Hrant Dink yalnızca hakları rahatlıkla gasp edilebilen, ayrımcılığın bin bir çeşidine maruz kalan Ermenileri temsil etmiyordu. Öyle olsaydı bütün mutsuzların, bütün itirazı olanların, bütün hak hukuk peşinde koşturanların ufkunda böylesine güçlü bir ışık olarak varolmazdı.
Hrant, Türklüğe hakaret suçundan ceza aldığında, katledilişinden bir yıl önce kendisiyle bir söyleşi yapmıştım.
Ben oturmuş Hrant’ın hikayesini dinlerken konu komşusu, balıkçı arkadaşları ve daha birçokları telefon edip gönlünü alıyor, ona olan sevgilerini hatırlatıyorlardı.
Hrant, 1954’te Malatya’da doğmuş, ailenin üç erkek çocuğundan biri. Babası terzi esnafı Haşim Kalfa. Ruhu karışık bir adam. Kumar da seviyor. Başı belaya girip Malatya’yı terk ediyor. İstanbul’a yerleşiyor. Bir yıl sonra da dedeleri anneyi ve üç kardeşi İstanbul’a taşıyor. Hrant, hayatını en çok etkileyen insanı, dedesini doğru dürüst hatırlamıyor bile. Varsa yoksa o resim. Yaz akşamları alaca çökerken Malatya’da evinin duvarına sırtını verip cilt cilt kitaplar okuyan ihtiyar. Yanıbaşımızda bir muamma gibi varolan o büyülü varlıklardan. 7 dil bilirmiş. Harput Koleji’nde okumuş. Hrant, o duvarın dibinde okuduğu koca ciltli kitapların izini sürmüş, aklı erdiğinde. Sormuş soruşturmuş, kitapların hangi ellere geçebileceğini araştırmış da bir türlü öğrenememiş o ihtiyar ne okurdu öyle uzun uzun. Şimdi diyor ki, “Ben kimim’i, köksel sürekliliğimi ararken bir yandan sevinçle ‘ben buymuşum’ duygusu veriyor, öte yandan ciddi bir hayıflanma duygusu. Anadolu nasıl böyle çorak oldu. ” Hrant’ı en çok etkileyen, tanımadığı bir adam olmuş. Dedesi.
Hrant, duygusal bir adam. Yüreğinin freni yok. Dolu gözlerle, ceza aldığı takdirde bu memleketi terk edeceğini söylerken de samimiydi.
İstanbul’da ailesi dağılır, üç çocuk ortada kalır. Üçüne de Gedikpaşa Kilisesi’nin yetimhanesinin yolu görünür. Protestan kültürüyle büyür. Doğu kiliselerinden farklı, daha aydınlık. 7 yaşında yetimhaneye giren Hrant, diğer çocuklarla birlikte gündüzleri serada toprakla çalışır, temizlikten yemeğe her işi yapar. Kol emeğinin büyüsüyle kendini kurar, içini temiz ruhunu rüzgarlı tutar. Tuzla’daki yazlık Ermeni çocuk kampının kuruluşunda da teri vardır. Sayıları her yıl artan yetim çocuklar 3 yaz boyunca yorgunluktan bayılana kadar çalışarak yaz kampının binalarını inşa eder, bahçenin ağaçlarını bir bir dikerler. O çocukların küçücük elleri, coşkulu yürekleriyle kurdukları, bir yanı göl bir yanı deniz olan o masal ülkesi, 1983 yılında Ermeni kilisesi vakfının elinden alınarak eski sahibine verilir. Yani devlet tarafından gasp edilir. Hrant, derinden incinir. Çünkü çocukluğun uzun yaz günlerinde, elleriyle yaratılışına katıldığı bu cennette yaşıtlarıyla birlikte çalışıp birlikte eğlenmeyi öğrenmiştir. Bir de eşiyle, Rakel’le tanışmıştır. Hrant 14 yaşındayken yetimhaneye 9 yaşında bir kız gelir. Ermeni Varto aşiretinden. Rakel, sadece Kürtçe bilmektedir, Hrant ona Türkçe ve Ermenice öğretir. Birlikte büyürler. Hrant 21’ine geldiğinde de evlenirler. Daha sonra birlikte Tuzla’daki kampın yöneticiliğini yapacaklardır. Hrant, İÜ Fen Fakültesi’nde zooloji ve Edebiyat Fakültesi’nde de felsefe okur. 12 Eylül’le birlikte zor günler. Birkaç kez gözaltına alınır. İşkenceden geçer. Solcu kimliği Ermeni kimliğiyle birleşince bir tehdit klişesine dönüşüvermiştir.
Agos gazetesinin kurucularından Hrant Dink, 19 Ocak 2007’de öldürüldüğünde 53 yaşındaydı.
Hrant, Tuzla kampının kapatılmasıyla Ermeni kimliği üstüne düşünmeye başlar. Azınlıklar için hayatın ne kadar güvensiz olduğunu görür.
Zaten artan ASALA terörü ve daha sonra patlatılan ‘Kürt sorununu Ermenileştirme’ propagandası Ermeni vatandaşların kendini solucan gibi hissetmesine neden olmaktadır. Apo’ya en yetkili ağızlardan ‘Ermeni dölü’ diye bağırıldığı, PKK’nın Ermeni kökenleri üstüne dahiyane keşiflerde bulunulduğu yıllar. Üstüne bir de Ermeni-Karabağ meselesi patlak verince, Ermeni bu topraklarda meşru, hem de resmi bir küfre dönüşmüştür. Sabah gazetesinin Öcalan’ın bir papazla resmini basıp ‘Kanıt: Ermeni Apo işbirliği” manşetiyle Patrikhane’de toplanan Ermeni aydınları, yalanlar üstüne kurulu bu kampanya karşısında ne yapabileceklerini düşünmeye başlar. Resimdeki papaz Ermeni değil, Süryanidir. Ama bunu belirtmeyi incelikli bir ahlâki seçimle doğru bulmazlar. Türkçe bir gazete çıkarma fikri de orada doğar. Agos, 1996 Nisan’ında yayın hayatına girer.
Hrant siyasi olarak yalnızca hakları rahatlıkla gasp edilebilen, ayrımcılığın bin bir çeşidine maruz kalan Ermenileri temsil etmiyordu. Öyle olsaydı bütün mutsuzların, bütün itirazı olanların, bütün hak hukuk peşinde koşturanların ufkunda böylesine güçlü bir ışık olarak varolmazdı. Hrant, bizatihi bir öneriydi. Bir hayat önerisi. Dayanışmanın, adil paylaşımın, kardeşliğin, coşkunun, şefkatin, karşılıklı anlayarak, hissederek varılan barışın temsilcisiydi.
Onu tehlikeli kılan da işte bu ulaşabildiği geniş alandı. Hrant, hepimiz için Heves’i temsil ediyordu. Küsmeden, içini acılaştırmadan, hevesini bir an olsun kaybetmeden anlamaya ve anlatmaya çalışan o adamın varlığı, yakınında olmasak da sanki gelecek hissimizi diri tutuyordu. Hem ne güzel bir memleketti burası. Onca uğursuza rağmen Hrant gibi bir adam da yeşeriyordu bu topraklardan. Hayat hiç de fena değildi Hrant’la.
1990’lı yıllarda akademik literatürde Ermeni meselesine ilişkin patlama yaşandı. Soykırım tezini savunanlar ve buna karşı çıkan çalışmalar olduğu gibi her iki tarafı da memnun edemeyen kitaplara da rastlanıyor.
Ermeni meselesine ilişkin ilk çalışma, 1926 yılında Boston’da yayımlandığı tahmin edilen ve 2011 yılında Türkçeye de çevrilmiş olan, Zaven Nalbandian’ın “Zarevand” takma adıyla yazdığı Ermeni Cephesinden Pan-Turanizm başlıklı kitabıdır. Bu kitap bir ara Ermeni meselesinde bir numaralı uzman olarak isim yapmış Vahakn N. Dadrian tarafından 1971’de İngilizceye çevrilmişti (Leiden: E. J. Brill). Nalbandian’ın kitabına bir tür yanıt ve eleştiri olarak, yine Boston’da 1934’te Kapriyel S. Papazian’ın Patriotism Perverted adlı kitabı yayımlanmış, daha sonra ise Sovyetler Birliği’nde yapılan bazı yayınları saymazsak, uzun bir süre önemli sayılabilecek bir yayın görülmemiştir. Bu sessizlik dönemi, Richard G. Hovanissian’ın 1967’de yayımlanan Armeniaon the Road to Independence (Berkeley: University of California Press) başlıklı kitabıyla sona ermiştir.
Akademik literatürde Ermeni meselesine ilişkin patlama 1990’larda yaşandı. Bu bağlamda en önemli yayın, daha önce yayımladığı makalelerle tanınan Vahakn N. Dadrian’ın Türkçeye de çevrilen The History of the Armenian Genocide (Providence: Berghahn Books) adlı eseridir. Sağlam olmayan kaynaklara dayandığı gerekçesiyle çok eleştirilen bu kitabın daha sonra birçok baskısı yapılmıştır. Günümüzde, Türkçe çevirisi geçen ay İletişim Yayınları’ndan çıkan Raymond Kévorkian’ın Le génocide des Arméniens (Paris: Odile Jacob, 2006) ve Ronald G. Suny’nin A Question of Genocide (Oxford: Oxford University Press, 2011) başlıklı eserleri, soykırım tezinin en güvenilir kitapları olarak görülüyor. Bunlara, 1992’de yayımlanan Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu (İstanbul: İletişim Yayınları) adlı kitabıyla çıkış yapan ve daha sonra birçok İngilizce kitabıyla tanınan Taner Akçam’ın eserlerinin de eklenmesi gerekir.
