ABD ve onun oluşturduğu koalisyon, geçen aydan itibaren Kızıldeniz’de İsrail’e giden gemileri hedef alan Husiler’e karşı saldırı başlattı. Yemen’de İran’ın desteklediği Husiler ile Suudi Arabistan’ın desteklediği merkezî hükümet arasındaki savaş, 20 yıldır acımasızca sürüyor. Mücadelenin günümüze kadar uzanan kısa tarihi…
İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısına en sert tepki Yemen’den geldi. Hamas’ın 7 Ekim saldırılarını da coşkuyla karşılayan Husiler, Yemen’den İsrail’e füze ve insansız hava araçlarıyla saldırdı; ardından Kızıldeniz’den İsrail’e giden gemileri hedef aldı. Bu nedenle birçok gemicilik şirketi Bab el-Mandep Boğazı’ndan geçişi askıya aldığını duyurdu.
Bunun üzerine, dünya ticaretinin %12’sinin, dünya deniz ticaretinin ise %40’ının güzergahını açmak için, ABD ve İngiltere 10 devleti kapsayan bir koalisyon kurarak USS Dwight Eisenhower uçak gemisi dahil, Husiler’e karşı saldırıya geçti. Husiler ise Gazze’nin ihtiyacı olan gıda ve ilaç sağlanana kadar saldırılarının devam edeceğini açıkladı.
Hamas ile İsrail arasındaki çatışmadan çok önce Husiler, Hizbullah ve Hamas ile birlikte İran’dan yana İsrail’e karşı “direniş ekseni”ninde yer alıyor. Füze ve insansız hava araçları gibi teknik yardımları ise İran sağlıyor. Yemen’de merkezî hükümete karşı isyancı güçleri temsil eden Husiler, İsrail ve Amerikan hedeflerine saldırarak Suudi Arabistan ile müzakerelerde ellerini güçlendirmeye çalışıyor. Böylece ABD üzerindeki baskının Suudiler’i bir anlaşmaya zorlamasını umuyorlar.
Suudiler BM nezdinde bir ateşkes müzakere etmenin yollarını aramakta ise de Husiler iktidarı paylaşmaktan yana olmadıkları için ateşkese yatkın değil. 7 Ekim saldırısından önce Suudi Arabistan, İran’ın gerilimi azaltmakta bir rol oynabileceğini beklerken, son 2 aydaki gelişmeler bunun kısa vadede mümkün olamayacağını gösterdi.
Husiler, merkezî iktidara karşı Zeydî cemaatinin marjinalleştirilmesine, eşitsizliğe ve kendilerinin kalabalık oldukları bölgenin azgelişmişliğine bir tepki olarak belirdi. Merkezleri Saada, 9. yüzyıl sonunda Zeydî imamlığı denen dinsel-siyasal bir rejim tarafından kuruldu. Zeydîliği Şia’nın diğer kollarından ayıran en temel hususlardan biri de, “12 İmam” inancı.
Dünya deniz ticaretinin en önemli yolu olan Süveyş Kanalı, İsrail’in Gazze’ye saldırısıyla tehdit altında. Saldırı başladıktan sonra gemi yoğunluğunun düşüşü grafiklere böyle yansıdı. (economist.com)
1992’de Hüseyin Bedreddin el-Husi ve Muhammed Azzane’nin önderliğinde kurulan genç müminler cemaatinin siyasallaşmasının ürünü olan hareket, Suudi Arabistan’ın bölgede Selefîliği yaymasına ve merkezî hükümetin bölgeyi ihmaline tepki olarak da gelişti. Ülkenin kuzeybatısında, Suudi Arabistan sınırındaki dağlarda örgütlenen ve Zeydî cemaatinin siyasi kolu olan bu hareket, özellikle 2004’ten itibaren isyancı bir karakter kazandı. Kurucularının Yemen güvenlik güçleri tarafından öldürülmesi üzerine genç müminler cemaati ikiye ayrıldı; aralarından silahlı mücadeleyi kabul edenler daha sonra Husiler diye anılacak hareketi oluşturdu. Husi hareketi, Hizbullah’dan etkilenmiş bir hareket; milliyetçilikle mezhepçilik karışımı karma bir ideolojisi var.
Yemen’de merkezî hükümet ile Husiler arasındaki içsavaş, İran ile Suudi Arabistan arasında bir güç çekişmesi anlamına da geliyor. Öte yandan Husiler, Yemen’deki resmî hükümetin müttefiki El Islah Partisi (Müslüman Kardeşler), El Kaide gibi, Selefî hareketler ve IŞİD’le de mücadele ediyor.
İLK DEMOKRATİK TÜRK DEVLETİYDİ
1917’de sadece 1 ay yaşadı: Qırım Halq Cumhuriyeti…
Rusya’daki Şubat-Ekim Devrimlerinden sonra 13 Aralık 1917’de kurulan Kırım Halk Cemiyeti’nin Başkanı Numan Çelebicihan “Qırım’da yaşayan milletler: Tatar, Rus, Ermeni, Yehudi, Rum, Nemse ve başqalarıdır. Maqsadımız hepsinden güzel bir buket yapmaqtır” diyordu. Bolşevikler 14 Ocak’ta Kırım’a müdahale edecekti.
Rusya’da Çarlık İmparatorluğu’nun çöküşü, beraberinde bir dizi halkın kendi devletlerini kurma girişimlerine yolaçtı. 13 Aralık 1917 ila Ocak 1918 arasındaki çok kısa ömürlü Kırım Halk Cumhuriyeti, ilk demokratik Türk-Müslüman devleti olarak tarihe geçmiştir.
O dönemde Kırım Yarımadası’nda nüfusun %41.2’si Ruslar, %28.7’si Kırım Tatarlar’ı, %8.6’sı Ukraynalılar ve geri kalanı Almanlar, Rumlar, Ermeniler ve Bulgarlar’dan oluşuyordu. 1917 Mart’ında “Tüm Kırım Müslümanlar’ı Kongresi” toplandı; Petrograd’taki Geçici Hükümet ve Ukrayna’daki Merkezî Rada ile irtibat kuracak bir Müslüman yürütme komitesi seçildi. Temmuz’da bağımsız bir devletin kurulmasını savunan Kırım-Tatar ulusal partisi Millî Fırka kuruldu. Nihayet Aralık ayında ulusal parlamento olan Kurultay, Kırım’da Bahçesaray’da toplandı. Seçilen 76 delegeden 4’ü kadındı (Şefika Gaspiranski, Hanife Bodaninski, İlhan Tohtar ve Hatice Avcı). Kırım Ahali Cumhuriyeti kuruldu ve Kânûn-ı Esâsî ilan edildi.
İstanbul-Vefa Lisesi mezunu Numan Çelebicihan aynı zamanda şair ve edebiyatçıydı.
Seçimlerin tek dereceli yapılmış olması, Kânûn-ı Esâsî’nin kuvvetler ayrılığını temel alan parlamenter demokratik bir cumhuriyet hedeflemesi ve bütün sınıfsal-dinsel imtiyazların iptal edilmesi önemliydi. “Kırım gençleri heyet-i icraiyyesinin maksadı, bu Kânûn-ı Esâsî’nin kabulü üzerine ilan olunan Kırım istiklalinden sonra, diğer milletlerin de iştirak ettirileceği umumi intihabat ile Kırım Kurultayı’nı toplamak ve orada da umum Kırım’a mahsus bir Kânûn-ı Esâsî yürürlüğe koymak” denerek, diğer milliyetlerden insanların da bu bölgesel-bağımsız yapıya katılması hedeflenmişti. Yeni cumhuriyetin başkanı Numan Çelebicihan bunu şöyle ifade ediyordu: “Qırım Yarımadası’nda türlü renklerde bir çoq zarif güller, şebboylar, zanbaqlar, laleler vardır ve bu ruhnevaz çiçeklerin hepsinin kendilerine mahsus bir güzelliği, özlerine mahsus Latif qoquları var. Bu güller, bu çiçekler Qırım’da yaşayan milletler: Tatar, Rus, Ermeni, Yehudi, Rum, Nemse ve başqalarıdır. Qurultayın maqsadı bunları bir yerde toplayup, hepsinden güzel ve nefis bir buket yapmaqtır. Güzel Qırım adasında haqiqiy medeniy bir İsviçre tesis itmektir. Tatar Qurultay’ı yalınız Tatarlar’ı degil, asırlardan beri Tatarlar ile beraber qardaşça yaşayakelmiş diger milletleri de tüşünüyür. Onları da işe davet iderek, onlarle beraber qol qola virüp kitecektir. Tatar, bu işte bir amir degil, belki bir müteşebbis, yalınız bir inisiyatörlük vazifesini icra edecektir”.
1917 Aralık’ında kurultayın toplanması, başkent Bahçesaray’da büyük heyecana yolaçmıştı.
Kurultay ile ayı zamanda Sivastopol’da bir Bolşevik devrimci komite oluşturuldu ve silah zoruyla Kırım’daki iktidarı tehdit etmeye başladı. Bolşevikler 14 Ocak 1918’de Simferopol’ü elegeçirdi ve Numan Çelebicihan’ı tutukladı. Çelebicihan öldürülecek ve cesedi denize atılacaktı.
Kasım 1920’de Lenin’in Kırım’a gönderdiği Sultan Galiyev’in verdiği rapor üzerine, 1921’de Tatarlar’ı gözeten bir özerk cumhuriyet kuruldu; ancak 1927’den itibaren onlar da tasfiye edilecekti.
İslâm coğrafyacılarının başka ülkeleri çoğunlukla Çin’deki gibi devletin çıkarları açısından değil de İslâmiyet’in yayıldığı alanları tanımak ve tanıtmak üzere gezip dolaştıklarını görürüz. Dârülislâm ve dârülharp kavramlarının gösterdiği gibi, sınırlar esnektir. Bu eserler çoğunlukla siyasi birimlerle değil de coğrafya ve insanla ilgilidir.
Türkler’in tarihinin zaman ve mekan açısından genişliği, tarihçileri bildikleri diller açısından kısıtlar. Ancak 13. yüzyıl öncesinde, bilgileri daha çok Çin ve İslâm kaynaklarından topladığımız gözönüne alınınca, çok önemli bir fark ortaya çıkar. Farsça ve Arapça yazılmış olan coğrafya eserleri daha ziyade insanlardan, yaşayışlarından bahsederken, Çin kaynakları daha çok ülke/devlet (guo) kavramı ile karşımıza çıkar. Çince guo, “sınırları belirlenmiş bir ülke” anlamıyla İslâmi kaynaklardan ayrılır.
Çin tarihinde imparatorların en önemli görevlerinden birinin içte ve dışta herkesi “Göğün altında” (tianxia) birleştirmek olduğu düşünülür. Bu nedenle Çin kaynaklarında kuzeydeki halklar, Türkler ve Moğollar hakkındaki pasajlar, Çin merkezî devletinin dış siyasetini besleyen bilgilerden oluşur. Bu pasajları yazanlar, profesyonel bürokratlar ile beraber çalışan tarihçilerdir. Resmî tarihlerin coğrafyaya ayrılan bölümleri Çin coğrafyasından oluşur. Ayrıca eserlerde yabancı ülkeler ile ilgili bölümler bulunur; burada çoğunlukla diplomatik ilişkide bulunulan hükümdarların ülkeleri hakkında bilgi verilir; hatta kavim ve kabileler hakkında da kimi zaman kısa, kimi zaman ayrıntılı bilgiler bulunur.
Asya’nın doğusundaki Türkler’in tarihine dair kıymetli bilgileri buralardan alırız. Diplomatik ilişkilerden sözeden belgeler, bir taraftan siyasi tarih diğer taraftan da yabancı ülkelerin Çin imparatoruna sundukları hediyeler üzerine odaklanır. Merkezî Çin devleti bu belgelerde kendi konumuna herkesin üstünde bir yer verdiği gibi, hediyeler de Çin imparatorunun yüceliğini vurgulayarak “haraç”tan sayılır. Aslında imparatora sunulan hediyeler karşılıksız bırakılmaz; ama çoğunlukla bunlara kaynaklarda yer verilmez. Kimi zaman da karşı taraf güçlü olunca ona “hediyeler” gönderilir ama bunlara “haraç” denmez. Çin tarihçiliği ayrıca, “şecereci” bir yaklaşımla sözkonusu ülkenin/devletin hangi devletin halefi olduğunu belirtmeye özen gösterir. Örneğin Göktürkler, Hunlar’ın neslinden gelir. Bu çerçeveyi çok daha sonra, 17. yüzyıl Fransa’sında “Türkler’in ve Moğollar’ın tarihi” başlığıyla görürüz ki, bu model daha sonra “modern tarih” görüşü ile bizde de benimsenecektir.
İslâm tarih yazıcılığı kendisinden öncesine tematik yaklaşırken, İslâmiyet sonrası için kronolojiyi ön plana çıkarır. Bu açıdan günün gelişmeleri de, geçmişi anlatan bilim de aynı kelimeyle, “tarih” diye ifade edilir. Türkler hakkında haber/bilgi verenler daha çok coğrafi eserlerdir. Öte yandan İslâm coğrafyacılarının başka ülkeleri çoğunlukla Çin’deki gibi devletin çıkarları açısından değil de İslâmiyet’in yayıldığı alanları tanımak ve tanıtmak üzere gezip dolaştıklarını görürüz. Yazarı bilinmeyen Hududülalem (10. yüzyıl) veya Şerefüzzaman Mervezî’nin eseri (1120) gibi örnekler, bize yollar, bölgeler, yerleşim veya konaklama alanları üzerine bilgi verdikleri gibi, farklı Türk kavim ve kabileleri hakkında da ayrıntılı diyebileceğimiz veriler sunar. Dârülislâm ve dârülharp kavramlarının gösterdiği gibi, sınırlar esnektir. Mesela Mervezî eserinde “Türkler pek çok cinslere, kabilelere, oymaklara ayrılan büyük bir millettir. Bir kısmı şehirlerde ve köylerde, bir kısmı da kırlarda ve çöllerde oturur” (R. Şeşen, İbn Fazlan-1975) diyerek, çok geniş bir coğrafyadaki Oğuz, Çigil, Kimek, Peçenek ve başkalarından sözetmiş olur.
