Etiket: sayı:110

  • Beckenbauer: Efsane libero, futbolun büyük ‘İmparator’u

    Beckenbauer: Efsane libero, futbolun büyük ‘İmparator’u

    Bayern Münih’i Bayern Münih yapan, libero mevkiini tüm dünyanın hafızasına kazıyan, Almanya’yla hem oyuncu hem de teknik direktör olarak Dünya Kupası’nı kazanan Franz Beckenbauer 7 Ocak’ta öldü. Lakabı “imparator” (kaiser) olan, sahayı adeta yukarıdan idare eden Beckenbauer, yeşil sahaların gördüğü en büyük futbolculardan biriydi.

    Aslında her şey 2. Dünya Savaşı’nın noktalanma­sından birkaç ay sonra Münih’te başlamıştı. 11 Eylül 1945’te doğan Franz Anton, daha 25’ine gelmeden “kaiser” (impa­rator) unvanıyla anılır olacaktı. Onun kişisel tarihini, ardından Alman ve dünya futbol tarihini değiştirense bir tokat olmuştu! Bir altyapı maçında 1860 Münih formasını giyen yaşıtından tokat yiyen küçük Franz, doğduğu kentin takımına gitmeyeceğine yemin etmişti. O zamanlar 1860, Münih’in incisiydi, Bayern’in ise esamisi okunmuyordu.

    Bayern altyapısına 14’ünde giren Beckenbauer, başta forvet­ti. Sonradan orta sahaya çekilen delikanlı, A Takım formasıyla tanıştığında 18’ine gelmişti. O zamanlar 2. Küme tozu yutan takıma eklenen 3 genç oyuncuy­la birlikte Bavyera’da dengeler bozulacak; Bayern şaha kalkar­ken, 1860 yerinde saymaya baş­layacaktı. O harika üçlüden Sepp Maier kaleciydi, Gerd Müller ise santrfor. 2. Lig’de 146 gol atan kırmızı-beyazlılar, 1965’te güle oynaya Bundesliga’ya yüksel­mişlerdi.

    Aralarında ilk millî olan ise Beckenbauer’di. 1965’te ilk defa Federal Almanya için sahne alan dönemin orta saha yıldızı, ertesi yıl takım arkadaşları Maier ve Müller’le millî takımda da bulu­şacak, “Panzerler” lakabını sağır sultan bile duyacaktı.

    1966 Dünya Kupası’nda Al­manlar final oynarken, kadroda kupa şampiyonu Bayern’den iki oyuncu vardı: Beckanbauer ve Maier. Finalde Beckenbauer’den çekinen İngiltere’nin hocası Alf Ramsey, en iyi futbolcusu olan Bobby Charlton’ı 20 yaşında­ki futbolcuyu marke etmekle görevlendirmişti. Wembley’de İngiltere uzatmalarda zafere uzanırken, Almanya dünya şampiyonluğu için 8 yıl daha bekleyecekti.

    Spor_1
    Bayern’i Bayern yapan üçlü: Önde golcü Gerd Müller, ortada kaleci Sepp Maier,
    arkada İmparator Beckenbauer.

    1966 ve 1967’de kupayı kaza­nan Bayern ise tarihindeki ikinci şampiyonluğa 1969’da ulaşmıştı. Takımın gol makinesi Mül­ler’in lakabı “bombacı”ydı; fakat aslında birçokları ona “ulusun bombacısı” (bomber der nation) diyordu. Bild gazetesi 1969’daki şampiyonluktan sonra Becken­bauer’i ise “ulusun imparatoru” (kaiser der nation) ilan edecekti. 1971’de Viyana’da oynanan bir maç öncesinde Hofburg Sara­yı’nda adaşı İmparator Franz Joseph’in büstünün yanında çektirdiği fotoğraf, yayımlandığı andan itibaren çok konuşula­caktı.

    1970 Dünya Kupası’nda Pan­zerler üçüncü olurken, Becken­bauer’in yarı finali sakat sakat tamamlaması unutulmazdı. As­kılı omzu, azminin ispatıydı. Er­tesi yıl Almanya’nın kaptanı olan İmparator, bu sıfatla ilk maçına da İstanbul’da çıkacaktı. 1972’de kazanılan Avrupa şampiyonlu­ğunu, 2 yıl sonra Dünya Kupası şampiyonluğu takip etmişti. Münih Olimpiyat Stadyumu’nda kupayı o kaldırırken, takım ar­kadaşı Maier de yanıbaşındaydı. Artık muzaffer kadronun üçte biri Bayern’liydi.

    Bavyeralılar, Şampiyon Ku­lüpler Kupası’nı tahakküm altına alıp üst üste üç defa kazanır­ken, kaptan hep oydu. Geriden oyun kuran, icabında gemisini kurtaran libero, yıllara meydan okuyordu. 1976’da penaltılarla Avrupa şampiyonluğunu Çekos­lovakya’ya kaybeden Alman­ya, 1977’de İmparator’u Yeni Dünya’ya kaptırmıştı. Ahmet Ertegün’ün takımı Cosmos’un yaptığı cömert teklifi kabul eden Beckenbauer ABD’ye gitmiş; Pelé’yle beraber oynamıştı. New York’a taşınmak demek, Alman Millî Takımı’na da veda etmek demekti. 103 maçta 17 gol atan kaptan, Panzerler defterini ka­pattığında henüz 31 yaşındaydı.

    Spor_2
    1974 Dünya Kupası finalinden sonra kaptan Beckenbauer kupayı kaldırıyor. Yanında kaleci Sepp Maier var.

    Daha sonra Hamburg’a dönen Beckenbauer, 1982’de Bundesli­ga’da son kez zirveye çıkacaktı. Cosmos’ta futbolculuğa nokta koyan Beckenbauer’in teknik direktörlük kariyeri de kupalar­la dolacaktı. 1986’da Arjantin’e Dünya Kupası finalini kaybeden Almanya, 4 yıl sonra rövanşı aldığında Beckenbauer, Mario Zagallo’dan sonra bu kupayı hem oyuncu hem de hoca olarak kazanan ikinci kişi olmuştu. Marsilya ve Bayern’i şampiyon­luğa ulaştıran İmparator, ayrıca Alman devini 1996’da UEFA Kupası’na da taşımıştı. Bu, onun son büyük başarısıydı.

    Vergi kaçırma iddiaları, isminin daha sonraları yolsuz­luk dosyalarına karışması onu sevenlerin ağzında kekremsi bir tat bıraksa da İmparator hep bir şekilde temize çıktı. Önce oğlunu, ardından biricik dostu Müller’i kaybeden Beckenba­uer’in son yılları çok acıydı. Sürekli tekleyen kalbi, görme­yen gözüyle haberlere konu olan efsane 7 Ocak 2024’te öldüğünde tüm dünyada manşetleri süslü­yor, ardından milyonlar gözyaşı döküyordu.

    Tüm kariyeri boyunca kupa kaldırmaktan yorulmayan Beckenbauer, Bayern Münih ve Almanya demek. Vesikalık fotoğrafını futbol kitaplarına, libero tanımının yanına koymak gerek.

    Spor_3
    Bayern Münih, 1970’lerde üst üste üç defa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanmıştı. Beckenbauer, Marienplatz’ta kupayı taraftarlara gösteriyor.
  • Zagallo: Dünya Kupası’nın Brezilyalı futbol rekortmeni

    Zagallo: Dünya Kupası’nın Brezilyalı futbol rekortmeni

    Brezilya futbolunun efsanelerinden, “Profesör” Mário Zagallo 93 yaşında öldü. Brezilya Millî Takımı’nın oynadığı 7 Dünya Kupası finalinin 6’sında oradaydı: Birinde asker, ikisinde futbolcu, üçünde hoca olarak. Özgeçmişinde 4 Dünya Kupası şampiyonluğu, 1 ikinciliği, 1 de dördüncülüğü yazıyordu. Hem sanatçı hem savaşçı bir futbol ustası…

    Dünya Kupası denince sizin de aklınıza Pele veya Maradona mı geliyor? İstatistiklere bakarsa­nız Brezilyalı, yeryüzünün en büyük futbol organizasyonunda 3 defa taçlanan tek oyuncu. Onun karşılaştırıldığı Arjantinli ise ülkesinin futbol tarihini belirliyor. Oysa başka biri var ki, özgeçmişinde 4 Dünya Kupası şampiyonluğu, 1 ikinciliği, 1 de dördüncülüğü var. İşte Dünya Kupası’nın bu en büyük kazana­nı, geçen ay 93 yaşında hayatını kaybetti.

    Mário Jorge Lobo Zagallo, Brezilya’da dünyaya geldiğin­de takvimler 9 Ağustos 1931’i gösteriyordu. Lübnan asıllı bir aileden geliyordu. Brezilya’ya yerleştikten sonra soyadını de­ğiştiren Zakour’lar, Zagallo’lar olmuştu. Babasının işleri için aile Rio de Janeiro’ya taşındı­ğında, kader ağlarını örmeye başladı. Her Brezilyalı gibi mahallede meşin yuvarlağın peşine düşen çocuk, sonradan futbolun en büyük mabetlerin­den Maracanã’nın dikileceği yerde top oynuyordu. Tesadüf bu ya, 1950 Dünya Kupası için inşa edilen stadyuma ilk defa ayak bastığında henüz 18’in­deydi; ancak o gün futbolcu değildi. Babasının muhasebeci olmasını istediği delikanlı, kardeşinin araya girmesiy­le futbola ilk olarak America Kulübü’nde başlamıştı. 1950’de Flamengo’nun genç takımına giren orta saha oyuncusu, aynı yıl Uruguay’ın ülkesini yenip şampiyon olduğu 16 Temmuz’da Maracanã’da asker olarak görev yapıyordu. Zeytin yeşili kamuf­lajı, kaskı, botlarıyla merhaba dediği o stadyumda daha sonra defalarca futbolcu olarak sahne alacak, Dünya Kupası’nda defa­larca zirveye çıkacaktı…

    Biraz çelimsizdi fakat saha görüşü eşsizdi. Sol kanattan oyunu yönlendiriyor; takım topu kaybettiğinde ilk geri koşan o oluyordu. O kadar yetenekli oyuncunun yanında bir zanaatkar gibiydi; o dönem sahalarda sanatçı çoktu fakat savaşçı pek yoktu.

    Spor_Tarihi_1
    Saha görüşü eşsiz bir futbolcu olan Zagallo sol kanattan oyunu yönlendirir; takım topu kaybettiğinde ilk geri koşan olurdu.

    1958, onun için unutulmaz bir yıldı. Mayıs’ta ilk defa millî formayı giyen futbolcu, ertesi ay Dünya Kupası’ndaydı. İs­veç’teki turnuvaya favori olarak giden Sambacılar, gruptan rahat çıkmıştı. Çeyrek finalde Galler’i henüz Brezilyalılar’ın bile tanımadığı 17 yaşındaki Pelé’yle geçen Güney Ame­rikalılar’ın yıldızları Didi’yle Vavá’ydı. Finalde evsahibini topa tutan Vicente Feola’nın öğrencileri 5-2 kazanırken, Zagallo dördüncü gole imzasını atmıştı.

    Turnuvadan sonra piyasası artan Zagallo, Botafogo’ya imza atmıştı. Maddi olarak daha iyi teklifler alsa da öğretmen eşi orada çalıştığından başka bir kente taşınmak istememişti. Brezilya için beraber oynadığı Garrincha, Nilton Santos ve Di­di’yle artık takım arkadaşıydı.

    Şili’de düzenlenen 1962 Dünya Kupası’na, son şampiyon Brezilya yine favori gidiyordu. Grupta ilk maçta Meksika’yı ye­nerlerken açılışı Zagallo, kapa­nışı Pelé yapmıştı. Fakat Çekos­lovakya karşısında dünyanın en iyi oyuncusu sakatlanınca, turnuvada kimsenin oynaması­nı beklemediği Amarillo sahne almıştı. Garrincha ve Vavá’nın golleriyle yoluna devam eden Sambacılar unvanlarını koru­muştu.

