12 Mart’ın kasveti Kıbrıs Harekâtı’yla dağıldı. Başta Ecevit, siyasi liderlere yazılan güzellemelerin fiyakasını büyük pop patlaması bozdu. Toplumsal muhalefetin yükselişiyle sloganlar “hoptirililay”lara karışırken, “her acının tiryakileri” aradan sıyrıldı.
Moğollar, 70’lerin başında esen fırtınanın adıdır. 1969’da turneye çıkan grup Anadolu’yu karış karış dolaşır. Turneden sonra deneysel türkü düzenlemelerine bir ad bulurlar: Anadolu-pop. Türün düzenlemelerden ibaret olmadığını, bu tarzda beste de yapılabileceğini kanıtlamak için çıkarttıkları “Dağ ve Çocuk”, büyük ilgi görür. Yazık ki, Esin Afşar, Modern Folk Üçlüsü, Üç Hürel gibilerinin dokunuşuyla güçlenen Anadolu-pop, 70’lerin ikinci yarısına ulaşamaz. Barış Manço, 1970’te yaptığı “Dağlar Dağlar”la bir anda patlar. Elinde gitarı, sırtında kaftanıyla yepyeni bir tarz yaratan Fikret Kızılok, “Söyle Sazım”la onu listenin üst sırasından indiren isim olacaktır.
Anadolu-pop, bir süre sonra yerini “aranjman”lara ve yerli bestelere bırakır. “Aranjman”ın tahtını, Bora Ayanoğlu ve Timur Selçuk sarsar. Ali Kocatepe, Selmi Andak gibi “genç”ler, yerli besteciler dönemini başlatan isimler olur. Kocatepe, aralarında “bütün zamanların en iyi albümü” sayabileceğimiz Bülent Ortaçgil’in “Benimle Oynar mısın?”ın da bulunduğu pek çok albümün prodüktörlüğünü yapar. İlhan İrem’in katılımıyla bu hat sağlamlaşır. Dönemin üç büyük yorumcusu, Nükhet Duru, Sezen Aksu ve Nilüfer’dir; onları Füsun Önal’dan Seyyal Taner’e pek çok isim izler.
Nükhet Duru ilk albümü Bir Nefes Gibi’yle büyük başarı kazandı. (1977)
70’li yıllar, Türkiye’de popüler müziğin en başarılı ekip çalışmasına da sahne olur: Şarkıcı Erol Evgin, besteci Melih Kibar ve söz yazarı Çiğdem Talû ortaklığı sonucu, “İşte Öyle Bir Şey”, “Bir De Bana Sor”, “Sevdan Olmasa”, “İçimdeki Fırtına” gibi ortalığı sallayan ürünler çıkar ortaya. Bir başka mühim ekip, Cenk Taşkan – Mehmet Teoman – Nükhet Duru üçlüsüdür.
Siyasi hareketlerin tırmanışı pop müziği de etkiler. Cem Karaca, Selda, Edip Akbayram, gibi isimler, halk müziği cephesinden Âşık Mahsuni, Âşık İhsani, Ruhi Su gibilerin katılımıyla, giderek sloganlaşan şarkılar yapar. Yılların “romantik” şarkıcısı Timur Selçuk, toplumsal mesajlar içeren şarkılar üretir. Soldan sağa bütün ideolojilerin ve fikirlerin şarkılara girdiği dönemdir bu; “İslamın yumruğu” Muhammed Ali’den “Kuklacı Marks”a herkesi plak üzerinde gördüğümüz bir dönem…
Anadolu-pop’un isim babaları: Moğollar Saflar belirlenir, kamplaşmalar/kutuplaşmalar başlar, şarkılar belli bir amaca hizmet ederken, arabesk aradan sıyrılır. Kadere isyanla başlayan çıkış, pahalılık ve geçim sıkıntısının işlendiği şarkılarla zirveye yerleşir. Boğaziçi Köprüsü’nün açılışı, Almanya’ya göç, depremlerden maden facialarına yaşanan felaketler ve fubol, bu dönemde plaklarda işlenen konularıdır.
Anadolu-pop’un isim babaları: Moğollar
Yine bu dönemde, müzik piyasasında, başka bir kulvarda enteresan bir furya yaşanır. “Ak Günlere” sloganıyla yola çıkan Ecevit, en yakın rakibi Demirel’le sürdürdüğü değiş-tokuş esnasında Kıbrıs Harekâtı’na imza atınca, bir adım öne çıkar. Harekâtı müteakip yapılan hamasi plaklar bir yana, 70’ler, partiler ve liderler için en çok şarkı yazılan yıllar olmuştur.
Esmeray’dan TRT sansürüne plaklı protesto
Bir Esmeray plağı. Şanar Yurdatapan işi. Dönemin mizah soslu şahane şarkılarının bestecisi, TRT Denetleme Kurulu’nu bu plakla protesto eder. “Konuşmalı” bir plaktır bu, Esmeray aralarda anlatır: “Televizyona ilk çıktığım günden az sonra, bizi birbirimize yaklaştıran radyo ve televizyonun kapıları bana kapatıldı. TRT Müzik Dairesi ve Denetim Kurulu, şarkılarımı kötü, kalitesiz ve yozlaşmış buluyor. Sizin müzik zevkinizi benim şerrimden korumak için yasaklıyorlar parçalarımı…” Kurul hikâyesi çok. Bir başkası: 1973 tarihli Barış Manço şarkısı “Lambaya Püf De”nin sözleri müstehcen bulunarak denetime takılır. Manço, şarkıyı bu kez enstrümantal olarak denetime gönderir ve şarkı aynı gerekçeyle geri döner! Bu kez neyi müstehcen buldukları sorulur kurul üyelerine; cevap nettir: “Gitarist şarkıyı erotik çalıyor!”
70’lerde liderler ve partileri öven sayısız plak yapıldı. Kıbrıs Harekatı’yla prim yapan Ecevit, bu akımın yıldızıydı.
1954’te Celal İnce’yle başlayan hafif müzik serüveni, 60’lı yılların sonlarında birçok ünlü ismi taşıyan, kitlesel bir alan yarattı. Siyasal-toplumsal alanda dünyada ve Türkiye’de yaşanan dönüşümler, müzikte de ses bulmaya başladı
Türkiye’de 50’li yılların yıldızları, halk ozanları, alaturkacılar ve tangocular. Pop henüz emekleme döneminde. Caz dışındaki Batı müziği türleri yeni yeni tanınıyor. Yavaş yavaş mambo’dan rumba’ya, rock’n’roll’dan twist’e, çarliston’dan ça-ça’ya birçok türde ürünler veriliyor.
60’ların başında ülkede art arda gece kulüpleri açılır, orkestralar kurulur. İlk rock’n’ roll orkestrası, Erkan Gürsal önderliğinde kurulan ve aralarında Durul Gence, Erkut Taçkın gibi isimlerin de bulunduğu Deniz Harp Okulu Orkestrası’dır. Ankara’da Sextet SSS fırtınası eserken karşılarındaki rakip, Yurdaer Doğrulu, Selçuk Ural, Gürer Aykal gibi isimleri buluşturan Jüpiterler’dir.
Erol Büyükburç, Türkiye’de pop müziğin ilk “kült” şarkıcısıydı.
1961’de, Ajda Pekkan’ı tanımamızdan bir yıl önce Tanju Okan çıkar ortaya. Aynı yıl, Erol Büyükburç’un çıkardığı taş plak (“Little Lucy”) bir milat olur. Plağın satış başarısı, popüler Batı müziğinin ilk büyük başarısıdır. Büyükburç, aynı zamanda Anadolu’da turneye çıkan ilk “hafif müzik” sanatçısı olacaktır.
60’lı yıllarda taş plaklar yavaş yavaş yerlerini 45’liklere bırakmaya başlar. İlk “hafif ” 45’lik, 1962’de, Galatasaray Lisesi’nde öğrenci olan Barış Manço ve grubu Harmoniler tarafından yapılır. Süheyl Denizci, İlham Gencer, Metin Ersoy, Tülay German, Alpay, dönemin öne çıkan isimleridir. Şanar Yurdatapan ve Doruk Onatkut’lu Kentet Dogo’nun “Kara Tren”i Batı tarzında yapılan ilk popüler türkü düzenlemesi olur. Fecri Ebcioğlu’nun “C’est Écrit dans le Ciel” şarkısına Türkçe sözler yazarak oluşturduğu “Bak Bir Varmış Bir Yokmuş”, sonradan “aranjman” olarak anılacak türün ilk “hit”idir. Fikret Şeneş ve Sezen Cumhur Önal, aynı tarihlerde, yazdıkları Türkçe sözlerle ünlenir. Türkiye’yi ziyaret eden (Adamo, Johnny Hallyday, Sacha Distel gibi) meşhur yabancı şarkıcılar, o dönemde Türkçe plaklar doldurur.
