Etiket: sayı:11

  • ‘Siperin ardı vatan geri adım atmam’

    ‘Siperin ardı vatan geri adım atmam’

    3 Kasım 1914’teki ilk bombardımanlardan 9 Ocak 1916’daki tahliyeye 432 gün süren Gelibolu vuruşmaları, sadece Türkiye değil dünya tarihini değiştirdi. Muharebelerin dönüm noktaları…

    Miras

    Bundan 100 yıl önceki Gelibolu vuruşmaları, bugünkü Türkiye’nin hem siyasi-coğrafi hem de insani-duygusal koordinatlarını şekillendirdi. Çanakkale’nin zafer, kahramanlık ve fedakârlıkla örülen hikayesi, uzun yıllar boyunca anonim anlatılar, menkıbeler ve efsanelerle bezendi. Bu bakımdan ne yaşanan hadiseler ne gerçek insan hikayeleri ne de Çanakkale mirası, bizim için yaşayan bir ‘tarih’ oluşturmadı; geçmişte kalmış bir kahramanlık, ‘sepia’ atmosferinde bir efsane, ‘düşman’a vurulmuş bir Türk tokadı ve ‘Çanakkale Geçilmez’ edebiyatı algılarını yarattı.

    Ölümle burun buruna Arıburnu’nda ateş hattında 27. Alay 3. Tabur askerleri. Yüzbaşı Sadık ve hazır bekleyen neferler.

    Bizse Çanakkale literatürü ve bilimsel çalışmalar anlamında, hem muharebe arazilerinin korunması ve şehitlerin anılması noktalarında, gereken kültürel ve insani çabayı göstermedik, gösteremedik. Yakın tarihimizin trajik hadiseleriyle yüzleşemediğimiz gibi, Çanakkale’nin parlak ve övünçlü kısımlarını da bilmedik, öğrenmedik, klişelere mahkum ettik.

    Ölüme gitmeden önce Kumkale’de 39. Alay’a bağlı askerler. Önde sağda Teğmen Hasan Fehmi, yanında alay doktoru Yzb. Mustafa Şevket, ortada tabur komutanı. İki köpek ve taburun maskotu bir ceylan. Fehmi Korkut Uluğ’un tablosundan bir detay.

    Son yıllarda gerek meslekten tarihçiler gerekse amatör saha uzmanları, koleksiyonerler Türkiye’de de referans değeri olan işler yapmaya, özgün eserler üretmeye başladılar. Yine de Çanakkale mirasını korumanın esas yolu, muharebe arazilerinin doğal-tarihî dokusunu büyük bir hassasiyetle korumaktan geçiyor.

    Bugün kitle turizminin kötü örneklerini yaşadığımız, bir tür “serbest şehit ekonomisi”ne bağlanmış ve giderek inşaat sahası haline çevirdiğimiz anma alanlarımız var. 100. Yılda Türkler, -devletiyle, insanıyla ayırt etmeden söylüyorum- şuna karar verecek: Bu mirası sulandırarak yemeye devam mı edeceğiz, yoksa zenginleştirerek gelecek nesillere mi taşıyacağız? O toprakların altında yatan insanlar da bize bunu soruyorlar.

    Gürsel Göncü

    1- Boğaz’a ilk saldırı

    3 Kasım 1914

    29 Ekim 1914’te Osmanlı donanmasının Alman Amirali Souchon komutasında Karadeniz’de Rus limanlarını bir baskınla bombardıman etmesi üzerine fiilen savaşa girildi. Bunun üzerine İtilaf donanması 3 Kasım 1914’te Çanakkale Boğazı girişindeki Seddülbahir ve Kumkale tabyalarını bombaladı. Seddülbahir Kalesi içinde bulunan cephaneliğin bir isabetle havaya uçması üzerine, bitişiğindeki sığınakta bulunan 5 subay 81 er şehit düştü. Bunlar Çanakkale muharebelerinin ilk şehitleriydi.