Bu eserlerde ders kitaplarından artık ezbere bildiğimiz Kadim Türk (Göktürk), Uygur, Gazneli, Karahanlı gibi devletlerden sözedilmediğini görürüz. Çin tarihçiliğinin aksine bu eserler siyasi birimlerle değil de coğrafya ve insanla ilgilidir. Bu yaklaşım, Kaşgarlı Mahmud’un haritasında ve eserinde de vardır: Örneğin o, alışıldığı gibi devletten değil de hükümdardan insan olarak sözeder. Gazneli Mesut’tan da evlendiği gece gelin hanımın kendisine çelme takmasını “kız birle küreşme, kısrak birle yarışma” deyimine örnek olarak gösterir. Tarihî kaynakları tek taraflı değil de ancak bütüncül olarak ele aldığımızda hem devlet de hem de kabile toplumu içinde insanı görebiliriz. Dili ve kültürü yaşatanların insanlar olduğunu, Kaşgarlı Mahmud bize ölümsüz eseriyle gösterir. Ne de olsa devlet de insanıyla kaimdir.
Sözcükleri eksiltilemeyen, arttırılamayan ve yerleri değiştirilemeyen, biçim ve anlam olarak kalıplaşmış dil birliklerine deyim diyoruz. Bunlar “oldukları gibi” kullanılmalıdır; aksi takdirde anlatım bozukluğu olur. “Ekmeğine yağ sürmek” yerine “kazancına ekmek sürmek” veya “üzerine tuz-biber ekti” yerine “, üzerine tuz şeker ekti” denemez.
Yıllar önce bir magazin programında ünlü bir mankenin kıyafeti hakkında şöyle bir yorum yapılmıştı: “Ayakkabıyla uyumu yakalayayım derken evdeki bulgurdan olmuş.” Deyimin doğrusu, bilindiği gibi şöyledir: “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmuş.” Yine bir televizyon kanalının gündüz kuşağında, sunucudan şu deyim değişikliğini işitmiştik: “İstisnayı kaide bozmaz, derler.” Denilen, yine bilindiği gibi “istisnalar kaideyi bozmaz”dır.
Deyimler, sözcükleri eksiltilemeyen, artırılamayan ve yerleri değiştirilemeyen, hem biçim hem anlam olarak kalıplaşmış dil birlikleri olarak tanımlanır. Deyimlerde en az iki sözcük olur ve kendi temel anlamlarını kaybederek yeni ve soyut bir kavramı karşılarlar. Yani, deyimi meydana getiren sözcükler, asıl anlamlarına bir şekilde bağlı olmakla birlikte, o anlamları bütünüyle taşımazlar. Halk, anlam karşılığını bulamadığı soyut kavramları deyimler yoluyla dile dökmüştür. Deyim bir tür somutlaştırmadır. Deyimler önce kanaat önderleri ya da sözü dinlenen kişiler tarafından icat edilir. Beğenilip yaygınlaştıktan sonra halkın ortak sesine dönüşür. Davranış, duygu ya da durumu yansıtır. Deyimleri hiç değiştirmeden başka bir dile tercüme etmek mümkün değildir. Örneğin dilimizdeki “tarih atmak (koymak), tarih düşürmek, tarihe geçmek, tarihe karışmak” deyimlerini, sözcük sözcük başka bir dile çeviremeyiz.
Deyimi oluşturan sözcükler kendi anlamlarından uzaklaştığı için, o deyimi bilmeyen kişiler, sözcüklerden yola çıkarak deyimin asıl anlamını kavrayamaz. Radyo ve televizyonlarda bazı spiker ve sunucuların deyimleri sık sık bozduklarını veya deyimleşmiş birleşik fiilleri yanlış kullandıklarını gözlemliyoruz. Bu kişiler öğrenim süreçlerinde ve daha sonra, herhangi bir deyimin gerçek yapısını ve nerelerde kullanılabileceğini kavramamıştır. Oysa deyimler “oldukları gibi” kullanılmalıdır; aksi takdirde anlatım bozukluğu ortaya çıkar. Örneğin, “ekmeğine yağ sürmek” gibi bir deyim, “kazancına ekmek sürmek” biçimine dönüştürülebilmiştir. Yine bir başka spiker, “bu son olay, üzerine tuz-biber ekti” diyeceği yerde, “bu son olay, üzerine tuz şeker ekti” diyebilmiştir!
Türkçe, deyimler bakımından zengin bir dildir. Öte yandan edebiyatta deyimlerin yapısı bilinçli olarak da bozulmuştur. İkinci Yeni şairleri, şiirin kendilerine verdiği yaratıcılık hakkı ve dili eğip bükebilme özgürlüğü ile şaşırtıcı sıfat ve isim tamlamaları geliştirmiş, yeni sözcükler türetmiş ve deyimlerin biçimsel yapılarını bozarak bunları bilinenden farklı kullanmıştır. Bu “deyim bozumu”nun özgün bir örneğine, Cemal Süreya’nın Sevda Sözleri kitabında yer alan “Şiir” adlı şiirinde rastlarız:
“Güzinciğim ufak bir kadın bir öpüşlük canı var.
…
Şişeler de orda çuvalın üstünde
Elimle koymuş gibi biliyorum”.
TV kanallarında “deyim bozma”
Beş aşağı beş yukarı. (Y) / Üç aşağı beş yukarı. (D)
Şahsına münhasır bir kişisin. (Y) / Nevi şahsına münhasır bir kişisin. (D)
Bu ne biçim perhiz bu ne biçim turşu. (Y) / Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. (D)
Çarşamba’nın gelişi bir gün önceden belli gibiydi. (Y) / Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belliydi. (D)
Yarın bakalım, gün ola hayrola. (Y) / Yarın bakalım, sabah ola hayrola. (D)
Dünyanın önde gelen haber ajansları, geçen yılın sonunda küresel ısınmayla ilgili 2023 verilerini yayımlayan biliminsanlarına yer ayırdı. Buna göre 2023’teki ısı artışı 1.54 dereceyle üst sınırı aştı ve 1850’den bu yana en sıcak yılı yaşadık. Endüstri çağından bugüne gezegenimizin sağlık sorunları ve farklı kesimlerin buluşması.
Yerküremiz ateşi her gün biraz daha yükselen bir hastayı andırıyor. İklim değişikliği sorununa eğilen araştırma enstitüleri (Copernicus Climate Change Service/ECMWF, Berkely Earth California), 2023’ün Avrupa ve Japonya’da 1850’den bu yana en sıcak yıl olduğu konusunda hemfikir. Amerikalı uzmanlara göre, 1.54 derecelik artış ile BM Paris Antlaşması ile üst sınır kabul edilen 1.5 derece sınırı aşılmış bulunuyor. Tüm veriler, sorunun önümüzdeki yıllarda devam etmekle kalmayıp, atmosferin ve okyanusların giderek daha sıcak sınırları zorlayacağı yönünde.
Hava ısısının dünya çapında ölçülmeye başlandığı ve endüstri çağı öncesi olarak anılan 1850, bugün hayal edilemeyecek bir tarih artık. Avrupa’da Fransız Devrimi sonrası monarşilerin yıkılmaya başladığı, parlamenter demokrasilerin doğum sancıları yanında sosyal hareketlerin ve sosyalist partilerin doğduğu bir dönem bu. Teknik bakımdan endüstri henüz bebeklik çağını yaşıyor; buharla çalışan lokomotif ve gemiler yeni bir çağın gelmekte olduğunu söylüyor. Şehirlere akın eden onbinler, modern yaşam arayışında. Kömürün ana yakıt olduğu bu dönemde hava kirliliği veya çevre diye bir sorun olmadığı gibi; teknik devrimlere hayran kitleler için “tabiatı yenmek ve denetlemek” ilerici-modern olmak demek! Kömür ve çelik eksenli endüstri devrimi, son 150 yılda dünyamızı hayal edemeyeceğimiz bir hızla dönüştürdü. Bugün kıtalararası seyahat birkaç saate indiği için, o dönem aylar süren yolculukların haftalara inmesinin önemini pek idrak edemiyoruz.
Küremizin sağlık sorunları, ilk defa 1970’lerde gündeme geldi. Gençler nükleer santralleri sorguluyor, doğanın dengesinin bozulduğunu söylüyordu. Nehirlerde akan sular kirlenmişti; yeşil alanlar yokoluyor, birçok canlı türünün varoluşu, göç yolları tehdit ediliyordu. O dönem pek ciddiye alınmayan bu hareket, ilerleyen yıllarda çevre bilinci diyebileceğimiz bir toplumsal olguyu ortaya çıkardı. Türkiye bile bu gelişmelerden kısmen de olsa nasibini aldı ve Çevre Bakanlığı kuruldu.
2023, “uzun yıllar ortalaması”ndan (1991-2020) 0.60 derece, 1850-1900 sanayi öncesi seviyesinden 1.48 derece daha sıcak geçti.
Çevreciler ve siyaset sahnesine çıkan “yeşil parti”ler, uzun süredir artık marjinal, ciddiye alınmayan olgular değil Avrupa’da; iktidarlarda koalisyon ortağı oluyor, çevre bilinci için çalışıyorlar.
Çevre hareketinin doğuş yıllarında iklim sorunu ön planda değildi. Nehirler, büyük şehirlerde hava kirliliği, endüstri toplumu, teknolojinin zirvesi sayılan nükleer enerji ve atom santralleri eleştirilerin merkezindeydi. Tüm bu sorunların ortak özelliği, ya toplumun eğitimli dar bir kesimi tarafından dillendirilip tartışılması ya da boyutları ile küresel değil bölgesel sorunlar kabul edilmesiydi.
Böylelikle iklim sorunu bölgesel veya politik, hatta sosyal sınıflar olgusunu aşan ilk küresel çevre sorunu olarak dünya gündemine oturdu; zira toplumun en fakir sosyal tabakalarından en zenginlerine kadar tüm kesimler bununla ve sonuçları ile karşı karşıyaydı. İklim sorunu, bir anlamda herkesi eşitlemişti!
Artık günümüzde yıkım gücü ile her yıl daha sık yaşanan fırtınalar, tayfunların bıraktığı olağanüstü yıkımlar, görülmemiş sel felaketleri veya aylarca süren kuraklıklar eşiğinde dehşet verici orman yangınları… Türkiye veya Batı Avrupa gibi ılıman bölgelerde bile ısının 40 derece veya üstüne çıkmaya başlaması… Sıklaşan bu felaketler, toplumların “hızlı unutan” kesimlerinde (hatta bizde bütün kesimlerde!) bile “bir şeyler yolunda gitmiyor” hissi uyandırıyor.
İsveç, Almanya gibi çevre hareketinin etkin olduğu ülkeler yanında, Çin, Rusya, Hindistan gibi otoriter ülkelerin elitleri de iklim sorunu ve olası sonuçları konusunda hassas artık. Yıllık küresel ısınmayı 1.5 derecenin altında tutmayı hedefleyen Paris Antlaşması, bu bakımdan dünya çapında destek bulmuş durumda.
Küresel ısınma; yıkım gücü gittikçe artan fırtınalara ve görülmemiş sel felaketlerine sebep oluyor.
Nedir bu +1.5 derece?
Paris Antlaşması’nın hedef koyduğu +1.5 derece sınırı, bilim dünyasının paylaştığı ortak bir analizden kaynaklanıyor. Küresel ısınmanın yıllık +2 dereceye ulaşması durumunda kontrolden çıkacağını ve dönüşü olmayan hızlı bir sürecin tetikleneceğini söylüyor araştırmalar. Denizlerin ısınıp Kuzey ve Güney kutuplarda birikmiş buz dağlarının eriyeceği; Golf Stream gibi okyanus akıntılarının duracağı; kimi bölgelerin yükselmekte olan deniz seviyesi ile sular altında kalırken, birçok bölgenin çöle dönüşeceği; İskandinavya coğrafyasının buzullar altında kalabileceği düşünülüyor. Sanat-edebiyat dünyası da bu tartışmayı 20 yıl önceki “The Day After Tomorrow” filminden bu yana ekranlara-sayfalara taşımaya devam ediyor.
Sorunun kaynağı yanında, çözümü de artık sır değil. İnsanlık her gün fabrika, kalorifer bacalarından veya otomobil egzozlarından atmosfere atılan milyonlarca ton karbondioksit (CO2) ve ozon gazının üretimini hızla azaltmak zorunda. Tabiatta yaygın bu gazlar, endüstri çağı öncesi denizler ve ormanlar ile dengeleniyordu. Giderek yükselen enerji tüketimi ile insan faktörü girdi devreye.
İnsan türü sadece yükselen nüfusu ve enerji tüketimiyle CO2 üretimini arttırmakla kalmıyor; dünyamızın akciğeri diyebileceğimiz Amazonlar gibi tropik ormanları da yokediyor. Çocuklarımıza yaşanabilir bir dünya bırakmak istiyorsak bu süreci durdurmak, hatta geriye sarmak zorundayız.
Artan sıcaklıklar ormanları etkiliyor. 2023 için açıklanan son verilere göre, Türkiye’de Eylül ayına kadar 12 binin üzerinde orman yangını yaşandı ve 14 bin hektar orman zarar gördü.
Ormanları korumak yanında en önemli görev, CO2 üretiminin kaynağı olan kömür, petrol, gaz temelli enerji kaynaklarından çıkıp, güneş, rüzgar, su gibi enerji kaynaklarına geçilmesi. Bu sanıldığı kadar kolay değil tabii ama, başka seçeneğimiz de yok. Sürdürülebilir enerji kaynaklarına dönmek tek seçenek. Kömür, petrol gibi ucuz, kolay ulaşılır enerji kaynağı dururken, insanları ve kâr peşinde olan üreticileri daha pahalı, teknik olarak erişilmesi zor enerji kaynakları için ikna etmek kolay değil şüphesiz; ama mümkün. Paris Antlaşması, Dubai’den sonra Bakü’de devam edecek küresel çabalar (COP28 Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı) umut verici.
