Bitmeyen varyantlarıyla salgın, etnik-dinî savaşlar, ekonomik darboğaz derken, insan türü kendisini cendereden çıkaracak yeni “iyileşme” alanları aramaya başladı. Kimileri geleneksel usullerle huzuru ararken kimileri de kitabi dinlerle Doğu öğretileri ve şamanlığı harmanlıyor; yeni nesil turistik-medyatik spiritüel ortamlara koşuyor.
Hiç gördüğünüz bir rüyanın hakikate dönüştüğü ve belki tüm akılcılığınızla kurduğunuz hayatı bir anlığına gözden geçirdiğiniz oldu mu? Bunu yaşamasak da yaşadığını söyleyen birilerini tanımışızdır. O aşkın gücün, size bir mesaj gönderdiği hissi…
Şimdilerde birçok insan, böyle bir “mucizevi an”a tanık olsun ya da olmasın üstün bir güçle (Tanrı ya da evrenle) arasında organik bir bağ, bir diyalog olduğunu düşünüyor; onun mesajlar gönderdiğini, kendisini uyardığını, kolladığını… Elbette bunu ilk defa işitmiyoruz; birçoklarını tarihte Sûfî hareketler içerisinde elbette daha farklı biçimlerde okumuşuzdur.
Ancak bu defa temel fark, insan teki olarak “çok değerli” oluşumuz. Aşkın güç bize çok değer veriyor; boynumuz bükük değil; neredeyse o güçle omuz omuza, kol kolayız ve bize çoğunlukla bir perhiz de dayatmıyor. Ona iyi düşünceler göndererek karşılığında iyi şeyler alabiliyor, süreci yönlendirebiliyoruz üstelik. Çok daha havalıyız; konak konak gezerek el avuç açmıyoruz ya da çarıklarımızı paralamıyoruz yollarda. Bir haftasonu, ruhsal rehberlik organizasyonunun IBAN hesabına şöyle cüzi bir miktarı geçtikten sonra kendimizi küçük bir bungalovda buluyoruz. Üstümüze kilitlenmiş kapı 3 gün aradan sonra yavaş yavaş açılıyor; o şirin mahmur hâlimiz rehberimizin milyonlara koşan sosyal medya hesabında paylaşılıyor. Artık ünlü de sayılırız.
Nietzsche istediği kadar “Tanrı öldü” desin, NASA ultra teknolojik cihazlarıyla dünyadan yükseldikçe saman çöpü kadar bile cirmimizin olmadığını kanıtlasın bize. “Ben bu koca evrende kimim ve neyim; miktarım, kıymetim ne?” sorusuna uzay boşluğu, buz gibi soğuk ve kulak acıtacak kadar sessiz bir yanıt versin isterse. İnsan insana merhamet etmedikçe, doğada ve aşkın bir güçte aramaya devam edecek o ana kucağından alışkın olduğu merhameti.
İnsan türü başına gelebileceklerin pek azını kontrol edebiliyor malum; birazcık olsun “iyi düşün iyi olsun” demeye, iyiyi ummaya da hakkı, her şeyden önce yatkınlığı var. Kaygı, bu işin ticari ve turistikleşen taraflarında; daha önemlisi evrendeki yerimizi akılla kavramaya çalışmanın meşakkatine ve acımasızlığına katlanamayacak kadar kırılganlaşıp hakikatin kıdemli okulunu, bilimi asmaya başlamamızda.
— Şeyhim be, bi’ keramet be şu ekonomiye? — Oğlum depresyondayım diyorum, bi’ gidin ya..
— Kâinata müspet kudretimizi gönderiyoruz ve tekrarlıyoruz: Akça, akça, akça… — Biraderim, bir ilim yolunu deneseydik? — Onu da deneriz ama şimdi vakit yok. Söyle: Akça…
— Tamam kapat; 30-40 güne aricam ben seni. İnzivadayım diyorum kızım, arama beni.
— Bak a buraya! Akçe say şu avcuma, yola giderim! Havalı tabii yaaa! Ben akçe verip itikada girmem, itikada girip akçe alırım; usul bu; haydi indirtme asayı koltuktan, başım zaten duman.
Şaka bir yana… 1: 1. 15. yüzyıl âlimi Gümüşlüoğlu Şeyh Abdurrahman çile kemeri kuşanmış hâlde irşad postunda. Taşköprizâde Ahmed, Şekâiku’n-numâniyye, çev. Mehmed Hâkî (Hadâiku’r-reyhân), res. Nakşî, TSMK, H. 1263. 2. 16. yüzyıl bestekârı Tâbî ve bir arkadaşı. Meşâirü’ş-şuarâ, Millet Ktp., Ali Emiri-Tarih 772, s. 338a. 3. Zikir hâlinde bir Özbek derviş. Figures Naturelles de Turquie, Hüseyin İstanbulî’ye atfedilir, 1688. Fransa Ulusal Ktp., N. Od. 7, s. 29. 4. Gezgin Kalenderî derviş, Figures Naturelles de Turquie, s. 39. 5. Tebliğ dinleyenler. Erzurumlu Darîr, Siyer-i Nebî, c. III, res. Nakkaş Hasan, 1594-95. New York Halk Ktp., Spencer, Turk. ms. 3.
Devlet radyoları dışında yayın yapan İTÜ Radyosu, 78 yıllık tarihinde birçok ilk yayına ses oldu. Kapatıldı, açıldı, engellendi ama susmadı. Birçok hocanın, gönüllü çalışan müzik insanlarının ve öğrencilerin fedakarlıklarıyla bugüne ulaşan İTÜ Radyosu, hem Türkiye’nin hem dünyanın birçok yerinde özel içerikleriyle ses vermeye devam ediyor.
İstanbul Teknik Üniversitesi Radyosu fikri, 1943’te o dönemin Millî Eğitim Bakanı Müsteşarı Rüştü Uzel’in teşvik ve ilhamı ile laboratuvarda bir verici cihaz yapılması düşüncesiyle doğdu. Amaç, öğrencilerin stüdyo donanımları tasarımı, vericiler ve yayıncılık teknolojisi konularında uygulamalı eğitimini sağlamaktı.
Prof. Dr. Mustafa Santur’un öncülüğünde, o dönemde asistan olan Prof. Dr. Adnan Ataman ve kürsü elemanlarının çalışmaları ile 250 W gücünde ve 42 m dalga uzunluğunda çalışan bir verici yapıldı ve 1946 ortalarında kısa dalga üzerinden yayına başlandı. Bu verici, kürsü elemanları ve öğrenciler için bir uygulama alanına dönüştü; stüdyo cihazları öğrenciler tarafından tasarlanıp üretildi; vericinin gücü 500 watt’a yükseltildi; ayrıca 47 m dalga uzunluğunda çalışan 1 kW gücünde yeni bir verici yapıldı. 47 m vericisinin yapımına 1952’de başlandı ve 1954’te yayına geçildi. Her iki vericinin tasarım ve üretiminde Tahsin Saya ve Ziya Akçasu görev aldılar. Bunların kalitesini gözlemek için gerekli olan monitör alıcıları ve monitör osiloskobunun tasarım ve yapımını ise Prof. Dr. Duran Leblebici üstlendi.
İTÜ Radyosu FM vericisi de yine bu laboratuvarda Prof. Dr. Mustafa Santur’un danışmanlığında Pertev Apaydın tarafından geliştirildi. 1957’de, Türkiye’de bir ilk olan FM yayını başlatıldı. Bu yayınlarda genellikle çok sesli müzik eserleri çalınırken Türk Müziği yayınlarına da yer verildi.
İTÜ Radyosu’nun teknik ekipmanı üniversitenin öğrencileri ve hocaları tarafından oluşturuluyordu.
İTÜ Radyosu, Millî Eğitim Bakanlığı’nın 9 Nisan 1937 tarih ve 3222 sayılı Telsiz Kanunu’nda yer alan “Lise ve yüksek mekteplerde ve üniversitelerde ders icabı yapılacak telsiz tesisatı ve neşriyatı Maarif ve Nafia vekâletlerince hazırlanacak esaslara göre yapılır” hükmüne göre kuruldu. 1948’de, o günkü adıyla İnönü Stadyumu’nda yapılan Türkiye-Avusturya ulusal futbol maçı İTÜ Radyosu’ndan naklen yayınlandı.
1952’de İTÜ Radyosu’na Gümüşsuyu binasının zemin katında, Yüksek Frekans Tekniği Laboratuvarı’na bitişik iki oda verildi. Antenler de Gümüşsuyu binasının çatısına kuruldu. 1957’de İTÜ Radyosu, antenlerin daha yükseğe kurulmasına olanak veren Taşkışla binasının İnönü Stadyumu’na bakan kulesine taşındı.
İTÜ Radyosu’nun programlı yayınlara başlamadan önceki ilk spikerleri olan öğrenciler ve Zayıf Akım Kolu kürsülerinin asistanları Adnan Ataman, Tahsin Saya, Ziya Akçasu, Tarık Özker ve Fikret Yücel’dir. Bu kuşaktan sonra görev yapan spikerler arasında Duran Leblebici, Yakup Paker ve Yavuz Taşçı’yı sayabiliriz. Gönüllü olarak yapılan spikerlik görevine seçilebilmek için bir sınav yapıldığını da Prof. Dr. Duran Leblebici’nin anılarından öğreniyoruz. Spiker olmak isteyenlerin seçme sınavlarında Klasik Batı Müziği eserlerinin, bestecilerinin adlarını ve eser bölümlerinin özelliklerini doğru telaffuz edebilme koşulu vardı. Radyonun açılış müziği, Mozart’ın “Türk Marşı” diye bilinen “Rondo Alla Turca” eseriydi. İstanbul’daki önemli konser salonlarından kayıtlar, basketbol ve futbol maçlarının naklen yayınları başlamıştı. Hıfzı Topuz, Şevket Rado, Adalet Cimcoz ve Adalet Ağaoğlu gibi kalemler, gazetelerdeki köşelerinden Teknik Üniversiteliler’i yüreklendiriyordu.
Taksim Belediye Gazinosu’nda 1953-54 sezonunun ilk dinletileri Suna Kan-İdil Biret resitalleri oldu ve bu “harika çocuklar”ın ilk konserleri İTÜ Radyosu’ndan dinlendi. İTÜ Radyosu, dinleyicilerin gönlünde devlet radyolarının yerini almaya başlamıştı.
Radyo, özellikle savaş dönemlerinde en önemli haber alma kaynağıydı.
27 Mayıs 1960 öncesinde İTÜ Radyosu yayınlarına ara vermek zorunda kalmıştı. 30 Mayıs 1960 tarihli yazı ile İTÜ Radyosu’nun yayınlarına tekrar izin verildi. O dönemde ismi efsaneleşen Rektör Prof. Dr. Mustafa İnan’ın 2 Haziran 1960 akşamı İTÜ Radyosu’ndan yayınlanan konuşması büyük yankı uyandıracaktı. Oğuz Atay da Bir Bilim Adamının Romanı isimli eserinde bu radyo konuşmasının tam metnine yer verecekti. Rektör İnan konuşmasında Nâmık Kemal’in ünlü “Ne mümkün zulm ile bidat ile imhayı hürriyet / Çalış idraki kaldır muktedir isen ademiyetten” mısralarına yer vererek, konuşmasını şöyle bitirecekti: “Varolsun ilmin sesi ve onun koruyucuları.”
1963’te İTÜ Radyosu’nun stüdyo ve vericileri Maçka binasına taşındı. Binanın arka cephesinin en üst katına yerleşen radyo, 1983’e kadar 20 yıl buradan yayınlarına devam etti. Maçka stüdyosuna geçildiğinde FM yayınlarında Haluk Buran’ın diploma çalışması olarak tasarlayıp gerçekleştirdiği verici kullanılmaya başlanmıştı. İTÜ Radyosu 1972’de stereo yayına geçti. Stereo kotlayıcı, Prof. Dr. Osman Palamutçuoğulları tarafından tez çalışması olarak gerçekleştirildi. İTÜ Radyosu’nun yayınları, önceden olduğu gibi hep 18.30-22.00 saatleri arasındaydı.
Maçka döneminde naklen yayınlar ve konser kayıtlarının yayınları önemli bir yer tutar. O dönemde Elmadağ’daki Şan Sineması’nda Pazar sabahları Klasik Batı Müziği ve Türk Müziği konserleri olurdu. Bu konserlerin kayıtları radyo çalışanları tarafından alınır ve yayınlanırdı. Şan Sineması’ndan bazı konserler naklen yayınlanırdı. Taksim’deki Maksim Sahnesi ve Şişli’deki Kent Sineması’ndan da konserler kaydedilir ve bu kayıtlar haftaiçinde dinleyicilere sunulurdu. Maçka döneminde Ali Irvalı ve daha sonra Vural Tekeli İTÜ Radyosu’nda kadrolu olarak görev yaptılar. Aynı dönemde spikerlik yapmış olan öğrenciler arasında Çetin İzbul, Prof. Dr. Avni Morgül, Prof. Dr. Hakan Kuntman, Lütfi Yenel, Kozan Asova, Cevat Erdal, Celal Erdem ve Metin Oğuz bulunuyordu.
12 Eylül 1980 darbesinin ardından İTÜ Radyosu yayınlarına 3 ay ara vermek zorunda kaldı. 1. Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 10 Aralık 1980 tarihli yazısı ile İTÜ Radyosu’nun yayınlarına tekrar devam edebileceği bildirildi.
İTÜ Radyosu Maçka stüdyosu.
Ağustos 1983’te yayınlarına ara veren İTÜ Radyosu, 1993’te İTÜ Rektörlüğü’nün başlattığı yeniden yapılanma projesi ile Maslak Yerleşkesi’nde ana kumanda ve arşiv mekanlarına kavuştu. Özellikle taş plak, uzunçalar plaklar ve dar bantlardan oluşan tarihî değere sahip müzik arşivinin Maçka’dan en az kayıpla taşınması ve yeniden düzenlenmesinde Öğr. Gör. Yücel Durusoy çok büyük emek vermiştir. Şubat 1995’te Suha Çalkıvik, İTÜ Radyosu yayın sorumluluğuna getirilmiş ve İTÜ genelinde öğrencilere radyoda çalışmaları için çağrıda bulunulmuştur.
