Etiket: sayı:107

  • Türkiye’de cazın öncüsü, genç müzisyenlerin ustası

    Türkiye’de cazın öncüsü, genç müzisyenlerin ustası

    Türkiye’nin ilk caz grubu Sextet’in kurucusu İsmet Sıral (1927-1987), hem genç cazcılar hem de Erkin Koray gibi rock yıldızlarından Orhan Gencebay gibi arabeskçilere kadar birçok müzisyen için bir usta ve yol göstericiydi. ABD’de de hocalık yapan, 1987’deki trajik ölümünden önce bir müzik okulu kurmak için çaba gösteren bir ustanın öyküsü.

    Hikayenin en sonundan başlayalım. İsmet Sıral 8 Ekim 1987 tarihinde Marmaris’in -o zamanlar tu­rizmden payını henüz bugünkü kadar almamış olan- İçmeler köyündeki evinde kendini yerde duran halıya sardı. Öncesinde halıyı benzinle ıslatmıştı. Kibriti çakıp halıyı ateşe verdiğinde 61 yaşına girmesine 3 ay 10 gün vardı.

    Muzik-1
    İsmet Sıral, vokalde Lamia, gitarda Özdemir Erdoğan, kontrbasta Günnur Perin ve davulda Turhan Eteke’den kurulu grubuyla.

    Şimdi filmi biraz geri saralım. 1962’de Sıral 35 yaşındayken, hakkında esprili bir dille ya­zılmış bir gazete haberi şöyle diyordu: “Cazdaki ustalığı kadar dalgınlığı ile de meşhurdur. Yeni evine taşındığı günün akşamı, dalgınlıkla eski evine gidip yata­ğa uzandığı, ancak evin hanımı yarı çıplak içeriye girdikten son­ra aklının başına geldiği rivayet edilir. Sıral öğleden sonraları Taksim-Harbiye arasında bir-iki tur yapmadan edemez. 35 yaşın­dadır. Ayda, yılda bir, evde kalmış kızlardan aşk mektubu aldığını da ayrıca söylemektedir”.

    Oysa o yıl aynı zamanda doğum günü de olan 18 Ocak günü Oya Nayman ile evlenecek, aldığı bir teklif üzerine Ayten Alpman’ın solistliğini yaptığı grubuyla İsveç’e giderek evliliği­ne yedinci ayında son verecekti.

    1969’da bir Taksim-Harbiye turu esnasında, gündüz vakti bir gece kulübüne girmişti İsmet Sıral. İçeride, 20’lerinin başların­daki gençlerden oluşan bir müzik grubu prova yapıyordu: Moğollar. Kurulalı henüz 1 yıl olmuş, kendi imkanlarıyla büyük bir Anado­lu turnesine çıkmışlar; bazen konser verilebilecek bir yazlık sinemanın bile olmadığı kasaba­larda çalmışlardı. “Anadolu pop” adını verdikleri yeni bir tarzı yaratmanın peşindeydiler.

    Takım elbisesi içinde Sıral, bu “yeni yetme hippi” gençleri bir köşede dikkatle dinledikten sonra yanlarına gidip şöyle demişti: “Çok güzel! Ama size biraz ‘swing’ lazım”. Grup üyeleri merakla sormuşlardı: “O nedir abi?” “Yani” demişti, “kazanlar kaynamalı, tekerlekler dönmeli. Çalarken gözünüzün önüne bunu getirin, ‘swing’i bulursunuz. Ayrıca bir ‘sound’ yaratmalısınız. Çalarken üzerinizde bir ses kubbesi oluşmalı. İşte o sizin ‘sound’unuzdur.”
    Sıral’ın yanından eksik olmayan iki şey varmış. İlki, bir diyapazon. Müzisyen arkadaşlarını ziyaret edeceği zaman kapılarını çalmak için diyapozonu kullanır, kapı açıldığında aleti kulaklarına doğru uzatıp; “Hayattaki amacınız mutlak ‘lâ’yı bulmak olsun. Ve bir de ‘lâ’nın içindeki diğer ‘lâ’ları duymaya çalışın” dermiş.

    Sıral’ın yanındaki ikinci nesneyse flütüymüş. Her an en olmayacak, akla gelmeyecek yerde bunu çıkarıp çalabiliyormuş. Mesela yine o meşhur Taksim-Harbiye turları sırasında, kaldırımda oturmuş müşterisini beklerken fırçasıyla ritim tutan bir boyacı çocuk görürse, yoldan gelip-geçenlere aldırmadan flütünü çalarak çocuğa eşlik etmeye başlar; merakla etraflarında toplanan kalabalığa mini konserler verirlermiş.

    Muzik-2
    Ayten Alpman’ın vokalde yer aldığı kadrosuyla İsmet Sıral Orkestrası ’60’lı yıllarda İsveç’in caz kulüplerinde büyük ilgi görmüştü.