Sorunun siyasi boyutunu da gözardı etmemek gerek. Enerji tüketimindeki eşitsizlik en önemli sorun. Mesela bir Hint vatandaşı, bir Amerikan veya İngiliz vatandaşının 10’da 1’i biri kadar bile enerji tüketmiyor; bu nedenle enerji tüketiminde sürmekte olan eşitsizliği aşmadan, Hindistan’ı, Çin’i ve diğer ülkeleri uluslararası antlaşmalarla kazanmak kolay değil. Bu noktada, devreye sokulan ve “CO2 vergisi” diyebileceğimiz emisyon ticareti bir çözüm olabilir. Sadece üretim teknolojileri üzerinde değil, CO2 üretimi düşük olan ülkelere mali transfer kaynağı olacağı için de iki yönde caydırıcı bir özelliği var bu verginin.
Daha yeni sayılabilecek bir siyasi tehdit de şu: Özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da “iklim yalanı” sloganı ile seçmen kazanmaya çalışan popülist, aşırı sağcı hareketler güçleniyor. ABD’de Trump ile seçim kazanan bu siyasi akım, ne yazık ki Avrupa’da da yükselişte. Trump seçilir seçilmez, ABD Paris Antlaşması’ndan çekilmişti. Benzer bir gelişme Avrupa’da aşırı Sağ’ın iktidarlarda daha etkin hâle gelmesiyle de mümkün. Yakın ABD seçimlerinde Trump’ın bir defa daha kazanma ihtimali de, küresel ısınma tehlikesini arttıracak bir olgu.
+2 derecenin, Kuzey ve Güney kutuplarda birikmiş buz dağlarını eriteceği ve bazı bölgelerin sular altında kalacağı düşünülüyor.
Orhon Yazıtları 1893’te ortaya çıkarılıp okundu (Thomsen ve Radloff). Bunlarda bahsi geçen tarihler ise, ancak 1898’de doğru olarak okunabilecekti (Bang-Kaup ve Marquart). Bunun nedeni, 732-735’e tarihlenen yazıtlarda bambaşka bir sayı sisteminin kullanılmış olmasıydı. 10’lar basamağı ile 1’ler basamağının yönleri bugünkünün tam tersiydi.
Orhon ve Yenisey Yazıtları’nda 1’den 10’a kadar ve 10, 100, 1000’in katlarını oluşturan sayı adları bazı ses farklarıyla günümüzdeki gibidir. Bunların dışında kalan ara rakamlarsa bambaşka bir sisteme dayanır. Bu sistem Orhon Yazıtları’nı deşifre eden Danimarkalı Thomsen ve Prusyalı Radloff’u büyük bir yanılgıya sürüklemiş; yazıtlardaki ara rakamlar modern dillere göre düşünülüp yanlış yorumlanmıştı. Örneğin, 12 Hayvanlı Takvim’e göre Kül Tigin’in cenaze töreni “Koń (Koyun) Yılı tokuzunç ay yeti otuz”da gerçekleşmişti. “Yeti otuz” sayısını Thomsen ve Radloff kendi dillerinin “eksiltmeli ondalık” sistemine göre 7+30=37 olarak tasarladılar. Oysa yazıtlarda, Maya, Ural, Tibet ve Kuzey Cermen dillerinde de kullanılmış olan “arttırmalı ondalık” sistem geçerliydi.
Tek haneli rakamla başlayıp 10’un bir sonraki katlarıyla biten bu sisteme göre “yeti otuz”, ne 7+30=37 ne de 30-7=23 ile açıklanabilirdi; zira bu sistemde sayı doğrusu geriye değil, ileriye yönelen bir sözdizimiyle ifade ediliyordu. Yani 10’lar basamağı ile 1’ler basamağının yönleri bugünküyle taban tabana zıttı. Üstelik 10’lar basamağı 20’den başlıyor ve 80’de sona eriyordu. Böyle bir dizilimi doğru anlamak için 10’lar hanesindeki sayıyı 10 eksiği ile düşünmek gerekiyordu. Yani “yeti otuz”daki otuz 20’nin, “yeti otuz” da 27’nin karşılığıydı. Buna göre, örneğin “üç yėgirmi” 13, “üç otuz” 23, “bir kırk” 31 rakamlarına tekabül ediyordu. Dolayısıyla Kül Tėgin’in yoğ töreni Koyun Yılı, 9. ay, 27. günde yapılmıştı.
Kül Tigin Yazıtı: Orijinal metindeki “Kül Tigin bir kırk yaşayur erti” cümlesi, “Kül Tigin otuzbir yaşındaydı” anlamına geliyor
Thomsen ve Radloff’u yanıltan bu alışılmadık ve görece karmaşık sistem, yazıtların ortaya çıkmasından 5 yıl sonra (1898) Alman dilbilimciler W. Bang-Kaup ve Josef Marquart tarafından çözüldü. Bang-Kaup, bir Ural dili olan Fincenin tarihinde benzer bir dizilimin olduğunu farkedip bunu eski Türkçenin sayı dizisine uygulayarak çözüme ulaşırken; Marquart, Çin yıllıklarındaki kronolojiyle karşılaştırıp Bang-Kaup‘un sonuçlarını sağlamlaştırdı. Bu keşif, Türkçenin Moğolcayla akrabalığını savunan Altayistler’e vurulan erken bir darbeydi; zira ne Moğolcada ne de Tunguzcada böyle bir sayı dizilimi yoktu.
Türkler’in hemen hepsi, farklı kültür ve dillerin etkisiyle asırlar önce bu sayı sistemini terketti. Çin’in Gansu-Qinghai bölgesi Hexi koridorundaki vadilerde 14 bini aşmayan nüfuslarıyla pastoral nomadizmi sürdüren Budist Sarı Uygurlar, bu metodu hâlen kullanan tek Türk topluluğudur. Genç nüfusun öğrenmediği, 5 bin kadar yaşlı bireyin konuştuğu Sarı Uygurca, UNESCO’nun “ağır tehlike altındaki diller” kategorisindedir. Böylesine kadim bir sayı düzenini korumaları, dağlık bölgedeki doğal engeller nedeniyle yüzyıllar boyunca akrabalarından göreceli olarak izole kalmalarından kaynaklanır. Erken döneme ait bu tip diller genellikle arkaik özellikleri korur; ancak bazı yönlerden de komşu dillerden aşırı ölçüde etkilenir.
Sarı Uygurlar günümüzde de kadim sayı düzenini koruyor. (The Guardian, 28 Eylül 2016).
Yaklaşık 1500 yıl önce yapılan Ayasofya, dünyanın en önde gelen anıt eserlerinden. Gerek 1453’ten önce gerekse cami olduktan sonra bu mekanla ilgili tartışmalar hep devam etti. Bugün de yeni yapılan giriş kapısı, üst katları, farklı ücret uygulamalarıyla gündemde. Bu müstesna yapının dünden bugüne uzanan ibadet, ziyaret, çizim ve kullanım macerası.
Osmanlı Devleti’nde muamelat ve ukubat (toplumsal esaslar ve cezalar) yönünden İslâm’ın Sünnî yorumunun Hanefî mezhebi kurallarına uyulurdu. Hanefîler’e göre gayrimüslimlerin camileri ziyaret etmesi caiz olsa da, Osmanlı toplumunun erken çağlarından Nizam-ı Cedid devrine kadar bu kurala pek uyulmamış; camilerin gayrimüslimler tarafından ziyareti bir tarafa, onların camilere bitişik veya yakın evlerde oturmaları dahi engellenmiştir. Bu nedenle 19. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı mahalle düzeninde cami/mescit merkeze alındığından, çevresinde gelişen iskan düzeninde sadece Müslüman ahalinin mesken tutmasına izin verilerek Müslüman mahalleleri oluşturulmuştur.
Hıristiyan veya Yahudi mahalleleri de aynı şekilde bir kilise veya sinagog çevresinde konuşlanmış meskenlerden ibarettir. Bunlar Müslüman mahallelerine komşu olduklarında, sınırlar çıkmaz sokaklarla belirlenir ve birbirlerinin yaşam alanlarına nüfuz etmeleri engellenirdi. Kentlerin yerleşim düzeni böyle olunca, Osmanlı tebaasından gayrimüslimlerin mahalle mescitlerine veya anıtsal camilere girip çıkması da mümkün olmazdı.
16. yüzyıldan itibaren Avrupa ülkelerinin ikamet elçiliklerinin birbiri ardına açıldığı İstanbul’da, yerli gayrimüslim nüfusun yanında bir de hatırısayılır miktarda ecnebi nüfusu yerleşik düzene geçmişti (“ecnebi” kelimesinin lügat anlamındaki çeşitliliğinin ötesinde, bu kelime terim olarak kullanıldığında; vatandaşlık hukukunun geliştiği 19. yüzyıla kadar Avrupalı gayrimüslimlere “ecnebi” denir, yerli gayrimüslimlere ise “azınlık” veya “ecnebi” denilmezdi. Onlar erken dönemde reaya, sonrasında Müslüman halkla birlikte tebaa, 2. Meşrutiyet sonrasında vatandaştır. 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren ise, Osmanlı Devleti’ne tâbi olmayan herkes Müslüman da olsa “ecnebi”dir. Azınlık tabiri ise Lozan Antlaşması’ndan sonraki zaman dilimi için sözkonusudur).
Fransız ressam Guillaume-Joseph Grelot, Ayasofya’nın içten ve dıştan birçok resmini çizmiş, 1680’de yayımlamıştı.
İstanbul bilindiği gibi, öteden beri Batılı seyyah veya heyetlerin gözdesi olmuştur. Kalabalık diplomatik heyetler ile bağımsız dolaşan seyyahlar birbiri ardına İstanbul’u ziyaret ettiler. Turizm anlayışının henüz yeşermediği zamanlarda Rönesans ve Aydınlanma Çağı’nın etkilediği Avrupalılar, eski kültürleri merak ettikleri ölçüde soluğu Osmanlı topraklarında alıyor; çoğunlukla Kudüs hedefli gezilerin en önemli ayağı olarak “kâfir Müslümanlar”ın işgalindeki İstanbul’u “Roma başkenti” gözüyle görüp ziyaret ediyorlardı.
Bu ziyaretlerde görülmek istenilen en önemli tarihî eser, şüphesiz Ayasofya Camii’ydi. Ne var ki İstanbul’un fethinden sonra camiye çevrilen bu tarihî eserin ziyareti, yerleşik âdetler ve gayrimüslimlere getirilen kısıtlamalar nedeniyle mümkün değildi. Ancak üst düzey diplomatik heyetler ve onlara eşlik eden seyyahlara izin verilirdi ki, bunun için de çoğu defa bizzat padişahın veya nadir durumlarda sadrazamın onayı gerekmekteydi. İstanbul’u Bizans döneminde 1162’de ziyaret eden Sultan 2. Kılıçarslan ve yine 1332’de şehre gelen ünlü seyyah İbn-i Batuta, Müslüman oldukları için Ayasofya’ya sadece uzaktan bakabilmişler; fetihten sonra ise bu defa Hıristiyanlar için yasaklar başlamıştı.
Osmanlı toplumunda camilerin kullanımı-işlevi bugünkünden farklıydı. Bunlar namaz vakitlerinde açılıp-kapanan ve Müslümanlar’ın sadece ibadet ettiği mabetler değildi; günün her saatinde, namaz saatleri dışında da neredeyse her sütunun dibinde herkese açık cami dersleri veren dersiamlar ve takipçisi öğrenciler vardı; geceleri de yolcuların, yolda kalmışların geçici ikamet ettikleri yerlerdi; aynı zamanda sıklıkla yangın felaketine maruz kalan İstanbullular’ın da geçici barınaklarıydı. Külliye tarzındaki büyük camilerin etrafında muhakkak medreseler bulunurdu ve bunların da her yaştan öğrencileri çevreden eksik olmazdı. Bunların “sohta/ softa” olarak adlandırılanları, camilerin içini bırakın, çevresinde bile ecnebilerin veya yerli gayrimüslimlerin dolaşmasını istemez, bunlara tepki gösterirdi.
3. Selim’in saltanatı (1789- 1807) sırasında Rusya ve Sicilyateyn elçileri ile İsveç maslahatgüzarı, yanlarında zevceleri ve kalabalık bir subay grubuyla tebdil-i kıyafet ederek Süleymaniye Camii’ni ziyarete geldiler. Padişahın izniyle “beyaz üzerine sadrazam buyrultusu” verilerek ve yanlarında Babıâli’den tayin edilen görevliler olduğu halde camiye gelen resmî ziyaretçilere bir grup softa fizikî saldırıda bulundu; Rusya elçisi ile zevcesi darp edildi; bir subay başından yaralandı. Elçiler hemen Babıâli’den tarziye talebinde bulunarak suçluların en ağır şekilde cezalandırılmasını istedi. Rusya ve diğer ülkelerle ilişkilerin bozulmasına sebep olacak derecede vahim bu olayın duyurulduğu 3. Selim, olayı özetleyen telhisin üzerine kendi eliyle yazdığı hatt-ı hümayunda şöyle dedi: “Bakındı şu vakitsiz olan hezeyana. Elçi elbette taltif olunsun ve ‘Efendimiz duymasın yoksa biz tekdir oluruz’ diye itizar olunsun. Ve hediye dahi irsal olunsun. Maazallah böyle vakitte…”. Bunun üzerine yakalanan softalardan lider mertebesindeki 4’ü elçilerin gönderdiği görevlilerin şahitliğinde Rumelihisarı’nda idam edilmiş; geri kalan ikinci derece suçlu saldırganlardan 14 softaya da Babıâli’de Rusya tercümanıyla ilmiye görevlilerinin şahit olduğu bir infazla 20’şer değnek vurulmuş; yine de Rusları memnun etmek zorlukla mümkün olabilmiştir (BOA. HAT. 15274; 15309; 15612).