Maslak’taki deneme yayınları 1995 başında İtalya’dan getirilen 1 kW gücündeki iki adet FM verici ile başladı. Bu dönemde özellikle radyonun teknik sorumluluğunu gönüllü olarak büyük bir özveri ile yürüten Dr. H. Bülent Yağcı’nın, yayınların atmosferden ve kablo TV şebekesi üzerinden dinleyicilere ulaştırılması için yaptığı özverili çalışmalar unutulmaz.
İTÜ Radyosu, cumhuriyetin 72. kuruluş yıldönümünde, 29 Ekim 1995 Pazar günü saat 19.30’da hem kablo TV sistemindeki FM kanalından hem de FM 103.8 MHz’den klasik müzik programları ile yayınlarına tekrar başladı. O günlerde sınırlı sayıdaki klasik müzik CD’leri çalınıyordu. İTÜ öğretim üyelerinin, özellikle Prof. Dr. Duran Leblebici ve Yücel Durusoy’un kişisel arşivlerinden getirdikleri CD’lerin yayınlandığı günlerdi…
Semih Balcıoğlu’nun İTÜ Radyosu ile diğer kamu radyolarını karşılaştıran ve o dönemin baskıcı iktidarını hicveden karikatürü.
1997’den başlayarak 3 saatlik sayısal bantlardan anonslu program kayıtları yayınlamaya başlandı; 1998’de internet üzerinden yayına geçildi. İTÜ Radyosu, Türkiye’de yine öncü rolünü sürdürerek internet üzerinden yayın yapan ilk radyolardan biri oldu. 2000’den sonra Maslak Yerleşkesi içinde kapalıdevre yayınlarla ve internet ortamında yayıncılık sürdürüldü. İTÜ’deki konserlerin kayıtları, İTÜ Rock Günleri etkinliği naklen yayınlandı. Yeni programlar üretildi, radyonun diskoteği genişletildi. Sinema eleştirmeni, radyo programcısı ve çevirmen Sevin Okyay’ın radyo arşivine yaptığı CD bağışları önemlidir. Öğrencilerden oluşan kadro, yayıncılık çalışmalarının yanısıra Murat Sönmez’in öncülüğünde, tozlu raflarda dağınık durumdaki dinleyici istekleri, mektuplar, yayın akışları, teknik yayın raporları, basında İTÜ Radyosu gibi yazılı ve basılı belgeleri tarihsel bir sıralama ile düzenleyerek yıllar süren bir çalışma ile kolay incelenebilir bir arşiv oluşturdu. Bu arşive, İTÜ Radyosu ve İTÜ TV tarihinde çok önemli bir isim olan ve genç yaşında bir kaza sonucu kaybettiğimiz Aldo D’orfani’nin adı verildi.
Bu dönemde Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan adlı eseri ve Charles Dickens’ın İki Kentin Öyküsü adlı romanı “arkası yarın” formatı ile her gün radyodan seslendirildi. Radyo çalışanı öğrencilere her dönem verilen fonetik-diksiyon eğitimleri canlı olarak radyodan yayınlandı. Duygu Çetegen ve Hakan Yusufoğlu’nun hazırlayıp sundukları “Konuklarımızla Dünyadan İTÜ’ye” programı dünya müziklerini dinleyiciye taşıdı. Dünyaca ünlü sanatçıların İTÜ Müzik İleri Araştırmalar Merkezi (MİAM) stüdyolarında gerçekleştirilen konser kayıtları bir dizi halinde yayınlandı. 2011’de başlatılan “Plak Sayısallaştırma Projesi” ile uzunçalar (LP) plaklar sayısal ortama aktarıldı.
2022’de ölen fotoğraf sanatçısı ve ressam Ali Arif Ersen’in, olağanüstü bir yaşam motivasyonuyla arkadaşı H. Turgut Uyar ile birlikte hazırladıkları caz programı “Kış Bahçesi”, ulusal basının da ilgi odağı oldu. Prof. Server Acim 2013’ten itibaren 52 hafta boyunca “Film Müziği Atölyesi” programını, 2014 başından itibaren “Klasik Batı Müziği’nde Türler, Biçimler ve Besteciler” programını hazırlayıp sundu (2019’da kaybettiğimiz Acim’in radyoya verdiği emek, açık arşivlerde sonsuza kadar yaşayacaktır).
İTÜ Radyosu’nun kuruluşunda büyük emeği olan Prof. Dr. Mustafa Santur.
2012 Mayıs ayından başlayarak Dr. Demet Çilden ve Dr. Doğuş Güler’in değerli çabalarıyla klasik Batı müziği, caz/ Blues ve rock olmak üzere üç ayrı kanaldan internette dinleyicilerine seslenen İTÜ Radyosu, bugün mobil uygulamalardan da dinlenebiliyor. “Tune-in” radyo uygulaması verilerine göre, Türkiye’de internet üzerinden en çok dinlenen üniversite radyoları arasında ilk 5 radyonun 3’ü İTÜ Radyosu’nun kanalları. Ayrıca Türkçe ve İngilizce anonslarla hazırladığı özel programlarla 43 ülkeden 700 öğrenci radyosunun ortak yayınladığı programlarla sesini dünyaya duyuruyor. Bu yıl 78. yaşını kutlayan İTÜ Radyosu, öğrencilerin disiplinli ve özverili çalışmaları, amatör ruh ve heyecanlarıyla dünyanın her yerine sesini ulaştırmaya devam ediyor.
20. YÜZYILIN BAŞINDA RADYONUN İDEOLOJİK İŞLEVİ
Millî kültürün tek sesi ve ‘kulakla görmek’ imkan
Radyo tüm dünyada “milletin sesi” olarak görüldü. Dr. Meltem Ahıska’ya göre radyo, 20. yüzyılın başında ‘benzerleştirmeye, tüketmeye’ yönelik bir kültüre geçişe eşlik etti. Geniş alana bir merkezden sesleri dağıtan radyo, tarihsel olarak millî kültürün oluşturulmasının da en önemli aygıtı oldu.
Radyo yayıncılığı 1930’ların sonundan 1990’ların başına kadar devlet kontrolünde gerçekleştirildi. Bunu sağlayan hukuki çerçeve, özel ve bağımsız radyo yayıncılığına izin vermedi. Türkiye’de radyo yayıncılığının tarihi özellikle büyük kent –Ankara, İstanbul, İzmir– odaklı son derece merkezî bir yapı sergiliyor. Bu özelliğiyle radyo, en başta yayıncılar, devlet insanları ve kısmen de izleyiciler tarafından “milletin sesi” olarak görüldü ve değerlendirildi. Radyonun böyle bir işlev yüklenmesinin Türkiye’ye özgü olduğunu söylemek mümkün değil elbette. Avrupa ve ABD kaynaklı birçok araştırma radyonun 1950’lere kadar milletin “inşa”ında ve millî hayatın oluşturulmasında oynadığı rol üzerinde durur. Türkiye’de radyo yayıncılığı tarihi de benzer bir dönemleştirmeyle, yani 1950’lere kadar ve böyle bir çerçevede, milletleşme “projesi” ile iletişim teknikleri arasındaki ilintiyi kurarak değerlendirilebilir. Ancak millet ve iletişim, bağımsız değişkenler olarak ele alınabilir mi?
Ülkemizde radyonun ilk yıllarıyla ilgili yaptığım araştırma, radyonun milletin kurulması için bir araç olarak kullanılmasından ziyade; radyodan yayınlanan sesler sayesinde milletin, bir millet yaratma işini üstlenen birçok seçkin tarafından başta şüphe edilen varlığının hayal edilebildiğini gösteriyor. Radyo teknolojisi, millet hayalini başka birçok “iletişim” ortamından daha fazla mümkün kılmıştır. 1940’larda Radyo dergisinde yazan Burhan Belge’ye göre radyonun en önemli hususiyetlerinden biri “kulakla görmeye” imkan tanımasıdır. Radyo, “hayalinizi, insanları da sesleri kadar güzel tasavvur etmek bahsinde serbest bırakır”. Radyo yayıncılığının tarihine baktığımızda, bu hayalin bir düzeyde milletin varlığını oluşturmayı ve ona inanmayı mümkün kılarken, bir başka düzeyde açmazlar yarattığını, sesin ulaştığı karmaşık gerçeklik alanıyla başetmekte çekilen güçlükleri yansıttığını görüyoruz. Bu açmazların başında, “kulakla görülen” ve “gözle görülen” arasındaki fark geliyor. Seçkinler bir millet kurma pratiği içinde radyodaki sesler sayesinde olmayanı olmuş, özleneni gerçekleşmiş kılmaya çalışırken; buna radyo gibi “modern” bir teknolojik dayanak bulmuşken; bu seslerle ifade bulan “gerçekliği”, başta yayıncıların kendi deneyimleri olmak üzere, yerin ve zamanın yaşantılanmasıyla bağdaştırmak hiç de kolay olmamış. Yayıncıların anlatılarında bu türden kopukluklara ve yarılmalara sıkça rastlamak mümkün…
1922-52 arası ABD’deki radyoculuk üzerine yazan Michele Hilmes, radyoyu “kablolar, vericiler ve elektronlar olarak, temelini elektrikte bulan bir şey yerine, kültürden temellenen bir toplumsal pratik olarak” düşünmemizi önerir. Buna kesinlikle katılıyorum. Ancak kültürü sadece düşüncelerin alanı olarak görmeyeceksek, radyo yayıncılığı aynı zamanda teknik ve maddi düzenlemeler içeren bir kültürün içinde şekillenen bir pratiktir. Bu nedenle radyo deyince bir yandan da “kablolar, vericiler ve elektronları” düşünmemek imkansız. Radyoda program yapan bir yayıncı bu teknikler sayesinde kendi toplumsal konumuna ve izleyiciye ilişkin politik bir imgelem oluşturmaktadır…
Radyonun ifade alanını oluşturan tekniklere tarihsel olarak baktığımızda, bu teknolojinin yirminci yüzyılın başında kaydetmeye, muhafaza etmeye, ayrıştırmaya katkıda bulunan yazılı kültürden; yaygınlaştırmaya, benzerleştirmeye, tüketmeye yönelik bir kültüre geçişe eşlik ettiğini, hatta bunu mümkün kıldığını söyleyebiliriz. Geniş bir coğrafi alana sesleri dağıtan radyo, kapitalizmin dinamiklerine tarihsel olarak eklemlenen millî kültürün baş imleyicilerinden biri olarak ortaya çıktı.
Meltem Ahıska
(Yazarın Metis Yayınları’ndan çıkan Radyonun Sihirli Kapısı Garbiyatçılık ve Politik Öznellik adlı kitabından özetlenerek alıntılanmıştır.)
UNESCO 2011’de aldığı bir kararla 19 Şubat’ı Dünya Radyo Günü ilan etti. 20. yüzyılın en büyük buluşlarından olan radyo, günümüzde kullanılan birçok medya alanına teknolojisine öncülük etti. “Kulaklar”ın dünyaya egemen olduğu zamanlar geride kaldı ama, radyonun takipçileri yeni teknolojiler sayesinde her şeyi “duymaya” devam ediyor.
İnsanlık tarihinin en önemli buluşlarından olan radyo… Mucidi konusunda fikir ayrılıkları olsa da, Nobel ödüllü İtalyan elektrik mühendisi Guglielmo Marconi, uzun mesafeli radyo iletişiminin kurucusu sayılıyor.
19. yüzyılın sonlarında biliminsanları “kablosuz telgraf” için büyük çaba gösteriyordu. İlk telsiz sistemleri ve elektronik dalgalarla ses aktarma, öncelikle denizcilerin ve askerlerin ilgisini çekti doğal olarak. 20. yüzyılın hemen başlarında ise radyo alıcıları geliştirilmeye başlandı. Böylelikle radyo, bir kitle iletişim aracına dönüştü.
Genç Türkiye Cumhuriyeti de bu gelişmeye ilgisiz kalmadı. Aslında daha cumhuriyetten önce radyo ile tanışılmış; işgal güçleri Anadolu’yu terkederken Fransızlar Türkler’e bir telsiz-telefon bırakmıştı. Bu telsiz-telefon aracılığıyla, eğitimci Rüştü Uzel (1891-1965) liderliğinde bir öğrenci grubu İstanbul’da radyo yayını yapmak için çalışmaya başladı. 19 Mart 1923’te ilk deneme yayını Öğretmen Okulu’nda davetlilere yapıldı.
İlk yayınların yapıldığı Sirkeci’deki Büyük Postane’nin üst katında Mûsiki Cemiyeti saz heyeti icra sırasında (Fotoğraflar: Cengiz Kahraman arşivi).
Cumhuriyetin ilk yılında çıkan (21 Şubat 1924) kanunla, telsiz ve telefonla haberleşme yetkisi Posta Telgraf ve Telefon Müdüriyeti Umumiyesi’ne (PTT) verildi. 1 yıl sonra ise Radyo Tesisleri Kanunu çıkarıldı. Bu yasa ile ülke çapında telsiz şebekeleri kurulması öngörüldü ve ihale Fransız şirketi TSF’ye verildi. Şirketin Ankara ve İstanbul’da yaptığı vericiler 20-250 kW arasındaydı ve ülkenin Berlin’den Moskova’ya, Tahran’dan Londra’ya kadar dış dünya ile bağlantısını sağlıyordu. Bu antenler, birtakım eklentilerle radyo yayıncılığına da uygun hâle getiriliyordu.
Bu süreçte Mustafa Kemal’in inisiyatifi önemlidir. Yapılan bir radyo alıcısı Orman Çiftliği’ne götürülür. İstasyonlar aranırken, Sovyet radyosunun Rusça anonsu duyulur. Bir süre yayını dinleyen Mustafa Kemal “bakın propaganda yapıyorlar” der ve radyonun önemini vurgular. Bunun üzerine yeni bir radyo istasyonunun kurulması için çalışmalar başlatılır (Hale Yaylalı, “1927’den çokpartili döneme kadar Türkiye’de radyo yayıncılığı”, İstanbul Aydın Üniversitesi Dergisi). İlk resmî radyo yayını 6 Mayıs 1927’de İstanbul’da başlar. O yıllardaki anons şöyledir: “Alo, alo, muhterem samiin (dinleyiciler). Burası İstanbul Telsiz Telefonu… Bugünkü tecrübe neşriyatımıza başlıyoruz…” Bu anons Fransızca olarak da tekrarlanır.
