Etiket: sayı:110

  • 40 gün çile çekmekten 3 gün bungalov inzivasına…

    40 gün çile çekmekten 3 gün bungalov inzivasına…

    Bitmeyen varyantlarıyla salgın, etnik-dinî savaşlar, ekonomik darboğaz derken, insan türü kendisini cendereden çıkaracak yeni “iyileşme” alanları aramaya başladı. Kimileri geleneksel usullerle huzuru ararken kimileri de kitabi dinlerle Doğu öğretileri ve şamanlığı harmanlıyor; yeni nesil turistik-medyatik spiritüel ortamlara koşuyor.

    Hiç gördüğünüz bir rüya­nın hakikate dönüştü­ğü ve belki tüm akılcı­lığınızla kurduğunuz hayatı bir anlığına gözden geçirdiğiniz oldu mu? Bunu yaşamasak da yaşadığını söyleyen birilerini tanımışızdır. O aşkın gücün, size bir mesaj gönderdiği hissi…

    Şimdilerde birçok insan, böy­le bir “mucizevi an”a tanık olsun ya da olmasın üstün bir güçle (Tanrı ya da evrenle) arasında organik bir bağ, bir diyalog olduğunu düşünüyor; onun me­sajlar gönderdiğini, kendisini uyardığını, kolladığını… Elbette bunu ilk defa işitmiyoruz; bir­çoklarını tarihte Sûfî hareketler içerisinde elbette daha farklı biçimlerde okumuşuzdur.

    Ancak bu defa temel fark, insan teki olarak “çok değerli” oluşumuz. Aşkın güç bize çok değer veriyor; boynumuz bükük değil; neredey­se o güçle omuz omuza, kol kolayız ve bize çoğunluk­la bir perhiz de dayatmıyor. Ona iyi düşünceler göndererek karşı­lığında iyi şeyler alabiliyor, süreci yönlendirebiliyo­ruz üstelik. Çok daha havalıyız; ko­nak konak gezerek el avuç açmıyoruz ya da çarıkları­mızı paralamıyo­ruz yollarda. Bir haftasonu, ruhsal rehberlik organi­zasyonunun IBAN hesabına şöyle cüzi bir miktarı geçtikten sonra kendimizi küçük bir bungalovda buluyoruz. Üstümüze kilitlen­miş kapı 3 gün aradan sonra yavaş yavaş açılıyor; o şirin mahmur hâlimiz rehberimizin milyonlara koşan sosyal medya hesabında paylaşılıyor. Artık ünlü de sayılırız.

    Nietzsche istediği kadar “Tanrı öldü” desin, NASA ultra teknolojik cihazlarıyla dünya­dan yükseldikçe saman çöpü kadar bile cirmimizin olma­dığını kanıtlasın bize. “Ben bu koca evrende kimim ve ne­yim; miktarım, kıymetim ne?” sorusuna uzay boşluğu, buz gibi soğuk ve kulak acıtacak kadar sessiz bir yanıt versin isterse. İnsan insana merhamet etmedikçe, doğada ve aşkın bir güçte aramaya devam edecek o ana kucağından alışkın olduğu merhameti.

    İnsan türü başına gelebile­ceklerin pek azını kontrol ede­biliyor malum; birazcık olsun “iyi düşün iyi olsun” demeye, iyi­yi ummaya da hakkı, her şeyden önce yatkınlığı var. Kaygı, bu işin ticari ve turistikleşen taraf­larında; daha önemlisi evren­deki yerimizi akılla kavramaya çalışmanın meşakkatine ve acımasızlığına katlanamayacak kadar kırılganlaşıp hakikatin kıdemli okulunu, bilimi asmaya başlamamızda.

    Laklakiyat_1
    — Şeyhim be, bi’ keramet be şu ekonomiye?
    — Oğlum depresyondayım diyorum, bi’ gidin ya..
    Laklakiyat_2
    — Kâinata müspet kudretimizi gönderiyoruz ve tekrarlıyoruz:
    Akça, akça, akça…
    — Biraderim, bir ilim yolunu deneseydik?
    — Onu da deneriz ama şimdi vakit yok. Söyle: Akça…
    Laklakiyat_3
    — Tamam kapat; 30-40 güne aricam ben seni. İnzivadayım diyorum kızım, arama beni.
    Laklakiyat_4
    — Bak a buraya! Akçe say şu avcuma, yola giderim! Havalı tabii
    yaaa! Ben akçe verip itikada girmem, itikada girip akçe alırım; usul
    bu; haydi indirtme asayı koltuktan, başım zaten duman.
    Laklakiyat_5
    — Hayâtuma ummaduk eylükleri çekeyorum ve alup kabûl edeyorum 7-7-7.
    Teşekkür iderüm, teşekkür iderüm, teşekkür iderüm.

    Şaka bir yana… 1: 1. 15. yüzyıl âlimi Gümüşlüoğlu Şeyh Abdurrahman çile kemeri kuşanmış hâlde irşad postunda. Taşköprizâde Ahmed, Şekâiku’n-numâniyye, çev. Mehmed Hâkî (Hadâiku’r-reyhân), res. Nakşî, TSMK, H. 1263. 2. 16. yüzyıl bestekârı Tâbî ve bir arkadaşı. Meşâirü’ş-şuarâ, Millet Ktp., Ali Emiri-Tarih 772, s. 338a. 3. Zikir hâlinde bir Özbek derviş. Figures Naturelles de Turquie, Hüseyin İstanbulî’ye atfedilir, 1688. Fransa Ulusal Ktp., N. Od. 7, s. 29. 4. Gezgin Kalenderî derviş, Figures Naturelles de Turquie, s. 39. 5. Tebliğ dinleyenler. Erzurumlu Darîr, Siyer-i Nebî, c. III, res. Nakkaş Hasan, 1594-95. New York Halk Ktp., Spencer, Turk. ms. 3.

  • İTÜ Radyosu: Varolsun ilimin sesi ve koruyucuları!

    İTÜ Radyosu: Varolsun ilimin sesi ve koruyucuları!

    Devlet radyoları dışında yayın yapan İTÜ Radyosu, 78 yıllık tarihinde birçok ilk yayına ses oldu. Kapatıldı, açıldı, engellendi ama susmadı. Birçok hocanın, gönüllü çalışan müzik insanlarının ve öğrencilerin fedakarlıklarıyla bugüne ulaşan İTÜ Radyosu, hem Türkiye’nin hem dünyanın birçok yerinde özel içerikleriyle ses vermeye devam ediyor.

    İstanbul Teknik Üniversitesi Radyosu fikri, 1943’te o dö­nemin Millî Eğitim Bakanı Müsteşarı Rüştü Uzel’in teşvik ve ilhamı ile laboratuvarda bir verici cihaz yapılması düşünce­siyle doğdu. Amaç, öğrencilerin stüdyo donanımları tasarımı, vericiler ve yayıncılık tekno­lojisi konularında uygulamalı eğitimini sağlamaktı.

    Prof. Dr. Mustafa Santur’un öncülüğünde, o dönemde asis­tan olan Prof. Dr. Adnan Ata­man ve kürsü elemanlarının çalışmaları ile 250 W gücünde ve 42 m dalga uzunluğunda çalışan bir verici yapıldı ve 1946 ortalarında kısa dalga üzerin­den yayına başlandı. Bu verici, kürsü elemanları ve öğrenciler için bir uygulama alanına dö­nüştü; stüdyo cihazları öğren­ciler tarafından tasarlanıp üre­tildi; vericinin gücü 500 watt’a yükseltildi; ayrıca 47 m dalga uzunluğunda çalışan 1 kW gü­cünde yeni bir verici yapıldı. 47 m vericisinin yapımına 1952’de başlandı ve 1954’te yayına ge­çildi. Her iki vericinin tasarım ve üretiminde Tahsin Saya ve Ziya Akçasu görev aldılar. Bun­ların kalitesini gözlemek için gerekli olan monitör alıcıları ve monitör osiloskobunun tasarım ve yapımını ise Prof. Dr. Duran Leblebici üstlendi.

    İTÜ Radyosu FM vericisi de yine bu laboratuvarda Prof. Dr. Mustafa Santur’un danışmanlığında Pertev Apaydın tarafından geliştirildi. 1957’de, Türkiye’de bir ilk olan FM yayını başlatıldı. Bu yayınlarda genel­likle çok sesli müzik eserleri çalınırken Türk Müziği yayınla­rına da yer verildi.

    Sosyal_Tarih_4
    İTÜ Radyosu’nun teknik ekipmanı üniversitenin öğrencileri ve hocaları tarafından oluşturuluyordu.

    İTÜ Radyosu, Millî Eğitim Bakanlığı’nın 9 Nisan 1937 tarih ve 3222 sayılı Telsiz Kanunu’nda yer alan “Lise ve yüksek mek­teplerde ve üniversitelerde ders icabı yapılacak telsiz tesisatı ve neşriyatı Maarif ve Nafia vekâletlerince hazırlanacak esaslara göre yapılır” hükmüne göre kuruldu. 1948’de, o günkü adıyla İnönü Stadyumu’nda ya­pılan Türkiye-Avusturya ulusal futbol maçı İTÜ Radyosu’ndan naklen yayınlandı.

    1952’de İTÜ Radyosu’na Gü­müşsuyu binasının zemin ka­tında, Yüksek Frekans Tekniği Laboratuvarı’na bitişik iki oda verildi. Antenler de Gümüşsu­yu binasının çatısına kuruldu. 1957’de İTÜ Radyosu, antenlerin daha yükseğe kurulmasına olanak veren Taşkışla binası­nın İnönü Stadyumu’na bakan kulesine taşındı.

    İTÜ Radyosu’nun programlı yayınlara başlamadan önceki ilk spikerleri olan öğrenciler ve Zayıf Akım Kolu kürsü­lerinin asistanları Adnan Ataman, Tahsin Saya, Ziya Akçasu, Tarık Özker ve Fikret Yücel’dir. Bu kuşaktan sonra görev yapan spikerler arasında Duran Leblebici, Yakup Paker ve Yavuz Taşçı’yı sayabiliriz. Gönüllü olarak yapılan spiker­lik görevine seçilebilmek için bir sınav yapıldığını da Prof. Dr. Duran Leblebici’nin anıların­dan öğreniyoruz. Spiker olmak isteyenlerin seçme sınavların­da Klasik Batı Müziği eserleri­nin, bestecilerinin adlarını ve eser bölümlerinin özelliklerini doğru telaffuz edebilme koşulu vardı. Radyonun açılış müziği, Mo­zart’ın “Türk Marşı” diye bilinen “Rondo Alla Turca” eseriydi. İstanbul’daki önemli konser salonlarından kayıtlar, basket­bol ve futbol maçlarının naklen yayınları başlamıştı. Hıfzı To­puz, Şevket Rado, Adalet Cimcoz ve Adalet Ağaoğlu gibi kalemler, gazetelerdeki köşelerinden Teknik Üniversiteliler’i yürek­lendiriyordu.

    Taksim Belediye Gazino­su’nda 1953-54 sezonunun ilk dinletileri Suna Kan-İdil Biret resitalleri oldu ve bu “harika çocuklar”ın ilk konserleri İTÜ Radyosu’ndan dinlendi. İTÜ Radyosu, dinleyicilerin gönlün­de devlet radyolarının yerini almaya başlamıştı.

    Sosyal_Tarih_5
    Radyo, özellikle savaş dönemlerinde en önemli haber alma kaynağıydı.

    27 Mayıs 1960 öncesinde İTÜ Radyosu yayınlarına ara ver­mek zorunda kalmıştı. 30 Mayıs 1960 tarihli yazı ile İTÜ Radyo­su’nun yayınlarına tekrar izin verildi. O dönemde ismi efsane­leşen Rektör Prof. Dr. Mustafa İnan’ın 2 Haziran 1960 akşamı İTÜ Radyosu’ndan yayınlanan konuşması büyük yankı uyan­dıracaktı. Oğuz Atay da Bir Bilim Adamının Romanı isimli eserin­de bu radyo konuşmasının tam metnine yer verecekti. Rektör İnan konuşmasında Nâmık Ke­mal’in ünlü “Ne mümkün zulm ile bidat ile imhayı hürriyet / Çalış idraki kaldır muktedir isen ademiyetten” mısralarına yer vererek, konuşmasını şöyle bitirecekti: “Varolsun ilmin sesi ve onun koruyucuları.”

    1963’te İTÜ Radyosu’nun stüdyo ve vericileri Maçka binasına taşındı. Binanın arka cephesinin en üst katına yerleşen radyo, 1983’e kadar 20 yıl buradan yayınlarına devam etti. Maçka stüdyosuna geçil­diğinde FM yayınlarında Haluk Buran’ın diploma çalışması ola­rak tasarlayıp gerçekleştirdiği verici kullanılmaya başlanmış­tı. İTÜ Radyosu 1972’de stereo yayına geçti. Stereo kotlayıcı, Prof. Dr. Osman Palamutçuo­ğulları tarafından tez çalışması olarak gerçekleştirildi. İTÜ Radyosu’nun yayınları, önceden olduğu gibi hep 18.30-22.00 saatleri arasındaydı.

    Maçka döneminde naklen yayınlar ve konser kayıtlarının yayınları önemli bir yer tutar. O dönemde Elmadağ’daki Şan Sineması’nda Pazar sabahla­rı Klasik Batı Müziği ve Türk Müziği konserleri olurdu. Bu konserlerin kayıtları radyo çalışanları tarafından alınır ve yayınlanırdı. Şan Sinema­sı’ndan bazı konserler naklen yayınlanırdı. Taksim’deki Mak­sim Sahnesi ve Şişli’deki Kent Sineması’ndan da konserler kaydedilir ve bu kayıtlar hafta­içinde dinleyicilere sunulurdu. Maçka döneminde Ali Irvalı ve daha sonra Vural Tekeli İTÜ Radyosu’nda kadrolu olarak görev yaptılar. Aynı dönemde spikerlik yapmış olan öğrenci­ler arasında Çetin İzbul, Prof. Dr. Avni Morgül, Prof. Dr. Hakan Kuntman, Lütfi Yenel, Kozan Asova, Cevat Erdal, Celal Erdem ve Metin Oğuz bulunuyordu.

    12 Eylül 1980 darbesinin ardından İTÜ Radyosu yayın­larına 3 ay ara vermek zorun­da kaldı. 1. Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 10 Aralık 1980 tarihli yazısı ile İTÜ Radyosu’nun yayınlarına tekrar devam edebileceği bildirildi.

    Sosyal_Tarih_6
    İTÜ Radyosu Maçka stüdyosu.

    Ağustos 1983’te yayınlarına ara veren İTÜ Radyosu, 1993’te İTÜ Rektörlüğü’nün başlattı­ğı yeniden yapılanma projesi ile Maslak Yerleşkesi’nde ana kumanda ve arşiv mekan­larına kavuştu. Özellikle taş plak, uzunçalar plaklar ve dar bantlardan oluşan tarihî değere sahip müzik arşivinin Maç­ka’dan en az kayıpla taşınması ve yeniden düzenlenmesinde Öğr. Gör. Yücel Durusoy çok büyük emek vermiştir. Şubat 1995’te Suha Çalkıvik, İTÜ Radyosu yayın sorumluluğuna getirilmiş ve İTÜ genelinde öğ­rencilere radyoda çalışmaları için çağrıda bulunulmuştur.