Fossati Albümü’nden bir çizim ve detay. Sultan Abdülmecid döneminde restorasyon sonrası Ayasofya’da rehber veya tercüman eşliğinde üst kat galerilerini gezen ecnebiler. Ziyaretçiler ayakkabılarını çıkarmamışlar…
Ecnebilerin cami ziyaretlerinin katı kurallara tâbi tutulmasında, istenmeyen sonuçlara, diplomatik krizlere yolaçabilecek bu gibi hadiseler de etkili olmuştur. İslâm’ın şanını gösterme fırsatı bulunduğu ve şer’an caiz olduğu vurgusuyla sadrazamın telhis ettiği başka bir belge ise İspanyol seyyahlarla ilgilidir. Bunların cami gezme talebine yine 3. Selim tarafından bu defa izin verilmemesi, Ruslar’la yaşanan tatsızlığın henüz unutulmamış olmasıyla izah edilebilir (BOA. HAT. 8005). Yine de bu padişah devrinde, diplomatik heyetlerin Ayasofya başta olmak üzere cami ziyareti talepleri pek fazla reddedilmemiştir. Bu devirde yavaş yavaş -erken Osmanlı devirlerindeki katı tavrın aksine- gayrimüslimlerin cami gezmelerinde şer’an bir sakınca bulunmadığı, bunları engellemeye izin olmadığı söylenmeye başlanır. Sultan 3. Selim ile 2. Mahmud’un saltanatı (1808-1839) sırasında izin taleplerine olumlu bakılmasını isteyen sadrazamların ortak gerekçeleri; “düvel-i Nasara (Hıristiyan devletler) elçilerinin camileri gezmek istemeleri karşısında İslâm’ın ahlaki temizliğini gösterme fırsatı yakalanacağından şer’an cevaz verildiği” olmuştur (BOA.HAT. 7044; 34577). Bilhassa, büyükelçilerin görev süreleri bitince İstanbul’dan ayrılmak üzere bulundukları sırada selatin camilerini gezmelerinin teamül olarak kabul edildiği anlaşılmaktadır (BOA.HAT. 10872).
2. Mahmud, ecnebilerin giderek artan talepleri karşısında ziyaretlerin usulünü şekillendiren ilk padişahtır. Hatta kendisi hatt-ı hümayunlarında bizzat yazdığı maddelerle, farkında olmadan ilk “turist talimatnamesi”ni kaleme almıştır da denilebilir. Madde madde “cami ziyaretlerinin öğrencilerin tatil günlerinde, namazdan önce veya namazdan sonra yapılmasını; tercümanların camilerde saygısızlık addedilebilecek hareketlerden kaçınmaları noktasında ziyaretçileri uyarmalarını; şeyhülislamlıkla bilgi alışverişinde bulunularak, gezilecek camilerde umuma açık ders veren hocalarla talebelerinin seyyahlarla gerginlik yaşamamaları için gereken tedbirlerin alınmasını” istemiştir (BOA. HAT. 34577; 31893). Bu maddeler, bundan yaklaşık 50-60 yıl sonra 2. Abdülhamid döneminde Evkaf Nazırı tarafından kaleme alınan 5 maddelik talimatnameye öncülük edecektir.
Ayasofya, Sultan Abdülmecid’in emriyle 1847-49 arasında İtalyan asıllı İsviçreli Mimar Gaspare ve Guiseppe Fossati kardeşlere restore ettirildikten sonra, gezilerin daha kolaylaştırıldığı anlaşılıyor. Kırım Savaşı sırasında İngiltere ve Fransa ile kurulan ittifakın ardından 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı’yla, Batı’ya açılım evresinde eski kısıtlama ve zorluklar nispeten ortadan kalkmıştı. Yine de bu yıllarda Osmanlı tebaası gayrimüslimlerin de Ayasofya’yı izinsiz ziyaret edemedikleri anlaşılıyor. İzinlerin çıkmasına bağlı olarak gezenler de çoğalınca, seyyahlarla cami görevlileri arasında çekişmeler de artmıştır.
Diğer yandan, gerekli şartlar sağlanmadan artan ziyaretçi sayısı kontrolü zorlaştırmıştır. Ayasofya’daki üst kat galeri duvarlarıyla sütunlarının bilhassa Rum ve Yunan olduğu tahmin edilen kişilerce kötü niyetli çeşitli yazı ve şekillerle kirletildiği ihbarı gelince, bizzat 2. Abdülhamid (saltanatı 1876-1909) tarafından bir teftiş emredilmiştir. Evkaf Nazırı Mustafa Paşa emri yerine getirir; Ayasofya’da 20-30 yıldan beri tarihî duvarlara yazılan bu yazı ve şekilleri binaya zarar vermeyecek şekilde sildirir.
2. Abdülhamid’in Osmanlı propagandası çerçevesinde hazırlattığı fotoğraf albümü (altta sağda) ve buradaki bir Ayasofya fotoğrafı. Albüm, Sébah ve Joaillier tarafından 1893’te hazırlanmıştı.
Mustafa Paşa, Ayasofya’nın üst kat galerilerinin boş olmasından dolayı, sefaret mensupları hariç olmak üzere, Hariciye Nezareti’nden verilen biletlerle gelen “adi ziyaretçiler”in sadece cami içini gezmekle yetinmeleri gerektiğini; bunların üst katlara çıkarılmamasının görevlilere emredildiğini Yıldız’a gönderdiği takririnde belirtiyor. Takrirde sözü geçen “biletler”in mahiyeti hakkında kaynaklarda bilgi yoktur; ancak bu yazımızda kullandığımız Ayasofya ve Cebehane biletleri olması kuvvetle muhtemeldir. Bilet üzerindeki yazıda “cami-i kebir” veya “cami” kelimelerinin bulunmayıp sadece “Ayasofya” yazılması dikkati çeker.
Bu yıllarda Ayasofya’nın en önemli süsleme unsurlarından olan mozaiklerin ziyaretçiler tarafından çalındığı veya satın alındığı da kayıtlara geçmiştir. Evkaf Nezareti, Ayasofya özelinde olmakla birlikte tüm selâtin camilerinde “turistik” ziyaretlerden kaynaklanan olumsuzlukları değerlendirerek, aksaklıkları gidermeye yönelik bir talimatname hazırlar. Evkaf Nazırı Mustafa Paşa’nın Yıldız’a sunduğu 1887 tarihli “İstanbul’daki mukaddes mekanları ziyaret edecek gayrimüslimlere dair talimatname” Türkiye’nin ilk turizm genelgesi sayılmalıdır (metni için: Emine Betül Çakırca, “On Dokuzuncu Yüzyılda Seyir ve Temaşa Mekânı Olarak Ayasofya Camii ve Gayrimüslim Ziyaretçileri”).
Seyahatnamelere göre sivil seyyahlar, resmî makamlardan izin almanın zorluğundan veya kendilerine daha kolay geldiğinden, cami kapılarında kurdukları ikili ilişkiler, cami görevlilerine verdikleri hediye ve paralar sayesinde rahatlıkla camilere alınmıştır. Softaların bu gibi seyyahlara müdahale ettiklerine dair kayıtlara rastlanılmıyor; ancak seyyahlar her anlatıda tedirginlik hatta korkularını aktarmaktan çekinmemiştir.
Grelot’nun, sakal bırakıp sarık sararak ve uzun bir elbiseyle kimliğini gizleyerek girdiği Ayasofya’da çizdiği iç mekan çizimlerinden. Relation Nouvelle D’un Voyage De Constantinople, 1680.
16. yüzyıldan itibaren birçok seyyah kitaplarında Ayasofya’nın iç mekanını gayet ayrıntılı tasvir edebilmiş; hatta çok değerli gravür ve planlarla Osmanlılar’ın eksik bıraktığı bu alanı doldurmuşlardır. Bu seyyahların en önemlisi, Ayasofya’nın içerisinde kaldığı 3 günü ayrıntılarıyla anlatan (1670’ler); tarihte ilk defa Ayasofya, Sultan Ahmed, Süleymaniye ve Yeni Cami’nin planlarıyla, bunların içeriden ve dışarıdan çok mükemmel gravürlerini çizen Fransız ressam Guillaume-Joseph Grelot’dur (1630-?). Sakal bırakıp sarık sararak ve uzun bir elbiseyle kendini kamufle ederek Ayasofya’da gizlice kaldığı 3 gün içinde iç mekan resimlerini çizmiş; ibadet eden Müslümanlar’ın hareketlerini incelemiş; namaz kılınırken icra edilen rüku, secde gibi eylemleri tespit edip resimlemiştir. Fransa Kralı 14. Louis’ye sunduğu 1680 tarihli Relation Nouvelle D’un Voyage De Constantinople kitabıyla haklı bir ün kazanmıştır.
Bundan 30 yıl sonra ise, İsveçli bir subay olan Cornelius Loos (1686-1738), Ayasofya’nın gayet ayrıntılı iç mekan tasvirlerini yapacaktır. İsveç Elçiliği’nde tercüman olan diplomat ve tarihçi Ignatius Mouradgea d’Ohsson ise (1740-1807) 1787’de Paris’te basılan Tableau Général de l’Empire Othoman adlı eserinde Ayasofya’yı mükemmel çizimlerle içeriden ve dışarıdan göstermiştir. İnsan bu eserleri görünce, “keşke rahat rahat çalışıp daha fazla eser bırakmalarına izin verilseydi” diye hayıflanmadan edemiyor (Ayasofya seyyahlarına dair toplu malumat için: Emrah İstek, 100 Seyyahın Gözüyle Ayasofya, Beyan Yayınları, 2021).
Sultan Abdülmecid’in emriyle 1847-49 arasında Fossati Kardeşler’in Ayasofya restorasyonu öncesi durumunu ve şeklini gösteren yegane resimler bu eserlerle günümüze gelmiştir. Gaspare Fossati’nin bizzat çizdiği tablolarının ötesinde baskı özellikleriyle de başlı başına bir sanat eseri olan ve 1852’de Londra’da basılan Ayasofya Albümü, kendinden önceki gizli ve sıkıntılı süreçlerle elde edilmiş resimlerin aksine bizzat Sultan Abdülmecid’in emri ve devletin parasıyla ortaya konulmuş mükemmel bir çalışmadır. Ayasofya galerilerini gezen ecnebileri resmederek bize Ayasofya turizmiyle ilgili en erken tarihli görsel malzemeyi bıraktığı için de önemi büyüktür.
1870’LER…
Ayasofya’ya giriş için 9 gün süreli turist bileti
Sol tarafı Fransızca, sağ tarafı Türkçe düzenlenen 9 günlük biletle Ayasofya Camii ziyaret edilebiliyordu.
Hariciye Nezareti Teşrifat Müdürlüğü tarafından hazırlanan biletlerle, Ayasofya Camii ile Ahmed Fethi Paşa’nın 1846’da Topkapı Sarayı Cebehanesi’nde (Aya İrini Kilisesi) kurduğu ilk Türk müzesi olan Askerî Müze ziyaret edilebiliyordu. Belge satırlarında karşımıza çıkan, ancak ne olduğu anlaşılamayan bu biletlerin bugüne kadar hiçbir kaynakta görülememesi; mutlaka zamanında şahıslara verilip giriş esnasında imha edilmeleri nedeniyle günümüze intikal etmemesinden kaynaklanmıştır. Bugün bulunan örnekleri de zaten çok azdır ve bunlar kenarda-köşede kalanlar olmalıdır.
Osmanlı Arşivi’nde korunan bu biletler, ortasından delikli kağıda basılmış, aynı tabakada biri Ayasofya diğeri Cebehane için olmak üzere iki adet giriş biletinden ibarettir. Sol tarafı Fransızca, sağ tarafı Türkçe düzenlenmiştir. Tam ortada iki kısmı ayıran çizginin üzerindeki ay-yıldız tasarımı orijinaldir. Eski harfli Türkçe yazıda “Babıali Teşrifatî-i Hariciye-Duhuliye Bileti-Ayasofya-Dokuz gün için muteberdir-Fî” yazıları okunmaktadır. Türkçe kısımda “Fî” yazısından sonra bir tarih konulmamış, ancak Fransızca kısımdaki “187” ibaresi bu biletin 1870’lerde hazırlandığına delil olmuştur. Cebehane için de aynı şekilde bilet hazırlanmış, tek farkla “Ayasofya” yerine “Cebehane-i Âmire” yazılmıştır. Biletlerin dağıtım şekline, ücretli veya ücretsiz olup olmadığına, verildiği kişilerin bir deftere kaydedilip edilmediğine dair soruların cevapları henüz ortaya çıkmamıştır. Önümüzdeki yıllarda tasnifi tamamlanıp araştırmaya açılması beklenen belge ve defterler arasından tamamlayıcı malumatın çıkması muhtemeldir.
Tarihin bütün devirlerinde insanlar, üreme gücünü ve libidolarını arttıracağı umuduyla her şeyin kanını içtiler, üreme becerisi yüksek olan hayvanları avladılar, afrodizyak etkileri olacağı düşüncesiyle onların etinden-sütünden faydalandılar. Zamanla afrodizyak ihtiyacı amaç değiştirdi ama artık bir çok hayvanın soyu tükenme noktasına gelmişti.
Madame de Pompadour (15. Louis’nin metresi), bir süredir vanilya, mantar ve kerevizden başka bir şey yemiyordu. “Ama böyle devam edemezsiniz, sağlıklı değil” diye uyaran yardımcısına: “Gerçek şu ki canım, artık kralı memnun edememekten ve onu kaybetmekten korkuyorum. Bilirsiniz, erkekler bazı şeylere çok önem verir ve ben doğam gereği çok soğuğum. Kanı ısıtmak için diyet yaparsam kendimi ısıtabileceğimi düşündüm. Bu iksir bana iyi geliyor sanki…” dedi.
St. Valentine-Sevgililer Günü münasebetiyle tarihin dedikodu koridorlarına dalıyoruz. Aşk-meşk, zevk-ü sefa ve üremek için insanların neler yediklerini öğrenmek gerçekten ilginç.