Radyo, alıcıların yaygınlaşmasıyla halkın temel iletişim aracı olur: Müzik yayınları, radyo tiyatroları, haberler, öğretici programlar…
Radyo bir dönemin en önemli haber ve eğlence kaynağıydı.
Radyo, Demokrat Parti döneminde iktidarın en önemli propaganda ve muhalefeti sindirme aracına dönüşür. Sonraki yıllarda ise darbeciler tarafından da çok sevilecek; 10’ar yıl arayla yapılan 3 askerî darbede de (27 Mayıs’taki darbenin bildirisi Albay Alpaslan Türkeş tarafından radyodan duyurulmuştu) ilk ele geçirilecek hedefler radyo binaları olacaktı.
Adı haksız yere 12 Eylül 1980 darbesi ile anılan ünlü sanatçı Hasan Mutlucan’ın okuduğu kahramanlık türkülerini, tüm Türkiye aslında 1974’teki Kıbrıs Savaşı ile radyodan duyacaktı. Savaş haberlerinin arasında Mutlucan’ın davudi sesinden “yine de şahlanıyor” türküsü yayımlanacak; Kıbrıs’tan gelecek haberleri merak eden halk radyoya büyük ilgi gösterecek ve ve radyo satışlarında patlama olacaktı.
Radyonun tahtı, 80’lerde televizyon ile sarsılmaya başladı. Artık televizyon olmayan ev yok gibiydi ve haberler de buradan izlenmeye başlanmıştı. Önce diziler, sonra futbol karşılaşmaları derken, “dinleme”nin yerini “izleme” alacak ve büyük radyolar önce ikinci plana, oradan eskicilere atılacaktı.
Radyo buna rağmen 1990’dan itibaren ikinci altın çağını yaşamaya başladı. Turgut Özal’ın 1980’den sonra uyguladığı liberal politikalar ve dünyada yaşanan teknolojik gelişmeler, özel yayıncılığın önünü açmıştı. 1990’dan itibaren onlarca özel radyo kuruldu. Bu, müzik piyasasının da inanılmaz ölçüde büyümesine neden olacak; devletin katı denetiminden kurtulan radyolar yüzlerce genç müzisyenin sesini duyurduğu “yeni kanallar” olacaktı.
21. yüzyılda ise dijital dönüşümle birlikte bambaşka bir boyuta ulaşıldı. Akıllı cep telefonları, bluetooth, internet derken; sohbet odaları, podcast’lerden oluşan muazzam bir medya mecrasına tanıklık edilecekti. Radyo gününüz kutlu olsun.
Paris’te 26 Ocak 1855’te kendini öldüren Gérard de Nerval, eserleriyle kalıcı bir etki bıraktı. 1855’de kendisini kravatından demir parmaklıklara astığında, Rue de la Vieille Lanterne’in (Eski Fener Sokağı) idam fermanı, çevresindeki başka sokaklarla birlikte imzalanmıştı. Şehirden silinecek bir sokağı bu nedenle seçmiş olabilir miydi? Nerval’in izinde…
Sık sık sokak isimlerinin değiştirilmesi konusuna diklenerek eğildim yazılarımda; bu işlemleri gerçekleştiren yetkililerin isimleri de kayıtlardan silinsin isterdim.
İsmi değiştirilen sokağın cismi değişmez elbette ama, imgesi kökünden değişir. Uğradığı acımasız “palempsest müdahale” yüzünden geçmişi bulanıklaşır; zaman geçince belleği zayıflayan toplumun zihninde tarihi kısalacak, büzüşecektir. Şehir sevdalıları, mahalle biyografları, anı koruyucusu edipler eliyle yaşatılır Sormagir, Tavukuçmaz ya da (evet, ısrarla) Beşir Fuad isimleri.
Gérard de Nerval’in Adolphe Legros tarafından çekilen “daguerrotip”i. 1853-54.
Bir de ama, kaybolan sokaklar biliyoruz. Biri, koyu hikayesi dolayısıyla bende mıknatıs etkisi yaratmıştır: “Rue de la Vielle Lanterne”i, Paris’in kendi yokolmuş, izleri kalmış kasvet yüklü sokağını 1973’te aramaya giriştiğimde onun bir şehircilik hamlesinde haritadan sırra kadem bastığını bilmiyordum. O dönemde arama motorlarının sağladığı olanakların uzağındaydık; sokağın güç bela erişebildiğim tek imgesi, Gustave Doré’nin litografisindendi.
“Ölü’m”, 10 yıl kadar sonraydı, bir ağır bunalım dönemecinde çıkagelen şiir Taşrada Ölüm Dirim Hazırlıkları’na girecekti: Ayna düzenekli parça.
Ölü’m
İnatçı bir gölge gibi ardımda
iz sürdü ölüm. Gece sonu
bir pusuydu gece: Kapılar
kapalı, pervazlardan sızıntı
bile esirgenmiş, sessizlik
arttıkça artıyor; bir döşek,
bir kâse çorba, bir çift
yumuşak söz için seyiriyor
içim.
Dostlar uyuyorsunuz! derin
ve kilitli. Sabah bir dürtüyle
uyanacak ve sürdüreceksiniz
tekerleğin çevrimini.
Rue de la Vieille Lanterne, bin
Sekiz yüz altmış sekiz. Ben
Prometheus: Sizin için salacağım
ateşe küsüyorum.
Gustave Doré’nin, Nerval’in kendini astığı geceyi ve mekanı illüstre eden gravürü.
Bir 10 yıl daha geçti aradan. Gerçi iki durak arası birkaç defa döndüm Gérard de Nerval’e ama bir sonraki yoğunlaşmam 1996-97 parantezini geçirdiğim Paris günlerine denk gelen bir serginin etkisiyle gerçekleşti. O vesile yazdığım “Gece Siyah ve Beyaz Geçecek: Beni Beklemeyin”in girişini alıyorum buraya:
“Rue de la Vieille Lanterne, iki adım ötemde, Châtelet’deymiş: Merdivenli, dar, farelerin cirit attığı bir sokak. Nerval sergisinde yarım düzine parça var: Desen, kroki, gravür, yağlıboya. Gustave Doré’nin, Nerval’in kendini astığı geceyi illüstre eden gravürü başarısız, ama ürperticiydi. ‘Gece siyah ve beyaz geçecek’ diye teyzesine bir pusula gönderen yenik, yorgun şair: ‘Beni beklemeyin’.
Nerval’in intihar ettiği sokak: “Rue de la Vielle Lanterne”. Arka planda Châtelet Meydanı’nı sembolize eden ve 1806’da François-Jean Bralle tarafından tasarlanan “Fontaine du Palmier” anıtı.
Morg kayıtlarına göz attım, yakından bildiğim bir metin, Ahmet Oktay’ın şiiri (Yol Üstünde Semender’de-1987) için çevirdiğim satırlar. İntihar sebebi: Bilinmiyor.
Hiçbir intiharın asıl gerekçesi bilinemez: Karmaşık köklü, yumak gövdeli, çokdallılar. Cesedi St. Michel morguna getirmişler. Bilmiyordum: O sırada oturduğum evin tam karşısında, biraz aşağıda, Seine kıyısındaymış -hâlâ duruyor olsaydı bina, 1855’te duruyormuş, penceremden onu seyrediyor olacaktım. 30’u günü Notre-Dame’dan kaldırılmış Gérard’ın cenazesi.
“Rue de la Vielle Lanterne” (Eski Fener Sokağı)
Gérard Labrunie: Geçen yüzyılın en koyu şairi -Lautréamont’la birlikte. Ondaki siyah başka hiç kimsede bu kadar kesinleşmemiştir, Lautréamont’unki kalın bir sistir sonuçta: Nerval’inki düpedüz taş duvar.
Elyazmalarının önünde tek tek dikildim. Uçtu uçacak mürekkep lekeleri. Sonelerin elyazmalarında yabanıl, rahatsız, son derece sıkışık bir istif göze çarpıyor. Aynı, Adolph Legros’nun daguerrotip’inde yüzüne toplanmış, onu çatlatasıya germiş ifade. Kimin aklına gelir o adamın benim yaşımda olabileceği: İki bin yıllık bir yorgunluk değil mi gözlerinde çöreklenmiş duran?”
Denemede Doré’nin litografisine biraz haksız biçimde yüklendiğimi düşünüyorum bugün: Jules de Goncourt’un deseni 1854’e tarihleniyor: Kesif atmosfer. Nerval 26 Ocak 1855’de kendini kravatından demir parmaklıklara asarak intihar ettiğinde, Rue de la Vieille Lanterne’in idam fermanı, çevresindeki başka sokaklarla birlikte imzalanmıştı. Şairin durumdan haberi var mıydı? Şehirden silinecek bir sokağı o nedenle seçmiş olabilir miydi? Böyle akıl yürütmek safdillik olur. Şu var: Nerval, seçimiyle sokağı şehrin tarihine kalıcı biçimde oturtmuştur.
Oluşturduğum ‘küçümen albüm’ ölüp gitmiş bir “canlı”nın, şairin, öldürülmüş bir başka “canlı”yı canlandıran görüntüleri. Rue de la Vieille Lanterne kayıtlara ‘sokak’tan çok ‘yol’ (voie) olarak geçmiş. Châtelet tiyatrosunun hemen arkasına düşen yerinde boşluğunu, hayaletli hayaletini ziyaret ettiğimde içimin içinde bir zonklama hissettiğimi saklayamam.
Nerval’i, Gérard efendi Galata’da, Tünel civarında dolaştığı günlerde düşünmeye ve düşlemeye çalıştığım da oldu. Doğu’ya Yolculuk’u yeniden okuyun! Neden bilmem, ona yakıştırdığım Ensiz Sokak sonunda 2021’den başlayarak adreslerim arasına katılınca: Sırtımdan aynı ürperti geçiyor hep.
Châtelet Meydanı’nın 19. yüzyıl ortalarında yapılmış krokisi.
20.yüzyıla damgasını vuran askerî mücadeleler, özellikle 2. Dünya Savaşı’yla birlikte yeni bir boyut kazandı. Artık sıcak muharebeye giren askerî birliklerin sevk ve idaresi kadar, istihbarat örgütlerinin faaliyetleri, özel operasyonları ve propaganda da hayati bir önem taşıyordu. Kurtarılan-kaybedilen hayatlar ve uluslararası mücadelenin yeni alanı.
Geçen yüzyıl savaşlarında gördüğümüz birçok yeniliğin arasında, özel operasyonların giderek artması dikkati çeker. Bunlar esas olarak düşman hatlarının gerisinde veya çatışmalara taraf olmamış ülkelerdeki girişimlerdir ama; terör hadiseleri sözkonusu olunca ülkelerin kendi topraklarında da gerçekleşir. Resmen ilan edilmemiş savaşlarda, özel operasyonlar daha bir ön plandadır. Bunlarda, sayı olarak az ama çok sıkı elemeler ve eğitimlerden geçmiş yetenekli özel birlikler kullanılır. Temel amaçlar, hasım liderlerin bertaraf edilmesi, rehinelerin kurtarılması, kritik sabotaj faaliyetleri, ulaştırma-iletişim sistemlerinin çökertilmesi, sindirme, istihbarat ve propagandadır. Özel birliklerdeki personel içerisinde subay ve astsubaylar büyük ağırlık taşır; bazı timler sadece bu unsurlardan oluşur. Bu faaliyetler, “düşman” tarafın büyük birliklerinin ve maddi imkanlarının koruma faaliyetlerine ayrılmasını getirir.
Özel birlikler denilince ilk akla gelenler komandolardır. Bu terim 1899-1902 arasındaki Boer Savaşı’ndan miras kalmıştır. İngilizler ilk başta komando olarak anılan birkaç bin Boer süvarisiyle başa çıkmak için 75 bin askerin yeterli olacağını düşündüler; ama sonuçta savaşı kazanmak için 450 bin kişi yığmak zorunda kaldılar ve bunların çoğu ikmal hatlarını korumak için ayrılmıştı. Bu gelişmeler, onları bu tür özel operasyonlar üzerinde düşünmeye yönlendirdi. 1. Dünya Savaşı sırasında en başarılı özel operasyonlarından biri, Thomas Edward Lawrence’ın (1888-1935) başlattığı Arap isyanıdır. Bu faaliyet, Türk Ordusu’nun ikmal hatlarına büyük zarar verip birliklerin korumaya ayrılmasına yolaçtığı gibi, baskınlarla da önemli kayıplar verdirmişti. 1. Dünya Savaşı’nda daha az popüler diğer bir özel harekat da, Alman General von Lettow-Vorbeck’in Doğu Afrika’da kendilerinden 10 kat daha kalabalık İngiliz kuvvetlerini bağlamasıdır. Ancak özel operasyonlar konusunda büyük gelişmelerin yaşandığı dönem 2. Dünya Savaşı’dır. Birçok ülke bu konuya hassasiyetle eğilecek, ama başı çeken İngiltere olacaktır. 1940 Mayıs’ından 1941 Haziran’a kadar Almanya karşısında tek başına kalan İngiltere, Avrupa’ya çıkarak savaşı sürdürme olanaklarına sahip değildi. Bu nedenle Kuzey Afrika ve Atlantik konvoylarını korumanın haricinde, savaşı hava bombardımanı ve özel operasyonlarla devam ettirmekten başka çaresi yoktu. Bu tür operasyonlar için kısa sürede 8’i Donanma’ya bağlı, çoğu tabur büyüklüğünde 30 civarında birlik kuruldu. Ne var ki, tüm silahlı kuvvetlerden en güçlü askerlerin bu birimlere seçilmesi belli bir tepki de oluşturmuştu. Winston Churchill, Dunkirk’teki çekilmenin (26 Mayıs-4 Haziran 1940) hemen ertesinde, Avrupa’yı ateşe verme talimatıyla SOE (Special Operations Executive) adında bir başka örgütün kuruluş emrini verdi. Bu kuruluş, işgal altındaki tüm ülkelerde istihbarat ve sabotaj faaliyetleri yürütecekti. Kuzey Afrika’da David Stirling’in “Çöl Akıncıları “(Long Range Desert Group) ve Burma’da Orde Wingate’in “Chindits” adı verilen tugayı ile Japon hatlarının arkasına yaptığı akınlar öne çıkar. Stirling’in grubu daha sonra SAS (Special Air Service) olarak örgütlenecek ve o tarihten (1941) itibaren dünyanın her tarafında operasyon gerçekleştiren İngiliz özel birliklerinin atası olacaktı. Hitler savaş sırasında bu operasyonlara karşı büyük bir savaş suçu olan “Komando Emri”ni yayınladı; buna göre askerî kıyafete bakılmadan paraşütçüler dahil yakalanan her komando teslim olsa dahi derhal öldürülecekti ve bu emrin uygulandığı durumlar oldu.