    Zagallo 1964’te futbolculuk kariyerine noktayı koyduğunda, Dünya Kupası’nda 33 maçı, 5 golü, 2 de şampiyonluk yazıyor­du. Botafogo’da futbolu bırakan yeşil sahaların profesörü, ku­lübeye de orada adım atacaktı. Yıllarca beraber oynadığı arka­daşlarını çalıştırmaya başlayan Zagallo, henüz 35’indeydi. Millî Takım için de çok beklememiş, 1 sene sonra da Brezilya’nın başına geçmişti; ancak bu ilk deneyimi kısa sürecekti.

    Spor_Tarihi_2
    1958 Dünya Kupası’nı kazanan Brezilya kadrosu. Oturan futbolculardan soldan üçüncü Pelé, beşinci Zagallo.

    1970 Dünya Kupası yaklaş­maktaydı. Brezilya’nın başında João Saldanha vardı. Pelé’yi turnuvada oynatmak istemeyen teknik direktör, ülkeyi yöneten askerî cuntanın lideri Emílio Garrastazu Médici’nin en sevdi­ği futbolcu Dario’yu da kadroda düşünmüyordu. Şampiyona ön­cesinde taşlar yerinden oynu­yor, Saldanha’nın yerine Zagallo getiriliyordu. Zagallo, bir za­manlar beraber oynadığı Pelé’yi hiç tereddüt etmeden kadroya aldı (“Herkesin 15 dakikalığına meşhur olabileceği” dünyada Andy Warhol’un deyimiyle “15 asra bedel şöhrete” imza atan Pelé, 1962’de ABD’nin uzaya gönderdiği Telstar uydusu sayesinde yeryüzünün dörtbir köşesinde izlenen ilk Dünya Kupası yıldızı olmuştu).

    Spor_Tarihi_3
    Teknik direktör Zagallo bir Brezilya maçında saha kenarında.

    Futbol tarihinin belki de en güçlü takımıydı 1970’in Bre­zilya’sı. Pelé dışında Jairzinho, Rivellino, Gérson, Tostão ve kaptan Carlos Alberto gibi yıldızlar topluluğunu yönetmek hiç kolay değildi. Klasik 4-2-4 taktiğini değiştiren Zagallo, o zamanlar için oldukça modern 4-3-3 dizilişiyle zafere ulaşır­ken, Uruguaylı Alberto Suppi­ci’den sonra 38 yaşında Dünya Kupası kazanmış en genç ikinci teknik direktör olacaktı. Oyun­culuktan sonra hocalığında da Dünya Kupası kazanan ilk ki­şiydi. Onun başardığını sadece Franz Beckenbauer ve Didier Deschamps tekrarlayabilecekti.

    1974 Dünya Kupası’na da Brezilya’nın başında giden Zagallo, takımına bu sefer final oynatamadı; Polonya’ya yenilip dördüncülükte kalmışlardı. Millî Takım’a veda eden Pro­fesör, ülkesinden sonra Arap Yarımadası’na açılıyor; Kuveyt, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde de çalışı­yordu.

    İlerleyen yaşıyla beraber “ihtiyar kurt” olarak anılmaya başlayan Zagallo, 1991’de başka bir görevdeydi. Daha sonra Fenerbahçe’nin başına geçecek Carlos Alberto Parreira’nın yardımcısı olmayı kabul eden futbol emektarı, 1994’te penal­tılarla Dünya Kupası’nı kazanan Brezilya’nın ikinci adamıydı.

    Spor_Tarihi_4
    1970 Dünya Kupası sonrasında omuzlara alınan Zagallo.

    Parreira’nın ayrılmasın­dan sonra yeniden Breziya’yı çalıştırmaya başlayan Zagal­lo, 1997’de Copa America ve Konfederasyonlar Kupası’nı kazanan kadronun başınday­dı. O yıl “dünyanın en iyi millî takım antrenörü” seçilen Za­gallo, 1998 Dünya Kupası’na bir defa daha Brezilya’nın teknik direktörü olarak gidiyordu. Finale kadar sorunsuz şekilde ilerleyen takımı, şampiyonluk için evsahibi Fransa’yla kar­şılaşacaktı. Paris’teki unutul­maz düello öncesinde takımın yıldızı Ronaldo’nun geçirdiği sağlık sorunları, ihtiyar kurdun kolunu-kanadını kırmıştı. Ünlü forvet sponsorların baskısıyla sahada yerini alsa da hayalet gi­biydi. Zinedine Zidane’ın damga vurduğu karşılaşmada Avrupa­lılar rahat kazanırken, Zagallo kariyerinde ilk defa bir Dünya Kupası finalini kaybediyordu.

    2002’de son bir defa emanet­çi sıfatıyla Brezilya’yı çalıştıran efsane, artık 70’ini devirmiş­ti. 2003’te yine Brezilya’nın yardımcı antrenörü olsa da bu sefer de formül tutmamış, 2006 Dünya Kupası’nda yine Fran­sa’ya teslim olmuşlardı.

    Spor_Tarihi_5
    Brezilya’nın dünyaca ünlü futbol mabedi Maracanã’da oynanan 2014 Dünya Kupası finali öncesi aşağıdaki pozu vermiş.

    Uğurlu rakamı 13’tü. 1955’te Ocak’ın 13. gününde evlenen Zagallo, hep 13 Temmuz 2013’te emekli olacağını söylüyordu. Ölmeden, çok sevdiği Bota­fogo tarafından heykelinin de dikildiğini gören Profesör, son nefesine kadar futboldan kopmadı. Brezilya’nın gördü­ğü 7 Dünya Kupası finalinin 6’sında oradaydı: Birinde asker, ikisinde futbolcu, üçünde hoca olarak.

    Aslında Zagallo demek, Dün­ya Kupası demekti.

  • Saatleri ayarlayan enstitü ve 100 yıl önceki 6 ‘bip’ sesi

    Saatleri ayarlayan enstitü ve 100 yıl önceki 6 ‘bip’ sesi

    Bugün tüm dünyada saatler, UTC’ye (Coordinated Universal Time) yani “Eşgüdümlü Evrensel Zaman” sistemine göre ayarlanıyor. Oysa 20. yüzyıl başlarına kadar gerek kullanılan takvim gerekse saat sistemleri konusunda farklı uygulamalar vardı. Gregoryen Takvim’in kabulü, Greenwich’in “0 boylamı” kabul edilmesi ve miladi takvime geçiş…

    İngiltere Kralı 2. Charles (1630-1685), bir zamanlar 8. Henry’nin av sarayının bulunduğu Londra yakınla­rında Greenwich’teki tepeye bir “Kraliyet Gözlemevi” inşa edilmesi emrini vermişti. Aynı zamanda bir astronom olan ünlü mimar Christopher Wren (1632-1723) bugün hâlen aktif olan bu binanın inşaını üst­lendi. Yıldızların izlenmesiyle İngiliz “denizcilik sanatı”nın mükemmelleşeceğini öngören kralın tahminleri doğru çıkmış ve Britanya İmparatorluğu’nun dünyanın süper gücü olmasıyla buranın da kaderi değişmişti.

    Britanya’nın siyasette ve teknolojide tayin edici güç olmasıyla, Greenwich Kraliyet Gözlemevi modern dünyanın da “zaman standardı”nı ve başlangıç noktasını belirleyen merkez olmuştu. Gözlemevi, teknolojik gelişmeler sonu­cunda en doğru hâliyle saati ve zamanı belirleyecekti. Önce denizciler, sonra demiryolları şirketleri ve vatandaşlar da bunu öğrenecekti.

    5 Şubat 1924’e gelindiğinde ise tüm dünya BBC’nin 6 ‘bip’ sesi (5’i kısa, 6.’sı uzun olmak üzere), yani “Greenwich Zaman Sinyali”ne (The Greenwich Time Signal – GTS) göre saatlerini ayarlamaya başlayacaktı.

    Tarihte_Bu_Ay_2
    1920’lerde BBC Savoy Hill stüdyolarındaki ‘bip’ sesini oluşturarak yayına veren ekipman.

    1. Radyo sinyalinden önce “vakit küresi” kullanılıyordu

    Günümüzde telefona veya saate bakarak zamanı öğrenebili­yoruz; fakat bir zamanlar bu o kadar kolay değildi. Taşınabilir saatlerin ortaya çıkmasından sonra bile mekanik aksam­larındaki yetersizlikten ötü­rü saat geri kalabiliyor veya durabiliyordu; bu nedenle zamanı doğru öğrenebilmek için saatler bir şekilde ayarlan­malı yani “eşgüdümlenmeli” idi. Greenwich’teki Kraliyet Gözle­mevi, buna bir çözüm bulmuş­tu. Antik Yunan’da kalabalık meydanlarda bir küre, direğin aşağısına indiğinde zamanı belirtiyordu. Aynı bu şekilde bir “vakit küresi”, 1833’ten itibaren tam saat 13.00’te aşağı iniyor ve Thames Nehri’ndeki denizciler bunu görebiliyordu. Elektrik­li telgrafın geliştirilmesiyle 1850’lerde artık Greenwich’ten “vasati saat” İngiltere’de diğer büyük şehirlere telgraf telle­rindeki sinyalle iletilebiliyor ve “vakit küre”leri kontrol edilebi­liyordu.

    Tarihte_Bu_Ay_1
    Saati gösteren vakit küresi. 1881, Boston.
    Tarihte_Bu_Ay_3
    Galata Kulesi, bir dönem “vakit küresi”nin yerleştirilmesi için tercih edilmişti.
    Tarihte_Bu_Ay_4
    20 Mart 1930’da Cumhuriyet’te çıkan haberin kupürü.

    Tüm dünyada tren hatla­rı yaygınlaştıkça, bunların istasyon saatlerini belirlemek önemli bir mesele hâline geldi. 1913’te Paris’te yapılan Ulusla­rarası Saat Bürosu kongresine Osmanlı Devleti de katıldı ve yeni saat düzenine, yani “alafranga saat”e geçmeyi kabul etti. Buna göre 12.00’ye 5 saniye kala Paris’ten İstanbul Okmey­danı’ndaki telgrafhaneye saati belirten bir telgraf geliyor; bu da şehiriçi telgraf sistemiyle İngiliz Bahriye Hastanesi’ne (bugün Beyoğlu Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesi) ulaşı­yordu. 1915’te bu hastanenin kulesine kurulan “vakit küresi”, saat tam 12.00’de aşağı indirili­yordu. Tıpkı Thames’teki deniz­ciler gibi, Haliç’te ve Karaköy’de demirlemiş denizciler de küre­nin inişini görebiliyordu. Bina ve aksamı, 1924’ten itibaren Kızılay’a bırakıldı. 1930’da ise belediye küreyi sökerek Galata Kulesi’nin tepesine taşıdı. Hem İstanbul’daki vakit küresi hem de Sirkeci Postane Binası’nda alaturka saatle alafranga saa­tinin beraber durmuş olması; İstanbul’da doğup büyüyen Ahmet Hamdi Tanpınar’a gele­cekte yazacağı Saatleri Ayarla­ma Enstitüsü romanı için esin kaynağı olmuş olmalı (bilimta­rihçisi Feza Günergun da böyle bir tahminde bulunmuş).

    2.Greenwich Kraliyet Gözlemevi’nin sinyal sorumluluğu

    1924’te başlayan 6 ‘bip’ sesinin fi­kir babaları, dönemin kraliyet ast­ronomu Frank Watson Dyson ve BBC Genel Müdürü John Reith idi. Greenwich Kraliyet Gözlemevi’n­de, sarkaçları birbirine elektriksel olarak bağlı -birbirinin yedeği- iki mekanik saat, zamanı gelince/saat başlarında BBC’ye sinyal gönderi­yor ve bir cihaz bunu yayına ‘bip’ sesleri olarak veriyordu. Daha sonra bu gözlemevi Greenwi­ch’ten Herstmonceux Şatosu’na geçti ve saat elektrikli saate dönü­şürken, sinyaller BBC’ye buradan gitmeye başladı. 1990’da ise sinya­li oluşturma sorumluluğu şatodan BBC’nin merkezi ünlü “Broad­casting House”a geçti. Kraliyet Gözlemevi de aynı yıl Cambrid­ge’e taşındı. Greenwich’teki eski gözlemevi binası 1998’de “Kraliyet Gözlemevi, Greenwich” adıyla müzeye dönüştü.

