Etiket: sayı:110

  • Yemen’de süren içsavaş deniz ticaretini de kilitledi

    Yemen’de süren içsavaş deniz ticaretini de kilitledi

    ABD ve onun oluşturduğu koalisyon, geçen aydan itibaren Kızıldeniz’de İsrail’e giden gemileri hedef alan Husiler’e karşı saldırı başlattı. Yemen’de İran’ın desteklediği Husiler ile Suudi Arabistan’ın desteklediği merkezî hükümet arasındaki savaş, 20 yıldır acımasızca sürüyor. Mücadelenin günümüze kadar uzanan kısa tarihi…

    İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısına en sert tepki Yemen’den geldi. Hamas’ın 7 Ekim saldırılarını da coşkuyla karşılayan Husiler, Yemen’den İsrail’e füze ve insansız hava araçlarıyla saldırdı; ardından Kı­zıldeniz’den İsrail’e giden gemile­ri hedef aldı. Bu nedenle birçok gemicilik şirketi Bab el-Mandep Boğazı’ndan geçişi askıya aldığını duyurdu.

    Bunun üzerine, dünya tica­retinin %12’sinin, dünya deniz ticaretinin ise %40’ının güzerga­hını açmak için, ABD ve İngiltere 10 devleti kapsayan bir koalisyon kurarak USS Dwight Eisenhower uçak gemisi dahil, Husiler’e karşı saldırıya geçti. Husiler ise Gaz­ze’nin ihtiyacı olan gıda ve ilaç sağlanana kadar saldırılarının devam edeceğini açıkladı.

    Hamas ile İsrail arasındaki çatışmadan çok önce Husiler, Hizbullah ve Hamas ile birlikte İran’dan yana İsrail’e karşı “dire­niş ekseni”ninde yer alıyor. Füze ve insansız hava araçları gibi teknik yardımları ise İran sağ­lıyor. Yemen’de merkezî hükü­mete karşı isyancı güçleri temsil eden Husiler, İsrail ve Amerikan hedeflerine saldırarak Suudi Arabistan ile müzakerelerde ellerini güçlendirmeye çalışıyor. Böylece ABD üzerindeki baskının Suudiler’i bir anlaşmaya zorla­masını umuyorlar.

    Suudiler BM nezdinde bir ateş­kes müzakere etmenin yollarını aramakta ise de Husiler iktidarı paylaşmaktan yana olmadıkları için ateşkese yatkın değil. 7 Ekim saldırısından önce Suudi Arabis­tan, İran’ın gerilimi azaltmakta bir rol oynabileceğini beklerken, son 2 aydaki gelişmeler bunun kısa vadede mümkün olamaya­cağını gösterdi.

    Husiler, merkezî iktidara karşı Zeydî cemaatinin marji­nalleştirilmesine, eşitsizliğe ve ken­dilerinin kalabalık oldukları bölgenin azgelişmişliğine bir tepki olarak belirdi. Merkezleri Saada, 9. yüzyıl sonunda Zeydî imamlığı denen din­sel-siyasal bir rejim tarafından kuruldu. Zeydîliği Şia’nın diğer kollarından ayıran en temel hususlardan biri de, “12 İmam” inancı.

    Gundemin_Tarihi_1
    Dünya deniz ticaretinin en önemli yolu olan Süveyş Kanalı, İsrail’in Gazze’ye saldırısıyla tehdit altında. Saldırı başladıktan sonra gemi yoğunluğunun düşüşü grafiklere böyle yansıdı. (economist.com)

    1992’de Hüseyin Bedreddin el-Husi ve Muhammed Azza­ne’nin önderliğinde kurulan genç müminler cemaatinin siyasallaş­masının ürünü olan hareket, Su­udi Arabistan’ın bölgede Selefîliği yaymasına ve merkezî hüküme­tin bölgeyi ihmaline tepki olarak da gelişti. Ülkenin kuzeybatısın­da, Suudi Arabistan sınırındaki dağlarda örgütlenen ve Zeydî cemaatinin siyasi kolu olan bu hareket, özellikle 2004’ten itiba­ren isyancı bir karakter kazandı. Kurucularının Yemen güvenlik güçleri tarafından öldürülmesi üzerine genç müminler cemaati ikiye ayrıldı; aralarından silahlı mücadeleyi kabul edenler daha sonra Husiler diye anılacak ha­reketi oluşturdu. Husi hareketi, Hizbullah’dan etkilenmiş bir ha­reket; milliyetçilikle mezhepçilik karışımı karma bir ideolojisi var.

    Yemen’de merkezî hükümet ile Husiler arasındaki içsavaş, İran ile Suudi Arabistan arasın­da bir güç çekişmesi anlamına da geliyor. Öte yandan Husiler, Yemen’deki resmî hükümetin müttefiki El Islah Partisi (Müs­lüman Kardeşler), El Kaide gibi, Selefî hareketler ve IŞİD’le de mücadele ediyor.

    İLK DEMOKRATİK TÜRK DEVLETİYDİ

    1917’de sadece 1 ay yaşadı: Qırım Halq Cumhuriyeti…

    Rusya’daki Şubat-Ekim Devrimlerinden sonra 13 Aralık 1917’de kurulan Kırım Halk Cemiyeti’nin Başkanı Numan Çelebicihan “Qırım’da yaşayan milletler: Tatar, Rus, Ermeni, Yehudi, Rum, Nemse ve başqalarıdır. Maqsadımız hepsinden güzel bir buket yapmaqtır” diyordu. Bolşevikler 14 Ocak’ta Kırım’a müdahale edecekti.

    Rusya’da Çarlık İmparator­luğu’nun çöküşü, berabe­rinde bir dizi halkın kendi devletlerini kurma girişimlerine yolaçtı. 13 Aralık 1917 ila Ocak 1918 arasındaki çok kısa ömürlü Kırım Halk Cumhuriyeti, ilk de­mokratik Türk-Müslüman devleti olarak tarihe geçmiştir.

    O dönemde Kırım Yarımada­sı’nda nüfusun %41.2’si Ruslar, %28.7’si Kırım Tatarlar’ı, %8.6’sı Ukraynalılar ve geri kalanı Almanlar, Rumlar, Ermeniler ve Bulgarlar’dan oluşuyordu. 1917 Mart’ında “Tüm Kırım Müslü­manlar’ı Kong­resi” toplandı; Petrograd’taki Geçici Hükümet ve Ukrayna’daki Merkezî Rada ile irtibat kuracak bir Müslüman yürütme komitesi seçildi. Temmuz’da bağımsız bir devletin kurulmasını savunan Kırım-Tatar ulusal partisi Millî Fırka kuruldu. Nihayet Aralık ayında ulusal parlamento olan Kurultay, Kırım’da Bahçesaray’da toplandı. Seçilen 76 delegeden 4’ü kadındı (Şefika Gaspiranski, Hanife Bodaninski, İlhan Tohtar ve Hatice Avcı). Kırım Ahali Cum­huriyeti kuruldu ve Kânûn-ı Esâsî ilan edildi.

    Gundemin_Tarihi_2
    İstanbul-Vefa Lisesi mezunu Numan Çelebicihan aynı zamanda şair ve edebiyatçıydı.

    Seçimlerin tek dereceli yapıl­mış olması, Kânûn-ı Esâsî’nin kuvvetler ayrılığını temel alan parlamenter demokratik bir cumhuriyet hedeflemesi ve bü­tün sınıfsal-dinsel imtiyazların iptal edilmesi önemliydi. “Kırım gençleri heyet-i icraiyyesinin maksadı, bu Kânûn-ı Esâsî’nin kabulü üzerine ilan olunan Kırım istiklalinden sonra, diğer millet­lerin de iştirak ettirileceği umu­mi intihabat ile Kırım Kurulta­yı’nı toplamak ve orada da umum Kırım’a mahsus bir Kânûn-ı Esâsî yürürlüğe koymak” dene­rek, diğer milliyetlerden insan­ların da bu bölgesel-bağımsız yapıya katılması hedeflenmişti. Yeni cumhuriyetin başkanı Numan Çelebicihan bunu şöyle ifade ediyordu: “Qırım Yarıma­dası’nda türlü renklerde bir çoq zarif güller, şebboylar, zanbaqlar, laleler vardır ve bu ruhnevaz çiçeklerin hepsinin kendilerine mahsus bir güzelliği, özlerine mahsus Latif qoquları var. Bu güller, bu çiçekler Qırım’da yaşayan milletler: Tatar, Rus, Ermeni, Yehudi, Rum, Nemse ve başqalarıdır. Qurultayın maqsadı bunları bir yerde toplayup, hep­sinden güzel ve nefis bir buket yapmaqtır. Güzel Qırım adasında haqiqiy medeniy bir İsviçre tesis itmektir. Tatar Qurultay’ı yalınız Tatarlar’ı degil, asırlardan beri Tatarlar ile beraber qardaşça yaşayakelmiş diger milletleri de tüşünüyür. Onları da işe davet iderek, onlarle beraber qol qola virüp kitecektir. Tatar, bu işte bir amir degil, belki bir müteşebbis, yalınız bir inisiyatörlük vazifesi­ni icra edecektir”.

    Gundemin_Tarihi_3
    1917 Aralık’ında kurultayın toplanması, başkent Bahçesaray’da büyük heyecana yolaçmıştı.

    Kurultay ile ayı zamanda Sivastopol’da bir Bolşevik dev­rimci komite oluşturuldu ve silah zoruyla Kırım’daki iktidarı tehdit etmeye başladı. Bolşevikler 14 Ocak 1918’de Simferopol’ü ele­geçirdi ve Numan Çelebicihan’ı tutukladı. Çelebicihan öldürüle­cek ve cesedi denize atılacaktı.

    Kasım 1920’de Lenin’in Kırım’a gönderdiği Sultan Galiyev’in verdiği rapor üze­rine, 1921’de Tatarlar’ı gözeten bir özerk cumhuriyet kuruldu; ancak 1927’den itibaren onlar da tasfiye edilecekti.  

  • Tarihçiliğin değişen sınırları ve coğrafyalar içindeki insan

    Tarihçiliğin değişen sınırları ve coğrafyalar içindeki insan

    İslâm coğrafyacılarının başka ülkeleri çoğunlukla Çin’deki gibi devletin çıkarları açısından değil de İslâmiyet’in yayıldığı alanları tanımak ve tanıtmak üzere gezip dolaştıklarını görürüz. Dârülislâm ve dârülharp kavramlarının gösterdiği gibi, sınırlar esnektir. Bu eserler çoğunlukla siyasi birimlerle değil de coğrafya ve insanla ilgilidir.

    Türkler’in tarihinin zaman ve mekan açısından genişliği, tarihçileri bildikleri diller açısından kısıtlar. Ancak 13. yüzyıl öncesinde, bilgileri daha çok Çin ve İslâm kaynaklarından topladığımız gözönüne alınınca, çok önemli bir fark ortaya çıkar. Farsça ve Arapça yazılmış olan coğrafya eserleri daha ziyade insanlardan, yaşayışlarından bahsederken, Çin kaynakları daha çok ülke/devlet (guo) kavramı ile karşımıza çıkar. Çince guo, “sınırları belirlenmiş bir ülke” anlamıyla İslâmi kaynaklardan ayrılır.

    Çin tarihinde imparatorların en önemli görevlerinden birinin içte ve dışta herkesi “Göğün altında” (tianxia) birleş­tirmek olduğu düşünülür. Bu nedenle Çin kaynaklarında kuzeydeki halklar, Türkler ve Moğollar hakkındaki pasajlar, Çin merkezî devletinin dış siyasetini besleyen bilgilerden oluşur. Bu pasajları yazanlar, profesyonel bürokratlar ile be­raber çalışan tarihçilerdir. Resmî tarihlerin coğrafyaya ayrı­lan bölümleri Çin coğrafyasından oluşur. Ayrıca eserlerde yabancı ülkeler ile ilgili bölümler bulunur; burada çoğun­lukla diplomatik ilişkide bulunulan hükümdarların ülkeleri hakkında bilgi verilir; hatta kavim ve kabileler hakkında da kimi zaman kısa, kimi zaman ayrıntılı bilgiler bulunur.

    Zamanin_Izinde

    Asya’nın doğusundaki Türkler’in tarihine dair kıymetli bilgileri buralardan alırız. Diplomatik ilişkilerden sözeden belgeler, bir taraftan siyasi tarih diğer taraftan da yabancı ülkelerin Çin imparatoruna sundukları hediyeler üzerine odaklanır. Merkezî Çin devleti bu belgelerde ken­di konumuna herkesin üstünde bir yer verdiği gibi, hediyeler de Çin imparatorunun yüceliğini vurgulayarak “haraç”tan sayılır. Aslında im­paratora sunulan hediyeler karşılıksız bırakıl­maz; ama çoğunlukla bunlara kaynaklarda yer verilmez. Kimi zaman da karşı taraf güçlü olunca ona “hediyeler” gönderilir ama bunlara “haraç” denmez. Çin tarihçiliği ayrıca, “şecereci” bir yak­laşımla sözkonusu ülkenin/devletin hangi dev­letin halefi olduğunu belirtmeye özen gösterir. Örneğin Göktürkler, Hunlar’ın neslinden gelir. Bu çerçeveyi çok daha sonra, 17. yüzyıl Fransa’sında “Türkler’in ve Moğollar’ın tarihi” başlığıyla görürüz ki, bu model daha sonra “modern tarih” görüşü ile bizde de benimsenecektir.

    İslâm tarih yazıcılığı kendisinden öncesine tema­tik yaklaşırken, İslâmiyet sonrası için kronolojiyi ön plana çıkarır. Bu açıdan günün gelişmeleri de, geçmişi anlatan bilim de aynı kelimeyle, “tarih” diye ifade edilir. Türkler hakkında haber/bilgi verenler daha çok coğrafi eser­lerdir. Öte yandan İslâm coğrafyacılarının başka ülkeleri çoğunlukla Çin’deki gibi devletin çıkarları açısından değil de İslâmiyet’in yayıldığı alanları tanımak ve tanıtmak üzere gezip dolaştıklarını görürüz. Yazarı bilinmeyen Hududüla­lem (10. yüzyıl) veya Şerefüzzaman Mervezî’nin eseri (1120) gibi örnekler, bize yollar, bölgeler, yerleşim veya konaklama alanları üzerine bilgi verdikleri gibi, farklı Türk kavim ve kabileleri hakkında da ayrıntılı diyebileceğimiz veriler su­nar. Dârülislâm ve dârülharp kavramlarının gösterdiği gibi, sınırlar esnektir. Mesela Mervezî eserinde “Türkler pek çok cinslere, kabilelere, oymaklara ayrılan büyük bir millettir. Bir kısmı şehirlerde ve köylerde, bir kısmı da kırlarda ve çöllerde oturur” (R. Şeşen, İbn Fazlan-1975) diyerek, çok geniş bir coğrafyadaki Oğuz, Çigil, Kimek, Peçenek ve başkaların­dan sözetmiş olur.