İlk Altın Mikrofon finalistleri turnede. (1965)
1962-66 arası bereketli: Cem Karaca’nın grubu Apaşlar, Fuat Güner ve Özkan Uğur’lu Kaygısızlar, içinden Üç Hürel’i doğrucak Selçuk Alagöz Orkestrası ve nicesini bu dönemde tanırız. Erol Evgin’in Moda’da sahneye çıkması da bu yıllara tekabül eder. 60’lı yılların ortalarından itibaren Ajda Pekkan, Ay-feri, Gönül Turgut, Zaliha, Zümrüt, Kamuran Akkor gibi kadın solistler adlarından söz ettirmeye başlar. Yine aynı yıllarda duyduğumuz üç “genç” isim, Timur Selçuk, Barış Manço ve Fikret Kızılok’tur. 1964’te, Tülay German’ın seslendirdiği “Burçak Tarlası”, adını yıllar sonra Moğollar’ın koyacağı Anadolu-pop’un başlangıcı ve ilk “hit”i olur.
Ajda Pekkan, 1961
1965’ten itibaren Hürriyet’in düzenlediği Altın Mikrofon Armağanı Yarışması, “Türkçe sözlü hafif Batı müziği” açısından bir dönüm noktasıdır: Bu türü, geniş kitlelerle tanıştırır. Yıldırım Gürses, Rana Alagöz, Erkin Koray, Silüetler, Mavi Işıklar farklı tarzlarda hit parçalarla öne çıkarlar. Apaşlar’ın beyni Mehmet Soyarslan’ın “Resimdeki Gözyaşları” ve “Bu Son Olsun” gibi besteleri ve bunları plak yapan Cem Karaca’nın performansı, 60’ların ikinci yarısına damgasını vurur.
Dünyada toplumsal muhalefetin, özellikle gençlik hareketlerinin kitleselleştiği 60’ların sonunda Türkiye de kaynamaya başlar. “Hafif müzik”te “protest” iklimin etkileri görülür. Yine bu dönemde, mini etekten kadın-erkek ilişkilerine toplumsal hayattaki deği- şimler ve modalar, sıklıkla müzikte dillendirilir. Soğuk Savaş yıllarıdır bunlar ve Ay’a ayak basıldığı 1969’da, “hafif müzik”, yepyeni rotalara yelken açmıştır.
Dost Amerika’dan “Oşt” Amerika’ya
1954’te İzmir Fuarı’ndaki Amerikan pavyonunda ücretsiz olarak dağıtılan bir plastik plakta “tango kralı” Celal İnce’nin seslendirdiği “Dostluk Şarkısı”, 1946’da USS Missouri’nin ziyaretiyle başlayan Türk-Amerikan flörtünün nişanesidir. Kore’ye gönderilen askerlere moral olsun diye yapılan plaklar da döneme ilişkin birer tarihi belge niteliğinde. Asker uğurlamada söylenen coşkulu şarkılar, yazık ki yerlerini kısa zamanda şehitler için yakılan ağıtlara bırakacak, dost Amerika algısı halk ozanlarının dilinde “Katil Amerika”ya dönüşecek. Âşık Ferhat’tan Oşt Amerika, Puşt Amerika, Mehmet Koç’tan Amerikan Köpeği gibi kızgın şarkılar gelecek.
Pop deyip geçmeyin. Zaman içinde kantodan tangoya, Türkçe sözlü Batı müziğinden Anadolu-pop’a, arabeskten rock’a birçok kılığa giren bu müzik türü geçmişi günümüze taşırken, bir nevi “şarkılı memleket tarihi” yazılıyor.
Her şey onunla başladı: Kanto. Osmanlı İmparatorluğu’nun son demlerinde ortaya çıkan “muzır” eğlence. Her halin sirayet ettiği “edepsiz” şarkılardan müteşekkil, memlekete özgü ve bugünkü anlamıyla “pop”un ilk örneği. Yapısı itibariyle Batılı, söylenişiyle Doğulu, çalınışıyla geleneksel, anlattıklarıyla asrî. Otomobilden daktiloya, bütün “yenilik”lerin girdiği ilk şarkılar, kantolar.
Cem Karaca’nın Dervişan’dan sonraki grubu Edirdahan adını Edirne ve Ardahan kelimelerinin bileşiminden alıyordu. (1978-79)
Hemen ardından, tam da Batılılaşma döneminde hayatımıza giren tango, bizzat yönetenlerin himayesinde sürdürmüş varlığını. Kirli, haşin ve erotik şarkılar, biraz da bu yüzden, karşımıza ziyadesiyle temizlenmiş olarak çıkmış ve bir dönem “zerafetin simgesi” kabul edilmiş. Buna rağmen, kelime olarak, “rahat” (ya da TDK deyişle “müsait”) kızları anlatmak için kullanılmış tango.
Hem Batılı, hem bizden Erkin Koray, insanları kötülükten “arınma”ya özendirmek için 1970’de çıplak poz vermişti.
1950’lerde, Türkiye çok partili sisteme alışmaya çalışırken, hedef belirlenmiş: Küçük Amerika olmak! “Dostluk Şarkısı”nın yapıldığı, Amerika’ya bağlılığımızı ilan ettiğimiz dönem bu. Marshall yardımıyla başlayan rüya kısa sürmüş ama: 1961’de, Türkiye’nin ilk “hit”i kabul edilen İlham Gencer plağı “Bak Bir Varmış Bir Yokmuş” raflarda yerini aldığında, yan raftaki plak, Âşık Mahzuni Şerif ’in “Katil Amerika”sı. Türkiye’nin ilk popüler orkestralarından Deniz Harp Okulu Orkestrası, 1955 sonrasında memlekette rock’n’roll fırtınası estirirken, “çılgın” gençlerin art arda sökün etmesiyle işin seyri değişiyor. Batı müziğini Batılı gibi icra eden, şarkıları orijinaline en yakın şekilde söylemek için çabalayan bu gençler, iki şeyin farkına varmış: Batı müziği Türkçe söylenebilir ve kökünü memleketten alan ezgiler ve ritmlerle, ona yeni bir yol verilebilir. Dahası, memlekette olanları anlatan şarkılar yapılabilir! Başta, biraz da o dönem ortalığı saran Anadolu-pop akımının etkisiyle, başlık parasından göçe “kırsal” sorunlar işlendi, sonrasında pahalılıktan trafiğe kentin sorunları şarkılara sirayet etti.
Hem Batılı, hem bizden Tülay German 1964’te seslendirdiği Burçak Tarlası’yla yıllar sonra Anadolu-pop adını alacak türün ilk yıldızı oldu.
Aynı dönemde çıkan aranjmanlar memleket meselelerine eğilmezken, 70’lerde, Türkiyeli bestecilerin dokunuşuyla, şarkılar bambaşka bir hal aldı: Plaklarda fabrika kızının sorunları ya da Almanya’da çalışan işçilerin dramları anlatılıyor, grevlerden dem vuruluyor, kardeşin kardeşi kırmasına karşı çözüm üretilmeye çalışılıyordu. Türkiye’nin tarihindeki çalkantıların müziği etkilediği, Anadolu-pop yapanların giderek politikleştiği yıllar bunlar. 1980 darbesiyle kesintiye uğrayan müzik, açılımını pop-arabesk flörtünün yaşandığı yıllarda “özgün müzik”le yaptı. Ahmet Kaya’dan Grup Yorum’a uzanan hatta üretilen şarkılar, bir anlamda tanıklıklar…
90’larda yaşanan ikinci pop patlaması derin devletin toplumsal psikoloji üzerinde yarattığı depresyonu az da olsa hafifletti. Birçok yeni şarkıcı, yeni şarkı ortaya çıktı. Bu dönemde tarih, sosyal sorunlara duyarlılıkla yaklaşan sanatçıları da kaydetti. Yükselen milliyetçilik dalgası ise, 90’ların ikinci yarısına damgasını vurdu.
Hem Batılı, hem bizden Barış Manço, kariyerinin başlarında.
Türk Hava Kuvvetleri’nin akrobasi takımı Akrotim’in kurucusu, “Yarasalar”ın komutanı Emekli Yarbay Necati Artan 87 yaşında vefat etti. Artan’ın 1965’te gerçekleştirdiği “9’lu Uçuş” dünya havacılık tarihinde bir ilkti.