    Maslak’taki deneme yayınları 1995 başında İtalya’dan getirilen 1 kW gücündeki iki adet FM verici ile başladı. Bu dönemde özellikle radyonun teknik sorumluluğunu gönüllü olarak büyük bir özveri ile yürüten Dr. H. Bülent Yağ­cı’nın, yayınların atmosferden ve kablo TV şebekesi üzerinden dinleyicilere ulaştırılması için yaptığı özverili çalışmalar unu­tulmaz.

    İTÜ Radyosu, cumhuriye­tin 72. kuruluş yıldönümünde, 29 Ekim 1995 Pazar günü saat 19.30’da hem kablo TV siste­mindeki FM kanalından hem de FM 103.8 MHz’den klasik müzik programları ile yayınlarına tekrar başladı. O günlerde sınırlı sayıdaki klasik müzik CD’leri çalınıyordu. İTÜ öğretim üye­lerinin, özellikle Prof. Dr. Duran Leblebici ve Yücel Durusoy’un kişisel arşivlerinden getirdikleri CD’lerin yayınlandığı günlerdi…

    Sosyal_Tarih_7
    Semih Balcıoğlu’nun İTÜ Radyosu ile diğer kamu radyolarını karşılaştıran ve o dönemin baskıcı iktidarını hicveden karikatürü.

    1997’den başlayarak 3 saatlik sayısal bantlardan anonslu prog­ram kayıtları yayınlamaya baş­landı; 1998’de internet üzerin­den yayına geçildi. İTÜ Radyosu, Türkiye’de yine öncü rolünü sürdürerek internet üzerinden yayın yapan ilk radyolardan biri oldu. 2000’den sonra Maslak Yerleşkesi içinde kapalıdevre yayınlarla ve internet ortamında yayıncılık sürdürüldü. İTÜ’deki konserlerin kayıtları, İTÜ Rock Günleri etkinliği naklen yayın­landı. Yeni programlar üretildi, radyonun diskoteği genişletil­di. Sinema eleştirmeni, radyo programcısı ve çevirmen Sevin Okyay’ın radyo arşivine yaptığı CD bağışları önemlidir. Öğrenci­lerden oluşan kadro, yayıncılık çalışmalarının yanısıra Murat Sönmez’in öncülüğünde, tozlu raflarda dağınık durumdaki dinleyici istekleri, mektuplar, yayın akışları, teknik yayın ra­porları, basında İTÜ Radyosu gibi yazılı ve basılı belgeleri tarihsel bir sıralama ile düzenleyerek yıllar süren bir çalışma ile kolay incelenebilir bir arşiv oluşturdu. Bu arşive, İTÜ Radyosu ve İTÜ TV tarihinde çok önemli bir isim olan ve genç yaşında bir kaza sonucu kaybettiğimiz Aldo D’or­fani’nin adı verildi.

    Bu dönemde Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı: Mus­tafa İnan adlı eseri ve Charles Dickens’ın İki Kentin Öyküsü adlı romanı “arkası yarın” formatı ile her gün radyodan seslendirildi. Radyo çalışanı öğrencilere her dönem verilen fonetik-diksiyon eğitimleri canlı olarak radyodan ya­yınlandı. Duygu Çetegen ve Hakan Yusufoğlu’nun hazırla­yıp sundukları “Konuklarımızla Dünyadan İTÜ’ye” programı dünya müziklerini dinleyiciye taşıdı. Dünyaca ünlü sanatçıla­rın İTÜ Müzik İleri Araştırmalar Merkezi (MİAM) stüdyolarında gerçekleştirilen konser kayıt­ları bir dizi halinde yayınlandı. 2011’de başlatılan “Plak Sayısal­laştırma Projesi” ile uzunçalar (LP) plaklar sayısal ortama aktarıldı.

    2022’de ölen fotoğraf sanat­çısı ve ressam Ali Arif Ersen’in, olağanüstü bir yaşam motivas­yonuyla arkadaşı H. Turgut Uyar ile birlikte hazırladıkları caz programı “Kış Bahçesi”, ulusal basının da ilgi odağı oldu. Prof. Server Acim 2013’ten itibaren 52 hafta boyunca “Film Müziği Atölyesi” programını, 2014 başından itibaren “Klasik Batı Müziği’nde Türler, Biçimler ve Besteciler” programını hazır­layıp sundu (2019’da kaybetti­ğimiz Acim’in radyoya verdiği emek, açık arşivlerde sonsuza kadar yaşayacaktır).

    Sosyal_Tarih_8
    İTÜ Radyosu’nun kuruluşunda büyük emeği olan Prof. Dr. Mustafa Santur.

    2012 Mayıs ayından başla­yarak Dr. Demet Çilden ve Dr. Doğuş Güler’in değerli çaba­larıyla klasik Batı müziği, caz/ Blues ve rock olmak üzere üç ayrı kanaldan internette dinle­yicilerine seslenen İTÜ Radyosu, bugün mobil uygulamalardan da dinlenebiliyor. “Tune-in” rad­yo uygulaması verilerine göre, Türkiye’de internet üzerinden en çok dinlenen üniversite rad­yoları arasında ilk 5 radyonun 3’ü İTÜ Radyosu’nun kanalla­rı. Ayrıca Türkçe ve İngilizce anonslarla hazırladığı özel programlarla 43 ülkeden 700 öğrenci radyosunun ortak ya­yınladığı programlarla sesini dünyaya duyuruyor. Bu yıl 78. yaşını kutlayan İTÜ Radyosu, öğrencilerin disiplinli ve öz­verili çalışmaları, amatör ruh ve heyecanlarıyla dünyanın her yerine sesini ulaştırmaya devam ediyor.

    20. YÜZYILIN BAŞINDA RADYONUN İDEOLOJİK İŞLEVİ

    Millî kültürün tek sesi ve ‘kulakla görmek’ imkan

    Radyo tüm dünyada “milletin sesi” olarak görüldü. Dr. Meltem Ahıska’ya göre radyo, 20. yüzyılın başında ‘benzerleştirmeye, tüketmeye’ yönelik bir kültüre geçişe eşlik etti. Geniş alana bir merkezden sesleri dağıtan radyo, tarihsel olarak millî kültürün oluşturulmasının da en önemli aygıtı oldu.

    Radyo yayıncılığı 1930’ların sonun­dan 1990’ların başına kadar devlet kontrolünde gerçekleştirildi. Bunu sağlayan hukuki çerçeve, özel ve ba­ğımsız radyo yayıncılığına izin vermedi. Türkiye’de radyo yayıncılığının tarihi özellikle büyük kent –Ankara, İstanbul, İzmir– odaklı son derece merkezî bir yapı sergiliyor. Bu özelliğiyle radyo, en başta yayıncılar, devlet insanları ve kısmen de izleyiciler tarafından “milletin sesi” olarak görüldü ve değerlendirildi. Radyonun böyle bir işlev yüklenmesinin Türkiye’ye özgü olduğunu söylemek mümkün değil elbette. Avrupa ve ABD kaynaklı birçok araştırma radyonun 1950’lere kadar milletin “inşa”ında ve millî hayatın oluşturulmasında oynadığı rol üzerinde durur. Türkiye’de radyo yayıncılığı tarihi de benzer bir dönem­leştirmeyle, yani 1950’lere kadar ve böy­le bir çerçevede, milletleşme “projesi” ile iletişim teknikleri arasındaki ilintiyi kurarak değerlendirilebilir. Ancak millet ve iletişim, bağımsız değişkenler olarak ele alınabilir mi?

    Sosyal_Tarih_Kutu

    Ülkemizde radyonun ilk yıllarıyla ilgili yaptığım araştırma, radyonun milletin kurulması için bir araç olarak kullanılmasından ziyade; radyodan yayınlanan sesler sayesinde milletin, bir millet yaratma işini üstlenen birçok seçkin tarafından başta şüphe edilen varlığının hayal edilebildiğini gösteriyor. Radyo teknolojisi, millet hayalini başka birçok “iletişim” ortamından daha fazla mümkün kılmıştır. 1940’larda Radyo dergisinde yazan Burhan Belge’ye göre radyonun en önemli hususiyetlerinden biri “kulakla görmeye” imkan tanıması­dır. Radyo, “hayalinizi, insanları da ses­leri kadar güzel tasavvur etmek bahsin­de serbest bırakır”. Radyo yayıncılığının tarihine baktığımızda, bu hayalin bir düzeyde milletin varlığını oluşturmayı ve ona inanmayı mümkün kılarken, bir başka düzeyde açmazlar yarattı­ğını, sesin ulaştığı karmaşık gerçeklik alanıyla başetmekte çekilen güçlükleri yansıttığını görüyoruz. Bu açmazların başında, “kulakla görülen” ve “gözle gö­rülen” arasındaki fark geliyor. Seçkinler bir millet kurma pratiği içinde radyodaki sesler sayesinde olmayanı olmuş, öz­leneni gerçekleşmiş kılmaya çalışırken; buna radyo gibi “modern” bir teknolojik dayanak bulmuşken; bu seslerle ifade bulan “gerçekliği”, başta yayıncıların kendi deneyimleri olmak üzere, yerin ve zamanın yaşantılanmasıyla bağdaştır­mak hiç de kolay olmamış. Yayıncıların anlatılarında bu türden kopukluklara ve yarılmalara sıkça rastlamak mümkün…

    1922-52 arası ABD’deki radyoculuk üzerine yazan Michele Hilmes, radyoyu “kablolar, vericiler ve elektronlar olarak, temelini elektrikte bulan bir şey yerine, kültürden temellenen bir toplumsal pratik olarak” düşünmemizi önerir. Buna kesinlikle katılıyorum. Ancak kül­türü sadece düşüncelerin alanı olarak görmeyeceksek, radyo yayıncılığı aynı zamanda teknik ve maddi düzenleme­ler içeren bir kültürün içinde şekillenen bir pratiktir. Bu nedenle radyo deyince bir yandan da “kablolar, vericiler ve elektronları” düşünmemek imkansız. Radyoda program yapan bir yayıncı bu teknikler sayesinde kendi toplumsal konumuna ve izleyiciye ilişkin politik bir imgelem oluşturmaktadır…

    Radyonun ifade alanını oluşturan tekniklere tarihsel olarak baktığımız­da, bu teknolojinin yirminci yüzyılın başında kaydetmeye, muhafaza etmeye, ayrıştırmaya katkıda bulunan yazılı kültürden; yaygınlaştırmaya, benzerleştirmeye, tüketmeye yönelik bir kültüre geçişe eşlik ettiğini, hatta bunu mümkün kıldığını söyleyebiliriz. Geniş bir coğrafi alana sesleri dağıtan radyo, kapitalizmin dinamiklerine tarihsel olarak eklemlenen millî kültürün baş imleyicilerinden biri olarak ortaya çıktı.

    Meltem Ahıska

    (Yazarın Metis Yayınları’ndan çıkan Radyonun Sihirli Kapısı Garbiyatçılık ve Politik Öznellik adlı kitabından özetlenerek alıntılanmıştır.)

  • Ne sohbet odası ne podcast: Her şey radyo ile başlamıştı

    Ne sohbet odası ne podcast: Her şey radyo ile başlamıştı

    UNESCO 2011’de aldığı bir kararla 19 Şubat’ı Dünya Radyo Günü ilan etti. 20. yüzyılın en büyük buluşlarından olan radyo, günümüzde kullanılan birçok medya alanına teknolojisine öncülük etti. “Kulaklar”ın dünyaya egemen olduğu zamanlar geride kaldı ama, radyonun takipçileri yeni teknolojiler sayesinde her şeyi “duymaya” devam ediyor.

    İnsanlık tarihinin en önemli buluşlarından olan radyo… Mucidi konusunda fikir ayrılıkları olsa da, Nobel ödüllü İtalyan elektrik mühendisi Gug­lielmo Marconi, uzun mesafeli radyo iletişiminin kurucusu sayılıyor.

    19. yüzyılın sonlarında bili­minsanları “kablosuz telgraf” için büyük çaba gösteriyordu. İlk telsiz sistemleri ve elektronik dalgalarla ses aktarma, öncelikle denizcilerin ve askerlerin ilgisini çekti doğal olarak. 20. yüzyılın hemen başlarında ise radyo alıcıları geliştirilmeye başlandı. Böylelikle radyo, bir kitle iletişim aracına dönüştü.

    Genç Türkiye Cumhuriyeti de bu gelişmeye ilgisiz kalmadı. Aslında daha cumhuriyetten önce radyo ile tanışılmış; işgal güçleri Anadolu’yu terkederken Fransızlar Türkler’e bir telsiz-te­lefon bırakmıştı. Bu telsiz-telefon aracılığıyla, eğitimci Rüştü Uzel (1891-1965) liderliğinde bir öğren­ci grubu İstanbul’da radyo yayını yapmak için çalışmaya başladı. 19 Mart 1923’te ilk deneme yayını Öğretmen Okulu’nda davetlilere yapıldı.

    Sosyal_Tarih_2
    İlk yayınların yapıldığı Sirkeci’deki Büyük Postane’nin üst katında Mûsiki Cemiyeti saz heyeti icra sırasında (Fotoğraflar: Cengiz Kahraman arşivi).

    Cumhuriyetin ilk yılında çıkan (21 Şubat 1924) kanunla, telsiz ve telefonla haberleşme yetkisi Posta Telgraf ve Telefon Müdüri­yeti Umumiyesi’ne (PTT) verildi. 1 yıl sonra ise Radyo Tesisleri Kanunu çıkarıldı. Bu yasa ile ülke çapında telsiz şebekeleri kurul­ması öngörüldü ve ihale Fransız şirketi TSF’ye verildi. Şirketin Ankara ve İstanbul’da yaptığı ve­riciler 20-250 kW arasındaydı ve ülkenin Berlin’den Moskova’ya, Tahran’dan Londra’ya kadar dış dünya ile bağlantısını sağlıyordu. Bu antenler, birtakım eklentilerle radyo yayıncılığına da uygun hâle getiriliyordu.

    Bu süreçte Mustafa Kemal’in inisiyatifi önemlidir. Yapılan bir radyo alıcısı Orman Çiftliği’ne götürülür. İstasyonlar aranır­ken, Sovyet radyosunun Rusça anonsu duyulur. Bir süre yayını dinleyen Mustafa Kemal “bakın propaganda yapıyorlar” der ve radyonun önemini vurgular. Bunun üzerine yeni bir radyo istasyonunun kurulması için çalışmalar başlatılır (Hale Yay­lalı, “1927’den çokpartili döneme kadar Türkiye’de radyo yayıncı­lığı”, İstanbul Aydın Üniversitesi Dergisi). İlk resmî radyo yayını 6 Mayıs 1927’de İstanbul’da başlar. O yıllardaki anons şöyledir: “Alo, alo, muhterem samiin (dinleyi­ciler). Burası İstanbul Telsiz Tele­fonu… Bugünkü tecrübe neşri­yatımıza başlıyoruz…” Bu anons Fransızca olarak da tekrarlanır.