    Bu eserlerde ders kitaplarından artık ezbere bildiğimiz Kadim Türk (Göktürk), Uygur, Gazneli, Karahanlı gibi dev­letlerden sözedilmediğini görürüz. Çin tarihçiliğinin aksine bu eserler siyasi birimlerle değil de coğrafya ve insanla ilgilidir. Bu yaklaşım, Kaşgarlı Mahmud’un haritasında ve eserinde de vardır: Örneğin o, alı­şıldığı gibi devletten değil de hükümdardan insan olarak sözeder. Gazneli Mesut’tan da evlendiği gece gelin hanımın kendisine çelme takmasını “kız birle küreşme, kısrak birle yarışma” deyimine örnek olarak gösterir. Tarihî kaynakları tek taraflı değil de ancak bütüncül olarak ele aldığımızda hem devlet de hem de kabile toplumu içinde insanı görebiliriz. Dili ve kültürü yaşatanların insanlar olduğunu, Kaşgarlı Mahmud bize ölümsüz eseriyle gösterir. Ne de olsa devlet de insanıyla kaimdir.

  • Deyimler dilin zenginliğidir: Değişmez, değiştirilemez…

    Deyimler dilin zenginliğidir: Değişmez, değiştirilemez…

    Sözcükleri eksiltilemeyen, arttırılamayan ve yerleri değiştirilemeyen, biçim ve anlam olarak kalıplaşmış dil birliklerine deyim diyoruz. Bunlar “oldukları gibi” kullanılmalıdır; aksi takdirde anlatım bozukluğu olur. “Ekmeğine yağ sürmek” yerine “kazancına ekmek sürmek” veya “üzerine tuz-biber ekti” yerine “, üzerine tuz şeker ekti” denemez.

    Yıllar önce bir magazin programında ünlü bir mankenin kıyafeti hak­kında şöyle bir yorum yapılmış­tı: “Ayakkabıyla uyumu yakala­yayım derken evdeki bulgurdan olmuş.” Deyimin doğrusu, bilindiği gibi şöyledir: “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgur­dan olmuş.” Yine bir televizyon kanalının gündüz kuşağında, sunucudan şu deyim değişikli­ğini işitmiştik: “İstisnayı kaide bozmaz, derler.” Denilen, yine bilindiği gibi “istisnalar kaideyi bozmaz”dır.

    Deyimler, sözcükleri ek­siltilemeyen, artırılamayan ve yerleri değiştirilemeyen, hem biçim hem anlam olarak kalıplaşmış dil birlikleri olarak tanımlanır. Deyimlerde en az iki sözcük olur ve kendi temel anlamlarını kaybederek yeni ve soyut bir kavramı karşılarlar. Yani, deyimi meydana getiren sözcükler, asıl anlamlarına bir şekilde bağlı olmakla birlikte, o anlamları bütünüyle taşımazlar. Halk, anlam karşılığını bulama­dığı soyut kavramları deyimler yoluyla dile dökmüştür. De­yim bir tür somutlaştırmadır. Deyimler önce kanaat önder­leri ya da sözü dinlenen kişiler tarafından icat edilir. Beğenilip yaygınlaştıktan sonra halkın ortak sesine dönüşür. Davranış, duygu ya da durumu yansıtır. Deyimleri hiç değiştirmeden başka bir dile tercüme etmek mümkün değildir. Örneğin dili­mizdeki “tarih atmak (koymak), tarih düşürmek, tarihe geçmek, tarihe karışmak” deyimlerini, sözcük sözcük başka bir dile çeviremeyiz.

    Deyimi oluşturan sözcükler kendi anlamlarından uzaklaştı­ğı için, o deyimi bilmeyen kişiler, sözcüklerden yola çıkarak deyi­min asıl anlamını kavrayamaz. Radyo ve televizyonlarda bazı spiker ve sunucuların deyimleri sık sık bozduklarını veya de­yimleşmiş birleşik fiilleri yanlış kullandıklarını gözlemliyoruz. Bu kişiler öğrenim süreçle­rinde ve daha sonra, herhangi bir deyimin gerçek yapısını ve nerelerde kullanılabileceğini kavramamıştır. Oysa deyimler “oldukları gibi” kullanılmalıdır; aksi takdirde anlatım bozukluğu ortaya çıkar. Örneğin, “ekmeği­ne yağ sürmek” gibi bir deyim, “kazancına ekmek sürmek” biçi­mine dönüştürülebilmiştir. Yine bir başka spiker, “bu son olay, üzerine tuz-biber ekti” diyeceği yerde, “bu son olay, üzerine tuz şeker ekti” diyebilmiştir!

    Türkçe, deyimler bakımından zengin bir dildir. Öte yandan edebiyatta deyimlerin yapısı bilinçli olarak da bozulmuş­tur. İkinci Yeni şairleri, şiirin kendilerine verdiği yaratıcılık hakkı ve dili eğip bükebilme özgürlüğü ile şaşırtıcı sıfat ve isim tamlamaları geliştirmiş, yeni sözcükler türetmiş ve deyimlerin biçimsel yapıları­nı bozarak bunları bilinenden farklı kullanmıştır. Bu “deyim bozumu”nun özgün bir örne­ğine, Cemal Süreya’nın Sevda Sözleri kitabında yer alan “Şiir” adlı şiirinde rastlarız:

    “Güzinciğim ufak bir kadın bir öpüşlük canı var.

    Şişeler de orda çuvalın üstünde

    Elimle koymuş gibi biliyorum”.

    TV kanallarında “deyim bozma”

    Beş aşağı beş yukarı. (Y) / Üç aşağı beş yukarı. (D)

    Şahsına münhasır bir kişisin. (Y) / Nevi şahsına münhasır bir kişisin. (D)

    Bu ne biçim perhiz bu ne biçim turşu. (Y) / Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. (D)

    Çarşamba’nın gelişi bir gün önceden belli gibiydi. (Y) / Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belliydi. (D)

    Yarın bakalım, gün ola hayrola. (Y) / Yarın bakalım, sabah ola hayrola. (D)

    Kerevizin sapı, üzümün çöpü demeyin. (Y) / Armudun sapı, üzümün çöpü demeyin. (D)

    Önüne gelen geçen şarkı söylüyor. (Y) / Önüne gelen şarkı söylüyor. (D)

  • ‘Entel-dantel’ meseleydi ama tüm insanları eşitledi

    ‘Entel-dantel’ meseleydi ama tüm insanları eşitledi

    Dünyanın önde gelen haber ajansları, geçen yılın sonunda küresel ısınmayla ilgili 2023 verilerini yayımlayan biliminsanlarına yer ayırdı. Buna göre 2023’teki ısı artışı 1.54 dereceyle üst sınırı aştı ve 1850’den bu yana en sıcak yılı yaşadık. Endüstri çağından bugüne gezegenimizin sağlık sorunları ve farklı kesimlerin buluşması.

    Yerküremiz ateşi her gün biraz daha yükselen bir hastayı andırıyor. İklim değişikliği sorununa eğilen araştırma enstitüleri (Copernicus Climate Change Service/ECMWF, Berkely Earth California), 2023’ün Avrupa ve Japonya’da 1850’den bu yana en sıcak yıl olduğu konusunda hemfikir. Amerikalı uzmanlara göre, 1.54 derecelik artış ile BM Paris Antlaşması ile üst sınır kabul edilen 1.5 derece sınırı aşılmış bulunuyor. Tüm veriler, sorunun önümüzdeki yıllar­da devam etmekle kalmayıp, atmosferin ve okyanusların giderek daha sıcak sınırları zorlayacağı yönünde.

    Hava ısısının dünya çapında ölçülmeye başlandığı ve en­düstri çağı öncesi olarak anılan 1850, bugün hayal edilemeye­cek bir tarih artık. Avrupa’da Fransız Devrimi sonrası monarşilerin yıkılmaya başladığı, parlamenter demokrasilerin doğum sancıları yanında sosyal hareketlerin ve sosyalist partilerin doğduğu bir dönem bu. Teknik bakımdan endüstri henüz bebeklik çağını yaşıyor; buharla çalışan lokomotif ve gemiler yeni bir çağın gelmekte olduğunu söylüyor. Şehirlere akın eden onbinler, modern yaşam arayışında. Kömürün ana yakıt olduğu bu dönemde hava kirliliği veya çevre diye bir sorun olmadığı gibi; teknik devrimlere hayran kitleler için “tabiatı yenmek ve denetlemek” ilerici-modern olmak demek! Kömür ve çelik eksenli endüstri devrimi, son 150 yılda dünya­mızı hayal edemeyeceğimiz bir hızla dönüştürdü. Bugün kıtalararası seyahat birkaç saate indiği için, o dönem aylar süren yolculukların haftalara inmesinin önemini pek idrak edemiyoruz.

    Küremizin sağlık sorunları, ilk defa 1970’lerde gündeme geldi. Gençler nükleer sant­ralleri sorguluyor, doğanın dengesinin bozulduğunu söylüyordu. Nehirlerde akan sular kirlenmişti; yeşil alanlar yokoluyor, birçok canlı türü­nün varoluşu, göç yolları tehdit ediliyordu. O dönem pek ciddiye alınmayan bu hareket, ilerleyen yıllarda çevre bilinci diyebile­ceğimiz bir toplumsal olguyu ortaya çıkardı. Türkiye bile bu gelişmelerden kısmen de olsa nasibini aldı ve Çevre Bakanlığı kuruldu.

    Gundem_Iklim_1
    2023, “uzun yıllar ortalaması”ndan (1991-2020) 0.60 derece, 1850-1900 sanayi öncesi seviyesinden 1.48 derece daha sıcak geçti.

    Çevreciler ve siyaset sahne­sine çıkan “yeşil parti”ler, uzun süredir artık marjinal, ciddiye alınmayan olgular değil Avru­pa’da; iktidarlarda koalisyon ortağı oluyor, çevre bilinci için çalışıyorlar.

    Çevre hareketinin doğuş yıllarında iklim sorunu ön planda değildi. Nehirler, büyük şehirler­de hava kirliliği, endüstri toplu­mu, teknolojinin zirvesi sayılan nükleer enerji ve atom santralleri eleştirilerin merkezindeydi. Tüm bu sorunların ortak özelliği, ya toplumun eğitimli dar bir kesimi tarafından dillendirilip tartışıl­ması ya da boyutları ile küresel değil bölgesel sorunlar kabul edilmesiydi.

    Böylelikle iklim sorunu böl­gesel veya politik, hatta sosyal sınıflar olgusunu aşan ilk küresel çevre sorunu olarak dünya gün­demine oturdu; zira toplumun en fakir sosyal tabakalarından en zenginlerine kadar tüm kesimler bununla ve sonuçları ile karşı karşıyaydı. İklim sorunu, bir anlamda herkesi eşitlemişti!

    Artık günümüzde yıkım gücü ile her yıl daha sık yaşanan fırtı­nalar, tayfunların bıraktığı ola­ğanüstü yıkımlar, görülmemiş sel felaketleri veya aylarca süren kuraklıklar eşiğinde dehşet verici orman yangınları… Türkiye veya Batı Avrupa gibi ılıman bölgelerde bile ısının 40 derece veya üstüne çıkmaya başlaması… Sıklaşan bu felaketler, toplumla­rın “hızlı unutan” kesimlerinde (hatta bizde bütün kesimlerde!) bile “bir şeyler yolunda gitmiyor” hissi uyandırıyor.

    İsveç, Almanya gibi çevre hareketinin etkin olduğu ülkeler yanında, Çin, Rusya, Hindistan gibi otoriter ülkelerin elitleri de iklim sorunu ve olası sonuçları konusunda hassas artık. Yıllık küresel ısınmayı 1.5 derecenin altında tutmayı hedefleyen Paris Antlaşması, bu bakımdan dünya çapında destek bulmuş durumda.

    Gundem_Iklim_2
    Küresel ısınma; yıkım gücü gittikçe artan fırtınalara ve görülmemiş sel felaketlerine sebep oluyor.

    Nedir bu +1.5 derece?

    Paris Antlaşması’nın hedef koyduğu +1.5 derece sınırı, bilim dünyasının paylaştığı ortak bir analizden kaynaklanıyor. Küresel ısınmanın yıllık +2 dereceye ulaşması durumunda kontrolden çıkacağını ve dönüşü olmayan hızlı bir sürecin tetikleneceğini söylüyor araştırmalar. Denizlerin ısınıp Kuzey ve Güney kutuplarda birikmiş buz dağlarının eriye­ceği; Golf Stream gibi okyanus akıntılarının duracağı; kimi böl­gelerin yükselmekte olan deniz seviyesi ile sular altında kalırken, birçok bölgenin çöle dönüşece­ği; İskandinavya coğrafyasının buzullar altında kalabileceği düşünülüyor. Sanat-edebiyat dünyası da bu tartışmayı 20 yıl önceki “The Day After Tomor­row” filminden bu yana ekran­lara-sayfalara taşımaya devam ediyor.

    Sorunun kaynağı yanında, çö­zümü de artık sır değil. İnsanlık her gün fabrika, kalorifer bacala­rından veya otomobil egzozların­dan atmosfere atılan milyonlarca ton karbondioksit (CO2) ve ozon gazının üretimini hızla azaltmak zorunda. Tabiatta yaygın bu gaz­lar, endüstri çağı öncesi denizler ve ormanlar ile dengeleniyordu. Giderek yükselen enerji tüketimi ile insan faktörü girdi devreye.

    İnsan türü sadece yükselen nüfusu ve enerji tüketimiyle CO2 üretimini arttırmakla kalmıyor; dünyamızın akciğeri diyebile­ceğimiz Amazonlar gibi tropik ormanları da yokediyor. Çocuk­larımıza yaşanabilir bir dünya bırakmak istiyorsak bu süreci durdurmak, hatta geriye sarmak zorundayız.

    EUROPE-WEATHER-GREECE-WILDFIRE
    Artan sıcaklıklar ormanları etkiliyor. 2023 için açıklanan son verilere göre, Türkiye’de Eylül ayına kadar 12 binin üzerinde orman yangını yaşandı ve 14 bin hektar orman zarar gördü.