    Sadece insanlara değil, ses çıkaran her şeye, tüm canlı ve cansız varlıklara eşlik edermiş İsmet Sıral. Yerde duran teneke kutuların üzerine düşen yağmur damlalarına ya da bir dere kenarında vraklayan kurbağalara, kuşlara, rüzgarda sallanan ağaçlara…

    En sondan başladık, ardından aralara daldık. Şimdi hikayeyi en başından alalım.

    1927’de İstanbul Fatih’te doğdu İsmet Sıral. İlkokulu, mahallesinde okudu. Ortaokula ise ailesiyle taşındıkları Ankara’da başladı. 1944’te 17 yaşındayken liseyi bırakmaya karar verdi. Güç-bela bulunan 78 devirli taş plaklardan, Amerika’nın Sesi Radyosu’nun yayınlarından cazı keşfetti. Ankara’da Riyaset-i Cumhur Bandosu’nun kadrolu saksafoncusu İlhami Hayri Bey’den ders almaya başladı. 2 yıl geçtikten sonra askerlik kapıyı çaldı. O günün koşullarında tam 3 yıl askerlik yapacaktı. Ancak kendisi açısından olabilecek en iyi yere gönderilmiş, Harbiye Orduevi Orkestrası’na alınmıştı. Yıllar sonra katıldığı bir radyo programında anlattığına göre, askerliği boyunca her gün 5-6 saat saksafon çalışmış, akşamları da orduevinde sahneye çıkmıştı.

    Muzik-3
    1950’li yıllarda İsmet Sıral magazin basınının kayıtsız kalamadığı bir isimdi.

    Askerlik sonrası, dönemin tanınmış-önemli caz müzisyenleriyle, Muvaffak Falay, Cüneyt Sermet, Hırant Lüsikyan, Müfit Kiper, Arto Haçaturyan gibi isimlerle kesişti yolu. 1953’te Cüneyt Sermet ile birlikte Sextet adlı caz grubunu kurdu. Bugün bakıldığında, Türkiye’nin ilk caz grubu olarak kabul ediliyor Sextet. Elbette öncesinde de “caz” adı altında müzik yapan gruplar vardı; ancak bunlar genel olarak eğlence ve dans müziği çalıyordu. Bu bakımdan Sextet, dönemin dünyadaki güncel caz anlayışı doğrultusunda müzik yapan ilk Türk grubu olarak kabul edildi. İsmet Sıral tenor saksafondaydı. Cüneyt Sermet’se kontrbasta. Piyanoda Nejat Candeli, trompette Zekai Aydın, alto saksafonda Celal Bozsoy ve davulda Yalçın Oral vardı. 1 yıl kadar sonra bu grubun yerini 9 kişilik İsmet Sıral Orkestrası alacaktı. Taksim Belediye Gazinosu’nun yanısıra, İstanbul Radyosu’nun da aranan grubuydu bu orkestra. Solist olarak Sevinç Tevs’in de katılımıyla büyük ilgi gören konserler dizisi başlamıştı.

    1954 ortalarında ABD’nin ünlü müzik dergisi Metronome’un editörleri, İstanbul-Nişantaşı’ndan postaya verilmiş ilginç bir mektupla karşılaştı. Mektup İsmet Sıral Orkestrası’ndan ve İstanbul’daki caz ortamından bahsediyordu. Mektubu kaleme alan Sabri Şatır’dı. 1930 doğumlu Şatır, Robert Kolej’in ardından eğitim için ABD’ye gitmiş; 1951’de yurda döndükten sonra ticarete atılmış, tam bir opera ve caz tutkunuydu. Birkaç ay sonra dergiden bir cevap aldı. Metronome, İstanbul’da böyle bir caz grubu olmasından çok etkilenmiş, mümkünse plaklarını göndermesini istemişti.

    Muzik-4
    1953’ten itibaren kurduğu topluluklarla İstanbul kulüplerinin aranan ismi olan İsmet Sıral (sağda) ve arkadaşları bir konser öncesinde.

    Grubun plağı yoktu. İşin tuhaf tarafı, Özdemir Erdoğan’dan Erol Büyükburç’a, Esin Afşar’a kadar sayısız ismin kayıtlarında yer almış olan İsmet Sıral, hayatının sonuna kadar kendi adına tek bir plak bile çıkarmayacaktı. Muhtemelen, müziğin her defasında tek seferlik olarak çıktığını ve tekrarının anlamlı olmadığını düşündüğü için… Ama dergiye yollamak için bir kayıt yaptılar. Stüdyo olarak İstanbul Radyosu’nu kullanmışlardı. “Nucy”, “No Name” ve “Longin” adlarında üç parçayı ABD’ye yolladılar. Besteler Arif Mardin’in imzasını taşıyordu ve dünyanın dörtbir yanından yollanan caz kayıtlarının banttan dinletildiği Dünya Caz Festivali’nde İstanbul’dan gelen örnekler olarak çalındılar.