Tarihin her devrinde insanlar, üreme gücünü ve libidolarını artıracağı umuduyla her şeyin kanını içmiş. Çin kültüründe kadınların erkeklerden daha çok hayat enerjisi (ch’i) ve cinsel kapasiteye sahip olduklarına ve bu nedenle beden sıvılarının ömür uzatan, isteği, gücü artıran değerli afrodizyaklar olduğuna inanılırdı.
Tarih boyunca adamotu, afrodizyak etkiye sahip olduğu ve cinselliği arttırdığı düşüncesiyle “adamlar” arasında rağbet görmüş.
Afrodizyak yiyecekler birbirinden farklı işlevleriyle sınıflandırılırdı; bedeni ısıtarak isteği ve sperm üretimini arttırır, tuz takviyesi sağlayabilirlerdi. Ortaçağ’da İngiltere’de hekimler, bağırsak gazlarının ve karındaki şişkinliğin boşlukları doldurarak erkeğin dölleme gücünü “turbo” hâle getirdiğine ciddiyetle inanıyordu. Özellikle fasulye ve nohut, doğal gaz kaynağı olmaları açısından doğurganlığı garantilemede çok önemli sayılmışlardı. Ancak bu reçete salt erkeklerde işe yarıyordu; kadınların fikrini soran-eden olmamıştı.
Ancak “ayurveda kaynaklı hıltlar”la -yani Hint alternatif tıp sisteminde 4 elementin vücut sağlığı için gerekli olan 4 salgıyı meydana getirmesi, bunların düzenlenmesi ile hastalığın engellenmesine dayanan sağlık uygulamalarında- yiyecek/sağlık bağlantısı doğrudan kurulurdu. Afrodizyak özellikler de yakın zamana kadar zevkten çok üreme kapasitesi bağlamında görülürdü. Neden böyle? Zira insan yaşamı, bugüne göre daha kısa. Sokaktaki insanın 10 çocuğu olsa 2’si ancak yetişkin yaşa ulaşabiliyor. Zaman içinde baktık ki tür olarak epey üreme başarısı gösterdik; işte o zaman afrodizyak tanımlarında cinsel zevk bağlamı önplana geçtmeye başladı Bugün bir yiyeceğe “afrodizyak” tanımını yakıştırabilmek için, üremeden daha çok cinsel zevki ayaklandırması, artırması, uzatması, çoğaltması üzerinde duruyoruz.
Ancak günümüzde bile yiyeceklerin afrodizyak özellikleri konusunda bilimsel çalışmalar fazla bir şey söyleyemiyor. Doğrudan afrodizyak olduğu kanıtlanmış tek bir yiyecek dahi yok. Olsa zaten çoktan köküne kibrit suyu ekilmiş olurdu. Yiyeceklerin hangileri hormonlarımızın uygun bileşimini dürtüklüyor ve bedeni daha istekli, üremeye hazır hâle getiriyor, bilimin sanları bunu henüz çözebilmiş değil. Zira libido, sayısal manada kolayca ölçülebilir bir kavram değil. Bu nedenle “gayet bilimsel” şekilde sadece şunu söyleyebiliriz: Afrodizyak olduğuna inanıyorsanız, öyledir.
Peki bir gergedan boynuzunun veya kaplan penisi kemiğinin cinsel gücü arttıracağına nasıl inanmış insanlar? Geçmişten bugüne insanlığın bir yiyeceğe afrodizyak özellik atfetmesi için iki temel neden olmuş; ya bir malzemeyi şeklen bir şeylere benzetmişler ya da gücü/üreme başarısı tescilli hayvanlardan medet ummuşlar. Böylece o hayvanın tüm cinsel özellikleri ve gücüne sahip olacaklarını düşünmüş olsalar gerek. Bu da kaplan, gergedan gibi geleneksel tıp kitaplarında adı geçen zavallı hayvanların yararına olmamış tabii.
Afrodizyak sözcüğü, adını Yunan mitolojisinde aşk tanrıçası olan Afrodit’ten alıyor. Afrodit’in Roma mitolojisindeki karşılığı ise Venüs. Tarih boyunca afrodizyak sayılan istiridyenin içinden doğan Venüs, İtalyan ressam Botticelli tarafından resmedilmiş (15. yüzyıl sonu).
Uzun süre havuç, hıyar, kuşkonmaz gibi sebzelerin de yararına inanılmış ama majestik bir kaplanın cinsel gücü, sevimli bir tavşandan veya alelade bir hıyardan daha ikna edici gelmiş olmalı erkek egosuna ki bugün soyları tehlike altında. İslâm kültüründe de ilk örnekleri Farsça ve Arapça yazılmış bahnâmelerde, cinsel yaşam, cinsel sağlık, eğitim ve uygulama kitaplarında afrodizyak sayılan yiyeceklere yer verilmiş. Benzer bilgiler daha önce de antik Mezopotamya ve Yunan metinlerinde var. Antik dünyada en korkulan durumların başında zürriyetin kesilmesi geliyordu. İnsan olsun, hayvan olsun, tarladaki ürün olsun, devamlılık aç kalmamak için önemliydi. Kadim zamanların tarif kitaplarının en ilginçlerinden biri Galen tarzında yazılmış Euporista’dır.
Afrodizyaklarla ilgili bilinen ilk tarif, çam kozalağı, kara biber, maydanoz, geyik penisi çam terebentini ve balla hazırlanan bir karışımın şaraba katılarak içilmesi. Bu ballı-şaraplı karışımı istemeyen erkek, yeni cinsel birleşmede bulunmuş bir boğanın dışkısını kil ile karıştırıp üzerine sürebilir. Ortaçağ’a doğru gelinirken reçeteler daha detaylı bir hâl alıyor. Aeginalı Paul’un 7. yüzyılda verdiği tarifte, salep orkidesinin yumrusu, bir geyik penisi, roka ve civan perçemi tohumu, arpa, balmumu, terebentin, 3 serçe yumurtası, 3 adet keler, çam veya süsen yağı var. De ki üç keler yakaladınız; canlı canlı sirkeye yatırıp, kavanozu da tezekle sıvayıp 40 gün bekleyeceksiniz. Kolay iş değil.
2018’de Afrika’da 892 gergedan, boynuzları afrodizyak sanıldığı için öldürüldü.
Bu bahnâmelerde meniyi artırmak ve cinsel organa kuvvet vermek için havuç, nohut, bakla, soğan, zencefil, yabani havuç, dar-ül fülfül, hurma, hardal ve pırasadan da bahsedilmiş. Ayrıca bol protein ve kuruyemiş önerilmiş. Örnek verelim: Yumurta, süt gibi hayvansal gıdalar, çam fıstığı, fındık, badem, hindistan cevizi gibi kuru yemişler ve susam. Yemeklerde veya tek tek macun veya merhem olarak da safran, havlıcan, tarçın, amber, karanfil, haşhaş. Doğu’nun baharata olan yakınlığı ve kullanım alışkanlıkları nedeniyle, bu macunlar afrodizyak yiyecekler arasında sayılmış. Bunlardan bizde en tanınmışı, hâlâ üretimi sürmekte olan mesir macunudur. Padişahlar için hazırlanan macunlara konan baharatın zenginliği güçlülük kompleksini besleyerek uyarıcı etki yapıyor olsa gerek. Şu listeye baksanıza: Karanfil, karabiber, tarçın, anason tohumu, ısırgan tohumu, yapışkan ot tohumu, kebabe, kereviz tohumu, havuç tohumu, şalgam tohumu, turp tohumu, sinameki, mastaki, üzerlik tohumu, akgünlük, acı badem yağı, çörek otu ve misk ezilir; bal ile bağlanırdı.
Kısacası bu öğretilerin hepsi iyi beslenmeyi öğütlüyorlar. Eski çağlarda bugünkü gibi her tür yiyecek malzemesine yaygınlıkla ulaşılamadığı ve dönem dönem insanlık açlıkla sınandığı için, beslenmedeki en ufak bir iyileşmenin libidonun canlanmasına yolaçması son derece normaldi. Aynı besinlerin bugün benzer şekilde metabolizmayı canlandırması pek mümkün olmayacaktır diyor beslenme uzmanları. Dolayısıyla o dönemin tanıklıkları ile yazılmış tariflere de ihtiyatlı yaklaşmak lazım.
Tarih öncesi çağlardan beri önemli bir besin kaynağı sayılan istiridye, afrodizyak olarak kabul edilmiş, içindeki değerli inci ve kadın cinsel organına benzeyen şekli nedeniyle kadınların doğurganlığı ile ilişkilendirilmiş
Antik Yunan’dan Hipokrat’ın eserlerinin önce Arapça ve Farsçaya çevrilmesi ve daha sonra bu bilgilerin Avrupalı tıp kitaplarına alınması ile aslında salt eski Yunan’dan değil İndüs Vadisi’nden, Suriye, Bâbil ve Pers geleneklerinden de devşirilen bilgiler 10. yüzyıl ila 15. yüzyıl arasında Avrupa’ya aktarıldı. Bu birikimin Arap alimleri tarafından tercüme edilerek unutulmaktan kurtarılması, Avrupa Rönesansı’na büyük katkı yapacaktı. Ancak bilindiği gibi Doğu’nun bu önemli katkısı, daha sonra Avrupalılar tarafından toptan yok sayılmıştır. Avrupa’da güçlü kilise tarafından üzeri karalanan cinsel zevk kavramı, bu aktarımların ardından yeniden gündeme gelecek, afrodizyak uygulamalar ve yiyecek-içecekler yavaş yavaş çekingenlikle anımsanacakdı. Yine de ilk birkaç yüzyıl bazı bilgiler es geçilecek, fazla cinsellik anıştıran detaylar kitaplara alınmayacaktı. Kilisenin etkisi hâlâ güçlüydü, ancak Protestanlığın rahatlatıcı etkisi de hissedilmeye başlanmıştı. Örneğin artık ilişkiden her iki cinsin de zevk almasının daha akıllı ve sağlıklı çocuklar doğmasına neden olacağı açıkça söylenebilmekteydi; aynen eski metinlerde görüldüğü gibi.
Özellikle mercimek, doğurganlığı arttırdığına inanıldığından önemli sayılmış. Hipokrat’ın “yaşlanana kadar mercimek yiyin” dediği bugüne kadar ulaşmış.
18. yüzyıla gelindiğinde, tıp ve farmakolojinin dışında afrodizyaklardan da bahsedildiğini görüyoruz. Aynı dönemde erotik edebiyat da hız kazanıyor. Afrodizyakların salt zevk amaçlı kullanımından rahatlıkla bahsedilmeye başlanıyor. Marquis de Sade da işte bu dönemde (1772), ne idüğü belirsiz kapkara pastilleri zorla yutturduğu iki hayat kadınının şikayeti üzerine zehirleme ve sodomi suçlaması ile tutuklanıyor. Pastillerin içeriği bilinmese de, 19. yüzyıl yorumcuları bunların içinde İspanyol sineği olmasını uygun görüp anlatılarını bunun üzerine inşa etmişler. İspanyol sineği, cinsel organlarda yarattığı ciddi tahrişe bağlı şişmenin yanlış yorumlanması sonucu afrodizyak besinler listesine girmiş; ancak tabii çok toksik, kusmalara ve geri dönüşsüz hasara yolaçabilecek bir malzeme. Kadınlar her bakımdan haklı yani.
18. yüzyıl sonlarına kadar Fransız eczanelerinden çeşitli afrodizyak preparatlar satın alınabiliyordu: Çeşitli tabletler, salep özütlü macun ve ciğer tozu gibi. Ortaçağ’ın yerel ürünlerinin aksine artık nadir bulunan egzotik malzemeler de eczanelere girmeye başlamıştı. Salt bu uzak diyarlar ile ilgili fantastik öyküler bile etkili oluyordu. 19. yüzyıl boyunca sömürgelerden gelen afrodizyak malzemelerin güçlerine inananlar oldukça fazlaydı.
İspanyol sineği olarak bilinen ölümcül böcek, cinsel organlarda yarattığı ciddi tahrişe bağlı şişmenin yanlış yorumlanması sonucu Antik dönemlerden beri afrodizyak besinler listesine girmiş.
Sömürgeci yayılım, küresel ticaretin artması ve bunun rüzgarı ile eski Hint-İran bahnâmelerinin ve tıbbi metinlerinin yeniden tercümeleri yapıldı. Doğu’nun alabildiğine egzotik ve erotik algısı üzerinden Avrupa, oryantalist bir iştahla afrodizyaklar konusuna dalmış oldu. Binbir Gece Masalları, Itırlı Bahçe, Kama Sutra gibi metinlerin çevirileri ile tanışan sömürgeciler, elegeçirdikleri yeni coğrafyalardaki insanların cinselliğine ve bedenlerine de merakla göz diktiler.
Neyse ki modern tıp bilimi, bugün işe yarayan mucize hapları ve yeni uygulamaları ile güç kaybına uğramış erkeklerin binlerce yıllık stresine çözüm getirmeyi becerdi. İnsanların geleneksel tıp ürünlerine olan inancı da yavaştan değişiyor gibi. Umarım soyları tükenmeden kaplanlar ve gergedanlar paçayı kurtarır. Afrika’da 2018’de 892 gergedan boynuzları için öldürülmüş. Sayı önceki senelere göre önemli bir azalma göstermiş ama, zaten kala kala bütün Afrika’da 24 bin kadar gergedan kalmış durumda. Kaplanları sormayın bile. Bütün dünyada 5 bini vahşi 13 bin kaplan kaldı sadece. Acilen “havuçların afrodizyak olduğu” haberini yaymaya başlayalım yeniden.
1.Dünya Savaşı’nın başında girişilen Kafkas Harekatı, Türk Ordusu’na ve sivil halka büyük bir yıkım getirecekti. Sadece şehitler değil, esir düşen askerler ve esarete götürülen çoluk-çocuk siviller de yıllarca vatanlarına dönemedi. Evlerine dönebilen askerler ise, bu defa ülkeyi işgalden kurtarmak için İstiklal Harbi’nin kahraman neferleri olacaklardı.