    Ormanları korumak yanında en önemli görev, CO2 üretiminin kaynağı olan kömür, petrol, gaz temelli enerji kaynaklarından çıkıp, güneş, rüzgar, su gibi enerji kaynaklarına geçilmesi. Bu sanıldığı kadar kolay değil tabii ama, başka seçeneğimiz de yok. Sürdürülebilir enerji kaynakları­na dönmek tek seçenek. Kömür, petrol gibi ucuz, kolay ulaşılır enerji kaynağı dururken, insan­ları ve kâr peşinde olan üreticileri daha pahalı, teknik olarak eri­şilmesi zor enerji kaynakları için ikna etmek kolay değil şüphesiz; ama mümkün. Paris Antlaşması, Dubai’den sonra Bakü’de devam edecek küresel çabalar (COP28 Birleşmiş Milletler Çevre Konfe­ransı) umut verici.

    Sorunun siyasi boyutunu da gözardı etmemek gerek. Ener­ji tüketimindeki eşitsizlik en önemli sorun. Mesela bir Hint vatandaşı, bir Amerikan veya İngiliz vatandaşının 10’da 1’i biri kadar bile enerji tüketmiyor; bu nedenle enerji tüketiminde sür­mekte olan eşitsizliği aşmadan, Hindistan’ı, Çin’i ve diğer ülkeleri uluslararası antlaşmalarla ka­zanmak kolay değil. Bu noktada, devreye sokulan ve “CO2 vergisi” diyebileceğimiz emisyon ticareti bir çözüm olabilir. Sadece üretim teknolojileri üzerinde değil, CO2 üretimi düşük olan ülkelere mali transfer kaynağı olacağı için de iki yönde caydırıcı bir özelliği var bu verginin.

    Daha yeni sayılabilecek bir siyasi tehdit de şu: Özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da “iklim yalanı” sloganı ile seçmen kazanmaya çalışan popülist, aşırı sağcı hareketler güçleniyor. ABD’de Trump ile seçim kaza­nan bu siyasi akım, ne yazık ki Avrupa’da da yükselişte. Trump seçilir seçilmez, ABD Paris Ant­laşması’ndan çekilmişti. Benzer bir gelişme Avrupa’da aşırı Sağ’ın iktidarlarda daha etkin hâle gel­mesiyle de mümkün. Yakın ABD seçimlerinde Trump’ın bir defa daha kazanma ihtimali de, küre­sel ısınma tehlikesini arttıracak bir olgu.

    Gundem_Iklim_4
    +2 derecenin, Kuzey ve Güney kutuplarda birikmiş buz dağlarını eriteceği ve bazı bölgelerin sular altında kalacağı düşünülüyor.

  • Önce okundu yazılar, bilgiler 5 yıl sonra çözüldü tarihler…

    Önce okundu yazılar, bilgiler 5 yıl sonra çözüldü tarihler…

    Orhon Yazıtları 1893’te ortaya çıkarılıp okundu (Thomsen ve Radloff). Bunlarda bahsi geçen tarihler ise, ancak 1898’de doğru olarak okunabilecekti (Bang-Kaup ve Marquart). Bunun nedeni, 732-735’e tarihlenen yazıtlarda bambaşka bir sayı sisteminin kullanılmış olmasıydı. 10’lar basamağı ile 1’ler basamağının yönleri bugünkünün tam tersiydi.

    Orhon ve Yenisey Yazıtla­rı’nda 1’den 10’a kadar ve 10, 100, 1000’in katla­rını oluşturan sayı adları bazı ses farklarıyla günümüzdeki gibidir. Bunların dışında kalan ara rakamlarsa bambaşka bir sisteme dayanır. Bu sistem Orhon Yazıtları’nı deşifre eden Dani­markalı Thomsen ve Prusyalı Radloff’u büyük bir yanılgıya sürüklemiş; yazıtlardaki ara rakamlar modern dillere göre düşünülüp yanlış yorumlanmış­tı. Örneğin, 12 Hayvanlı Takvim’e göre Kül Tigin’in cenaze töreni “Koń (Koyun) Yılı tokuzunç ay yeti otuz”da gerçekleşmişti. “Yeti otuz” sayısını Thomsen ve Radloff kendi dillerinin “eksiltmeli ondalık” sistemine göre 7+30=37 olarak tasarladılar. Oysa yazıt­larda, Maya, Ural, Tibet ve Kuzey Cermen dillerinde de kullanılmış olan “arttırmalı ondalık” sistem geçerliydi.

    Tek haneli rakamla başla­yıp 10’un bir sonraki katlarıyla biten bu sisteme göre “yeti otuz”, ne 7+30=37 ne de 30-7=23 ile açıklanabilirdi; zira bu sistemde sayı doğrusu geriye değil, ileriye yönelen bir sözdizimiyle ifade ediliyordu. Yani 10’lar basamağı ile 1’ler basamağının yönleri bugünküy­le taban tabana zıttı. Üstelik 10’lar basamağı 20’den başlıyor ve 80’de sona eriyordu. Böyle bir dizilimi doğru anlamak için 10’lar hanesindeki sayıyı 10 eksiği ile düşün­mek gerekiyordu. Yani “yeti otuz”daki otuz 20’nin, “yeti otuz” da 27’nin karşılığıydı. Buna göre, örneğin “üç yėgirmi” 13, “üç otuz” 23, “bir kırk” 31 rakamlarına tekabül ediyordu. Dolayısıyla Kül Tėgin’in yoğ töreni Koyun Yılı, 9. ay, 27. günde yapılmıştı.

    Turk_Dili_Tarihi_2
    Kül Tigin Yazıtı: Orijinal metindeki “Kül Tigin bir kırk yaşayur erti” cümlesi, “Kül Tigin otuzbir yaşındaydı” anlamına geliyor

    Thomsen ve Radloff’u yanıltan bu alışılmadık ve görece kar­maşık sistem, yazıtların ortaya çıkmasından 5 yıl sonra (1898) Alman dilbilimciler W. Bang-Ka­up ve Josef Marquart tarafından çözüldü. Bang-Kaup, bir Ural dili olan Fincenin tarihinde benzer bir dizilimin olduğunu farkedip bunu eski Türkçenin sayı dizisine uygulayarak çözüme ulaşırken; Marquart, Çin yıllıklarındaki kro­nolojiyle karşılaştırıp Bang-Ka­up‘un sonuçlarını sağlamlaştırdı. Bu keşif, Türkçenin Moğolcayla akrabalığını savunan Altayist­ler’e vurulan erken bir darbeydi; zira ne Moğolcada ne de Tunguz­cada böyle bir sayı dizilimi yoktu.

    Türkler’in hemen hepsi, farklı kültür ve dillerin etkisiyle asırlar önce bu sayı sistemini terketti. Çin’in Gansu-Qinghai bölgesi Hexi koridorundaki vadilerde 14 bini aşmayan nüfuslarıyla pasto­ral nomadizmi sürdüren Budist Sarı Uygurlar, bu metodu hâlen kullanan tek Türk topluluğudur. Genç nüfusun öğrenmediği, 5 bin kadar yaşlı bireyin konuştuğu Sarı Uygurca, UNESCO’nun “ağır tehlike altındaki diller” kate­gorisindedir. Böylesine kadim bir sayı düzenini korumaları, dağlık bölgedeki doğal engeller nedeniyle yüzyıllar boyunca akrabalarından göreceli olarak izole kalmalarından kaynaklanır. Erken döneme ait bu tip diller ge­nellikle arkaik özellikleri korur; ancak bazı yönlerden de komşu dillerden aşırı ölçüde etkilenir.

    Turk_Dili_Tarihi_1
    Sarı Uygurlar günümüzde de kadim sayı düzenini koruyor. (The Guardian, 28 Eylül 2016).
  • ‘Ecnebiler’in Hagia Sofia’sı Türkler’in Ayasofya Camii

    ‘Ecnebiler’in Hagia Sofia’sı Türkler’in Ayasofya Camii

    Yaklaşık 1500 yıl önce yapılan Ayasofya, dünyanın en önde gelen anıt eserlerinden. Gerek 1453’ten önce gerekse cami olduktan sonra bu mekanla ilgili tartışmalar hep devam etti. Bugün de yeni yapılan giriş kapısı, üst katları, farklı ücret uygulamalarıyla gündemde. Bu müstesna yapının dünden bugüne uzanan ibadet, ziyaret, çizim ve kullanım macerası.

    Osmanlı Devleti’nde mua­melat ve ukubat (toplum­sal esaslar ve cezalar) yönünden İslâm’ın Sünnî yoru­munun Hanefî mezhebi kuralla­rına uyulurdu. Hanefîler’e göre gayrimüslimlerin camileri ziya­ret etmesi caiz olsa da, Osmanlı toplumunun erken çağlarından Nizam-ı Cedid devrine kadar bu kurala pek uyulmamış; camile­rin gayrimüslimler tarafından ziyareti bir tarafa, onların cami­lere bitişik veya yakın evlerde oturmaları dahi engellenmiştir. Bu nedenle 19. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı mahalle düzenin­de cami/mescit merkeze alındı­ğından, çevresinde gelişen iskan düzeninde sadece Müslüman ahalinin mesken tutmasına izin verilerek Müslüman mahalleleri oluşturulmuştur.

    Hıristiyan veya Yahudi ma­halleleri de aynı şekilde bir kilise veya sinagog çevresinde konuş­lanmış meskenlerden ibarettir. Bunlar Müslüman mahallelerine komşu olduklarında, sınırlar çıkmaz sokaklarla belirlenir ve birbirlerinin yaşam alanlarına nüfuz etmeleri engellenirdi. Kentlerin yerleşim düzeni böyle olunca, Osmanlı tebaasından gayrimüslimlerin mahalle mes­citlerine veya anıtsal camilere gi­rip çıkması da mümkün olmazdı.

    16. yüzyıldan itibaren Avrupa ülkelerinin ikamet elçiliklerinin birbiri ardına açıldığı İstanbul’da, yerli gayrimüslim nüfusun ya­nında bir de hatırısayılır miktar­da ecnebi nüfusu yerleşik düzene geçmişti (“ecnebi” kelimesinin lügat anlamındaki çeşitliliğinin ötesinde, bu kelime terim olarak kullanıldığında; vatandaşlık hukukunun geliştiği 19. yüzyıla kadar Avrupalı gayrimüslimlere “ecnebi” denir, yerli gayrimüs­limlere ise “azınlık” veya “ecnebi” denilmezdi. Onlar erken dönem­de reaya, sonrasında Müslüman halkla birlikte tebaa, 2. Meşru­tiyet sonrasında vatandaştır. 19. yüzyılın son çeyreğinden itiba­ren ise, Osmanlı Devleti’ne tâbi olmayan herkes Müslüman da olsa “ecnebi”dir. Azınlık tabiri ise Lozan Antlaşması’ndan sonraki zaman dilimi için sözkonusudur).

    1Belge_1
    Fransız ressam Guillaume-Joseph Grelot, Ayasofya’nın içten ve dıştan birçok resmini çizmiş, 1680’de yayımlamıştı.

    İstanbul bilindiği gibi, öteden beri Batılı seyyah veya heyetle­rin gözdesi olmuştur. Kalabalık diplomatik heyetler ile bağımsız dolaşan seyyahlar birbiri ardına İstanbul’u ziyaret ettiler. Turizm anlayışının henüz yeşerme­diği zamanlarda Rönesans ve Aydınlanma Çağı’nın etkilediği Avrupalılar, eski kültürleri merak ettikleri ölçüde soluğu Osmanlı topraklarında alıyor; çoğunlukla Kudüs hedefli gezilerin en önemli ayağı olarak “kâfir Müslüman­lar”ın işgalindeki İstanbul’u “Roma başkenti” gözüyle görüp ziyaret ediyorlardı.

    Bu ziyaretlerde görülmek is­tenilen en önemli tarihî eser, şüp­hesiz Ayasofya Camii’ydi. Ne var ki İstanbul’un fethinden sonra camiye çevrilen bu tarihî eserin ziyareti, yerleşik âdetler ve gayri­müslimlere getirilen kısıtlamalar nedeniyle mümkün değildi. An­cak üst düzey diplomatik heyetler ve onlara eşlik eden seyyahlara izin verilirdi ki, bunun için de çoğu defa bizzat padişahın veya nadir durumlarda sadrazamın onayı gerekmekteydi. İstanbul’u Bizans döneminde 1162’de ziyaret eden Sultan 2. Kılıçarslan ve yine 1332’de şehre gelen ünlü seyyah İbn-i Batuta, Müslüman oldukları için Ayasofya’ya sadece uzaktan bakabilmişler; fetihten sonra ise bu defa Hıristiyanlar için yasak­lar başlamıştı.

    Osmanlı toplumunda cami­lerin kullanımı-işlevi bugün­künden farklıydı. Bunlar namaz vakitlerinde açılıp-kapanan ve Müslümanlar’ın sadece ibadet ettiği mabetler değildi; günün her saatinde, namaz saatleri dışında da neredeyse her sütunun di­binde herkese açık cami dersleri veren dersiamlar ve takipçisi öğrenciler vardı; geceleri de yolcuların, yolda kalmışların geçici ikamet ettikleri yerlerdi; aynı zamanda sıklıkla yangın felaketine maruz kalan İstanbul­lular’ın da geçici barınaklarıydı. Külliye tarzındaki büyük camile­rin etrafında muhakkak medre­seler bulunurdu ve bunların da her yaştan öğrencileri çevreden eksik olmazdı. Bunların “sohta/ softa” olarak adlandırılanları, camilerin içini bırakın, çevre­sinde bile ecnebilerin veya yerli gayrimüslimlerin dolaşmasını istemez, bunlara tepki gösterirdi.

    3. Selim’in saltanatı (1789- 1807) sırasında Rusya ve Sicil­yateyn elçileri ile İsveç masla­hatgüzarı, yanlarında zevceleri ve kalabalık bir subay grubuyla tebdil-i kıyafet ederek Süleyma­niye Camii’ni ziyarete geldiler. Padişahın izniyle “beyaz üzerine sadrazam buyrultusu” verilerek ve yanlarında Babıâli’den tayin edilen görevliler olduğu halde camiye gelen resmî ziyaretçile­re bir grup softa fizikî saldırıda bulundu; Rusya elçisi ile zevcesi darp edildi; bir subay başından yaralandı. Elçiler hemen Babıâ­li’den tarziye talebinde buluna­rak suçluların en ağır şekilde cezalandırılmasını istedi. Rusya ve diğer ülkelerle ilişkilerin bo­zulmasına sebep olacak derecede vahim bu olayın duyurulduğu 3. Selim, olayı özetleyen telhisin üzerine kendi eliyle yazdığı hatt-ı hümayunda şöyle dedi: “Bakındı şu vakitsiz olan hezeyana. Elçi elbette taltif olunsun ve ‘Efen­dimiz duymasın yoksa biz tekdir oluruz’ diye itizar olunsun. Ve hediye dahi irsal olunsun. Maazallah böyle vakitte…”. Bunun üzerine yakalanan softalardan lider mertebesindeki 4’ü elçilerin gönderdiği görevlilerin şahit­liğinde Rumelihisarı’nda idam edilmiş; geri kalan ikinci derece suçlu saldırganlardan 14 softaya da Babıâli’de Rusya tercümanıyla ilmiye görevlilerinin şahit olduğu bir infazla 20’şer değnek vurul­muş; yine de Rusları memnun etmek zorlukla mümkün olabil­miştir (BOA. HAT. 15274; 15309; 15612).