Türk tarafında ise Ermeni sorununa ilişkin literatür, Esat Uras’ın 1950’de yayımlanan Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi (Ankara: Yeni Matbaa) ile başlamış ve Kâmuran Gürün’ün Ermeni Dosyası’yla (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1983) sürmüştür. Günümüzde ise Fuat Dündar ve Uğur Üngör gibi araştırmacılar konuya Türkiye açısından çok daha eleştirel yaklaşıyorlar. Türkleri de Ermenileri de memnun etmeyen bir önemli kitap da, Guenter Lewy’nin Türkçeye de çevrilen The Armenian Massacres in Ottoman Turkey (Salt Lake City: University of Utah Press, 2005). Lewy, kitabında Osmanlı hükümetinin suçlu olduğunu, ama taammüt olmadığı için soykırımdan söz edilemeyeceğini iddia ediyor. Bilindiği gibi soykırım terimini kullananlar, taammüde bakmadan, olayın boyutları nedeniyle soykırım sözcüğünün kullanılmasını istiyorlar.
Türkiye’de Ermeni sorunuyla yüzleşme konusunda son yirmi yılda dikkat çekici bir mesafe alındı, toplumdaki farkındalık hissedilir biçimde arttı. Etkinlikler çoğaldı ve çeşitlendi. Üstelik bu gelişmeler son yirmi yıllık zaman diliminde hızlanarak gerçekleşti. Bu dönüşümün nasıl giderek hızlandığı, bu konudaki gelişmelere geriye doğru sararak bakınca daha açık biçimde gözüküyor.
Bundan on yıl önceyi hatırlayalım. İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri başlıklı konferansın Boğaziçi, Bilgi ve Sabancı Üniversitelerinin ortak girişimiyle Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılması mahkeme aracılığıyla engellenirken, dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek konferansı düzenleyenler hakkında, “sırtımızdan hançerlediler” demişti. 2005 Mayısında ırkçı-milliyetçi bir avukat grubunun girişimiyle engellenen konferans daha sonra aynı yılın Eylül ayında Bilgi Üniversite’sinde yapıldı. Aynı avukatlar ikinci girişimi de engellemek için dava açtılar ve mahkemeden istedikleri kararı çıkarttılar. Ama karar böyle bir toplantının bir devlet üniversitesi olan Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılmasını yasaklıyordu. Mahkeme kararının açıklandığı günün akşamı toplantının Bilgi Üniversitesi’nde yapılması kararlaştırıldı. Aralarında sol etiketli faşizan kişilerin de yer aldığı bir grubun yumurta atarak ve hakaretler savurarak yaptığı protesto gösterisine rağmen, konferans iki gün hiç aksamadan devam etti. Bugün bu tür konferanslar, sergiler, toplantılar, bir kesimin şiddetli tepkisini çekmeye devam etse ve kendi kanallarında bunu ifade etseler de, Türkiye’nin her kentinde olmasa da, birçok kentinde artık neredeyse olağan kamusal etkinlik konumu elde etti.
Bugün Ermeni soykırımı tabirinin kullanımının göreli olarak sıradanlaştığını söylemek abartılı olmaz. Ermeni soykırımının konuşulması, tartışılması, bu konuda yazıların, kitapların yayınlanması açısından son on beş yılda dikkat çekici bir dönüşüm yaşadık. Fethiye Çetin’in Anneannem kitabının yayınlandığı 2004’den bugüne Ermeni nineler, çok daha az olsalar da Ermeni dedelerin torunları bilince gelmeye başladı ve bugün ciddi bir toplumsal ilgi konusu oluşturuyor.
Bu değişimin hızlanmasında Hrant Dink’in katledilmesine karşı oluşan tepki önemli bir rol oynadı. Ermenilerin başına gelen felaketin ve Cumhuriyet’in ilanı sonrasında devam eden etnik-dinsel temizlik politikasının teşhir edilmesi 2007’den sonra gittikçe hızlandı. Hrant’ın öldürülmesini izleyen yıl, 30.000’den fazla Türkiyelinin imzaladığı ve halen imzaya açık olan “Özür diliyoruz” kampanyası, Ermeni sorununda sivil toplum girişimlerinin daha da görünür olmasına yol açtı. 2005’de İnsan Hakları Derneği Irkçılıkla ve Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu’nun kapalı toplantıda düzenlemeye başladığı 24 Nisan Ermeni Soykırımı Anması, 2010’dan itibaren çok daha geniş bir katılımla Taksim meydanında yapılmaya başlandı. O tarihten beri sadece İstanbul ve birkaç kentte sivil toplum örgütlerinin girişimiyle kamusal alanda anma düzenleniyor.
2000’lerden geriye doğru gittikçe Ermeni sorunuyla yüzleşme açısından 1990’ların bir dönemeç olduğunu görüyoruz. Taner Akçam’ın Türk Ulusal kimliği ve Ermeni Sorunu kitabını yayınlandığı 1992’de kamu alanında tartışma çok zordu. Ama 1996’da Agos’un yayına başlaması, Belge ve Pêrî yayınevlerinin soykırımla ilgili kitaplar yayınlamaları, Aras yayınevinin kurulması ve Susurluk kazası sonrasında ortaya dökülen derin devlet olgusunun Ermeni sorununun ve daha genel olarak azınlıklara yönelik örgütlü ayrımcılık ve dışlamanın farklı cephelerinin ortaya dökülmesine yol açtı. Örneğin Azınlıklar Tali Komisyonu adlı gizli komitenin varlığı ve faaliyetleri bu dönemde ortaya çıktı. Buna karşılık 2001’de MGK bünyesinde Asılsız Soykırım İddialarıyla Mücadele Koordinasyon Kurulu’nu kurmaktan geri kalmıyordu devlet. Bu kurulun 2012’de lağvedildiği ilan edildi. Şimdi 1980 sonrasında bu amaçla Dışişleri Bakanlığı bünyesinde kurulan İstihbarat ve Planlama Koordinasyon Kurulu mu bu faaliyetleri izlemeye ve koordine etmeye devam ediyor yoksa başka kurumlar mı devreye girdi? Her durumda 2015’de hassas ülkelerde Türkiye büyükelçilerinin asli faaliyeti “asılsız Ermeni iddialarıyla mücadele etmek” olmaya devam ediyor.
İstanbul, 2014 24 Nisan Ermeni Soykırımını Anma Platformu’nun Taksim’deki eylemi.
1990’larda ceza kanunu, bugünle kıyaslanamayacak biçimde, Ermeni sorunuyla ilgili tüm yayın ve etkinliklere yönelik sürekli tehdit kaynağı idi. O zaman yürürlükteki ceza kanunun 301 ve 312. maddeleri birçok çeviri veya yerli kitap hakkında dava açılmasına dayanak oluşturuyordu. 2000’lerin ilk yarısında Hrant Dink ve Orhan Pamuk hakkında açılan davalar da bu maddelere dayanıyordu. Bugün bu konuda hukuki baskının bütünüyle kalkmamış olsa da, ciddi biçimde hafiflemiş olduğu somut bir gerçek. Ermeni soykırımı konusunda yapılan yayınlarda son yıllarda çok ciddi bir artış var.
Buna ilaveten, merkez basının kışkırtmaları, aşırı milliyetçi çevrelerin tehdit ve tahrikleri, siyasetçilerin Ermeni kelimesini bir küfür malzemesi olarak kullanmaya başlamaları da 1990’larda yaygınlaşmıştı. Türk Tarih Kurumu, 1980 darbesini izleyen yeni yapılanmasından itibaren, en önemli faaliyetlerinden birisi Ermeni soykırımını inkar etmek olan bir propaganda ve karşı-propaganda kurumu olmuştu. YÖK, üniversitelere her yarıyıl yolladığı aylık faaliyet çizelgelerinde “asılsız Ermeni iddialarına karşı” yapılan düzenli faaliyetleri de sormaya başlamıştı. Çok yakın bir tarihe kadar bunu sormaya devam etti.
Buna karşılık, 1980’lerde, askeri yönetimin ağır baskısına karşı, Cumhuriyet dönemi resmi tarihinin sorgulanmaya başlanmasının Ermeni sorunuyla yüzleşmenin zeminini hazırladığı söylenebilir. Ama 1980’ler aynı zamanda Ermeni sorununda ASALA’nın saldırı ve suikastlerinin toplumda yarattığı etkinin canlı olduğu bir dönemdi. 1975’de kuruluşunu ilan eden ASALA 1984’e kadar çoğu Türkiye’nin yurt dışındaki temsilcilerini ve çevresini hedef alan suikastler gerçekleştirdi.
Aslında Türkiye toplumunun önemli bir bölümü Ermeni soykırımı iddiasıyla ilk kez bu tür saldırı ve suikastler vesilesiyle yüz yüze geldi. 24 Nisan’da 1965’de Erivan’da Opera Meydanı önünde toplananların soykırımın tanınmasını talep etmelerinin Türkiye’de devlet yönetimi dışında yankı uyandırdığı söylenemez. O dönemde dünyada birkaç şehirde Ermenilerin yaptıkları anma toplantıları gazetelerde küçük, önemsiz haber olarak yer almıştı. 1965’te Uruguay’ın Ermeni Soykırımı’nı tanıyan ilk devlet olduğundan Türkiye’de haberi olanların sayısı, yanılmıyorsam, devletin ilgili kurumlarında çalışanlarla sınırlıydı. Türkiye’den bakınca Ermeni sorunu 1960’larda ve 1970’lerin ortasına kadar esas olarak uluslararası platformda, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşların kararlarında Ermeni Soykırımı tabiri ve bununla ilgili değerlendirmelerin yer almaması için diplomatların verdiği bir mücadele idi.
ASALA saldırıları 1980’ler ASALA’nın saldırı ve suikastlerinin toplumda etki yarattığı bir dönemdi. ASALA 1984’e kadar çoğu Türkiye’nin yurt dışındaki temsilcilerini ve çevresini hedef alan suikastler gerçekleştirdi. Örgütün en kanlı eylemlerinden biri, 15 Temmuz 1983’te Paris Orly Havaalanı’ndaki THY bürosuna yönelik bombalı saldırıydı. Olayda sekiz kişi öldü, 55 kişi yaralandı.