    2- Deniz muharebeleri başlıyor

    19 Şubat 1915

    İstanbul’u işgal ederek Osmanlı Devleti’ni kestirme yoldan savaş dışı bırakmak ve Rusya ile irtibat tesis etmek amacıyla İtilaf armadası 19 Şubat 1915’te, 20 büyük savaş gemisi, farklı tonajlarda 100 parçadan fazla bir donanma ile Çanakkale Boğazı’na taarruz etti. 18 Mart 1915’e kadar sürecek “Boğaz Harbi” başladı. Saldırıda Boğaz girişindeki tabya ve bataryalar susturuldu veya ciddi zarar gördü. Taarruz için 19 Şubat günü özellikle seçilmişti. Zira 19 Şubat 1807’deki Osmanlı-İngiliz muharebesinde Amiral Duckworth donanmayla Çanakkale Boğazı’nı geçmişti.

    3- Deniz feneri

    18 Mart 1915

    İtilaf donanmasının 19 Şubat’ta Çanakkale Boğazı’na yönelttiği taarruz hemen her gün Boğaz’ın iki sahilindeki tabyalarla yapılan topçu düellosu ve denizdeki mayınları toplama/toplattırmama mücadelesi şeklinde devam etti. Genel bir taarruzla tüm tabyaları düşürerek, mayınları temizleyerek deniz yolunu açmaya karar veren İtilaf kuvvetleri, 18 Mart günü saat 11.00’de harekete geçti. Akşam saatlerine kadar devam eden muharebede, üç gemisi batan, üç gemisi ağır hasara uğrayan donanma geri çekildi. Nusrat’ın 11 gün önce döşediği mayınlar ve Türk topçusunun getirdiği zafer tarihe yazıldı.

    4- Çıkarmalar ve kara savaşı

    25 Nisan 1915

    Boğaz’ı deniz yolundan geçemeyen İtilaf kuvvetleri, 25 Nisan 1915 Pazar günü karaya çıkaracakları piyade kuvvetiyle Türk tabyalarını saf dışı bırakarak, donanmalarına İstanbul yolunu açmayı planladılar. Kara çıkarmalarının sıklet merkezi Gelibolu Yarımadası’nın en güneyindeki Seddülbahir’di. Seddülbahir civarında beş ayrı noktaya İngiliz birlikleri çıkarıldı. Buna destek olmak üzere Arıburnu’na yapılan ANZAC çıkarması ve Fransızların Kumkale’ye yaptıkları oyalama çıkarması, planın diğer parçalarıydı. Çıkarmalar Türk savunmasının azmi karşısında başarısız oldu. İstilacılar, sahil şeritlerinde tutundular.

    5- Gece taarruzları

    1-4 Mayıs 1915

    5 Nisan’da karaya çıkıp yerleşen İtilaf ordusu, Seddülbahir cephesinde sahilden 4-5 km içeriye kadar ilerlemiş ancak Kilitbahir Platosu’na hakim olmak yolunda bu bölgenin en yüksek noktası Alçıtepe’yi alamamıştı. Seddülbahir cephesinde Türk ordu komutanlığı tarafından takviye olarak gelen tümenlere 1-2-3-4 Mayıs’ta gece taarruzları yaptırıldı. Düşman donanmasının bombardımanından korunmak için gece yapılan bu taarruzlar, askerin ölümü hiçe sayarak süngü hücumuna kalkması ile düşmana korku salmış, İngilizler Seddülbahir sahiline kadar püskürtülmüş ise de kötü planlama ve uygulama yüzünden amacına ulaşamadı; pervasızca taarruz eden Mehmetçiğin cesaret ve fedakarlığı harcandı.

    6- Çanakkale’nin en acı günü ve geçici ateşkes

    19-24 Mayıs 1915

    Arıburnu’nda mevcut Türk birlikleri takviye edilerek 19 Mayıs 1915 Çarşamba günü düşmanı denize dökme hedefli genel bir taarruz yapıldı. Taarruz, makineli tüfeklerle güçlendirilmiş ANZAC hatları karşısında başarısız oldu ve 4 bin şehit, 6 bin yaralının verildiği bir felakete dönüştü. İki siper hattı arasında kalan şehitlerin defin işlemleri için 24 Mayıs’ta 07.30 ile 16.30 arasında geçici ateşkes ilan edildi.

    7- Seddülbahir’de kritik günler

    4-6 Haziran 1915

    Çıkarmadan Haziran ayına kadar Seddülbahir cephesinde iki genel taarruz yapan İtilaf, tüm cephe hattında yeni bir saldırıya karar verdi. 4-6 Haziran arasında yaşanan bu muharebe 3. Kirte Muharebesi olarak tarihe geçti. Muharebenin ilk günü saatler 9 süren kara ve gemi toplarının bombardımanıyla Türk siperlerine düşen binlerce mermi ilk hatları fiilen ortadan kaldırdı. Bunun üzerine taarruza geçen İtilaf birlikleri, cephenin merkezini yararak 1 km ilerledi. İkinci ve üçüncü gün, alınan takviyelerle karşı taarruza geçen Türkler, kaybedilen siperleri geri aldı.