Necati Artan 1928 yılında Bursa Nilüfer’de, Bulgaristan göçmeni Mehmet ve Hatice Seher Artan’ın üçüncü oğlu olarak dünyaya geldi. Kuleli Askerî Lisesi’nde ve Konya’da Havacılık Okulu’nda okudu, 1950’de Hava Okulu’ndan mezun oldu. Türk Hava Kuvvetleri’nde Merzifon ve Ankara’da görev yaptı.
Türk Hava Kuvvetleri’nin dördüncü akrobasi timi “Yarasalar” millî akrotiminin komutanıydı. Pervaneli Spitfire uçaklarından F-102’lere kadar farklı tipte jetlerle başarıyla uçan Artan, efsane F-86’ların akrobasi ekibinin lideriydi. Türk Hava Kuvvetleri’nin dördüncü akrobasi timi “Yarasalar” millî akrotiminin komutanıydı. Pervaneli Spitfire uçaklarından F-102’lere kadar farklı tipte jetlerle başarıyla uçan Artan, efsane F-86’ların akrobasi ekibinin lideriydi.
87 yaşında aramızdan ayrılan pilot, emekli olduktan sonra uzun yıllar İstanbul Havacılık Kulübü’nde sivil pilotların yetişmesi için çaba harcamıştı. Türkiye’nin ilk jet pilotlarından olan Artan ve takımının F-86 uçakları ile İstanbul semalarında 9 uçakla yaptıkları gösteri bilindiği kadarıyla dünyada bir ilkti. 31 Ekim 1965’te Dolmabahçe üzerinde yapılan bu akrobasi gösterisi, uzun yıllar konuşuldu. Artan, 191. Filo komutanlığı yaptıktan sonra Hava Pilot Yarbay rütbesiyle 1969’da emekli oldu.
Seçkin pilotlar 60’lı yıllardaki “Yarasalar” akrotimi, dönemin seçkin pilotlarından oluşuyordu. Sol baştaki Necat Artan, ekibin lideriydi. 1965’teki 9’lu kol uçuşundan yıllar sonra bile, Necati Artan’ın uçak sevgisi ve tutkusu devam etti.
Kendisiyle yapılan son röportajlardan birinde yanındaki genç pilotlara şunları söylemişti:
“Dünyada torpili olmayan tek meslek akrobasidir. Bir şaşkına torpil yap, ver tayyareyi, parça parça yapıp gelsin. Bu tabiatın kanununa aykırıdır. Zararı olur. Bu nedenle biz bu ekibi kurarken büyük destek gördük. Beni Lütfü Gündoğdu yetiştirmişti. Allah bin kere ondan razı olsun… Emekli olduktan sonra yaz tatiline çıkmıştım. Türk Yıldızları gösteri uçuşu yapıyordu. Kucağında çocuğuyla bir anne gördüm. Siz uçarken el kaldırmış dua ediyordu. Çok duygulanmıştım. Hele hele siz bazen yapıyorsunuz ya ‘karın üzerinden geçmek mi’ ne diyorsunuz ona? (alçaktan uçuş). Yüzde yüzle halkın arasından geçince o anda bütün vücut titriyor. O titreyişte muazzam bir güzellik var. Titretin anasını satayım. Arkanızda ben varım, korkmayın… Gençliğimde yaptıklarımın aynısını şimdiki gençler yapıyor. O zamanki komutanlarımızın ne gayret içinde olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Bugün onlar sayesinde hürüz, ayaktayız, külhaniyiz. Onlar varken bu ülkeye hiç kimse dokunamaz. Onun bilinci içindeyiz”.
Efsane gösteri
1965’te Dolmabahçe üzerinde 9’lu uçuşu gerçekleştiren Necati Artan ve ekibi hem Türk Hava Kuvvetleri’nin gururu oldu hem de uzun yıllar ve hâlâ konuşulan bir gerçek efsane yarattı.
1070’lerden 1270’lere Erzincan-Kemah-Divriği bölgesini yurt tuttular. Başta Divriği Külliyesi olmak üzere, eşsiz benzersiz anıt eserler bıraktılar. Çağlarında Selçukluların silahına, sonrasında Osmanlıların kayıt gazabına, günümüzde de Türk torunların yanlış restorasyonlarına boyun eğdiler. Zamanının çok ötesinde bir uygarlığın, zamana karşı direnişi…
Bir gezi grubuyla 2012’deki Kemah ziyaretinde, Melik Gazi’deki küçük müzede görücüye çıkarılmış mumya kafaya en çok ben baktım. Vitrin içinde yorgan döşek yatan sanki ateşli bir hasta. Kırcıl saçlı başı görülebiliyor… Kimbilir kaç zaman, kaç yüzyıl, bu baş ve kemikleşmiş vücut, Tanrı yağmur yağdırsın diye kümbetinden çıkartılıp aşağıya indirilerek boynuna ip bağlanıp Karasu’ya bırakılmıştı? Artık bir turizm varlığı olmuş. Vitrine yanaşanlar, ne Mengücek ne Alparslan ne Romen Diyojen anımsamadan, şaşkın ve “ölü korkusu” ile bakıyorlar. Bu yeni yüksek sergileme fikri (!) tutmuş olmalı ki dışarıda satış, pazarlama girişimleri başlamış. Çay, kahve, börek… Buyurun hoş geldiniz sıcaklığı… 940 yıl önce Kemah Kalesi’ni fetheden gazinin mumya kafası, bugün de Kemah’ı turizme açmada görev yüklenmiş!
Eşsiz bir külliye, gizemli simgeler
Küçük bir beylik, anıt eserler gizemli simgeler bıraktı: Hâlâ okunamamış şematik kuş, ejderha rölyefleri.
Tarih bilginlerimizin Süryani-Ermeni kroniklerinden alıntılayarak kendi kitaplarına düştükleri dipnotlardaki bilgilere göre, Malazgirt Savaşı’nı kazanan Alp Arslan, komutanları Artuk’a, Saltuk’a, Danişmend’e, Mengücik’e “Ne duruyorsunuz, aslan yavruları olunuz, Anadolu’yu fethediniz” demiş; onlar da tümenleri ve arkadan gelen onbinlerce Oğuz-Türkmen göçmeniyle sarp dağları, derin vadileri aşarak fetihler yapmış, ilk Türk beyliklerini kurmuşlardı. Bu cam içinde patiskaya sarılmış baş, o serüvenin bir kahramanı, Erzincan-Kemah-Divriği üçlüsünü fethedip beylik kuran Mengücek Gazi’ydi. Ben bu gazilerin fütuhatını, 1960’da Anadolu’nunFethi’ni yazan (Merhum) Ord. Prof. Mükrimin Halil (Yınanç) Hoca’nın Ortaçağ İslâm tarihçisi aksan ve üslubundan heyecanlanarak dinlemiş bir bahtiyarım! Yınanç’ı da anarak mumya kafaya herkesten çok baktım, herkesten farklı düşüncelere daldım. Divriği’deki insanlık mirası şaheseri yaptırtan Ahmed Şah ve Melike Turan Melek, demek bunun torunlarıydı. At sırtında göçebe kalabalıklarla gel, çadırlar kur, torunların kentler, kaleler yüceltsin insanlığa anıt miraslar bıraksınlar…
Taç kapılarına bin türlü bezekler, lotüsler, hayat ağaçları, büstler, girlandlar, Türk yıldızları, çelenkler, gülceler, şamdanlar yüklenmiş eşsiz bir külliye (aşağıda)… Ziyaret edenler anlamak, görmek yerine önünde fotoğraf çektirip “ hayran oldum” diyerek geçiştiriyorlar.
Anadolu’nun eski kentlerinden Divriği’nin tarihi, son bulgular ışığında MÖ 9.-7. yüz- yıllara, Urartulara ulaşıyor. Kanyonlarla parçalanmış genç dağlar arasındaki bu kapalı yöreye, Arap coğrafyacılar, Fırat’ın kaynağı tanımlamasıyla el-Abrik (İbrik) adını vermişler. Kent, 9. ve 10. yüzyıllarda Bizans’ın doğu sınırı garnizonu iken “Tephrike” diye anılmış. 11. yüzyılın son çeyreğinde Alp Arslan’ın emirlerinden Mengücek Gazi fethetmiş. Yaklaşık 1170-1270 arasında da Mengücekoğullarının bir koluna payitaht olmuş.