Literatürdeki ismi “Sarıkamış Meydan Muharebesi ve çevirme manevraları” olan vuruşmalar 22 Aralık 1914 – 05 Ocak 1915 arasında 15 gün sürmüştür ama; Kafkasya cephesi 1. Dünya Savaşı’nın başından sonuna kadar 4 yıl boyunca sıcak savaşın en kritik coğrafyalarından biri olmuştur. Bu 4 yıl boyunca verilen şehit ve esir sayısıyla, yaşanan trajedinin detayları yıllarca konuşulmamıştır.
15 günlük muharebelerde şehit sayısı 55 bin civarındadır. Kafkas cephesindeki toplam zayiat (şehit, yaralı, esir… savaşdışı kalanlar) ile sivil kayıpların toplamı ise 150 binin üzerindedir.
Sarıkamış-Kafkas cephesi, erken cumhuriyet döneminde Mareşal Fevzi Çakmak’ın konferansları dışında pek gündeme gelmedi. Uzun bir suskunluk döneminden sonra ise sadece şehitler konuşuldu; esirler anlaşılmaz bir şekilde unutuldu. Kaç esir gitti, kaçı asker kaçı sivil idi, hangi esir kamplarında kaldılar, esir kamplarında yaşam standartları ne idi, kimler esir kamplarında yaşamını yitirdi, kimler dönebildi… Kesin bilgiler yoktur. Subayları takip etmek kısmen mümkün ise de, er ve sivil esirlerin durumu bugün bile tam bir meçhuldür. Esir kampları hakkında ilk tez çalışmasını yapan rahmetli Cemil Kutlu’nun verdiği bilgiler ile yetinirken, son yıllarda Alfina Sigbetulina, Esin Güven ve Tülin Uygur’un değerli araştırmaları-yayınlarıyla gerçeğe biraz daha yaklaşabildik.
Vladivostok’ta Türk esirler. (William C. Jones Koleksiyonu)
Cemil Kutlu tarafından 1997’de yapılan ilk bilimsel çalışma “1. Dünya Savaşı’nda Rusya’daki Türk Savaş Esirleri ve Bunların Yurda Döndürülmeleri Faaliyetleri” adlı doktora tezinde; “3 yaşındaki çocuk ve 80 yaşındaki ihtiyarlar da dahil, kadın-erkek Türkler tutuklanarak Sibirya’nın muhtelif köşelerine sürülmüştür” cümlesi yer almaktadır. Savaşın bitiminde, 6 Mart 1918’de Batum’dan Trabzon’a dönenleri taşıyan vapurda “esirlerin 65’i, 15 yaşından küçük çocuk” olması Ruslar için gerçek bir utanç vesilesidir; demek ki bu çocuklar esarete düştüklerinde 10 yaşlarındalardı.
En büyük sorun, bu esirlerin ne kadarının asker ne kadarının yöreden toplanan (Erzincan dahil olan bölge) masum siviller olduğunu bilemememizdir. Moskova Büyükelçisi Galip Kemâli (Söylemezoğlu), 1918’de Bakanlık’tan aldığı bir telgrafa cevap olarak “Rusya’da bulunan 40 bin savaş esiri ile 100 binden fazla olduğu iddia edilen sivil esirlerimizin durumu her türlü tasavvurun ötesinde elem verici bir hâldedir” yazmıştır (Hariciye Hizmetinde Otuz Sene, 1892-1922, 1950, s.450).
Verilen tüm bu rakamlar Sibirya gibi bir coğrafyada ve Bolşevik Devrimi sonrasındaki kaos ortamında ulaşılabilen kamplarda tespit edilen ve o sırada hayatta olan esirlerin sayısıdır. Yücel Yanıkdağ’a göre “Osmanlı esirlerinin en az %27’si nakil sırasında”, %43’ü de esaretleri sırasında yaşamını yitirmiştir” (Millete Deva Olmak. Osmanlı Savaş Esirleri, Tıp ve Milliyetçilik, 1914-1939, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2014, s.31).
Esaretten dönen subaylara ülkeye giriş noktalarında doldurtulan “sualler varakası” (sorgu tutanağı).
Yusuf Akçura, 1917 yaz sonlarında Osmanlı Kızılay Derneği delegesi olarak Almanlar’ın Osmanlı vatandaşı esirlere de kendi esirlerine sağladıkları kolaylıkları sağlamaları için anlaşma yapmıştır. Sevkiyatın başlamasından 2-3 ay sonra Alman komisyonlarının sözlerinde durmadığı anlaşılmış verilen paralar da boşa gitmiştir. Akçura, Almanlar’ın “Osmanlı esirlerine harcamada bulunulmaması” talimatı verdiğini yazar.
Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra Ankara Hükümeti, Rusya’daki Türk esirler konusuna özel bir önem verdi. Sovyetler’le dostluk ilişkileri çerçevesinde, savaş esirleri hususu da önemli müzakere konularından biri oldu. Ankara Hükümeti 16 Mart 1921’de Moskova’da Sovyet Rusya ve 17 Eylül 1921’de Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ile “Esir Mübadele Sözleşmesi” imzaladı. Bu anlaşma ile Sovyetler, bütün asker ve sivil esirleri en kısa zamanda iade etmeyi taahhüt ediyordu. Hiçbir parasal varlığı olmayan Ankara Hükümeti’nin yaptığı bu milletlerarası anlaşmaların insani ve hukuki değeri ortadadır.
Mustafa Kemal tarafından 1921’de görevlendirilen Burdur Milletvekili İsmail Suphi (Soysallıoğlu), Buhara’ya gitmiş; Rusya’nın çeşitli yerlerine dağılmış olan tutsak askerlerin anayurda dönmelerini sağlamakla bizzat ilgilenmişti (Raci Çakıröz, Çarlık ve Bolşevik Rusya’da 10 Yıl, Belge Yayınları, 1990, s.47-97).
Vladivostok limanında biriken esirlerin Türkiye’ye dönüşü ancak 1921’de Türk Kızılay Cemiyeti’nin Japon Kızılhaçı’na para göndermesi ile sağlanan bir vapur (Heimei-Maru) ile mümkün olabilmiştir. Esaretten dönebilen subayları ise bir sürpriz beklemektedir: Ya baştan emekli edilmişlerdir (İhsan Paşa, Arif Baytın…) veya Divan-ı Harp’te yargılandıktan sonra emekli edilmişlerdir (Kaymakam Şerif İlden…).
Türkiye Büyük Millet Meclisi İcra Vekilleri Heyeti’nin 15 Mart 1923 tarihli toplantısında alınan karar ise şöyledir: “Türkiye Büyük Millet Meclisi İcra Vekilleri Heyeti, antlaşma ile birbirine bağlı iki komşu devletin esirlerinin (gerek Bakü’den gerekse geniş bir alan olan Rusya’nın iç mıntıkalarından gelecek esirlerin) müreffehen sevkiyatları hususunun gereğinin acilen yerine getirilmesini ve neticenin bildirilmesini rica ederim” (İcra Vekilleri Reisi Mustafa Kemal).
Prof. Dr. Nuri Köstüklü’nün yaptığı çalışmaya göre; bu dönemde 25 bin civarında esirin yurda dönüşünün sağlandığı anlaşılmakla birlikte, 40 bin civarında Türk esirin akıbeti kesin olarak bilinmemektedir. Bu esirlerden izi kaybolup oralarda evlenip yerleşenler; bir iş bulup hayatını sürdürmeye çalışanlar, başka ülkelere geçebilenler olduğu gibi hayatlarını kaybetmiş olanlar da vardır. Cemil Kutlu’ya göre asker esirlerden ancak 20- 25 bin kadarı Türkiye’ye dönebilmiştir (Benim ailemden de Bardız köyünden (Erzurum-Şenkaya) sivil esir olarak götürülen 25 aile büyüğünden ancak 12’si geri dönebilmiş, 1 kişi ise orada kalmıştır.
Genç Cumhuriyet 7 Mart 1926’daki bir yasa çıkararak, elçilik ve konsolosluklar aracılığıyla Sovyetler’de kalan esirlerimizin yurtlarına dönebilmelerini sağlamaya çalışmıştır. Ülkenin o yokluk zamanlarında bile her fırsatta Kafkas cephesi esirlerine sahip çıkması büyük bir vefa örneğidir.
Esirlerimiz hakkında ne kadar yazsak azdır. Esaret hayatının dayanılmaz zorluklarından, salgın hastalıklardan, açlıktan ve gördükleri zulümlerden kurtulup harap olmuş köylerine dönmeyi başaran esirlerimizin pek çoğu; memleketlerine gelme sevincini yaşamaya doyamadan, birer deneyimli asker olarak Anadolu’ya geçip savaşmakta tereddüt etmemiş; genç Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, Mustafa Kemal’in hassasiyetini karşılıksız bırakmamıştır.
Avrupa ve Avrupa kıtası ülkeleri için de bir tarihî merkez olan Paris, Türkiye ve Türkler için de her zaman belirleyici bir konumdaydı. Türkiye Cumhuriyeti’nin büyükelçilik binası da gerek tarihi gerekse içindeki eşsiz eşyaları-koleksiyonlarıyla sadece siyasi değil aynı zamanda kültürel bir merkez. Büyükelçi Demirer’den, ikili ilişkilerin kısa tarihi.
Sayın Büyükelçi, göreviniz hayırlı olsun, başarılar diliyorum. Daha önce hangi diplomatik görevlerde bulunmuştunuz?
Teşekkür ederim. Pek çok yurtdışı temsilciliğimiz ile merkezde değişik birimlerde farklı düzeylerde çalıştım. Strazburg’da başkonsolos, Irak ve Suudi Arabistan’da büyükelçi olarak görev yaptım. Paris’e atanmadan önce Türkiye’nin Slovakya nezdindeki büyükelçiliğini deruhte ediyordum.
Öncelikle, bu müstesna büyükelçilik binasının tarihinden bahseder misiniz?
Hâlen ikametgâh olarak kullanılan bina ve arazisi, 1946’nın Aralık ayında büyükelçiliğimizce kiralanmış ve 1951’de satın alınmıştır. “Hôtel de Lamballe” adlı binanın tarihçesi 15. yüzyıla uzanıyor. 16. yüzyıldan itibaren birçok Fransız soylusu arasında eldeğiştiren bina, 1783’te Kraliçe Marie-Antoinette’in eski nedimelerinden Prenses Lamballe’e satılmış ve o günden bugüne Hôtel de Lamballe olarak anılmış. Prenses Lamballe’in Fransız Devrimi sırasında öldürülmesinin ardından mirasçıları ve Paris eşrafı arasında birkaç defa eldeğiştiren bina, 1825’te ruh sağlığı kliniği olarak kullanılmak üzere Doktor Esprit Sylvestre Blanche’a (1786-1852) kiralanmış. Klinikte Gérard de Nerval, Charles Gounod ve Guy de Maupassant gibi dönemin ünlü sanatçıları uzun süre tedavi görmüş, Maupassant burada vefat etmiş. Büyükelçiliğimizin girişimleri üzerine, sözkonusu sanatçılar anısına Paris Belediye Başkanlığı tarafından hazırlanan bir plaket 25 Mart 1994 tarihinde kançılaryamızın dış kapısına yerleştirilmiştir.
Fransa’da yaşayan vatandaşlarımızın sayısı ve demografik yapısı hakkında bilgi verir misiniz? Daha çok hangi sektörlerde çalışıyorlar?
Türkiye ile Fransa arasında her alanda etkileşim kaydadeğer seviyede. 1960’lı yıllardan itibaren işgücü hareketi kapsamında Fransa’ya gelen vatandaşlarımızın sayısı bugün 800 bine yakındır. Hem genç hem dinamik yapısıyla Fransa’daki Türk nüfusu dikkati çekmektedir. Vatandaşlarımız daha ziyade Ile-de-France, Rhône-Alpes, Alsace-Lorraine ve Franche-Comté bölgelerinde ikamet etmektedir. Vatandaşlarımızın yaklaşık yarısı, aynı zamanda Fransız vatandaşlığını haizdir.
Fransa’da yaşayan Türk toplumunun entegrasyonuna önem atfediyoruz. Bu alanda önemli mesafeler katedildi. Vatandaşlarımız Fransa’ya aktif katkı sağlamakta ve uyum içerisinde yaşamakta. Vatandaşlarımızın siyasi süreçlere iştirakı da son derece önemli. Bugün Fransa’da belediye meclislerinde görev yapan 389 Türk kökenli siyasetçi bulunuyor. Ayrıca Türk kökenli 2 belediye başkanı ve 45 belediye başkan yardımcısı görevlerine devam etmektedir. 24 Eylül 2023 tarihi itibariyle de senatoda da Türk kökenli bir senatör göreve başladı.
Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği binası.
Birçok global Fransız firması Türkiye’de de faaliyet gösteriyor. Bunlara yenilerinin eklenmesi sözkonusu mu? Türk firmalarının Fransa’da daha etkin olması için neler yapılması gerekir?
Fransa ile ticaret ve ekonomi konularında sağlam temeller üzerine inşa edilmiş bir ortaklığımız bulunmakta. İlişkilerimizin zorlu dönemlerinde dahi iş çevrelerimiz arasındaki güçlü bağlar korunmuştur. Nitekim, ikili ticaret hacmimiz dengeli bir şekilde artmaya devam etmekte olup, 2014’te cumhurbaşkanları düzeyinde belirlenen 20 milyar Euro’luk ticaret hacmi hedefine ulaşılmıştır.
Fransız şirketleri Türkiye’ye yönelik yabancı yatırımlarda üst sıralarda yer alıyor ve ilave yatırım arzularını belirtiyorlar. Ülkemizde geniş bir yelpazede faaliyet gösteren 1700’e yakın Fransız şirketi bulunmakta. Fransa’da da otomotiv, lojistik, elektronik eşya, gıda, seramik, tekstil ve plastik gibi çeşitli alanlarda faaliyet gösteren firmalarımız ise kalite, fiyat ve temin açısından sahip oldukları avantajlarla pazarda öne çıkıyor.