    8- İkinci çıkarma ve Anafartalar

    6-10 Ağustos 1915

    Kilitlenen muharebeyi açıp sonuca gitme arzusundaki istilacılar, 60 bin kişilik yeni kuvvetle Anafartalar sahiline çıkarma yaptı. Eşzamanlı olarak Arıburnu cephesinde hareketle, Conkbayırı-Kocaçimen hattına yönelik iki saldırı koluyla hakim tepeleri ele geçirmek istedi. Mustafa Kemal komutasındaki birlikler 9 ve 10 Ağustos günleri gerçekleştirilen karşı saldırılarla İtilaf kuvvetlerini perişan ederek zafer kazandı.

    9- Yarımada’nın tahliyesi

    20 Aralık 1915 – 9 Ocak 1916

    Ağustos başında Anafartalar’da karaya çıkarılan takviye kuvvetlerle sonuca gidemeyen İtilaf ordusunda Yarımada’dan çekilme düşüncesi ağırlık kazanmaya başlamıştı. Görevden alınan İtilaf komutanı Hamilton’un yerine gelen Monroe da bu fikirdeydi. Bunun üzerine 20 Aralık 1915’te Anafartalar ve Arıburnu cephesi, ardından da 8-9 Ocak 1916’da Seddülbahir cephesi tahliye edildi. 8.5 ay süren muharebeler boyunca her iki taraftan da yaklaşık 1 milyon asker Çanakkale’den geçti. Osmanlı ordusunun zayiatı, 105 bin şehit, 145 bin yaralı ve hasta (gayriresmi yaralı sayısı 300 bine yakındır), 2 bin esirdi. İtilaf ordusunda ise 50 binden fazla ölü, 120 bin yaralı, 90 bin hasta asker vardı.

  • Kömür mü, tarih mi?

    Kömür mü, tarih mi?

    Türkiye Kömür İşletmeleri Seyitömer Müessesesi’nin özelleştirilmesiyle linyit havzasında yer alan Seyitömer Höyüğü’ndeki kazılar durma noktasına geldi. Kömür rezerv alanında bulunan diğer höyükleri de aynı akıbet bekliyor olabilir.

    Aynı yerde sürekli yerleşmeler sonucu oluşan yığma tepelere höyük denir. Höyük adı Anadolu’ya özgüdür, bunlara Mezopotamya’da “tell”, Güneydoğu Anadolu’da “til”, İran’da ise “tepe” denir. Kazılmamış höyükler Anadolu’nun okunmamış arkeoloji kitaplarıdır. Höyükte kazılan her mimari tabaka, her evre, devam eden öğrenme sürecimize önemli katkıda bulunan kitap sayfalarıdır. Kesin bir envanteri olmamakla birlikte, Anadolu höyüklerinin sayısı 10 bin civarındadır. Bugüne değin çok azını bilimsel olarak kazabildiğimiz höyükler, yasadışı kazıların yanı sıra, baraj projeleri, karayolu ve altyapı inşaatları gibi faaliyetler sonucunda hızla yok olmaya başlamıştır. Höyüklerin varlığını zorlayıcı unsurlara son yıllarda madencilik çalışmaları da eklenmiştir. Bu konudaki son gelişmeler Kütahya’da yaşanmaktadır.

    Türkiye’nin önemli linyit rezervlerine sahip Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) Seyitömer Müessesesi linyit havzasında azımsanmayacak sayıda arkeolojik sit alanı ve höyük bulunmaktadır. Bunlardan biri olan Seyitömer Höyüğü’nde 1980’lerin ortalarında başlayan ve Afyonkarahisar ile Kütahya Müze müdürlüklerince aralıklarla da olsa yaklaşık 20 yıl sürdürülen kazılarda oldukça önemli sonuçlara ulaşılmıştır. 2006 yılında Dumlupınar Üniversitesi’nin kazılara başlaması ile Seyitömer Höyüğü’nün de kaderi değişmiştir. TKİ’nin sponsorluğunda büyük bir yatırımla başlayan yeni nesil kazılarla, yıl bütününe yayılan bilimsel çalışmalar hızlanmış, kalabalık arkeolog ve işçi grubuyla önemli mesafeler kaydedilmiştir. Roma, Hellenistik, Akhaimenid (Pers), Frig ve Orta Tunç Çağı katmanları belgelenerek kaldırılmış, Erken Tunç Çağı incelenmeye başlanmıştır. Planlanan süreçte TKİ’nin desteği ile höyük tümüyle kazılıp belgelenecek, sonrasında arazi, kömür sağlanması için Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na teslim edilecekti.