Fırat’ın kollarından Çaltı suyunun iki yakasını tutan kanyonun bakışık zirveleri- ne inşa edilen şato esintili, iki kaleden Kestoğan daha yalçın, efsaneleri daha gizemli. Buraya Büyük Mitridat’a hazine gömdürten, Meryem Ana ile Aziz Pavlus’u bir süre burada saklayan, kaleden kaleye ip gerip âşıkları buluşturmak isteyen rivayetçiler var. Hüzünlü ve ıssız bu iki yazgıdaş kaleden Kestoğan, Urartu yapısı. Kentin yanıbaşındaki Divriği Kalesi ise ilk yapısıyla 9.-10. yüzyıllarda, Bizans ordularına karşı cengaver Pavlikanların sığınağı olmuş.
Kemah’taki sergileme: Yorgan altına alınmış mumya kafa muhtemelen Mengücek Gazi
O eski kalenin yerini alan 1234-1251 tarihli Divriği Mengücek Kalesi ile Kemah, Harput, Eğil, Şebinkarahisar, Niksar kaleleriyle, İngiltere’deki aynı dönem Norman kalelerinin benzerliğini açıklamak zor. 1830’larda Divriği’ye uğrayan İngiliz gezgin Ainsworth da “Surlar iki sıralı, Sarasenic (Arap-İslâm) karakterinde, batı Asya’da görülen bu tarz kalelerin en mükemmellerinden- dir” diyor. 1890’larda gelen W. Yorke ise “Tepedeki ilk duvarları, Pavlikanların inşa ettiği” tahmininde bulunmuş.
Kale Camii’nin önündeki temenos izleri, taşa oyulmuş kurban çukuru; yamaçlarda ve kalenin altındaki doğal – oyma mağaralara bakıp, burayı bir tutunma noktası ve kutsal tepe seçen ilk sakinler neolitik insanlardı dense de, bu zaman derinliği karanlıktır. 9. yüzyılda burayı üssü’l-hareke seçen dualist Pavlikanların da bu kaya oyuntularında anıları olmalı.
KUZEY TAÇ KAPI – KIBLE KAPISI
ŞİFAHANE ( DARUŞŞİFA ) KAPISI
Danişmendli, Saltuklu, Artuklu beylikleri gibi Mengücekliler de Orta Asya kökenli, Selçuklu Sultanlığına bağlı ilk Türk-Müslüman beyliklerindendi. Siyasal varlıklarının 11. yüzyılın sonlarından 13. yüzyıl ortalarına kadar sürekliliğine karşın, tarih sayfalarında tutabildikleri yer, egemenlik dönemleri ve bıraktıkları eserlerle kıyaslanamayacak kadar boyutsuzdur. Yukarı Fırat havzasındaki yurtlarının Erzincan, Şebinkarahisar, Kemah, Divriği sınırlarını aşmadığına da izlerinin ve anılarının bu yöredeki yoğunluğu tanık. 1170’e doğru Erzincan ve Divriği kollarına ayrılan aileden egemenler, “melik” ve “şah” sanlarını taşımışlardır.
Divriği kolunun, Mengücek oğlu İshak’tan sonraki paylaşımda I. Süleyman’la 1150’lerde başladığı sanılıyor. Kitâbelerin delâletiyle babadan oğula 5 melik saptanıyor. Altıncı bir egemen kaydeden herhangi bir kitabe yok. Divriği Melikliği en geç1270’lerde kapanmış olmalı. Soy atası Mengücek Gazi ile oğlu Emir İshak’ın Anadolu gazalarına katılmalarına; Erzincan melikleri Behram Şah’la oğlu Alaeddin Davud’un siyasi, askeri faaliyetlerine; Divriği şahlarının bıraktıkları mimarlık eserlerine rağmen, Mengüceklerin Divriği kolunun tarih kaydı dışında kalışınabir açıklama bulmaksa zor.
CAMİ KAPISI – ÇARŞI KAPISI
ŞAH CAMİ KAPISI
Divriği’deki kapanıştan sonraki yüzyılda, aynı aileden Sitti Hatun, Tâcülmülk, Tâcünnisâ sanlı kadınların onursal koruyuculukları saptanıyor. Divriği’ye gelince, tarihteki yegane parlayışını, Mengücekoğulları egemenliğinde yaşadığı gibi, en görkemli anıtlarını da -adları var kendileri yok- Mengücek şahları çağında kazanmıştır.
Dış dünyaya kapalı Divriği coğrafyasında yüz yıldan fazla tutunan Mengücekoğulları’nın kitabî tarih bilgilerinin dışında kalışı şaşırtıcıdır. Divriği meliklerinin evrensel uygarlığa anıt eserler bırakmalarına karşın, çağdaş tevarih yazarları bu aileye neden yok ya da silik saymışlardır?
Mengücek tarihi konusunda bilinenler
Emir Mengücek Gazi’nin Yu- karı Fırat havzasını yurt edindiği, oğlu Emir İshak’ın bölgesel çatışmalara katıldığı, İshak’ın ölümünden (1142?) sonra oğullarının bir paylaşım gerçekleştirdikleri; Davud’un (öl. 1151) Erzincan ve Kemah’ta, Süleyman’ın Divriği’de, Selçuklu sultanlarına bağlanarak kendi küçük hükümetlerini kurduklarıdır.
Erzincan, Kemah, Köğonya (Şebinkarahisar) Meliki Davud’un oğlu Melik Gazi Fahreddin Behramşah (1162- 1225), Mengücekoğulları’nın en ünlüsüdür. Altmış yılı aşkın melikliğinin parlak evrelerinde -ülkesinin küçüklüğüne karşın- Anadolu Ortadoğu Türk-İslâm dünyasında ulu ve saygın bir hükümdar havası estirmesi ilginçtir. Behram’ın bu şansı yakalamasında, Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan’a (1155-1192) damat olmasının, Sultan İzzettin Keykâvus’u da (1211- 1220) damat edinmesinin katkısı vardı elbette. Genceli Nizamî, Farsça Mahzen-i Esrar’da, Behram Şah’ı “Altı bucağın, yedi feleğin padişahı, dokuz dairenin merkezi, şahların başbuğu, sonsuz bilgisiyle cihanın en ünlüsü, savaş günlerinin kahramanı, insanlık mayasının şerefi, dünya gözünün ışığı, sultanların sığınağı, şahlara taç veren, sultanları tahta oturtan” diye abartmış!
Behram Şah’ın ölümünden sonra bir bölüşüm daha yaşanmışsa da oğulları Melik Alâeddin (II.) Davud Şah’ın (1225-1228), Kemah ve Erzincan’da, Melik Muzafferüddin Mehmed’in (1225- 1228) Köğonya’daki kısa egemenliklerine Selçuklu Sultanı A. Keykubad, topraklarını ilhak ederek son vermiş ve her ikisini de sürgüne göndermiştir. Davud Şah sürgün yaşamını Ilgın’da, Muzafferüddün Mehmed Kırşehri’de geçirirlerken, bu ikincisi Kırşehir’de türbe ve medrese yaptırmış; bir kızı, Selçuklu sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev’le (1237- 1246) evlenmiştir. Behram Şah’ın Divriği’de darüşşifa yaptıran kızı Melike Turan Melek’in bu kentteki konumu, bitişik camiyi yaptıran Ahmed Şah’la hanedan akrabalığı dışında ikinci bir bağı olup olmadığı sorusu ise yanıtsızdır.
Divriği’ye gelince… Bu küçük kente ve çevresine Mengücek Gazi’nin ya da oğlu İshak’ın fethiyle egemen olan hanedan kolunu, melik ve şah sanlı beyler temsil etmiştir. Bunlar babadan oğula: İshak oğlu Süleyman, Şahin Şah, II. Süleyman Şah, Ahmed Şah ve Melik Müeyyed Salih’tir. Behram Şah ve oğlu II. Dâvud, İbni Bibi Selçuknâmesi ile daha birkaç kaynakta anılmışken, Divriği Mengücek meliklerinin beş egemeninden hiçbirinin adı, ne Selçuklu, ne Osmanlı kaynaklarında geçmez. Külliyeyi gören ve kitabelerdeki adları mutlaka okumuş olan Evliyâ Çelebi, neden ”Bânisi Âl-i Selçuk’dan Sultan Alâeddin’dir” demiş veya Kâtib Çelebi “Divriği’deki Ahmed Paşa Camii ki Bursa’nın Ulucamii tarzındadır” diyerek Ahmed Şah’ı niçin Ahmed Paşa yapmış; ya da kaledeki Süleyman Şah-Şahin Şah Camiini Osmanlı vakıflar yönetimi neden Süleyman Paşa Camiine dönüştürmüştür? Öyle anlaşılılyor ki Divriği Mengücek şahlarına karşı bir tepkisi yaşanmış. Başka Türkmen beyliklerinden söz eden kaynaklar, olası ki Divriği meliklerini şah sanlarından ötürü Kızılbaş Erdebil şahlarıyla eş tutarak anmak istememişler.