Amerikalılar da savaşa girdikten sonra CIA’in öncülü sayılan OSS (Office of Strategic Services) adlı kurumu oluşturarak benzer operasyonlara başladı. Bunlardan kimi doğrudan Silahlı Kuvvetler bünyesinde yapılırken kimi de OSS’nin denetimindeydi. General Frank Merrill’in komutasında kurulan “Merrill’s Marauders” adlı askerî birlik, tıpkı Wingate’in “Chindits”i gibi Burma’da akınlar yapmış ve onlar gibi büyük kayıp vermişti. Ancak bu ülkede ve Çin’de OSS yönetimindeki başka operasyon grupları, yerlilerden gerilla grupları kurmanın yanısıra istihbarat ve sabotaj faaliyetlerinde bulundu.
ABD’nin 1993’te Somali’deki özel operasyon fiyaskosu, Kara Şahin Düştü (Black Hawk Down) adıyla sinemaya aktarıldı. 2001 yapımı film savaş sinemasının seçkin örnekleri arasında sayılıyor.
Amerikalılar 2. Dünya Savaşı sırasındaki istihbarat çalışmalarını önce tarafsız ülkelerden yürüttüler ki, bunların başında sonradan CIA’in patronu olacak Allen W. Dulles’ın İsviçre’de yaptığı işler gelir. Onun en büyük başarısı, İtalya’daki Alman birliklerini resmî antlaşmadan 1 hafta önce teslime ikna ederek birçok hayat kurtarmış olmasıdır. Bu arada İstanbul’da ‘Packy’ Macfarland yönetimindeki OSS grubu, Balkanlar ve Orta Avrupa’ya yönelik faaliyetler için bir merkezdi. Buradan elde edilen istihbaratın, İtalya ve Kuzey Afrika’dan Avrupa’daki direniş gruplarına malzeme gönderilmesine katkısı olmuştur. Fransa’nın kurtarılması sırasında ise işgal altındaki bölgelere paraşütle indirilen “Jedburgh” timlerinin Normandiya ve sonrasında istilayı kolaylaştırması da, özel kuvvetler kapsamında önemli faaliyetler arasındadır. Bunlar yerel direnişçilerle bağlantı, istihbarat ve sabotaj faaliyetleri yürütmüş, Müttefik birlikleri bölgelerine ulaştıkça görevleri sona ermiştir (Soğuk Savaş yıllarında Amerikalılar çok sayıda özel birlik yetiştirdiler ki bunlar arasında Yeşil Bereliler, Delta Grubu, Navy Seals, Raiders, Rangers vs. daha çok bilinenlerdir).
2. Dünya Savaşı sırasında Almanlar’ın özel birliği olan Brandenburg komandolarını da unutmamak gerekir. Bu birlik 1939 sonunda ordu içerisinde, ancak istihbarat örgütü Abwehr gözetiminde kurulmuştu; düşman cephesinin gerisinde her türlü istihbarat, sabotaj, yakın dövüş, silah, paraşüt eğitimi alan, yabancı dil bilen yetenekli askerlerden oluşuyordu. Daha sonra SS birlikleri kendi özel kuvvetlerini oluşturdu. Hitler’in “harika komandosu” olarak anılan Otto Skorzeny, 12 Eylül 1943 tarihinde Mussolini’yi, hapis tutulduğu Gran Sasso dağının tepesine planörle inip, inanılmaz bir operasyonla kurtardı. Hitler’e bu başarısı üzerine Brandenburg birliklerinden 4 bin asker ve subay alması için izin verdi. Skorzeny’nin önemli operasyonlarından biri de, savaşın sonu yaklaşırken taraf değiştiren Macaristan diktatörü Amiral Miklós Horty’yi ele geçirmesidir. Onun Müttefikler’le temasının izlenmesi üzerine Skorzeny, önce Horty’nin müzakereleri yürüten oğlunu kaçırdı, sonra da 16 Ekim 1944 tarihinde başkanlık sarayını basıp Horty’yi esir aldı.
Rus özel operasyon birliklerine gelince… Bunlar 2. Dünya Savaşı öncesinde gizli servisler olan NKVD ve GRU içerisinde oluşturulmuştu. İstiladan sonra Alman hatlarının gerisinde operasyonlar geliştirmeye çalıştılar ve 1943’te bunlara, karşı-istihbaratta uzmanlaşan SMERSH de katıldı (Savaştan sonra ise düşman hatları gerisinde harekat yapacak Spetnatz özel bölükleri kurulacak (daha sonra tabur seviyesine çıkarıldı); bunları KGB tarafından oluşturulan Vitnaz, Vega ve Alfa birlikleri izleyecekti).
2.DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA BAŞLICA ÖZEL OPERASYONLAR
DÜŞMANI ALDATMAK İÇİN…
Avrupa’da başlayan savaşın küresel bir nitelik kazanmasından önce görülen istihbarat savaşları ve operasyonlar, ABD’nin savaşa girmesiyle hız kazanacaktı. Yine de özellikle İngiliz MI5’ın (Military Intelligence, section 5) Almanlar’a karşı operasyonları tayin edici olacak, savaşın kaderine etki edecek sonuçlar doğuracaktı.
VENLO HADİSESİ (9 KASIM 1939)
İngilizler’e ağır darbe
2 İngiliz ajanının kaçırıldığı Hollanda- Almanya sınırındaki Café Backus.
2. Dünya Savaşı’nın ilk günlerinde meydana gelen, önemsiz görünen ama ciddi sonuçlara yolaçmış bir operasyon. SS tarafından Naziler’i kışkırtmak üzere sözde İngilizler’in marifetiyle Hitler’e düzenlenen sahte bir suikast girişimi sonrasında; buna misilleme olarak sözde muhalif Naziler ile tarafsız Hollanda’nın sınırdaki Venlo kentinde buluşmaya giden iki İngiliz ajanı kaçırıldı. İngiliz ajanlar, sınırdan hızla dalan ve aynı hızla kaçan arabaya itildiler; ajanların yıllardır kurdukları istihbarat şebekesi çökertildi; aynı zamanda Almanya’daki Nazi muhaliflerine de gözdağı verilmiş oldu.
İSKENDERİYE BASKINI (19 ARALIK 1941)
HMS Queen Elizabeth.
İtalyan tim su altından vurdu
Müttefik güçlerle Mihver arasında Akdeniz’de askerî rekabetin sürdüğü 1941’in Aralık ayında, İtalyan dalgıç komandoların gerçekleştirdiği operasyon. İtalyan tim, üzerlerine binilerek yönlendirilebilen özel yapım torpilleriyle gizlice İskenderiye limanına girdi; bunları Valiant ve Queen Elizabeth ana muharebe gemilerinin altında patlattı. Kuma oturan gemiler çok uzun süre harekatdışı kaldı ve kritik aylarda İngilizler Akdeniz’deki üstünlüklerini yitirdi.
Alman General Erwin Rommel.
FLIPPER OPERASYONU (10-18 KASIM 1942)
Rommel’i ele geçirememek
“Flipper” koduyla anılan bu başarısız operasyonda İngilizler, Alman General Erwin Rommel’i hedef almışlardı. Kuzey Afrika’da (bugün Libya) Rommel’in kaldığı ve kimi zaman karargah olarak kullandığı evi basıldı ama, İngiliz istihbaratı onun sözkonusu günlerde cephede olduğunu tespit edememişti. 11. İskoç Komandoları tarafından yapılan baskın ateşle karşılık gördü ve 2 ölü verdikten sonra kaçan gruptan 28 asker esir düştü. Sadece 3 komando, çölde haftalarca süren yürüyüşten sonra İngiliz hatlarına dönebildi.
BRUNEVAL BASKINI (27-28 ŞUBAT 1942)
Bruneval’nın 1941’de çekilmiş bir fotoğrafı. Sol tarafta Würzburg radarı görünüyor.
Hedef radar ele geçirildi
Bombardıman akınlarında büyük kayıp veren İngilizler, Almanlar’ın Fransa kıyılarına yerleştirdiği bir radarı ele geçirmek üzere paraşütle yakın bir bölgeye inip başarılı bir baskın yaptı. 1942 başlarındaki bu operasyonda önemli parçaları ülkelerine götürüp değerli bilgiler edindiler.
GUNNERSIDE OPERASYONU (ŞUBAT 1943)
İngilizler’in ‘ağır su’ sabotajı
Norveç’in Telemark bölgesindeki Norsk Hidroelektrik Santrali.
İngilizler, Naziler’in atom bombası yapımında kullanabilecekleri “ağır su” tesisini ortadan kaldırmak üzere SOE (Special Operations Executive) tarafından yetiştirilen bir özel grubu harekete geçirdi. 1940’da başlayan planlama ve eylemler, Norveç’teki bir hidroelektrik santralindeki tesisinin imhasına uzanacak ve 1943 Şubat’ında yapılan eylem “Gunnerside” adıyla anılacaktı. Tesisin imhasından sonra elde kalan su, bir feribotla Almanya’ya taşınırken ikinci bir sabotajla bu gemi de batırıldı. Gerçi Almanlar atom bombası yapımından çok uzaklardı ama, bu o dönemde kesin olarak bilinmiyordu.
MINCEMEAT OPERASYONU (NİSAN 1943)
Müttefikler Sicilya’ya, Almanlar Sardunya’ya
Cesedin üzerine konulan Binbaşı Martin’in kimlik kartı.
İngilizler 1943 başında, kıta Avrupa’sına yapılması planlanan çıkarmaların yeri konusunda Almanlar’ı aldatmak için bu operasyonu planladı. Böylece onları, harekatın Sicilya yerine Sardinya’ya veya Yunanistan’a yapılacağına inandırabilirlerdi. Tıp uzmanlarının yardımıyla kimsesiz bir cesedi Binbaşı Martin adıyla hazırlayıp 30 Nisan gecesi kaza geçirmiş gibi İspanya kıyılarında denize bıraktılar. İspanyollar, cesedin koluna zincirlenmiş çantadaki belgeleri derhal Almanlar’a gösterdiler. Burada tiyatro biletinden nişanlıya yazılmış mektuba kadar her şey düşünülmüştü. Bilgiler, Almanlar’ın Sardinya ve Yunanistan’a güç kaydırmasına yolaçacaktı. MI5’ın (Military Intelligence, section 5), 2. Dünya Savaşı sırasındaki en başarılı istihbarat operasyonlarından sayılır. 2021’de sinema filmi olarak dramatize edildi.
2.DÜNYA SAVAŞI SONRASINDA BAŞLICA ÖZEL OPERASYONLAR
SINIRÖTESİNDE YENİ SINIRLAR…
Çok sıkı eğitim ve hazırlığa rağmen, özellikle yakın tarihte özel kuvvetler tarafından yapılan uluslararası operasyonların önemli bir kısmı başarısız oldu. Bunun nedeni, operasyon hedefi olan tarafın çok daha tedbirli olması ve senaryoların çeşitliliği idi. Yine de 1976’daki Entebbe Baskını gibi, amacına ulaşan operasyonlar kaydedildi.
Fidel Castro, Domuzlar Körfezi çıkarması sonrası çıkan çatışmayı izliyor.
ENTEBBE BASKINI (3-4 TEMMUZ 1976)
İsrail komandoları Uganda’da
Operasyondan dönen “Sayeret Matkal” komandoları, 4 Temmuz 1976.
Paris-Tel-Aviv seferini yapan bir yolcu uçağı Atina’da kaçırılarak Uganda’ya götürülmüş, rehinelerin serbest bırakılması karşılığında İsrail’in çok sayıda Filistinli tutukluyu serbest bırakması istenmişti. Görüşmeler sonuç vermeyince 3-4 Temmuz 1976 tarihinde İsrail’in “Sayeret Matkal” adlı özel operasyon birimi uçaklarla havadan ikmal yaparak 4 bin kilometrelik bir uçuşla gece vakti Entebbe Havalimanı’na inmiş; 1 saat süren operasyonla rehinelerin hepsini kurtarıp gene uçakla İsrail’e dönmüştü. Filistinliler ve onlarla birlikte olan 2 Alman ve bazı silahlı Ugandalılar öldürülmüş; İsrailliler’in tek kaybı, bugünkü İsrail başbakanının ağabeyi olan komutanları Yonatan Netanyahu olmuştu.
DOMUZLAR KÖRFEZİ ÇIKARMASI (17-20 NİSAN 1961)
Domuzlar Körfezi çıkarmasında Kübalı sürgün askerler büyük rol oynadı.
CIA’in suya düşen planları
2. Dünya Savaşı sonrası en başarısız büyük operasyonların önde geleni. Küba’da Castro rejimine karşı CIA tarafından eğitilen 1.500 kadar Kübalı, 19 Nisan 1961 tarihinde Domuzlar Körfezi adı verilen kıyıya çıktı ama tam bir yenilgiye uğradı. Hayatta kalanlar büyük bir mahkemede yargılanarak siyasi propaganda vesilesi oldular.
MÜNİH OLİMPİYAT KATLİAMI (5-6 EYLÜL 1972)
Keskin nişancıyla öldürmesi planlanan eylemciler, rehinelerin bulunduğu helikopteri havaya uçurmuştu.
Spora sürülen ‘Kara’ leke
İsrailli 11 sporcu, olimpiyat köyünde Kara Eylül adlı Filistinli örgüt tarafından korumasız bir şekilde rehin alındı. Pazarlık sonunda eylemcilerin rehinelerle birlikte helikopterle havalimanına götürülmesi için anlaşıldı. Ne var ki bu sırada Alman polisine bağlı PSG9 anti terör grubu son derece kötü bir operasyona girişince bütün rehineler (11 İsrailli sporcu ve 1 antrenör) öldü. Ekibin bu operasyonu yapacak yetenekte olmadığı ortaya çıktı ama, Alman Silahlı Kuvvetleri’nin bu operasyon için zaten yetkisi de yoktu.