    1Belge_2
    Fossati Albümü’nden bir çizim ve detay. Sultan Abdülmecid döneminde restorasyon sonrası Ayasofya’da rehber veya tercüman eşliğinde üst kat galerilerini gezen ecnebiler. Ziyaretçiler ayakkabılarını çıkarmamışlar…
    1Belge_2_1

    Ecnebilerin cami ziyaretleri­nin katı kurallara tâbi tutulma­sında, istenmeyen sonuçlara, dip­lomatik krizlere yolaçabilecek bu gibi hadiseler de etkili olmuştur. İslâm’ın şanını gösterme fırsatı bulunduğu ve şer’an caiz olduğu vurgusuyla sadrazamın telhis ettiği başka bir belge ise İspanyol seyyahlarla ilgilidir. Bunların cami gezme talebine yine 3. Selim tarafından bu defa izin verilmemesi, Ruslar’la yaşanan tatsızlığın henüz unutulmamış olmasıyla izah edilebilir (BOA. HAT. 8005). Yine de bu padişah devrinde, diplomatik heyetlerin Ayasofya başta olmak üzere cami ziyareti talepleri pek fazla red­dedilmemiştir. Bu devirde yavaş yavaş -erken Osmanlı devirle­rindeki katı tavrın aksine- gayri­müslimlerin cami gezmelerinde şer’an bir sakınca bulunmadığı, bunları engellemeye izin olmadı­ğı söylenmeye başlanır. Sultan 3. Selim ile 2. Mahmud’un saltanatı (1808-1839) sırasında izin taleple­rine olumlu bakılmasını isteyen sadrazamların ortak gerekçe­leri; “düvel-i Nasara (Hıristiyan devletler) elçilerinin camileri gezmek istemeleri karşısında İslâm’ın ahlaki temizliğini gös­terme fırsatı yakalanacağından şer’an cevaz verildiği” olmuştur (BOA.HAT. 7044; 34577). Bilhassa, büyükelçilerin görev süreleri bitince İstanbul’dan ayrılmak üzere bulundukları sırada selatin camilerini gezmelerinin teamül olarak kabul edildiği anlaşılmak­tadır (BOA.HAT. 10872).

    2. Mahmud, ecnebilerin gide­rek artan talepleri karşısında zi­yaretlerin usulünü şekillendiren ilk padişahtır. Hatta kendisi hatt-ı hümayunlarında bizzat yazdığı maddelerle, farkında olmadan ilk “turist talimatnamesi”ni kaleme almıştır da denilebilir. Madde madde “cami ziyaretlerinin öğrencilerin tatil günlerinde, namazdan önce veya namazdan sonra yapılmasını; tercümanla­rın camilerde saygısızlık addedi­lebilecek hareketlerden kaçın­maları noktasında ziyaretçileri uyarmalarını; şeyhülislamlıkla bilgi alışverişinde bulunularak, gezilecek camilerde umuma açık ders veren hocalarla talebeleri­nin seyyahlarla gerginlik yaşa­mamaları için gereken tedbirle­rin alınmasını” istemiştir (BOA. HAT. 34577; 31893). Bu maddeler, bundan yaklaşık 50-60 yıl sonra 2. Abdülhamid döneminde Evkaf Nazırı tarafından kaleme alınan 5 maddelik talimatnameye öncü­lük edecektir.

    Ayasofya, Sultan Abdülme­cid’in emriyle 1847-49 arasında İtalyan asıllı İsviçreli Mimar Gas­pare ve Guiseppe Fossati kardeş­lere restore ettirildikten sonra, gezilerin daha kolaylaştırıldığı anlaşılıyor. Kırım Savaşı sırasın­da İngiltere ve Fransa ile kurulan ittifakın ardından 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı’yla, Batı’ya açılım evresinde eski kısıtlama ve zorluklar nispeten ortadan kalkmıştı. Yine de bu yıllarda Os­manlı tebaası gayrimüslimlerin de Ayasofya’yı izinsiz ziyaret ede­medikleri anlaşılıyor. İzinlerin çıkmasına bağlı olarak gezenler de çoğalınca, seyyahlarla cami görevlileri arasında çekişmeler de artmıştır.

    Diğer yandan, gerekli şartlar sağlanmadan artan ziyaretçi sayısı kontrolü zorlaştırmıştır. Ayasofya’daki üst kat galeri du­varlarıyla sütunlarının bilhassa Rum ve Yunan olduğu tahmin edilen kişilerce kötü niyetli çeşitli yazı ve şekillerle kirletildiği ihba­rı gelince, bizzat 2. Abdülhamid (saltanatı 1876-1909) tarafından bir teftiş emredilmiştir. Evkaf Nazırı Mustafa Paşa emri yerine getirir; Ayasofya’da 20-30 yıldan beri tarihî duvarlara yazılan bu yazı ve şekilleri binaya zarar vermeyecek şekilde sildirir.

    1Belge_3
    2. Abdülhamid’in Osmanlı propagandası çerçevesinde hazırlattığı fotoğraf albümü (altta sağda) ve buradaki bir Ayasofya fotoğrafı. Albüm, Sébah ve Joaillier tarafından 1893’te hazırlanmıştı.
    1Belge_4

    Mustafa Paşa, Ayasofya’nın üst kat galerilerinin boş olma­sından dolayı, sefaret mensup­ları hariç olmak üzere, Hariciye Nezareti’nden verilen biletlerle gelen “adi ziyaretçiler”in sadece cami içini gezmekle yetinmeleri gerektiğini; bunların üst katlara çıkarılmamasının görevlilere emredildiğini Yıldız’a gönderdiği takririnde belirtiyor. Takrirde sözü geçen “biletler”in mahiye­ti hakkında kaynaklarda bilgi yoktur; ancak bu yazımızda kullandığımız Ayasofya ve Ce­behane biletleri olması kuvvetle muhtemeldir. Bilet üzerindeki yazıda “cami-i kebir” veya “cami” kelimelerinin bulunmayıp sade­ce “Ayasofya” yazılması dikkati çeker.

    Bu yıllarda Ayasofya’nın en önemli süsleme unsurlarından olan mozaiklerin ziyaretçiler tarafından çalındığı veya satın alındığı da kayıtlara geçmiştir. Evkaf Nezareti, Ayasofya özelin­de olmakla birlikte tüm selâtin camilerinde “turistik” ziyaretler­den kaynaklanan olumsuzlukları değerlendirerek, aksaklıkları gidermeye yönelik bir talimatna­me hazırlar. Evkaf Nazırı Mustafa Paşa’nın Yıldız’a sunduğu 1887 tarihli “İstanbul’daki mukaddes mekanları ziyaret edecek gayri­müslimlere dair talimatname” Türkiye’nin ilk turizm genelgesi sayılmalıdır (metni için: Emine Betül Çakırca, “On Dokuzuncu Yüzyılda Seyir ve Temaşa Mekânı Olarak Ayasofya Camii ve Gayri­müslim Ziyaretçileri”).

    Seyahatnamelere göre sivil seyyahlar, resmî makamlardan izin almanın zorluğundan veya kendilerine daha kolay geldiğin­den, cami kapılarında kurdukları ikili ilişkiler, cami görevlilerine verdikleri hediye ve paralar sa­yesinde rahatlıkla camilere alın­mıştır. Softaların bu gibi seyyah­lara müdahale ettiklerine dair kayıtlara rastlanılmıyor; ancak seyyahlar her anlatıda tedirginlik hatta korkularını aktarmaktan çekinmemiştir.

    1Belge_5
    Grelot’nun, sakal bırakıp sarık sararak ve uzun bir elbiseyle kimliğini gizleyerek girdiği Ayasofya’da çizdiği iç mekan çizimlerinden. Relation Nouvelle D’un Voyage De Constantinople, 1680.

    16. yüzyıldan itibaren birçok seyyah kitaplarında Ayasofya’nın iç mekanını gayet ayrıntılı tasvir edebilmiş; hatta çok değerli gravür ve planlarla Osmanlılar’ın eksik bıraktığı bu alanı doldur­muşlardır. Bu seyyahların en önemlisi, Ayasofya’nın içerisin­de kaldığı 3 günü ayrıntılarıyla anlatan (1670’ler); tarihte ilk defa Ayasofya, Sultan Ahmed, Süleymaniye ve Yeni Cami’nin planlarıyla, bunların içeriden ve dışarıdan çok mükemmel gra­vürlerini çizen Fransız ressam Guillaume-Joseph Grelot’dur (1630-?). Sakal bırakıp sarık sara­rak ve uzun bir elbiseyle kendini kamufle ederek Ayasofya’da giz­lice kaldığı 3 gün içinde iç mekan resimlerini çizmiş; ibadet eden Müslümanlar’ın hareketlerini incelemiş; namaz kılınırken icra edilen rüku, secde gibi eylemleri tespit edip resimlemiştir. Fransa Kralı 14. Louis’ye sunduğu 1680 tarihli Relation Nouvelle D’un Vo­yage De Constantinople kitabıyla haklı bir ün kazanmıştır.

    Bundan 30 yıl sonra ise, İsveçli bir subay olan Cornelius Loos (1686-1738), Ayasofya’nın gayet ayrıntılı iç mekan tasvirlerini yapacaktır. İsveç Elçiliği’nde ter­cüman olan diplomat ve tarihçi Ignatius Mouradgea d’Ohsson ise (1740-1807) 1787’de Paris’te ba­sılan Tableau Général de l’Empire Othoman adlı eserinde Ayasof­ya’yı mükemmel çizimlerle içe­riden ve dışarıdan göstermiştir. İnsan bu eserleri görünce, “keşke rahat rahat çalışıp daha fazla eser bırakmalarına izin verilsey­di” diye hayıflanmadan edemi­yor (Ayasofya seyyahlarına dair toplu malumat için: Emrah İstek, 100 Seyyahın Gözüyle Ayasofya, Beyan Yayınları, 2021).

    Sultan Abdülmecid’in emriyle 1847-49 arasında Fossati Kar­deşler’in Ayasofya restorasyonu öncesi durumunu ve şeklini gösteren yegane resimler bu eserlerle günümüze gelmiştir. Gaspare Fossati’nin bizzat çiz­diği tablolarının ötesinde baskı özellikleriyle de başlı başına bir sanat eseri olan ve 1852’de Londra’da basılan Ayasofya Al­bümü, kendinden önceki gizli ve sıkıntılı süreçlerle elde edilmiş resimlerin aksine bizzat Sultan Abdülmecid’in emri ve devle­tin parasıyla ortaya konulmuş mükemmel bir çalışmadır. Aya­sofya galerilerini gezen ecnebi­leri resmederek bize Ayasofya turizmiyle ilgili en erken tarihli görsel malzemeyi bıraktığı için de önemi büyüktür.

    1870’LER…

    Ayasofya’ya giriş için 9 gün süreli turist bileti

    1Belge_Kutu
    Sol tarafı Fransızca, sağ tarafı Türkçe düzenlenen 9 günlük biletle Ayasofya Camii ziyaret edilebiliyordu.

    Hariciye Nezareti Teşrifat Mü­dürlüğü tarafından hazırlanan biletlerle, Ayasofya Camii ile Ahmed Fethi Paşa’nın 1846’da Topkapı Sarayı Cebehanesi’nde (Aya İrini Kilisesi) kurduğu ilk Türk müzesi olan Askerî Müze ziyaret edilebiliyordu. Belge satırlarında karşımıza çıkan, ancak ne olduğu anlaşılamayan bu biletlerin bugüne kadar hiçbir kaynakta görülememesi; mutlaka zamanında şahıslara verilip giriş es­nasında imha edilmeleri nedeniyle günümüze intikal etmemesinden kaynaklanmıştır. Bugün bulunan örnekleri de zaten çok azdır ve bunlar kenarda-köşede kalanlar olmalıdır.

    Osmanlı Arşivi’nde korunan bu biletler, ortasından delikli kağıda basılmış, aynı tabakada biri Aya­sofya diğeri Cebehane için olmak üzere iki adet giriş biletinden ibarettir. Sol tarafı Fransızca, sağ tarafı Türkçe düzenlenmiştir. Tam ortada iki kısmı ayıran çizginin üzerindeki ay-yıldız tasarımı oriji­naldir. Eski harfli Türkçe yazıda “Babıali Teşrifatî-i Hariciye-Duhuliye Bileti-A­yasofya-Dokuz gün için muteberdir-Fî” yazıları okunmaktadır. Türkçe kısımda “Fî” yazısından sonra bir tarih konulma­mış, ancak Fransızca kısımdaki “187” ibaresi bu biletin 1870’lerde hazırlandı­ğına delil olmuştur. Cebehane için de aynı şekilde bilet hazırlanmış, tek farkla “Ayasofya” yerine “Cebehane-i Âmire” yazılmıştır. Biletlerin dağıtım şekline, ücretli veya ücretsiz olup olmadığına, verildiği kişilerin bir deftere kaydedilip edilmediğine dair soruların cevapları henüz ortaya çıkmamıştır. Önümüzdeki yıllarda tasnifi tamamlanıp araştırmaya açılması beklenen belge ve defterler arasından tamamlayıcı malumatın çıkması muhtemeldir.

  • Libidoya neşe veren tatlar yedikçe coşar hormonlar…

    Libidoya neşe veren tatlar yedikçe coşar hormonlar…

    Tarihin bütün devirlerinde insanlar, üreme gücünü ve libidolarını arttıracağı umuduyla her şeyin kanını içtiler, üreme becerisi yüksek olan hayvanları avladılar, afrodizyak etkileri olacağı düşüncesiyle onların etinden-sütünden faydalandılar. Zamanla afrodizyak ihtiyacı amaç değiştirdi ama artık bir çok hayvanın soyu tükenme noktasına gelmişti.

    Madame de Pompadour (15. Louis’nin metresi), bir süredir vanilya, mantar ve kerevizden başka bir şey yemiyordu. “Ama böyle devam edemezsiniz, sağlıklı değil” diye uyaran yardımcısına: “Gerçek şu ki canım, artık kralı memnun edememekten ve onu kaybetmekten korkuyorum. Bi­lirsiniz, erkekler bazı şeylere çok önem verir ve ben doğam gereği çok soğuğum. Kanı ısıtmak için diyet yaparsam kendimi ısıta­bileceğimi düşündüm. Bu iksir bana iyi geliyor sanki…” dedi.