    Tarihte_Bu_Ay_5
    Astronomi ve denizcilik tarihinde büyük rol oynayan Greenwich Kraliyet Gözlemevi, bugün bir müze kompleksinin parçası olarak hizmet veriyor.

    3. “Greenwich Zaman Sinyali” 100 yılda iki defa şaştı

    Günümüzde BBC Radyo 4 ve BBC World Service radyosunda 6 ‘bip’ sesi hâlâ duyulmakta. Hatta BBC’nin televizyon yayınlarında da program açılışı bu simge ses ile yapılıyor. 100 yıl boyunca her saat başı tekrarlanan ‘bip’ler, tarihte yalnızca iki defa şaştı. 2008’de bir yayın sırasında 6 ‘bip’ durmayarak yedinci bir ses verdi. Bunun sesi oluşturan cihazla ilgili olduğu anlaşılınca, cihaz kapatılıp tekrar açılarak (güç döngüsünü değiştirerek) düzeltildi. 31 Mayıs 2011’de saat 17.00’de gerçekleşen ikinci problem ise daha büyüktü. Saat 17.00’yi gösterdiğinde ‘bip’ sesi duyulmadı. Atom saatinden gelen sinyali sese dönüştüren ekipmanın elektrik tedariki kesilmişti. Saat 20.00’ye kadar 6 ‘bip’ sesi gelmeyince sosyal medya “parmağa” kalktı, hatta yabancı bir devletin müdahale ettiğine dair komplolar üretildi.

    4. GTS’den UTC’ye, sezyum atom saatine…

    Tarihte_Bu_Ay_6
    Daha önceleri tarihî başlangıç meridyeninin geçtiği Greenwich’teki yapı bir çizgi ile bölünmüş ve önünde bir bronz hat konmuştu.

    1955’te sezyum atom saati geliş­tirildi ve bu elementin izotopu olan sezyum133’ün belirli bir zaman aralığında titreşmesinin, astronomik gözlemlerden daha istikrarlı ve kullanışlı olduğu farkedildi. Bunun üzerine 1960’ta ABD Donanması Gözlemevi, Greenwich Kraliyet Gözlemevi ve Birleşik Krallık Ulusal Fizik Laboratuvarı (NPL) sinyallerini eşgüdümleyerek “UTC”yi (Co­ordinated Universal Time) yani “Eşgüdümlü Evrensel Zaman”ı kullanmaya başladı. Bugün bazı ulusal ve yerel radyolar saatlerini yine Broadcasting House’da­ki NPL ile senkronize edilmiş UTC’ye göre ayarlıyor. NPL’deki “zamanın efendisi” lakaplı görev­li de her yılbaşı öncesi Birleşik Krallık’ın saatine artık saniye­yi ekleyerek dünyanın dönüş hareketiyle UTC’yi uyumlu hâle getiriyor. BBC’deki “zamanın koruyucusu” denilen görevli ise 7. ‘bip’ sesiyle bunu seyircilere/ izleyicilere iletiyor.

    5. Başlangıç meridyeninin yeri değişiyor

    “Evrensel zaman”, dünyanın dö­nüşüyle ve dolayısıyla kavram­sal olarak dönüş hareketinin gözlemlendiği başlangıç yani “0 boylamı”yla (ve bunun antime­ridyeni “180 boylamı”yla) bağ­lantılı. 1721’de Britanya kendi haritalarında Greenwich’i baş­langıç meridyeni olarak kullan­maya başladı; ardından 1851’de tüm kolonileriyle beraber bu meridyenin “0 boylamı” olarak kullanılması gerektiği fikrini ortaya attı. 1884’e gelindiğinde, dünyadaki gemilerin üçte ikisi “0 boylamı” olarak Greenwi­ch’i kabul ediyordu. Aynı yıl ABD’de düzenlenen Uluslara­rası Meridyen Konferansı’nda, Kraliyet Gözlemevi’nin olduğu yer başlangıç boylamı kabul edildi. Bu durum tam 100 sene devam etti. 1984’te “0 boylamı”, Greenwich Başlangıç Merid­yeni’nin 102 metre doğusuna taşındı. Uluslararası Referans Meridyeni (IRM) adı verilen bu yeni “0 boylamı”, tüm dünyada referans kabul ediliyor.

    Tarihte_Bu_Ay_7
    Bugün ise başlangıç meridyeni bir lazer hat ve bu Londra’dan rahatlıkla görünüyor.

    MÖ 45 / 1582 / 1926

    Takvimin kökeni, ‘cüce ay’ ve ‘artık gün’lerin siyaseti

    Tıpkı her sene eklenen artık sani­ye ve BBC’nin yılbaşındaki 7. ‘bip’ sesi gibi; kullandığımız Gregoryen Takvim’in de dünyanın güneş etra­fında dönüşüne uyum sağlaması için her 4 senede “artık yıl”a bir “artık gün” eklemesi gerekiyor. Gregoryen Takvim, aslında Jülyen Takvimi’nin 1582’de Papa 13. Gregorius’un em­riyle modifiye edilmiş hâli ve yine bir güneş takvimi.

    Jülyen Takvimi, Eski Roma Takvi­mi’nin MÖ 45’te Jül Sezar’ın emriyle tekrar düzenlenerek oluştu. Roma Takvimi daha öncesinde 10 aylı idi; daha sonra iki kış ayı, Ocak ve Şubat eklendi. 10 ayın hepsi, tek sayıların uğurlu, çift sayıların uğursuz olduğu Pisagorcu bir hurafeden dolayı 29 ve 31 günlük olarak düzenlenmişti. Sonradan eklenen Ocak 29 gün iken, Şubat 4 sene boyunca sırasıyla 28- 23-28-23 gün olarak değişiyordu.

    Tarihte_Bu_Ay_Kutu
    Papa 13. Gregorius’un yaptığı reformla 1582’de değiştirilen takvimin ilk basımlarında aylar, günler ve yortu günleri açıkça tarif edilmişti.

    Jülyen Takvimi’nin aylarındaki gün sayıları, tıpkı bugünkü gibi dü­zenlenmiş ve 1 yıl 365.25 gün olarak tasarlanmıştı. 3 yılın sonunda “artık gün” ekleniyor ve o yıl 366 gün olu­yordu. Ancak bu defa da güneş yılı ile takvim yılının arasındaki farktan do­layı, 400 yılda 3.1 günlük bir fark olu­şuyordu. Bunun önüne geçmek üzere Papa 13. Gregorius, dönemin önemli astronomlarından Cizvit Christopher Clavius’a yeni bir takvim hazırlattı. Bu takvimde yıl, 365.2425 gündü ve güneş yılına daha yakındı. Böylelikle 400 yılda sadece 0.1 günlük bir fark oluşuyordu ki, bu da Jülyen Takvi­mi’ndeki hesaba kıyasla çok daha isabetliydi. 1900’lere gelindiğinde aradaki sapma artık 13 güne çıktığı ve Rus İmparatorluğu o dönemde Jülyen Takvimi kullandığı için, 1917 Ekim Devrimi eski takvime göre 25 Ekim’de, Gregoryen Takvim’e göre ise 7 Kasım’da gerçekleşmiştir (yeni kurulan SSCB de 1918’de yılında Gre­goryen Takvim’e geçecekti).

    Gregoryen Takvim’in Avrupa’da ve dünyada yaygınlaşması oldukça yavaş oldu. En önemli engeller, siyasi ve dinîydi. Katolik Kilisesi tarafından geliştirilmiş bir takvim olduğu için, Protestan ülkeler yeni takvimi benimse­mekte “ihtiyatlı” davrandı. Büyük Britan­ya, Gregoryen Takvim’i 1752 gibi geç bir tarihte kabul etti. Doğu’da ise bu takvim genellikle Avrupa ile uyum sağlamak üzere kullanılmaya başlandı; ancak bu­nun gerçeklemesi yüzyıllara yayılacaktı (Japonya 1873, Mısır 1875, Çin 1912’de Gregoryen Takvim’i kullanmaya başla­dı). Suudi Arabistan ise ancak 2016’da kamu çalışanlarının maaşlarını ödeme düzeni için Hicrî Takvim’in yanında bu takvimi de kullanmaya başladı.

    Gregoryen Takvim ülkemizde de ancak 335 yıl sonra, 1 Mart 1917’de uygulamaya kondu. Başlangıç yılı yine Hicrî yıl olarak kaldı, ancak cumhuriyet­le beraber 1926’da miladi Gregoryen Takvim’e geçtik.

  • Deniz-kara-hava bitiyor ancak umudumuz sürüyor

    Deniz-kara-hava bitiyor ancak umudumuz sürüyor

    Türk toplumu genel olarak, hatta gayet yaygın olarak “akıl sağlığı”nı epeydir kaybetmiş durum­da. Belki de tarihin hiçbir döneminde aklımız pek başımızda olmamıştır ama; “çılgın Türkler” ve benzeri deyimlerle kendi kendimizi sempatik bulmuşuz, “ah biz var ya biz” diyerek durumu kurtarmışızdır. Bu babacan-anacan hâlimizle; cahilliğin değil, bilgiyi reddetmenin anlaşılmaz tepkisiyle; “başkası” gördüğümüzün yanlışı­na vurgu yapıp, “bizden” dediğimizi bile “kazıklama”nın tuhaf keyfiyle asırlardır idare ediyoruz. Daha doğrusu, ediyorduk da artık galiba sadece deniz değil, kara da, hava da bitmek üzere.

    “Başarı” kriterinin para kazanmak, çok seyredilmek, rating yapmak, TT olmak, “ne biçim oturttu lafı” denmek sayıldığı bir ülkeye dönüştük. “Kıymet” verdiğimiz şeyler bunlar. Diğer taraftan, önüne çıkan insanları hiçbir gerekçe olmadan dahi bıçaklayanların; bir dönem devlet örgüt­lerinin de karıştığı siyasi cinayetleri savunan liderlerin; bizdeki eğitim sisteminin “dünyanın en iyisi” olduğunu söyleyen bürokratların yaşadığı bir Türkiye’yiz. Reaksiyon tüccarlığının en gözde meslek hâline geldiği ülkemizde, kendi alanında çalışıp orijinal bir üretim yapan, bir değer ortaya koyan insanlar artık pek azınlıktadır; bunlara da tabii “çağdışı kalmış”, “kafayı bozmuş” muamelesi yapılır. Oysa “kafa”sı çoktan başka yerlere (mesela Ay taraflarına) uçmuş kimi günümüz vatandaşının durumu, tek kelimeyle patetik. Sürekli olarak reel politikayla, ideolojiyle, “karşı tarafa nasıl çakarım” güdüsüyle yatıp-kalkanların; düzgün bir iş yaptığı görülmüş-yazılmış değildir tarihte.

    Peki bu kadar negatif bir vaziyet içerisinde, “hâlâ işinde-gücünde, hâlâ namuslu, hâlâ çalışkan, hâlâ ahlaklı insanlar nasıl çıkıyor” diye sorabili­riz kendimize. Soğukta dilenmeyen ama çiçek-tespih-bilet satan; emekli maaşıyla çocuk bakan-okutan; parası-pulu çok olup da bunun ciddi bir bölümünü vakıflara, ihtiyacı olanlara bağışlayan; sabahın karanlığında okullarına yetişmeye çalışan; ağır enflasyona rağmen kâr marjını asga­ride tutan; toplu taşıma araçlarında yaşlı insanlara yer veren; elindeki sigara izmaritini söndürüp çöp tenekesine atan; kamusal alanlarda baş­kalarıyla veya telefonla yüksek sesle konuşmayan; tanımadığı kişilere veya kendisinden büyüklere “siz” diye hitap edenler de var ülkemizde. Evet sayıları az, ama var. Bunlar geçmişlerini unutmayan-hatırlayan, yani bir devamlılığı olan insanlar. Hata yaptıklarında “özür dilerim” derler. İyi bir iş yaptıklarında alkış-tezahürat beklemezler. Kötülükle karşılaştıklarında kendilerini sonuna kadar savunur, ama asla intikam düşünmezler. Zira bilirler ki, bu dünya kimseye kalmaz; kalacak olan ye­gane şey, arkada bırakılan işler ve isimdir; onlar ilelebet yaşar ve gelecek kuşaklara referans olur. Bunları gören, okuyan, bilen diğer vatandaşlar “demek ki mümkünmüş; demek ki olabiliyormuş; demek ki biz de böyle yapabiliriz” derler.

