. “Bu kararı alan bir meclisin üyesi olduğum için gurur duyuyorum” dedim ben hep. Aksi takdirde ne olurdu? Amerikalı askerlerin bir bölümü Kuzey Irak’a geçecekti, bir bölümü de -aşağı yukarı 25 bin asker- Türkiye’de kalacaktı. Ne kadar süre kalacaktı? Belirsiz. 2. Dünya Savaşı’nda ABD’nın Japonya’ya gönderdiği askerlerden 40 bini hâlâ orada. Güney Kore’ye gönderdiklerinden 26 bini orada. Almanya’ya gönderdiklerinin büyük kısmı hâlâ orada. Yani büyük bir ihtimalle Türkiye’nin en hassas bölgesi olan Güneydoğu Anadolu’da çok sayıda Amerikan askeri uzun yıllar kalmaya devam edecekti. Bu Türkiye’nin hem egemenlik haklarını, hem bölge politikalarını çok kötü bir şekilde etkileyecekti. ABD bu karardan rahatsız oldu ama aksi durumda bunun Türkiye’ye siyasi bedeli çok ağır olacaktı.
Amerikan askerlerine “vize” vermeyen TBMM, bundan tam 21 yıl önce, üstelik çok ciddi dış ve iç baskılara rağmen, Türkiye’nin ve bölgenin geleceğini değiştirecek bir karar aldı. Kimilerinin beklediği gibi bir ekonomik kriz yaşanmayacak, aksine Türkiye’nin itibarı yükselecek, AB ile müzakere sürecini başlatacak reformların önü açılacaktı.
Küresel sonuçları bakımından, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin en önemli ve çarpıcı olayı hiç kuşkusuz Türkiye topraklarının, Irak’ı işgal etmek için saldıracak ABD ordusu tarafından kullanılmasını öngören 1 Mart Tezkeresi’nin 2003’te TBMM’de reddedilmesidir. 3 Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktidara gelen, başbakanlığını Abdullah Gül’ün üstlendiği AkParti iktidarının en fazla zorlandığı kriz; ekonomi, Kıbrıs, Avrupa Birliği süreci gibi zor ve çetrefilli dosyalar bir yana, yaklaşan Irak savaşı ve 1 Mart Tezkeresi konusundaydı.
Irak’ta dünya barışını tehdit eden kimyasal ve biyolojik silahlar bulunduğunu iddia eden ABD, Irak’a bir askerî müdahalede kararlıydı ve kuzeyden kara harekatı için Türkiye topraklarından geçiş izni ve lojistik destek istiyordu. Savaşı önlemenin tek yolu, Irak’ın BM denetçilerine kapılarını açması ve işbirliği yapmasıydı. Ancak, Saddam Hüseyin buna kesinlikle yanaşmıyordu.
ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Elizabeth Jones Ankara ziyaretinde diplomatik nezaketi de hiçe sayarak “Tezkereyi reddederseniz ekonominizi mahvederiz” diye Türkiye’yi tehdit etmişti.
Başbakan Gül, bir yandan Saddam Hüseyin’i işbirliği yapmaya ikna etmek için yoğun bir diplomasi atağı başlatırken,diğer taraftan da ülke içinde tüm siyasi partilerle geniş bir istişare mekanizması kurdu. Bu esnada ABD yönetimi, Amerikan askerlerinin Türkiye’den geçişine izin verecek tezkerenin Meclis’te bir an önce kabul edilmesi için baskının dozunu arttırıyordu. ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney sık sık arıyor ve “Gemilerimiz yolda. Daha fazla bekleyemeyiz. Tezkereyi bir an önce çıkarın” diyerek Ankara’yı sıkıştırıyordu. Ancak diplomatik nezaket kurallarını hiçe sayan asıl ve açık tehdit, 2002 Şubat ortalarında Ankara’yı ziyaret eden ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Elizabeth Jones’tan gelecekti:
Meselenin bir çok boyutu vardı. Fiili boyutlarından bir ise, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ten gelen ve çok önemli bir noktaya işaret eden yazıydı: “Tezkere geçerse, yabancı askerlerin bulunduğu yerlerde, gidiş-dönüş güzergahı olan illerde Olağanüstü Hâl ilan etmemiz gerekir. Başka türlü muhtemel sorunların üstesinden gelemeyiz”. Bu, 6-7 ilde sıkıyönetim ilanı demekti. Olağanüstü Hâl uygulaması yeni kalkmıştı. Gül, yakın çalışma arkadaşlarıyla yaptığı toplantıda kaygılarını şöyle paylaşacaktı: “Olağanüstü Hâl’i yeniden uygularsak, yoluna koymaya başladığımız AB süreci biter. Askerin siyasette gücü artar. Özgürlükçü politikalardan güvenlikçi politikalara savruluruz. Başlattığımız reform süreci durur”.