Tarımsal teknoloji, makine sanayii, savunma sanayii, havacılık, finans sektörü, ulaştırma, özellikle yenilenebilir enerji, çevre, turizm, sağlık ve altyapı gibi alanlar iki ülke arasında işbirliği ve karşılıklı yatırımlar için önemli fırsatlar sunuyor. Türk ve Fransız firmalarının üçüncü ülkelerde müşterek girişimlerle ortak projeler yürütmesi de mümkün.
Fransa uluslararası fuarlar ülkesi. Gıdadan tekstile, ulaşımdan turizme, otelcilikten mobilyaya, otomobilden savunma sektörüne kadar senede 1000’den fazla fuara ev sahipliği yapıyor. Firmalarımızın Fransa piyasasına girebilmeleri, sektördeki yenilikleri takip edebilmeleri ve iş bağlantıları kurabilmeleri için fuarlara etkin katılımlarının önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, ülkemiz firmalarının Fransızlar’ın yanısıra Fransa’da yerleşik ve buraya yatırım yapan Türk işinsanlarıyla da iş ilişkileri geliştirmelerinin Fransa’daki Türk firması varlığının artmasına katkı sağlayacağına inanıyorum.
Yunus Demirer daha önce Strazburg’da başkonsolos, Irak, Suudi Arabistan ve Slovakya’da ise büyükelçi olarak görev yaptı
Türkiye ve Fransa arasındaki kültürel ilişkilerden bahseder misiniz? Ülkemizde Fransız okullarına ilgi büyük. Değişim programları ve burs imkanları var mı?
Ülkemiz ile Fransa arasında tarihe dayalı kültürel ilişkiler artarak devam etmekte. Ortak kültürel mirasımıza sahip çıkılması, ülkemizin kültür, sanat, edebiyat, gastronomi alanındaki zenginliklerinin Fransa’da tanıtılması ve iki ülke arasında yeni kültürel işbirliği imkanları oluşturulması için çalışmalarımız sürüyor.
Türkiye ile Fransa arasındaki eğitim işbirliğinin de keza köklü ve tarihî temelleri var. Günümüzde de bu işbirliği çeşitli burs ve değişim programlarıyla sürüyor. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatlarıyla hazırlanan ve 1929’da yürürlüğe giren 1416 sayılı “Ecnebi Memleketlere Gönderilecek Talebe Hakkında Kanun” kapsamında geliştirilen ve Türk bilim ve sanat alanına yön vermiş pek çok önemli şahsiyetin faydalandığı devlet bursu sistemi, günümüzde de faal olarak işlemekte. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından her sene yapılan sınav sonucunda, pek çok öğrencimiz burslu olarak Fransa’nın en seçkin üniversitelerinde, başta mühendislik ve hukuk alanları olmak üzere fen ve sosyal bilimlerin farklı branşlarında başarıyla eğitimlerini sürdürüyor.
Buna ilaveten, Avrupalı yükseköğretim kurumlarının birbirleriyle işbirliği yapmalarını teşvik eden Erasmus değişim programı gibi ülkemizin katıldığı farklı AB programları vesilesiyle de öğrencilerimiz Fransa’da öğrenim görmekte.
1970-80’lerde ASALA saladırılarında şehit edilen diplomatlarımız da büyükelçilik binasında anılıyor.
Türkiye ile Fransa’nın karşılıklı olarak turistik ziyaret hacmi nedir? Turizm kapasitesini daha da yükseltmek için ne gibi çalışmalar yapılıyor?
Türkiye’ye 2023 Ocak-Temmuz döneminde 584.150 Fransız turist gelmiş (özellikle Temmuz ayında 217.506 kişi) ve 2022’ye göre %1.98’lik bir artış kaydedilmiştir. 2023 sonu için hedef turist sayısı 1 milyon 250 bin olarak belirlenmişti ve bunun gerçekleşeceğini düşünüyoruz. Türkiye markasının sürekliliğini ve görünürlüğünü arttırmak suretiyle Fransa vatandaşlarının Türkiye’ye seyahat tercihlerini yönlendirmek ve Türkiye markasını daha da güçlendirmek amacıyla ilgili kurumlarımızla koordinasyon içerisinde çalıştık, çalışıyoruz.
Türkiye’nin AB üyeliğinin desteklenmesine ilişkin olarak Fransız kamuoyuna yönelik çalışmalarla ilgili neler söyleyebilirsiniz?
Ülkemizce en üst düzeyde dile getirildiği üzere, AB üyeliği Türkiye’nin stratejik hedefini teşkil etmeye devam etmektedir. Avrupa ve tüm dünyanın ciddi sınavlardan geçtiği bir dönemde Türkiye-AB ilişkilerinin sağlıklı bir zeminde yürütülmesi her zamankinden daha önemli hâle gelmiştir. Bu anlayışla ülkemiz, AB ile diyalog ve iletişim kanallarını açık tutmayı amaçlıyor; siyasi düzeyde yürütülen temasların tamamlayıcısı olarak kamu diplomasisi faaliyetleri ile halklararası etkileşime çok önem veriyor. 2010’dan bu yana yürüttüğümüz AB İletişim Stratejisi kapsamında Fransa ve diğer AB üyesi ülkelerdeki ilgili kurum ve kuruluşlar, üniversiteler, kamu ve özel sektör, sivil toplum ve düşünce kuruluşları gibi paydaşlarla farklı hedef kitlelere yönelik etkinlikler düzenleniyor. Keza, ülkemizin katıldığı AB programları ile vatandaşlarımızla üye ülke vatandaşları arasında ortak çalışma ve işbirliği kültürü geliştiriliyor; ülkemizin daha iyi tanınmasına imkan sağlanıyor. Sözkonusu çalışmalar ile Fransa’daki temsilciliklerimiz tarafından yürütülen siyasi, ekonomik ve kültür-eğitim faaliyetleri, Fransız kamuoyunda konuyla ilgili farkındalığın arttırılması bakımından oldukça önemli.
Yunus Demirer, Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği binası önünde.
Türkiye’nin Afrika’ya açılma politikası, Fransa ile bir rekabet konusu olarak görülebiliyor. Bunu aşmak yolunda, ortaklaşa gerçekleşecek projeler yapılması düşünülebilir mi?
Afrika kıtasıyla ilişkilerimizin ve işbirliğimizin geliştirilmesi çokboyutlu dış politikamızın temel ilkelerinden biri. Tarihsel bir temel üzerine inşa edilen Türkiye’nin Afrika politikası; siyasi, insani, ekonomik ve kültürel ayakları içerecek şekilde ve ikili, bölgesel, kıtasal ve küresel olmak üzere 4 boyutta, karşılıklı yarar temelinde yürütülmektedir. Türkiye bu konuya “Afrika’nın sorunlarına Afrikalı çözümler” ilkesi çerçevesinde yaklaşmaktadır. Sahraaltı Afrika ülkeleriyle ilişkilerimizde pek çok alanda önemli mesafeler katedildi. 1998’de başlayan, 2005’te Afrika Birliği’ne gözlemci üye olmamızla devam eden, 2008’de ülkemizin Afrika Birliği tarafından stratejik ortak olarak ilan edilmesiyle ivme kazanan ve bölge ülkeleriyle her alanda ilişkilerimizi geliştirmemizi sağlayan Afrika’ya açılım politikamız, 2013 itibariyle Afrika Ortaklık Politikası olarak anılıyor. Kıtadaki diğer aktörlerle ilişkilerimiz de rekabet değil, tamamlayıcılık ve işbirliği üzerine kurulu.
Rusya-Ukrayna savaşı, Türkiye-Fransa ilişkilerini nasıl etkiledi sizce?
1946’da Türkiye Büyükelçiliği tarafından kiralanan ve 1951’de satın alınan “Hôtel de Lamballe”in tarihi yüzyıla uzanıyor.
Rusya-Ukrayna savaşı, Avrupa güvenlik mimarisini ve küresel düzeni derinden sarsmaktadır. İnsan kayıpları ve yaşanan trajedinin yanısıra, savaşın küresel düzeyde yarattığı enflasyon, durgunluk, enerji ve gıda krizi gibi ortak sınamalar; ortak çözümler üretilmesi için birlikte çalışılmasını zorunlu kılmıştır. Bu süreçte Türkiye, barışın tesisi için ısrarla diplomasi ve diyalog kanallarının işletilmesinin önemine vurgu yapmış; ilgili tüm taraflarla konuşabilen ve küresel gıda istikrarının temini için Karadeniz Tahıl Girişimi gibi somut ve etkili adımlar atan başat bir aktör olarak öne çıkmıştır. Bunun sonucunda, Türkiye’nin; Avrupa’nın barışına, istikrarına, ekonomisine, güvenliğine, savunmasına, enerji güvenliğine yaptığı ve yapmaya devam edeceği olumlu katkının, Fransa ve diğer AB üyesi ülkeler tarafından daha iyi anlaşılmaya başladığını görüyoruz. Nitekim Fransa ile, Rusya-Ukrayna savaşı ve savaşın yansımalarına dair ikili ve çok taraflı platformlardaki istişarelerimiz her düzeyde aktif şekilde devam ediyor.
Avrupa Birliği’nin oluşumunda büyük pay sahibi olan Jacques Delors, Türkiye’de maalesef “Batı ve Hıristiyan kulübü”nün sözcüsü olarak tanıtıldı, yansıtıldı. Kendi kulüpçülüklerini sürdürmek için Avrupa’dan medet umanların yazdıklarının aksine, “Türkiye’ye tavır almak, AB’yi Hıristiyan kulübüne dönüştürme riski taşır” demişti.
Geçen yılın son haftasında 98 yaşında hayatını kaybeden Jacques Delors, bugünkü Avrupa Birliği oluşumunun, hem fikirsel hem de uygulamadaki en önemli figürüydü. Vizyonu, tutkusu ve çalışkanlığıyla en fazla iz bırakan liderlerden biri oldu. “Modern Avrupa’nın mimarı olarak” adını tarihe kazıdı.
1985-1995 arasında AB Komisyonu’nun başkanlığını yürüten Delors, her kafadan ayrı bir sesin çıktığı Avrupa Birliği’ni usta bir orkestra şefi gibi yönetti. Tek para birimi Euro, tek pazar, Schengen Ortak Vize Sistemi, Erasmus Öğrenci Değişim Programı, onun imzasını taşıyan eserlerden sadece birkaçı…
Delors’un ölümü Libération ve Le Monde’da manşet oldu.
Türkiye’nin de 14 Nisan 1987’de AB’ye yaptığı tam üyelik başvurusu, Delors dönemine denk düştü. Delors’un Türkiye’nin adaylığı ve AB üyeliğine dair görüş ve tutumu geçmişte çok tartışıldı. Ve akıllarda esas olarak Delors’a atfen dolaşıma sokulan “AB’nin bir Hıristiyan Kulübü olduğu” ve bu nedenle Türkiye’nin üyeliğine karşı çıktığı cümlesi kaldı. Vefatının ardından da Türk basınında -hangi çizgide olursa olsun- bu şekilde anıldı.
Oysa, Delors’un ağzından hiç böyle bir söz çıkmamıştı. Peki nasıl oldu, ne oldu da bugüne kadar süren böyle bir yanlış algı oluştu?
O dönem Brüksel’de görev yapan Türk gazetecilerden biri olarak, gerçeğin ve hadisenin perde arkasının en yakın tanığıyım. Her şey Delors’un 1989 Eylül’ünde Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi önünde yaptığı konuşma ile başladı. Delors, 17 sayfalık konuşmasının 8. sayfasında şöyle bir cümle kullanıyordu: “Tarihçi Fernand Braudel, Avrupa’nın Hıristiyan dini, rasyonel düşünce biçimi, bilim ve teknik gelişimi, devrim ve sosyal hakkaniyet arzusuyla hep birlikte aynı kadere bağlandığını ortaya koydu.” Delors tarafından Avrupa’nın kültürel kimliğinde Hıristiyanlığa atıf yapılması kimi Türk gazeteciler açısından bir yargıda bulunmak için yeterliydi.
Konuşmasının ardından düzenlenen basın toplantısında Delors, bu konuya ilişkin bir soruya da şu cevabı verdi: “Okuduğum kitaplarda, Avrupa’nın kültürel açıdan Hıristiyanlığın, Roma Hukuku’nun ve Yunan hümanizmasının bir ürünü olduğunu gördüm.” İşte o sözler bazı gazeteciler için bir itiraftı. Diğer meslektaşlarımızın hakkını yemeyelim, “Delors AB’nin bir Hıristiyan Kulübü olduğunu kabul etti” başlığı Fehmi Koru’ya aittir. Burada daha çarpıcı olan ise, Türkiye’de kendisini “ulusalcı, milliyetçi, muhafazakar, İslâmcı” olarak niteleyen neredeyse tüm Sol ve Sağ kesimlerin bunu doğru kabul edip “işte Avrupa’nın gerçek yüzü bu” diye ortalığı birbirine katmasıydı.
Delors’a 1997 Mayıs ayında, İsveç’in Malmö kentinde düzenlenen Avrupa Sosyalist Partiler toplantısında, o yaptığı konuşmanın Türkiye’de “Avrupa Birliği bir Hıristiyan Kulübüdür. Bu yüzden Türkiye’nin üyeliğine karşıyım” şeklinde yansıdığını söylediğimde çok şaşıracak ve şöyle diyecekti: “Bunu reddediyorum. Biz Hıristiyan bir Avrupa kurmuyoruz. Başta dinî açıdan olmak üzere, Türkiye’ye yapılacak her türlü ayırımcılığa karşıyım. Türkiye ile ortak bir geleceğimiz var ve bu geleceği birlikte kuracağız.”