    Bu umudu bize özellikle 1912-22 arasındaki 10 yıllık savaş döneminin kahramanları sağladı. Cumhuriyet, neredeyse yokolma noktasına gelmiş bir toplumu-coğrafyayı aydınlattı. Ona buna efelenmeden, kendi insanı­nı ayağa kaldırdı; ona güç verdi. O insanların yüzü suyu hürmetine, her türlü kepazeliğe karşı hâlâ varız, varolacağız.

  • Arkeoloji bilimi ve zorlama bir Med-Kürt bağlantısı…

    Arkeoloji bilimi ve zorlama bir Med-Kürt bağlantısı…

    Med halkı, MÖ 1000’lerin başlarında Hazar’ın doğusundan güneye inen büyük göç kolunun kalabalık bir kümesiydi. Oluz Höyük kazılarında MÖ 600-550 arasına tarihlenen buluntular, “kimliklendirilmiş” arkeolojik bulgular değildir. Dolayısıyla bundan hareketle İslâmiyet öncesi Kürtler’le ilişkilendirilen yaklaşımlar bilimsel sayılamaz.

    Oluz Höyük kazılarının 2022 ve 2023 dönem­lerinde 4B Mimari Tabakası’nda (MÖ 600-550) Med Krallığı dönemine ait mimari kalıntıların açığa çıkarılması; çanak-çömlek ve bazı küçük buluntuların saptanması Türki­ye kamuoyunda ve uluslararası arkeoloji çevrelerinde oldukça dikkati çekti.

    Medler ve Med Krallığı’nın kendilerine ait yazılı kayıtların bugüne değin ortaya çıkarı­lamamış olması, arkeolojik bulguların kimliklendiril­mesini de zorlaştırıyordu. Bu süreçte, “ateş kültü” ile ilgili erken dönem bulguları, Oluz Höyük’ün MÖ 500’lerde bu krallığın batı sınırında kutsal bir yerleşme olduğunu kanıt­ladı. Med halkı, MÖ 1000’lerin başlarında Hazar Denizi’nin doğusundan güneye doğru inen büyük göç kolunun kalabalık bir kümesini oluşturmuştu. Büyük kafileden ayrılan Med küme­leri, Urmiya Gölü havzasına yerleşmişti. MÖ 8000’lerden (öntarih-protohistorya döne­mi) itibaren Medler’in yaşadığı bölgeyi Assurlular “Mada”, eski Yunanlar ise “Medya” olarak adlandırmışlardır.

    Medler uzun yıllar süren mücadeleler sonucunda MÖ 625 civarında Sakalar’ı (Doğu İskitler) İran topraklarından çıkar­mışlardır. Ülkesindeki Turanî göçebelerden kurtulan Med Kralı Kyaksares (MÖ 625-585) İran coğrafyasında genişleme arzusundaydı. Bu siyaset doğ­rultusunda Medler, dönemin Pers ülkesi Parsua’ya ilerleye­rek Kral Ariaramna’yı egemen­lik altına aldılar ve ülkeyi talan ettiler. Kyaksares, Parsua ile beraber 1. Kyros’un (MÖ 640- 600) ülkesi Parşumaş’ı da ele geçirerek tahta 1. Kambys’i (MÖ 600-559) çıkardı. Böyle­likle Parsualar, Med Krallığı’na bağlı vasal bir beylik konumuna düştüler. Kyaksares’ten sonra Med Krallığı tahtına Astyages (MÖ 585-550) çıktı. Akhaime­nid soyundan gelen 1. Kambys, Kral Astyages’in kızı Mandana ile evlendi. Bu evlilikten, MÖ 559’da İran’da Önasya’nın en büyük imparatorluklarından birini kuracak olan Büyük Ky­ros doğdu (MÖ 590).

    Arkeo_Tarih_1
    Batı İran, Kuzey Mezopotamya ve Doğu Anadolu’da etkin güç durumuna gelen Medler batıdaki sınırlarını Kappadokia’ya kadar ilerletmişlerdi (MÖ 585).

    İran’daki siyasal ve askerî yapılanmasını tamamlayan Medler, önce Urartu Krallığı, sonrasında ise Assur İmpara­torluğu’nun tarihten silinme­siyle Batı İran, Kuzey Mezo­potamya ve Doğu Anadolu’da etkin güç durumuna geldiler; Kral Kyarksares önderliğinde Fırat’ın batısındaki Anadolu topraklarını tehdit etmeye baş­ladılar. Medler’in batıya doğru hareketlenmeleri; Kızılırmak kavsi içi ve yakın çevresinde Antik Batı’nın Kappadokia dediği, Assurlular’ın ise Tabal, Kaşku ve Tukhana (Tuvana) olarak andığı topraklarda yaşayan Frigleşmiş Kızılırmak Havzası topluluklarının yakın geleceklerini belirleyen politik ve askerî olayların başında gelmektedir. Medler’in Ana­dolu’nun doğu yarısını işgal etmeleri (MÖ 590) ile Batı İran, Mezopotamya ve Anadolu top­raklarında kültürel anlamda bir birlik oluşmaya başladı. Bunun sonucunda Kızılırmak Havzası topluluklarının Medler’e karşı kültürel ve dinsel temelleri olan bir yakınlık hissetmeye başla­dıkları anlaşılmaktadır. Kül­türel birliğin sağlanmasında, Medler’in Anadolu’ya taşıdıkla­rı Erken Zerdüşt Dini’nin etkisi önemli olmuştur.

    Arkeo_Tarih_2
    Bugün İran’ın Şiraz şehrinin 50 km kuzeydoğusunda bulunan Persepolis’teki Apadana Sarayı duvar kabartmalarında Med ve Pers askerleri.

    MÖ 559’da Persler’in başına geçen Büyük Kyros, Medler’in boyunduruğunda olmasına rağmen Elam Krallığı’nın eski başkenti Susa’yı ele geçirdi. Mezopotamya’nın güneyine açılan yol üzerinde bulunan Susa, stratejik konumu dola­yısıyla Persler için çok önemli bir merkez konumuna geldi. Uzun bir süre devam eden isyan sonucunda MÖ 550’de anne tarafından dedesi olan Med kralı Astyages’i yenen Kyros, iki krallığı birleştirerek kendisini ülkenin tek hakimi ilan etti.

    Arkeo_Tarih_3
    Persepolis’teki Apadana Sarayı kabartmalarından bir örnek.

    Medler ve Med Krallığı hakkında, ikincil kaynaklar ile Persepolis Apadana Sarayı ka­bartmaları dışında kimliklendi­rilmiş arkeolojik bulgular yoktur. Arkeolojide “hayalet kültür” adı verilen bu durum, Medler’i daha güçlü oldukları dinî görünümleri ile tanımlamayı zorunlu kılar. Ahura Mazda, natürist külte bağlı olan Med tanrılarının en büyü­ğüdür. Ahura Mazda’nın dini olan Mazdeizm, İran ve yakın çevresi­ni ciddi biçimde etkilemiş ve eski İranlılar ateş, güneş, ay, toprak, su ve rüzgarı kutsal varlıklar olarak görmüşlerdir. Ay gece, güneş ise gündüz aydınlığını; ateş Ahura Mazda’nın varlığını; toprak ve su ise temizliği temsil ederler. Ateş, su ve toprağın kirletilmesi kesinlikle yasak­tır. Anne tarafından Med kanı taşıyan Büyük Kyros, dedesi Astyages’i mağlup edip Pers egemenliğini kurduğunda; Pers aristokrasisi Medler’in ruhban sınıfı olan Moglar (Muğ, Magi) tarafından temsil edilen ve ge­nellikle yoksullar tarafından be­nimsenmiş olan Zerdüşt Dini’ne sempati duymadılar. Moglar da Pers kralları ile soylularından hoşnut değillerdi; zaman zaman halkı krala karşı kışkırtma faali­yetlerine giriştiler. Med Krallığı döneminde saygın kişiler olarak hürmet gören Moglar, Persler tarafından ciddiye alınmadılar; ancak kurban ayini, fal ve rüya tabiri gibi ihtiyaçlar dahilinde talep gördüler.

    Oluz Höyük’teki Med bulun­tularını analiz eden ve geçen ay yayımlanan (#tarih, s.109: “Medler, Oluz Höyük’e geldi; heykel-sunak gitti, ateş geldi”) yazımızdan sonra; özellikle kimi milliyetçi ile Kürt yerel tarihçilerin sosyal medyada “Med-Kürt eşitliği” temelinde bu arkeolojik keşfi siyasallaş­tırmaya çalıştıkları gözlendi. Bunun temel nedeni, Oluz Höyük’te “ateş kültü” ile Med Krallığı’nın birarada açığa çıkarılmış olmasıdır. Med-Kürt bağlantısı aslında uzun yıllar­dır gündemde olan bir şehir efsanesidir ve bilimsel açıdan kanıtlanmış bir yönü yoktur. Herodotos’un bildirdiğine göre, Medler İranî bir halktır ve Persler’le akrabalıkları vardır. Akhaimenid döneminde Persler Medler’i kendilerine örnek al­mış ve onlar gibi giyinmişlerdir. Büyük Kyros, Med, Elam, Babil, Lydia, Assur ve Fenike kıyafet­lerini görmüş, bunların içinde Medler’inkini benimsemiştir. Sözkonusu dönemde bir halkın başka bir halkın kıyafetinden giyinmesi pek görülmüş bir şey değildi ve bu durum bir utanç meselesiydi. Buna karşın, dil, ırk ve inançları bakımından birbirlerine çok yakın olan bu iki halk için böyle bir durum sözkonusu olmamıştır.

    Med diline ait herhangi bir belge bulunmamakla birlikte, bunun Pers dili ile yakın olduğu düşünülmektedir. Teorik ve arkeolojik düzlemde Kürtler’in Medler’le tarihsel bağları oldu­ğunu söyleyebilecek durum­da değiliz. İslâmiyet öncesi tarihleri bir “karanlık çağ” olan Kürtler için, Medler ve Zerdüşt Dini üzerinden bir tarih oluş­turulmaya çalışılması bilimsel bir yaklaşım değildir. Bugüne değin Önasya coğrafyasında yapılan arkeolojik kazılarda İslâmiyet öncesi Kürtler’le iliş­kilendirilebilecek herhangi bir arkeolojik bulguyla karşılaşıl­madığı gibi, Kürtler’in Zerdüşt Dini mensubiyeti, ibadetleri ya da tarihsel ateşgedeleri ile ilgili hiçbir bilgi de yoktur. Ayrıca İslâmiyet öncesi Kürt tarihinde Zerdüşt Dini’ne mensup bir ta­rihsel şahsiyet de bilinmemek­tedir. Arkeoloji bilimi, aktüel siyasetin formatlarına göre düzenlenmez.

    Arkeo_Tarih_4
    Oluz Höyük 2023 kazıları esnasında arkeologlar Med Sunağı’nda çalışılırken.
  • New York-New Cihangir Zaragoza-Kayserispor hattı

    New York-New Cihangir Zaragoza-Kayserispor hattı

    Bu yerleşim yerlerine yeni isim koyma işi, aslını isterseniz tarihsel olarak insanoğlunun yaratıcılığının tıkandığı bir alan olsa gerek ve bu durum sadece bizim coğrafyamızda, insanımızda yok. Bir yandan her yeni kurulan yerleşime New York, New Jersey, New Zealand, Yenibosna falan diye başka bir yerin ismini verme geleneği var.