AkParti de farklı görüşler vardı. Partinin önde gelen kimi isimleri, Bakanların çoğunluğu tezkere karşıtı bir çizgiye gelmişti.
Abdullah Gül, tezkerenin TBMM’de görüşülmesinden birkaç gün önce Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal’ı çağırdı ve tezkerenin kabulü veya reddinin Türkiye açısından siyasi, ekonomik ve askerî sonuçlarının ne olacağına dair kısa ve öz bir rapor hazırlamasını rica etti. Ziyal’in sunduğu rapor, tüm AkParti milletvekillerine dağıtıldı.
Artık yolun sonuna gelinmişti. 1 Mart’ta heyecan doruktaydı. Türkiye’de ve başta ABD olmak üzere tüm dünyada herkesin gözü-kulağı TBMM’ydi.
Tezkerenin Meclis’te görüşüldüğü gün, Türkiye tarihinin en büyük savaş karşıtı gösterisi Ankara’da yapıldı. ‘Savaş Karşıtı Platformu’nun düzenlediği mitinge onbinlerce kişi katıldı.
Oylamaya 533 milletvekili katıldı. 250 ret, 264 kabul 19 çekimser oy çıktı. AkParti 97 fire vermişti. Ajanslar önce sonucu, “Tezkere kabul edildi” diye flaş haber olarak geçtiler. Ancak, kısa sürede bunun ret anlamına geldiği ortaya çıktı; zira Anayasa’nın 96. Maddesi’nde öngörülen salt çoğunluğa ulaşılamamıştı.
Çıkan sürpriz sonucun yol açtığı gergin ve kaygılı ortam bir süre sonra değişti. ABD elbette çok kızmış, tepkisini Ankara’ya değişik kanallardan iletmişti. Ancak kimilerinin beklediği gibi bir ekonomik kriz yaşanmayacak, aksine Türkiye’nin dünyadaki itibarı yükselecek, AB ile müzakere sürecini başlatacak reformların önü açılacaktı.
Başbakan Gül’ü telefonla arayan Rusya Cumhurbaşkanı Putin, “Sizi tebrik ediyoruz. Tezkerenin reddiyle, Türkiye saygınlığını tüm dünyaya gösterdi” diyecekti. Bu gelişme özellikle AB açısından da çok önemliydi. Zira, AB içinde Fransa ve Almanya gibi önemli ülkelerin, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkma gerekçelerinden biri de şuydu: “Türkiye üye olursa, AB içinde ABD’nin Truva Atı olur. ABD’nin taleplerine ve yönlendirmelerine göre hareket eder”. Tezkerenin reddiyle bu algı kırılacak, Türkiye ile AB arasındaki üyelik müzakerelerinin başlatılmasında bunun önemli bir etkisi olacaktı.
3 Mart 1924’te TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen Tevhid-i Tedrisat (Eğitim Öğretim birliği) Kanunu, 4 yıl sonra gündeme gelecek Harf İnkılâbı’nın da habercisiydi. Bu kanunla bütün okullar ve vakıf gelirleri sömürülen harabeler durumuna düşmüş medreseler Maarif Vekâleti’ne bağlanacak; kaçak öğretim yapılması yasaklanacaktı.
Osmanlı Devleti’nin İstanbul’daki merkez örgütlerinde bir eğitim-öğretim kuruluşu yoktu. Medreseler vakıf kuruluşlarıydı. Din ve okuma-yazma eğitimi veren ilk aşama mektepler özel mekteplerdi. Başta askerlik, tıp, meslek eğitimi veren mektepler 18. yüzyıl sonlarında; Osmanlı Maarif Nezareti’nin örgütlenişi 1847-1857 arasında; İbtidai, Rüşdiye, İdadi, numune, tıp, hukuk, mülkiye, muallim, ziraat ve diğer mekteplerin kuruluşları da 19. yüzyılın ikinci yarısındadır.