Sonuç: Divriği Mengüceklerinin varlığını kitabelerle birkaç sikke dışında veren bir kaynak yoktur. Anadolu’nun ortasında melik ve şah unvanlarıyla yüzyıldan fazla hükümran olmalarına, Abbasi halifelerinden onursal unvanlar almalarına, bıraktıkları anıtların değerine karşın Divriği Mengücekleri tarih siliğidir!
DİVRİĞİ KÜLLİYESİ
Türk – İslâm mimarisinin dünya mirası şaheseri
Divriği’deki Mengücek eseri, günümüzde, dünyanın ve Ortadoğu’nun en görkemli mimarlık ve yontu anıtları arasında ilk sıradadır. Anadolu’nun aydınlanma çağını da simgeleyen bu başyapıtın benzerini hatta daha sanatlısını, Anadolu sultanları Keykâvusların, Keykubadların, Konya’da Kayseri’de Sivas’ta yaptıramayışları, bu ayrıcalığı, egemenlik alanı Divriği’den ibaret yerel bir melikle ona ortaklık eden kuzeni bir melikeye bırakışları şaşırtıcıdır.
UNESCO Kültür Komitesi’nin, 1985’te belirlediği ilk “Dünya Kültür Mirası” listesine Türkiye’den seçilen üç varlıktan biri Divriği Külliyesi, diğerleri, İstanbul Tarihî Yarımada ve Kapadokya olmuştu.
İspanya’daki Elhamra’dan (14. yüzyıl) Hindistan’daki Tac Mahal’e (17. yüzyıl) kadar İslam uygarlıkları eksenindeki en eski ve en az onlar kadar değerli olan Divriği Külliyesi, Türk mimarlığının ve İslâm dünyasının şaheserlerindendir. Külliye, Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad’ın çağdaşı, Mengücekoğullarının Divriği Meliki Ahmed Şah’ın Ulucamii ile kuzeni Behram Şah kızı Melike Turan Melek’in, camiye bitişik Darüşşifasını kapsamaktadır.
İnsanlık mirası Divriği Külliyesinin 1930’lu yıllardaki görüntüsü. Anıteser yanlış restorasyonlarla ciddi kayıplara uğradı.
1228 tarihli Külliye, kentin o dönemdeki yerleşimine göre hakim bir noktada konumlandırılmıştır. Yüksek kabartma nitelikli, kozmik şemalı özgün dekorasyonlu dört tac kapısının ve iç mekanlarının hemen hiç bozulmadan zamanımıza kadar korunması İslâm dünyası için tektir. Selçuklu döneminin bu başeserini yücelten taş, ahşap, yazı sanatkârları, Ahlatlı Tiflisli üstatlar: Hurremşah, Hurşad, Ahmed, İbrahim ve Mehmed, eserdeki imzalarıyla tanınıyorlar. Ancak bunların adlarına, Anadolu ve Ortadoğu’da başka bir eserde rastlanmıyor.
Külliye çevresindeki hamam bedesten ve medrese kalıntıları, şah ve hacip kümbetleri, kuzeydoğudaki kayalığa Ahmed Şah yaptırdığı 1234-1237 tarihli Men-gücek kalesi oğlu Melik Salih’in 1251’de yaptırdığı Arslanburç Fars kemerli kapı cephesinde çiçekli kûfi ve nesih yazıtlar okunan, 1181 tarihli Süleyman Şah Camii topluca değerlendirildiğinde, aynı çağı yaşamış Anadolu kentlerinden hiçbirinin, tarih nirengilerini bu zenginlikte koruyamadığı fark edilir.
850 yıllık özgün eserin kâbus dolu son 50 yılı
Yüzyıllarca iyi korunmuş bir dünya şaheserine, bilim ve teknoloji çağında, onarmak ya da restore etmek gerekçesiyle zarar vermek Türkiye koşullarında doğal, çok örnekli, sıradanlaşmış bir pişkinliktir. Artık her restorasyon, kamu bütçesinden ayrılan ödenekle yepyeni bir yapıya dönüştürülüyor.
Bir dünya şaheseri olan külliye de yüzyıldan beri bir dizi onarıma ve takviye amaçlı müdahalelere tâbi tutulmuş, ancak, koruma ve çevresel düzenleme amaçlı bir projeden yoksun bırakılmıştır. Son 50 yıldaki müdahalelerse, yapıyı güçlendirmek şöyle dursun sekiz asırlık direncini tehlikeye sokmuş; iç dış bezemelerine zarar vermiş, örgü taşlarının, içeride ve kapılarda yoğunlaşan rutubet erimelere neden olmuştur. En özensiz, bilim-teknik ve vicdan dışı operasyonlar 1965-2008 evresindedir. Teras örtüsünün defalarca değiştirilmesi, külliyenin oturduğu zeminin çevresinde, temel ve ana duvarları etkileyen, drenaj sistemini bozan, üstelik çok çirkin istinat, imlâ duvarları örülmesi, etkilenme alanına kaçak yapılar inşası bu evrededir.
Kemah Melik Gazi’deki kümbetleri. 1960’larda (Necdet Sakaoğlu’nun 1960’larda yaptığı çizim ve aldığı notlarla) üstte. “Türk tipi” restorasyonda kavuştuğu yeni biçimi ve bir kubbe eksiğiyle 2000’lerde! (altta)
Külliyenin, bu tahribat sürecinden ivedilikle kurtarılması için ulusal ve evrensel düzeyde kabul görecek; anıt eserin doğal ve tarihsel çevresini oluşturan Kale çarşı arasındaki Mengücek başkenti sit alanını esas alan, arkeolojik çalışmalara dayalı bir restorasyon-koruma projesi henüz yapılmamıştır.
Divriği’deki mimarlık şaheserinin, sanatsal eşsizliği ve gizemleriyle dahası, kapılarında, kubbe ve tonoz örgelerinde, duvar yüzeylerinde “bir anda, beklenmedik bir nedenle iş bırakılmış” izlenimi veren dekoratif sorunlarıyla özgün varlığını sekiz asırdır koruyabilmiş olması bir mucizedir.
Şöyle ya da böyle korunagelmiş esere, bilim ve teknoloji çağı 21. yüzyılda, geçen asırdaki kaba ve sorumsuz müdahalelerin devamı uygulanmak istenirse, bu nasıl önlenecektir? Eserin en ağır tahribatı son 50 yılda yaşadığı da inkâr edilemiyor ama eski eserlere reva görülen restorasyon tahribatları da devam ediyor. Bunlar 2008’de Divriği’de yaşandı. Anadolu’daki Türk eserlerinin en eskisi kabul edilen 850 yıllık Kale Camii sözde restore edildi. Sıvalarına, terasına, taç kapısındaki eşsiz Fars kemerine kadar nesi varsa biçim değiştirdi. Zavallı mabede, çimentoyla, çinkoyla, Afyon mermeriyle, plastik boyalarla yeni bir üslup (!) giydirildi! Bu sorumsuzluğu ne merkezindeki ne yerel sorumlular, ne bir üniversite, ne sivil toplum kuruluşları, ne âlimlerimiz, uzmanlarımız önemsemediler.
Ola ki bu bir yoklama idi. Kale Camii’nin yokedilişine ses çıkarılmadığına göre sıra dünyaya bir harika armağan eden Ahmed Şah’ın, Turan Melek’in, Hurremşah’ın, Hurşad’ın, Tiflisli Ahmed’in, Kâtip Mehmed’in eserine gelmiş demektir. Üstüne kondurulan çatı, arkasına bindirilen suya rutubete boğma galerisi, çevresine örülen bayağı duvarlar, bezemelerine sıvanan çimentolar, hırsıza kaptırmayalım gerekçesiyle şuraya buraya götürülen donanımı; “Allah korusun!” dedirten bir kâbusun yaklaştığını gösteriyor.
Dünya İnsanlık Mirası listesine Türkiye’den dahil edilen yegane mimarlık anıtının başına gelenleri ve gelecekleri, sadece sergilemeler, sunumlar, toplantılar önleyebilir mi?