    Radyo, alıcıların yaygınlaş­masıyla halkın temel iletişim aracı olur: Müzik yayınları, radyo tiyatroları, haberler, öğretici programlar…

    Sosyal_Tarih_1
    Radyo bir dönemin en önemli haber ve eğlence kaynağıydı.

    Radyo, Demokrat Parti döne­minde iktidarın en önemli pro­paganda ve muhalefeti sindirme aracına dönüşür. Sonraki yıl­larda ise darbeciler tarafından da çok sevilecek; 10’ar yıl arayla yapılan 3 askerî darbede de (27 Mayıs’taki darbenin bildirisi Albay Alpaslan Türkeş tarafın­dan radyodan duyurulmuştu) ilk ele geçirilecek hedefler radyo binaları olacaktı.

    Adı haksız yere 12 Eylül 1980 darbesi ile anılan ünlü sanatçı Hasan Mutlucan’ın okuduğu kahramanlık türkülerini, tüm Türkiye aslında 1974’teki Kıbrıs Savaşı ile radyodan duyacaktı. Savaş haberlerinin arasında Mutlucan’ın davudi sesinden “yine de şahlanıyor” türküsü yayımlanacak; Kıbrıs’tan gele­cek haberleri merak eden halk radyoya büyük ilgi gösterecek ve ve radyo satışlarında patlama olacaktı.

    Radyonun tahtı, 80’lerde televizyon ile sarsılmaya başladı. Artık televizyon olmayan ev yok gibiydi ve haberler de buradan izlenmeye başlanmıştı. Önce diziler, sonra futbol karşılaşma­ları derken, “dinleme”nin yerini “izleme” alacak ve büyük rad­yolar önce ikinci plana, oradan eskicilere atılacaktı.

    Radyo buna rağmen 1990’dan itibaren ikinci altın çağını ya­şamaya başladı. Turgut Özal’ın 1980’den sonra uyguladığı liberal politikalar ve dünyada yaşanan teknolojik gelişmeler, özel yayıncılığın önünü açmış­tı. 1990’dan itibaren onlarca özel radyo kuruldu. Bu, müzik piyasasının da inanılmaz ölçüde büyümesine neden olacak; devletin katı denetiminden kurtulan radyolar yüzlerce genç müzisyenin sesini duyurduğu “yeni kanallar” olacaktı.

    21. yüzyılda ise dijital dönü­şümle birlikte bambaşka bir bo­yuta ulaşıldı. Akıllı cep telefon­ları, bluetooth, internet derken; sohbet odaları, podcast’lerden oluşan muazzam bir medya mecrasına tanıklık edilecekti. Radyo gününüz kutlu olsun.

    Sosyal_Tarih_3
    İlk radyo spikerlerinden Mesut Cemil.
  • Nerval: Yitik bir sokak ve sona erdirilmiş bir hayat

    Nerval: Yitik bir sokak ve sona erdirilmiş bir hayat

    Paris’te 26 Ocak 1855’te kendini öldüren Gérard de Nerval, eserleriyle kalıcı bir etki bıraktı. 1855’de kendisini kravatından demir parmaklıklara astığında, Rue de la Vieille Lanterne’in (Eski Fener Sokağı) idam fermanı, çevresindeki başka sokaklarla birlikte imzalanmıştı. Şehirden silinecek bir sokağı bu nedenle seçmiş olabilir miydi? Nerval’in izinde…

    Sık sık sokak isimlerinin değiştirilmesi konusuna diklenerek eğildim ya­zılarımda; bu işlemleri gerçek­leştiren yetkililerin isimleri de kayıtlardan silinsin isterdim.

    İsmi değiştirilen sokağın cis­mi değişmez elbette ama, im­gesi kökünden değişir. Uğradığı acımasız “palempsest müdaha­le” yüzünden geçmişi bulanık­laşır; zaman geçince belleği zayıflayan toplumun zihninde tarihi kısalacak, büzüşecek­tir. Şehir sevdalıları, mahalle biyografları, anı koruyucusu edipler eliyle yaşatılır Sormagir, Tavukuçmaz ya da (evet, ısrarla) Beşir Fuad isimleri.

    Kagit_Uzerinde_1
    Gérard de Nerval’in Adolphe Legros tarafından çekilen “daguerrotip”i. 1853-54.

    Bir de ama, kaybolan sokak­lar biliyoruz. Biri, koyu hikayesi dolayısıyla bende mıknatıs etkisi yaratmıştır: “Rue de la Vielle Lanterne”i, Paris’in kendi yokolmuş, izleri kalmış kasvet yüklü sokağını 1973’te aramaya giriştiğimde onun bir şehirci­lik hamlesinde haritadan sırra kadem bastığını bilmiyordum. O dönemde arama motorlarının sağladığı olanakların uzağın­daydık; sokağın güç bela eri­şebildiğim tek imgesi, Gustave Doré’nin litografisindendi.

    “Ölü’m”, 10 yıl kadar sonraydı, bir ağır bunalım dönemecinde çıkagelen şiir Taşrada Ölüm Dirim Hazırlıkları’na girecekti: Ayna düzenekli parça.

    Ölü’m

    İnatçı bir gölge gibi ardımda

    iz sürdü ölüm. Gece sonu

    bir pusuydu gece: Kapılar

    kapalı, pervazlardan sızıntı

    bile esirgenmiş, sessizlik

    arttıkça artıyor; bir döşek,

    bir kâse çorba, bir çift

    yumuşak söz için seyiriyor

    içim.

    Dostlar uyuyorsunuz! derin

    ve kilitli. Sabah bir dürtüyle

    uyanacak ve sürdüreceksiniz

    tekerleğin çevrimini.

    Rue de la Vieille Lanterne, bin

    Sekiz yüz altmış sekiz. Ben

    Prometheus: Sizin için salacağım

    ateşe küsüyorum.

    Kagit_Uzerinde_2
    Gustave Doré’nin, Nerval’in kendini astığı geceyi ve mekanı illüstre eden gravürü.

    Bir 10 yıl daha geçti aradan. Gerçi iki durak arası birkaç defa döndüm Gérard de Ner­val’e ama bir sonraki yoğun­laşmam 1996-97 parantezini geçirdiğim Paris günlerine denk gelen bir serginin et­kisiyle gerçekleşti. O vesile yazdığım “Gece Siyah ve Beyaz Geçecek: Beni Beklemeyin”in girişini alıyorum buraya:

    “Rue de la Vieille Lanterne, iki adım ötemde, Châtelet’dey­miş: Merdivenli, dar, farelerin cirit attığı bir sokak. Nerval sergisinde yarım düzine parça var: Desen, kroki, gravür, yağlıboya. Gustave Doré’nin, Nerval’in kendini astığı geceyi illüstre eden gravürü başarısız, ama ürperticiydi. ‘Gece siyah ve beyaz geçecek’ diye teyzesi­ne bir pusula gönderen yenik, yorgun şair: ‘Beni beklemeyin’.

    Kagit_Uzerinde_3
    Nerval’in intihar ettiği sokak: “Rue de la Vielle Lanterne”. Arka planda Châtelet Meydanı’nı
    sembolize eden ve 1806’da François-Jean Bralle tarafından tasarlanan “Fontaine du Palmier” anıtı.

    Morg kayıtlarına göz attım, yakından bildiğim bir me­tin, Ahmet Oktay’ın şiiri (Yol Üstünde Semender’de-1987) için çevirdiğim satırlar. İntihar sebebi: Bilinmiyor.

    Hiçbir intiharın asıl ge­rekçesi bilinemez: Karmaşık köklü, yumak gövdeli, çokdallı­lar. Cesedi St. Michel morguna getirmişler. Bilmiyordum: O sırada oturduğum evin tam karşısında, biraz aşağıda, Seine kıyısındaymış -hâlâ duruyor olsaydı bina, 1855’te duruyormuş, penceremden onu seyrediyor olacaktım. 30’u günü Notre-Dame’dan kaldı­rılmış Gérard’ın cenazesi.

    Kagit_Uzerinde_5
    “Rue de la Vielle Lanterne” (Eski Fener Sokağı)

    Gérard Labrunie: Geçen yüzyılın en koyu şairi -La­utréamont’la birlikte. Ondaki siyah başka hiç kimsede bu kadar kesinleşmemiştir, Lautréamont’unki kalın bir sistir sonuçta: Nerval’inki düpedüz taş duvar.

    Elyazmalarının önünde tek tek dikildim. Uçtu uçacak mürekkep lekeleri. Sonelerin elyazmalarında yabanıl, rahat­sız, son derece sıkışık bir istif göze çarpıyor. Aynı, Adolph Legros’nun daguerrotip’inde yüzüne toplanmış, onu çatlata­sıya germiş ifade. Kimin aklına gelir o adamın benim yaşımda olabileceği: İki bin yıllık bir yorgunluk değil mi gözlerinde çöreklenmiş duran?”

    Denemede Doré’nin litog­rafisine biraz haksız biçimde yüklendiğimi düşünüyorum bugün: Jules de Goncourt’un deseni 1854’e tarihleniyor: Kesif atmosfer. Nerval 26 Ocak 1855’de kendini kravatından demir parmaklıklara asarak intihar ettiğinde, Rue de la Vieille Lanterne’in idam fermanı, çevresindeki başka sokaklarla birlikte imzalanmıştı. Şairin durumdan haberi var mıydı? Şehirden silinecek bir sokağı o nedenle seçmiş olabilir miydi? Böyle akıl yürütmek safdillik olur. Şu var: Nerval, seçimiyle sokağı şehrin tarihine kalıcı biçimde oturtmuştur.

    Oluşturduğum ‘küçümen al­büm’ ölüp gitmiş bir “canlı”nın, şairin, öldürülmüş bir başka “canlı”yı canlandıran görüntü­leri. Rue de la Vieille Lanterne kayıtlara ‘sokak’tan çok ‘yol’ (voie) olarak geçmiş. Châtelet tiyatrosunun hemen arkası­na düşen yerinde boşluğunu, hayaletli hayaletini ziyaret ettiğimde içimin içinde bir zonklama hissettiğimi sakla­yamam.

    Nerval’i, Gérard efendi Galata’da, Tünel civarında do­laştığı günlerde düşünmeye ve düşlemeye çalıştığım da oldu. Doğu’ya Yolculuk’u yeniden okuyun! Neden bilmem, ona yakıştırdığım Ensiz Sokak sonunda 2021’den başlayarak adreslerim arasına katılınca: Sırtımdan aynı ürperti geçiyor hep.

    Kagit_Uzerinde_4
    Châtelet Meydanı’nın 19. yüzyıl ortalarında yapılmış krokisi.
  • 20. yüzyılın yeni cephesi:‘Özel kuvvet’ operasyonları

    20. yüzyılın yeni cephesi:‘Özel kuvvet’ operasyonları

    20.yüzyıla damgasını vuran askerî mücadeleler, özellikle 2. Dünya Savaşı’yla birlikte yeni bir boyut kazandı. Artık sıcak muharebeye giren askerî birliklerin sevk ve idaresi kadar, istihbarat örgütlerinin faaliyetleri, özel operasyonları ve propaganda da hayati bir önem taşıyordu. Kurtarılan-kaybedilen hayatlar ve uluslararası mücadelenin yeni alanı.

    Geçen yüzyıl savaşların­da gördüğümüz birçok yeniliğin arasında, özel operasyonların giderek artması dikkati çeker. Bunlar esas olarak düşman hatlarının gerisinde veya çatışmalara taraf olmamış ülkelerdeki girişimlerdir ama; terör hadiseleri sözkonusu olun­ca ülkelerin kendi topraklarında da gerçekleşir. Resmen ilan edilmemiş savaşlarda, özel ope­rasyonlar daha bir ön plandadır. Bunlarda, sayı olarak az ama çok sıkı elemeler ve eğitimlerden geçmiş yetenekli özel birlikler kullanılır. Temel amaçlar, hasım liderlerin bertaraf edilmesi, rehinelerin kurtarılması, kritik sabotaj faaliyetleri, ulaştırma-i­letişim sistemlerinin çökertil­mesi, sindirme, istihbarat ve propagandadır. Özel birliklerde­ki personel içerisinde subay ve astsubaylar büyük ağırlık taşır; bazı timler sadece bu unsur­lardan oluşur. Bu faaliyetler, “düşman” tarafın büyük birlik­lerinin ve maddi imkanlarının koruma faaliyetlerine ayrılma­sını getirir.

    Özel birlikler denilince ilk akla gelenler komandolardır. Bu terim 1899-1902 arasındaki Boer Savaşı’ndan miras kalmıştır. İn­gilizler ilk başta komando olarak anılan birkaç bin Boer süvarisiy­le başa çıkmak için 75 bin aske­rin yeterli olacağını düşündüler; ama sonuçta savaşı kazanmak için 450 bin kişi yığmak zorunda kaldılar ve bunların çoğu ikmal hatlarını korumak için ayrılmış­tı. Bu gelişmeler, onları bu tür özel operasyonlar üzerinde dü­şünmeye yönlendirdi. 1. Dünya Savaşı sırasında en başarılı özel operasyonlarından biri, Thomas Edward Lawrence’ın (1888-1935) başlattığı Arap isyanıdır. Bu faaliyet, Türk Ordusu’nun ikmal hatlarına büyük zarar verip birliklerin korumaya ayrılma­sına yolaçtığı gibi, baskınlarla da önemli kayıplar verdirmişti. 1. Dünya Savaşı’nda daha az popüler diğer bir özel harekat da, Alman General von Lettow-Vor­beck’in Doğu Afrika’da kendi­lerinden 10 kat daha kalabalık İngiliz kuvvetlerini bağlama­sıdır. Ancak özel operasyonlar konusunda büyük gelişmele­rin yaşandığı dönem 2. Dünya Savaşı’dır. Birçok ülke bu konuya hassasiyetle eğilecek, ama başı çeken İngiltere olacaktır. 1940 Mayıs’ından 1941 Haziran’a kadar Almanya karşısında tek başına kalan İngiltere, Avru­pa’ya çıkarak savaşı sürdürme olanaklarına sahip değildi. Bu nedenle Kuzey Afrika ve At­lantik konvoylarını korumanın haricinde, savaşı hava bombar­dımanı ve özel operasyonlarla devam ettirmekten başka çaresi yoktu. Bu tür operasyonlar için kısa sürede 8’i Donanma’ya bağlı, çoğu tabur büyüklüğünde 30 civarında birlik kuruldu. Ne var ki, tüm silahlı kuvvetlerden en güçlü askerlerin bu birim­lere seçilmesi belli bir tepki de oluşturmuştu. Winston Churc­hill, Dunkirk’teki çekilmenin (26 Mayıs-4 Haziran 1940) hemen ertesinde, Avrupa’yı ateşe verme talimatıyla SOE (Special Ope­rations Executive) adında bir başka örgütün kuruluş emrini verdi. Bu kuruluş, işgal altındaki tüm ülkelerde istihbarat ve sabotaj faaliyetleri yürütecekti. Kuzey Afrika’da David Stirling’in “Çöl Akıncıları “(Long Range Desert Group) ve Burma’da Orde Wingate’in “Chindits” adı verilen tugayı ile Japon hatlarının arka­sına yaptığı akınlar öne çıkar. Stirling’in grubu daha sonra SAS (Special Air Service) olarak örgütlenecek ve o tarihten (1941) itibaren dünyanın her tarafında operasyon gerçekleştiren İngiliz özel birliklerinin atası olacaktı. Hitler savaş sırasında bu ope­rasyonlara karşı büyük bir savaş suçu olan “Komando Emri”ni yayınladı; buna göre askerî kı­yafete bakılmadan paraşütçüler dahil yakalanan her komando teslim olsa dahi derhal öldürü­lecekti ve bu emrin uygulandığı durumlar oldu.