Bu dönem ve sonrasındaki ilk ve orta öğretim aşamaları için örgütlü, programlı, sağlıklı yapılardan sözedilemez. Osmanlı topraklarında okullaşma esas olarak 2. Abdülhamid (1876- 1909) ve 2. Meşrutiyet (1909-1918) dönemlerindedir. Yabancı ve gayrimüslim okulları da dışa bağımlı, cemaat, kilise okullarıdır.
Türkiye’de her kanal ve düzeyde Türkçe eğitim-öğretim, Millî Mücadele ve cumhuriyetle doğdu; Tevhid-i Tedrisat (Eğitim-öğretim birliği) Kanunu ile anayasal güvenceye alındı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 3 Mart 1924 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilmesinin 100. yılında başta Atatürk’ü, Maarif Vekilleri Vasıf Çınar ve Mustafa Necati’yi saygıyla anıyoruz. Cumhuriyeti ilan eden devrim yasalarını gündeme getiren Atatürk ile asker-sivil, aydın, okumuş-okumamış vatansever kadrolar; milletvekilleri ve bunlara oy-onay veren ulus çoğunluğu 1919-1929 arasındaki 10 yılda önemli işler başardılar. Onlara borcumuz var.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 2. aşamasında, TBMM’nin ilk toplantısı 13 Ağustos 1923’te yapılır. Yeni meclis, 23 Ağustos’ta Lozan Barış Antlaşması’nı onaylar. İzleyen günlerde işgal devletleri askerleri İstanbul’dan ayrılırken, 6 Ekim’de de Türk Ordusu İstanbul’a girer. 13 Ekim’de Ankara yeni devletin başşehri ilan edilir.
29 Ekim 1923’te cumhuriyetin ilanından sonra, sıra inkılap kanunlarına gelir. 5 ay sonra TBMM’nin gündeminde 3 Mart 1924 Devrim Yasaları vardır. Bunlar arasında doğrudan Türk millî eğitimini ilgilendiren 431 sayılı kanun, Öğretim Birliği Yasası’dır. Anayasanın “değiştirilemez” maddeleri arasında yer alan Öğretim Birliği Yasası, cumhuriyetin ilanından sonra Türk toplum yaşamını, ulusal kültürü, aydınlanmayı ilk sırada etkilediği gibi, 4 yıl sonra gündeme gelecek Harf İnkılâbı’nın da habercisi olacaktır.
Yabancı okulların durumu, uluslararası antlaşmalar nedeniyle sonraya bırakılarak diğer bütün okullar ilk etapta Maarif Vekâleti’ne bağlanır. Yasa gereği medreseler de, Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırıldığı için Maarif Vekâleti’ne bağlanır. Ancak medreselerde öğretim dili Arapça (ve ezber) olduğundan, bunların Maarif Vekâleti kurallarına uyum sağlamaları olanaksızdır. Kaldı ki birçok medrese, adı var kendi yok, vakıf gelirleri sömürülen harabeler durumundadır. Bunlar, yasa yürürlüğe girdiği gün kendiliğinden kapanmış sayılır. Diğerleri ve işlevsel durumdaki Anadolu medreseleri de aynı gerekçeyle kendiliğinden kapanır; İstanbul’daki birkaç medrese ve pek çok özel okul da yasanın öngördüğü ilkelere uyamayacakları için kapanır. Buralarda kaçak öğretim yapılması yasaklanır; diğer özel okullar da doğrudan Maarif Vekâleti’ne bağlanır.
Cumhuriyetin 5. yılında, 1928’de de ulusal eğitim ve öğretimin bütün ülkede uygulanması için, yeni Türk alfabesi ve yazısı yasalaşacak; okullarda öğrencilere, kadın-erkek tüm vatandaşlara yeni alfabe öğretilmeye başlanacaktır.
Atatürk, İzmir Erkek Lisesi ziyaretinde… Şubat 1931.