İRAN / REHİNE KURTARMA OPERASYONU (NİSAN 1980)
Tahliye esnasında helikopterlerde arıza meydana geldi. Amerikan ordusu operasyonu sürdüremedi.
Büyükelçilikte büyük fiyasko
İran Şahı’nın devrilmesini takiben, ABD’nin Tahran Büyükelçiliği’nde rehin alınan Amerikalılar’ın kurtarılması için bir operasyon planlandı. 1980 Nisan’ında Basra Körfezi’nden kalkan helikopterler Tahran yakınlarında toplanıp ikinci kez havalanacaktı. Ne var ki indikleri yerde karşılaştıkları bir yolcu otobüsünün yanısıra, mekanik arızalar ve kum fırtınası 8 helikopterden 3’ünü devredışı bırakınca operasyona devam edilemedi. Burada da hazırlık ve planlamada büyük eksiklikler ortaya çıktı.
MOGADİŞU MUHAREBESİ (3-4 EKİM 1993)
ABD güçlerinin saldırılarında Mogadişu’daki sivillerden de yüzlerce ölü olduğu belirtildi.
3 Kara Şahin düştü
Somali’nin başkenti Mogadişu’da bir savaş lordunu ele geçirmek üzere havalanan ABD özel birliklerine ait 3 Black Hawk helikopteri düştü; bunlardan ikisi şehir içinde öfkeli kalabalıkların saldırısına uğradı. Saatler süren çatışmalardan sonra Amerikalılar 18 ölü ve 73 yaralı vererek üslerine çekildi. Hadise, meşhur “Black Hawk Down” filmiyle (2001) sinemaya aktarılacaktı.
Birçok terör eyleminde yeralan Sanchez, hâlen Fransa Fleury Merogis Cezaevi’nde tutuklu.
CARLOS OPERASYONU (14 AĞUSTOS 1994)
Çakal takip edildi, Sudan’da yakalandı
Uzun yıllar boyunca dünyanın her tarafında aranan Çakal Carlos lakaplı Ilich Ramirez Sanchez’in yeri, 1994 Şubat’ında CIA tarafından tespit edildi. Fransız istihbaratı tarafından 4 ay boyunca takip edilen Carlos, 14 Ağustos 1994’te Sudan’da yapılan bir operasyonla kaçırıldı. Paris’e götürülerek, mahkeme sonrası müebbet hapse mahkum edildi. Sudan hükümetine ise kimi ekonomik avantajlar sağlandı; Sudanlılar’ın izinsiz operasyon dolayısıyla şikayetlerinden vazgeçmeleri sağlandı.
PKK LİDERİNİN YAKALANMASI (16 ŞUBAT 1999)
Sayın Öcalan! Memlekete hoşgeldin
“Silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek” suçuyla 29 Haziran 1999’da idama mahkum edildi, cezası ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrildi.
Baskılar nedeniyle 1999 Ocak’ında Suriye’den Yunanistan’a giden PKK lideri Abdullah Öcalan, iltica izni verilmeyince oradan Rusya, sonra İtalya’ya sığınmaya çalıştı. Bu süreçte MİT tarafından takibe alındı ve sonunda bir süre kalacağı Kenya’ya gitti. Buradan Hollanda’ya gideceği öğrenilince, ABD’nin de bilgisi dahilinde Türk Özel Kuvvetleri olan Bordo Bereliler’den bir ekip Nairobi Havalimanı’nda Öcalan’ı yakaladı. Türkiye’ye getirilen Öcalan’ın yakalandığı, 16 Şubat günü kamuoyuna açıklandı.
NEPTUNE SPEAR (2 MAYIS 2011)
Usame Bin Ladin’in Pakistan’ın Abbottabad şehrinde öldürüldüğü yer.
Usame Bin Ladin’e mızrak operasyonu
ABD, 11 Eylül saldırılarından sorumlu tuttuğu Usame Bin Ladin’i ele geçirmek için geniş çapta bir faaliyete girişti. Ladin hiçbir elektronik haberleşmeyi kullanmadığı halde, kuryelerinden biri izlenerek kendisinin Pakistan’da saklandığı yer bulundu. 2 Mayıs 2011 tarihinde Afganistan’dan kalkan helikopterlerde bulunan özel birlikler, baskın yaparak (Neptün Mızrağı Operasyonu) Bin Ladin’i evdekilerle birlikte öldürdü.
Soğukçeşme Sokağı ile Divanyolu’nun kesiştiği köşe, İstanbul’un iyi korunmuş yerlerinden biri. Soğukçeşme Sokağı’nın bir yanını oluşturan surlar, Topkapı Sarayı’nı koruyan Sur-u Sultani ya da Sur-u Hakani denilen duvarlar. 1470 dolaylarında inşa edilen bu duvarlar kulelerle desteklenmiş ve arazinin durumuna göre yerleştirilmiş. Fotoğrafın çekildiği açıdan hemen solda bir zamanlar Soğukçeşme Kapısı bulunuyordu. Ancak bugün Gülhane Parkı olarak bilinen saray bahçelerine dönüştüğünde, duvara iki büyük geçiş açıldı. Sokağın kimi bölümlerindeki surlara bitişik farklı boyutlardaki ahşap evler; 19. yüzyılın anlayışını, yapı malzeme ve oranlarını göstermesi bakımından çok kıymetli. Sokak, dik bir eğimle Ayasofya’ya doğru uzanır. Dikkatsizce duvarın önüne dikilen ağaçlar ve modern sokak kaplamaları tarihî dokuyu rahatsız eder.
Osmanlı sisteminde zamanla oluşan Meşveret Meclisleri, modern anlamdaki parlamentoya giden yolun başlangıcıydı. 600 yıllık devlette hiçbir padişah, tahtta oturduğu sırada mutlak bir güç olarak ortaya çıkmadı. 1876’da ilk Kanun-ı Esasi ve Meclis-i Mebusan’ın ömrü çok kısa sürdüyse de, Osmanlı tarihine vurduğu damgada 6 asrın emeği vardır.
Padişahların tahta çıktıktan sonra belirli bir görev süreleri yoktur. Onlar ölünceye kadar saltanat sürmek üzere tahta çıkar. Elbette her padişah böyle olmasını temenni etmiştir; ancak eceliyle ölmeden tahttan indirilerek kendinden sonra gelen oğluna, kardeşine veya yine Osmanlı soyundan yeğenlerine saltanatı devretmek zorunda kalan bir hayli padişah bulunur.
Osmanlı Devleti’nin 623 yıllık ömründe tahta çıkan 36 padişahtan 12’si (2. Bayezid, 2. Osman, 1. Mustafa, İbrahim, 4. Mehmed, 2. Mustafa, 3. Ahmed, 3. Selim, 4. Mustafa, Abdülaziz, 5. Murad ve 2. Abdülhamid) “hâl edilmiş” yani tahttan indirilmiştir. Bunlardan 2. Bayezid zehirlenmiş; 2. Osman, İbrahim, 3. Selim, 4. Mustafa öldürülmüş; Abdülaziz intihar mı cinayet mi olduğu hâlen tam olarak açıklığa kavuşmayan bir şekilde hayatını kaybetmiştir. Her 3 padişahtan biri, kendilerinde vehmedilen o kadar güce rağmen iktidardan alaşağı edilip, tahtlarını hatta hayatlarını kaybedebiliyorsa; bunlar için “astığı astık-kestiği kestik” benzetmesi ne kadar doğrudur?
Yönetim ilkeleri içerisinde padişahların yetkisine bırakılan “siyaseten katl” uygulamasıyla devlet adamlarının, sadrazamların hatta ulemadan üst rütbeli şahıslarla şeyhülislamların bile idama gönderilebilmesi, “astığı astık-kestiği kestik” deyimiyle izah edilemez. Bu uygulamanın ne ölçüde hukuki olduğu tartışılabilir; ancak şeyhülislam fetvası olmadan siyaseten katl gerçekleşemezdi. Şeyhülislamlar da bu fetvaları verirken “şer’i maslahat değildir, ululemrin isteğiyledir” diyerek sorumluluğu üzerlerinden atmışlardır. Köprülü Mehmed Paşa’nın ölümünden sonra sadrazam olan oğlu Fazıl Ahmed Paşa’nın, 4. Mehmed’in huzurunda babasının “haksız yere adam öldürüp çok kan döktüğünü” söyleyen Şeyhülislam Esirî Mehmed Efendi’ye “hepsini senin fetvanla öldürdü” diye çıkışması; bunun üzerine şeyhülislamın “şerrinden korkardım, onun için fetva verdim” demesi gibi, diğer şeyhülislamlardan da aynı korkuyla hareket etmiş olanlar çıkabilir.
“Devlet benim! Benim uğruma can verin!” diyen padişahlar olduğu kadar, “devlette herkesin hissesi vardır” diyen padişahların da bulunduğuna bakılırsa; 6 asırlık bir devletin kuruluştan yıkılışa kadar birbirinden farklı usullerle yönetilmesi gibi padişahların meşreplerinin de birbirinden farklı olması çok doğaldır.
3.Selim’in cülus törenini tasvir eden minyatür.
Güç odakları hep vardı
600 yıllık devlette hiçbir padişah, tahtta oturduğu sırada mutlak bir güç olarak ortaya çıkmamıştır. Saltanat âlemi dengelerin ayakta tuttuğu bir dünyadır. Küçük bir beylik de olsa, 3 kıtaya, 7 iklime yayılmış devasa bir devlet de olsa, her sultanın iktidarını bir ucundan istinat ettirmek zorunda kaldığı şahıslar, güç odakları ve nüfuz sahipleri her zaman varolagelmiştir. Bazı devirlerde uluslararası güçler dengesi de saltanatın devamı veya son bulması noktasında etkili olabilmiştir. Sadece Osmanlı saltanatında değil; Batı’da, Doğu’da kurulu monarşi düzenlerinin hepsinde de aynı seyir sözkonusudur.
Dengelerin ucunda hüküm süren padişahlar açısından gücünü gösterebilmeye yarayan ordusunun, kullarının, hazinelerinin, velhasıl debdebe ve ihtişamını sağlayan maddi araçların değeri; iktidarının kaynağını Kut’a, Gök Tanrı’ya veya Allah’a dayandırıp onun yeryüzündeki gölgesi olduğunu iddia etmekten daha yüksektir. Elbette geniş halk yığınlarının geleneksel iktidar meşruiyetini sağlama araçlarındaki Tanrısallığa, “mavi kan”a itibarı her şeyden yüksektir; ancak önce parayı ve tahtı ele geçirmek gerekir. Osmanlılar öncelikle beylikten devlete giden yolun taşlarını sağlam döşemeye uğraşmış, uç beyliği olarak düşman sınırında bulunmanın avantajıyla diğer Anadolu beyliklerinden gazâ ve ganimet uğruna akın akın kendisine katılanlarla imrenilen bir silahlı güce ulaşmıştır. Kısa sürede elde ettiği topraklar ve nüfus ile servetini katladıktan, dengelerini iyi kurduktan ancak iki asır sonra kendilerini Kayı boyuna bağlamayı akıl etmişlerdir.
İktidarın meşruiyetini benimsetmek kadar önemli olan husus, sürdürülebilirliğini sağlamaktır. Doğu kültürlerindeki siyasetname/nasihatname geleneğinde devleti sürdürebilmenin en önemli ayağının adil yönetici/adaletli idare olarak belirtilmesi boşuna değildir. İslâm kültürünün hakim olduğu devletlerin siyaset anlayışında “müşrik veya kafire benzememek”, onlarla aynileşmemek önerilir; ancak adalet konusunda Sasani hükümdarı Nuşirevan müşrik olmasına rağmen adaletin mümtaz bir simgesi olarak model alınır. “Devlet adalet ile kaim, zulüm ile viran olur” anlayışı benimsenir.
Osmanlılar, oldukça büyük bir coğrafyayı yüzyıllarca Topkapı Sarayı’ndan yönetti. Sarayın denizden görünüşü.
Yüksek mahkeme
Adaleti sağlamanın yolları açıktır. İster bireysel, isterse toplu her türlü şikayetin kurumsal karşılığı vardır. Devletin en üst yönetim organı Dîvân-ı Hümâyun, aynı zamanda adaletin tesis edildiği bir mahkemedir. Padişahın mutlak vekili olup “sahib-i devlet” unvanıyla anılan sadrazam, başvezir olarak Kubbealtı’ndaki vezirler ve kalabalık bir bürokrat kadrosuyla ülkenin kaderini elinde tutar. Savaşa, barışa, vergiye, cezaya burada karar verilir. Bayındırlıktan asayişe kadar her karar burada alınır. Ülkenin dörtbir yanına adalet dağıtmak üzere gönderilen fermanlar divanda hazırlanır ve “geciken adalet adalet değildir” anlayışıyla bunlar mürekkebi kurumadan yola çıkarılır.
Devletin gücü kuvveti yerindeyken sıradan bir mübaşirin, çavuşun getirdiği fermanın üzerindeki tuğrayı gören herhangi bir zalimin, eşkıyanın, gök kubbenin altında kaçabileceği yer kalmamıştır. Hüküm infaz edilir veya yoldan çıkmışlar yola getirilir. Bütün bu icraatın bir tek padişahın gücüyle yapılabilmesi imkânsızdır ama, her olumlu icraat padişahın gücünü arttırır, hatalı kararların günahı vezirlerin boynuna yüklenir (zaten vezir demek günahları yüklenen demektir). Zaferler sultanların hanesine yazılır, hezimetler kulların boynunu vurdurur.
Türkiye’de adalet tarihinin hangi bahsi yazılacak olursa, ilk önce bakılması gereken kaynaklar işte bu Dîvân-ı Hümâyun’un ortaya koyduğu sicil defterleridir. Kanunî öncesi zamanlara ait defterler bugüne intikal etmemişse de, onun zamanından devletin sonuna kadar “Mühimme, Ahkâm, Şikâyet, Kalebent Defterleri” adları altında tasniflenen ve buradan tüm Osmanlı coğrafyasına, taşraya gönderilen hükümlerin kaydedildiği “Şeriye Sicili Defterleri” gibi binlerce cilt tutan kayıtlarla ülkenin adliye tarihi kesintisiz olarak gözler önündedir.