    Çiledir’in çilesi Seyitömer Höyüğü ile aynı süreçten geçen Çiledir Höyük’ü muhtemelen aynı kader bekliyor.

    Ancak planlanan süreç, Seyitömer Müessesesi’nin özelleştirilmesi ile yarım kalmıştır. Çelikler Holding AŞ tarafından devralınan müessese ile kazı başkanlığı arasında yaşanan finansal sorunlar nedeniyle, Seyitömer kazıları bugün durma noktasına gelmiştir. Zaman zaman basına da yansıyan bu durum, Seyitömer Höyüğü’nün erken dönem kazılarını aksatacak bir sürece doğru gitmektedir. Seyitömer kömür rezerv sahasında yer alıp, aynı süreci yaşayan bir başka eski yerleşme ise Çiledir Höyük’tür. Kütahya Müze Müdürlüğü tarafından 2009 yılından beri kazılmakta olan Çiledir Höyük’te Roma Dönemi ile Erken Tunç Çağı’na ait önemli yerleşmeler açığa çıkarılmaktadır. Müze arkeologları tarafından mütevazi çalışmalar çok değerli bulguları da beraberinde getirmiştir. Çiledir Höyük’ün yanı sıra, aynı kömür rezerv sahasında bulunan Ağızören Höyük ve Mezarlığı’nı da yakın gelecekte diğer yerleşmelerinkine benzer bir kader beklemektedir. Burada kamuoyu ve arkeoloji camiasının beklentisi, kültürel ve tarihsel mirasımıza sahip çıkılarak Seyitömer, Çiledir ve Ağızören’de, Çelikler Holding AŞ’nin sorumluluklarını yerine getirmesi ve bilimsel arkeolojik kazıların sorunsuz bir şekilde tamamlanmasıdır.

    Viking yüzüğünde Allah’ın adı muamması

    Viking döneminin (MS. 793-1066) önemli ticaret merkezi Bijörkö Adası’ndaki Birka kasabası yakınlarında, 19. yüzyılda, bir Viking kadın mezarında mor taşlı gümüş bir yüzük bulunmuştu. Geçtiğimiz ay yapılan incelemeler sonucunda, yüzüğün üzerindeki yazının Arapça olduğu kesinleşti. Şu an İsveç Tarih Müzesi’nde muhafaza edilen 9. yüzyıldan kalma yüzük, Vikinglerle İslâm dünyası arasındaki bağlantıya kanıt oluşturuyor.

    9-11. yüzyıllar arasında deniz yoluyla büyük mesafeler kateden Vikinglerin, dönemin Müslüman dünyasıyla, muhtemelen Abbasilerle bağlantıları olmuştu. Batı Avrupa’da korkunç savaşçılar olarak bilinen bu denizcilerin Arap dünyasıyla ilişkileri ise ticaretten ibaretti.

    Viking yüzüğü, söz konusu iki eski uygarlık arasındaki ilişkinin ender bulunan fiziksel kanıtlarından biri. Araştırmacılar bunun İskandinav arkeolojik tarihine ait tek Arapça yazılı yüzük olduğunu doğruladılar. Taşının sanıldığı gibi ametist değil, renkli cam olduğu tespit edilen yüzük, neredeyse hiç yıpranmamış. Bu da fazla el değiştirmediğini gösteriyor. Bu yüzden, kadının dönemin Müslüman dünyasına seyahat ederek kuyumcudan bizzat aldığı veya kendisine hediye olarak getirildiği öne sürülüyor.