    Amerikalılar da savaşa girdikten sonra CIA’in öncülü sayılan OSS (Office of Strategic Services) adlı kurumu oluştu­rarak benzer operasyonlara başladı. Bunlardan kimi doğru­dan Silahlı Kuvvetler bünyesin­de yapılırken kimi de OSS’nin denetimindeydi. General Frank Merrill’in komutasında kurulan “Merrill’s Marauders” adlı askerî birlik, tıpkı Wingate’in “Chin­dits”i gibi Burma’da akınlar yapmış ve onlar gibi büyük kayıp vermişti. Ancak bu ülkede ve Çin’de OSS yönetimindeki başka operasyon grupları, yerliler­den gerilla grupları kurmanın yanısıra istihbarat ve sabotaj faaliyetlerinde bulundu.

    Askeri_Tarih_1
    ABD’nin 1993’te Somali’deki özel operasyon fiyaskosu, Kara Şahin Düştü (Black Hawk Down) adıyla sinemaya aktarıldı. 2001 yapımı film savaş sinemasının seçkin örnekleri arasında sayılıyor.

    Amerikalılar 2. Dünya Savaşı sırasındaki istihbarat çalışma­larını önce tarafsız ülkelerden yürüttüler ki, bunların başında sonradan CIA’in patronu olacak Allen W. Dulles’ın İsviçre’de yaptığı işler gelir. Onun en bü­yük başarısı, İtalya’daki Alman birliklerini resmî antlaşmadan 1 hafta önce teslime ikna ederek birçok hayat kurtarmış olması­dır. Bu arada İstanbul’da ‘Packy’ Macfarland yönetimindeki OSS grubu, Balkanlar ve Orta Avru­pa’ya yönelik faaliyetler için bir merkezdi. Buradan elde edilen istihbaratın, İtalya ve Kuzey Afrika’dan Avrupa’daki direniş gruplarına malzeme gönderilme­sine katkısı olmuştur. Fransa’nın kurtarılması sırasında ise işgal altındaki bölgelere paraşütle indirilen “Jedburgh” timleri­nin Normandiya ve sonrasında istilayı kolaylaştırması da, özel kuvvetler kapsamında önemli fa­aliyetler arasındadır. Bunlar yerel direnişçilerle bağlantı, istihbarat ve sabotaj faaliyetleri yürütmüş, Müttefik birlikleri bölgelerine ulaştıkça görevleri sona ermiştir (Soğuk Savaş yıllarında Ame­rikalılar çok sayıda özel birlik yetiştirdiler ki bunlar arasında Yeşil Bereliler, Delta Grubu, Navy Seals, Raiders, Rangers vs. daha çok bilinenlerdir).

    2. Dünya Savaşı sırasında Almanlar’ın özel birliği olan Brandenburg komandolarını da unutmamak gerekir. Bu birlik 1939 sonunda ordu içerisinde, ancak istihbarat örgütü Abwehr gözetiminde kurulmuştu; düş­man cephesinin gerisinde her türlü istihbarat, sabotaj, yakın dövüş, silah, paraşüt eğitimi alan, yabancı dil bilen yetenekli askerlerden oluşuyordu. Daha sonra SS birlikleri kendi özel kuvvetlerini oluşturdu. Hitler’in “harika komandosu” olarak anı­lan Otto Skorzeny, 12 Eylül 1943 tarihinde Mussolini’yi, hapis tutulduğu Gran Sasso dağının tepesine planörle inip, inanıl­maz bir operasyonla kurtardı. Hitler’e bu başarısı üzerine Brandenburg birliklerinden 4 bin asker ve subay alması için izin verdi. Skorzeny’nin önem­li operasyonlarından biri de, savaşın sonu yaklaşırken taraf değiştiren Macaristan diktatörü Amiral Miklós Horty’yi ele ge­çirmesidir. Onun Müttefikler’le temasının izlenmesi üzerine Skorzeny, önce Horty’nin müza­kereleri yürüten oğlunu kaçırdı, sonra da 16 Ekim 1944 tarihinde başkanlık sarayını basıp Horty’yi esir aldı.

    Rus özel operasyon birlikle­rine gelince… Bunlar 2. Dünya Savaşı öncesinde gizli servisler olan NKVD ve GRU içerisinde oluşturulmuştu. İstiladan sonra Alman hatlarının gerisinde operasyonlar geliştirmeye çalıştılar ve 1943’te bunlara, karşı-istihbaratta uzmanlaşan SMERSH de katıldı (Savaştan sonra ise düşman hatları geri­sinde harekat yapacak Spetnatz özel bölükleri kurulacak (daha sonra tabur seviyesine çıka­rıldı); bunları KGB tarafından oluşturulan Vitnaz, Vega ve Alfa birlikleri izleyecekti).

    2.DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA BAŞLICA ÖZEL OPERASYONLAR

    DÜŞMANI ALDATMAK İÇİN…

    Avrupa’da başlayan savaşın küresel bir nitelik kazanmasından önce görülen istihbarat savaşları ve operasyonlar, ABD’nin savaşa girmesiyle hız kazanacaktı. Yine de özellikle İngiliz MI5’ın (Military Intelligence, section 5) Almanlar’a karşı operasyonları tayin edici olacak, savaşın kaderine etki edecek sonuçlar doğuracaktı.

    VENLO HADİSESİ (9 KASIM 1939)

    İngilizler’e ağır darbe

    Askeri_Tarih_2
    2 İngiliz ajanının kaçırıldığı Hollanda- Almanya sınırındaki Café Backus.

    2. Dünya Savaşı’nın ilk günlerinde meydana gelen, önemsiz görünen ama ciddi sonuçlara yolaçmış bir operasyon. SS tarafından Naziler’i kışkırtmak üzere sözde İngilizler’in marifetiyle Hitler’e düzenlenen sahte bir suikast girişimi sonrasında; buna misilleme olarak sözde muhalif Naziler ile tarafsız Hollanda’nın sınırdaki Venlo kentinde buluşmaya giden iki İngiliz ajanı kaçırıldı. İngiliz ajanlar, sınırdan hızla dalan ve aynı hızla kaçan araba­ya itildiler; ajanların yıllardır kurdukları istihbarat şebekesi çökertildi; aynı zamanda Almanya’daki Nazi muhalif­lerine de gözdağı verilmiş oldu.

    İSKENDERİYE BASKINI (19 ARALIK 1941)

    Askeri_Tarih_3
    HMS Queen Elizabeth.

    İtalyan tim su altından vurdu

    Müttefik güçlerle Mihver arasında Akde­niz’de askerî rekabetin sürdüğü 1941’in Aralık ayında, İtalyan dalgıç komandoların gerçekleştirdiği operasyon. İtalyan tim, üzerlerine binilerek yönlendirilebilen özel yapım torpilleriyle gizlice İskenderiye limanına girdi; bunları Valiant ve Queen Elizabeth ana muharebe gemilerinin altın­da patlattı. Kuma oturan gemiler çok uzun süre harekatdışı kaldı ve kritik aylarda İngilizler Akdeniz’deki üstünlüklerini yitirdi.

    Askeri_Tarih_4
    Alman General Erwin Rommel.

    FLIPPER OPERASYONU (10-18 KASIM 1942)

    Rommel’i ele geçirememek

    “Flipper” koduyla anılan bu başarısız operasyonda İngilizler, Alman General Erwin Rommel’i hedef almışlardı. Kuzey Afrika’da (bugün Libya) Rommel’in kaldığı ve kimi zaman karargah olarak kullandığı evi basıldı ama, İngiliz istihbaratı onun sözkonusu günlerde cephede olduğunu tespit edememişti. 11. İskoç Komandoları tarafından yapılan baskın ateşle karşılık gördü ve 2 ölü verdikten sonra kaçan gruptan 28 asker esir düştü. Sadece 3 ko­mando, çölde haftalarca süren yürüyüş­ten sonra İngiliz hatlarına dönebildi.

    BRUNEVAL BASKINI (27-28 ŞUBAT 1942)

    Askeri_Tarih_5
    Bruneval’nın 1941’de çekilmiş bir fotoğrafı. Sol
    tarafta Würzburg radarı görünüyor.

    Hedef radar ele geçirildi

    Bombardıman akınlarında büyük kayıp veren İngilizler, Almanlar’ın Fransa kıyılarına yerleştirdiği bir radarı ele geçirmek üzere paraşütle yakın bir bölgeye inip başarılı bir baskın yaptı. 1942 başlarındaki bu operasyonda önemli parçaları ülkelerine götürüp değerli bilgiler edindiler.

    GUNNERSIDE OPERASYONU (ŞUBAT 1943)

    İngilizler’in ‘ağır su’ sabotajı

    Askeri_Tarih_6
    Norveç’in Telemark bölgesindeki Norsk
    Hidroelektrik Santrali.

    İngilizler, Naziler’in atom bombası yapımında kullanabilecekleri “ağır su” tesisini ortadan kaldırmak üzere SOE (Special Operations Executive) tarafın­dan yetiştirilen bir özel grubu harekete geçirdi. 1940’da başlayan planlama ve eylemler, Norveç’teki bir hidroe­lektrik santralindeki tesisinin imhasına uzanacak ve 1943 Şubat’ında yapılan eylem “Gunnerside” adıyla anılacaktı. Tesisin imhasından sonra elde kalan su, bir feribotla Almanya’ya taşınırken ikinci bir sabotajla bu gemi de batırıldı. Gerçi Almanlar atom bombası yapımından çok uzaklardı ama, bu o dönemde kesin olarak bilinmiyordu.

    MINCEMEAT OPERASYONU (NİSAN 1943)

    Müttefikler Sicilya’ya, Almanlar Sardunya’ya

    Askeri_Tarih_7
    Cesedin üzerine konulan Binbaşı Martin’in kimlik kartı.

    İngilizler 1943 başında, kıta Avrupa’sına yapılması planla­nan çıkarmaların yeri konusunda Almanlar’ı aldatmak için bu operasyonu planladı. Böylece onları, harekatın Sicilya yerine Sardinya’ya veya Yunanistan’a yapılacağına inandırabilirlerdi. Tıp uzmanlarının yardımıyla kim­sesiz bir cesedi Binbaşı Martin adıyla hazırlayıp 30 Nisan gecesi kaza geçirmiş gibi İspanya kıyı­larında denize bıraktılar. İspan­yollar, cesedin koluna zincirlen­miş çantadaki belgeleri derhal Almanlar’a gösterdiler. Burada tiyatro biletinden nişanlıya yazıl­mış mektuba kadar her şey dü­şünülmüştü. Bilgiler, Almanlar’ın Sardinya ve Yunanistan’a güç kaydırmasına yolaçacaktı. MI5’ın (Military Intelligence, section 5), 2. Dünya Savaşı sırasındaki en başarılı istihbarat operasyon­larından sayılır. 2021’de sinema filmi olarak dramatize edildi.

    2.DÜNYA SAVAŞI SONRASINDA BAŞLICA ÖZEL OPERASYONLAR

    SINIRÖTESİNDE YENİ SINIRLAR…

    Çok sıkı eğitim ve hazırlığa rağmen, özellikle yakın tarihte özel kuvvetler tarafından yapılan uluslararası operasyonların önemli bir kısmı başarısız oldu. Bunun nedeni, operasyon hedefi olan tarafın çok daha tedbirli olması ve senaryoların çeşitliliği idi. Yine de 1976’daki Entebbe Baskını gibi, amacına ulaşan operasyonlar kaydedildi.

    Askeri_Tarih_8
    Fidel Castro, Domuzlar Körfezi çıkarması sonrası çıkan çatışmayı izliyor.

    ENTEBBE BASKINI (3-4 TEMMUZ 1976)

    İsrail komandoları Uganda’da

    Askeri_Tarih_9
    Operasyondan dönen “Sayeret Matkal”
    komandoları, 4 Temmuz 1976.

    Paris-Tel-Aviv seferini yapan bir yolcu uçağı Atina’da kaçırılarak Uganda’ya gö­türülmüş, rehinelerin serbest bırakılması karşılığında İsrail’in çok sayıda Filistinli tutukluyu serbest bırakması istenmişti. Görüşmeler sonuç vermeyince 3-4 Tem­muz 1976 tarihinde İsrail’in “Sayeret Mat­kal” adlı özel operasyon birimi uçaklarla havadan ikmal yaparak 4 bin kilometrelik bir uçuşla gece vakti Entebbe Havali­manı’na inmiş; 1 saat süren operasyonla rehinelerin hepsini kurtarıp gene uçakla İsrail’e dönmüştü. Filistinliler ve onlarla birlikte olan 2 Alman ve bazı silahlı Ugan­dalılar öldürülmüş; İsrailliler’in tek kaybı, bugünkü İsrail başbakanının ağabeyi olan komutanları Yonatan Netanyahu olmuştu.

    DOMUZLAR KÖRFEZİ ÇIKARMASI (17-20 NİSAN 1961)

    Askeri_Tarih_10
    Domuzlar Körfezi çıkarmasında Kübalı sürgün askerler büyük rol oynadı.

    CIA’in suya düşen planları

    2. Dünya Savaşı sonrası en başarısız büyük operasyonların önde geleni. Küba’da Castro rejimine karşı CIA ta­rafından eğitilen 1.500 kadar Kübalı, 19 Nisan 1961 tarihinde Domuzlar Körfezi adı verilen kıyıya çıktı ama tam bir ye­nilgiye uğradı. Hayatta kalanlar büyük bir mahkemede yargılanarak siyasi propaganda vesilesi oldular.

    MÜNİH OLİMPİYAT KATLİAMI (5-6 EYLÜL 1972)

    Askeri_Tarih_11
    Keskin nişancıyla öldürmesi planlanan eylemciler, rehinelerin bulunduğu helikopteri havaya uçurmuştu.

    Spora sürülen ‘Kara’ leke

    İsrailli 11 sporcu, olimpiyat köyünde Kara Eylül adlı Filistinli örgüt tarafın­dan korumasız bir şekilde rehin alındı. Pazarlık sonunda eylemcilerin rehine­lerle birlikte helikopterle havalimanı­na götürülmesi için anlaşıldı. Ne var ki bu sırada Alman polisine bağlı PSG9 anti terör grubu son derece kötü bir operasyona girişince bütün rehi­neler (11 İsrailli sporcu ve 1 antrenör) öldü. Ekibin bu operasyonu yapacak yetenekte olmadığı ortaya çıktı ama, Alman Silahlı Kuvvetleri’nin bu ope­rasyon için zaten yetkisi de yoktu.