    Geçmiş zaman, bir seyahat dönüşü ha­vaalanından taksiye bindim. Şoföre “Cihangir” dedim. Adamcağız duraklaya­rak “Beyoğlu-Cihangir değil mi?” diye sordu. “Allah Allah, kaç tane Cihangir var?” dedim de öğrendim; meğer bir tane de Avcılar’da varmış da emin olmak istemiş. Sonra da yıllar evvel, Arnavutköy’de arsa satın almış bir gurbetçi vatandaşımı­zın hikayesini anlattı.

    Bu gurbetçi kardeşimiz, gayet kelepir fiyata Arnavutköy’den bir arsa almış. Tapuda da Arnavutköy yazıyor. İzin zamanı atlamış uçağa, aldığı Boğaz’a nazır arsasını görmeye gelmiş. Bu bindiğim taksi şoförü kardeşimize de “Arnavutköy” demiş; o da her aklı başında insan evladı gibi Beşiktaş- Arnavutköy’e gitmiş. Orada adamın elindeki adresi aramaya başla­mışlar ama öyle bir sokak falan yok. Gidip karakola sormuşlar, onlar da bin bir türlü yeri aramış, bula­mamış. Bunun üzerine gurbetçi “Taksimetre daha çok yazsın diye bile bile yanlış getirdin” diye şoförün üzerine yürü­müş de, karakoldakiler zar zor sakinleştirmişler, Tabii o zamanlar üçüncü havaalanı yok. Zaten ikincisi de yok. Dolayısıyla bugün şu yeni havalimanı çevresindeki Arnavutköy, o zamanlar hayli küçümen de bir köy.

    Daha sonra Bakırköy’den dönerken bir minibüs gör­müştüm camında “Cihangir” yazan da, Allah’tan taksicinin anlattığı hikaye aklımda, tufaya düşmediydim.

    Hafiza_i_Beser

    Şimdi, bu yeni Arnavutköy için “Efendim tee 1800’lerin sonunda burada bir Arnavut yaşarmış; millet Edirne’ye giderken orada konaklarken ‘Arnavut’un köyünde konak­layalım’ dermiş, buranın adı da Arnavutköy olmuş” gibi garip tarihçeler düzmüşler düzmesine ama, Arnavutköy dendiğinde her İstanbullunun aklına ilk gelen Beşiktaş’taki Arnavutköy. Burası Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldığından beri Arnavutköy. Beyoğlu’ndaki Cihangir de zaten adını Kanunî Sultan Süleyman’ın oğlu şeh­zade Cihangir’den alıyor. Yani netice itibariyle ortada şöyle bir durum var: İstanbul’un bir böl­gesinde yeni bir yer kuruluyor; bir takım akıldaneler oturuyor buraya bir isim verecekler; tu­tuyorlar deveyle 6 saat uzaklıkta ve 500 yıldır adı Cihangir olan ya da deveyle 7 saat uzaklıkta ve adı 600 yıldır Arnavutköy olan semtle aynı ismi koymaya karar veriyorlar!

    Tamam, çocukken hem Ankara hem de İstanbul’da Bahçelievler isminde birer semt olmasına şaşardım; ama arka­daş, yeni bir semt kurarken, aynı şehirdeki başka bir semtin is­mini seçmeyi vallahi anlamıyorum. Ne bileyim, orada bu işlere bakan yetkili bir abi “Arkadaşlar mahallemizin adını Cihangir koyalım” dediğinde; o ortamda “Abi ne yaptın, Sultanahmet koy istersen! Yapıldı o, Cihangir diye bir yer nereden baksan 500 yüz yıldır var” diyecek kadar kafası çalışan tek bir adam yok muydu yani? Yani düşünün, mesela Manhattan’da, atıyorum belediyeyi “gönül belediyecili­ği” kazanmış; Central Park’ı da imara açmışlar; 8 yaşında Sim City oynayan çocuk gibi burayı TOKİ bloklarıyla doldurmuşlar; sonra belediye meclisi oturup bu yeni mahalleye Brooklyn ya da Harlem ismini vermiş. Olacak iş mi?

    Yani tabii, bu yeni yerle­şim yerlerine isim koyma işi, aslını isterseniz tarihsel olarak insanoğlunun yaratıcılığının tıkandığı bir alan olsa gerek ve bu durum sadece bizim coğraf­yamızda, insanımızda yok. Bir yandan her yeni kurulan yerle­şime New York, New Jersey, New Zealand, Yenibosna falan diye başka bir yerin ismini verme geleneği var. Diğer yandan çok daha sıkça, gerçek bir sersem gibi doğrudan başka bir ülkede­ki şehrin adını verme geleneği de var ki Amerikalılar bu alanda başı çekiyor: Eğer aklımda yan­lış kalmadıysa ABD’de 26 tane Berlin, 23 tane de Paris isminde kasaba ve şehir var. Her ne kadar bu durum “Paris, Teksas” gibi muazzam filmler doğurmuş olsa da bence büyük saçmalık.

    İşin esası, bu saçmalık dün­yamıza Büyük İskender’den miras kalmış olabilir. Artık Büyük İskender trol müydü bilmiyorum ama, herifçioğlu Mısır’dan Afganistan’a kurduğu iki şehirden birine İskenderiye demiş, geçmiş. Bugün Mısır, Türkiye, Irak, Pakistan, Türkmenistan, Tacikistan’da ayrı ayrı İskenderiye’ler mevcut.

    Enteresan bir şekilde bu geleneği Romalılar da devam ettirmiş. Misal bizim İznik de, Fransa’nın Nice şehri de aynı isme sahip; ikisi de evvel­den Nicaea. Yine aynı şekilde Kayseri ve Zaragoza da Roma devrinde Caesarea ismini taşı­yor. Ancak düşündükçe sinir­leniyorum; daha önce kullanıl­mamış bir isim bulmak o kadar da zor olmamalı yahu! Hadi tarihte Kayseri nere, Zaragoza nere. Bugün bile Real Zaragoza ve Kayserispor birbirlerin­den futbolcu alıp vermeseler (Ali Murat’a sordum; Kayseri Zaragoza’ya bir santrafor satmış, Zaragoza da Kayseriye bir sol bek vermiş), ikisinin birbirinden haberi olmayacak.

  • İlk resimli mizah gazetesi: Konuşan-çizen Türk Papağan

    İlk resimli mizah gazetesi: Konuşan-çizen Türk Papağan

    Yayıncı Karabet Keşişyan tarafından 1908-1909’da çıkarılan Musavver Papağan (Resimli Papağan) adlı 4 sayfalık gazete, hem içerik hem teknik bakımdan Türkiye’de bir ilkti. Örneği ve ismi İtalya’dan alınan (Il Papagallo) bu ilk mizah gazetemiz, hem renkli taş baskısıyla hem de Batılı ülkelere karşı tutum alışıyla Türkler’in üstünlüğünü vurguluyordu.

    Karabet Kitabevi’nin sahibi, yayıncı Kara­bet Keşişyan Efendi (1850-1911), 2. Abdülhamid döneminin en üretken ve şanslı yayıncısıydı. Türkçe ders kitapları da basan Ermeni asıllı Karabet Efendi, 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başlarında yayıncılı­ğa damgasını vurmuş, Osmanlı matbuatına ciddi katkılar sunmuş, ödülleri ve nişanları bulunan bir isimdi.

    İtalya-Bologna’da Il Papa­gallo, yani “Papağan” ismiyle çıkmakta olan mizah gazetesi Karabet Keşişyan’ın ilgisini çekti. Keşişyan adeta “İtalyan­lar’ın Papağan isimli mizah gazeteleri var da bizim neden olmasın” diyerek aynı format, aynı boyutta, iç sayfada çift tam sayfa renkli taş baskı afiş örneğini bize uyarladı. İlk resimli mizah gazetemiz olacak yayının ismini de çok değiş­tirmeden Musavver Papağan (Resimli Papağan) koydu.

    Edebiyat_1
    İtalyan mizah gazetesinde aslanın ağzında bir Türkiye tasviri. 1905.
    Edebiyat_2
    Musavver Papağan’ın 19 Eylül 1908 tarihli ilk sayısının kapağı.

    O dönem İtalya’sında usta mizahçı Augusto Grossi (1835- 1919) tarafından 1873-1915 arasında yayımlanan 4 sayfalık Il Papagallo -diğer Batı ülke­lerinde de örnekleri görülen- Türkiye aleyhtarı ve Türkiye’yi küçük gören kimi renkli orta sayfa afişleri ile de dikkati çekiyordu. 1908’e gelene kadar, bizde renkli taş baskı bir mizah gazetesi yayımlanmamıştı. İtalyanlar’ın Türkiye aleyhinde­ki mizahi propagandasına karşı da herhangi bir yayın yoktu.

    Edebiyat_3
    İtalyanca orijinal yayın Il Papagallo (1905)

    Kitapçı Karabet, İtalyanlar’ın gazetesini gördü ve hem yayın­cılık hem de bir karşı propagan­da amacıyla bunun birebir aynı formatta bir benzerini çıkar­mak için başvurdu. “Şimdilik haftada bir, ilerde iki defa neşir edilmek üzere ‘mizaha müte­allik resimleri havi’ Musavver Papağan isimli mizah gazetesi çıkarmak” amacıyla yaptığı başvuru hemen kabul edildi.

    Edebiyat_4
    Fransızca versiyonu Le Perroquet (1908).

    Muhammed Tatlısu, “Kitapçı Karabet Efendi’nin Osmanlı Matbuatına Katkıları Üzerine Bir Methal” adlı çalışmasında, onun 2. Abdülhamid’le olan yakın ilişkilerine şu şekilde değinir: “Karabet’in merkezle kurduğu ilişki, 2. Abdülha­mid’in saltanatı dönemindeki dönüşüme paralel şekillendi. İmtiyazları sayesinde hızlı yayıncılık, ucuza kitap satma, gümrük vergisinden muaf tutulma, yayımlayacağı kitaplar için daha geniş bir alan bulma ve akranlarına göre daha hızlı yayın izni alma gibi faydalar görmüştü. Necib Âsım, Ka­rabet’in Arakel’den daha çok kazanarak ‘matbaa-apartman’ sahibi olmasına atıf yapar­ken, doğrudan bu ilişkilenme biçimine işaret eder. Kaspar’ın yayımlamak istediği sözlüğün bir jurnal sonrası toplatılıp yakıldığını, aynı yazara ait Karabet basımı sözlüğe ise hiç dokunulmadığını aktarır.”

    19 EYLÜL 1908

    İstibdat nihayet sona erdi vatana hizmet için yürüyoruz

    Edebiyat_6
    Karabet Keşişyan Efendi

    Karabet Keşişyan’ın hazırla­dığı Musavver Papağan’ın ilk sayısı 40 cm x 56 cm ölçü­lerindeydi ve 2. Meşrutiyet’in ilanından yaklaşık 2 ay sonra, 19 Eylül 1908 tarihinde piyasa­ya çıktı. Latin karakterleri ve eski harfli Türkçe ile üst ortada Papaghan ibaresi vardı; sağ üst köşesinde imtiyaz sahibi olarak Karabet, muharrir olarak da Hüseyin Hıfzı ismi yazılıydı. Derginin ilk sayısı, “Şimdilik haftada bir defa Cumartesi günü neşrolunur; vatan ve millete hadim siyasi-mizahi musavver gazetedir” lejandıyla çıktı. Bu lejandın üstünde Fransızca, “Journal politique et chariva­ri illustré et coloré / Parait le Samedi” (Renkli ve resimli, abur-cuburdan bahseden siyasi gazete/Cumartesi’leri çıkar) ibaresi bulunuyordu.