Yok olan kapılar
Yandaki abanoz kapı ve pencere kanatları, daha onlarcası Darüşşifa’da sergilenirdi. Yapı güvensiz bulunarak götürüldü! Ne zaman nereye kimlerce?.. Divriği’de camide bir tutanak bırakılmadan.
Çanakkale muharebelerinde yenilgiye uğrayan Britanya İmparatorluğu, Gelibolu Yarımadasının tahliyesini çok başarılı biçimde gerçekleştirdi. İki ayrı cepheyi 20 gün arayla kademeli boşaltan İttifak birliklerinin faaliyeti Türk tarafında hiç farkedilmedi.
Çanakkale’ye gönderilen 60 bin yeni askerle başlatılan Ağustos ayı muharebelerinden bir sonuç alınamaması üzerine, İngiltere’de Çanakkale Seferinin akıbeti sert tartışmalara neden olmuştu. Artık Çanakkale’nin tahliye edilmesi görüşü ağırlık kazanıyordu.
Geri çekilmeyi gizlemek için Arıburnu cephesini kademeli terkeden ANZAC birlikleri, bir karşı saldırı ihtimalini oratadan kaldırmak, siperlerin boşaltılmadığı izlenimi vermek için, suyla çalışan ve kendi kendine ateş eden tüfek düzenekleri kurdular.
İngiltere Savaş Bakanı Kitchener’ın tahliye hakkında görüşünü sorduğu Çanakkale’deki ordu komutanı Hamilton, hala yeni takviyelerle galip gelineceği düşüncesindeydi. 15 Ekim’de görevden alınarak yerine Avrupa’da batı cephesinden General Monro getirildi. Monro esas itibarıyla savaşın Avrupa cephesinde kazanılacağı görüşünde olduğundan, önyargılı bir şekilde Gelibolu’ya geldi ve kısa bir sürede cephenin tahliye edilmesi gerektiği raporunu verdi. Bunun üzerine kesin kararı vermek üzere Gelibolu’yu bizzat ziyaret eden Savaş Bakanı Kitchener, 11 Kasım’da Gelibolu’daki her iki cepheyi gezdi ve neticede Anafartalar ve Arıburnu cephesinin tahliye edilmesine, ancak Seddülbahir cephesinin elde tutulmasına karar verildi. 7 Aralık 1915’te, kademeli ve son derece ince ayrıntılarla planlanmış bir tahliye harekatı başlatıldı. Türk tarafının tahliyeyi fark etmemesi için hilelere başvuruldu. Gece gemilere malzeme dolu olarak taşınan sandıklar, gün ışığında sanki malzeme çıkarılıyormuş gibi karaya indirildi. Askerler kademeli bir şekilde azaltıldı ve son gece tahliye edilecek askerlerle cephe hattı tutuldu. Hastane ve karargah çadırları, malzeme yığınları olduğu gibi bırakıldı.
19/20 Aralık gecesi tahliyenin son günüydü. Cephe hattındaki askerler sahile doğru giderken, sanki hâlâ siperde imiş hissi vermek için hazırladıkları düzeneklerle ateş eden tüfekler kurdular. Takip edecek Türk askerlerini yavaşlatmak için bağlantı siperlerine bubi tuzakları yerleştirdiler. 20 Aralık sabahı 03.30’da ANZAC ve Anafartalar cephesinde İtilaf askeri kalmamıştı. Türk tarafı saat 04.00’te durumun farkına vardı, ancak çekilen askerler çoktan gemilere alınmıştı.
Tahliye ve sonrası İtilaf kuvvetleri yarımadayı boşaltırken çok sayıda silah, mühimmat ve yiyecek malzemesini geride bıraktı. Bunların bir kısmı, Türklerin eline geçmemesi için donanma ateşiyle tahrip edildi.
Bu hadiseden sonra gözler Seddülbahir cephesine çevrildi. İngilizler Seddülbahir’i tıpkı Cebel-i Tarık Boğazı gibi ellerinde tutmanın hesabını yapmaktaydı. Ama sahile yakın mıntıkada mahkum vaziyette bulunan İtilaf ordusu için burada tutunmak eskisine göre zordu. Zira Bulgaristan’ın Merkezî Devletler safında savaşa girmesi üzerine, Osmanlı Devleti’nin Almanya ve Avusturya ile bağlantısı sağlanmıştı. Ordunun çok ihtiyaç duyduğu havan topları ve topçu cephanesi gelmeye başlamış, hatta iki batarya Çanakkale’ye yerleştirilmişti. Bu modern bataryaların etkili ateşleri, İtilaf birliklerini yıldırmaya başlamıştı. Kış şartları ve fırtınalı havalarda denizden ikmal yapmanın imkansızlığı gibi sebepler de eklendiğinde Seddülbahir’in de tahliyesi daha çok taraftar buldu.
7. Tümen karargâh subayları, tahliyenin sonrasındaki sabah düşman siperlerini gözetlerken.
Bu cephede de yine kademeli bir tahliye planı yapılarak her gün belli sayıda asker tahliye edildi. Tahliyenin son günü olan 8/9 Ocak 1916 gecesi Seddülbahir cephesinde geride kalan son 17 bin kişi tahliye edildi. 9 Ocak 1916 sabahı saat 03.45’te Gelibolu Yarımadası’nda İtilaf askeri kalmamıştı.
6 Ağustos 1915’te yeni ve taze kuvvetlerle Anafartalar’a ikinci bir çıkarma gerçekleştiren İtilaf kuvvetleri, Arıburnu cephesiyle bağlantılı büyük bir taarruz başlattı. Ama 25 Nisan’daki gibi yine Mustafa Kemal devreye girecek ve karşı saldırılarla muharebeleri fiilen sona erdirecekti.
Kanlısırt’ta tünel muharebeleri 6 Ağustos’ta Kanlısırt (Lone Pine) pozisyonuna saldıran ANZAC birlikleri, top ateşinden korunmak için üzeri kalaslarla kapatılmış derin Türk siperlerine girdiler.
Temmuz ortalarına kadar süren muharebelerde Türk savunması karşısında hedefine ulaşamayan İtilaf kuvvetleri, kritik bir kararın arifesine gelmişti. Ya siper muharebesine dönüşerek kilitlenen cepheyi açmak için taze ve büyük kuvvetlerle takviye edilecek ordu yeniden talihini deneyecek ya da Çanakkale Seferi’ne son vererek çekilip gidecekti.
İlk seçenekte karar kıldılar. Buna göre 55 bin askerle Anafartalar sahiline yeni bir çıkarma, Arıburnu cephesinden de Conkbayırı-Kocaçimen hattının işgalini hedefleyen bir baskın harekatı yapılacaktı.
İtilaf kuvvetleri, 6 Ağustos’ta başlayacak çıkarma ile eşzamanlı diğer cephelerde uygulanacak harekat planları hazırladı. Buna göre 6 Ağustos akşamı çıkarmadan birkaç saat önce Seddülbahir cephesinde ve Arıburnu’nda Türk birliklerinin dikkatini bu bölgelere çekecek şiddetli hücumlar yapılacaktı. Arıburnu cephesinin kuzeyindeki vadilerinden Conkbayırı-Kocaçimen Tepe hattına iki saldırı kolu halinde ilerleyecek birlikler bu hakim tepeleri işgal edecekti. Gece karanlığı ile Anafartalar sahilinde Suvla koyuna çıkarılacak tümenler Anafartalar ovasının gerisinde bulunan Kavaktepe-Tekketepe hattını ele geçirip, Kocaçimen’i işgal eden diğer grupla temas sağlayacaktı.
Bu harekat başarılı olduğu takdirde Türk ordusunun Arıburnu cephesi düşürülmüş olacaktı. Bundan sonra güneye yönelecek Müttefik kuvvetler, Boğaz hattını ve Kilitbahir platosunu işgal edecek, Seddülbahir cephesinde bulunan Türk kuvvetleri de iki ateş arasında kalarak teslime mecbur edilecekti. Ama işler hiç de kağıt üzerinde olduğu planlandığı gibi kolay gitmedi. ANZAC cephesinde, özellikle Kanlısırt’ta yapılan Avustralya taarruzu dışında Türk ordusunu meşgul etmeyi amaçlayan saldırılar istenilen hedefe ulaşmadı. Ama Kanlısırt’ta Türk siperlerinin düşmesi cephe komutanlığında krize yol açmış, Conkbayırı-Kocaçimen’i hedefleyen saldırı kollarının önünde zayıf örtme kuvvetlerinden başka kimse kalmamıştı. Ne var ki gece karanlığında derin ve karmaşık tepeler vadiler içinde yolunu kaybeden İtilaf birlikleri, hedeflerine ulaşmada geciktiler.