Büyüklerinden bir biçimde Ermeni tehciri hikayesi dinlememiş olan Türkiyelilerin çoğu ilk kez Paris büyükelçisi Hasan Esat Işık’ın 1971’de Marsilya’da Ermeni Soykırımı anıtının açılmasını protesto etmek için Türkiye’ye dönmesiyle bir sorunun varlığından geniş biçimde haberdar oldu. Ardından 1972’de THY’nin yurt dışı iki bürosunda bomba patladı. 1973’de Türkiye’nin Los Angeles başkonsolosu ve konsolosu 1915 Soykırımından kurtulmuş 74 yaşındaki bir Amerikalı Ermeni tarafından öldürüldü. Benim kuşağımın büyük çoğunluğu Ermeni sorunu ile esas olarak bu birkaç olay bağlamında yüzyüze geldi. Bizden hemen sonra gelen kuşak da öyle. O dönem hızla yükselen sol hareket içinde Ermeni sorununu açıkça dile getiren yegane örgüt İbrahim Kaypakkaya’nın kurduğu TİK- KO idi. Aynı zamanda 1930’lar dönemini faşizm olarak ilk kez tanımlayanlar da onlardı. Ama toplumda hatta sol örgütler içinde bunun yankısının hemen hemen hiç olmadığını belirtmek gerekir. Ermeni sorunu uzun bir müddet terörle eşanlamlı olarak sunuldu ve öyle algılandı Türkiye’de. Bir de 1974’te TSK’nın ikinci harekat sonrası Kıbrıs’ın üçte birini işgal etmesini izleyen uluslararası diplomatik tecrit döneminde, dış güçlerin Türkiye’yi yıpratma operasyonunun bir parçası olarak. Bugün de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 18 Mart 2015’deki konuşmasında aynı tema işlenmeye devam devam ediyor.
Daha geriye gidersek, Türkiye’de Ermeni sorunu, örneğin 1955-1970 arasında Ermenilerin epey kalabalık olduğu bir mahallede, Kurtuluş’ta büyümüş benim gibi birisinin hiç duymadığı bir konuydu. İlk kez Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni kitabını okurken kısa bir paragrafta Adana’da yerli burjuvazinin terk edilmiş Ermeni mallarına el koyarak zenginleştiğini okuyunca şaşırmıştım. Adana’da demek Ermeniler varmış, diye hayret etmiştim. Buna karşılık, 1960’lar, hatta 1970’ler, okul kitaplarında Ermeni kelimesinin bile geçmediği, böyle bir konunun bahsinin dahi edilmediği bir dönemdi. 1950’den itibaren basılan ve bugünkü inkârcılığın genel çerçevesini çizen birkaç kitap genel milliyetçi şoven yayınlar arasında pek öne çıkmazdı.
Ermeni soykırımı talebi- nin dünyada giderek yankı uyandıması ve 1975’de başlayan ASALA eylemlerinin giderek artmasına paralel olarak Türkiye’de inkarcı faaliyet de yükseldi. Kamuran Gürün, 1983’de resmi görüşü özetleyen Ermeni Dosyası kitabında Ermenilerin tehcir nedeniyle üç yüz bin civarında kayıp verdiklerini iddia ediyordu. Aynı zamanda tehcirin Ermenilerin ihaneti nedeniyle gündeme geldiği tezini işliyordu. 1984’de Paris’te toplanan Halklar Sürekli Mahkemesi ise 1915-1916 yılları arasında Ermeni Soykırımında ölenlerin sayısının bir buçuk milyon olduğunu ilan ediyordu. Uzun bir müddet sorun bir sayı tartışması içine hapsoldu. Ermenilerin örgütlü kıyıma maruz kaldıklarının inkârı 1980’ler- den itibaren Türkiye’nin içinde de aktif biçimde örgütlenen bir faaliyet haline geldi. Ders kitaplarına bu dönemde aktif inkarcılık yansıdı. Bu yönde yayınların sayısı arttı.
Sanırım pasif inkârcılıkla aktif inkârcılığı ayırmak doğru olur. Pasif inkârcılık elbette toplumda Cumhuriyet’in kuruluşundan beri yaygındı. Bunun en yaygın ifadesi, bu konuyu bilmemek, öğrenmemek de direnmek ve bu konu açıldığında, o dönemde herkesin çok büyük acılar çektiğini söylemektir. Pasif inkârcılıktan aktif inkârcılığa gidişin ara merhalesi, yaşananların “mukatele” yani karşılıklı kıyım olarak tanımlanmasıdır. Biraz daha deşince,”Ermenilerin bizi sırtımızdan vurmaya çalıştıkları” iddiası masaya atılır ve aktif inkârcılığın sularına girilir. Ne var ki 1980 öncesinde sanırım kimse, Halaçoğlu’nun dile getirdiği, tehcir sırasında sekiz bin Ermeni’nin katledildiği, kırk bin civarında Ermeni’nin de hastalıktan öldüğü iddiasının temsil ettiği aktif inkarcılık mertebesine erişmemişti. Herhalde 1990’lardan önce çok az kimse 1997’de yapımına başlanıp, 1999’da açılan, eski adıyla Iğdır Soykırım Anıtı gibi 36 metre yüksekliğinde beş kılıçtan oluşan bir inkârcılık anıtını dikmeyi aklından geçirirdi. Aktif inkârcılık 1980’lerden sonra güçlendi, devletin ilgili kurumları eliyle eğitim sisteminin her aşamasına girdi, medyada belli bir dilin oluşmasını sağladı.
Karabağ sorunu nedeniyle Azerbaycan’ın yanında yer almamızın, birbirlerinden bütünüyle farklı iki olayın birbirine karıştırılıp, Ermeni Soykırımı konusunda inkârcılığın toplumsal zeminini daha sonra pekiştirdiği bir gerçek. Ama son on-on beş yılda, Türkiye’de Ermeni Soykırımı konusunda inkarcılığın, bu konunun toplumda giderek daha fazla konuşuluyor, tartışılıyor, inceleniyor olması ve toplumun bir kısmının resmi tarihin etkisinden kurtulmaya başlamasıyla da ilişkisi var. İnkârcılığın bugün geldiği aşamayı ele alırken bu diyalektik ilişkiyi dikkate almak doğru olur.
50. Yıl törenleri 24 Nisan 1965’te dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan 50. Yıl törenleriyle ilgili haberler Türk gazetelerinde de yer aldı. Fotoğrafta, Los Angeles’taki tören görülüyor.
Bugün Türkiye’de sadece Ermenilere yönelik yürütülen kitlesel yok etme politikası konuşulmuyor. Müslüman olmayan tüm azınlıklara yönelik Birinci Dünya Savaşı’nda ve sonrasında yürütülen etnik-dinsel temizlik politikası tartışılıyor. Cumhuriyet döneminde Kürtlere, Alevilere yönelik yürütülen imha, asimilasyon, inkar politikalarıyla yüzleşmenin mücadelesi veriliyor. Ermeni kültür mirasına sahip çıkma konusunda atılan adımlar, küçük de olsa, hızla artıyor. El konulan malların iadesi, çok cüzi de olsa, artık gündemde ve bu konu önümüzdeki dönemin ana konulardan biri olmaya aday. Zaten bugün Ermeni tehciri ve sonuçları konusunda pasif inkârcılığın, hatta aktif inkârcılığın arkasında iade ve tazminat heyulası yatmıyor mu?
Osmanlı Ermenilerinin bir soykırım boyutunda felakete maruz kalmalarına yol açan tehcir uygulamasının üzerinden yüz yıl geçti. Tehcirden sonra yıllar boyunca onun sonuçlarını tamamlayan tasarrufları Türkiye Cumhuriyeti açık ve gizli biçimde yürüttü. 1915’ten bu yana geçen yüz yıl, işlenen büyük suçun tanınmasını ve bu konuda özür dilenmesini bekleyen Ermeniler için çok uzun bir süre. Daha fazla ne kadar bekleyeceğiz sorusunu sormakta bütünüyle haklılar. Konuya Türkiye toplumu katından bakınca, bu sorunla yüzleşmeye, bu konudaki tabuları yıkmaya başlamamızın tarihi on, en fazla yirmi yıl geriye gidiyor. Bu zaman zarfında alınan yolu küçümsemek mümkün değil. Daha gerilere gitmeden, sadece yirmi yıl öncesiyle kıyaslandığında Türkiye toplumunda bu konulardaki tabuların kırılmaya başladığını iddia etmek abartılı bir değerlendirme olmayacaktır. Ama elbette yolun daha başındayız.
Türkiye toplumunun ortalamasını gayet iyi temsil eden Tayyip Erdoğan’ın bu konudaki inkârcılık, acıyı tanıma ve taziye, tarihçilere işi bırakma, medeniyetimiz ve kültürümüzde soykırım diye bir şey yoktur iddiasını sürekli dile getirme, elimizde milyonlarca belge var deyip istersek biz Ermenilerden daha mazlum olduğumuzu gösteririz demek arasında gidip gelen şaşkınlıkla karışık kafa karışıklığı anlamsız değildir. Yüz yıla yakın devam eden pasif ve aktif inkârcılık dünyasında bilinci yoğrulmuş bir aklın kafa karışıklığıdır bu. Tabunun yıkılması kafa karışıklığıyla başlar.