    Her sayısının ilk ve 4. son sayfasında Papağan ve Tuti isimli iki karakterin gündemi değer­lendiren atışmaları ve sohbetleri resimsiz, sadece yazı olarak yer aldı. İç sayfaya denk gelen 2. ve 3. sayfalarda ise renkli taşbaskı bir karikatür bulunuyordu. O güne kadar basında, renkli, tam sayfa, böylesine ilgi çekici bir baskıyla karikatür yayımlanmamıştı; bu bir ilkti. Bu renkli taş baskılarda, İtalyan propagandasına ve diğer dünya milletlerine karşı Türki­ye’nin üstünlüğünü vurgulayan mizahi propaganda karükatürleri yer aldı. Sayfaların sağ alt köşe­sinde Türkçe, sol alt köşesinde ise Fransızca altyazılar ile karikatü­rün konusu özetlendi.

    Edebiyat_5
    Il Papagallo’nun 1891’deki bir nüshasında Türkiye tasviri.

    İlk sayının girişinde yer alan “İfade” başlıklı bölümde, der­ginin çıkışının 2. Meşrutiyet’in özgürlük atmosferinden kaynak­landığına dair şu ifadeler yer aldı: “Bir çok senelerdir matbuatın duçar olduğu müsaib istibdaddan ses çıkarmaya cesaret edeme­yen papağanımız ile tutimiz, vatanın-milletin nail olduğu hürriyetten müştereken vatana hizmet uğrunda çıkmayı vazife ve temenni eyler.” 4. ve son sayfa­da ise çeşitli gazetelerden ilginç haber örnekleri ile ilanlar vardı.

    İlk sayıda, at sırtında elinde Türk bayrağıyla gururla yürüyen bir Türk askeri çizilmişti; İtalyan askeri onu alkışlıyor, bir İngiliz atın ipini tutuyor, Avusturya ve Fransız askerleri de süvarinin ilerleyişini takip ediyordu.

    Edebiyat_7
    Gazetenin 19 Eylül 1908 tarihli ilk sayısının orta sayfaları ve taş baskı karikatürde yüceltilen Türk askeri.

    28 EYLÜL 1908 / 12 EKİM 1908

    Jöntürkler mücadeleye hazır kim isterse buyursun gelsin

    Gazetenin 28 Eylül 1908 ta­rihli 2. sayısında, Kânûn-ı Esâsî yazısının yanında, bir elinde kalem bir elinde kılıç, arkasında Türk askerleriyle dünyanın diğer güçlü ülkeleri­ne karşı dimdik ayakta duran bir kadın çizimi yer aldı. Çi­zimin altında da Fransızca ve Türkçe “Yaşasın Kânûn-ı Esâsî / Entrikalara ve zorluklara rağ­men, geri adım atmayacağım” yazıyordu.

    12 Ekim 1908 tarihli 4. sa­yıda ise “Jöntürk Sirki” başlığı altında, ortada poz veren bir Türk güreşçi ve karşısında teredddüt içerisinde diğer dünya ülkelerinin temsilcileri resmedilmişti. Alttaki ibare ise şöyleydi: “O güreşmeye hazır; kim isterse buyursun.”

    Edebiyat_9
    12 Ekim 1908 tarihli 4. sayıda, Türk güreşçi meydan okuyor.
    Edebiyat_8
    Gazetenin 28 Eylül 1908 tarihli 2. sayısının orta sayfaları.

    17 ARALIK 1908

    Edebiyat_10
    Meclis-i Mebusan özel sayısının giriş sayfası

    Yaşa-varol hür Türkiye: İyd-i millî kutlu olsun!

    Gazetenin 14 Aralık 1908 tarihli 13. sayısın­dan sonra, numarasız bir özel sayı piya­saya çıktı. 23 Temmuz 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra, aynı yılın Kasım-A­ralık aylarında milletvekili seçimi yapılmış; İttihat ve Terakki çoğunluğu sağlamış; 17 Aralık 1908’de 3. Meclis-i Mebusan açılmıştı. Musavver Papağan’ın bu özel sayısında, ilk sayfada Meclis’in açılışı kutlanıyordu: “Papa­ğan el cümle Osmanlı vatandaşlarının bugün­kü iyd-i millîsini tebrik eder.” Orta sayfa ise ilk olarak siyah-beyaz tasarlanmıştı. Altyazıda, “Yaşasın hür Türkiye” ibaresi bulunuyor, bir kadın elinde Türk bayrağı taşıyor ve meşruti­yetin uhdeleri (hürriyet, eşitlik ve adalet) Türk bayrağının çevresinde hareleniyordu.

    Edebiyat_11
    Gazetenin ortasında yer alan çizimde, bir elinde bayrak bir elinde kılıç tutan Türk kadını. Sağ üst köşedeki papağan da “Bravo, Vive, Yaşa!”diyor.

    9 OCAK 1909

    Damat Bey pek kibar bir zattır, Osmanî-Mecidî rütbelerine de haiz!

    Hamza Altın, “Osmanlı Hiciv Matbuatında Ermenilerin Oynadığı Role Dair Örnekler” makalesinde, “Musavver Pa­pağan gazetesinde geleneksel muhavere (diyalog) usulüne yer verilmekte, tahmin edildiği üzere güncel meseleler üzerine konu­şulmaktaydı. Konuşanlardan biri Papağan, diğeri ise Tuti idi” diye yazarak gazetenin 9 Ocak 1909 tarihli 17. sayısından şu örneği paylaşır:

    “Tuti- Merhaba Papağan.

    Papağan- Merhaba Tuti! El­hamdülillah bayramı güzel güzel geçirdik.

    Tuti- Çok şükür hamdolsun; Allah cümlemizi kemal-i ayetle nice bayramlara yetiştirsin. Papağan- Âmin.

    Tuti- Papağan, bugünlerde hiç rahatım yok.

    Papağan- Niçin?

    Tuti- Damat Bey’den.

    Papağan- Damat Bey edip, ki­bar, salih bir zattır. Ondan şikayet etmemelisin.

    Tuti- Hakikaten öyledir. Bu­nunla beraber azıcık da hodbin­dir.

    Papağan- Ne yapalım canım. Her güzelin bir kusuru var.

    Tuti- Azıcık da gevezedir.

    Papağan- Öyle ise Damat Bey Geveze gazetesini çokça mütalaa ediyor.

    Tuti- Yok, Geveze gazetesine iftira etmeyiniz. Zira Damat Bey 10 para verip de gazete alanlar­dan değildir.

    Papağan- Peki… Damat Bey seni neden rahatsız ediyor?

    Tuti- Canım gazetelerde bazı erbab-ı hamiyetin “müsavat” namına rütbe nişanlarını iade ettikleri yazılıyor.

    Papağan- Bundan sizin Damat Bey’e ne oluyor?

    Tuti- Damat Bey’e ne ola­cak; kendisi mutmain üçüncü, dördüncü rütbelerden Osmanî ve Mecidî rütbelerine haiz…

    Konuşmanın devamında 2. Abdülhamid devrinde çok ehem­miyeti olan nişanlardan bahse­dilmeye devam edilmekteydi. Önceki devirde aşçılara, seyislere, uşaklara dahi nişan verildiğinden bu durumun istismar edildiğin­den dem vurulmaktaydı.”

    Edebiyat_12
    Gazetenin 9 Ocak 1909 tarihli 17. sayısının orta sayfası. Ülke temsilcileri, Türk yetkililere gemi, para, silah, yiyecek teklif ediyor. En üstte Avusturya temsilcisi ağlıyor; papağan ise “ağlayın, ağlayın; sizden alacağımız bir şey yok” diyor.

    22 ŞUBAT 1909

    Yunanistan’a Türk çelmesi

    Türkiye-Yunanistan münakaşası 23. sayının orta sayfalarındaydı. Duvarda Girit adasının haritası olan bir odada, bir Türk vatandaş, elinde Yunanistan bayrağı olan kişiye bir fiske atıp onu sandalyesin­den düşürmüş. Diğer devletlerin temsil­cileri de kapıdan ve pencereden bu âna şahit oluyor. Çizimin altında şöyle yazıyor: “Bu çöreği yemek için pek fena bir zaman intihab ettiniz (seçtiniz).”

    Edebiyat_13
    23.sayıdaki çizimde Girit meselesine vurgu yapılıyor

    10 MAYIS 1909

    İlk hürriyet padişahı 5. Mehmed ve kafeste götürülen 2. Abdülhamid

    Eyüpte’ki kılıç alayı (5. Meh­med’in taç giyme töreni) 10 Mayıs 1909 tarihindeydi. Padi­şah, Dolmabahçe Sarayı önünden Söğütlü yatına bindi ve Haliç üzerinden Eyüp’e gitti. Musavver Papağan, aynı gün çıkan 32. sayı­sında bu hadiseye kayıttsız kal­mamış, padişahın cülusunu ilk sayfasından şu ifadelerle tebrik etmişti: “Mesud Osmanlılar’ın ilk hürriyet padişahı Sultan Mehmed Han Hâmis Hazretleri.”

    Bu özel günde çıkan gazetenin orta sayfası da çarpıcıydı: 2. Ab­dülhamid bir küçük kafes içinde hapsedilmiş ve “hürriyet kahra­manı” askerlerle Selanik’e doğru götürülüyor, diğer ülke liderleri de bu yolculuğu izliyor. Alman lider ise elinde mendil, ağlıyor.

    Edebiyat_14
    Padişahın cülusunu kutlayan 32. sayıda, Abdülhamid vurgusu.
    Edebiyat_15
    Meşrutiyet’in yıldönümünü kutlayan kapak.

    23 TEMMUZ 1909

    Meşrutiyetin 1.yıldönümü

    Gazetenin 39. ve son sayısı 2. Meşrutiyet’in ilanının 1. yıldönümüne denk getirilmişti. 23 Tem­muz 1909 tarihli derginin ilk sayfasında “Yaşasın hür padişahımız, yaşasın meş­rutiyet” manşeti var. Orta sayfada ise çok detaylı bir 2. Meşrutiyet çizimi bu­lunuyor: “Yaşasın Sultan Mehmed Han” yazılı taklar kurulmuş; Midhat Paşa ve Nâmık Kemal unutulma­mış; çocuklar kızlı-erkekli İttihat Terakki askerleri­nin geçişini selamlıyor. Altyazı ise şöyle: “Meşruti­yet-i Osmaniye’nin ilk se­ne-i devriyesi hatırasına.”

    Edebiyat_16
    Musavver Papağan’ın orta sayfasında geçit töreni ve kutlamalar.
  • Yaşar Nabi Nayır: Varlık’ı Türk varlığına armağan etti

    Yaşar Nabi Nayır: Varlık’ı Türk varlığına armağan etti

    Varlık dergisinin kurucusu Yaşar Nabi Nayır, yazar kimliğinin yanında önemli bir yayıncıydı. Gerek edebiyat alanında gerekse eleştiri, çeviri, biyografi alanlarında yüzlerce esere katkı sağlayan Yaşar Nabi, cumhuriyet tarihinin en üretken kalemlerindendi. Arkadaşı Feridun Fazıl Tülbentçi, 1933’te yazdığı bir makalede onu ve eserlerini anlatıyor.

    Sahaftan_1
    Yaşar Nabi, Varlık’ı kurmadan önce bir süre çevirmenlik yapmıştı.

    Varlık Yayınevi ve Varlık dergisinin kurucusu Yaşar Nabi Nayır (1908- 1981), şiir, roman, oyun, biyog­rafi, öykü, deneme alanlarında eserler vermiş sıradışı bir ede­biyat insanıydı. Üsküp’te doğan Yaşar Nabi öğrenimini önce bu şehirde, sonra İstanbul’da sür­dürdü. 1924’te İstanbul’a gelen ailesi, Yaşar Nabi’yi Galatasa­ray Lisesi’ne yazdırdı. 1929’da mezun olan Yaşar Nabi, bir süre banka memurluğu yaptıktan sonra, önce Hakimiyet-i Milliye gazetesinde çevirmen ve yazar (1934- 1940), daha sonra Türk Dil Kurumu ve Millî Eğitim Ba­kanlığı Tercü­me Bürosu’nda uzman olarak çalıştı.