Beş gün süren muharebelerde 2280 asker şehit oldu. Mevzi ANZAC’ların eline geçti, ama onlarda ilerleyemedi. Kanlısırt siperlerini savunan askerler ve sonrasında onlar için dikilen ve bugünkü Lone Pine mezarlığı yapılırken yıkılan Türk anıtı.
6 Ağustos gecesi Anafartalar sahiline 20 bin asker çıkarıldı. Bu bölge Türk ordusu tarafından 3 taburla tutulmaktaydı. Bu zayıf Türk kuvveti, karaya çıkan iki İngiliz tümenine karşı son derece akıllıca bir taktikle mukabele ederek, Gelibolu ve Bolayır bölgesinden Anafartalar’a gönderilen 7. ve 12. Tümenlerin gelişine kadar direndi.
Ordu komutanı Liman Paşa, Gelibolu’dan gelen iki tümenin derhal 8 Ağustos günü taarruza geçmesini emretmişti. Ancak bu tümenlere komuta eden Albay Ahmet Feyzi Bey, birliklerin toplanması ve dinlenmesi için saldırıyı 9 Ağustos seher vaktine erteleyince görevden alındı ve yerine Arıburnu’nda 19. Tümen Komutanı olan Albay Mustafa Kemal getirildi. Mustafa Kemal, 9 Ağustos sabahı iki tümenle Anafartalar ovasında ilerleyen İngiliz kuvvetlerine taarruz etti. Kısa bir sürede bozguna uğrayan İngiliz tümenleri sahile kadar geri çekildi.
Kanlısırt’ta Avustralyalıların eline geçen siperler ve hemen yukarda yanyana yatan Türk ve Avustralyalı askerler…
Bununla birlikte Conkbayırı-Kocaçimen hattını tehdit eden saldırı kolları tehlikeli bir şekilde tepelerin zirvesine yaklaşmış, hatta Conkbayırı’nı tutmuştu. Mustafa Kemal, hiç vakit kaybetmeden 10 Ağustos sabahı Conkbayırı’nda süngü hücumuna karar vererek ve İtilaf kuvvetleri hakim tepeler hattından geri attı. İtilaf birliklerinin son ümitleri de kırılmış, Çanakkale muharebeleri fiilen sona ermişti. Bu tarihten sonra tekrar siper muharebeleri dönemi başlayacak, tahliye tartışması kızışacaktı.
Türk birliklerinin 19 Mayıs Arıburnu saldırısı büyük bir felaketle sonuçlandı. Ölüme gönderilen askerlerden yaklaşık 4 bini birkaç saat içinde şehit oldu. Cesetleri gömmek için ilan edilen edilen geçici ateşkes sırasında ilk kez karşılaşan askerler, önce insan olduklarını farkettiler.
Arıburnu’na çıkarma yapan ANZAC birliklerinin ilerlemesi, 27. ve 57. Alay’ın fedakarlıklarıyla önlenmişse de düşman denize dökülememişti. 1 Mayıs’ta yeni takviyeler alan “Arıburnu Kuvvetleri Komutanı” Mustafa Kemal Bey emrindeki 15 bin kadar askerle, ANZAC cephesine taarruz kararı aldı. 24 saat devam eden çok kanlı boğuşmalar sonucunda cephe yarılamadı. Türk birlikleri 6 bin kayıp verdi, siperler arasındaki mesafe 10-20 metreye indi.
Ateşkes şartları görüşülüyor
24 Mayıs’taki geçici ateşkesten iki gün önce, şartları müzakere etmek üzere İtilaf kuvvetleriyle görüşmeye gelen 3. Kolordu Harekat Şube Müdürü Binbaşı Ohrili Kemal Bey, gözleri bağlı vaziyette…
11 Mayıs’ta Arıburnu cephesini ziyaret eden Başkomutan Vekili Enver Paşa, “düşman” siperlerinin denize bakan yamaçlarda mahkum vaziyetini görünce genel bir taarruz için emir verdi. Ordu komutanı Liman von Sanders’in de desteklemesi üzerine, İstanbul’da bulunan eğitimli ve donanımlı 2. Tümen Arıburnu cephesine gönderildi. Arıburnu cephesinde yeni takviyelerle 42 bin asker toplanmıştı. ANZAC birlikleri ise önceki taarruzlarda erimiş, yeterince takviye edilememiş, yalnızca 17.500 muharip kalmıştı. 19 Mayıs taarruzu bir baskın şeklinde saat 03.30’da başlayacaktı. Ne var ki Türk cephesindeki hareketlilikten şüphelenen Avustralyalılar, uçak keşifleri sonucu büyük bir kuvvetin yığılmakta olduğunu anlamış, muhtemel bir taarruza karşı tetikte bekliyorlardı.
19 Mayıs’ın acı bilançosu: 10 bin kayıp Yanaşık düzende ve cephe taarruzu şeklinde uygulanan 19 Mayıs saldırısı, Avustralyalıları denize dökmeyi hedefliyordu. Hazırlıklı ANZAC birliklerinin makineli tüfek ateşi karşısında eriyen Türk birliklerine rağmen, süngü saldırısına devam edildi. 4 bine yakın şehit, ancak beş gün sonra ilan edilen ateşkes sırasında gömülebilecekti.
19 Mayıs günü 03.00’te taarruz kuvvetleri ön siperlere yaklaştı. Bu hazırlık sırasında çıkarılan gürültüler, çalınan borular zaten çok yakın olan karşı siperlerden duyulmuş ve ANZAC hatları en yüksek savunma pozisyonuna getirilmişti. 3,5 km’lik bir cephe hattı üzerinde başlayan sıkışık düzen taarruz, müthiş bir tüfek ve makineli tüfek ateşiyle karşılandı. Siperden çıkan Türk neferleri ya anında ya birkaç metre sonra vurularak yere düşüyordu. Sabahın ilk ışıklarından sonra bile sürdürülen bu fedakarane ama anlamsız saldırı hiçbir netice alınamadan nihayet durdurulduğunda, 3.855 şehit, 5.967 yaralı verilmişti. ANZAC’ların kaybı ise sadece 160 ölü, 468 yaralı idi.
Toprağa iyice yerleşmiş, tahkimatını kuvvetlendirmiş, sayısız makineli tüfekle bütün cepheyi ağır ateş altına alabilen düşmana karşı son derece kötü planlanmış, aynı derecede kötü uygulanmış 19 Mayıs taarruzu, Çanakkale Muharebeleri’nin meşum günü olarak tarihe geçti.
İki tarafın siperleri arasındaki binlerce şehit ve yaralı, beş gün ortada kaldı. Bu süre içinde yaralılar kan kaybından öldüler. Sıcak dolayısıyla cesetler kısa zamanda kokmaya başlayınca, ölüleri gömmek için geçici bir ateşkes gündeme geldi. 3. Kolordu Harekat Şube Müdürü Binbaşı Ohrili Kemal Bey, Türk tarafının temsilcisi olarak görüşme yapmak üzere görevlendirildi. 24 Mayıs 1915 günü saat 07.30 ile 16.30 arasında ateşkes yapılması konusunda bir antlaşma imzalandı. 24 Mayıs Pazartesi günü saat 07.30’da her iki taraftan, görevli kurmay subaylarla, doktor ve 100 er, ölüleri almak üzere siperlerden çıktı. Yasağa rağmen, Avustralyalı ve Türk askerler kısa zamanda işaretlerle sohbet etmeye, dostça görüşmeye başladılar. 16.30’a kadar 3 bine yakın şehit, insansız bölgede açılan toplu mezarlara defnedildi.
Bu ateşkes, Arıburnu cephesinde savaşın sonraki ayları için bir dönüm noktası oldu. Propaganda sebebiyle Türkleri vahşi, acımasız hatta “yamyam” olarak bilen Avustralyalıların kafasındaki “Abdul” imajı değişti ve mertçe savaşan “Johny Turk”e dönüştü. Yine Türklerin kafasındaki vahşi “gavur” imajı, yerini “onlar da bizim gibi insanmış”a bıraktı.
Sayı ve ateş gücü olarak çok üstün kuvvetlere karşı koyan ilk gün kahramanları, Arıburnu’nda Mustafa Kemal ve Mehmet Şefik Beyler, Seddülbahir’de ise Hafız Kadri ve Mahmut Sabri komutasındaki fedakar askerlerdi. İtilaf birlikleri sahil şeritlerinde çakıldı, hedeflerine ilerleyemedi.