Marsilya Ermeni Soykırımı Anıtı
Marsilya’da bulunan Saints Traducteurs katedralinin bahçesinde yapımına başlanan Ermeni Soykırımı Anıtı’na ilk taş, 31 Mayıs 1970’de Ermeni Patriği 1. Vazken tarafından konuldu. 1972 yılında tamamlanan anıtın resmi açılışı 11 Şubat 1973’te yapıldı. Açılış törenine dönemin Fransa Gençlik ve Spor Bakanı Joseph Comitti ile Marsilya milletvekili ve belediye başkanı Gaston Defferre de katıldı. Anıtta soykırım ibaresenin bulunması Türkiye-Fransa ilişkilerinde gerginliği yükseltti. Türkiye, anıtın açılışını ve özellikle Fransa’nın üst düzeyde temsilini protesto etmek için büyükelçi Hasan Işık’ı Ankara’ya çağırdı. Mimar ve heykeltraş Alain Prian ile heykeltraş Toros Razdkelenian’ın ortak yapımı olan anıt, üzerlerinde bakır harfli yazılar bulunan mezartaşlarıyla çevrili çelik bir kuleden oluşan bir enstalasyon olarak tasarlanmıştı. 1990 yılında anıta Yukarı Karabağ’da ölen Ermeniler’in anısına bronz bir kap ve plaket eklendi. Bu kabın içinde her yıl 23 Nisan akşamı yakılan sonsuzluk ateşinin 24 Nisan akşamı tören ve gösterilerin sona ermesiyle birlikte söndürülmesi bir gelenek haline geldi.
İmparatorluğun hemen her cephesinde 1. Dünya Savaşı boyunca zabit namzedinden yüzbaşı rütbesine kadar birçok Ermeni subay görev yaptı.
Seferberlikle beraber 1. Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı ordusunda çok sayıda gayrimüslim vatandaş ve dolayısıyla Ermeniler de silah altına alındı. Okuryazar oranının ve eğitimlerinin yüksek olması sebebiyle, doktor ve mühendislerin birçoğu Ermeni, Yahudi veya Rum’du. 1915 Şubat’ında alınan bir kararla Ermeni kökenli askerlerin “silahtan tecridi” yolunda yazışmalar yapılsa da, bu kısmen uygulandı. Yine de Ermeni er ve subaylar, esas olarak sağlık menzil müfettişliklerinde, tümen sıhhıye bölüklerinde, jandarma birliklerinde, istihkam birliklerinde, amele taburlarında görevlendirildiler. Bununla birlikte zabit namzetinden yüzbaşı rütbesine kadar (Sokrat İncesu gibi üst rütbelere çıkmış, vatanseverliği ve kahramanlığı belgelenmiş) Ermeni subayları Türk ordusunda görmek mümkündür. Ermeni askerleri en çok inciten, herhalde onlar vatan müdafaasındayken uygulanan tehcir ve duydukları ölüm haberleriydi.
Emin Nedret İşli ve Püzant Akbaş arşivi
İlk kez yayımlanan ve büyük ihtimalle 1915 yılında Bandırma’da çekilmiş bu fotoğrafta, İstanbullu Ermeni yedeksubaylar görülüyor. 3 numaralı Nigoğos Karacıyan ve 5 numaralı Hovannes Panikyan süvari, diğerleri piyade üniforması giyiyor. Fotoğrafın arkasında yer alan Ermenice ve eski Türkçe yazıların tam çevirisi şöyle: “3 Hunis (Haziran) Bandırma 1 – Zavaknit Arsen (Evladınız Arsen)
Dr. Avedis Cebeciyan (1876 – 1952) 1. Dünya Savaşı’nda imparatorluğun çeşitli cephelerinde görev yapan birçok Ermeni doktordan biridir. Babası Antep’in ileri gelenlerinden olan Cebeciyan, Kasım 1914’ten itibaren Trakya, Çanakkale ve doğu cephesinin birçok noktasında (Maraş, Pervari, Malatya, Harput, Palu, Diyarbakır, Siverek, Siirt, Bitlis, Tatvan, Van, Beyazıt…) görev yapar.
Cebeciyan’ın 1914–1918 arasında tuttuğu ve 1986’da Beyrut’ta Ermenice basılan günlüğü, hem cephe gerisine dair bilgiler verir hem de bir Ermeni doktorun, tehcir sırasında ailesiyle ilgili endişelerini yansıtır.
Cebeciyan, tehcirden ilk kez 9 Eylül 1915’te söz eder ve tehcire gönderilen Ermenilerin evlerine dönebilecekleri dedikodusunun yayıldığını söyler. 27-28 Eylül’de ise, “Birkaç haftadan beri Anadolu içinde Ermenilerin tehciriyle ilgili acı verici haberler almaktayız” yazacaktır.
Karısı, annesi ve babası askeri hekim ailesi oldukları için tehcire gönderilmemiş, savaş süresince Halep’te kalmalarına izin verilmiştir. Günlüklerden, Cebeciyan’ın ailesine para yollama ve onlardan düzenli haber alma çabalarını da görürüz. Ancak 4-6 Nisan 1916’da aldığı haberler kötüdür: “Evden bir kartpostal aldım. Kız kardeşim Noyemi’nin Sebha Dağı’na (Suriye çölü) sürüldüğü, çocukları Kevork ve Garabet’in ise öldüğünü öğrenince çok üzüldüm.”
Zaman zaman aylarca ailesinden haber alamayan Cebeciyan, doğu illerinde görev yaparken yola çıkarılmış Ermeni kafilelerine rastlar ve büyük üzüntü yaşar. Ermeni olduğu için bazı yerlerde kendisi de zorluklar yaşayan doktorun 1-5 Kasım 1918’de Tatvan’da tuttuğu notlar yürek paralayıcıdır: “3 gün önce hastanenin tüm Ermeni hemşirelerinin yerel yönetime teslim edilmeleri emredildi. Zavallılar tekrar kanlı olaylara maruz kalacaklar. Onları kurtarmak için ne yapabiliriz diye çok düşündük, fakat boşuna.”
Cebeciyan, 1919’da Dr. Filip Hovnanyan’la birlikte Halep’te kurdukları hastanede katliamdan kurtulanları tedavi ederler. Tedavi ettikleri hasta ve yaralılar ileride Halep’in Ermeni cemaatini oluşturacaktır.
Cebeciyan, 1919’da Dr. Filip Hovnanyan’la birlikte Halep’te kurdukları hastanede katliamdan kurtulanları tedavi ederler. Tedavi ettikleri hasta ve yaralılar ileride Halep’in Ermeni cemaatini oluşturacaktır.
Anadolu Ermenilerinin büyük çapta yurtsuz kalmasına sebep olan 1915’teki trajedi, 19. yüzyıldan beri süren bir dizi sorunun sonucuydu. Türkiye, ölen ya da göç etmek zorunda kalan yüzbinlerce Ermeni’yle birlikte çok önemli bir zenginliğini yitirmiş oldu.
1915 yılında Osmanlı Ermenilerinin başına gelen büyük felâket, Tanzimat’la birlikte başlayan, karmaşık bir dizi toplumsal, iktisadi ve siyasal sorunun sonucu olduğu gibi, Çanakkale savaşlarının kara harekâtına dönüşmesiyle ortaya çıkan askeri ve psikolojik durumun da açıkladığı bir insanlık trajedisidir. Ayrıca bu insanlık trajedisi 1915’le de sınırlı kalmamıştır. 1. Dünya Savaşı boyunca, hatta yeni Türkiye’nin ortaya çıkış süreci olan Millî Mücadele döneminde de sürmüş, sonuç olarak Anadolu Ermenilerinin büyük çapta yurtsuz kalmasına yol açmıştır.
İki çocuğuyla Suriye’ye kadar ulaşabilen anne, çocuklarından birini kaybetmenin acısını yaşıyor. Halep 1915.
Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’nın başlangıcındaki üç aylık silahlı tarafsızlık politikası sırasında Doğu Anadolulu birçok Ermeni Rusya’ya kaçmış, burada gerektiğinde Rus ordusuna destek olacak beş alay büyüklüğünde bir gönüllü gücü oluşturmuştu. Öte yandan, Osmanlıların Rusya’ya karşı savaşa girmesi durumunda Osmanlı topraklarında harekete geçecek Ermeni gerillaları da vardı. 1914’te gözlemlenen bu durumun birçok nedeni vardır. 1913’te çıkartılan Vilayet Kanunu, Suriyeliler gibi Doğu Anadolu Ermenilerinin de yerinden yönetim beklentilerini karşılamaktan çok uzaktı. Ayrıca, Kürt aşiretlerinin Ermeni köylerine yaptıkları saldırılar karşısında Osmanlı yetkilileri ciddi bir önlem alamıyor ya da almak istemiyorlardı. Doğu Anadolu’da 1913 yılı boyunca ayda ortalama otuz kadar Ermeni öldürülmüştü. Son ve belki de asıl önemli neden ise, Rusya’nın Ocak 1913 başında giriştiği çabaların sonucunda, Rus ve Osmanlı Devletleri arasında 8 Şubat 1914’te imzalanan reform antlaşmasıdır. Bu antlaşmaya göre Ermenilerin sayıca çok bulundukları altı Anadolu vilayeti ayrı iki yönetim bölgesine ayrılıyor ve başlarına biri Norveçli, diğeri Hollandalı iki vali getiriliyordu. Birçok Ermeni milliyetçisi bu gelişmeyi bağımsız bir Ermenistan kurulması yolunda atılmış önemli bir adım olarak gördüğü için, yukarıda sayılan hoşnutsuzluk nedenleriyle de birlikte, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin denetimindeki Osmanlı Devleti’ne bağlılıklarından vazgeçmişti. Bu çevrelerin, Osmanlılarla Ruslar arasında bir savaş olması durumunda, yönetsel reformun yaratıcısı olan Rusya’yı destekleyeceklerini ise İttihat ve Terakki yöneticileri daha 1914 Ağustosunda anlamışlardı.
1916’da Şehrizor kampında bir rahip, sürülürken ölen Ermeniler için dua ediyor. Bu bölge, 1915 sürecinin son büyük katliamının yaşandığı yerdir.