    St. Valentine-Sevgililer Günü münasebetiyle tarihin dedikodu koridorlarına dalıyoruz. Aşk-meşk, zevk-ü sefa ve üremek için insanların neler yediklerini öğrenmek gerçekten ilginç.

    Tarihin her devrinde insan­lar, üreme gücünü ve libidolarını artıracağı umuduyla her şeyin kanını içmiş. Çin kültüründe kadınların erkeklerden daha çok hayat enerjisi (ch’i) ve cinsel ka­pasiteye sahip olduklarına ve bu nedenle beden sıvılarının ömür uzatan, isteği, gücü artıran değerli afrodizyaklar olduğuna inanılırdı.

    Gastro_Tarih_2
    Tarih boyunca adamotu, afrodizyak etkiye sahip olduğu ve cinselliği arttırdığı düşüncesiyle “adamlar” arasında rağbet görmüş.

    Afrodizyak yiyecekler birbirinden farklı işlevleriyle sınıflandırılırdı; bedeni ısıta­rak isteği ve sperm üretimini arttırır, tuz takviyesi sağlayabi­lirlerdi. Ortaçağ’da İngiltere’de hekimler, bağırsak gazlarının ve karındaki şişkinliğin boşlukları doldurarak erkeğin dölleme gücünü “turbo” hâle getirdiğine ciddiyetle inanıyordu. Özellik­le fasulye ve nohut, doğal gaz kaynağı olmaları açısından doğurganlığı garantilemede çok önemli sayılmışlardı. Ancak bu reçete salt erkeklerde işe yarıyordu; kadınların fikrini soran-eden olmamıştı.

    Ancak “ayurveda kaynaklı hıltlar”la -yani Hint alterna­tif tıp sisteminde 4 elementin vücut sağlığı için gerekli olan 4 salgıyı meydana getirmesi, bunların düzenlenmesi ile has­talığın engellenmesine dayanan sağlık uygulamalarında- yiye­cek/sağlık bağlantısı doğrudan kurulurdu. Afrodizyak özellikler de yakın zamana kadar zevkten çok üreme kapasitesi bağla­mında görülürdü. Neden böyle? Zira insan yaşamı, bugüne göre daha kısa. Sokaktaki insanın 10 çocuğu olsa 2’si ancak yetişkin yaşa ulaşabiliyor. Zaman içinde baktık ki tür olarak epey üreme başarısı gösterdik; işte o zaman afrodizyak tanımlarında cinsel zevk bağlamı önplana geçtme­ye başladı Bugün bir yiyeceğe “afrodizyak” tanımını yakıştı­rabilmek için, üremeden daha çok cinsel zevki ayaklandırması, artırması, uzatması, çoğaltması üzerinde duruyoruz.

    Ancak günümüzde bile yiye­ceklerin afrodizyak özellikleri konusunda bilimsel çalışmalar fazla bir şey söyleyemiyor. Doğ­rudan afrodizyak olduğu kanıt­lanmış tek bir yiyecek dahi yok. Olsa zaten çoktan köküne kibrit suyu ekilmiş olurdu. Yiyecekle­rin hangileri hormonlarımızın uygun bileşimini dürtüklüyor ve bedeni daha istekli, üremeye hazır hâle getiriyor, bilimin­ sanları bunu henüz çözebilmiş değil. Zira libido, sayısal manada kolayca ölçülebilir bir kavram değil. Bu nedenle “gayet bilim­sel” şekilde sadece şunu söyle­yebiliriz: Afrodizyak olduğuna inanıyorsanız, öyledir.

    Peki bir gergedan boynu­zunun veya kaplan penisi kemiğinin cinsel gücü arttıra­cağına nasıl inanmış insanlar? Geçmişten bugüne insanlığın bir yiyeceğe afrodizyak özellik atfetmesi için iki temel neden olmuş; ya bir malzemeyi şeklen bir şeylere benzetmişler ya da gücü/üreme başarısı tescilli hayvanlardan medet ummuşlar. Böylece o hayvanın tüm cin­sel özellikleri ve gücüne sahip olacaklarını düşünmüş olsalar gerek. Bu da kaplan, gergedan gibi geleneksel tıp kitaplarında adı geçen zavallı hayvanların yararına olmamış tabii.

    Gastro_Tarih_1
    Afrodizyak sözcüğü, adını Yunan mitolojisinde aşk tanrıçası olan Afrodit’ten alıyor. Afrodit’in Roma mitolojisindeki karşılığı ise Venüs. Tarih boyunca afrodizyak sayılan istiridyenin içinden doğan Venüs, İtalyan ressam Botticelli tarafından resmedilmiş (15. yüzyıl sonu).

    Uzun süre havuç, hıyar, kuşkonmaz gibi sebzelerin de yararına inanılmış ama majestik bir kaplanın cinsel gücü, sevimli bir tavşandan veya alelade bir hıyardan daha ikna edici gelmiş olmalı erkek egosuna ki bugün soyları tehlike altında. İslâm kültüründe de ilk örnekleri Farsça ve Arapça yazılmış bahnâmelerde, cinsel yaşam, cinsel sağlık, eğitim ve uygulama kitaplarında afro­dizyak sayılan yiyeceklere yer verilmiş. Benzer bilgiler daha önce de antik Mezopotamya ve Yunan metinlerinde var. Antik dünyada en korkulan durumla­rın başında zürriyetin kesilmesi geliyordu. İnsan olsun, hayvan olsun, tarladaki ürün olsun, devamlılık aç kalmamak için önemliydi. Kadim zamanların tarif kitaplarının en ilginçlerin­den biri Galen tarzında yazılmış Euporista’dır.

    Afrodizyaklarla ilgili bilinen ilk tarif, çam kozalağı, kara biber, maydanoz, geyik penisi çam terebentini ve balla hazır­lanan bir karışımın şaraba ka­tılarak içilmesi. Bu ballı-şaraplı karışımı istemeyen erkek, yeni cinsel birleşmede bulunmuş bir boğanın dışkısını kil ile karıştı­rıp üzerine sürebilir. Ortaçağ’a doğru gelinirken reçeteler daha detaylı bir hâl alıyor. Aeginalı Paul’un 7. yüzyılda verdiği tarif­te, salep orkidesinin yumrusu, bir geyik penisi, roka ve civan perçemi tohumu, arpa, balmu­mu, terebentin, 3 serçe yumur­tası, 3 adet keler, çam veya süsen yağı var. De ki üç keler yakala­dınız; canlı canlı sirkeye yatırıp, kavanozu da tezekle sıvayıp 40 gün bekleyeceksiniz. Kolay iş değil.

    Gastro_Tarih_3
    2018’de Afrika’da 892 gergedan, boynuzları afrodizyak sanıldığı için öldürüldü.

    Bu bahnâmelerde meniyi artırmak ve cinsel organa kuvvet vermek için havuç, nohut, bakla, soğan, zencefil, yabani havuç, dar-ül fülfül, hurma, hardal ve pırasadan da bahsedilmiş. Ayrıca bol protein ve kuruyemiş öneril­miş. Örnek verelim: Yumurta, süt gibi hayvansal gıdalar, çam fıs­tığı, fındık, badem, hindistan ce­vizi gibi kuru yemişler ve susam. Yemeklerde veya tek tek macun veya merhem olarak da safran, havlıcan, tarçın, amber, karanfil, haşhaş. Doğu’nun baharata olan yakınlığı ve kullanım alışkan­lıkları nedeniyle, bu macunlar afrodizyak yiyecekler arasında sayılmış. Bunlardan bizde en ta­nınmışı, hâlâ üretimi sürmekte olan mesir macunudur. Padi­şahlar için hazırlanan macun­lara konan baharatın zenginliği güçlülük kompleksini besleyerek uyarıcı etki yapıyor olsa gerek. Şu listeye baksanıza: Karanfil, karabiber, tarçın, anason tohu­mu, ısırgan tohumu, yapışkan ot tohumu, kebabe, kereviz tohumu, havuç tohumu, şalgam tohumu, turp tohumu, sinameki, mastaki, üzerlik tohumu, akgünlük, acı badem yağı, çörek otu ve misk ezilir; bal ile bağlanırdı.

    Kısacası bu öğretilerin hepsi iyi beslenmeyi öğütlüyorlar. Eski çağlarda bugünkü gibi her tür yiyecek malzemesine yaygınlıkla ulaşılamadığı ve dönem dönem insanlık açlıkla sınandığı için, beslenmedeki en ufak bir iyileş­menin libidonun canlanmasına yolaçması son derece normaldi. Aynı besinlerin bugün benzer şe­kilde metabolizmayı canlandır­ması pek mümkün olmayacaktır diyor beslenme uzmanları. Do­layısıyla o dönemin tanıklıkları ile yazılmış tariflere de ihtiyatlı yaklaşmak lazım.

    Gastro_Tarih_4
    Tarih öncesi çağlardan beri önemli bir besin kaynağı sayılan istiridye, afrodizyak olarak kabul edilmiş, içindeki değerli inci ve kadın cinsel organına benzeyen şekli nedeniyle kadınların doğurganlığı ile ilişkilendirilmiş

    Antik Yunan’dan Hipokrat’ın eserlerinin önce Arapça ve Fars­çaya çevrilmesi ve daha sonra bu bilgilerin Avrupalı tıp kitaplarına alınması ile aslında salt eski Yu­nan’dan değil İndüs Vadisi’nden, Suriye, Bâbil ve Pers gelenek­lerinden de devşirilen bilgiler 10. yüzyıl ila 15. yüzyıl arasında Avrupa’ya aktarıldı. Bu biriki­min Arap alimleri tarafından tercüme edilerek unutulmaktan kurtarılması, Avrupa Röne­sansı’na büyük katkı yapacaktı. Ancak bilindiği gibi Doğu’nun bu önemli katkısı, daha sonra Avrupalılar tarafından toptan yok sayılmıştır. Avrupa’da güçlü kilise tarafından üzeri karalanan cinsel zevk kavramı, bu aktarım­ların ardından yeniden gündeme gelecek, afrodizyak uygulamalar ve yiyecek-içecekler yavaş yavaş çekingenlikle anımsanacakdı. Yine de ilk birkaç yüzyıl bazı bilgiler es geçilecek, fazla cinsel­lik anıştıran detaylar kitaplara alınmayacaktı. Kilisenin etkisi hâlâ güçlüydü, ancak Protestan­lığın rahatlatıcı etkisi de hisse­dilmeye başlanmıştı. Örneğin artık ilişkiden her iki cinsin de zevk almasının daha akıllı ve sağlıklı çocuklar doğmasına neden olacağı açıkça söylenebil­mekteydi; aynen eski metinlerde görüldüğü gibi.

    Gastro_Tarih_5
    Özellikle mercimek, doğurganlığı arttırdığına inanıldığından önemli sayılmış. Hipokrat’ın “yaşlanana kadar mercimek yiyin” dediği bugüne kadar ulaşmış.

    18. yüzyıla gelindiğinde, tıp ve farmakolojinin dışında afrodizyaklardan da bahsedil­diğini görüyoruz. Aynı dönemde erotik edebiyat da hız kazanıyor. Afrodizyakların salt zevk amaçlı kullanımından rahatlıkla bah­sedilmeye başlanıyor. Marquis de Sade da işte bu dönemde (1772), ne idüğü belirsiz kapkara pastilleri zorla yutturduğu iki hayat kadınının şikayeti üzerine zehirleme ve sodomi suçlama­sı ile tutuklanıyor. Pastillerin içeriği bilinmese de, 19. yüzyıl yorumcuları bunların içinde İspanyol sineği olmasını uygun görüp anlatılarını bunun üzeri­ne inşa etmişler. İspanyol sineği, cinsel organlarda yarattığı ciddi tahrişe bağlı şişmenin yanlış yo­rumlanması sonucu afrodizyak besinler listesine girmiş; ancak tabii çok toksik, kusmalara ve geri dönüşsüz hasara yolaçabi­lecek bir malzeme. Kadınlar her bakımdan haklı yani.

    18. yüzyıl sonlarına kadar Fransız eczanelerinden çeşitli afrodizyak preparatlar satın alınabiliyordu: Çeşitli tabletler, salep özütlü macun ve ciğer tozu gibi. Ortaçağ’ın yerel ürünleri­nin aksine artık nadir bulunan egzotik malzemeler de eczane­lere girmeye başlamıştı. Salt bu uzak diyarlar ile ilgili fantastik öyküler bile etkili oluyordu. 19. yüzyıl boyunca sömürgelerden gelen afrodizyak malzemelerin güçlerine inananlar oldukça fazlaydı.

    Gastro_Tarih_6
    İspanyol sineği olarak bilinen ölümcül böcek, cinsel organlarda yarattığı ciddi tahrişe bağlı şişmenin yanlış yorumlanması sonucu Antik dönemlerden beri afrodizyak besinler listesine girmiş.

    Sömürgeci yayılım, küresel ticaretin artması ve bunun rüz­garı ile eski Hint-İran bahnâ­melerinin ve tıbbi metinlerinin yeniden tercümeleri yapıldı. Doğu’nun alabildiğine egzotik ve erotik algısı üzerinden Avrupa, oryantalist bir iştahla afrodiz­yaklar konusuna dalmış oldu. Binbir Gece Masalları, Itırlı Bahçe, Kama Sutra gibi metinlerin çe­virileri ile tanışan sömürgeciler, elegeçirdikleri yeni coğrafya­lardaki insanların cinselliğine ve bedenlerine de merakla göz diktiler.

    Neyse ki modern tıp bili­mi, bugün işe yarayan mucize hapları ve yeni uygulamaları ile güç kaybına uğramış erkeklerin binlerce yıllık stresine çözüm getirmeyi becerdi. İnsanların geleneksel tıp ürünlerine olan inancı da yavaştan değişiyor gibi. Umarım soyları tükenme­den kaplanlar ve gergedanlar pa­çayı kurtarır. Afrika’da 2018’de 892 gergedan boynuzları için öl­dürülmüş. Sayı önceki senelere göre önemli bir azalma göster­miş ama, zaten kala kala bütün Afrika’da 24 bin kadar gergedan kalmış durumda. Kaplanları sor­mayın bile. Bütün dünyada 5 bini vahşi 13 bin kaplan kaldı sadece. Acilen “havuçların afrodizyak olduğu” haberini yaymaya başla­yalım yeniden.