Üçlü yönetim
Osmanlılar’da yönetim “kalemiye/mülkiye, ilmiye, seyfiye” olarak üçlü bir taksimatla formüle edilir. Sadrazamın mülkiye cephesi kadar, şeyhülislamın en tepede olduğu ilmiye cephesi de kalabalık bir teşkilata sahiptir. Rumeli ve Anadolu kazaskerleri ülkenin en küçük kaza merkezlerindeki kadılardan, naiplerden, en ufak medreselerin hocalarına kadar adliye ve ilmiyenin her şeyinden sorumludur. Hukuk düzeninin ve eğitim-öğretimin yegane yetkilisi ilmiyedir. Ordu ve donanmaya, hep birlikte seyfiye denilir. Yeniçeri Ağası, kaptanpaşa ve bunlara bağlı ücretli/ulufeli askerlerle profesyonel ordu teşkilatlanmasının en iyi örneği, birkaç asır boyunca Osmanlılar tarafından gerçekleştirilmiştir.
Böylesine teşkilatlı bir devlet örgütünde, padişahların sevk ve idaresine bile gerek kalmadan işler yürürdü. Öyle de olmuştur ve 1. Mustafa gibi akli melekelerinden yoksun olduğu hâlde iki defa tahta oturan bir padişahın, ayrıca 12 yaşındaki 4. Murad ile 7 yaşındaki 4. Mehmed’in hükümdarlıkları sırasında, onlar büyüyüp devlet işlerini idrak ettikleri zamana kadar devlet mekanizması sorunsuz işlemiştir.
Hanedan anlayışının tekamülüyle birlikte, 1. Ahmed devrinden itibaren saltanatın babadan oğula geçmesinden vazgeçilip en büyük erkek şehzade yani veliahtın padişahlık tahtına oturmasının usul edinilmesiyle birçok kural değişti. Şehzadelerin öldürülmesi terkedilmedi ama, bunların sancaklara gönderilip devlet tecrübesi kazanmalarından vazgeçildi; dolayısıyla padişah oluncaya kadar “kafes hayatı” denilen acı ve ızdıraplı bir hayatı yaşamaya mecbur bırakıldılar. Bu zaman diliminde Dîvân-ı Hümâyun da eski düzenini kaybederek yerini Paşakapısı veya Bab-ı Asafi denen yapılanmaya terketti. Yavaş yavaş devletin çarklarını eline geçirmeye başlayan bürokrasi her sahada uzmanlaşmaya doğru giderken, devletin ıslahat ve yenileşme çabaları da ilk meyvelerini veriyordu.
Kubbealtı’nın karşısında yer alan padişah makamı, arz odasının kapısı.
1683 Viyana Kuşatması ve takiben 16 yıl süren savaşların sonunda 1699’daki Karlofça Antlaşması ile büyük bir hezimete uğrayan Osmanlılar, 4 yıl sonra tahta çıkardıkları 3. Ahmed zamanında ilk ıslahat faaliyetlerine başladılar ve yeni bir uygulamayı gelenek haline getirdiler. Ağabeyi 2. Mustafa’nın (orduyla sefere çıkan son padişah) yerine tahta çıkan 3. Ahmed’le birlikte “vekil-i mutlak” olan sadrazamlar, aynı zamanda serdar-ı ekrem sıfatıyla bulundukları ordunun başında ve ordugahlarda düzenledikleri divanlarda devlete ait her kararı alır oldular. Sadrazamın İstanbul’dayken maiyeti olan sadaret kethüdası, nişancı, reisülküttap, divan görevlileri ve defterdarlar da orduyla birlikte sefere çıkıyor; her birine eş rütbeli olarak “rikab” adı verilen görevliler sadrazam yerine bırakılan sadaret kaymakamlarıyla İstanbul’da yaşıyor; işlerini buradan yürüterek orduyla haberleşmeyi sağlıyordu
17. yüzyılın ortalarından itibaren Rusya’yla girişilen büyük ve uzun süreli savaşlar sırasında “meşveret/danışma meclisi” adı verilen ve katılımcı sayısı değişken toplantılarda kararlar alınmaya başlandı. Aslında erken zamanlardan itibaren padişahlar ara sıra bu şekilde meclisler düzenlemişlerdi. Zamanla başlı başına bir uygulama hâlini alan meşveret meclisleri, Türkiye’nin yönetim anlayışında parlamento müessesesine giden yolun başlangıcıdır. Kaynağını Kuran’dan ve Hz. Muhammed’in öğütlerinden alan danışma, istişare toplantısı anlamındaki “meşveret”, Arapça bir konuyu görüşmek anlamındaki “şûrâ” kökünden türemiştir. Padişahlar Dîvân-ı Hümâyun’un işleyişinden farklı olarak meşveret meclislerinde tavsiye niteliğinde alınan kararları çok önemsemişler; rical-i devletin bu toplantılarda hiç kimseden çekinmeden fikirlerini ortaya koymasını ve doğru eylemin ancak bu şekilde belirleneceğini defalarca belirtmişlerdir. Aslında bir anlamda yönetici sınıfı bilinçlendirmeye, devlette hissedar kılmaya yönelik bu tür girişimler en çok 3. Selim’in yönetim anlayışında yer bulmuş; ondan sonra 4. Mustafa’nın da talepleri bu yönde olmuştur.
Sultan 3. Selim 7 Nisan 1789’da tahta çıktığı sırada, 1. Abdülhamid’in son yıllarında, 1786’da başlayan Osmanlı-Rus Savaşı sürüyordu ve yeni tahta oturan genç padişah son karar verici olmadan önce bu durumu etraflıca anlamak istiyordu. Bu nedenle 31 Ocak 1790’da imzalanan Prusya İttifakı senedinin müzakereleri esnasında Prusya elçisi bir an önce imza istediğinden, seferde olan sadrazamın yerine bakan sadaret kaymakamı, topu yeni padişahın kucağına bırakıvermişti! 3. Selim bunun üzerine yazdığı bir hatt-ı hümayunda “Ben padişah olalı 1 sene dahi olmadı. Devletime ne vechile hayırlı olacağını bilemem. Ve benim re’yim ile cevap vermem. Seleflerim zamanında olan mekrûh maddeleri hep padişahların üzerine sayarlar. Devletimde bu kadar ricâl ve ulema var. Münasip görürler ise ne güzel. Yoksa ben elbet şu iş olsun demem” (BOA.MHD. 11) diyerek ustaca bir manevrayla sorumluluğu rical-i devletin üzerine bırakmıştır.
Sultan 3. Mustafa zamanında, 1768’de başlayan Osmanlı-Rus Savaşı; 1774’te ölen 3. Mustafa’nın yerine tahta geçen 1. Abdülhamid’in saltanatının ilk yılında, Küçük Kaynarca Antlaşması’yla sona erdi. Osmanlılar’ı büyük ölçüde yıpratan bu savaş, hazinenin dibine darı ekmekle kalmadı; padişahın oğlu Şehzade Selim’in doğumunda gelen hediye ve paraları muhafaza eden haremi Mihrişah Kadın’dan 1773’te senet karşılığı borç alınmasına da sebep oldu!
Sultan 1. Ahmed zamanında 1606’da açılan İran Seferi’ne para bulunamadığında da hâl çaresine bakmak için meşveret meclisi toplanmıştı. Şeyhülislam Sunullah Efendi o mecliste padişaha “para yoksa Mısır hazinesi var; o da yetmezse deden Kanunî’nin Budin Seferi’nde yaptığı gibi saraylardaki altın kap kacak eritilip para bastırılsın” diyebilmiştir. Buna şiddetle itiraz eden 1. Ahmed, “Mısır Hazinesi benim cep harçlığım, kap-kacak dediğin çorba tasım. Devir Kanunî’nin devri değil, bu zaman o zamana uymaz” diyerek yönetici kademeyi ve orduyu karşısına alma pahasına buna itiraz etmişti.
Aradan 167 yıl geçtikten sonra 3. Mustafa’nın, onun ardından 1. Abdülhamid’in, 3. Selim’in orduya para yetiştirmek için şahsi servetlerini feda etmeleri, saraydaki evaniyi paraya çevirtmeleri, sultanların “alan el” olmaktan vazgeçip “veren el” olmaya başlamalarına işarettir. 1. Abdülhamid kendi örnek olduğu bu eyleme vezirlerin, büyük servet sahibi paşaların da katılmasını istedi; gönüllü yanaşmayanları zorlayarak paralarını aldı (BOA. HAT. 54389, 54748). Padişahlar bu tarihten sonra devleti kendi mülkleri olarak görmeye devam etseler de rical-i devlet ile birlikte taşın altına el koyma ihtiyacını daha fazla hissederek eylem ve ilkelerde onların da devlette hisse sahibi olduklarını düşündürecek bir üslup geliştirdiler. Bu üslubun tezahür ettiği en önemli mecra, işte bu meşveret meclisleri olmuştu.
Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul alındıktan sonra yaptırılan Topkapı Sarayı, diğer padişahların ekleriyle günümüzdeki hâlini aldı.
‘İstemezük’ muhalefeti
1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı’nın sonunda Avusturya ile Ziştovi, Rusya ile Yaş Antlaşmaları’nın imzalanmasıyla büyük hasar alan devlet, hemen ıslahat çalışmalarına başladı. Bu maksatla toplanan birçok meşveret meclisinde alınan kararlar yanında, ulemaya sipariş edilen layihalarda yer alan fikirler doğrultusunda Nizam-ı Cedid adı verilen Islahat Dönemi başladı. Bu dönem 3. Selim’in tahttan indirilip yeğeni 4. Mustafa’nın tahta çıkmasıyla bir süreliğine kesintiye uğradıysa da, sonra gelen 2. Mahmud’un o döneme kadar görülmemiş ölçekte uygulamaya koyduğu yenilikler bu kesintiyi önemsizleştirdi.
“Kuvvetler ayrılığı”nın esamisinin okunmadığı çağlarda, padişahların ve bürokrasinin gücünü sınırlayabilen, denetleyebilen hatta diktatörleşmenin önüne geçebilen yegane güç, Yeniçeri-esnaf-ulema üçlüsünün ittifakıyla oluşan “istemezük” ekibi olmuştur. Hâl’ler ve iclasler büyük oranda bu üçlü ittifakın eseridir. 2. Mahmud’un taviz vermeden ıslahatları uygulayabilmek uğruna kendinden önceki padişahların geliştirdiği “katılımcı saltanat” yöntemini askıya alması, kendisini ister istemez ulema ve Yeniçeri’yle karşı karşıya getirmişti. Anadolu ve Rumeli’nin “âyan aileleri” de 2 asır boyunca güçlenmelerinde katkıları olan bu gruplarla ittifak hâlindeydi.
Ayan aileleriyle, ulema ve Yeniçerilerle saltanatının hemen başında imzalamak zorunda kaldığı ve iktidarını sınırlayan Sened-i İttifak’ı ilk fırsatta yırtıp atan 2. Mahmud’un hedefi belli olmuştu. “İstemezük”çülerin hâlen etkili olması, merkezî otoriteyi eskiye nazaran çok daha güçlü bir şekilde tesis etmek isteyen 2. Mahmud’u engelliyordu; bu nedene gücünü tesis eder etmez ilk elde Yeniçeri Ocağı gibi 5 asırlık bir tarihî kurumu izi-bucağı kalmayacak bir şekilde ortadan kaldırmayı başarmıştır. Ardından ulemanın elindeki mali gücün kaynağı olan vakıfları denetleyebilmek adına, ilk olarak nezaret adıyla “Evkaf Nezareti” kurulmuştur. Esnaf ve sanatkarın ortadan kaldırılması amaçlanmadıysa da, Yeniçeri-esnaf-ulema üçlüsünden son elde kalan esnaf sanatkar grubu da 1838’de Baltalimanı Ticaret Sözleşmesi’nin ağır koşullarından dolayı iyice etkisizleşince, ülkenin kaderini belirleyici bu üç unsur da ortadan kalkmış oldu.
2. Mahmud’un yenilikleri, oğlu Abdülmecid’in ilan ettirdiği Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile başlayan Tanzimat Devri’ni hazırlamıştı. Bu devirde merkezî otorite güçlense de, padişahların gücünü sınırlayan, idam-müsadere-keyfî idareyi ortadan kaldıran hatt-ı hümayunla katılımcı yönetime gidiş iyice hızlandı. 1840’tan itibaren kurulan mahalli meclislerin önceliği vergi tarhı ve tahsili olsa da, ülkenin en ufak kazasında bile kurulan bu meclislerle halkın politik bilinci eskilerde hiç olmadığı kadar gelişti.
İstanbul halkı, kaza meclislerinden ve seçim pratiğinden yoksun olduğu için, ilk Meclis-i Mebusan’a kadar yaklaşık 35 yıl boyunca seçimle, adaylıkla, bürokrasiyle hemhal olmuş taşralıların gelişim düzeyinden habersizdi. İlk Meclis-i Mebusan’da taşradan gelenleri küçümseyen İstanbul mebusları, hiç beklemedikleri ancak karşı karşıya kaldıkları politik bilinç sahibi taşralıların manevraları karşısında etkisiz duruma düştüler. Meclis-i Vala ve diğer nezaretlerin meclisleri de ülkenin parlamento ve seçilmiş milletvekilleriyle yönetimine giden yoldaki yapı taşlarından olmuştur.
Osmanlılar’da ıslahat çalışmalarını başlatan Selim, Yeniçeriler tarafından katledilecekti.
Tanzimat döneminde, bürokrasinin güçlü sadrazamlar eliyle padişahların bıraktığı boşluğu doldurmadaki gayretleri sonucunda, Babıâli hükümetlerine tepkiler artmaya başladı. Reşid, Âlî ve Fuad Paşalar’ın sadareti sırasında oluşan “Yeni Osmanlılar” muhalefeti, padişahı bile Babıâli bürokrasisinin diktatörlüğüne maruz kalmış gösteriyordu (Teşhiste doğruluk payı vardır; zira Babıâli’de dönüşümlü olarak sadarete gelen ve hariciye nazırlıklarında bulunan bu üçlünün son ferdi olan Âlî Paşa’nın 1871’de ölümüyle Sultan Aziz’in rahat bir nefes aldığı ve öldüğü günü kastederek “işte bugün padişah olduğumu bildim” dediği rivayet edilir).