Nitekim Osmanlı Devleti savaşa girip, Sarıkamış harekâtına kalkıştığında ortaya çok garip bir durum çıktı. Osmanlı ordusunda da, karşısındaki Rus ordusunda da Ermeniler, hatta Ermeni subaylar olduğu gibi, bazı Osmanlı Ermenileri de cephe gerisinde Osmanlı ordusunu zayıf duruma düşürecek sabotajlara girişmişlerdi. Bunun üzerine Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa, daha 1915 Şubatında Osmanlı ordusunun güvenliğini sağlamak üzere Doğu Anadolu Ermenilerinin ülkenin başka taraflarına tehcir edilmesini tasarlamış ve bunu resmi yollardan İstanbul’a bildirmişti. Ama o tarihlerde İstanbul Hükümeti’nin bu tür bir toplu tehcir politikasına sıcak bakmadığını biliyoruz. Bir tek Dörtyol Ermenileri, İtilâf donanmasıyla ilişkiye girme çabaları dolayısıyla Adana’ya sürüldüler. Dolayısıyla, söz konusu güvenliğin sağlanmasına yönelik tedbirler, Harbiye Nezareti yani Osmanlı ordusu tarafından alınmaya başladı. İlk ağızda ordudaki Ermeniler silahsızlandırılarak inşaat işlerinde görevlendirildiler. Birçok Ermeni subay ise geri hizmetlerine alındı. İkinci aşamada da ahalinin elinde bulunan her türlü silah, cephane, bomba ve bunları imal etmekte kullanılan malzemenin askeri yetkililere teslim edilmesine ilişkin bir kanun çıkarıldı (26 Nisan 1915). Üçüncü aşamada ise, ordu, kolordu ve tümen komutanlarına, yörelerinde asayişi bozacak davranışları görülen veya bu tür eğilimleri olduğuna kanaat getirilen köy ve kasaba ahalisini bireysel veya toplu olarak başka yörelere tehcir etme yetkisi veren bir kanun çıkarıldı (27 Mayıs 1915). “Tehcir Kanunu” diye bilinen metin bu kanundur.
Ancak, metninde özel olarak Ermenilerden hiç söz edilmeyen bu kanunun çıkmasından iki ay önce, 1 Nisan 1915 tarihinde Dahiliye Nezareti’nden gönderilen bir emirle, vilâyetlerde çeşitli görevlerde bulunan Ermeni memurların Osmanlı Devleti’ne sadık olmayanlarının Ermenilerin çokça bulunmadıkları yörelere gönderilmeleri istenmişti. Bundan üç hafta kadar sonra da, gene Dahiliye Nezareti’nin emriyle İstanbul ve Anadolu’da birçok Ermeni tutuklandı. Dört yüz kadarı İstanbul’dan olan bu üç bin kişilik gruptan sağ kalan çok az kişi oldu. Aralarında milletvekilleri de bulunan tutuklular, görünürde mahkemeye götürülmek için çıkarıldıkları yolculuk sırasında katledildiler. Aynı günlerde ise, günümüzde hangi isimle adlandırılacağına ilişkin hararetli bir tartışmanın yaşandığı ve sonuç olarak 600 küsur bin Ermeninin ölümüne neden olan süreç başlamıştı.
Tehcirden sonra Arap çöllerindeki kamplara dağılmış Ermeniler
Tehcirden kurtulanlara yardım toplamak için ABD’de hazırlanan kampanya afişleri.
Dahiliye Nezareti’nden kaynaklanan emirlerle birlikte Anadolu’nun, hatta Trakya’nın dört bir yanında yaşayan Ermeniler Halep ve Şehr-i Zor yönüne doğru tehcir edilmeye başlandı. Birdenbire alınan bu kararın nedeni, Çanakkale cephesinde başlayan kara savaşlarının başarısızlıkla sonuçlanacağı ve İstanbul’un düşeceği korkusuydu. Bu nedenle İstanbul Hükümeti, Anadolu’da savaşa devam etmeyi, bu mücadelenin kolaylıkla yürütülebilmesi için de Anadolu’yu güvenilmeyen Ermeni unsurundan büyük çapta temizlemeyi hedefliyordu. Art arda çıkartılan kanun ve emirlerin, söz konusu tehcirin Ermenilerin güvenliği sağlanarak, sayımları yapılmak suretiyle mal ve mülkleri devlet güvencesi altına alınarak ve devlet hizmetinde olanlarla Katolik ve Protestan Ermenilere dokunulmayarak yapılacağını tekrar tekrar vurgulamasına karşın, korkunç bir felâket yaşandı.
İlk olarak, birçok yörede Ermenilerin daha yola çıkmadan katledildiklerinin vurgulanması gerekir. Bu tür suçları, bazı yerel İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları ve eşraf kadar, Teşkilat-ı Mahsusa mensupları ve görece çok daha zengin olan Ermeni cemaatinin mal ve mülklerine göz koymuş alelade vatandaşların işlediğini biliyoruz. İkinci aşamada ise, Ermeni muhacir kafilelerinin geçtikleri yol boyunca uğradıkları tecavüzler gelir. Bu tecavüzleri, kimi zaman Ermeni kafilelerini korumakla yükümlü jandarmalar, kimi zaman da bir takım eşkıya, asker kaçakları veya Kürt aşiretleri gerçekleştirmiştir. Üçüncü bir telefat nedeni olarak da çok zor yolculuk koşullarında açlık, bitkinlik ve hastalıktan kırılmayı sayabiliriz. Bu üçüncü etkenin, Ermenilerin sağ ama pek salim olmadan varabildikleri yerleşim merkezlerinde de can almaya devam ettiğini, zira insani yardım mekanizmasının hiç denecek kadar zayıf olduğunu ve Suriye’de savaş sırasında çok büyük bir kıtlık yaşandığını eklemek gerekir.
Suriye’de tehcirden kurtulan çocukların toplandığı kamp.
Bilindiği gibi 1. Dünya Savaşı çıktığında, savaşın 1914 Noeli’ne kadar, en kötü ihtimalle 1915 ilkbaharına kadar biteceği sanılıyordu. Osmanlı Devleti de, maddi olanaklarının savaşan diğer devletlerinkine oranla çok yetersiz olmasına karşın, sırf bu inançla savaşa girmişti. Savaşın uzamasına rağmen Osmanlı ordusunun 1918’e kadar, hem de yer yer gayet başarılı bir biçimde savaşabilmiş olması, ancak subayların ve askerlerin gösterdiği olağanüstü fedakarlıkla açıklanabilir. Yoksa yeme içme, kılık kıyafet, ulaşım ve ulaştırma konularında Osmanlıların savaş çabası tam bir sefalet düzeyindeydi. Bu yüzden Osmanlı ordusunda asker kaçaklığı dünya rekoru boyutlarına varmıştır. Yine bu yüzden Osmanlılar aldıkları savaş esirlerine iyi bakamamış, Almanya’nın desteğiyle Kızılhaç yardımlarının devreye girmesine kadar çok sayıda savaş esiri açlık ve hastalıktan telef olmuştu. Devletin bu koşullarda çoğunluğunu kadınların, çocukların ve yaşlıların oluşturduğu ve bizzat Talat Paşa’nın verdiği rakamlara göre sayıları 900 bini aşan Ermeniyi, kimileri için yüzlerce kilometre sürecek bir yürüyüşe çıkarması, hangi nedenle yapılmış olursa olsun, ciddi bir insanlık suçudur.
Söz konusu kadın, çocuk ve yaşlıların böyle bir yolculuğa çıkartılmasına vicdanları razı gelmeyen birçok Osmanlı memuru da biliyoruz. Kütahya Mutasarrıfı Faik Ali (Ozansoy) Bey, bunlardan yalnız biridir. Birçok vali ve mutasarrıf, Faik Ali Bey kadar talihli olmamış ve karşılaştıkları baskılar karşısında görevlerinden istifa etmek zorunda kalmışlardır. Tanınmış gazeteci Abidin Nesimi Fatinoğlu’nun babası, Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi Bey, görev bölgesinde tehcire karşı çıktığı için Teşkilât-ı Mahsusa mensupları tarafından öldürülmüştür. Ayrıca, İttihatçı bakanlardan Mehmet Cavit Bey’in ve İtttihat ve Terakki Cemiyeti Genel Sekreteri Mithat Şükrü (Bleda) Bey’in tehcirden haberleri olmadığını, olanları duydukları zaman ise mesai arkadaşlarına çok içerlediklerini de biliyoruz. Ancak, Tanin gazetesi başyazarı ve İstanbul milletvekili Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey gibi, olanlardan haberi olmayan, fakat olan biteni öğrendikten sonra herhangi bir suçlamada bulunmayan İttihatçılar da vardı.
Narömer’de (bugünkü Irak’ta) sağ kurtulan Ermeni çocuklar için kurulmuş bir kamp.
1915-1916 yıllarında Ermenilere yapılan zulmün kendileri de farkında olan İttihatçılar, 1918 başlarında yaşanan yumuşamayla birlikte, tehcir edilen Ermenilere de, Anadolu’da zorunlu ikamete tabi tutulmuş Araplar ve tehcir edilmiş Rumlar gibi, evlerine dönme hakkı tanıdılar. Böylece 1918-1920 yıllarında, hayatta kalabilmiş ve savaş sırasında Osmanlı topraklarından kesin olarak ayrılmamış Ermenilerin Anadolu’ya dönüş süreci başladı. Ancak bu süreçte de büyük acılar yaşandı. Zira Ermenilerin birçoğunun evleri ya kapanın elinde kalmış ya da resmi çevrelerce Müslüman göçmenlere tahsis edilmişti. 1919 sonlarına kadar çok ciddi sürtüşmelere neden olmayan, ama Osmanlı Devleti’ne o zamanın koşullarında çok yüksek bir tutara, 1,5 milyon Osmanlı lirasına mal olan bu geri dönüş süreci, 1920 yılındaki Fransız işgaliyle birlikte kanlı bir boğuşmaya dönüştü. Tehcire uğramış Ermenilerin mal ve mülkünün ciddi boyutlarda el değiştirmiş olduğu Maraş, Antep ve Çukurova yöreleri, Fransız işgalini silahla karşılamıştı. Fransız ordusu ise 1915-1916’da yaşananların intikamını almaya gelen Ermeni milislerle birlikte hareket ediyordu. Böylece işgal ve direniş süreçleri, bir kan davası ve karşılıklı etnik temizlik sürecine dönüştü. Sonuçta, Türkiye Büyük Millet Meclisi’yle Fransa arasında 20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara Antlaşması’yla bölge Ermenilerinin çok büyük bir bölümü Suriye’ye göç etti.
1. Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı topraklarında yaklaşık 1,5 milyon Ermeni yaşıyordu. Yeni Türkiye kurulduğunda ise bu rakam 100 binin altına düşmüştü. Bu da Türkiye’nin, eğitim seviyesi yüksek bir işgücünden tümüyle mahrum olması anlamına geliyordu. Nitekim günümüzde iktisat tarihçileri, önceden Ermenilerin olup da Türk ve Kürtlerin eline geçen üretim birimlerinde uzun bir süre eski düzeyde üretim yapılamadığı öngörüsünde bulunuyorlar. Dolayısıyla, Ermenilerin evlerini barklarını yitirmesiyle sonuçlanan süreçte Türkiye de önemli bir zenginlik yitirmiş oldu.
Ermenilerin uğradığı saldırıların kronolojik tarihi
1894-1896
Ermenilerle Kürt aşiretleri arasındaki çatışma sonrasında başlayan isyanı bastırmak için Hamidiye Alayları Ağustos 1894’te Bitlis’e bağlı Sason’da saldırıya geçti. Burada başlayan ve bölgenin çeşitli yerlerinde 1896’ya kadar süren katliamlarda 200 binden fazla Ermeni öldürüldü.
Hamidiye Alaylarına bağlı birlik
Nisan 1909
Adana’da başta yerel İtidal gazetesi olmak üzere İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne yakın milliyetçilerin Müslüman nüfusu kıştırtması sonucu, tarihe Adana Katliamı olarak geçen olaylar yaşandı. Adana dışında Maraş, Adıyaman ve Hatay’ın bazı bölgelerine de sıçrayan olaylarda Ermeni köy ve mahalleleri yerle bir edildi, çeşitli kaynaklara göre 15 bin ila 30 bin arasında Ermeni vatandaş öldü.
1909 katliamı sonrası Adana
Haziran 1914
Taşnak Partisi, olası bir savaştaki tavrı belirlemek için Erzurum’da toplandı. Osmanlı yönetimi, Ermenilerin Ruslarla savaşmasını istiyordu. Ama Rusya Ermenilerinin Rusya’ya, Osmanlı Ermenilerinin Osmanlı Devleti’ne sadık kalması kararı çıktı.
Ekim-Kasım 1914
29 Ekim’de Osmanlı hükümeti 1 Ağustos’ta başlayan Birinci Dünya Savaşı’na resmen girdi. Kasım ayında seferberlik ilan edildi ve Osmanlı uyruğundaki tüm milletler gibi Ermeniler de askere alınmaya başlandı.
15 Aralık 1914
İttihat ve Terakki üyesi subay Ömer Naci’nin idaresindeki, Teşkilat-ı Mahsusa’ya bağlı Kürt çeteler, Van’ın İran sınırındaki altı Ermeni köyünde yaklaşık bir ay sürecek katliam ve yağmalara başladı.
25 Şubat 1915
Harbiye Nazırı Enver Paşa, Ermenilerin silahlı potansiyelini yok etmek için ordudaki Ermeni askerlerin silahsızlanmasını emreden kararı imzaladı. Bu askerlerden işçi grupları oluşturulmaya başlandı.
15 Nisan 1915
Van yakınlarındaki 80 Ermeni köyünde yağma ve katliamlar başladı. Üç günde 24 bin Ermeni’yi öldüren çetelerin 20 Nisan’da Van merkezine varması üzerine bir ay sürecek Ermeni direnişi başladı.
24 Nisan 1915
İstanbul’daki Ermeni cemiyet başkanları ve siyasi liderlerin tutuklanmasına başlandı. Çoğu öldürülecek aydınların tutuklanması, katliamlar daha önce başlamasına rağmen soykırımın başlangıç günü kabul edilir. İstanbul’dan tehcire gönderilen Meclis-i Mebusan’daki Ermeni vekillerden Krikor Zohrab (en sağda), Vartkes Serengülyan (sağdan ikinci), Bedros Hallacyan (soldan üçüncü)
24 Mayıs 1915
İngiltere, Fransa ve Rusya hükümetlerinin Osmanlı yönetimini Ermeni katliamlarından sorumlu tutan ortak ilanı üç ülkenin gazetelerinde yayımlandı. İlanda özetle şöyle yazıyordu: Osmanlı hükümeti Ermenistan’da yapılan Kürt ve Türk zulümlerine göz yummuş hatta onları desteklemiştir. Erzurum’da, Muş’ta, Van’da, Sason’da, Zeytun’da, ve tüm Kilikia’da Ermeni katliamları yapılmıştır. Van Kürtlerin eline geçmiştir.”
6 Haziran – 10 Temmuz 1915
Erzincan, Mardin, Şebinkarahisar, Erzurum, Kayseri, Yozgat, Trabzon, Merzifon ve Samsun tehcirleri başladı. Muş katliamlarında köylerdeki 59 bin Ermeni’den 9 bini, kentteki 15 bin Ermeni’den 500’ü kurtulabildi.
Erzurumlu Ermeniler
16 Temmuz – 21 Ağustos 1915
Daha önce başlanan yerlerde tehcir tüm hızıyla sürerken Diyarbakır, İzmit, Ankara, Afyon, Eskişehir, Adapazarı, Mersin, Kilis, Bursa ve ilçeleriyle yakınlarındaki köylerinde tehcir başladı.
Kronolojideki rakam ve bilgiler Kévorkian’ın Ermeni Soykırımı ve Taner Akçam’ın İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu kitapları ile Hrant Dink Vakfı’nın internet sitesi www.hrantdink.org’dan derlenmiştir.
1915’ten önce Bursa’da Ermeni Mahallesi olarak bilinen Setbaşı.
1915’TEN ÖNCE ERMENİ NÜFUSU
Devlet: 1.229.000
Patrikhane: 1.914.620
Anadolu’nun yerli halklarından Ermeniler 1915’te yaşadıkları topraklardan koparılana kadar Türklerle ve Kürtlerle birarada yaşadı. 1914 nüfus sayımına göre Osmanlı coğrafyasında 1 milyon 229 bin (Ottoman Population 1830-1914, Kemal H. Karpat) Ermeni yaşıyordu. Yine resmi Osmanlı belgelerine göre tehcire tâbi tutulan Ermenilerin sayısı 924 bin 158’di. Bu insanların kaçının öldüğünü, kaçının din değiştirmek zorunda kalarak kurtulduğunu bilmiyoruz. Resmi rakamlar böyleyken, Ermeni Patrikhanesi kayıtları Ermeni nüfusunu 1 milyon 914 bin 620 olarak gösteriyor. Rakamların farklılığı tehcir sırasında ölen Ermeni sayısıyla ilgili tartışmalara da yol açıyor.
1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler (Aras Yayıncılık, 2012) kitabını Paul B. Paboudjian’la birlikte kaleme alan Raymond Kévorkian “Patrikhane kayıtları önemlidir; zira her çocuk çeşitli nedenlerle nüfusa kaydedilmeyebilir ama mutlaka vaftiz edilir. Bu kayıtlar da vaftize dayanır. Nüfus kavgası yapmıyorum ama patrikhane kayıtları nettir” diyor.
URFA
32 bin 600’ü kent merkezinde olmak üzere 41 bin 740 Ermeni’nin yaşadığı Urfa’da Ermenilerin 11 kilisesi ve 20 okulu vardı. Ermeniler tarım ve ticaretin yanı sıra mimarlık, kuyumculuk, halıcılık ve ayakkabıcılıkla uğraşıyordu.
ADANA
1909’daki katliama rağmen 1915 öncesinde Adana’da 26 bin 430’u merkezde olmak üzere 83 bin 733 Ermeni yaşıyordu. 20. yüzyıl başlarında kentin sanayileşmeye başlaması Ermeni girişimciler sayesinde oldu.
KAYSERİ
19. yüzyılın sonlarında toplam nüfusun üçte birinin Ermeni olduğu Kayseri’de 1915’ten önce 52 bin Ermeni yaşıyordu. 47 kilise ve 56 okulun olduğu kentteki Surp Garabed Manastırı’nın kütüphanesinde 20 binden fazla kitap vardı.
SİVAS
Anadolu’daki Ermeni nüfusunun en yoğun olduğu yerlerin başında gelen Sivas’ın yalnızca şehir merkezinde 116 bin 817 Ermeni bulunuyordu. Sivaslı Ermeni zanaatkârların ünü tüm imparatorluk sınırlarına yayılmıştı. Anadolu’daki Ermeni nüfusunun en yoğun olduğu yerlerin başında gelen Sivas’ın yalnızca şehir merkezinde 116 bin 817 Ermeni bulunuyordu. Sivaslı Ermeni zanaatkârların ünü tüm imparatorluk sınırlarına yayılmıştı.
YOZGAT
Yozgat ve çevresinde 58 bin 611 Ermeni vardı. Verimli topraklarıyla ünlü Yozgat Sancağı’nda yaşayan Ermeniler daha çok tarımla uğraşıyordu. 1914’te merkezdeki 9 bin 520 Ermeni toplam nüfusun yüzde 40’ını oluşturuyordu.
ESKİŞEHİR
4 bin 510 Ermeni’nin olduğu kentteki Ermeni mahallesinin adı Hoşnudiye idi ve burada yaşayanların ne kadar mutlu oldukları yerin adından bile belliydi. Ermeniler ticaret dışında kuyumculuk ve lületaşı işlemeciliğiyle uğraşıyorlardı.
VAN
1895’teki olaylardan sonra kentteki Ermeni sayısında büyük düşüş yaşanmıştı. 1878’de 249 bin 361 olan sayı 1914’te 110 bin 897’ye düşmüştü. Van Gölü üzerindeki adalardan birine 12. yüzyılda kurulan Ahdamar Kilisesi önemli bir dînî merkezdi.