    İRAN / REHİNE KURTARMA OPERASYONU (NİSAN 1980)

    Iran Hostages Operation Eagle Claw
    Tahliye esnasında helikopterlerde arıza meydana geldi. Amerikan ordusu operasyonu sürdüremedi.

    Büyükelçilikte büyük fiyasko

    İran Şahı’nın devrilmesini takiben, ABD’nin Tahran Büyükelçiliği’nde re­hin alınan Amerikalılar’ın kurtarılma­sı için bir operasyon planlandı. 1980 Nisan’ında Basra Körfezi’nden kal­kan helikopterler Tahran yakınların­da toplanıp ikinci kez havalanacaktı. Ne var ki indikleri yerde karşılaştık­ları bir yolcu otobüsünün yanısıra, mekanik arızalar ve kum fırtınası 8 helikopterden 3’ünü devredışı bıra­kınca operasyona devam edilemedi. Burada da hazırlık ve planlamada büyük eksiklikler ortaya çıktı.

    MOGADİŞU MUHAREBESİ (3-4 EKİM 1993)

    Askeri_Tarih_13
    ABD güçlerinin saldırılarında Mogadişu’daki sivillerden de yüzlerce ölü olduğu belirtildi.

    3 Kara Şahin düştü

    Somali’nin başkenti Mogadişu’da bir savaş lordunu ele geçirmek üzere havalanan ABD özel birliklerine ait 3 Black Hawk helikopteri düştü; bunlardan ikisi şehir için­de öfkeli kalabalıkların saldırısına uğradı. Saatler süren çatışmalardan sonra Amerikalılar 18 ölü ve 73 yaralı vererek üslerine çekildi. Hadise, meşhur “Black Hawk Down” filmiyle (2001) sinemaya aktarılacaktı.

    (FILE) FILE FRANCE JUSTICE TERRORISM CARLOS
    Birçok terör eyleminde yeralan Sanchez, hâlen Fransa Fleury Merogis Cezaevi’nde tutuklu.

    CARLOS OPERASYONU (14 AĞUSTOS 1994)

    Çakal takip edildi, Sudan’da yakalandı

    Uzun yıllar boyunca dünyanın her tarafında aranan Çakal Carlos lakaplı Ilich Ramirez San­chez’in yeri, 1994 Şubat’ında CIA tarafından tespit edildi. Fransız istihbaratı tarafından 4 ay boyunca takip edilen Carlos, 14 Ağustos 1994’te Sudan’da ya­pılan bir operasyonla kaçırıldı. Paris’e götürülerek, mahkeme sonrası müebbet hapse mah­kum edildi. Sudan hükümetine ise kimi ekonomik avantajlar sağlandı; Sudanlılar’ın izinsiz operasyon dolayısıyla şikayet­lerinden vazgeçmeleri sağlandı.

    PKK LİDERİNİN YAKALANMASI (16 ŞUBAT 1999)

    Sayın Öcalan! Memlekete hoşgeldin

    Askeri_Tarih_15
    “Silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek” suçuyla 29 Haziran 1999’da idama mahkum edildi, cezası ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrildi.

    Baskılar nedeniyle 1999 Ocak’ında Suriye’den Yunanis­tan’a giden PKK lideri Abdullah Öcalan, iltica izni verilme­yince oradan Rusya, sonra İtalya’ya sığınmaya çalıştı. Bu süreçte MİT tarafından takibe alındı ve sonunda bir süre kalacağı Kenya’ya gitti. Buradan Hollanda’ya gideceği öğrenilince, ABD’nin de bilgisi dahilinde Türk Özel Kuv­vetleri olan Bordo Bereliler’den bir ekip Nairobi Havali­manı’nda Öcalan’ı yakaladı. Türkiye’ye getirilen Öca­lan’ın yakalandığı, 16 Şubat günü kamuoyuna açıklandı.

    NEPTUNE SPEAR (2 MAYIS 2011)

    Askeri_Tarih_16
    Usame Bin Ladin’in Pakistan’ın Abbottabad şehrinde öldürüldüğü yer.

    Usame Bin Ladin’e mızrak operasyonu

    ABD, 11 Eylül saldırılarından sorumlu tuttuğu Usame Bin Ladin’i ele geçirmek için geniş çapta bir faaliyete girişti. Ladin hiçbir elektronik haberleşmeyi kullanmadığı halde, kuryelerinden biri izlenerek kendisinin Pakistan’da saklandığı yer bulundu. 2 Mayıs 2011 tarihinde Afganistan’dan kalkan helikopterlerde bulunan özel birlikler, baskın yaparak (Neptün Mızrağı Operasyonu) Bin Ladin’i evdekilerle birlikte öldürdü.

  • Saray’ın köşesi, tarihin bahçesi

    Saray’ın köşesi, tarihin bahçesi

    Soğukçeşme Sokağı ile Divanyo­lu’nun kesiştiği köşe, İstanbul’un iyi korunmuş yerlerinden biri. Soğuk­çeşme Sokağı’nın bir yanını oluşturan surlar, Topkapı Sarayı’nı koruyan Sur-u Sultani ya da Sur-u Hakani denilen duvarlar. 1470 dolaylarında inşa edilen bu duvarlar kulelerle desteklenmiş ve arazinin durumuna göre yerleştiril­miş. Fotoğrafın çekildiği açıdan hemen solda bir zamanlar Soğukçeşme Kapısı bulunuyordu. Ancak bugün Gülhane Parkı olarak bilinen saray bahçelerine dönüştüğünde, duvara iki büyük geçiş açıldı. Sokağın kimi bölümlerindeki surlara bitişik farklı boyutlardaki ahşap evler; 19. yüzyılın anlayışını, yapı malzeme ve oranlarını göstermesi bakımından çok kıymetli. Sokak, dik bir eğimle Ayasofya’ya doğru uzanır. Dikkatsizce duvarın önüne dikilen ağaçlar ve modern sokak kaplamaları tarihî dokuyu rahatsız eder.

    Hayri Fehmi Yılmaz

    Zaman_Kaymasi
  • Osmanlı mutlakiyeti sultana mutlak güç sağlamıyordu

    Osmanlı mutlakiyeti sultana mutlak güç sağlamıyordu

    Osmanlı sisteminde zamanla oluşan Meşveret Meclisleri, modern anlamdaki parlamentoya giden yolun başlangıcıydı. 600 yıllık devlette hiçbir padişah, tahtta oturduğu sırada mutlak bir güç olarak ortaya çıkmadı. 1876’da ilk Kanun-ı Esasi ve Meclis-i Mebusan’ın ömrü çok kısa sürdüyse de, Osmanlı tarihine vurduğu damgada 6 asrın emeği vardır.

    Padişahların tahta çıktık­tan sonra belirli bir görev süreleri yoktur. Onlar ölünceye kadar saltanat sürmek üzere tahta çıkar. Elbette her padişah böyle olmasını temenni etmiştir; ancak eceliyle ölmeden tahttan indirilerek kendinden sonra gelen oğluna, kardeşine veya yine Osmanlı soyundan yeğenlerine saltanatı devretmek zorunda kalan bir hayli padişah bulunur.

    Osmanlı Devleti’nin 623 yıllık ömründe tahta çıkan 36 padişahtan 12’si (2. Bayezid, 2. Osman, 1. Mustafa, İbrahim, 4. Mehmed, 2. Mustafa, 3. Ahmed, 3. Selim, 4. Mustafa, Abdülaziz, 5. Murad ve 2. Abdülhamid) “hâl edilmiş” yani tahttan indiril­miştir. Bunlardan 2. Bayezid zehirlenmiş; 2. Osman, İbrahim, 3. Selim, 4. Mustafa öldürülmüş; Abdülaziz intihar mı cinayet mi olduğu hâlen tam olarak açıklığa kavuşmayan bir şekilde hayatını kaybetmiştir. Her 3 padişahtan biri, kendilerinde vehmedilen o kadar güce rağmen iktidardan alaşağı edilip, tahtlarını hatta hayatlarını kaybedebiliyorsa; bunlar için “astığı astık-kestiği kestik” benzetmesi ne kadar doğrudur?

    Yönetim ilkeleri içerisinde padişahların yetkisine bırakılan “siyaseten katl” uygulamasıyla devlet adamlarının, sadrazam­ların hatta ulemadan üst rütbeli şahıslarla şeyhülislamların bile idama gönderilebilmesi, “astığı astık-kestiği kestik” deyimiyle izah edilemez. Bu uygulama­nın ne ölçüde hukuki olduğu tartışılabilir; ancak şeyhülislam fetvası olmadan siyaseten katl gerçekleşemezdi. Şeyhülislam­lar da bu fetvaları verirken “şer’i maslahat değildir, ululemrin isteğiyledir” diyerek sorumlu­luğu üzerlerinden atmışlardır. Köprülü Mehmed Paşa’nın ölü­münden sonra sadrazam olan oğlu Fazıl Ahmed Paşa’nın, 4. Mehmed’in huzurunda babası­nın “haksız yere adam öldürüp çok kan döktüğünü” söyleyen Şeyhülislam Esirî Mehmed Efendi’ye “hepsini senin fet­vanla öldürdü” diye çıkışması; bunun üzerine şeyhülislamın “şerrinden korkardım, onun için fetva verdim” demesi gibi, diğer şeyhülislamlardan da aynı korkuyla hareket etmiş olanlar çıkabilir.

    “Devlet benim! Benim uğru­ma can verin!” diyen padişahlar olduğu kadar, “devlette herkesin hissesi vardır” diyen padişah­ların da bulunduğuna bakılırsa; 6 asırlık bir devletin kuruluş­tan yıkılışa kadar birbirinden farklı usullerle yönetilmesi gibi padişahların meşreplerinin de birbirinden farklı olması çok doğaldır.

    Kapak_Dosyasi_9
    3.Selim’in cülus törenini tasvir eden minyatür.

    Güç odakları hep vardı

    600 yıllık devlette hiçbir pa­dişah, tahtta oturduğu sırada mutlak bir güç olarak ortaya çıkmamıştır. Saltanat âlemi dengelerin ayakta tuttuğu bir dünyadır. Küçük bir beylik de olsa, 3 kıtaya, 7 iklime yayılmış devasa bir devlet de olsa, her sultanın iktidarını bir ucundan istinat ettirmek zorunda kaldığı şahıslar, güç odakları ve nüfuz sahipleri her zaman varolagel­miştir. Bazı devirlerde uluslara­rası güçler dengesi de saltanatın devamı veya son bulması nokta­sında etkili olabilmiştir. Sadece Osmanlı saltanatında değil; Batı’da, Doğu’da kurulu monarşi düzenlerinin hepsinde de aynı seyir sözkonusudur.

    Dengelerin ucunda hüküm süren padişahlar açısından gücünü gösterebilmeye yarayan ordusunun, kullarının, hazine­lerinin, velhasıl debdebe ve ihti­şamını sağlayan maddi araçla­rın değeri; iktidarının kaynağını Kut’a, Gök Tanrı’ya veya Allah’a dayandırıp onun yeryüzündeki gölgesi olduğunu iddia etmekten daha yüksektir. Elbette geniş halk yığınlarının geleneksel iktidar meşruiyetini sağlama araçlarındaki Tanrısallığa, “mavi kan”a itibarı her şeyden yüksektir; ancak önce parayı ve tahtı ele geçirmek gerekir. Osmanlılar öncelikle beylikten devlete giden yolun taşlarını sağlam döşemeye uğraşmış, uç beyliği olarak düşman sınırında bulunmanın avantajıyla diğer Anadolu beyliklerinden gazâ ve ganimet uğruna akın akın kendisine katılanlarla imrenilen bir silahlı güce ulaşmıştır. Kısa sürede elde ettiği topraklar ve nüfus ile servetini katladıktan, dengelerini iyi kurduktan ancak iki asır sonra kendilerini Kayı boyuna bağlamayı akıl etmiş­lerdir.

    İktidarın meşruiyetini benimsetmek kadar önemli olan husus, sürdürülebilirliğini sağlamaktır. Doğu kültürlerin­deki siyasetname/nasihatname geleneğinde devleti sürdürebil­menin en önemli ayağının adil yönetici/adaletli idare olarak belirtilmesi boşuna değildir. İslâm kültürünün hakim olduğu devletlerin siyaset anlayışında “müşrik veya kafire benzeme­mek”, onlarla aynileşmemek önerilir; ancak adalet konusun­da Sasani hükümdarı Nuşire­van müşrik olmasına rağmen adaletin mümtaz bir simgesi olarak model alınır. “Devlet ada­let ile kaim, zulüm ile viran olur” anlayışı benimsenir.

    Kapak_Dosyasi_10
    Osmanlılar, oldukça büyük bir coğrafyayı yüzyıllarca Topkapı Sarayı’ndan yönetti. Sarayın denizden görünüşü.

    Yüksek mahkeme

    Adaleti sağlamanın yolları açık­tır. İster bireysel, isterse toplu her türlü şikayetin kurumsal karşılığı vardır. Devletin en üst yönetim organı Dîvân-ı Hümâ­yun, aynı zamanda adaletin tesis edildiği bir mahkemedir. Padişahın mutlak vekili olup “sahib-i devlet” unvanıyla anılan sadrazam, başvezir olarak Kub­bealtı’ndaki vezirler ve kalabalık bir bürokrat kadrosuyla ülkenin kaderini elinde tutar. Savaşa, barışa, vergiye, cezaya burada karar verilir. Bayındırlıktan asa­yişe kadar her karar burada alı­nır. Ülkenin dörtbir yanına ada­let dağıtmak üzere gönderilen fermanlar divanda hazırlanır ve “geciken adalet adalet değildir” anlayışıyla bunlar mürekkebi kurumadan yola çıkarılır.

    Devletin gücü kuvveti yerin­deyken sıradan bir mübaşirin, çavuşun getirdiği fermanın üzerindeki tuğrayı gören herhangi bir zalimin, eşkıyanın, gök kub­benin altında kaçabileceği yer kalmamıştır. Hüküm infaz edilir veya yoldan çıkmışlar yola ge­tirilir. Bütün bu icraatın bir tek padişahın gücüyle yapılabilmesi imkânsızdır ama, her olumlu icraat padişahın gücünü arttırır, hatalı kararların günahı vezir­lerin boynuna yüklenir (zaten vezir demek günahları yüklenen demektir). Zaferler sultanların hanesine yazılır, hezimetler kulların boynunu vurdurur.

    Türkiye’de adalet tarihinin hangi bahsi yazılacak olursa, ilk önce bakılması gereken kaynak­lar işte bu Dîvân-ı Hümâyun’un ortaya koyduğu sicil defterle­ridir. Kanunî öncesi zamanlara ait defterler bugüne intikal etmemişse de, onun zama­nından devletin sonuna kadar “Mühimme, Ahkâm, Şikâyet, Kalebent Defterleri” adları altın­da tasniflenen ve buradan tüm Osmanlı coğrafyasına, taşraya gönderilen hükümlerin kayde­dildiği “Şeriye Sicili Defterleri” gibi binlerce cilt tutan kayıtlarla ülkenin adliye tarihi kesintisiz olarak gözler önündedir.