BAŞBAKAN İSMET PAŞA VE EĞİTİM-ÖĞRETİM BİRLİĞİ
‘Yaptığımız işin dinsizlikle ilgisi yok; Müslümanlığın en hakiki şekli bizde’
Yeni dönemin yani cumhuriyetin ilk başbakanı İsmet İnönü, eğitim-öğretim birliği üzerine yaşanan gelişmeleri sonradan şöyle değerlendirecekti:
“Tevhid-i Tedrisat’ın bazılarınca yanlış yorumlanacağını, öncülük edenlerin dinsizlikle suçlanacaklarını, doğurabileceği sonuçları biliyorduk. Bir takım ıslah önerileriyle eski kurumların yaşatılmasını isteyenler de mutlaka çıkacaktı. Fakat meclis kararını verdi. Yavaş yavaş varılacak bir sonuca ivedilikle ulaşmak devrim yapmaktır. Gördük ki bütün ileri dünyanın yolu aynıdır. Uygarlığı yakalayanlar hep bu yoldan yürümüşlerdir. Tevhid-i Tedrisat, ülkenin bütün hayatında fikrî, fennî, ekonomik ve sosyal alanlarda başlıca temeldir. Yaptığımız işi dine aykırı görmek, yapılan işi görmemektir. Bunun dinsizlikle hiçbir ilgisi yoktur. Bu sistemde başarılı olalım, 10 yıl azimle yürüyelim, şimdi bize karşı olanlar, din adına endişe duyanlar göreceklerdir ki Müslümanlığın asıl en temiz, en saf, en hakiki şekli bizde yaşanacaktır. O noktaya varıncaya kadar, biz bu gerçeği kanunla ve cebren telkine ve uygulamaya devam edeceğiz… Hedefe varmak için her cahilane itiraz ve girişim önlenecektir (…)
Millî maarif istiyoruz? Bu ne demektir? Bunu zıddı ile daha doğru anlarız. Bunun zıddı, dinî terbiye ya da beynelmilel eğitimdir. Siz öğretmenler, dinî veya beynelmilel değil millî eğitim vereceksiniz. Dinî terbiyenin millî eğitime saldırı demek olmadığını, her iki eğitimin de kendi yollarında gerçekleşebileceğini göreceğiz (…)
Bütün bu topraklara Türk mahiyetini veren ‘Türk’var (…) Bir milliyet kütlesi içinde ayrı medeniyetler olamaz. Kendilerini başka camialara bağlı görenlere açıkça teklif ediyoruz: Türk milleti ile beraber olsunlar. Fakat ‘konfedere’ olmuş medeniyetler hâlinde değil, bir tek medeniyet hâlinde. Bu vatan, işte tek olan bu milletin ve bu milliyetindir. Bu siyaset, vatanın bütün hayatıdır. Yaşayacaksak, yekpare bir millet kütlesi olarak yaşayacağız. İşte ‘millî terbiye’ dediğimiz sistemin genel hedefi.” (Muallimler Birliği Mecmuası, sene 1, sayı 4, 1925)
Almanya’da 1933’te iktidarı ele geçiren Naziler’in yaptığı ilk işlerden biri, 1919’dan beri kullanılan ve siyah-kırmızı-sarı şeritlerden oluşan Almanya bayrağını yürürlükten kaldırmak olmuştu. Siyah-beyaz-kırmızı şeritli imparatorluk bayrağı ile Naziler’in gamalı haçlı bayrağı birlikte kullanılacaktı. Kararın ardından Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, yurtdışındaki Alman diplomatik temsilciliklerinde asılı bayrakların değiştirilmesi emrini gönderdi. İstanbul Gümüşsuyu’nda bulunan Almanya Başkonsolosluğu binasındaki eski bayrak da 17 Mart 1933’te kaldırıldı; binanın caddeye bakan büyük cephesine gamalı haçlı bayrak, yan cephesine ise imparatorluk bayrağı çekildi. Naziler 1935’te imparatorluk bayrağını da yasaklayacak ve gamalı haçlı bayrak 2. Dünya Savaşı’nın bittiği 1945’e kadar Almanya bayrağı olarak kullanılacaktı.