    Sahaftan_2
    İlk sayısı 15 Temmuz 1933’te çıkan Varlık’ın yayın hayatı hâlâ sürmekte. Yaşar Nabi’ye ait bir kartvizit (altta sağda).

    15 Temmuz 1933’te Anka­ra’da çıkarma­ya başladığı “Milliyetçi ve Memleketçi Fikir Mecmu­ası” Varlık dergisini, vefatına kadar yönetti (Günümüzde hâlen yayın hayatını sürdüren Varlık, Türk basınının en uzun soluklu edebiyat dergilerinden­dir). 1946’da İstanbul’a yerleş­tikten sonra Varlık Yayınevi’ni kurdu. Yüzlerce kitap yayımla­dı. Uluslararası P.E.N. Yazarlar Derneği’nin başkanlığını yaptı. 1979’da Kültür Bakanlığı büyük ödülünü alan Yaşar Nabi’nin Ankara’daki arkadaşlarından biri de Feridun Fazıl Tülbent­çi’ydi (1912-1982). Her iki yazar da 30’lu yıllarda Ankara’da çalıştılar; yazdıkları eserleri yayımlanmadan önce birbirle­rine gönderdiler, danıştılar.

    İşte arşivimizde bulunan Feridun Fazıl Tülbentçi evrakı arasından çıkan 4 sayfalık ince­leme yazısı; bu çerçevede bir tanıtım yazısıdır.

    Sahaftan_3

    Yaşar Nabi’nin 1933’te ya­yımladığı Mete, İnkılap Çocuk­ları, Beş Devir ve Köyün Namu­su isimli oyunları hakkında tanıtım ve inceleme yazısını Feridun Fazıl Tülbentçi kaleme almıştır. 4 say­falık eski Türkçe yazının sonun­daki “bu kadar dizildi” ifadesi, bunun bir süreli yayın için kaleme alındığını göster­mektedir. Daha önce yayımla­nıp yayımlanmadığını bileme­diğimiz bu yazı, dönemin önde gelen edebiyatçılarının seviye­sini göstermesi bakımından da referans niteliğindedir.

    METE, İNKILAP ÇOCUKLARI, BEŞ DEVİR VE KÖYÜN NAMUSU

    Hem maziyle uğraştı hem de bugünü ihmal hatasına düşmedi

    Feridun Fazıl [Tülbentçi], bir edebiyatçının eserleri ve yaklaşımı üzerinden “yarına intikal edecek tarih”in önemini vurguluyor: “İnkılâb Edebiyatı ve Yaşar Nabi”.

    Sahaftan_Kutu1
    Feridun Fazıl Tülbentçi tarafından yazılan tanıtım ve inceleme metninin orijinali.

    Büyük nehirlerde martılara benzeyen bir nev’i beyaz kuşlar vardır ki uçsuz ve bucaksız tuzlu suya karşı içlerinde büyük bir hasret taşırlar ve her bakışta değişen bazen eflatun bazen mavi deni­ze ve hırçın dalgaların beyaz köpüklerine karışmak arzusuyla ona doğru uçarlar; fakat nehir uzun ve deniz kilometreler­ce ıraktadır. Onun içindir ki bu kuşların ekserisi yarı yolda kalır ve gayelerinden vazgeçer. İçlerinden pek azı denize kavuşur.

    10 yıl var ki uzun ve sonsuz edebiyat nehri üstünde uçanlardan, engine varan­lar pek azdır. Bu bahtiyarların arasında Yaşar Nabi’yi de görüyoruz.

    Yaşar Nabi’nin bu muvaffakiyetteki sırrı gayesi, kendisini şöhret yapmak sevdasına düşmemesi ve sırf sanat için, sanat sahasında haklı bir isim yaptıktan sonra, kendisini -hatta bazen sanatından bile fedakarlık yapma pahasına- bu da­vaya hasretmesindedir. Yalnız müşterek davayı terennüm ettikleri için, şimdi isim­leri ağızlarda dolaşanların çoğu ne kadar çabuk unutulmaya mahkumdurlar!

    Sahaftan_Kutu2
    Feridun Fazıl Tülbentçi

    Yaşar Nabi Mete’siyle edebiyat sahasına ilk adımını attı. Ziya Gökalp’le başlayan Türkçecilik cereyanı, Tarih Cemiyeti’nin son çalışmaları büsbütün kuvvetlendikçe; o Türk’ün 2 bin sene evvelki şerefli tarihinden kopardığı bir yaprakla, en eski ve en büyük başbuğlar­dan birinin hayatını destanlaştırdı. Ziya Gökalp’ten beri devam eden bu davanın sanat sahasında ilk meyvelerini biz daha yeni almaya başladık. Mete bize Türk tarihinden de klasik trajediler çıkarılabi­leceğini gösterdi…

    Ancak Yaşar Nabi yalnız maziyle meşgul olarak bugünü ihmal etmek hatasına düşmedi. Hakikatleri anlamak ve anlatmanın kıymetini o herkesten iyi anlamıştı.

    Sahaftan_Kutu4
    Yaşar Nabi’nin 1933’te yayımladığı Mete ve İnkılap Çocukları isimli eserler.
    Sahaftan_Kutu3

    Şair, sanatı inkılaplaştırmak dava­sındaki zaferini, cumhuriyetin 10. yılı münasebetiyle basılan son 3 eseriyle kazanıyor. Sanat çerçevesi içinde yarına intikal edecek olan tarih, bize Kızıl Sultan’ın devrinde milliyet hislerini; Namık Kemal’in şiirleriyle içlerinde yeni tutuşmaya başlamış münevverlerin ıstı­rabını; saltanatın son hatalarına kurban giden Rumeli faciasını; Büyük Harp’i ve anayurttan günlerce uzakta gayesiz ve sebepsiz harcanan Türk kahramanları­nı; kahramanlık destanlarının en büyük ve en şereflisi olan İstiklal Savaşı’nı; ve nihayet bizi bir hamlede Ortaçağ’dan 20. asır medeniyetine ulaştıran cumhuriyeti anlatıyor. Kimi zaman heyecanlanıyor ve yumruklarımızı meçhul bir semte doğru sıkıyoruz; kimi zaman teessürümüzden gözlerimiz yaşarıyor; kimi zamansa içimizde kabaran duyguları anlatabilmek için haykırmak ihtiyacını duyuyoruz. Bu devirlerin her biri, başka bir milletin tarihi kadar geniş ve hareketlidir. Diyebilirim ki bu kadar veciz ve kuvvetli bir eser henüz yazılmamıştır.

    Yaşar Nabi’nin 3 eserinden ikincisi Beş Devir ve Köyün Namusu’dur. Saltana­tın asırlarca ihmal ettiği ve bir köle gibi emellerine hizmet için kullandığı köy ve köylüyü münevvere sevdirmek; onun kalbinde köyün karanlık muhitine bilginin meşalesini götürmek ihtirası uyandırmak ne asil bir arzudur. Köyün Namusu köy­lülerin bütün dertlerine temas ediyor ve münevver gençliğin bu dertlerle nasıl nasıl mücadele etmesi lazım geldiğini anlatıyor. O köylü ki asırlarca çamur içinde kalmış olmasına rağmen has bir elmas gibi kıymetini ve evsafını asla kaybetmemiştir.

    Üçüncü eser İnkılap Çocukları, 19 bin nüsha basılmak gibi nadir eserlerimize nasip olmuş bir mazhariyete erişmiş. Bu eser de cumhuriyeti ve onun gençliğin kalbinde tutuşturduğu iman ve yurt sev­gisini anlatıyor…

    Feridun Fazıl [Tülbentçi]

  • Klarnetin Jimi Hendrix’i: Alaturkadan caz sahnesine

    Klarnetin Jimi Hendrix’i: Alaturkadan caz sahnesine

    1950’lerde Hamiyet Yüceses’ten Zeki Müren’e dek tüm assolistlerin ekiplerine almaya çalıştığı klarnet üstadı Saffet Gündeğer’in müzik yaşamı, caz sahnesine atılmasından sonra bambaşka bir rotaya girer. Avrupa ve ABD’de Okay Temiz’le verdikleri konserlerde ayakta alkışlanan Gündeğer, kendi ülkesinde pek bilinmez ve 1994’te huzurevinde vefat eder.

    Saffet Gündeğer’in müzikle ilgili büyük bir yeteneği olduğu daha kü­çük yaşlarda ailesinin dikkatini çekince, hayat boyu yürüye­ceği yol en baştan şekillendi. 1936’da Bandırma’nın önde gelen müzik hocalarından Sa­atçi Mehmet Efendi’nin kapısını çaldılar. Saatçi Mehmet Efendi, 13 yaşındaki Saffet’e ilk teorik bilgileri anlattı ve sonra onu hayatının ilk müzik aleti ke­manla tanıştırdı. İlk hocasıyla 3 yıl ders gördü Saffet Gündeğer.

    Kemanda çok başarılıydı, müzik hayatı boyunca zaman zaman bu enstrümandaki maharetini sergilemekten geri durmadı. Ancak askerlik çağına geldiğinde, elinde esas kari­yerini yapmasına yolaçacak klarneti vardı.

    Muzik_1
    Saffet Gündeğer, “Golden Clarinet” adlı albümünün kapak fotoğrafı için poz vermiş. Yıl 1970. (Mete Avunduk arşivi)

    Saffet Gündeğer askerliğini 2. Dünya Savaşı’nın hüküm sürdüğü dönemde Ankara’da Jandarma Bandosu’nda yaptı. O günün koşullarında tam 4 yıl süren askerlik, onun için başka bir okul oldu. Nefesli sazlara olan büyük hakimiyeti askerî birliğin dışında da duyulmuş; genç cumhuriyetin müzikal alandaki yenilik çabalarının sonucu kurulan Riyâseti Cum­hur Bandosu’nun şefi Veli Ka­nık’ın kulağına kadar gitmişti. Veli Kanık, müzik hayatına Osmanlı döneminde kurulan ve cumhuriyetin ilanıyla Riyâseti Cumhur Mûsiki Heyeti adıy­la Ankara’ya taşınacak olan Muzika-yı Hümâyun’da klarnet çalarak başlamış, Riyaseti Cumhur Bandosu şefliğine atanmıştı. Aynı zamanda şair Orhan Veli’nin babasıydı. Onun teşvikiyle Saffet Gündeğer de sınavlarını geçerek bando üye­leri arasına katıldı.

    Bando günleri kendisi için yepyeni bir kapı aralamıştı. Hem klarnetteki ustalığını geliştirecek hem de Batı müzi­ğiyle tanışacaktı. Bando resmî cenazelerde Chopin’in “Matem Marşı”yla yürüyor; verdikleri halk konserlerinde hareketli parçalarla Ankaralı dinleyici­leri coşturuyor; aynı zamanda radyo programlarıyla geniş bir kitleye de canlı yayınlanan konserler veriyordu. Bandır­ma’daki çocukluk günlerin­den halk müziğine, Balkan ve Roman ritimlerine kulak doygunluğu olan Gündeğer, Veli Kanık’tan öğrendiği Batı armonisiyle, klasik müziğin derinliğine varmıştı. En başta da Igor Stravinski’nin yapıtları kendisini derinden etkiliyordu. Ta ki önce Benny Goodman, sonra Charlie Parker ve hayatı­nı baştan sona değiştirecek bir başka isim John Coltraine ile, dolayısıyla cazla tanışana dek. Ancak oraya gelmeden önce de­vam etmesi gereken bir “okul” daha vardı. 1950’lerin başında Saffet Gündeğer ismi dönemin alatur­ka dünyasında bilinir olmuştu. 30 Eylül 1950’de gazetelerin 1. sayfa manşetlerinde Kore’de­ki savaş, arka sayfalarda ise o günlerin en tanınmış solistle­rinden Sevim Tanürek’in Saffet Gündeğer gibi üstatların yer aldığı fasıl heyetiyle vereceği konserin ilanları vardı.