1876’da ilk Kanun-ı Esasi ve Meclis-i Mebusan’ın ömrü çok kısa sürdüyse de, Osmanlı tarihine vurduğu damgada 6 asrın emeği vardır. Oysa o meclis neler neler yapmaya adaydı! Topu topu 5 ay süren ömründe, bu toprakları vatanımız olarak bilmemizin yolunu açtılar; reaya kumaşından vatandaş kıyafeti çıkarmaya çalıştılar. Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirip bugüne getirdiği vatandaşının idraki kimi zaman verdiği verginin hesabını sormaya yetmezken, o meclisteki mebuslar “bütçe de bütçe” diye tutturdular. Harcanan her kuruşun hesabını sormaya kalkarak, elini Hazine’den çekmeden geçinmeye alışmışların akıllarını başlarından aldılar. Hiçbir üretimi bulunmayan, memlekete faydası olmadığı hâlde baş tacı edilen asalak bir yönetici sınıfı titrettiler. 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’ndeki kötü gidişin faturasını kesmek üzere Serasker Redif Paşa başta olmak üzere ordu erkânını hesap sormak üzere meclise çağırdılar. Nice sonra kendilerini dinlemeye tenezzül eden padişah 2. Abdülhamid’e “Geç kaldın hünkarım; daha savaşın başındayken meclisi dinleyecektin. Artık iş işten geçti” diyebildiler. Bunu dedikleri anda da 2. Abdülhamid “ben artık dedem Sultan Mahmud’un yolunu izlemek zorunda kalacağım” diyerek parlamentoyu tatil etti ve Kanun-ı Esasi’yi yürürlükten kaldırdı.
Bundan sonraki 30 yıl boyunca 2. Abdülhamid’in müstebit idaresi altında kalan Osmanlılar’ın 1909’dan 1922’ye kadar olan ahir ömründe meşruti idare ve Kanun-i Esasi yeniden yürürlüğe girdiyse de bu dönemin ve devletin son padişahları Sultan Reşad ve Vahdettin’in yönetimi çözüm olmadı. “Meşrutî istibdat” yönetimi altındaki Osmanlı rejimi tarih sahnesinden çekilerek yerini cumhuriyet rejimine bıraktı.
3.SELİM’DEN MEŞVERET MECLİSİ’NE / 18. YÜZYIL SONU
‘Bana yardımcı olun.Devletten sadece ben değilsiz dahi hissedarsınız’
3. Selim’in kendi elyazısıyla hatt-ı hümayunu. Kime yazıldığına dair bir hitap yoksa da Meşveret Meclisi mazbatasını okuduğunu belirttiğine göre, o meclisin tekrarında okunmak veya katılanlara bildirilmek üzere sadrazama yazılmış olmalıdır. Nizam-ı Cedid’i uygulamaya koyarken Meşveret’e ve bu konuda layiha verenlerin sözlerine göre hareket ettiğinden bahseder. Hatt-ı hümayunun sonunda timar ve zeamet usulünde Nizam-ı Cedid’e göre hareket edilmesi için rical-i devletin kendisini desteklemesini istemektedir. Samimi bir dille “Allah için bana muin [yardımcı] olun, Allah da size muin olsun. Devletten yalnız ben hissedar değilim, siz dahi hissedarsınız” demektedir.
Osmanlı padişahları 18. yüzyılın sonlarına kadar halife unvanını kullanmadı. Osmanlılar Türk soyundandı, dili Türkçeydi. Halife olmanın koşulu ise Arap ve Kureyş kabilesinden, Haşimoğlu soyundan olmaktı. Sultan Reşad 1. Dünya Savaşı sırasında cihad ilan edip Müslümanlar’ı savaşa çağırmıştı ama Araplar İngilizler’le çalışacaktı!
Okur-yazar çoğunluğumuzun tarih kültürü kulaktan dolma, okul kitaplarından hatırlananlar, basında okunanlardır. Bugün bile bu sığ bilgilerle “tarih” aktarmayı görev sayanlar var.
Son örnek “halifelik”, “kelime-i tevhid” yazılı “yeşil bayrak” savları. Şeriat devleti olma, bunu simgeleyen kelime-i tevhid yazılı bir de “yeşil bayrak”!
Osmanlı Devleti bir şeriat devleti değildi. Bayrağı Türk bayrağı idi. Cumhuriyetle bu bayrak değişmedi; biçimi, rengi, nerelerde ne zaman açılacağı-asılacağı bir nizamnameye bağlandı. Tarihî Galata Köprüsü’nde Suudî bayrağı açılması cehalet değilse, 2024’ün ilk günlerine tarihlenen bir “fotoğraf vakası”dır!
“Padişah” olabilmek için Osmanoğulları soyundan bir padişahın oğlu olmak koşuldu. Ancak “hümayun”, “şahane”, “mülûkâne” bileşikli padişah sanları arasında hiçbir zaman bir “Halife-i Şahane/Mülûkâne” sanı yoktu. Ancak 19. yüzyılın 2. yarısında bir “halifecilik” akımı başladı ama, Osmanlı padişahını Hz. Muhammed’in halifesi saymak olanaksızdı. Osmanoğulları hanedan geleneğinde de halifelik yoktu. Hanedan Türk, dili de Türkçe idi. Halife olmanın ilk koşulu, Arap ve Kureyş kabilesinden, Haşimoğulları soyundan olmaktı.
Osmanlı protokolü yüzyıllarca değişmeden sürdü. Bu protokole son halife Abdülmecid Efendi de uydu. Abdülmecid’in cuma selamlığından.
Buna karşın 18. yüzyılın son çeyreğinde Aynalıkavak Tenkihnamesi’ne, Ruslar’a tanınan ödünlere karşılık, Osmanlı padişahının da (1. Abdülhamid) bütün Müslümanlar’ın halifesi olduğu maddesi yazılmıştı. Kuşkusuz bunu önerenler, Müslüman Arap toplumların bunu kabul etmeyeceğini biliyordu. İslâm ulemasının da onayı yoktu. Buna karşın “halife sultan” yakıştırması 18. yüzyıl sonlarından başlayarak kritik durumlarda kimi padişahların sanlarına “Halife-i Müslimin” övgüsü olarak eklendi. Sadece bir defa, 1. Dünya Savaş’ında Sultan 5. Mehmed Reşad bu sanla cihad-ı ekber ilan ederek bütün Müslümanlar’ı düşmana karşı savaşa çağırmıştı. Oysa buna ilk uyması gereken Hicaz Emiri Haşimî Şerif Hüseyin ve Araplar, bilindiği gibi İngilizler’le işbirliği yapacaklardı!
Son dönem padişahlarına “Halife-i Resulullah” değil, Müslümanlar’ın önderi anlamında “Halife-i Rûy-i zemin”, “Halife-i Müslimin”, hatta “Zıllullah-ı fi’l-Âlem (Tanrı’nın gölgesi) gibi işlevi, yaptırımı olmayan başka onursal sanlar yakıştırıldı.
13. yüzyıl sonu, 14. yüzyıl başında Anadolu’nun kuzeybatı bölgesinde kurucu beylerin adlarıyla tarih sahnesine çıkan Karaman, Menteşe, Aydın, Karesi gibi yerel Türk egemenleri arasında Osman da vardı. 1281-1299 arasında Eskişehir-Söğüt-Bilecik bölgesini yurt edinen baba-oğul Ertuğrul ile Osman’ın örgütlediği Osmanoğulları’nın kuruluşu evresi, gazilerin fetih ve zaferleri, veli/ ermiş kimliklerin moral desteği ile parlak geçti. Osmanlılık, öteki beyliklerden önce “devlet” oldu. İstanbul’un alınışıyla, Batılılar’ın Ottoman Empire (Memalik-i Osmaniye) adıyla imparatorluk düzeyine ulaştı.
Osmanlı hanedanında bu emperyal kimliği ya da portreyi ilkin Fatih Sultan Mehmed temsil etti. Döneminde, Rumeli’nin ve Anadolu’nun “Çasar”i (Roma İmparatoru) sayılıyordu. Bu konumu, yaptırdığı sarayın (Topkapı) Bâb-ı Hümayun denen görkemli cümle/tören kapısı alınlığındaki yazıtta vurgulanmıştır: “Sultan’ül-Berrîn, Hakanü’l-Bahreyn” (Karaların Sultanı, İki Deniz’in Hakanı).
Onun ardılı padişahlar da en geniş sınırlarla Doğu Avrupa, Kuzey Afrika, Mısır, Arabistan, Kafkasya ve Kırım’ın sultanıydılar. Roma’dan 1000 yıl sonra Akdeniz havzasına egemen, Osman’ın soyundan sıralı inen “padişah oğlu padişah”ların, yazılı buyruklarındaki sanları da “Sultanü’l-berrîn Hakanü’l-Bahreyn” idi. Asya, Avrupa, Afrika’da egemen oldukları ülkelerin toplu tanımı “Memalik-şahane”, “Devlet-i Aliyye-i Osmaniye”, “Memalik-i Âliye-i Osmaniye”, Avrupa’da Ottoman Empire’dı. Yakın zaman tarihçilerimiz de bundan çeviri Osmanlı İmparatorluğu derler.
Hilafet bayrağı diye bir şey yoktu. Seferleri önceleyen hafta ve aylarda da padişahlık simgesi tuğlar, sancak-ı şerif, yeşil -beyaz kılaptanla işlenmiş üç hilalli Liva-i sultanî Saray kapısına asılırdı.
Şu da vurgulanmalı: İstanbul’un alınışını izleyen dönemlerde Arap-İslâm ülkelerini de sınırlarına katan Osmanlı padişahları “Hâdimü’l-Haremeyn” (Mekke ve Medine’ye hizmet eden) sanını almakla yetindiler. İslâmiyet’e hizmeti öncelediler ama bir İslâm devleti olmayı amaçlamadılar. Örneğin “Osmanlı” adının başına-önüne bir “Türk” eklemedikleri gibi, “İslâm” da eklemediler; ama gayrimüslim uyruk ve topluluklara inanç-ibadet, ticaret, yaşama özgürlüğü tanıdılar.
Fatih Kanunnamesi denen yasada, padişahlık alan ve yetkileri belirlenmişti. Buna göre ülke Osmanoğulları’nın mülkü, mülkün sahibi de tahttaki padişahtı. Padişah ülkeyi ve tebaayı dilediği gibi yönetmek yetkisindeydi; ancak bu keyfî bir yönetim değildi. Din kuralları ve örfle (yasalar) sınırlanmış bir yetkiydi.
Padişah, Dîvân-ı Hümâyun’da alınan ve sadrazamca sunulan kararları onaylar; varsa önerilerini bildirirdi. Tanzimat sonrası düzenlemede de Heyet-i Vekile (Bakanlar Kurulu) kararlarını onaylardı. Öyle ki arşivlerde telhislerin (karar özetlerinin) altına “onaylamıyorum!” anlamında bir sözcük değil, “mabeyn şerhi” denen öneri yazılırdı.
Osmanlılık, temel ve birleştirici kavram; ana öge de Osmanoğulları idi. Padişahlığın bir olmazsa olmazı “gazâ ve cihad”dı; bunun somut belirtisi kılıç kuşanma idi. Tahta geçen şehzade, padişâh-ı âlem ve başkomutan oluyordu.
VEZİRİAZAM / SADRAZAM / BAŞVEKİL
‘Yük taşıyan’ 218 vezir, 600 yıl padişah adına yetki kullandı
İlk zamanlar Büyük Vezir/Vezir-i Kebir, giderek Vezir-i azam, sonra sadrazam, arada yine Vezir-i azam, son dönemlerde ise başvekil denen kişi; padişahın mühr-i hümayununu taşıdığından padişahın yetkilerini de taşıyordu (kuruntulu sadrazamlar bu mührü hamamda bile boyunlarında taşırlarmış).
Padişah, sorumluluklarını, sözlük anlamı “yük taşıyan” olan vezirlere, asıl büyük sorumluluğu ise başvezire (sadrazam) yüklerdi. Sadrazam, Dîvân-ı Hûmayun’un başkanı, Tanzimat ve sonrasında Meclis-i Vükêlâ/ Heyet-i Vekile (Bakanlar Kurulu) reisi konumundaydı.
İlk vezir Alaeddin Paşa’dan sonuncu Tevfik Paşa’ya (1922) kadar, 218 sadrazam saptanıyor. Klasik dönemde zengin gelirli hasları olan, “meşru rüşvetler” de alan sadrazamlara 1843’te 1000 altın aylık bağlandı. 2. Meşrutiyet sadrazamları, nazırlardan heyet-i vekile kurarak padişahın onayına sunma yetkisi kazandılar.
Sadrazamın doğrudan buyruklarına “emr-i sâni” ve “irade-i âliye” denirdi. Dîvân-ı Hûmayun’daki mutat oturumlarından başka, ayrıca Paşakapısı Divanhanesi’nde veya sadrazamın kendi konağında, yönetime ilişkin konuları görüşmek üzere haftada 2 gün toplantı yapılırdı.
Osmanlı döneminde “astığı astık-kestiği kestik” olarak bilinen padişahlar, birçok kurum ve kişi tarafından “ortak karar”a zorlanmıştır. Fatih’ten bu yana padişahlar önemli kararlarını hep danışarak aldılar. “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var”dı ama; esas olarak Dîvân-ı Hümâyun ve sonradan Meşveret Meclisi’nin denetimi vardı.
Günümüzde mitinglerde açılan “hilafet bayrakları”, sıklıkla dile getirilen Osmanlı özlemi… Osmanlı döneminde devlet idaresi ve bunun günlük hayattaki biçimleri, uygulaması nasıldı? Padişah her konuya tek başına karar veren mutlak güç müydü? Bu soruları tarihçi Necdet Sakaoğlu’na yönelttik.
Klasik Osmanlı devrinde gerek Dîvân-ı Hümâyun, gerek sadrazam, gerek diğer iktidar odaklarının, kısacası sistemin nasıl çalıştığını en yalın ifadesiyle anlatır mısınız? Bunlar ne iş yapıyorlardı ve yetkileri nasıl düzenlenmişti?
Bu elyazmasının içerisinde (Dîvân-ı Hümâyun kararlarından örneklerin bulunduğu derleme bir münşeat mecmuasını gösteriyor. Tarih: 1620) besmeleyle başlayan veya dualarla biten tek bir belge yoktur. Hepsi adeta bugünkü laik düzene uyan bir biçimdedir. Konu anlatılmış, kararlar alınmış, altına da imzalar atılmış. Şeyhülislamın da veziriazamın da kazaskerin de imzası var. Bu, Osmanlı Devleti’nde Fatih’in koyduğunu düşündüğümüz kanunnameyle başlamış bir düzen.