Yakın tarihimizin belki de en kara sayfası olan Ermeni tehciri, bu toprakların yerlisi yüzbinlerce insanın hayatına maloldu. Gerek 1915’te yaşanan hadiselerin gerekse bugüne uzanan algı tarihinin, inkar politikalarının satırbaşları…
Binlerce yıldır Anadolu’yu mesken tutmuş kadim bir medeniyetin evlatlarının, yerlerinden yurtlarından edilerek çoluk çocuk, kadın erkek, hasta yaşlı demeden ağır koşullarda devlet zoruyla meçhule sürülmesinin, yüzbinlercesinin ölmesi ve öldürülmesinin üzerinden tam 100 yıl geçti.
Devletlerin ve milletlerin tarihi sadece şanlı sayfalardan oluşmaz. Her ülkenin geçmişinde karanlık dönemler, acı hadiseler vardır. Ancak geleneği olan devletler, özgüveni yüksek bireylerden oluşan milletler “kara sayfalar”la yüzleşebilir, bu konularda aksiyona geçebilir. Ancak “soykırım mı, değil mi?” tartışmasının ötesinde, yaşanan acıların ortak kılınmasıyla, insani ve vicdani temelde bir yüzleşmeyle sağlıklı bir gelecek kurulabilir.
1915 tehcirinin hem Ermenilerde hem Türkler ve Kürtlerde yarattığı travma, 100 yıl sonra hala etkisini sürdürüyor. Yaşananları değiştiremeyiz. Ama geçmişi değerlendirerek bugünü anlayabilir, yarını değiştirebiliriz.
Hakimiyet-i Milliye (Ulusal Egemenlik) Bayramı, Cumhuriyet’in ilanından iki, ilk Cumhuriyet Bayramı’ndan (1925) dört yıl öncedir. TBMM’nin açılışının birinci yıldönümü olan 23 Nisan 1921’den beri kutlanıyor. Bu bayramla aynı günde kutlanan Çocuk Bayramı ise Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin (Çocuk Esirgeme Kurumu) 23-30 Nisan’ı Çocuk Haftası, ilk günü de Çocuk Bayramı ilan ettiği 1929’dan beri kutlanıyor. Yani bu yıl Ulusal Egemenlik Bayramı’nın 94’üncü, Çocuk Bayramı’nın ise 86’ncı yıldönümü.
Ulusal bir bayramla çocuk bayramının uzun bir zamanda kaynaşması ve bir arada düşünülmesi ilginçtir. Biri, yeni Türkiye’nin kuruluşunu gerçekleştiren TBMM’nin açılışını kutlamak, diğeri, yetim, öksüz, yoksul çocukları bir bahar şenliği ortamında sevindirip gönendirmek için öngörülmüştü. Ama gidişat öyle olmamıştır. Daha 1929’daki ilk çocuk bayramında yetim, öksüz, yoksul çocukları sevindirmek yerine Ankara’da devlet ricalinin, taşrada valilerin kaymakamların çocukları bayram giysileriyle tören-protokol, balo fotoğrafları için poz vermişler.
Şimdilerde de kimi zaman çocuklar, kimi zaman çocuk yaşını aşmış delikanlılar makam koltuklarına oturtulup asıp kesme buyrukları verdiriliyor. Çocuk bayramının asıl sahiplerine yaşatılmaması da bir hak ihlali değil midir?
1921’de kabul edilen bir yasa ile meclisin açılış günü bayram kabul edildi. Fotoğrafta, Bartın hükümet konağının önünde toplanan esnaf grupları görülüyor. Çift ay-yıldızlı flamada örs, çekiç, kerpeten, pergel resimleri ve “Demirci Kalaycı Esnafı, 1337” yazısı okunuyor. Ağacın arkasında kalan flamada ise muhtemelen “Bartın Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” yazısı yazılıdır. Sağ başta, hükümet konağının girişinde duran sarıklı zat, Bartın’ın aydın müftüsü Tosçuoğlu Hacı Rıfat Efendi’dir.
Bayram kutlaması için Taksim Cumhuriyet Meydanı’na yürüyüş kolunda gelen öğrenciler. 1950’li yıllar.
Maksat “Gazi aramızda” diyebilmek! Atatürk portreleri ve çocukların oturtulduğu otomobiller geçit töreninde.
23 Nisan 1939’da Zonguldak’ta bir mizansen. Benzeri bugün yapılmak istense kızlar “sağlam” giydirilir. Elbette üşümesinler diye!
23 Nisan bayramlarının ana gösterisi resmi geçittir. Çocuklar efe olur, yörük olur, bindallı giyer. İzleyen ana babalar, vatandaşlar da yarının büyüklerini alkışlar.
Öğrenciler bayram alanında devrimleri canlandırmışlar: “Kıyafet Devrimi 1925” dövizi ve biri fesli öteki fötr şapkalı iki ilkokul öğrencisi.
Yine bir 23 Nisan. Bandocular oturmuş, kızlı oğlanlı öğrenciler dans ediyor, her zümreden ahali neşeyle seyrediyor.
Eğitimin köye ağırlık verdiği 1940’lı yıllarda yerel olanaklarla giydirilmiş ilkokul öğrencileri öğretmenleriyle. 23 Nisan 1944.
Çocuk Haftası’nda çalışmak zorunda olan gazete satıcısı çocuklar, tarih 26 Nisan 1929. “Yazıyor… Yazıyor…” çığlıklarıyla meydana, iskeleye, gara koşmak için, matbaa önünde gazete almayı bekliyorlar. Aslında Çocuk Haftası bu çocuklar için düşünülmüştü. Çocuk Haftası’nda çalışmak zorunda olan gazete satıcısı çocuklar, tarih 26 Nisan 1929. “Yazıyor… Yazıyor…” çığlıklarıyla meydana, iskeleye, gara koşmak için, matbaa önünde gazete almayı bekliyorlar. Aslında Çocuk Haftası bu çocuklar için düşünülmüştü.
1930’daki kutlamalarında görülen çocuklar Kızılay’ın giydirip kuşattığı, sevindirdiği öksüz ve yetimler değil, zevat-ı muhteremenin çocukları. 1930’daki kutlamalarında görülen çocuklar Kızılay’ın giydirip kuşattığı, sevindirdiği öksüz ve yetimler değil, zevat-ı muhteremenin çocukları.
1950’lerde 23 Nisan gösterilerine katılma yaşı büyümüş, kızlara gelinlik, oğlanlara papyonlu damatlık benzeri kıyafetler giydirilmiş.
Boğaziçinde bayram kutlaması. Arabaya asılı pankartta “Biziz anavatanın sarsılmaz özlü varlığı, Bizler yaratacağız şüphesiz yarınları” yazıyor.
İlkokulun kadın öğretmenleri ve trampet takımı. 23 Nisan 1954, Fenerbahçe Stadı.
İnternetin hayatın merkezine yerleşmesi hemen her alanda olduğu gibi pop’ta da büyük dönüşümleri tetikledi. Her şey hızlanır, türler birbirine karışırken sınırlar flulaştı, “trend”ler farklılaştı. Yine de zaman aktığı sürece, popüler müzik tarih anlatıcılığına devam edecek.
Olayın adı, başlarda “hafif müzik”ti. “Aranjman” sonrası “Türkçe sözlü” faslı eklendi. TRT, buna, “Türkçe sözlü hafif Batı müziği” dedi. Yıllarca tanım öyle kaldı. 90’lı yıllardaki büyük patlamayı takiben kendi adını kendi koyan “Türk pop”u, zaman içinde birçok aşama kaydetti. 90’lardan itibaren yarışmalar, remix’ler, DJ performansları, klipler müzik sektörünün yan alanlarını oluşturdu.
Tarih bir yandan akarken, müziğin piyasaya sunulduğu “ortam”lar da zaman içinde büyük değişim gösterdi. 45’lik plaklar, 33’lük albümler (bir zamanlar bunlara long-play denilirdi) 80’lerde yerlerini yavaş yavaş kasetlere bıraktı. 90’larda CD, kaseti tahtından indirdi. Ardından internet, CD’nin pabucunu dama attı. Son yıllardaysa plağın “Vinyl” adı altında büyük geri dönüşüne tanık oluyoruz.
2005’te A due Carmen ismiyle kurulan grup 2008’de Model adını aldı.
Kaydedilen aşamalar sadece teknolojik gelişmeler ve onların yarattığı modalarla sınırlı değildi. Bir dönem türler çok net ayrılıyordu: Pop, rock, alaturka, arabesk ve halk müziği birbirleriyle zaman zaman flört etseler bile ayrı kulvarlarda ilerliyordu. 90’ların sonlarından itibaren ortalık karıştı, her şey birbirine girdi. Bugün kimin ne söylediğini bilmek/bulmak zor. Yıldız Tilbe’yi pop, İbrahim Tatlıses’i arabesk, Zakkum ya da Model gibileri rock kulvarında değerlendirmek mümkün değil. Öyle anılsalar da böyle değil bu. Teknolojinin geldiği nokta, internet üzerinde sınırların ortadan kalkması ve birçok neden, bu karışımın müsebbibi. Elbette memleketin içinde bulunduğu hal de bunda etkili.
Bugün, müziği günah olarak görenler var. Buna rağmen şarkılar yapılıyor, hayata tanıklık etmeyi sürdürüyor. Dertler değişti belki ama şarkılarda, günlük hayatta yaşananların, yeniliklerin, memleketi ve dünyayı etkileyen olayların izlerini bulmak hâlâ mümkün.
90’lı yıllar popun tırmanışına sahne olurken, müzik dünyası yeni yüzlerle tanışır. Toplumsal meselelere değinen şarkılara Türkçe sözlü rock’ın protest tınıları karışır. Onyılın ikinci yarısında kabaran milliyetçi dalga, işi şarkıda silah patlatmaya kadar vardırır.