    MUHTELİF

    1- Roman, öykü ve senaryo yazarı Yaşar Kemal’i ve ABD’li aktör Leonard Nimoy’u Şubat ayının sonunda kaybettik. Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyesi Arkeolog Şükrü Tül, Türk pop müziği sanatçısı Erol Büyükburç, fantastik edebiyatın önemli ismi İngiliz yazar Terry Pratchett ve bağımsız Singapur’un kurucusu Lee Kuan Yew ise Mart ayında hayatını kaybetti.

    2- Türkiye’nin ilk arkeoloji enstitüsü, Pamukkale Üniversitesi bünyesinde kuruldu. Lisans üstü eğitim verecek olan enstitünün, önümüzdeki akademik yıldan itibaren açılacağı belirtildi.

    3- 2002’de Denizli’de bir mermer işçisi tarafından bulunan fosil kafatasının 1.2 milyon yaşında olduğu kesinlik kazandı. “Denizli Adamı” Anadolu’da bilinen ilk ve tek taş devri insanı.

    4- Prizren Kalesi’nin dış cephesi kısmen çöktü. Bizanslılar’ın 11. yüzyılda inşa ettiği kalenin kontrolünü 1455’te Osmanlılar almış ve genişle- terek 500 sene kullanmışlardı. Kale geçen yıl Amerika Büyükelçiliği tarafından bağışlanan 700 bin dolarlık bütçeyle onarılmaya başlanmıştı.

    5- İspanyol yazar Miguelde Cervantes’e ait olduğu sanılan mezar, ölümünden yaklaşık 400 yıl sonra Madrid’teki Trinitarian Manastırı’nda geçtiğimiz Ocak ayında bulunmuştu. Yapılan araştırmalar sonucu, geçtiğimiz ay mezarın edebiyatçıya ve ailesine ait olduğu kesinleşti.

    TARİHE KALANLAR

    Alpler’de korkunç kaza

    Dünyanın en büyük 8. havayolu şirketi Lufthansa’nın yan kuruluşu GermanWings’in, Barselona’dan Düsseldorf’a giden Airbus A320 yolcu uçağı Fransız Alpleri’nde düştü. Pilotun ‘kasten’ düşürdüğü sanılan uçaktaki 144 yolcu ve 6 mürettebattan kurtulan olmadı. Kaza, Germanwings’in ilk, Lufthansa’nın en büyük kazası olarak tarihe geçti.

    Tarihi müzede saldırı

    Tunus’taki Bardo Milli Müzesi’ne yapılan terör saldırısında 19’u yabancı turist, 23 kişi hayatını kaybetti. 2002’de yine Tunus’taki El-Griba Sinagoğu’na yapılan bombalı saldırıdan sonraki bu en ölümcül terörist saldırıyı IŞİD üstlendi.

    Kültür mirasları yok oldu

    Dünya kültür miraslarını yok etmeye ve yağmalamaya devam eden IŞİD, Musul’daki 3000 yıllık antik Asur kenti Nimrud’u ve UNESCO Dünya Mirası listesindeki 2000 yıllık antik Pers kenti Hatra’yı buldozerlerle yıktı. IŞİD Şubat sonunda da nadir el yazmalarının ve Osmanlılardan kalma harita ve kitapların bulunduğu Musul Halk Kütüphanesi’ni yakmıştı.

    Yemen krizi

    Yemen’de Husi’lere yönelik uluslararası askeri operasyon başlatıldı. Suudi Arabistan liderliğinde 100 savaş jeti ile başlatılan ve Körfez ülkelerinin de destek verdiği operasyonda başkent Sana’daki havalimanı bombalandı.

    UZMAN GÖRÜŞÜ

    Üzerinde ‘illallah’ yazıyor

    Yüzüğün üzerindeki yazının Arap harfleri olduğu kesin gibi. Ancak sanki önünde başka harfler de var gibi duruyor. Bu haliyle “illallah” (Yalnızca Allah) şeklinde tercüme edilebilir. Ancak İslâm dünyasında “Lailahe illallah, maaşallah, inşaallah” şeklindeki kullanımı daha yaygındır. Dolayısıyla ya önündeki harfler silinmiş ya da dile çok hakim olmayan biri tarafından yazılmış olabilir.