Diyelim ki bir savaş/sefer kararı… Padişahın tek başına karar vermediği kritik durumları ve işleyişi anlatır mısınız?
Yayın Kurulu üyemiz Necdet Sakaoğlu, padişah-divan ilişkisini anlatıyor
Prut Harbi’nden (1710-11) örnek verelim. Savaşa giden yolda önce bir takım sınır olayları meydana geldi. Bunları halletmek için gelen elçinin istekleri reddediliyor, gönderilen elçi de istenilen kararla dönemiyordu. Bizden giden elçi menfi bir sonuçla dönüyor veya onların gönderdiği elçi istediği sonucu alamadan dönüyordu… Sonra, huduttan da cansıkıcı haberler gelmeye başladı. Neticede konu, artık Kubbealtı’nda, Dîvân-ı Hümâyun’un gündemi oldu. Nişancı, Kubbealtı üyelerini -Hey’et-i Vükelâ- yani “Bakanlar Kurulu”nu bilgilendirerek “Rusya’ya harp açmamız gerekir” diyor, gerekçelerini anlatıyor. O zamanlar henüz Hariciye Nezâreti (Dışişleri Bakanlığı). Dışişleri’ne bakan Nişancı Efendi, onun yardımcısı reisülküttab var (bugünkü Dışişleri Genel Sekreteri). Bunlar savaş açma gerekçelerini kurula getiriyorlar. Kurulda sadrazam sırayla herkese söz veriyor “Ne dersiniz” diye. Onlar da görüşlerini açıklıyorlar. Bütün bu istişareden sonra alınan karaları divan katipleri yazıyor. Kurul üyelerinin adları ve unvanları yazılıyor imza olarak. Sonra padişaha sunulmak üzere Nişancı Efendi, reisülküttaba bir de özet hazırlattırıyor. Bu karar özetine “telhis tezkiresi” deniyordu. Sonra divan günlerini (cumartesi, pazar-pazartesi-salı) izleyen arz günlerinde (çarşamba-perşembe) Sadrazam, vezirler, kadıaskerler, Nişancı Efendi, arz odasında padişahın huzuruna çıkarak onay alıyorlardı. Padişah çoklukla arz tezkiresinin yukarısına “münasiptir, mucibince amel oluna” (uygundur, gereği yapılsın) diye yazar veya yazdırırdı.
Dîvân-ı Hümâyun nasıl çalışıyor?
Cumartesi, pazar, pazartesi ve salı günleri toplanıyor. Çarşamba ve perşembe de “arz tezkiresi”nin sunulduğu günler. Bu 2 gün padişah arz odasına çıkıyor. Arz odası Dîvân-ı Hümâyun’un tam karşı çaprazında. Çavuşpaşa ve kethüda efendi, padişahın arz odasına geldiğini sadrazama haber veriyor. Sadrazam da tek veya kurul üyeleriyle, arz kıyafetiyle -padişahın huzuruna çıkarken giyilen kürk ve kavuk ile- huzura giriyor. Padişah “sedir taht”ta oturmakta. Bir yanında “kılıç”, diğer tarafında “kitap” var. Yani padişah, “sahibü’s- seyf ve’l kalem”; okur-yazar, gerektiğinde de savaşır” hatırlatmasıdır. Arkasındaki rafta da kitaplar duruyor. “Padişahım nasılsınız?” gibi cümleler kurulmaz, resmî bir görüşme. Padişah başıyla işaret ediyor. Sadrazam, sözlü olarak Divan’da alınan kararı bir cümleyle açıklar veya Nişancı Efendi’ye işaret ederek okutur. Padişah açıklama isterse sadrazam veya işaret ettiği üye açıklar. Padişah “münasiptir, mucibince amel oluna” der veya aynı anlama gelecek şekilde başıyla işaret eder. Huzurda veya daha sonra bu cümle yazılarak sadrazama gönderilir. Böylece Dîvân-ı Hümâyun kararı onanmış olur. Divandaki söz alma, itiraz, tartışmalar… Padişah huzurunda yapılamaz. Ayakta, elpençe sessiz duruş, mutlak saygı gereğidir. Dua, amin, teşekkür de sözkonusu değildir.
Kazasker Bostanzade Yahya Efendi, çocuk denebilir yaştaki 1. Ahmed’in (1603-1617) huzuruna arza girince nasıl tere battığını Târih-i Sâf ’ta anlatır.
Dîvân-ı Hümâyun’un ne tür kuralları, törenleri var?
2. Mahmud’a (1808-1839) kadar klasik dönemde Dîvân-ı Hümâyun, en yüksek karar merciiydi. Dîvân-ı Hümâyun üyeleri sabah namazını Ayasofya’da kıldıktan sonra önlerinde-arkalarında muhafızlar (korumalar) olacak şekilde, sarayın tören kapısı Bâb-ı Hümayun’dan girerek Bâbüsselâm’ın önünde attan iniyorlar. Evvela reisülküttap (başkatip) ve katipler giriyor. Kubbealtı’nın kapısı açık. Ayasofya’dan gelen üyeler de -yeniçeri ağası, kadıaskerler, vezirler, şeyhülislam- sırayla içeri girip sedirlerdeki yerlerini alıyorlar ama sadrazam girene kadar ayakta bekliyorlar. En son sadrazam giriyor, bir sağına bir soluna bakarak “Sabahınız hayrola” diyor. “Selamün aleyküm” demiyor!
Örnek olsun diye getirdiğim elyazması mecmuadaki (derleme bir eser) onlarca Dîvân-ı Hümâyun kararlarından biri şu 7 sayfadadır. Yazı mükemmel, cümleler kusursuz. Metin Türkçe ama Farsça-Arapça deyimlerle yüklü. “Niye yalın Türkçe yazmamışlar” diyemeyiz. Divan kararları, kağıdı, yazısı ve ifadesiyle özgündür. Sahtesi yapılmamalı, yapılamaz! Bunun için Osmanlı bürokrasisinde belgeler çok özenli yazılır, Farsça-Arapça-Türkçe karma deyimler, terimler tercih edilirdi. Sıradan okur yazarların taklit edemeyeceği hatta okuyamayacağı, anlayamayacağı metinler kurulurdu. Yazılar harekesiz ama mükemmeldir. Okumayı kolaylaştırıcı harekeler yok. “Nîşân-ı Hümâyun odur ki”, yani “padişahın emri şudur” cümlesiyle başlıyor, besmeleyle başlamıyor. Dîvân-ı Hümâyun kararlarının altında, toplantıda bulunanların adları-imzaları var. Divan reisi olan sadrazamın adı-imzası en altta, en alt düzeyde rütbeye sahip olanların adı-imzası en yukarıda yazılıyordu, usûl böyleydi. Veziriazam kendini “minel fakir” -yoksul kul- olarak yazmış. Yani o kadar mütevazı.
Kubbealtı kararlarıyla padişahın iradesinin uyuşmadığı durumlarda ne oluyordu?
Ender olarak yaşanıyordu denebilir. İstisnalar dışında “padişah itirazı” gösterilemez. Fatih Kanunnamesi gereği kurul oturumlarına katılamazdı padişah. Adalet Kasrı’nın Kubbealtı’na açık kafesli ve perdeli penceresinden oturumları izleyebilirdi. Çünkü karar padişahın buyruğu gibi kaleme alınıyor. Padişah kurula girmezdi çünkü Dîvân-ı Hümâyun başkanı sadrazam padişahın mührünü taşıyor. Dolayısıyla onun yetkilerini taşımakta. Kimi durumlarda divandan önce padişahın görüşü alınabiliyordu kuşkusuz. Bunların hepsi yaşanmıştır. Demek ki Osmanlı padişahı “şuraya savaş açtım” veya “şunu onaylayın” diyemiyordu. Veya padişah sadrazamı azlediyordu. Görüş ayrılıkları nedeniyle sadrazam azilleri çoktur.
Dîvân-ı Hümâyun kararlarını katipler özenle yazar, mümeyyizler (redaktör-editörler) kontrol ederdi. Divan kararlarında bir yanlış bulmak olası değildir.
Bu bahsettiğiniz sistemde yetki paylaşımına dair aklınızda bir hadise var mı?
Mesela cülus töreni en büyük törendi. Sultanın ölmesiyle, yerine yeni padişahın geçmesi. Ölen padişahın defteri kapanmış, hükümleri geçmez olmuştur. O ancak tarihin konusu olmuştur artık. Devletin ve ülkenin sahibi, kulların efendisi artık yeni padişah olacaktır. Klasik biat olan cülusta, padişaha en son saygı sunan sadrazamdır, yalnızca o, padişahın ayağını öper. O an padişah da sadrazam da ayağa kalkarak “musafaha” (ellerini buluşturma yöntemiyle selamlaşma) ederlerken içoğlanlar yani Enderun’dan “alkıççı” denen bir grup, “alkıç” denen “ululama” yaparlarmış: “Padişahım çok yaşa, bin yaşa!”, “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” derlermiş.
Acaba günümüzde sıkça duyduğumuz “Allahuekber”i de derler miydi alkıççılar? “Allahuekber” diye bağırmak Osmanlılar’da var mı diye aradım; teşrifat defterlerinde öyle bir nümayiş bulamadım. Osmanlı protokolü belki biraz Roma’dandı.
Padişahın tahta geçişinde yani cülûs merasiminde, teşrifat sırası yukarıdan aşağıya değil aşağıdan yukarıyaydı. En alt seviyede protokole dahil olanlar, yani gayrimüslim temsilcileri, padişaha yaklaşmadan uzaktan temenna (eğilip elini ayağına sonra başına götürmek) ederek hızla geçerler. Sonra müteferrikalar, kalem efendileri… Giderek üst düzeye doğru padişaha yaklaşma adımları birer ikişer artar. Sıra padişahın ayağını öpenler gelir. Son zamanlarda ayak öpmek hakaret gibi sayıldığından padişah tahtının yanına saçak konulmaya başlanmış ve o öpülmüş. Abdülmecid’den itibaren de saçak öpülmesi âdet olmuş.
Dîvân-ı Humâyun üyelerinin, alınan kararları altına ad ve unvanlarını yazarak imzaladıkları görünüyor.
Daha sonra ortaya çıkan Meşveret Meclisleri var. Bu meclisleri hangi ihtiyaç doğurdu?
Meşveret Meclisi, Osmanlı Devleti’nin 18. yüzyıl sonunda başlattığı bir uygulama. Zira Kubbealtı vezirleri, çoklukla görgü-bilgi ve öğrenimleriyle devletin işleyişini yeterince bilemiyorlardı. Padişahlar da aynı durumdaydı. İşi bilen uzmanlara ihtiyaç duyulduğunda konuyu ve durumu bilenler padişahın veya sadrazamın başkanlığında toplantıya çağırılır, konular burada tartışılırmış.
Veziriazamın da Paşakapısı’nda topladığı bir divan vardı. Kimi Veziriazamlar, da Kubbealtı günlerinin ikinci veya üçüncüsünü Paşakapısı’nda birkaç veziri ve işbiliri çağırıp yaparlarmış.
Topkapı Sarayı, İkinci Kapı ve Dîvân-ı Hümâyun, Hünername.
İstanbul fethinden 19. yüzyıla kadar bu işleyişe dair neler söyleyebilirsiniz?
Fatih Sultan Mehmed’in getirdiği düzen, “laik” bir düzendi. Çünkü Dîvân-ı Hümâyun, şeriata göre çalışmıyordu. Topkapı Sarayı da“laik” bir saraydı. Saray’da ezan okunmazdı.Ağaların minaresiz bir mescidi vardı. Son birkaç minaremsi muhdesler 18. yüzyıl ve sonrasındadır. Surların kuşattığı alanda ve sarayı kuşatan iç sur içinde de yani Topkapı Sarayı’nda cami yoktur. Haremağası Beşir Ağa ısrarla kendi bölümlerine bir cami yaptırmak istemiş, sonunda caminin çatısını geçmeyecek bir minare koymasına izin verilmiş. Bir köşe, minare biçiminde yapılmış. Ezan okunması da sorun olmuş. Seferli Koğuşu’nun minyatür mescidine Sultan Abdülmecid izin vermiş. Koca sarayda cami yok. Minaresiz bir Ağalar Mescidi vardı.
Topkapı Sarayı’nın 2. kapısından sonra “örf” başlar; yani “şeriat” biter! Bu, şu demek oluyor: Topkapı Sarayı’nın kuleli kapısından itibaren örf geçerlidir. Örf, zamanın kurallarına göre yetkili olan kişinin aklına uyan şekilde karar vermesi ve uygulamasıdır. Dolayısıyla padişahın idam cezası vermesi de orada başlıyor. Ama Sadrazam da o eşikten girdiği an yetkilerini kaybederdi; ancak kapının dışına adım attığı an padişahın bütün yetkilerini kullanabilirdi.
Devletin tüm meseleleri Kubbealtı’nda toplanan Dîvân-ı Hümâyun’da tartışılıyordu.
Akşam gazetesinin İstanbul’da düzenlediği ilk sokak koşusunda, atletler Şişhane Yokuşu’ndan aşağıya doğru iniyor. Kulüplerin 2 kişilik takımlar hâlinde katıldığı yarışta, Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe 8’er, İstanbulspor, Kasımpaşa ve Robert Kolej de 3’er takımla yer almış. Takımlardaki 2 atletten ilki Beyoğlu’ndaki Galatasaray Kulübü’nden yarışa başlıyor ve Cağaloğlu’ndaki Akşam gazetesi binasının önüne kadar koşuyor; oraya varınca takım arkadaşı harekete geçiyor ve Beyoğlu’ndaki başlangıç noktasına yöneliyordu. 50’den fazla hakemin görev yaptığı bu yarışı Beyoğlu’ndaki Galatasaray Kulübü’ne ilk ulaşan Robert Kolej takımı kazanmış, Beşiktaş’ın takımları da 2. ve 3. sırayı almış. Akşam gazetesinin sokak koşusu ilerleyen yıllarda gelenekselleşecek, havanın daha güzel olduğu bahar aylarında yapılacaktı.