  • Yıllarca esareti yaşadılar dönüp istiklal için savaştılar

    Yıllarca esareti yaşadılar dönüp istiklal için savaştılar

    1.Dünya Savaşı’nın başında girişilen Kafkas Harekatı, Türk Ordusu’na ve sivil halka büyük bir yıkım getirecekti. Sadece şehitler değil, esir düşen askerler ve esarete götürülen çoluk-çocuk siviller de yıllarca vatanlarına dönemedi. Evlerine dönebilen askerler ise, bu defa ülkeyi işgalden kurtarmak için İstiklal Harbi’nin kahraman neferleri olacaklardı.

    Literatürdeki ismi “Sarıka­mış Meydan Muharebesi ve çevirme manevraları” olan vuruşmalar 22 Aralık 1914 – 05 Ocak 1915 arasında 15 gün sürmüştür ama; Kafkasya cep­hesi 1. Dünya Savaşı’nın başından sonuna kadar 4 yıl boyunca sıcak savaşın en kritik coğrafyaların­dan biri olmuştur. Bu 4 yıl boyun­ca verilen şehit ve esir sayısıyla, yaşanan trajedinin detayları yıllarca konuşulmamıştır.

    15 günlük muharebelerde şehit sayısı 55 bin civarındadır. Kafkas cephesindeki toplam zayiat (şehit, yaralı, esir… savaş­dışı kalanlar) ile sivil kayıpların toplamı ise 150 binin üzerindedir.

    Sarıkamış-Kafkas cephesi, erken cumhuriyet döneminde Mareşal Fevzi Çakmak’ın konferansları dışında pek gündeme gelmedi. Uzun bir suskunluk döneminden sonra ise sade­ce şehitler konuşuldu; esirler anlaşılmaz bir şekilde unutuldu. Kaç esir gitti, kaçı asker kaçı sivil idi, hangi esir kamplarında kaldılar, esir kamplarında yaşam standartları ne idi, kimler esir kamplarında yaşamını yitirdi, kimler dönebildi… Kesin bilgiler yoktur. Subayları takip etmek kısmen mümkün ise de, er ve sivil esirlerin durumu bugün bile tam bir meçhuldür. Esir kamp­ları hakkında ilk tez çalışmasını yapan rahmetli Cemil Kutlu’nun verdiği bilgiler ile yetinirken, son yıllarda Alfina Sigbetulina, Esin Güven ve Tülin Uygur’un değerli araştırmaları-yayınlarıyla gerçe­ğe biraz daha yaklaşabildik.

    1Dunya_Savasi_1
    Vladivostok’ta Türk esirler. (William C. Jones Koleksiyonu)

    Cemil Kutlu tarafından 1997’de yapılan ilk bilimsel çalışma “1. Dünya Savaşı’nda Rusya’daki Türk Savaş Esirleri ve Bunların Yurda Döndürül­meleri Faaliyetleri” adlı doktora tezinde; “3 yaşındaki çocuk ve 80 yaşındaki ihtiyarlar da dahil, kadın-erkek Türkler tutuklana­rak Sibirya’nın muhtelif köşele­rine sürülmüştür” cümlesi yer almaktadır. Savaşın bitiminde, 6 Mart 1918’de Batum’dan Trab­zon’a dönenleri taşıyan vapurda “esirlerin 65’i, 15 yaşından küçük çocuk” olması Ruslar için gerçek bir utanç vesilesidir; demek ki bu çocuklar esarete düştüklerinde 10 yaşlarındalardı.

    En büyük sorun, bu esirlerin ne kadarının asker ne kadarının yöreden toplanan (Erzincan dahil olan bölge) masum siviller oldu­ğunu bilemememizdir. Moskova Büyükelçisi Galip Kemâli (Söyle­mezoğlu), 1918’de Bakanlık’tan aldığı bir telgrafa cevap olarak “Rusya’da bulunan 40 bin savaş esiri ile 100 binden fazla olduğu iddia edilen sivil esirlerimizin durumu her türlü tasavvurun ötesinde elem verici bir hâldedir” yazmıştır (Hariciye Hizmetinde Otuz Sene, 1892-1922, 1950, s.450).

    Verilen tüm bu rakamlar Sibirya gibi bir coğrafyada ve Bolşevik Devrimi sonrasındaki kaos ortamında ulaşılabilen kamplarda tespit edilen ve o sıra­da hayatta olan esirlerin sayısıdır. Yücel Yanıkdağ’a göre “Osmanlı esirlerinin en az %27’si nakil sırasında”, %43’ü de esaretleri sırasında yaşamını yitirmiştir” (Millete Deva Olmak. Osmanlı Savaş Esirleri, Tıp ve Milliyetçilik, 1914-1939, Tarih Vakfı Yurt Yayın­ları, 2014, s.31).

    1Dunya_Savasi_2
    Esaretten dönen subaylara ülkeye giriş noktalarında doldurtulan “sualler varakası” (sorgu tutanağı).

    Yusuf Akçura, 1917 yaz sonla­rında Osmanlı Kızılay Derneği delegesi olarak Almanlar’ın Osmanlı vatandaşı esirlere de kendi esirlerine sağladıkları kolaylıkları sağlamaları için anlaşma yapmıştır. Sevkiyatın başlamasından 2-3 ay sonra Al­man komisyonlarının sözlerinde durmadığı anlaşılmış verilen paralar da boşa gitmiştir. Akçura, Almanlar’ın “Osmanlı esirlerine harcamada bulunulmaması” talimatı verdiğini yazar.

    1Dunya_Savasi_3

    Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra Ankara Hü­kümeti, Rusya’daki Türk esirler konusuna özel bir önem verdi. Sovyetler’le dostluk ilişkileri çerçevesinde, savaş esirleri hususu da önemli müzakere konularından biri oldu. Ankara Hükümeti 16 Mart 1921’de Mos­kova’da Sovyet Rusya ve 17 Eylül 1921’de Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ile “Esir Mübadele Sözleşmesi” imzaladı. Bu anlaş­ma ile Sovyetler, bütün asker ve sivil esirleri en kısa zamanda iade etmeyi taahhüt ediyordu. Hiçbir parasal varlığı olmayan Ankara Hükümeti’nin yaptığı bu millet­lerarası anlaşmaların insani ve hukuki değeri ortadadır.

    Mustafa Kemal tarafından 1921’de görevlendirilen Burdur Milletvekili İsmail Suphi (Soysallıoğlu), Buhara’ya gitmiş; Rus­ya’nın çeşitli yerlerine dağılmış olan tutsak askerlerin anayurda dönmelerini sağlamakla bizzat ilgilenmişti (Raci Çakıröz, Çarlık ve Bolşevik Rusya’da 10 Yıl, Belge Yayınları, 1990, s.47-97).

    Vladivostok limanında biriken esirlerin Türkiye’ye dönüşü ancak 1921’de Türk Kızılay Cemiyeti’nin Japon Kızılhaçı’na para göndermesi ile sağlanan bir vapur (Heimei-Maru) ile müm­kün olabilmiştir. Esaretten dö­nebilen subayları ise bir sürpriz beklemektedir: Ya baştan emekli edilmişlerdir (İhsan Paşa, Arif Baytın…) veya Divan-ı Harp’te yargılandıktan sonra emekli edilmişlerdir (Kaymakam Şerif İlden…).

    Türkiye Büyük Millet Meclisi İcra Vekilleri Heyeti’nin 15 Mart 1923 tarihli toplantısında alınan karar ise şöyledir: “Türkiye Bü­yük Millet Meclisi İcra Vekilleri Heyeti, antlaşma ile birbirine bağlı iki komşu devletin esirle­rinin (gerek Bakü’den gerekse geniş bir alan olan Rusya’nın iç mıntıkalarından gelecek esirlerin) müreffehen sevkiyat­ları hususunun gereğinin acilen yerine getirilmesini ve neticenin bildirilmesini rica ederim” (İcra Vekilleri Reisi Mustafa Kemal).

    Prof. Dr. Nuri Köstüklü’nün yaptığı çalışmaya göre; bu dö­nemde 25 bin civarında esirin yurda dönüşünün sağlandığı anlaşılmakla birlikte, 40 bin civarında Türk esirin akıbeti kesin olarak bilinmemektedir. Bu esirlerden izi kaybolup oralarda evlenip yerleşenler; bir iş bulup hayatını sürdürmeye çalışanlar, başka ülkelere geçebilenler ol­duğu gibi hayatlarını kaybetmiş olanlar da vardır. Cemil Kutlu’ya göre asker esirlerden ancak 20- 25 bin kadarı Türkiye’ye döne­bilmiştir (Benim ailemden de Bardız köyünden (Erzurum-Şen­kaya) sivil esir olarak götürülen 25 aile büyüğünden ancak 12’si geri dönebilmiş, 1 kişi ise orada kalmıştır.

    Genç Cumhuriyet 7 Mart 1926’daki bir yasa çıkararak, elçilik ve konsolosluklar aracılı­ğıyla Sovyetler’de kalan esirleri­mizin yurtlarına dönebilmelerini sağlamaya çalışmıştır. Ülkenin o yokluk zamanlarında bile her fırsatta Kafkas cephesi esirleri­ne sahip çıkması büyük bir vefa örneğidir.

    Esirlerimiz hakkında ne kadar yazsak azdır. Esaret hayatının dayanılmaz zorluklarından, salgın hastalıklardan, açlıktan ve gördükleri zulümlerden kurtulup harap olmuş köylerine dönmeyi başaran esirlerimizin pek çoğu; memleketlerine gelme sevinci­ni yaşamaya doyamadan, birer deneyimli asker olarak Anado­lu’ya geçip savaşmakta tereddüt etmemiş; genç Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, Mustafa Ke­mal’in hassasiyetini karşılıksız bırakmamıştır.

  • Paris’in kalbinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti…

    Paris’in kalbinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti…

    Avrupa ve Avrupa kıtası ülkeleri için de bir tarihî merkez olan Paris, Türkiye ve Türkler için de her zaman belirleyici bir konumdaydı. Türkiye Cumhuriyeti’nin büyükelçilik binası da gerek tarihi gerekse içindeki eşsiz eşyaları-koleksiyonlarıyla sadece siyasi değil aynı zamanda kültürel bir merkez. Büyükelçi Demirer’den, ikili ilişkilerin kısa tarihi.

    Sayın Büyükelçi, göreviniz hayırlı olsun, başarılar diliyorum. Daha önce hangi diplomatik görevlerde bulunmuştunuz?

    Teşekkür ederim. Pek çok yurt­dışı temsilciliğimiz ile merkez­de değişik birimlerde farklı dü­zeylerde çalıştım. Strazburg’da başkonsolos, Irak ve Suudi Ara­bistan’da büyükelçi olarak gö­rev yaptım. Paris’e atanmadan önce Türkiye’nin Slovakya nez­dindeki büyükelçiliğini deruhte ediyordum.

    Öncelikle, bu müstesna büyükelçilik binasının tarihinden bahseder misiniz?

    Hâlen ikametgâh olarak kulla­nılan bina ve arazisi, 1946’nın Aralık ayında büyükelçiliğimiz­ce kiralanmış ve 1951’de satın alınmıştır. “Hôtel de Lamballe” adlı binanın tarihçesi 15. yüzyı­la uzanıyor. 16. yüzyıldan itiba­ren birçok Fransız soylusu ara­sında eldeğiştiren bina, 1783’te Kraliçe Marie-Antoinette’in eski nedimelerinden Prenses Lamballe’e satılmış ve o gün­den bugüne Hôtel de Lamballe olarak anılmış. Prenses Lam­balle’in Fransız Devrimi sıra­sında öldürülmesinin ardından mirasçıları ve Paris eşrafı ara­sında birkaç defa eldeğiştiren bina, 1825’te ruh sağlığı kliniği olarak kullanılmak üzere Dok­tor Esprit Sylvestre Blanche’a (1786-1852) kiralanmış. Klinik­te Gérard de Nerval, Charles Gounod ve Guy de Maupassant gibi dönemin ünlü sanatçıları uzun süre tedavi görmüş, Ma­upassant burada vefat etmiş. Büyükelçiliğimizin girişimleri üzerine, sözkonusu sanatçılar anısına Paris Belediye Başkan­lığı tarafından hazırlanan bir plaket 25 Mart 1994 tarihinde kançılaryamızın dış kapısına yerleştirilmiştir.

    Fransa’da yaşayan vatandaşlarımızın sayısı ve demografik yapısı hakkında bilgi verir misiniz? Daha çok hangi sektörlerde çalışıyorlar?

    Türkiye ile Fransa arasında her alanda etkileşim kaydadeğer seviyede. 1960’lı yıllardan iti­baren işgücü hareketi kapsa­mında Fransa’ya gelen vatan­daşlarımızın sayısı bugün 800 bine yakındır. Hem genç hem dinamik yapısıyla Fransa’daki Türk nüfusu dikkati çekmekte­dir. Vatandaşlarımız daha ziyade Ile-de-France, Rhône-Alpes, Alsace-Lorraine ve Franc­he-Comté bölgelerinde ikamet etmektedir. Vatandaşlarımızın yaklaşık yarısı, aynı zamanda Fransız vatandaşlığını haizdir.

    Fransa’da yaşayan Türk toplumunun entegrasyonuna önem atfediyoruz. Bu alanda önemli mesafeler katedildi. Va­tandaşlarımız Fransa’ya ak­tif katkı sağlamakta ve uyum içerisinde yaşamakta. Vatan­daşlarımızın siyasi süreçlere iştirakı da son derece önem­li. Bugün Fransa’da belediye meclislerinde görev yapan 389 Türk kökenli siyasetçi bulunu­yor. Ayrıca Türk kökenli 2 be­lediye başkanı ve 45 belediye başkan yardımcısı görevleri­ne devam etmektedir. 24 Eylül 2023 tarihi itibariyle de sena­toda da Türk kökenli bir sena­tör göreve başladı.

    Diplomasi_2
    Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği binası.

    Birçok global Fransız firması Türkiye’de de faaliyet gösteriyor. Bunlara yenilerinin eklenmesi sözkonusu mu? Türk firmalarının Fransa’da daha etkin olması için neler yapılması gerekir?

    Fransa ile ticaret ve ekonomi konularında sağlam temeller üzerine inşa edilmiş bir ortak­lığımız bulunmakta. İlişkileri­mizin zorlu dönemlerinde dahi iş çevrelerimiz arasındaki güç­lü bağlar korunmuştur. Nite­kim, ikili ticaret hacmimiz den­geli bir şekilde artmaya devam etmekte olup, 2014’te cumhur­başkanları düzeyinde belirle­nen 20 milyar Euro’luk ticaret hacmi hedefine ulaşılmıştır.