    Bando günlerinin ardından yine hocası Veli Kanık’ın öne­risiyle 1952’de Ankara Radyo­su’nun sınavlarına girdi Gün­değer. Bu çok yetenekli genç klarnetçinin kabul edilmeme ihtimali zaten yoktu. Radyo günlerinde Cevdet Kozanoğlu, Fahri Kopuz gibi üstatlarla bi­raraya gelerek makam müziği­nin derinliklerine indi.

    50’li yıllarda Saffet Günde­ğer, Zeki Müren’den Müzeyyen Senar’a, Hamiyet Yüceses’e kadar tüm assolistlerin ekip­lerine almak için peşinden koştuğu, müzik bilgisinden istifade ettiği bir isim olmuştu. Alaturka dünyasında sadece bir icracı olarak değil, aynı zaman­da bestekar sıfatıyla da şöhret kazanmıştı. “Swing Kralı” adıyla bilinen caz klarnetçisi Benny Goodman’ı çoktan keş­fetmişti (1987’de Gösteri dergisi için Kürşat Başar’a verdiği çok nadir söyleşilerinden birinde Goodman için şöyle diyecekti yıllar sonra: “Benny Goodman’ı dinlediğimde benim ruhum dinleniyor, büyük bir coşku duyuyorum. Alaturka bana çok şey kazandırdı ama ben caza gönül verdim”.

    Muzik_2
    1950’lerde bir gazino programında Saffet Gündeğer klarnetiyle Zeki Müren’e eşlik ediyor. (Cengiz Kahraman arşivi)

    Gündeğer’in müzikal yaşamındaki dönüm noktası 1958’de yaptığı ilk ABD se­yahati oldu. Sonraki yıllarda defalarca ziyaret edeceği bu ülkede farklı kentleri dolaştı, caz kulüplerinde epey zaman geçirdi. Be-bop akımının doğuş yıllarında cazın anavatanında Charlie Parker’ı dinlediğinde ne hissettiğini 1975’te İsveç’te bir gazeteciye şöyle aktaracaktı: “Onun yanında ben bir hiçtim!”

    Bu ilk seyahatin etkileri belki de 1960 tarihli “Liman Yosması” filminde kendini gösterdi. Yönetmenliğini Şinasi Özkonuk’un yaptığı ve başrolle­rinde Avni Mutlugil, Aliye Rona, Işın Kaan ve Suzan Jaja’nın yer aldığı filmin müzikleri Gün­değer’e aittir. Konu gereği çok sayıda gece kulübü sahnesi olan filmde, Saffet Gündeğer de orkestrasıyla birlikte arka plan­da müzik icra ederken görülür. Bir yanıyla son derece oryantal ama diğer yandan alışılageldik kalıpların çok dışında swing yüklü, caz tınılı melez bir müzi­ği vardır filmin.

    Muzik_3
    İstanbul Radyosu’nun büyük üstadları “Bahriye Çiftetellisi” 45’liğinin kapağında sandal sefasında.

    Önce Ankara, 1955’ten itiba­ren de İstanbul Radyosu’nun kadrolu sanatçıları arasına giren, alaturka sahnesinde büyük isim yapan, yüzlerce bestesi seslendirilen Gündeğer; radyo ve konser programların­dan arta kalan zamanda caz plaklarının yanısıra çok farklı coğrafyalara uzanır. Uzakdoğu müziği de radarındadır; Japon, Tibet geleneksel müziklerinde ayrı bir cevher bulur. Kendi de­yimiyle “farklı farklı müzikler değişik kokulara sahip bambaş­ka çiçekler gibidir”, onun için ve hepsini koklamak mutluluk vericidir. Diğer yandan bir ayağı da Balkanlar’da ve Ortado­ğu’dadır. “O müziğin annesidir; şarkı söylerken sanki bir kuş gibi şakır” dediği Ümmü Gül­süm’ün büyük hayranıdır. Bu sebeple yolu çok defa Kahire’ye düşer; hayranı olduğu Ümmü Gülsüm’e uduyla eşlik etme şansı da yakalar.

    1970’te dinlediği bir plak ise onu çok etkiler: John Coltra­ne’in 1965’te kaydedilip ancak ölümünden sonra, 1968’te yayınlanan 29 dakikalık “OM” başlıklı kaydı. Anlaşılması ve dinlenmesi pek kolay olmayan bu “free jazz” klasiği, Günde­ğer’i kendi ifadesiyle “şoka” uğratır. Coltrane’in standart kalıpların dışına çıkarak gezindiği modal müzik yapısı, zihninde bir kıvılcım çakma­sına yolaçmıştır. Kendisinin hakim olduğu klasik musikinin makamları içinde Coltrane’in aradığı modalite halihazırda vardır. Dolayısıyla makamların içine onunki gibi bir caz tavrını yerleştirerek farklı bir müzi­kalitede gezinebilir, bambaşka ufuklara açılabilir. Coltrane’in aradığı, kendisinin zaten bildiği bir şeydir.

    Muzik_4
    Radyo konserlerinin nasıl kaydedildiğinin anlatıldığı 24 Mayıs 1952 tarihli Radyo Haftası dergisinde Saffet Gündeğer’den “klarnet üstadı” diye sözediliyor. (Volkan Özboz arşivi)

    Kafasını kurcalayan bu yeni sorular, 70’lerin ilk yarısından itibaren yolunu Okay Temiz’le kesiştirir. İki müzisyen, birlikte müzikal bir yolculuğa çıkmaya karar verir. Okay Temiz, Gün­değer’in alaturka dünyasıyla sınırlı kalamayacak müzikal kıymetinin farkındadır. İs­kandinav ülkeleri başta olmak üzere Avrupa ve ABD kentle­rinde verdikleri konserlerde Batılı caz dinleyicisi, sahnede oluşturulan kimyadan çok etkilenir. Gündeğer, verdikleri konserlerde dakikalarca ayakta alkışlanır. Saygın caz dergile­rinde “wah-wah pedalı” takarak kullandığı klarneti sebebiyle “klarnet çalan Jimi Hendrix” ya da “Türk Coltrane” tanımlama­larıyla övülür.

    Temiz ve Gündeğer 80’lerin sonuna kadar çeşitli zaman­larda sürdükleri birliktelikleri sonucu toplam üç plak kaydı bırakırlar geride. İlki 1974’ün Mart ayında Stockholm’de verdikleri ve bir sonraki yıl plak olarak basılan bir konserin kaydıdır. Davul ve diğer vurma­lılarda Okay Temiz, klarnette Saffet Gündeğer ve kontrbasta Björn Alke’den kurulu bir üçlü olarak yaptıkları kayıt “Turkish Folk Jazz” adıyla yayınlanır. Albümün arka kapağında yer alan müzik eleştirmeni Keith Knox imzalı yazıda “3 müzisyen serbest bir uçuşa geçerken sizi de yanlarına alıp uçuruyorlar” denirken; Gündeğer’in per­formansı için “Saffet’in müzi­kal birikimi o kadar geniş ki her şekilde tecrübelerinden istediği gibi faydalanabili­yor; bu da ona inanılmaz bir özgürlüğün kapılarını açıyor” yorumu yapılır.

    1976’da Okay Temiz, İstan­bul’da piyanist Johnny Dyani ile “Witchdoctor’s Son” albü­münü kaydeder. Bas gitarda Oğuz Durukan, saksafonda Gunnar Bergsten’in yanısıra Gündeğer de klarnetiyle yer alır albümde. Etnik caz kate­gorisinde bugün bir başyapıt olarak görülen albüm, yıllar içinde koleksiyoncuların iyi bir kondisyona sahip olanını bulmak için yüklü bir miktarı gözden çıkarabildikleri albüm­ler arasına girer. En son 2019’da yeni bir baskısı yapılır.

    Muzik_5
    Gündeğer, 1975’te Stockholm’de kaydedilen “Turkish Folk Jazz” albümündeki performansıyla Batılı eleştirmenlerin övgüsünü kazandı. (Mete Avunduk arşivi)

    Saffet Gündeğer’in Okay Te­miz ile birlikteliklerinin tarihe kalan son kaydı ise 1982’de­dir. Bu defa yanlarında kimse olmadan başbaşadırlar. Albüme farklı bir isim koymayıp sadece kendi adlarını kullanmayı tercih ederler. Albümde Okay Temiz davulun ve farklı türde perküsyonun yanında synthesi­zer kullanırken, Saffet Gün­değer klarnetin yanısıra ut ve kemandaki ustalığını sergiler.

    Bugün Saffet Gündeğer’den geleneksel tarzda kaydettiği birkaç albüm ve 45’lik kaldı ge­riye. Bunun dışında isminin iyi bilindiği Yunanistan’da basılan iki plağı var. TRT arşivlerindeki kimi radyo kayıtları ile tanın­mış isimlere eşlik ettiği sayısız alaturka kaydı mevcut ama, müzikal yaşamının diğer kıs­mında yer alan caz sahnesinde yaptığı çalışmalardan maalesef sadece 3 albüm elimizde. Ve bir de Okay Temiz’le birlikte 80’lerde TRT televizyonlarında göründükleri kimi program kayıtları.

    80’li yılların sonuna kadar, çoğunlukla Okay Temiz ile bir­likte çıktığı caz konserlerinin haberlerinde müzisyen kadro­nun tanıtıldığı satırlarda “klar­nette Saffet Gündeğer” diye adı geçer. 90’lara girildiğinde sahnelerden çekilir. Birlikte sahneyi paylaştıkları Türkiye cazının mühim isimlerinden İsmet Sıral gibi, o da 1994’te ha­yatını kaybettiğinde hakkında herhangi bir haber çıkmaz.

    Muzik_6
    Gündeğer’in gümüş klarneti, bugün Bandırma Huzurevi’nin yerine yapılan kız öğrenci yurdunda sergileniyor.

    Okay Temiz birçok söyleşi­sinde kendisinden bahseder­ken, “Amerika’da, Avrupa’da ayakta alkışlanıyordu. Dünya çapında büyük müzisyendi ama Türkiye’de tanıyan yoktu” diyecektir. Gündeğer’in de 1987’deki söyleşisinde yakındığı kimi şeyler vardı: “Müziğimiz fakirleşiyor. (…) Maalesef hep işin kolayına gidiliyor, eski şeyler aynen tekrarlanıyor. Yeni nesil artık eski musikiyi dinlemiyor. Nasıl dinlesin, ne dendiğini bile anlamıyor ki o eski şarkı­larda. Çünkü bir değişme bir yenileşme yapılmamış, oldu­ğu gibi bırakılmış. Ne yazık ki biz kendi sanatçımıza sahip çıkamıyoruz. Ben yurtdışında yabancılar tarafından büyük ilgi görürken kendi memle­ketimde kimsenin ilgilenme­diğini düşünüyorum. Bunlar üzücü şeyler”.

    İsminin geçtiği son gaze­te haberi 2014’te yayımlandı. Bandırma Yaşlı Huzurevi, masrafları karşılamadığı için kapatılmış, kız öğrenci yurduna çevrilmiştir. Huzu­revinde son yıllarını geçirmiş yaşlılardan geriye kalan bazı eşyalar öğrenci yurdunun bir köşesinde oluşturulan alanda sergilenmektedir. Eski daktilo, radyo, dikiş makinesi, pikap, hesap makinesi gibi çeşit çeşit nesnenin arasında bir de en az 100 yaşında olduğu tahmin edilen, tamamıyla elyapımı, gümüşten mamul, çok özel bir klarnet vardır. 90’lı yıllarda Bandırma Huzurevi Müdürü olarak görev yapan Ekrem Eren şöyle diyecektir:

    “Saffet Gündeğer eşine az rastlanır bir sanatçıydı. Bura­da kaldığı 2 sene boyunca her akşam yemek sonrası o meşhur klarnetini çalarak bizlere ve arkadaşlarına musiki ziyafeti sunuyordu. Huzurevinde 2 sene yaşadı ve 1994’ün Aralık ayında vefat etti. Gümüş klarnetinin huzurevinde muhafaza edil­mesini vasiyet etmişti. Biz de o tarihten bu yana bu değerli klarneti sergiliyoruz”.