    Üçlü yönetim

    Osmanlılar’da yönetim “kalemi­ye/mülkiye, ilmiye, seyfiye” ola­rak üçlü bir taksimatla formüle edilir. Sadrazamın mülkiye cephesi kadar, şeyhülislamın en tepede olduğu ilmiye cephesi de kalabalık bir teşkilata sahiptir. Rumeli ve Anadolu kazaskerleri ülkenin en küçük kaza merkez­lerindeki kadılardan, naip­lerden, en ufak medreselerin hocalarına kadar adliye ve ilmi­yenin her şeyinden sorumludur. Hukuk düzeninin ve eğitim-öğ­retimin yegane yetkilisi ilmi­yedir. Ordu ve donanmaya, hep birlikte seyfiye denilir. Yeniçeri Ağası, kaptanpaşa ve bunlara bağlı ücretli/ulufeli askerlerle profesyonel ordu teşkilatlanma­sının en iyi örneği, birkaç asır boyunca Osmanlılar tarafından gerçekleştirilmiştir.

    Böylesine teşkilatlı bir devlet örgütünde, padişahların sevk ve idaresine bile gerek kalmadan işler yürürdü. Öyle de olmuştur ve 1. Mustafa gibi akli melekele­rinden yoksun olduğu hâlde iki defa tahta oturan bir padişahın, ayrıca 12 yaşındaki 4. Murad ile 7 yaşındaki 4. Mehmed’in hüküm­darlıkları sırasında, onlar büyü­yüp devlet işlerini idrak ettikleri zamana kadar devlet mekaniz­ması sorunsuz işlemiştir.

    Hanedan anlayışının te­kamülüyle birlikte, 1. Ahmed devrinden itibaren saltanatın babadan oğula geçmesinden vazgeçilip en büyük erkek şeh­zade yani veliahtın padişahlık tahtına oturmasının usul edi­nilmesiyle birçok kural değişti. Şehzadelerin öldürülmesi terke­dilmedi ama, bunların sancak­lara gönderilip devlet tecrübesi kazanmalarından vazgeçildi; dolayısıyla padişah oluncaya kadar “kafes hayatı” denilen acı ve ızdıraplı bir hayatı yaşamaya mecbur bırakıldılar. Bu zaman diliminde Dîvân-ı Hümâyun da eski düzenini kaybederek yerini Paşakapısı veya Bab-ı Asafi de­nen yapılanmaya terketti. Yavaş yavaş devletin çarklarını eline geçirmeye başlayan bürokra­si her sahada uzmanlaşmaya doğru giderken, devletin ıslahat ve yenileşme çabaları da ilk meyvelerini veriyordu.

    Kapak_Dosyasi_11
    Kubbealtı’nın karşısında yer alan padişah makamı, arz odasının kapısı.

    1683 Viyana Kuşatması ve takiben 16 yıl süren savaşların sonunda 1699’daki Karlofça Antlaşması ile büyük bir hezimete uğrayan Osmanlılar, 4 yıl sonra tahta çıkardıkları 3. Ahmed zamanında ilk ıslahat faaliyetle­rine başladılar ve yeni bir uygu­lamayı gelenek haline getirdiler. Ağabeyi 2. Mustafa’nın (orduyla sefere çıkan son padişah) yerine tahta çıkan 3. Ahmed’le birlikte “vekil-i mutlak” olan sadra­zamlar, aynı zamanda serdar-ı ekrem sıfatıyla bulundukları ordunun başında ve ordugah­larda düzenledikleri divanlarda devlete ait her kararı alır oldular. Sadrazamın İstanbul’dayken maiyeti olan sadaret kethüda­sı, nişancı, reisülküttap, divan görevlileri ve defterdarlar da or­duyla birlikte sefere çıkıyor; her birine eş rütbeli olarak “rikab” adı verilen görevliler sadrazam yerine bırakılan sadaret kayma­kamlarıyla İstanbul’da yaşıyor; işlerini buradan yürüterek or­duyla haberleşmeyi sağlıyordu

    17. yüzyılın ortalarından itibaren Rusya’yla girişilen büyük ve uzun süreli savaşlar sırasında “meşveret/danışma meclisi” adı verilen ve katılımcı sayısı değişken toplantılarda kararlar alınmaya başlandı. Aslında erken zamanlardan itibaren padişahlar ara sıra bu şekilde meclisler düzenlemiş­lerdi. Zamanla başlı başına bir uygulama hâlini alan meşveret meclisleri, Türkiye’nin yönetim anlayışında parlamento mües­sesesine giden yolun başlangı­cıdır. Kaynağını Kuran’dan ve Hz. Muhammed’in öğütlerinden alan danışma, istişare toplantısı anlamındaki “meşveret”, Arapça bir konuyu görüşmek anlamın­daki “şûrâ” kökünden türemiş­tir. Padişahlar Dîvân-ı Hümâ­yun’un işleyişinden farklı olarak meşveret meclislerinde tavsiye niteliğinde alınan kararları çok önemsemişler; rical-i devletin bu toplantılarda hiç kimseden çekinmeden fikirlerini ortaya koymasını ve doğru eylemin ancak bu şekilde belirlenece­ğini defalarca belirtmişlerdir. Aslında bir anlamda yönetici sınıfı bilinçlendirmeye, devlette hissedar kılmaya yönelik bu tür girişimler en çok 3. Selim’in yönetim anlayışında yer bulmuş; ondan sonra 4. Mus­tafa’nın da talepleri bu yönde olmuştur.

    Sultan 3. Selim 7 Nisan 1789’da tahta çıktığı sırada, 1. Abdülhamid’in son yıllarında, 1786’da başlayan Osmanlı-Rus Savaşı sürüyordu ve yeni tahta oturan genç padişah son karar verici olmadan önce bu durumu etraflıca anlamak istiyordu. Bu nedenle 31 Ocak 1790’da imza­lanan Prusya İttifakı senedinin müzakereleri esnasında Prusya elçisi bir an önce imza istediğin­den, seferde olan sadrazamın yerine bakan sadaret kaymaka­mı, topu yeni padişahın kuca­ğına bırakıvermişti! 3. Selim bunun üzerine yazdığı bir hatt-ı hümayunda “Ben padişah olalı 1 sene dahi olmadı. Devletime ne vechile hayırlı olacağını bile­mem. Ve benim re’yim ile cevap vermem. Seleflerim zamanında olan mekrûh maddeleri hep padişahların üzerine sayarlar. Devletimde bu kadar ricâl ve ulema var. Münasip görürler ise ne güzel. Yoksa ben elbet şu iş olsun demem” (BOA.MHD. 11) diyerek ustaca bir manevrayla sorumluluğu rical-i devletin üzerine bırakmıştır.

    Sultan 3. Mustafa zamanında, 1768’de başlayan Osmanlı-Rus Savaşı; 1774’te ölen 3. Mustafa’nın yerine tahta geçen 1. Abdülhamid’in saltanatının ilk yılında, Küçük Kaynarca Antlaş­ması’yla sona erdi. Osmanlılar’ı büyük ölçüde yıpratan bu savaş, hazinenin dibine darı ekmek­le kalmadı; padişahın oğlu Şehzade Selim’in doğumunda gelen hediye ve paraları mu­hafaza eden haremi Mihrişah Kadın’dan 1773’te senet karşılığı borç alınmasına da sebep oldu!

    Sultan 1. Ahmed zamanında 1606’da açılan İran Seferi’ne para bulunamadığında da hâl çaresine bakmak için meşveret meclisi toplanmıştı. Şeyhülis­lam Sunullah Efendi o mecliste padişaha “para yoksa Mısır ha­zinesi var; o da yetmezse deden Kanunî’nin Budin Seferi’nde yaptığı gibi saraylardaki altın kap kacak eritilip para bastırıl­sın” diyebilmiştir. Buna şiddetle itiraz eden 1. Ahmed, “Mısır Hazinesi benim cep harçlığım, kap-kacak dediğin çorba tasım. Devir Kanunî’nin devri değil, bu zaman o zamana uymaz” diye­rek yönetici kademeyi ve orduyu karşısına alma pahasına buna itiraz etmişti.

    Aradan 167 yıl geçtikten sonra 3. Mustafa’nın, onun ardından 1. Abdülhamid’in, 3. Selim’in orduya para yetiştirmek için şahsi servetlerini feda etme­leri, saraydaki evaniyi paraya çevirtmeleri, sultanların “alan el” olmaktan vazgeçip “veren el” olmaya başlamalarına işarettir. 1. Abdülhamid kendi örnek olduğu bu eyleme vezirlerin, büyük ser­vet sahibi paşaların da katılması­nı istedi; gönüllü yanaşmayanları zorlayarak paralarını aldı (BOA. HAT. 54389, 54748). Padişahlar bu tarihten sonra devleti kendi mülkleri olarak görmeye devam etseler de rical-i devlet ile birlikte taşın altına el koyma ihtiyacını daha fazla hissederek eylem ve ilkelerde onların da devlette hisse sahibi olduklarını düşündürecek bir üslup geliştirdiler. Bu üslubun tezahür ettiği en önemli mec­ra, işte bu meşveret meclisleri olmuştu.

    Kapak_Dosyasi_12
    Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul alındıktan sonra yaptırılan Topkapı Sarayı, diğer padişahların ekleriyle günümüzdeki hâlini aldı.

    ‘İstemezük’ muhalefeti

    1787-1792 Osmanlı-Rus Sava­şı’nın sonunda Avusturya ile Ziştovi, Rusya ile Yaş Antlaşma­ları’nın imzalanmasıyla büyük hasar alan devlet, hemen ıslahat çalışmalarına başladı. Bu mak­satla toplanan birçok meşveret meclisinde alınan kararlar yanında, ulemaya sipariş edilen layihalarda yer alan fikirler doğ­rultusunda Nizam-ı Cedid adı verilen Islahat Dönemi başladı. Bu dönem 3. Selim’in tahttan indirilip yeğeni 4. Mustafa’nın tahta çıkmasıyla bir süreliğine kesintiye uğradıysa da, sonra gelen 2. Mahmud’un o döneme kadar görülmemiş ölçekte uy­gulamaya koyduğu yenilikler bu kesintiyi önemsizleştirdi.

    “Kuvvetler ayrılığı”nın esa­misinin okunmadığı çağlarda, padişahların ve bürokrasinin gücünü sınırlayabilen, denetle­yebilen hatta diktatörleşmenin önüne geçebilen yegane güç, Yeniçeri-esnaf-ulema üçlüsü­nün ittifakıyla oluşan “isteme­zük” ekibi olmuştur. Hâl’ler ve iclasler büyük oranda bu üçlü ittifakın eseridir. 2. Mahmud’un taviz vermeden ıslahatları uygu­layabilmek uğruna kendinden önceki padişahların geliştirdiği “katılımcı saltanat” yöntemini askıya alması, kendisini ister istemez ulema ve Yeniçeri’yle karşı karşıya getirmişti. Anadolu ve Rumeli’nin “âyan aileleri” de 2 asır boyunca güçlenmelerinde katkıları olan bu gruplarla ittifak hâlindeydi.

    Ayan aileleriyle, ulema ve Ye­niçerilerle saltanatının hemen başında imzalamak zorunda kaldığı ve iktidarını sınırlayan Sened-i İttifak’ı ilk fırsatta yırtıp atan 2. Mahmud’un hedefi belli olmuştu. “İstemezük”çülerin hâlen etkili olması, merkezî otoriteyi eskiye nazaran çok daha güçlü bir şekilde tesis etmek isteyen 2. Mahmud’u engelliyordu; bu nedene gücünü tesis eder etmez ilk elde Yeniçe­ri Ocağı gibi 5 asırlık bir tarihî kurumu izi-bucağı kalmayacak bir şekilde ortadan kaldırmayı başarmıştır. Ardından ulema­nın elindeki mali gücün kaynağı olan vakıfları denetleyebilmek adına, ilk olarak nezaret adıyla “Evkaf Nezareti” kurulmuştur. Esnaf ve sanatkarın ortadan kaldırılması amaçlanmadıy­sa da, Yeniçeri-esnaf-ulema üçlüsünden son elde kalan esnaf sanatkar grubu da 1838’de Bal­talimanı Ticaret Sözleşmesi’nin ağır koşullarından dolayı iyice etkisizleşince, ülkenin kaderini belirleyici bu üç unsur da orta­dan kalkmış oldu.

    2. Mahmud’un yenilikleri, oğlu Abdülmecid’in ilan ettir­diği Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile başlayan Tanzimat Dev­ri’ni hazırlamıştı. Bu devirde merkezî otorite güçlense de, padişahların gücünü sınırlayan, idam-müsadere-keyfî idareyi ortadan kaldıran hatt-ı hüma­yunla katılımcı yönetime gidiş iyice hızlandı. 1840’tan itibaren kurulan mahalli meclislerin önceliği vergi tarhı ve tahsili olsa da, ülkenin en ufak kazasın­da bile kurulan bu meclislerle halkın politik bilinci eskilerde hiç olmadığı kadar gelişti.

    İstanbul halkı, kaza meclis­lerinden ve seçim pratiğinden yoksun olduğu için, ilk Meclis-i Mebusan’a kadar yaklaşık 35 yıl boyunca seçimle, adaylıkla, bürokrasiyle hemhal olmuş taş­ralıların gelişim düzeyinden ha­bersizdi. İlk Meclis-i Mebusan’da taşradan gelenleri küçümseyen İstanbul mebusları, hiç bekle­medikleri ancak karşı karşıya kaldıkları politik bilinç sahibi taşralıların manevraları karşı­sında etkisiz duruma düştüler. Meclis-i Vala ve diğer nezaretle­rin meclisleri de ülkenin parla­mento ve seçilmiş milletvekil­leriyle yönetimine giden yoldaki yapı taşlarından olmuştur.

    Kapak_Dosyasi_13
    Osmanlılar’da ıslahat çalışmalarını başlatan Selim, Yeniçeriler tarafından katledilecekti.

    Tanzimat döneminde, bürok­rasinin güçlü sadrazamlar eliyle padişahların bıraktığı boşluğu doldurmadaki gayretleri sonu­cunda, Babıâli hükümetlerine tepkiler artmaya başladı. Reşid, Âlî ve Fuad Paşalar’ın sadareti sırasında oluşan “Yeni Osman­lılar” muhalefeti, padişahı bile Babıâli bürokrasisinin diktatör­lüğüne maruz kalmış gösteri­yordu (Teşhiste doğruluk payı vardır; zira Babıâli’de dönü­şümlü olarak sadarete gelen ve hariciye nazırlıklarında bulu­nan bu üçlünün son ferdi olan Âlî Paşa’nın 1871’de ölümüyle Sultan Aziz’in rahat bir nefes al­dığı ve öldüğü günü kastederek “işte bugün padişah olduğumu bildim” dediği rivayet edilir).