Kayahan’dan Serdar Ortaç’a, kasetten CD’ye uzanan yıllar… Güneydoğuda yaşananlar, faili meçhuller ve “derin” devlet, memleketi giderek karanlıklaştırırken arada “patlayan” pop, bir sürü insanın yüzünü güldürür. Yonca Evcimik’ten Tarkan’a, Candan Erçetin’den Mirkelam’a, Çelik’ten Yıldız Tilbe’ye pek çok isim, bu yıllarda parlar. Kesmeşeker, Kramp, Kumdan Kaleler gibi gruplar, yüz ağartan çalışmalar yapar.
Kayahan’ın 1991 tarihli albümü “Yemin Ettim” yeni bir melez türün öncüsüdür. Arabesk ve pop, bu albümde birbirine karışır. Türlerin ayrımsanamayacak hale gelişinin ilk örneğidir bu. Sonrası gelir.
1991’de “Abone” ile başlayan “pop”un yükselişi, hızla artan ürünlerin piyasayı doldurmasıyla engellenemez bir hal alır. Sezen Aksu’nun yorumladığı “Hadi Bakalım” ve Nilüfer’in “Şov Yapma”sıyla hızlanan akım, yeni şarkılar ve yeni şarkıcılarla devam eder. Aşkın Nur Yengi, Sertab Erener, Levent Yüksel, Mustafa Sandal, Rafet El Roman, Asya, Deniz Seki ve diğerleri… Bu dönemde, en çok iş yapan şarkıların üreticileri, Aysel Gürel-Onno Tunç-Garo Mafyan üçlüsüdür.
Bu yılların fenomeni Tarkan’dır. “Kıl Oldum Abi”yle girdiği piyasada, başta tutunamaz. Sonrasında Sezen Aksu’nun desteğini alan Tarkan, “Acayipsin” ile bir anda zirveye oturur. Nazan Öncel ile 2000’li yıllarda yapacağı ortak çalışmalarla Tarkan, Erol Büyükburç’tan sonra ikinci “kült” şarkıcı olarak tarihte yerini alır.
Canlı yayında “çişim geldi” deyince bazılarının “kıl olduğu” Tarkan, Acayipsin’le zirveye yerleşti. (1994)
Nazan Öncel, tarzı ve tavrıyla 90’lı yıllarda sığınılan bir limandır. Bir kadının, bu kadar açık sözlü olması, çok rastlanan bir şey değildir. Bu özelliği, onu diğerlerinden ayırır. Çocukken yaşadığı tacizden memleket ahvaline pek çok şeyi şarkılarında dillendiren, gerektiğinde “sokarım politikana” diyebilecek cesareti gösteren Öncel, 90’lardan bugüne pop piyasasının besleyicilerinden.
90’lı yıllar pop söyleyenlerin, toplumsal meselelere gösterdikleri duyarlılıklara da sahne olur. Sezen Aksu “Cumartesi Anneleri” için şarkı yapar. Orhan Gencebay ve Mahsun Kırmızıgül, şarkılarında bu topraklarda herkesin kardeş olduğunu anlatır; Ferdi Tayfur, kayıpların bulunması için çalışır; Zülfü Livaneli ise, bu kez, sokak çocuklarının kurtuluşu için savaşır.
90’larda, ikinci pop patlamasından daha “sahici” başka bir patlama da yaşanır. Bulutsuzluk Özlemi’nin 1989’da “Acil Demokrasi / Uçtu Uçtu” ile açtığı yol, rock’un piyasada ilgi görmesini sağlar. Türkçe sözlü rock yapan topluluklar ve şarkıcılar birbiri ardına ortaya çıkar. Bu dönemde, Haluk Levent’ten Murat Göğebakan’a, “Anadolu-rock yapıyorum” diyenler sarar ortalığı, fakat bunda, Anadolu-pop’un naifliğinden ve saflığından eser yoktur. İlerleyen yıllarda tanıdığımız Özlem Tekin, Şebnem Ferah, Teoman gibi isimler farklı bir çizgi izler ve başarılı olurlar.
Nazan Öncel, farklı duruşu ve yaratıcı üretkenliğiyle 90’lardan günümüze müzik dünyasını besliyor.
24 Ocak 1993’te Uğur Mumcu’nun öldürülmesi ve aynı yıl 2 Temmuz’da gerçekleşen Sivas katliamı, herkesi derinden sarsarken, o yıl ve sonrasında bu olayları anlatan pek çok şarkı yapılır ve bu şarkılar -başta Selda’nın “Uğurlar Olsun”u çok dinlenir. Sezen Aksu’nun “Işık Doğudan Yükselir”i büyük tartışma yaratırken, Cartel, pek de farkında olmadan, milliyetçi bombayı patlatacak fitili ateşler.
Şarkıdaki silah sesi
90’lı yılların yükselen değeri milliyetçilik. Bu on yılın ikinci yarısı, “hepimiz kardeşiz” temalı milliyetçi şarkılarla geçer. Ercan Saatçi’ninki, en sertlerinden biri: “Biz burdayız gitmeyiz / Ülkemizi bekleriz / Karşı çıkan olursa…” sözlerini müteakip şarkıya yerleştirilen silah efekti, bize o yılların tavrını gösterir. “Ya sev ya terk et!” sloganının her yerde dillendirildiği yıllardır bunlar. Pop söyleyenlerin, “Türküz, doğruyuz, çalışkanız biz / Ne mutlu diyeniz” nakaratlı şarkılar söylemek için biraraya geldiği yıllar…
12 Eylül müziğin üzerine karabasan gibi çökerken, az sayıda grup ve müzisyen umudun türküsünü çığırmaya cesaretle devam etti. ‘Eski dost’ arabesk ve kerameti kendinden menkul yeni icat müziklerle ağırlaşan kasveti, cümbüşlü, şamatalı mizahi plaklar dağıtmaya çalıştı.
Askerî müdahale, her şeye olduğu gibi müziğe de indirilmiş bir darbedir. 12 Eylül sonrasında popüler müzik ciddi bir durgunluk dönemine girer. Piyasa zaten krizdedir. Sınırlı sayıda birkaç isim TRT ekranlarında “Türkçe sözlü hafif Batı müziği” icra ederken, Eurovision şarkı yarışması dışında ciddi çalışmalara rastlanmaz. Bir dönemin çok satan pop plaklarının yerini arabesk plaklar alır. Kasetin ortaya çıkışıyla plaklar ortadan kalkar: Kasetçilerde korsan olarak üretilen karışık kasetlerin çok sattığı dönemdir bu.
Zülfü Livaneli, darbeden sonra müzik çalışmalarına yurtdışında devam etti. Oberhausen konseri, Almanya (1982)
Patlamayı, dönemin genç grubu Mazhar Fuat Özkan, 1984’te, “Ele Güne Karşı Yapayalnız” albümüyle yapar. Aynı yıl, Sezen Aksu’nun “Sen Ağlama” albümü de ciddi satış rakamlarına ulaşır. Nur – Ergüder Yoldaş ikilisinin “Sultan-ı Yegâh”ı, dönemin ıskalanmaması gereken albümlerindendir.
Sezen Aksu’nun 84 yapımı Sen Ağlama’sının başarısı, müzik piyasası rotasını yeniden pop’a çevirdi.
12 Eylül karanlığında müzik yapmak zordur. Şanar Yurdatapan’dan Cem Karaca’ya, Selda’dan Timur Selçuk’a pek çok müzisyen, sürgünde, hapiste ya da evdedir. Konserlerin engellendiği, albümlerin basılamadığı bir dönemdir bu. Aradan sıyrılan, üniversite grupları olur: Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü, Mozaik gibi topluluklar, bu yılları “şenlendirir”. Yıldırım Gürses icadı “çoksesli Türk hafif sanat müziği” ve o fasla kanarak alaturkaya meyleden popçular bir yana, arabeskin hüküm sürdüğü yıllardır bunlar. Çocuk şarkıcıların birbiri ardına piyasaya çıktığı bu dönemde söylenmek istenen, daha ziyade, Hurşid Yenigün’ün başını çektiği mizahî plaklarla insanlara aktarılır.
Atatürk’ün doğumunun 100. yılında yaptırılan zorlama Atatürk şarkıları, Yeşilçam’dan müzik piyasasına bulaşan seks furyası, Zülfü Livaneli’nin sazdan caza geçişi, Beş Yıl Önce On Yıl Sonra gibi tuhaf topluluklar derken, bu yılların sonlarına doğru tanıştığımız Grup Yorum, albümleriyle dönemin vakanüvisi gibi, olanı biteni kayıt altına alır. Ahmet Kaya karanlığın içinde bir meşaledir, yaptığı şarkılar ve tanıttığı şairlerle pek çok insanı derinden etkiler. Konserleri bir çılgınlığa dönüşürken hayranları onun için kendini parçalar. Sürgündeyken zamansız ölümü, arabeskten rock’a uzanan şarkılarına sevda ve hasretle sarılma sebebimiz. Grup Yorum gibi, dönemin izlerini onun şarkılarında bulmak mümkün.
Ahmet Kaya: Şarkıları sağcısıyla solcusuyla dillerde, iki plağı ise sadece koleksiyoncuların arşivlerinde.
Cunta’ya karşı mizah
80’lerin karanlık ve kısır ortamında en çok ses getiren plaklar, mizahi olanlar. Rejimin baskısından bunalan insanlar, teselliyi mizahta aramış. Başta Hurşid Yenigün Orkestrası ile Nurtaç Düzgit’in Dokuz Ay Önce, Dokuz Ay Sonra Topluluğu ve onları takip eden isimler, “Cafer Ortadirek”ten “Tombul’un Türküsü”ne, “Pop Fıstıkiye”den “Gırgır-SEKSeniki”ye, “Tonton Amca”dan “(O Biçim Steryo) Boş Seda”ya, bugün yapılsa sahibini kolaylıkla hapse götürebilecek, lastikli sözleri cinsel imalar içeren pek çok şarkı ve pek çok plak üretir. Bütün evlere giren, dinlenen çalışmalardır bunlar. Sayılarının çokluğu bundandır.