    Fransız şirketleri Türkiye’ye yönelik yabancı yatırımlarda üst sıralarda yer alıyor ve ilave yatırım arzularını belirtiyorlar. Ülkemizde geniş bir yelpaze­de faaliyet gösteren 1700’e ya­kın Fransız şirketi bulunmakta. Fransa’da da otomotiv, lojistik, elektronik eşya, gıda, sera­mik, tekstil ve plastik gibi çe­şitli alanlarda faaliyet gösteren firmalarımız ise kalite, fiyat ve temin açısından sahip oldukla­rı avantajlarla pazarda öne çı­kıyor.

    Tarımsal teknoloji, makine sanayii, savunma sanayii, hava­cılık, finans sektörü, ulaştırma, özellikle yenilenebilir enerji, çev­re, turizm, sağlık ve altyapı gibi alanlar iki ülke arasında işbir­liği ve karşılıklı yatırımlar için önemli fırsatlar sunuyor. Türk ve Fransız firmalarının üçüncü ülkelerde müşterek girişimler­le ortak projeler yürütmesi de mümkün.

    Fransa uluslararası fuarlar ülkesi. Gıdadan tekstile, ula­şımdan turizme, otelcilikten mobilyaya, otomobilden sa­vunma sektörüne kadar senede 1000’den fazla fuara ev sahipliği yapıyor. Firmalarımızın Fransa piyasasına girebilmeleri, sektör­deki yenilikleri takip edebilmele­ri ve iş bağlantıları kurabilmeleri için fuarlara etkin katılımlarının önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, ülkemiz firmalarının Fransızlar’ın yanısıra Fransa’da yerleşik ve buraya yatırım yapan Türk işinsanlarıyla da iş ilişkile­ri geliştirmelerinin Fransa’daki Türk firması varlığının artma­sına katkı sağlayacağına inanı­yorum.

    Diplomasi_1
    Yunus Demirer daha önce Strazburg’da başkonsolos, Irak, Suudi Arabistan ve Slovakya’da ise büyükelçi olarak görev yaptı

    Türkiye ve Fransa arasında­ki kültürel ilişkilerden bahse­der misiniz? Ülkemizde Fransız okullarına ilgi büyük. Değişim programları ve burs imkanları var mı?

    Ülkemiz ile Fransa arasında ta­rihe dayalı kültürel ilişkiler arta­rak devam etmekte. Ortak kültü­rel mirasımıza sahip çıkılması, ülkemizin kültür, sanat, edebiyat, gastronomi alanındaki zengin­liklerinin Fransa’da tanıtılması ve iki ülke arasında yeni kültürel işbirliği imkanları oluşturulması için çalışmalarımız sürüyor.

    Türkiye ile Fransa arasındaki eğitim işbirliğinin de keza kök­lü ve tarihî temelleri var. Günü­müzde de bu işbirliği çeşitli burs ve değişim programlarıyla sü­rüyor. Gazi Mustafa Kemal Ata­türk’ün talimatlarıyla hazırlanan ve 1929’da yürürlüğe giren 1416 sayılı “Ecnebi Memleketlere Gön­derilecek Talebe Hakkında Ka­nun” kapsamında geliştirilen ve Türk bilim ve sanat alanına yön vermiş pek çok önemli şahsiye­tin faydalandığı devlet bursu sis­temi, günümüzde de faal olarak işlemekte. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından her sene yapılan sı­nav sonucunda, pek çok öğrenci­miz burslu olarak Fransa’nın en seçkin üniversitelerinde, başta mühendislik ve hukuk alanları olmak üzere fen ve sosyal bilim­lerin farklı branşlarında başarıy­la eğitimlerini sürdürüyor.

    Buna ilaveten, Avrupalı yükse­köğretim kurumlarının birbirle­riyle işbirliği yapmalarını teşvik eden Erasmus değişim programı gibi ülkemizin katıldığı farklı AB programları vesilesiyle de öğ­rencilerimiz Fransa’da öğrenim görmekte.

    Diplomasi_3
    1970-80’lerde ASALA saladırılarında şehit edilen diplomatlarımız da büyükelçilik binasında anılıyor.

    Türkiye ile Fransa’nın karşılıklı olarak turistik ziyaret hacmi nedir? Turizm kapasitesini daha da yükseltmek için ne gibi çalışmalar yapılıyor?

    Türkiye’ye 2023 Ocak-Temmuz döneminde 584.150 Fransız tu­rist gelmiş (özellikle Temmuz ayında 217.506 kişi) ve 2022’ye göre %1.98’lik bir artış kaydedil­miştir. 2023 sonu için hedef tu­rist sayısı 1 milyon 250 bin olarak belirlenmişti ve bunun gerçek­leşeceğini düşünüyoruz. Türki­ye markasının sürekliliğini ve görünürlüğünü arttırmak su­retiyle Fransa vatandaşlarının Türkiye’ye seyahat tercihlerini yönlendirmek ve Türkiye mar­kasını daha da güçlendirmek amacıyla ilgili kurumlarımızla koordinasyon içerisinde çalış­tık, çalışıyoruz.

    Türkiye’nin AB üyeliğinin desteklenmesine ilişkin olarak Fransız kamuoyuna yönelik çalışmalarla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

    Ülkemizce en üst düzeyde dile getirildiği üzere, AB üyeliği Tür­kiye’nin stratejik hedefini teşkil etmeye devam etmektedir. Av­rupa ve tüm dünyanın ciddi sı­navlardan geçtiği bir dönemde Türkiye-AB ilişkilerinin sağlık­lı bir zeminde yürütülmesi her zamankinden daha önemli hâle gelmiştir. Bu anlayışla ülkemiz, AB ile diyalog ve iletişim kanalla­rını açık tutmayı amaçlıyor; siya­si düzeyde yürütülen temasların tamamlayıcısı olarak kamu dip­lomasisi faaliyetleri ile halklara­rası etkileşime çok önem veriyor. 2010’dan bu yana yürüttüğümüz AB İletişim Stratejisi kapsamın­da Fransa ve diğer AB üyesi ülke­lerdeki ilgili kurum ve kuruluş­lar, üniversiteler, kamu ve özel sektör, sivil toplum ve düşünce kuruluşları gibi paydaşlarla fark­lı hedef kitlelere yönelik etkinlik­ler düzenleniyor. Keza, ülkemizin katıldığı AB programları ile va­tandaşlarımızla üye ülke vatan­daşları arasında ortak çalışma ve işbirliği kültürü geliştiriliyor; ülkemizin daha iyi tanınmasına imkan sağlanıyor. Sözkonusu ça­lışmalar ile Fransa’daki temsilci­liklerimiz tarafından yürütülen siyasi, ekonomik ve kültür-eği­tim faaliyetleri, Fransız kamu­oyunda konuyla ilgili farkında­lığın arttırılması bakımından oldukça önemli.

    Diplomasi_4
    Yunus Demirer, Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği binası önünde.

    Türkiye’nin Afrika’ya açılma politikası, Fransa ile bir rekabet konusu olarak görülebiliyor. Bunu aşmak yolunda, ortaklaşa gerçekleşecek projeler yapılması düşünülebilir mi?

    Afrika kıtasıyla ilişkilerimizin ve işbirliğimizin geliştirilme­si çokboyutlu dış politikamızın temel ilkelerinden biri. Tarih­sel bir temel üzerine inşa edilen Türkiye’nin Afrika politikası; siyasi, insani, ekonomik ve kül­türel ayakları içerecek şekilde ve ikili, bölgesel, kıtasal ve kü­resel olmak üzere 4 boyutta, karşılıklı yarar temelinde yürü­tülmektedir. Türkiye bu konuya “Afrika’nın sorunlarına Afrikalı çözümler” ilkesi çerçevesinde yaklaşmaktadır. Sahraaltı Af­rika ülkeleriyle ilişkilerimizde pek çok alanda önemli mesa­feler katedildi. 1998’de başla­yan, 2005’te Afrika Birliği’ne gözlemci üye olmamızla devam eden, 2008’de ülkemizin Afrika Birliği tarafından stratejik or­tak olarak ilan edilmesiyle ivme kazanan ve bölge ülkeleriyle her alanda ilişkilerimizi geliş­tirmemizi sağlayan Afrika’ya açılım politikamız, 2013 itiba­riyle Afrika Ortaklık Politikası olarak anılıyor. Kıtadaki diğer aktörlerle ilişkilerimiz de re­kabet değil, tamamlayıcılık ve işbirliği üzerine kurulu.

    Rusya-Ukrayna savaşı, Türkiye-Fransa ilişkilerini nasıl etkiledi sizce?

    Diplomasi_5
    1946’da Türkiye Büyükelçiliği tarafından kiralanan ve 1951’de satın alınan “Hôtel de Lamballe”in tarihi yüzyıla uzanıyor.

    Rusya-Ukrayna savaşı, Avrupa güvenlik mimarisini ve küresel düzeni derinden sarsmakta­dır. İnsan kayıpları ve yaşanan trajedinin yanısıra, savaşın küresel düzeyde yarattığı enf­lasyon, durgunluk, enerji ve gıda krizi gibi ortak sınamalar; ortak çözümler üretilmesi için birlikte çalışılmasını zorunlu kılmıştır. Bu süreçte Türkiye, barışın tesisi için ısrarla dip­lomasi ve diyalog kanallarının işletilmesinin önemine vur­gu yapmış; ilgili tüm taraflar­la konuşabilen ve küresel gıda istikrarının temini için Kara­deniz Tahıl Girişimi gibi somut ve etkili adımlar atan başat bir aktör olarak öne çıkmıştır. Bu­nun sonucunda, Türkiye’nin; Avrupa’nın barışına, istikrarı­na, ekonomisine, güvenliğine, savunmasına, enerji güvenli­ğine yaptığı ve yapmaya devam edeceği olumlu katkının, Fran­sa ve diğer AB üyesi ülkeler tarafından daha iyi anlaşılma­ya başladığını görüyoruz. Nite­kim Fransa ile, Rusya-Ukrayna savaşı ve savaşın yansımaları­na dair ikili ve çok taraflı plat­formlardaki istişarelerimiz her düzeyde aktif şekilde devam ediyor.

  • ‘Hıristiyan kulübü’nde değil Türkiye’nin yanında yer aldı

    ‘Hıristiyan kulübü’nde değil Türkiye’nin yanında yer aldı

    Avrupa Birliği’nin oluşumunda büyük pay sahibi olan Jacques Delors, Türkiye’de maalesef “Batı ve Hıristiyan kulübü”nün sözcüsü olarak tanıtıldı, yansıtıldı. Kendi kulüpçülüklerini sürdürmek için Avrupa’dan medet umanların yazdıklarının aksine, “Türkiye’ye tavır almak, AB’yi Hıristiyan kulübüne dönüştürme riski taşır” demişti.

    Geçen yılın son hafta­sında 98 yaşında haya­tını kaybeden Jacques Delors, bugünkü Avrupa Birliği oluşumunun, hem fikirsel hem de uygulamadaki en önemli figürüydü. Vizyonu, tutkusu ve çalışkanlığıyla en fazla iz bırakan liderlerden biri oldu. “Modern Avrupa’nın mimarı olarak” adını tarihe kazıdı.

    1985-1995 arasında AB Komis­yonu’nun başkanlığını yürüten Delors, her kafadan ayrı bir sesin çıktığı Avrupa Birliği’ni usta bir orkestra şefi gibi yönetti. Tek para birimi Euro, tek pazar, Schengen Ortak Vize Sistemi, Erasmus Öğrenci Değişim Programı, onun imzasını taşıyan eserlerden sadece birkaçı…

    Ardindan_1
    Delors’un ölümü Libération ve Le Monde’da manşet oldu.

    Türkiye’nin de 14 Nisan 1987’de AB’ye yaptığı tam üyelik başvurusu, Delors dönemine denk düştü. Delors’un Türki­ye’nin adaylığı ve AB üyeliğine dair görüş ve tutumu geçmişte çok tartışıldı. Ve akıllarda esas olarak Delors’a atfen dolaşıma sokulan “AB’nin bir Hıristiyan Kulübü olduğu” ve bu neden­le Türkiye’nin üyeliğine karşı çıktığı cümlesi kaldı. Vefatının ardından da Türk basınında -hangi çizgide olursa olsun- bu şekilde anıldı.

    Oysa, Delors’un ağzından hiç böyle bir söz çıkmamıştı. Peki na­sıl oldu, ne oldu da bugüne kadar süren böyle bir yanlış algı oluştu?

    Ardindan_2

    O dönem Brüksel’de görev yapan Türk gazetecilerden biri olarak, gerçeğin ve hadise­nin perde arkasının en yakın tanığıyım. Her şey Delors’un 1989 Eylül’ünde Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi önün­de yaptığı konuşma ile başladı. Delors, 17 sayfalık konuşmasının 8. sayfasında şöyle bir cümle kullanıyordu: “Tarihçi Fernand Braudel, Avrupa’nın Hıristiyan dini, rasyonel düşünce biçimi, bi­lim ve teknik gelişimi, devrim ve sosyal hakkaniyet arzusuyla hep birlikte aynı kadere bağlandığını ortaya koydu.” Delors tarafından Avrupa’nın kültürel kimliğinde Hıristiyanlığa atıf yapılması kimi Türk gazeteciler açısından bir yargıda bulunmak için yeterliydi.

    Konuşmasının ardından düzenlenen basın toplantısında Delors, bu konuya ilişkin bir soru­ya da şu cevabı verdi: “Okuduğum kitaplarda, Avrupa’nın kültürel açıdan Hıristiyanlığın, Roma Hukuku’nun ve Yunan hüma­nizmasının bir ürünü olduğu­nu gördüm.” İşte o sözler bazı gazeteciler için bir itiraftı. Diğer meslektaşlarımızın hakkını yemeyelim, “Delors AB’nin bir Hı­ristiyan Kulübü olduğunu kabul etti” başlığı Fehmi Koru’ya aittir. Burada daha çarpıcı olan ise, Türkiye’de kendisini “ulusalcı, milliyetçi, muhafazakar, İslâm­cı” olarak niteleyen neredeyse tüm Sol ve Sağ kesimlerin bunu doğru kabul edip “işte Avrupa’nın gerçek yüzü bu” diye ortalığı birbirine katmasıydı.

    Delors’a 1997 Mayıs ayında, İsveç’in Malmö kentinde düzen­lenen Avrupa Sosyalist Partiler toplantısında, o yaptığı konuşma­nın Türkiye’de “Avrupa Birliği bir Hıristiyan Kulübüdür. Bu yüzden Türkiye’nin üyeliğine karşıyım” şeklinde yansıdığını söylediğim­de çok şaşıracak ve şöyle diye­cekti: “Bunu reddediyorum. Biz Hıristiyan bir Avrupa kurmuyo­ruz. Başta dinî açıdan olmak üze­re, Türkiye’ye yapılacak her türlü ayırımcılığa karşıyım. Türkiye ile ortak bir geleceğimiz var ve bu geleceği birlikte kuracağız.”