     Muzaffer Albayrak

  • Milli sanayinin ilk adımları

    Milli sanayinin ilk adımları

    Fotoğraf, Karabük Demir Çelik Fabrikası’nın temelini atmaya gelen Başbakan İsmet İnönü ve beraberindeki heyet tören alanına girerken çekilmiş. Kalabalık sağdan bindirdikçe protokol sola kaymış ve İnönü ayağına serilen ipek halıların dışına düşmüş. Halılarda yürüyen kişi ise Zonguldak Valisi Halit Aksoy (eli ceketinin önünde). Fotoğraf karesinin en solunda, Bartınsporlu genç sporcuların başında görülen kişi ise Bartın Belediye Başkanı Kemal Samancıoğlu. Cumhuriyet’in 1925’ten beri hayalini kurduğu entegre demir çelik tesisi, milli sanayiyi oluşturma yolunda çok önemli bir adımdı. Bugün 230 bin nüfuslu bir il olan Karabük fotoğrafın çekildiği tarihte Safranbolu’ya bağlı Öğlebeli Köyü’nde birkaç ailenin yaşadığı bir mahalleydi.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU

  • Türklerin ve Kürtlerin Ermenilerden alıp vermediği

    Türklerin ve Kürtlerin Ermenilerden alıp vermediği

    Bu bir soykırım değil. Soykırımdan da beter. Bu bir tarihten-coğrafyadan silme girişimi. Bu sadece bir Teşkilat-ı Mahsusa operasyonu değil, dedelerimizin bizzat veya dolaylı katıldığı bir toplumsal linç hadisesi. Bu bir “onlar da haketti” değil, “onlar hiç yaşamamıştı ki” politikası. Bu bir tehcir değil, bir idam kararı ve infazı. Bu bir kıyım veya “karşılıklı boğazlaşma” değil, bir insanlık suçu.

    Lafı dolandırmadan söyleyelim: Ermenileri, Türk-Kürt-Çerkez-Laz elbirliğiyle öldürdük. Mallarına, arazilerine el koyduk. Onların mallarını ve parasını, erken Cumhuriyet döneminin ilk sermayeleri yaptık. Kadınlarına, kızlarına tecavüz ettik. Hayatta kalanları Müslüman olmaya, adlarını değiştirmeye, gizlenmeye mecbur ettik.

    Sonrasında, bu günahlarla yaşadık. İçimizdeki irini, sonraki günahsız kuşaklara taşıdık. Kimi zaman “esas onlar bizi kesti” diyerek kendimizi temize çıkarmaya çalıştık; kimi zamansa çeşitli vesilelerle “Biz aslında Ermenileri çok severiz” yaptık.

    Yine kimi Ermenilerin haklı nefretini hiç anlamak istemedik; ama kendi anlamsız nefretimizi, küçümseme ve aşağılama hissimizi “afedersiniz” hiç sorgulamadık.

    Vicdanımızı bıraktık ama tarih peşimizi bırakmadı. Ayrıca bu bir “sözde soykırım”dı, yani sözde kalmış, Ermenileri tam olarak öldürememiştik; hayatta kalanlar olmuştu! Bu hayatta kalanlar, ninelerinin-dedelerinin hatırasına sahip çıktılar. Buna itirazımız yoktu, ne de olsa hadiselerin üzerinden yıllar geçmişti. Ama kimileri, atalarının topraklarına, mallarına da sahip çıkmak istedi; zira borçlar hukukunda zaman aşımı pek çalışmıyordu. Para konusu açılınca “tamamen duygusal” bir ruh haline girdiğimiz için, bu noktada “hop” dedik. Zaten Ermeni diasporasının yıllardır “soykırım” tabiri üzerinde ısrar etmesinin politik olmaktan çok, bu anlamda hukuki bir sonuç doğuracağını idrak ettik (Bu bakımdan bugün resmî veya gayriresmî özür dilemeler ne kadar sembolikse, “soykırım deyip dememe” eksenindeki tartışma o kadar maddidir).

    Katliamların 100. yılı, artık neredeyse tamamen politik bir mesele haline gelen “Ermeni soykırımı”nı, tarihî ve insani boyutuyla tekrar ele almak için bir fırsat yaratıyor. Devletler ve hükümetler ne derse desin, acıları kullanarak siyaset yapan çevreler ne tutum alırsa alsın, bu meselenin kamuoyu vicdanında hakiki bir rahatlama yaratması yolunda atılacak önemli bir adım var: Ailesi öldürülenlerin torunlarıyla, cinayetlere karışan ve Ermeni mallarına el koyan ailelerin, aşiretlerin torunlarının biraraya gelmesi.