Bu röportaj Milliyet gazetesinde bu şekilde yayımlandığında, Fehmi Koru Zaman gazetesinde Taha Kıvanç takma adını kullandığı “Kulis” köşesinde “Yaşlılık Kötü Şey” başlığıyla uzun bir yazı yazacak ve Delors’un yaşlandığı için o zaman söylediklerini hatırlamadığını ileri sürecekti! Koru ayrıca, “Öyle sanıyorum ki, Ahmet Sever, kendisiyle bir daha karşılaştığında, Strasbourg konuşmasını kendisine hatırlatacaktır” diyecekti.
Türkiye’ye karşı tavır almak, Avrupa Birliği’ni Hıristiyan kulübüne dönüştürme riski taşır” sözleri Le Monde’da haber olmuştu.
Ben de 17 Haziran 1997 tarihli Milliyet gazetesindeki köşemde, “Fehmi Koru’ya açık mektup” başlığıyla uzun bir yazı kaleme aldım. Delors’a Strasbourg’taki konuşmasını hatırlattığımı, sözlerinin Türkiye’de, “AB Hıristiyan kulübüdür” şeklinde algılandığını söylediğimde bunu kesin bir dille reddettiğini ifade ederek şunları yazdım:
“Fehmi Koru Delors’a ‘sen bunadığın için daha önce söylediklerini hatırlamıyorsun’ diyor. Şimdi Avrupa’nın kültürel kimliğinde Hıristiyanlığın da yer aldığı yalan mı? Bu gerçeği yok mu sayacağız? Ama burada önemli bir çizgi var: Avrupa’nın temelindeki unsurlardan birinin Hıristiyanlık olduğunu söylemek başka şey, buradan yola çıkarak, ‘Avrupa’nın Müslümanlara kapalı bir Hıristiyan Kulübü’ olduğunu ileri sürmek başka şey… Her şeyden önce bir kompleksimizden kurtulmamız gerekiyor. Avrupalının ağzından bir Hıristiyan lafı çıkmaya görsün, bundan hemen kendimize dönük bir ‘dışlama payı’ çıkarıyoruz. Sanırsınız ki, Türkiye, ekonomide, demokrasi ve insan haklarında tüm koşulları yerine getirmiş; Avrupa, bizi sadece Müslüman olduğumuz için içine almak istemiyor. Ayrıca, bir gazeteci olarak, bir konuşmayı aktarırken, ne kolay tırnak içine alıyoruz. Delors, iki nokta üst ste tırnak aç, ‘AB, Hıristiyan Kulübüdür’ tırnağı kapat dedi. Delors, ‘Ben böyle bir şey söylemedim’ dediğinde de yanıt hazır: ‘O anlama gelen sözler söyledin’. Hem biraz da kendimize bakalım. Müslümanlık Türk kültürel kimliğinin bir parçası değil mi? Refah Partisi’ni geçtim, Türkiye’de Avrupa bayrağını taşıyan Başbakan Çiller bile, ‘Avrupa’ya cami ve ezanı sokacağız’ diye haykırmıyor mu?”
98 yaşında ölen Jacques Delors, bugünkü Avrupa Birliği oluşumunun, hem fikirsel hem de uygulamadaki en önemli figürüydü.
Ancak tabii olan olmuş ve o sarfetmediği sözler Delors’un üstüne yapışıp kalmıştı.
Oysa Delors, daha sonraki yıllarda Türkiye ve İslâm hakkındaki görüşlerini net biçimde aktaracak; 2007’de yayımlanan Trajik ve Muhteşem Avrupa isimli kitabında, Avrupa’nın çoğul bir kimliği olduğunu, kültürel kimliğin siyasi bir ilke haline getirilemeyeceğini, Avrupa’nın farklılıkları biraraya getiren kimliği içinde İslâm’ın da yer aldığını vurgulayacaktı. Dahası, 27 Mayıs 2009 tarihinde Paris’te verdiği bir konferansta, Türkiye’nin üyeliğine olumsuz bakan Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve Alman Başbakanı Merkel’e hitaben şunları söyleyecekti: “Türkiye’ye ‘hayır’ denmesine kesinlikle karşıyım. Türkiye’ye karşı tavır almak, Avrupa Birliği’ni Hıristiyan kulübüne dönüştürme riski taşır.”
Bu beyanat da Türkiye’de hiçbir yankı bulmadı; zira hüküm verilmişti bir kere.
AYLA ALGAN (1937-2024)
Türk sanatında iz bırakan emek ve ışık dolu bir yaşam
86 yaşında aniden ölen usta sanatçı sadece başarılı bir oyuncu değil, aynı zamanda eğitimci, yönetmen ve şarkıcı olarak da hayatımızda yer aldı. En ağır rolleri daima yoğun emekle sırtladı, Türkiye prömiyerlerinde sundu. Dürrenmatt’ın “Fizikçiler” oyunundaki yorumuyla efsaneleşen oyunculuğu onu ışıltılı yıldızlar katına yükseltti.
Ayla Algan’ı 4 Ocak’ta yitirdik. 86 yaşındaki sanatçı İstanbul Drama Sanat Akademisi’nde verdiği derslerle hem tiyatro hem de dizi oyuncuları yetiştiriyordu.
Algan, 1960’larda olgunluk dönemine ulaşan Türk tiyatrosu için bir armağan, benzeri zor bulunur bir başrol oyuncusuydu. Paris’te Versailles Lisesi’nde okumuş, eşi yönetmen Beklan Algan’la birlikte New York’taki Actors Studio’da eğitim görmüştü. Ülkemize 1960’ta dönüşlerinde Muhsin Ertuğrul genç çifte kollarını açmış, onları İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun vazgeçilmezleri yapmıştı. Alganlar’ın, oyuncu ve yönetmen olarak ortaya koydukları yetkinliğin tanığıyım…
Ünlü aktris, eğitmen, yönetmen ve şarkıcı Ayla Algan’ı 4 Ocak’ta kaybettik.
Ayla Algan, ağır rolleri yoğun emekle sırtlayarak Türkiye prömiyerlerinde sunmayı sürdürdü. Katkıda bulunduğu “ilk”lerden yalnızca kendi bildiklerimi sıralayayım. 1963-64’teki ilk profesyonel Brecht oyunu Sezuan’ın İyi İnsanı, tutucu zorbalar tarafından saldırıya uğramış ve kısa süre sonra kaldırılmıştı. Ayla, Türkiye’de sahneye çıkan ilk “Shen-Te/Shui-Ta” karakteriydi.
Onu 1 yıl sonra, Brecht’in Üç Kuruşluk Opera’sının Tuncay Çavdar’ın sahnelediği Kent Oyuncuları yapımında Müşfik ve Yıldız Kenter, Şükran Güngör ile birlikte görüyoruz. Gangster Mac’in sevgilisi Polly’deki -Brecht müziğinin gerektirdiği gibi yorumlanmış- şarkılarıyla ve güçlü oyunculuğuyla ustalar karşısına yaman bir “rakip” olarak çıkan sanatçıyı aynı oyunda tam 3 kez izlemiş olmanın mutluluğunu şimdi daha çok duyuyorum.
1965’te İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda Türkiye prömiyeri yapılan Dürrenmatt’ın Fizikçiler oyunundaki yorumuyla efsaneleşen oyunculuğu Ayla’yı ışıltılı yıldızlar katına yükseltmiştir. Aynı dönemde dünya prömiyeri yapılan Oktay Rifat’ın Çil Horoz’unda yine öndedir…
1970’te Ayla’yı, Genco Erkal ve arkadaşlarının kurdukları Dostlar Tiyatrosu’nda izliyoruz. Alain Decaux’nun Rosenbergler Ölmemeli başlıklı yapıtında casusluk suçuyla ABD’de mahkemesi yapılan ve idam edilen Rosenberg çiftini, hayranlık uyandırıcı yorumlarla canlandıran Ayla ve Genco’nun başarısı tiyatro tarihimize kazınmıştır.
Ayla, Paris’in ünlü Olympia’sında sahneye çıkan ilk Türk şarkıcıdır (1971)…
1984’te Bilsak Tiyatro Atölyesi’nde, 1988’de Tiyatro Araştırma Laboratuvarı’nda (TAL) çalışmalar yapılır. Ayla, 1989’da Uluslararası Tiyatro Enstitüsü’nün (ITI) İstanbul kongresinde, La Mamma’nın kurucusu Ellen Stewart’ın sahnelediği, St. İrene Kilisesi’nde sunulan müzikli “Yunus Emre” gösterisinin yıldızlarındandır. 13. İstanbul Tiyatro Festivali’nin açılışı için Rumelihisarı’nda Genco Erkal’ın düzenlediği ve tiyatromuzun “büyük kadınları”nı buluşturduğu “Nâzım’a Armağan” gösterisinde Ayla Algan da vardır…
Tiyatro, sinema ve dizi sanatçısı, yönetmen, şarkı ustası, tiyatro eğitimcisi, oyuncu koçu, güzel insan Ayla Algan’ı hep o sıcacık anlarda anımsayacağım.
(16 Ocak 2024 tarihli Cumhuriyet gazetesinden kısaltılarak alıntılanmıştır.)
MEHMET EYMÜR (1943-2024)
Çok fazla konuştu, ama birçok sırrı yanında götürdü
Yazdığı MİT raporları, siyasilerle ve üst düzey bürokratlarla girdiği polemiklerle bilinen Mehmet Eymür, istihbarat dünyasının en “renkli” isimlerindendi. İşkence yaptığını gizlemeyen Eymür, 12 Mart sürecine bizzat damgasını vurmuştu.
Türk istihbarat tarihinin en tartışmalı isimlerinden biri olan eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür, 15 Ocak’ta 81 yaşında öldü. Babası MİT’in önemli isimlerinden Mazhar Eymür’dü. Baba mesleğine genç yaşta, öğrenciyken başladı. 1965’te girdiği MİT’te 12 Mart döneminde parladı. Adı daha sonra hep birlikte geçecek olan Hiram Abas’la birlikte 1. Ordu Komutanı Faik Türün’ün emrinde çalıştı ve ünlü Ziverbey Köşkü’nün işkencecilerinden biri oldu. Dönemin Sol gençlik liderlerinin katledildiği operasyonlara bizzat katıldı.
12 Eylül’den sonra Kenan Evren’in damadı Erkan Gürvit tarafından ASALA’ya karşı operasyonlar için görevlendirildi. Daha sonra ‘Babalar operasyonu’ olarak bilinen yeraltı dünyasına yönelik tutuklamaları yönetti. Yazdığı raporlar da büyük sansasyon yarattı.
1. MİT Raporu basına sızdırıldı ve aralarında Mehmet Ağar’ın da bulunduğu bir takım polis şefleri, mafya ile bağlantılı olmakla suçlandı. Yine basına sızdırılan 2. MİT Raporu’nda Abdullah Çatlı’nın devlet içindeki bir grup tarafından kullanılmasına yer verildi. Bu raporların ardından açığa çıkan güvenlik bürokrasisi içindeki çeteler, Abdullah Çatlı’nın öldüğü Susurluk skandalı ile gözle görülür hâle geldi. Eymür, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ı birçok operasyonda kullandığını kabul etti. Ancak bu operasyonların yurtdışında yapıldığını ileri sürdü.
Art arda patlayan skandalların ardından ABD’de görevlendirildi. Alaattin Çakıcı’nın yakalanması üzerine Türkiye’ye çağırıldı ve emekli edildi. Emekliliğe bir süre direnen Eymür, yeniden ABD’ye döndü. Bu dönemde Analiz adlı bir kitap yazdı, kurduğu ATİN adlı site ile devlet-mafya bağlantılarına yönelik birçok iddiada bulundu.
Doğu Perinçek ile sık sık sert polemiklere giren Mehmet Eymür, katıldığı son televizyon programında işkenceyi de savunmuştu! Mehmet Eymür, bir istihbaratçıdan beklenmeyecek kadar çok konuşmasına rağmen, birçok sır ve günahla blrlikte bu dünyadan göçtü.
YÜKSEL UZEL (1950-2024)
Klasik Türk Müziği’nin önemli sanatçılarından Yüksel Uzel 7 Ocak’ta öldü. 1975-1997 arasında aktif olan Uzel, müzik dünyasına İstanbul Belediye Konservatuarı korosuyla adım attı. Sahne hayatı 1978’de Büyük Maksim Gazinosu’yla başladı ve 5 yıl sonra ilk albümü olan “Bir Seni Bir Gülü Öptüm”ü çıkardı. Müzik hayatı devam ederken sinemaya da atılan Uzel, 1987’deki “Islak Sokak” filminde başroldeydi. Sağlık sorunlarıyla uğraşan Uzel, 1997’de sahne hayatına son verdi; 2004’te Güney Afrika’ya yerleşmişti.
SÜREYYA BERFE (1943-2024)
Ocak ayında Urla’da ölen usta şair, erken dönem kariyerinde Süreyya Kapınak ismini kullandı. Hukuk ve felsefe bölümlerinde öğrenim gören yazar, İkinci Yeni Akımı’nın son temsilcilerindendi. Milliyet Sanat, Varlık, Gösteri, Papirüs dergilerinde şiirleri yayımlanan Berfe, daha sonra İkinci Yeni Akımı’nı eleştiren bir duruş sergiledi. Çeşitli yayınevlerinde çalıştı, reklam yazarlığı yaptı, 1972’de Asyalı dergisini çıkardı. Berfe’nin şiirleri, hayatı boyunca birçok ödüle layık görüldü.
SADULLAH CELEN (1960-2024)
Sinema hayatı, “Züğürt Ağa” filminde yönetmen yardımcılığıyla başlayan Sadullah Celen 3 Ocak’ta öldü. Genç yaşta kaybettiğimiz yapımcı-yönetmen Celen, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Bölümü’nden mezun oldu. Kariyeri boyunca birçok belgesel, film ve dizinin yönetmenliğini yaptı. “Fatih-Harbiye”, “Yedi Numara”, “Sıcak Saatler”, “Elimi Bırakma”, “Güneşin Kızları” ve “Benim Güzel Ailem” gibi bir zamanların en çok izlenen dizileriyle hep akıllarda kalacak.