    1876’da ilk Kanun-ı Esasi ve Meclis-i Mebusan’ın ömrü çok kısa sürdüyse de, Osmanlı tari­hine vurduğu damgada 6 asrın emeği vardır. Oysa o meclis neler neler yapmaya adaydı! Topu topu 5 ay süren ömründe, bu toprakları vatanımız olarak bilmemizin yolunu açtılar; reaya kumaşından vatandaş kıyafeti çıkarmaya çalıştılar. Demokra­tik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirip bugüne getirdiği vatandaşının idraki kimi zaman verdiği verginin hesabını sor­maya yetmezken, o meclisteki mebuslar “bütçe de bütçe” diye tutturdular. Harcanan her kuru­şun hesabını sormaya kalkarak, elini Hazine’den çekmeden ge­çinmeye alışmışların akıllarını başlarından aldılar. Hiçbir üreti­mi bulunmayan, memlekete faydası olmadığı hâlde baş tacı edilen asalak bir yönetici sınıfı titrettiler. 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’ndeki kötü gidişin fatura­sını kesmek üzere Serasker Re­dif Paşa başta olmak üzere ordu erkânını hesap sormak üzere meclise çağırdılar. Nice sonra kendilerini dinlemeye tenezzül eden padişah 2. Abdülhamid’e “Geç kaldın hünkarım; daha savaşın başındayken meclisi dinleyecektin. Artık iş işten geçti” diyebildiler. Bunu dedik­leri anda da 2. Abdülhamid “ben artık dedem Sultan Mahmud’un yolunu izlemek zorunda kalaca­ğım” diyerek parlamentoyu tatil etti ve Kanun-ı Esasi’yi yürür­lükten kaldırdı.

    Bundan sonraki 30 yıl boyun­ca 2. Abdülhamid’in müstebit idaresi altında kalan Osman­lılar’ın 1909’dan 1922’ye kadar olan ahir ömründe meşruti idare ve Kanun-i Esasi yeniden yürürlüğe girdiyse de bu döne­min ve devletin son padişahları Sultan Reşad ve Vahdettin’in yönetimi çözüm olmadı. “Meş­rutî istibdat” yönetimi altındaki Osmanlı rejimi tarih sahnesin­den çekilerek yerini cumhuriyet rejimine bıraktı.

    3.SELİM’DEN MEŞVERET MECLİSİ’NE / 18. YÜZYIL SONU

    Kapak_Dosyasi_Kutu

    ‘Bana yardımcı olun. Devletten sadece ben değil siz dahi hissedarsınız’

    3. Selim’in kendi elyazısıyla hatt-ı hümayunu. Kime yazıldığına dair bir hitap yoksa da Meşveret Meclisi mazbatasını okuduğunu belirttiğine göre, o meclisin tekrarında okunmak veya katılanlara bildirilmek üzere sad­razama yazılmış olmalıdır. Nizam-ı Ce­did’i uygulamaya koyarken Meşveret’e ve bu konuda layiha verenlerin sözlerine göre hareket ettiğinden bahseder. Hatt-ı hümayunun sonunda timar ve zeamet usulünde Nizam-ı Cedid’e göre hareket edilmesi için rical-i devletin kendisini desteklemesini istemektedir. Samimi bir dille “Allah için bana muin [yardımcı] olun, Allah da size muin olsun. Devletten yalnız ben hissedar değilim, siz dahi hissedarsınız” demektedir.

  • Osmanlı padişahı, hiçbir dönem İslâm halifesi olmadı

    Osmanlı padişahı, hiçbir dönem İslâm halifesi olmadı

    Osmanlı padişahları 18. yüzyılın sonlarına kadar halife unvanını kullanmadı. Osmanlılar Türk soyundandı, dili Türkçeydi. Halife olmanın koşulu ise Arap ve Kureyş kabilesinden, Haşimoğlu soyundan olmaktı. Sultan Reşad 1. Dünya Savaşı sırasında cihad ilan edip Müslümanlar’ı savaşa çağırmıştı ama Araplar İngilizler’le çalışacaktı!

    Okur-yazar çoğunluğu­muzun tarih kültürü kulaktan dolma, okul kitaplarından hatırlananlar, basında okunanlardır. Bugün bile bu sığ bilgilerle “tarih” ak­tarmayı görev sayanlar var.

    Son örnek “halifelik”, “kelime-i tevhid” yazılı “yeşil bayrak” savları. Şeriat devleti olma, bunu simgeleyen keli­me-i tevhid yazılı bir de “yeşil bayrak”!

    Osmanlı Devleti bir şeriat devleti değildi. Bayrağı Türk bayrağı idi. Cumhuriyetle bu bayrak değişmedi; biçimi, ren­gi, nerelerde ne zaman açılaca­ğı-asılacağı bir nizamnameye bağlandı. Tarihî Galata Köprü­sü’nde Suudî bayrağı açılması cehalet değilse, 2024’ün ilk günlerine tarihlenen bir “fo­toğraf vakası”dır!

    “Padişah” olabilmek için Osmanoğulları soyundan bir padişahın oğlu olmak koşuldu. Ancak “hümayun”, “şahane”, “mülûkâne” bileşikli padişah sanları arasında hiçbir zaman bir “Halife-i Şahane/Mülûkâne” sanı yoktu. Ancak 19. yüzyılın 2. yarısında bir “halifecilik” akımı başladı ama, Osmanlı padişa­hını Hz. Muhammed’in halifesi saymak olanaksızdı. Osmano­ğulları hanedan geleneğinde de halifelik yoktu. Hanedan Türk, dili de Türkçe idi. Halife olma­nın ilk koşulu, Arap ve Kureyş kabilesinden, Haşimoğulları soyundan olmaktı.

    Kapak_Dosyasi_7
    Osmanlı protokolü yüzyıllarca değişmeden sürdü. Bu protokole son halife Abdülmecid Efendi de uydu. Abdülmecid’in cuma selamlığından.

    Buna karşın 18. yüzyılın son çeyreğinde Aynalıkavak Tenkihnamesi’ne, Ruslar’a tanınan ödünlere karşılık, Osmanlı padişahının da (1. Abdülhamid) bütün Müs­lümanlar’ın halifesi olduğu maddesi yazılmıştı. Kuşkusuz bunu önerenler, Müslüman Arap toplumların bunu kabul etmeyeceğini biliyordu. İslâm ulemasının da onayı yoktu. Buna karşın “halife sultan” yakıştırması 18. yüzyıl son­larından başlayarak kritik durumlarda kimi padişahların sanlarına “Halife-i Müslimin” övgüsü olarak eklendi. Sadece bir defa, 1. Dünya Savaş’ında Sultan 5. Mehmed Reşad bu sanla cihad-ı ekber ilan ederek bütün Müslümanlar’ı düşmana karşı savaşa çağırmıştı. Oysa buna ilk uyması gereken Hicaz Emiri Haşimî Şerif Hüseyin ve Araplar, bilindiği gibi İngiliz­ler’le işbirliği yapacaklardı!

    Son dönem padişahlarına “Halife-i Resulullah” değil, Müslümanlar’ın önderi anla­mında “Halife-i Rûy-i zemin”, “Halife-i Müslimin”, hatta “Zıllullah-ı fi’l-Âlem (Tanrı’nın gölgesi) gibi işlevi, yaptırımı olmayan başka onursal sanlar yakıştırıldı.

    13. yüzyıl sonu, 14. yüzyıl başında Anadolu’nun kuzeybatı bölgesinde kurucu beylerin adlarıyla tarih sahnesine çıkan Karaman, Menteşe, Aydın, Karesi gibi yerel Türk egemen­leri arasında Osman da vardı. 1281-1299 arasında Eskişe­hir-Söğüt-Bilecik bölgesini yurt edinen baba-oğul Ertuğrul ile Osman’ın örgütlediği Osma­noğulları’nın kuruluşu evresi, gazilerin fetih ve zaferleri, veli/ ermiş kimliklerin moral deste­ği ile parlak geçti. Osmanlılık, öteki beyliklerden önce “devlet” oldu. İstanbul’un alınışıyla, Batılılar’ın Ottoman Empire (Memalik-i Osmaniye) adıyla imparatorluk düzeyine ulaştı.

    Osmanlı hanedanında bu emperyal kimliği ya da portre­yi ilkin Fatih Sultan Mehmed temsil etti. Döneminde, Rume­li’nin ve Anadolu’nun “Çasar”i (Roma İmparatoru) sayılıyordu. Bu konumu, yaptırdığı sara­yın (Topkapı) Bâb-ı Hümayun denen görkemli cümle/tören kapısı alınlığındaki yazıtta vur­gulanmıştır: “Sultan’ül-Berrîn, Hakanü’l-Bahreyn” (Karaların Sultanı, İki Deniz’in Hakanı).

    Onun ardılı padişahlar da en geniş sınırlarla Doğu Avrupa, Kuzey Afrika, Mısır, Arabistan, Kafkasya ve Kırım’ın sultanıy­dılar. Roma’dan 1000 yıl sonra Akdeniz havzasına egemen, Osman’ın soyundan sıralı inen “padişah oğlu padişah”ların, yazılı buyruklarındaki sanları da “Sultanü’l-berrîn Haka­nü’l-Bahreyn” idi. Asya, Avru­pa, Afrika’da egemen oldukları ülkelerin toplu tanımı “Mema­lik-şahane”, “Devlet-i Aliyye-i Osmaniye”, “Memalik-i Âliye-i Osmaniye”, Avrupa’da Otto­man Empire’dı. Yakın zaman tarihçilerimiz de bundan çeviri Osmanlı İmparatorluğu derler.

    Kapak_Dosyasi_8
    Hilafet bayrağı diye bir şey yoktu. Seferleri önceleyen hafta ve aylarda da padişahlık simgesi tuğlar, sancak-ı şerif, yeşil -beyaz kılaptanla işlenmiş üç hilalli Liva-i sultanî Saray kapısına asılırdı.

    Şu da vurgulanmalı: İstan­bul’un alınışını izleyen dönem­lerde Arap-İslâm ülkelerini de sınırlarına katan Osmanlı padi­şahları “Hâdimü’l-Haremeyn” (Mekke ve Medine’ye hizmet eden) sanını almakla yetindiler. İslâmiyet’e hizmeti öncelediler ama bir İslâm devleti olma­yı amaçlamadılar. Örneğin “Osmanlı” adının başına-önüne bir “Türk” eklemedikleri gibi, “İslâm” da eklemediler; ama gayrimüslim uyruk ve toplu­luklara inanç-ibadet, ticaret, yaşama özgürlüğü tanıdılar.

    Fatih Kanunnamesi denen yasada, padişahlık alan ve yet­kileri belirlenmişti. Buna göre ülke Osmanoğulları’nın mülkü, mülkün sahibi de tahttaki padi­şahtı. Padişah ülkeyi ve tebaayı dilediği gibi yönetmek yetki­sindeydi; ancak bu keyfî bir yönetim değildi. Din kuralları ve örfle (yasalar) sınırlanmış bir yetkiydi.

    Padişah, Dîvân-ı Hümâ­yun’da alınan ve sadrazamca sunulan kararları onaylar; varsa önerilerini bildirirdi. Tanzimat sonrası düzenleme­de de Heyet-i Vekile (Bakanlar Kurulu) kararlarını onaylardı. Öyle ki arşivlerde telhisle­rin (karar özetlerinin) altına “onaylamıyorum!” anlamında bir sözcük değil, “mabeyn şer­hi” denen öneri yazılırdı.

    Osmanlılık, temel ve bir­leştirici kavram; ana öge de Osmanoğulları idi. Padişahlı­ğın bir olmazsa olmazı “gazâ ve cihad”dı; bunun somut belirtisi kılıç kuşanma idi. Tahta geçen şehzade, padişâh-ı âlem ve başkomutan oluyordu.

    VEZİRİAZAM / SADRAZAM / BAŞVEKİL

    ‘Yük taşıyan’ 218 vezir, 600 yıl padişah adına yetki kullandı

    İlk zamanlar Büyük Vezir/Vezir-i Kebir, giderek Vezir-i azam, sonra sadrazam, arada yine Vezir-i azam, son dönemlerde ise başvekil denen kişi; padişahın mühr-i hümayununu taşıdığından padişahın yet­kilerini de taşıyordu (kuruntulu sadrazam­lar bu mührü hamamda bile boyunların­da taşırlarmış).

    Padişah, sorumluluklarını, sözlük anla­mı “yük taşıyan” olan vezirlere, asıl büyük sorumluluğu ise başvezire (sadrazam) yüklerdi. Sadrazam, Dîvân-ı Hûmayun’un başkanı, Tanzimat ve sonrasında Meclis-i Vükêlâ/ Heyet-i Vekile (Bakanlar Kurulu) reisi konumundaydı.

    İlk vezir Alaeddin Paşa’dan sonuncu Tevfik Paşa’ya (1922) kadar, 218 sadra­zam saptanıyor. Klasik dönemde zengin gelirli hasları olan, “meşru rüşvetler” de alan sadrazamlara 1843’te 1000 altın aylık bağlandı. 2. Meşrutiyet sadrazamla­rı, nazırlardan heyet-i vekile kurarak padi­şahın onayına sunma yetkisi kazandılar.

    Sadrazamın doğrudan buyruklarına “emr-i sâni” ve “irade-i âliye” denirdi. Dîvân-ı Hûmayun’daki mutat oturumla­rından başka, ayrıca Paşakapısı Divanha­nesi’nde veya sadrazamın kendi kona­ğında, yönetime ilişkin konuları görüşmek üzere haftada 2 gün toplantı yapılırdı.

  • Padişah: 7 iklimin hakimi ancak sınırlanmıştı yetkisi

    Padişah: 7 iklimin hakimi ancak sınırlanmıştı yetkisi

    Osmanlı döneminde “astığı astık-kestiği kestik” olarak bilinen padişahlar, birçok kurum ve kişi tarafından “ortak karar”a zorlanmıştır. Fatih’ten bu yana padişahlar önemli kararlarını hep danışarak aldılar. “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var”dı ama; esas olarak Dîvân-ı Hümâyun ve sonradan Meşveret Meclisi’nin denetimi vardı.

    Günümüzde mitinglerde açılan “hilafet bayrakla­rı”, sıklıkla dile getiri­len Osmanlı özlemi… Osmanlı döneminde devlet idaresi ve bu­nun günlük hayattaki biçimleri, uygulaması nasıldı? Padişah her konuya tek başına karar veren mutlak güç müydü? Bu soruları tarihçi Necdet Sakaoğ­lu’na yönelttik.

    Klasik Osmanlı devrinde gerek Dîvân-ı Hümâyun, gerek sadrazam, gerek diğer iktidar odaklarının, kısacası sistemin nasıl çalıştığını en yalın ifadesiyle anlatır mısınız? Bunlar ne iş yapıyorlardı ve yetkileri nasıl düzenlenmişti?

    Bu elyazmasının içerisinde (Dîvân-ı Hümâyun kararla­rından örneklerin bulunduğu derleme bir münşeat mecmua­sını gösteriyor. Tarih: 1620) bes­meleyle başlayan veya dualarla biten tek bir belge yoktur. Hepsi adeta bugünkü laik düzene uyan bir biçimdedir. Konu anla­tılmış, kararlar alınmış, altına da imzalar atılmış. Şeyhülisla­mın da veziriazamın da kazas­kerin de imzası var. Bu, Osmanlı Devleti’nde Fatih’in koyduğunu düşündüğümüz kanunnameyle başlamış bir düzen.