Deniz muharebesinde yenilgiye uğrayan İtilaf kuvvetleri, beş hafta sonra Boğaz tahkimatını bu defa Gelibolu Yarımadası’na çıkaracağı kara ordusuyla ele geçirmek üzere harekete geçti. Plana göre İngiliz birlikleri, ana çıkarma yeri olarak seçilen yarımadanın güney ucundaki Seddülbahir sahillerine çıkacaktı. Buna yardımcı olmak üzere, Seddülbahir’in 30 km kuzeyindeki Arıburnu sahiline de Avustralya-Yeni Zelanda Kolordusu’na (ANZAC) bağlı askerler çıkarılacak, Saros bölgesindeki tümenlerin güneydeki ana çıkarma bölgesine yardıma gelmesi engellenecekti. Yine Osmanlı ordusunun Anadolu yakasında Kumkale civarında bulunan iki tümenini orada meşgul etmek ve Seddülbahir’e takviye göndermelerine mani olmak üzere, Kumkale’ye Fransız askerleri çıkarılacaktı.
Albay Mustafa Kemal
Binbaşı Mahmut Sabri
Yarbay Mehmet Şefik Aker
25 Nisan sabahı ilk çıkarma, hava aydınlanmadan Arıburnu sahiline yapıldı. Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar, sonradan kendi isimleriyle anılacak Anzak Koyu ve çevresine çıktı. Sahili, 9. Tümen’e bağlı 27. Alay 2. Tabur’un bir bölüğü savunmaktaydı. Bu bölüğe mensup 250 kahraman asker düşmanı karşıladı ve geriden gelecek kuvvetlere zaman kazandırmak adına kendisini feda etti. Çıkarma bölgesine yetişen Yarbay Şefik Bey komutasındaki 27. Alay iki taburla (2 bin kişi) karaya çıkmış olan 8-10 bin ANZAC askerini karşıladı ve sahile bakan yamaçlara kadar geriletti. Saat 10.30’da, 27. Alay’ın gücünün tükendiği ve avantajın kaybolmaya yüz tuttuğu anda, 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal’in Arıburnu’na bizzat getirdiği 57. Alay ateş hattına girdi ve karşı saldırıyla hakim tepeler silsilesini tutmayı başardı.
Suya düşen çıkarmalar 25 Nisan’da Arıburnu çıkarması gün ağarmadan baskın şeklinde başladı. Seddülbahir çıkarmaları ise ağır deniz bombardımanı eşliğinde gelişti. Her iki bölgede de kıyıdaki zayıf Türk birlikleri kendilerinden çok üstün kuvvetlere saatlerce karşı koydu ve ilerlemelerini engelledi.
Güneyde ise, Seddülbahir köyü civarında beş ayrı noktaya İngiliz birlikleri çıkarıldı. Bölgeyi 9. Tümen’in 26. Alay’ına bağlı bir tabur kuvvetinde asker tutuyordu. Alay komutanı Hafız Kadri Bey ve tabur komutanı Binbaşı Mahmut Sabri idaresindeki bu kuvvet, Seddülbahir köyü önündeki Ertuğrul Koyu’na ve köyün 2 km batısındaki Tekke koyuna çıkan üstün düşman birliklerine karşı, amansız bir donanma bombardımanı altında efsanevi bir savunma gerçekleştirdi. Tekke koyu öğleye doğru düştü ama, Ertuğrul koyu İngilizler için tam bir ölüm kapanına dönüştü. İngilizler burada ancak ertesi gün kontrolü sağlayacak, ama bu sürede Türk savunması gelen desteklerle Alçıtepe-Kilitbahir platosu savunmasını sağlamlaştıracaktı. Seddülbahir’de bir taburluk kuvvetle düşmanı sahile mıhlayan Mahmut Sabri Bey’in taburu 26 Nisan öğleden sonra Kirte köyü yakınında ikinci cephe hattına çekildiğinde, mevcudunun yarısını şehit vermişti.
Fransız alayının Anadolu yakasında Kumkale’ye yaptığı oyalama çıkarması ise kısmen başarılı oldu. Fransızlar 26/27 Nisan gecesi geri çekilerek Seddülbahir’de yerleşmiş olan İngiliz kuvvetlerine katıldılar.
İstanbul’u işgal ederek Osmanlı Devleti’ni savaş dışı bırakmayı planlayan İtilaf donanması, altı savaş gemisi savaş dışı kalınca 18 Mart akşamı geri çekilmek zorunda kaldı. Türkler uzun zaman sonra ilk kez, Batılı büyük devletlere karşı bir muharebe kazanıyordu.
Çanakkale’nin bombardımanı sırasında, kamufle edilmesine rağmen isabet alan minare.
Boğaz’ı geçip İstanbul’u ele geçirmek üzere düzenlenen deniz hare- katı, 19 Şubat 1915’te başladı. 20 büyük zırhlı savaş gemisi, muhtelif büyüklükte kruvazör, torpido, muhrip ve yardımcı gemilerle 100 parçalık muazzam bir donanma Çanakkale önünde toplanmıştı. Donanma komutanı Amiral Carden, Boğaz’ı 15 günde geçebileceğini varsayarak dört aşamalı bir plan yapmıştı. Ancak rahatsızlığını ileri sürerek görevinden ayrıldı, yerine Amiral De Robeck getirildi.
Çanakkale harekatını Londra’dan takip eden Deniz Bakanı Churchill’in baskısı üzerine, De Robeck 18 Mart günü kati taarruza karar verdi. Çanakkale Boğazı’nı savunan Türk birliklerinin başında Cevat Paşa vardı. Ağustos’tan beri yapılan çalışmalarla müdafaa tertibatı sağlamlaştırılmıştı. Bilhassa 11 sıra halinde denize döşenen 400 mayın, müdafaanın en etkili silahıydı. Nusrat mayın gemisinin 7-8 Mart’ta Erenköy koyunun hemen açığına döşediği 26 mayın, muharebenin kaderini tayin edecekti. İtilaf donanması 18 Mart 1915 Perşembe günü 16 büyük savaş gemisiyle Boğaz’dan içeriye girdi ve saat 11’de ilk top patladı. Artık savaş gemileri ile Boğaz’ın iki yakasında sıralanmış tabya ve bataryalardaki Türk topçuları arasında ölümüne bir mücadele başlamıştı. Öğleye kadar korkunç bir bombardımanla altüst edilen Türk tabyalarının bazıları geçici de olsa susmuştu. Saat 14.00’e kadar durum istilacıların lehine görünüyordu ki, hiç beklenmedik bir hadise durumu tersine çevirdi. Fransız savaş gemisi Bouvet bir mayına çarparak birkaç dakika içinde 600 civarında mürettebatıyla denize gömüldü.
Kader gemisi Nusrat ve Boğaz muharebesi İtilaf Kuvvetleri 19 Şubat 1915’te Boğaz’ı bombalamaya başladılar. 18 Mart’ta sonuçsuz kalan büyük harekatın kahramanı ise Nusrat mayın gemisi ve Osmanlı topçusuydu. Boğaz’ı kapatan mayın hatları ve onları koruyan topçular, dönemin en kuvvetli armadasına geçit vermedi.
Bu hadise, düşman bombardımanı altında nispeten morali bozulmaya başlamış topçuların yeniden gayrete gelmesine vesile oldu. Hemen ardından İngiliz zırhlısı Irresistible bir mayına çarparak ağır yaralandı. Ona yardıma giden Ocean da yine bir mayına çarpınca, donanma topçuyla düelloyu bırakıp batmak üzere olan iki gemideki mürettebatı kurtarma kaygısına düştü.
Gelişmeler, mayınlar temizlenmeden Boğaz’ı zorlamanın faydasızlığım açıkça ortaya çıkarmıştı. İtilaf donanması akşama doğru geri çekildi. Karanlık çöktüğünde ağır yara almış iki gemi de battı. Üç savaş gemisinin kaybı, üçünün de ağır derecede hasara uğramasıyla mevcudunun 1/3’ünü yitiren İtilaf kuvvetleri büyük bir yenilgi almıştı. Türk savunma hattında ise kayıplar mukayese edilemeyecek kadar azdı. Kullanılamayacak derecede hasar görmüş birkaç top vardı. İnsan kaybı ise 3 subay, 22 er şehit ve 2 subay, 59 er yaralıdan ibaretti.