    Bu röportaj Milliyet gazetesin­de bu şekilde yayımlandığında, Fehmi Koru Zaman gazetesinde Taha Kıvanç takma adını kullan­dığı “Kulis” köşesinde “Yaşlılık Kötü Şey” başlığıyla uzun bir yazı yazacak ve Delors’un yaşlandı­ğı için o zaman söylediklerini hatırlamadığını ileri sürecekti! Koru ayrıca, “Öyle sanıyorum ki, Ahmet Sever, kendisiyle bir daha karşılaştığında, Strasbourg konuşmasını kendisine hatırlata­caktır” diyecekti.

    Ardindan_4
    Türkiye’ye karşı tavır almak, Avrupa Birliği’ni Hıristiyan kulübüne dönüştürme riski taşır” sözleri Le Monde’da haber olmuştu.

    Ben de 17 Haziran 1997 tarihli Milliyet gazetesindeki köşemde, “Fehmi Koru’ya açık mektup” başlığıyla uzun bir yazı kaleme aldım. Delors’a Strasbourg’taki konuşmasını hatırlattığımı, söz­lerinin Türkiye’de, “AB Hıristiyan kulübüdür” şeklinde algılandı­ğını söylediğimde bunu kesin bir dille reddettiğini ifade ederek şunları yazdım:

    “Fehmi Koru Delors’a ‘sen bunadığın için daha önce söylediklerini hatırlamıyorsun’ diyor. Şimdi Avrupa’nın kültürel kimliğinde Hıristiyanlığın da yer aldığı yalan mı? Bu gerçeği yok mu sayacağız? Ama burada önemli bir çizgi var: Avrupa’nın temelindeki unsurlardan birinin Hıristiyanlık olduğunu söylemek başka şey, buradan yola çıkarak, ‘Avrupa’nın Müslümanlara kapalı bir Hıristiyan Kulübü’ olduğunu ileri sürmek başka şey… Her şey­den önce bir kompleksimizden kurtulmamız gerekiyor. Avrupa­lının ağzından bir Hıristiyan lafı çıkmaya görsün, bundan hemen kendimize dönük bir ‘dışlama payı’ çıkarıyoruz. Sanırsınız ki, Türkiye, ekonomide, demokrasi ve insan haklarında tüm ko­şulları yerine getirmiş; Avrupa, bizi sadece Müslüman olduğu­muz için içine almak istemiyor. Ayrıca, bir gazeteci olarak, bir konuşmayı aktarırken, ne kolay tırnak içine alıyoruz. Delors, iki nokta üst ste tırnak aç, ‘AB, Hıristiyan Kulübüdür’ tırnağı kapat dedi. Delors, ‘Ben böyle bir şey söylemedim’ dediğin­de de yanıt hazır: ‘O anlama gelen sözler söyledin’. Hem biraz da kendimize bakalım. Müslümanlık Türk kültürel kimliğinin bir parçası değil mi? Refah Partisi’ni geçtim, Türki­ye’de Avrupa bayrağını taşıyan Başbakan Çiller bile, ‘Avrupa’ya cami ve ezanı sokacağız’ diye haykırmıyor mu?”

    NINTCHDBPICT000827102345
     98 yaşında ölen Jacques Delors, bugünkü Avrupa Birliği oluşumunun, hem fikirsel hem de uygulamadaki en önemli figürüydü.

    Ancak tabii olan olmuş ve o sarfetmediği sözler Delors’un üstüne yapışıp kalmıştı.

    Oysa Delors, daha sonraki yıllarda Türkiye ve İslâm hak­kındaki görüşlerini net biçimde aktaracak; 2007’de yayımla­nan Trajik ve Muhteşem Avrupa isimli kitabında, Avrupa’nın çoğul bir kimliği olduğunu, kültürel kimliğin siyasi bir ilke haline getirilemeyeceğini, Av­rupa’nın farklılıkları biraraya getiren kimliği içinde İslâm’ın da yer aldığını vurgulayacaktı. Dahası, 27 Mayıs 2009 tarihinde Paris’te verdiği bir konferansta, Türkiye’nin üyeliğine olumsuz bakan Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve Alman Başbaka­nı Merkel’e hitaben şunları söyleyecekti: “Türkiye’ye ‘hayır’ denmesine kesinlikle karşıyım. Türkiye’ye karşı tavır almak, Avrupa Birliği’ni Hıristiyan ku­lübüne dönüştürme riski taşır.”

    Bu beyanat da Türkiye’de hiçbir yankı bulmadı; zira hüküm verilmişti bir kere.

    AYLA ALGAN (1937-2024)

    Türk sanatında iz bırakan emek ve ışık dolu bir yaşam

    86 yaşında aniden ölen usta sanatçı sadece başarılı bir oyuncu değil, aynı zamanda eğitimci, yönetmen ve şarkıcı olarak da hayatımızda yer aldı. En ağır rolleri daima yoğun emekle sırtladı, Türkiye prömiyerlerinde sundu. Dürrenmatt’ın “Fizikçiler” oyunundaki yorumuyla efsaneleşen oyunculuğu onu ışıltılı yıldızlar katına yükseltti.

    Ayla Algan’ı 4 Ocak’ta yitirdik. 86 yaşındaki sanatçı İstanbul Drama Sanat Akademisi’nde verdiği derslerle hem tiyatro hem de dizi oyuncuları yetiştiriyordu.

    Algan, 1960’larda olgunluk dönemine ulaşan Türk tiyatrosu için bir armağan, benzeri zor bulunur bir başrol oyuncusuy­du. Paris’te Versailles Lisesi’nde okumuş, eşi yönetmen Beklan Algan’la birlikte New York’taki Actors Studio’da eğitim görmüş­tü. Ülkemize 1960’ta dönüşlerin­de Muhsin Ertuğrul genç çifte kollarını açmış, onları İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun vazgeçil­mezleri yapmıştı. Alganlar’ın, oyuncu ve yönetmen olarak ortaya koydukları yetkinliğin tanığıyım…

    Ardindan_5
    Ünlü aktris, eğitmen, yönetmen ve şarkıcı Ayla Algan’ı 4 Ocak’ta kaybettik.

    Ayla Algan, ağır rolleri yoğun emekle sırtlayarak Türkiye prö­miyerlerinde sunmayı sürdürdü. Katkıda bulunduğu “ilk”lerden yalnızca kendi bildiklerimi sıra­layayım. 1963-64’teki ilk profes­yonel Brecht oyunu Sezuan’ın İyi İnsanı, tutucu zorbalar tarafın­dan saldırıya uğramış ve kısa süre sonra kaldırılmıştı. Ayla, Türkiye’de sahneye çıkan ilk “Shen-Te/Shui-Ta” karakteriydi.

    Onu 1 yıl sonra, Brecht’in Üç Kuruşluk Opera’sının Tuncay Çavdar’ın sahnelediği Kent Oyuncuları yapımında Müşfik ve Yıldız Kenter, Şükran Güngör ile birlikte görüyoruz. Gangster Ma­c’in sevgilisi Polly’deki -Brecht müziğinin gerektirdiği gibi yo­rumlanmış- şarkılarıyla ve güçlü oyunculuğuyla ustalar karşısına yaman bir “rakip” olarak çıkan sanatçıyı aynı oyunda tam 3 kez izlemiş olmanın mutluluğunu şimdi daha çok duyuyorum.

    1965’te İstanbul Şehir Ti­yatrosu’nda Türkiye prömiyeri yapılan Dürrenmatt’ın Fizikçiler oyunundaki yorumuyla efsane­leşen oyunculuğu Ayla’yı ışıltılı yıldızlar katına yükseltmiştir. Aynı dönemde dünya prömiyeri yapılan Oktay Rifat’ın Çil Ho­roz’unda yine öndedir…

    1970’te Ayla’yı, Genco Erkal ve arkadaşlarının kurdukları Dost­lar Tiyatrosu’nda izliyoruz. Alain Decaux’nun Rosenbergler Ölme­meli başlıklı yapıtında casusluk suçuyla ABD’de mahkemesi yapılan ve idam edilen Rosen­berg çiftini, hayranlık uyandırıcı yorumlarla canlandıran Ayla ve Genco’nun başarısı tiyatro tari­himize kazınmıştır.

    Ayla, Paris’in ünlü Olympi­a’sında sahneye çıkan ilk Türk şarkıcıdır (1971)…

    1984’te Bilsak Tiyatro Atölye­si’nde, 1988’de Tiyatro Araştırma Laboratuvarı’nda (TAL) çalışma­lar yapılır. Ayla, 1989’da Ulus­lararası Tiyatro Enstitüsü’nün (ITI) İstanbul kongresinde, La Mamma’nın kurucusu Ellen Stewart’ın sahnelediği, St. İrene Kilisesi’nde sunulan müzik­li “Yunus Emre” gösterisinin yıldızlarındandır. 13. İstanbul Tiyatro Festivali’nin açılışı için Rumelihisarı’nda Genco Erkal’ın düzenlediği ve tiyatromuzun “büyük kadınları”nı buluşturdu­ğu “Nâzım’a Armağan” gösteri­sinde Ayla Algan da vardır…

    Tiyatro, sinema ve dizi sa­natçısı, yönetmen, şarkı ustası, tiyatro eğitimcisi, oyuncu koçu, güzel insan Ayla Algan’ı hep o sıcacık anlarda anımsayacağım.

    (16 Ocak 2024 tarihli Cumhuriyet gazetesinden kısaltılarak alıntılanmıştır.)

    MEHMET EYMÜR (1943-2024)

    Çok fazla konuştu, ama birçok sırrı yanında götürdü

    Yazdığı MİT raporları, siyasilerle ve üst düzey bürokratlarla girdiği polemiklerle bilinen Mehmet Eymür, istihbarat dünyasının en “renkli” isimlerindendi. İşkence yaptığını gizlemeyen Eymür, 12 Mart sürecine bizzat damgasını vurmuştu.

    Türk istihbarat tarihinin en tartış­malı isimlerinden biri olan eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür, 15 Ocak’ta 81 yaşında öldü. Babası MİT’in önemli isimlerinden Mazhar Eymür’dü. Baba mesleğine genç yaşta, öğrenciyken başladı. 1965’te girdiği MİT’te 12 Mart döne­minde parladı. Adı daha sonra hep birlikte geçecek olan Hiram Abas’la birlikte 1. Ordu Komutanı Faik Türün’ün emrinde çalıştı ve ünlü Ziverbey Köşkü’nün işkencecilerinden biri oldu. Dönemin Sol gençlik liderlerinin katledildiği operasyonlara bizzat katıldı.

    Ardindan_6

    12 Eylül’den sonra Kenan Evren’in damadı Erkan Gürvit tarafından ASALA’ya karşı operasyonlar için görevlendirildi. Daha sonra ‘Babalar operasyonu’ olarak bilinen yeraltı dünyasına yönelik tutukla­maları yönetti. Yazdığı raporlar da büyük sansasyon yarattı.

    1. MİT Raporu basına sızdırıldı ve aralarında Mehmet Ağar’ın da bulunduğu bir takım polis şefleri, mafya ile bağlantılı olmakla suçlandı. Yine basına sızdırılan 2. MİT Raporu’nda Abdullah Çatlı’nın devlet içindeki bir grup tarafından kullanılma­sına yer verildi. Bu raporların ardından açığa çıkan güvenlik bürokrasisi içindeki çeteler, Abdullah Çatlı’nın öldüğü Susur­luk skandalı ile gözle görülür hâle geldi. Eymür, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ı birçok operasyonda kullandığını kabul etti. Ancak bu operasyonların yurtdışında yapıldığını ileri sürdü.

    Art arda patlayan skandalların ar­dından ABD’de görevlendirildi. Alaattin Çakıcı’nın yakalanması üzerine Türki­ye’ye çağırıldı ve emekli edildi. Emekliliğe bir süre direnen Eymür, yeniden ABD’ye döndü. Bu dönemde Analiz adlı bir kitap yazdı, kurduğu ATİN adlı site ile dev­let-mafya bağlantılarına yönelik birçok iddiada bulundu.

    Doğu Perinçek ile sık sık sert pole­miklere giren Mehmet Eymür, katıldığı son televizyon programında işkenceyi de savunmuştu! Mehmet Eymür, bir istihba­ratçıdan beklenmeyecek kadar çok ko­nuşmasına rağmen, birçok sır ve günahla blrlikte bu dünyadan göçtü.

    YÜKSEL UZEL (1950-2024)

    Klasik Türk Müziği’nin önemli sa­natçılarından Yüksel Uzel 7 Ocak’ta öldü. 1975-1997 arasında aktif olan Uzel, müzik dünyasına İstanbul Belediye Konservatuarı korosuyla adım attı. Sahne hayatı 1978’de Bü­yük Maksim Gazinosu’yla başladı ve 5 yıl sonra ilk albümü olan “Bir Seni Bir Gülü Öptüm”ü çıkardı. Mü­zik hayatı devam ederken sinema­ya da atılan Uzel, 1987’deki “Islak Sokak” filminde başroldeydi. Sağlık sorunlarıyla uğraşan Uzel, 1997’de sahne hayatına son verdi; 2004’te Güney Afrika’ya yerleşmişti.

    SÜREYYA BERFE (1943-2024)

    Ocak ayında Urla’da ölen usta şair, erken dönem kariyerinde Süreyya Kapınak ismini kullandı. Hukuk ve felsefe bölümlerinde öğrenim gören yazar, İkinci Yeni Akımı’nın son temsilcilerindendi. Milliyet Sanat, Varlık, Gösteri, Papirüs dergilerinde şiirleri ya­yımlanan Berfe, daha sonra İkinci Yeni Akımı’nı eleştiren bir duruş sergiledi. Çeşitli yayınevlerinde çalıştı, reklam yazarlığı yaptı, 1972’de Asyalı dergisini çıkardı. Berfe’nin şiirleri, hayatı boyunca birçok ödüle layık görüldü.

    SADULLAH CELEN (1960-2024)

    Sinema hayatı, “Züğürt Ağa” filminde yönetmen yardımcılığıyla başlayan Sadullah Celen 3 Ocak’ta öldü. Genç yaşta kaybettiğimiz yapımcı-yönetmen Celen, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Bölümü’nden mezun oldu. Kariyeri boyunca birçok belgesel, film ve dizinin yönetmenliğini yaptı. “Fatih-Harbi­ye”, “Yedi Numara”, “Sıcak Saatler”, “Elimi Bırakma”, “Güneşin Kızları” ve “Benim Güzel Ailem” gibi bir za­manların en çok izlenen dizileriyle hep akıllarda kalacak.