    Diyelim ki bir savaş/sefer kararı… Padişahın tek başına karar vermediği kritik durumları ve işleyişi anlatır mısınız?

    Kapak_Dosyasi_1
    Yayın Kurulu üyemiz Necdet Sakaoğlu, padişah-divan ilişkisini anlatıyor

    Prut Harbi’nden (1710-11) örnek verelim. Savaşa giden yolda önce bir takım sınır olayları meydana geldi. Bunları hallet­mek için gelen elçinin istekleri reddediliyor, gönderilen elçi de istenilen kararla dönemiyor­du. Bizden giden elçi menfi bir sonuçla dönüyor veya onların gönderdiği elçi istediği sonucu alamadan dönüyordu… Sonra, huduttan da cansıkıcı haberler gelmeye başladı. Neticede konu, artık Kubbealtı’nda, Dîvân-ı Hümâyun’un gündemi oldu. Nişancı, Kubbealtı üyelerini -Hey’et-i Vükelâ- yani “Bakan­lar Kurulu”nu bilgilendirerek “Rusya’ya harp açmamız gere­kir” diyor, gerekçelerini anlatı­yor. O zamanlar henüz Hariciye Nezâreti (Dışişleri Bakanlığı). Dışişleri’ne bakan Nişancı Efendi, onun yardımcısı reisül­küttab var (bugünkü Dışişleri Genel Sekreteri). Bunlar savaş açma gerekçelerini kurula getiriyorlar. Kurulda sadrazam sırayla herkese söz veriyor “Ne dersiniz” diye. Onlar da görüş­lerini açıklıyorlar. Bütün bu is­tişareden sonra alınan karaları divan katipleri yazıyor. Kurul üyelerinin adları ve unvanları yazılıyor imza olarak. Sonra pa­dişaha sunulmak üzere Nişancı Efendi, reisülküttaba bir de özet hazırlattırıyor. Bu karar özetine “telhis tezkiresi” deniyordu. Sonra divan günlerini (cu­martesi, pazar-pazartesi-salı) izleyen arz günlerinde (çar­şamba-perşembe) Sadrazam, vezirler, kadıaskerler, Nişancı Efendi, arz odasında padişahın huzuruna çıkarak onay alı­yorlardı. Padişah çoklukla arz tezkiresinin yukarısına “mü­nasiptir, mucibince amel oluna” (uygundur, gereği yapılsın) diye yazar veya yazdırırdı.

    Dîvân-ı Hümâyun nasıl çalışıyor?

    Cumartesi, pazar, pazartesi ve salı günleri toplanıyor. Çar­şamba ve perşembe de “arz tezkiresi”nin sunulduğu günler. Bu 2 gün padişah arz odası­na çıkıyor. Arz odası Dîvân-ı Hümâyun’un tam karşı çapra­zında. Çavuşpaşa ve kethüda efendi, padişahın arz odasına geldiğini sadrazama haber veriyor. Sadrazam da tek veya kurul üyeleriyle, arz kıyafetiyle -padişahın huzuruna çıkarken giyilen kürk ve kavuk ile- huzu­ra giriyor. Padişah “sedir taht”ta oturmakta. Bir yanında “kılıç”, diğer tarafında “kitap” var. Yani padişah, “sahibü’s- seyf ve’l kalem”; okur-yazar, gerektiğin­de de savaşır” hatırlatmasıdır. Arkasındaki rafta da kitaplar duruyor. “Padişahım nasılsı­nız?” gibi cümleler kurulmaz, resmî bir görüşme. Padişah başıyla işaret ediyor. Sadrazam, sözlü olarak Divan’da alınan kararı bir cümleyle açıklar veya Nişancı Efendi’ye işaret ede­rek okutur. Padişah açıklama isterse sadrazam veya işaret ettiği üye açıklar. Padişah “mü­nasiptir, mucibince amel oluna” der veya aynı anlama gelecek şekilde başıyla işaret eder. Hu­zurda veya daha sonra bu cümle yazılarak sadrazama gönderi­lir. Böylece Dîvân-ı Hümâyun kararı onanmış olur. Divandaki söz alma, itiraz, tartışmalar… Padişah huzurunda yapılamaz. Ayakta, elpençe sessiz duruş, mutlak saygı gereğidir. Dua, amin, teşekkür de sözkonusu değildir.

    Kazasker Bostanzade Yahya Efendi, çocuk denebilir yaştaki 1. Ahmed’in (1603-1617) hu­zuruna arza girince nasıl tere battığını Târih-i Sâf ’ta anlatır.

    Dîvân-ı Hümâyun’un ne tür kuralları, törenleri var?

    2. Mahmud’a (1808-1839) kadar klasik dönemde Dîvân-ı Hümâ­yun, en yüksek karar merciiydi. Dîvân-ı Hümâyun üyeleri sabah namazını Ayasofya’da kıldıktan sonra önlerinde-arkalarında muhafızlar (korumalar) olacak şekilde, sarayın tören kapısı Bâb-ı Hümayun’dan girerek Bâbüsselâm’ın önünde attan iniyorlar. Evvela reisülküttap (başkatip) ve katipler giri­yor. Kubbealtı’nın kapısı açık. Ayasofya’dan gelen üyeler de -yeniçeri ağası, kadıaskerler, vezirler, şeyhülislam- sırayla içeri girip sedirlerdeki yerlerini alıyorlar ama sadrazam girene kadar ayakta bekliyorlar. En son sadrazam giriyor, bir sağına bir soluna bakarak “Sabahınız hay­rola” diyor. “Selamün aleyküm” demiyor!

    Örnek olsun diye getirdiğim elyazması mecmuadaki (der­leme bir eser) onlarca Dîvân-ı Hümâyun kararlarından biri şu 7 sayfadadır. Yazı mükem­mel, cümleler kusursuz. Metin Türkçe ama Farsça-Arapça deyimlerle yüklü. “Niye yalın Türkçe yazmamışlar” diye­meyiz. Divan kararları, kağıdı, yazısı ve ifadesiyle özgündür. Sahtesi yapılmamalı, yapılamaz! Bunun için Osmanlı bürokra­sisinde belgeler çok özenli yazılır, Farsça-Arapça-Türkçe karma deyimler, terimler tercih edilirdi. Sıradan okur yazar­ların taklit edemeyeceği hatta okuyamayacağı, anlayamaya­cağı metinler kurulurdu. Yazılar harekesiz ama mükemmeldir. Okumayı kolaylaştırıcı hareke­ler yok. “Nîşân-ı Hümâyun odur ki”, yani “padişahın emri şudur” cümlesiyle başlıyor, besmeleyle başlamıyor. Dîvân-ı Hümâyun kararlarının altında, toplantıda bulunanların adları-imzaları var. Divan reisi olan sadraza­mın adı-imzası en altta, en alt düzeyde rütbeye sahip olanların adı-imzası en yukarıda yazılı­yordu, usûl böyleydi. Veziriazam kendini “minel fakir” -yoksul kul- olarak yazmış. Yani o kadar mütevazı.

    Adsız_Resim (1)

    Kubbealtı kararlarıyla padişahın iradesinin uyuşmadığı durumlarda ne oluyordu?

    Ender olarak yaşanıyordu denebilir. İstisnalar dışında “padişah itirazı” gösterilemez. Fatih Kanunnamesi gereği ku­rul oturumlarına katılamazdı padişah. Adalet Kasrı’nın Kubbealtı’na açık ka­fesli ve perdeli pence­resinden oturumları izleyebilirdi. Çünkü karar padişahın buyruğu gibi kaleme alınıyor. Padişah ku­rula girmezdi çünkü Dîvân-ı Hümâyun başkanı sadrazam padişahın mührünü taşıyor. Dolayısıyla onun yetkilerini taşımakta. Kimi du­rumlarda divandan önce padişahın gö­rüşü alınabiliyordu kuşkusuz. Bunların hepsi yaşanmıştır. Demek ki Osmanlı padişahı “şuraya savaş açtım” veya “şunu onaylayın” diyemiyordu. Veya padişah sadrazamı azledi­yordu. Görüş ayrılıkları nede­niyle sadrazam azilleri çoktur.

    Dîvân-ı Hümâyun kararları­nı katipler özenle yazar, mü­meyyizler (redaktör-editörler) kontrol ederdi. Divan kararla­rında bir yanlış bulmak olası değildir.

    Bu bahsettiğiniz sistemde yetki paylaşımına dair aklınızda bir hadise var mı?

    Mesela cülus töreni en büyük törendi. Sultanın ölmesiyle, yerine yeni padişahın geçmesi. Ölen padişahın defteri kapanmış, hükümleri geçmez olmuştur. O ancak tarihin konusu olmuştur artık. Devletin ve ülkenin sahibi, kulların efendisi artık yeni padişah olacaktır. Klasik biat olan cülusta, padişaha en son saygı sunan sadrazamdır, yalnızca o, padişahın ayağını öper. O an padişah da sadrazam da ayağa kalkarak “musafaha” (ellerini buluşturma yöntemiyle selamlaşma) ederlerken içoğlanlar yani Enderun’dan “alkıççı” denen bir grup, “alkıç” denen “ululama” yaparlarmış: “Padişahım çok yaşa, bin yaşa!”, “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” derlermiş.

    Kapak_Dosyasi_3
    Dîvân-ı Hümâyun kararlarından örneklerin bulunduğu münşeat mecmuası, 1620’ler (Necdet Sakaoğlu koleksiyonu).

    Acaba günümüzde sıkça duyduğumuz “Allahuekber”i de derler miydi alkıççılar? “Allahuekber” diye bağırmak Osmanlılar’da var mı diye aradım; teşrifat defterlerinde öyle bir nümayiş bulamadım. Osmanlı protokolü belki biraz Roma’dandı.

    Padişahın tahta geçişinde yani cülûs merasiminde, teşrifat sırası yukarıdan aşağıya değil aşağıdan yukarıyaydı. En alt seviyede protokole dahil olanlar, yani gayrimüslim temsilcileri, padişaha yaklaşmadan uzaktan temenna (eğilip elini ayağına sonra başına götürmek) ederek hızla geçerler. Sonra müteferrikalar, kalem efendileri… Giderek üst düzeye doğru padişaha yaklaşma adımları birer ikişer artar. Sıra padişahın ayağını öpenler gelir. Son zamanlarda ayak öpmek hakaret gibi sayıldığından padişah tahtının yanına saçak konulmaya başlanmış ve o öpülmüş. Abdülmecid’den itibaren de saçak öpülmesi âdet olmuş.

    Kapak_Dosyasi_4
    Dîvân-ı Humâyun üyelerinin, alınan kararları altına ad ve unvanlarını yazarak imzaladıkları görünüyor.

    Daha sonra ortaya çıkan Meşveret Meclisleri var. Bu meclisleri hangi ihtiyaç doğurdu?

    Meşveret Meclisi, Osmanlı Devleti’nin 18. yüzyıl sonunda başlattığı bir uygulama. Zira Kubbealtı vezirleri, çoklukla görgü-bilgi ve öğrenimleriyle devletin işleyişini yeterince bilemiyorlardı. Padişahlar da aynı durumdaydı. İşi bilen uz­manlara ihtiyaç duyulduğunda konuyu ve durumu bilenler pa­dişahın veya sadrazamın baş­kanlığında toplantıya çağırılır, konular burada tartışılırmış.

    Veziriazamın da Paşakapısı’n­da topladığı bir divan vardı. Kimi Veziriazamlar, da Kub­bealtı günlerinin ikinci veya üçüncüsünü Paşakapısı’nda birkaç veziri ve işbiliri çağırıp yaparlarmış.

    Kapak_Dosyasi_5
    Topkapı Sarayı, İkinci Kapı ve Dîvân-ı Hümâyun, Hünername.

    İstanbul fethinden 19. yüzyıla kadar bu işleyişe dair neler söyleyebilirsiniz?

    Fatih Sultan Mehmed’in getir­diği düzen, “laik” bir düzendi. Çünkü Dîvân-ı Hümâyun, şeri­ata göre çalışmıyordu. Topkapı Sarayı da“laik” bir saraydı. Sa­ray’da ezan okunmazdı.Ağala­rın minaresiz bir mescidi vardı. Son birkaç minaremsi muhdes­ler 18. yüzyıl ve sonrasındadır. Surların kuşattığı alanda ve sa­rayı kuşatan iç sur içinde de yani Topkapı Sarayı’nda cami yoktur. Haremağası Beşir Ağa ısrarla kendi bölümlerine bir cami yaptırmak istemiş, sonunda caminin çatısını geçmeyecek bir minare koymasına izin verilmiş. Bir köşe, minare biçiminde ya­pılmış. Ezan okunması da sorun olmuş. Seferli Koğuşu’nun min­yatür mescidine Sultan Abdül­mecid izin vermiş. Koca sarayda cami yok. Minaresiz bir Ağalar Mescidi vardı.

    Topkapı Sarayı’nın 2. kapı­sından sonra “örf” başlar; yani “şeriat” biter! Bu, şu demek oluyor: Topkapı Sarayı’nın kuleli kapısından itibaren örf geçer­lidir. Örf, zamanın kurallarına göre yetkili olan kişinin aklına uyan şekilde karar vermesi ve uygulamasıdır. Dolayısıyla pa­dişahın idam cezası vermesi de orada başlıyor. Ama Sadrazam da o eşikten girdiği an yetkile­rini kaybederdi; ancak kapının dışına adım attığı an padişahın bütün yetkilerini kullanabilirdi.

    Kapak_Dosyasi_6
    Devletin tüm meseleleri Kubbealtı’nda toplanan Dîvân-ı Hümâyun’da tartışılıyordu.
  • Beyoğlu-İstanbul-Beyoğlu yarışı

    Beyoğlu-İstanbul-Beyoğlu yarışı

    Akşam gazetesinin İstanbul’da düzenlediği ilk sokak koşusunda, atletler Şişhane Yokuşu’ndan aşağıya doğru iniyor. Kulüplerin 2 kişilik takımlar hâlinde katıldığı yarışta, Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe 8’er, İstanbulspor, Kasımpaşa ve Robert Kolej de 3’er takımla yer almış. Takımlardaki 2 atletten ilki Beyoğlu’ndaki Galatasaray Kulübü’nden yarışa başlıyor ve Cağaloğlu’ndaki Akşam gazetesi binasının önüne kadar koşuyor; oraya varınca takım arkadaşı harekete geçiyor ve Beyoğlu’ndaki başlangıç noktasına yöneliyordu. 50’den fazla hakemin görev yaptığı bu yarışı Beyoğlu’ndaki Galatasaray Kulübü’ne ilk ulaşan Robert Kolej takımı kazanmış, Beşiktaş’ın takımları da 2. ve 3. sırayı almış. Akşam gazetesinin sokak koşusu ilerleyen yıllarda gelenekselleşecek, havanın daha güzel olduğu bahar aylarında yapılacaktı.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Ayin_Fotografi