    Muzik-5
    1962-66 yılları arasını İskandinav ülkelerinde çalışan İsmet Sıral, İsveç günlerinde

    ‘60’lara gelindiğinde Sıral yurtdışına açılmaya karar verdi. 1962-66 arasında İskandinav ülkelerinde çalıştı. Gazeteler İsveç’te Türk melodilerini kullanarak çaldığı “Türk cazı”nın büyük ilgi gördüğünü yazıyordu. 70’lerle birlikte, yolu kendisinden sonraki nesille kesişmeye başlamıştı. Bir yanda Moğollar, Erkin Koray gibi dönemin rock müzisyenleri, diğer yanda ise yeni bir dalga olarak yükselmeye başlayan arabesk. Orhan Gencebay, Vedat Yıldırımbora, Özer Şenay gibi isimler; onların prodüksiyonlarında çalan kemancılar, klarnetçiler, ritimciler; İsmet Sıral herkes için bir usta, derviş ve çok şey öğrenebilecekleri bir isimdi.

    O dönem verdiği söyleşilerde Sıral, gençlere bilgilerini aktarmaya çalıştığını söylüyordu. En çok anlatmak istediği şey, “melodi” diye bir şey olmadığıydı. Esas olan ritimdi. Seslerin içindeki diğer sesleri duymak gerekiyordu. Yeni dönem “underground” müzisyenler arasındaysa en çok Erkin Koray’ı beğeniyordu Sıral. Ona göre Koray’ın tek bir kusuru vardı: Fazla sinirliydi!

    1978’de İsmet Sıral “bir hava değişikliği ihtiyacı” gerekçesiyle New York’a gitmeye karar verdi. O sıralarda saksafon ve flütün yanına yeni bir gözağrısı eklenmişti. Sıral, ünlü neyzen Aka Gündüz Kutbay’dan ders almaya başlamış, bir yandan da tasavvufa merak salmıştı. New York’ta eski dostu Don Chery ile biraraya geldiler. 50’li yıllardan beri tanışıyorlardı. Türkiye’ye geldiğinde birlikte saatlerce çalmışlardı. Chery, Sıral’ın birikiminin farkındaydı ve onu dönemin en aykırı müzik okulu olan Creative Music Studio’ya götürdü. İsmet Sıral artık Karl Berger, Ingrid Sertso, Lee Konitz, Nana Vasconcelos, Ed Blackwell, Trilok Gurtu, Mike Richmond, Marilyn Crispell, Steve Gorn gibi bugün caz sahnesinin mühim isimleri arasına girmiş genç yeteneklerin hocasıydı.

    Creative Music Studio, tamamen alternatif bir sistemde çalışıyordu. Klasik öğretmen-öğrenci ilişkisinin olmadığı, birlikte saatlerce çalınarak ders yapılan, eğitimin usta-çırak ilişkisiyle verildiği bir müzik okuluydu. İsmet Sıral aradığı ortamı bulmuştu. Okuldaki 2 yıl kendisi için müthiş geçecek ve kafasında yepyeni fikirlerle Türkiye’ye dönecekti.

    Muzik-6
    1955 yılında, Dünya Caz Festivali’nde çalınmak üzere İstanbul Radyosu’nda kayıt yaptıkları günlerde İsmet Sıral, Arif Mardin ve Hırant Lüsikyan.

    1980’de döner dönmez, bir arazi aldığı Marmaris’e yerleşti. Kararını vermişti. Burada büyük bir müzik okulu açacak, dünyanın dörtbir yanından davet ettiği “ustalar” ve “çıraklar”la birlikte Türkiye’de yepyeni bir müzik kültürü oluşturacaktı. Ama olmadı; zira para gerekiyordu. Elindeki para arazinin inşaata uygun hâle getirilmesi, ardından temelin atılması için bile yetmemişti. Türkiye 12 Eylül sonrası bambaşka bir atmosferde sessizliğe bürünmüşken, böylesi bir iş için para koyacak, ortak ya da sponsor olacak birilerini bulmak da mümkün görünmüyordu. Ütülü takımlarını giydi İsmet Sıral; resmî dairelerin, devlet kurumlarının, sponsor olabilecek şirketlerin kapısını çaldı; her defasında eli boş döndü.
    Bu arada Marmaris’te turizm yükseliyor, arazisini satın almak isteyenler sürekli kapısını aşındırıyordu. Mafya da işe dahil olmuş, arazisini satması için baskı yapmaya başlamıştı. Bir süre sonra sağlığı bozulan Sıral, birkaç kez hastaneye yatırıldı. Aynı zamanda psikolojik olarak da çöküşe girmişti. Birkaç başarısız intihar girişimi oldu. Hem parasızlığa hem de mafyanın baskılarına dayanamayıp araziyi elden çıkarmaya karar verdi.

    Muzik-7
    İsmet Sıral Orkestrası, uzun yıllar boyunca bir okul gibi çalıştı. Birçok tanınmış müzisyen kariyerlerine ilk adımı Sıral’ın yanında attı. Ayten Alpman’ın yanısıra “Calipso Kralı”Metin Ersoy da bunlardan biriydi.

    Yazımızın başında aktardığımız ölümünün ardından, hiç de büyük haberler çıkmadı basında. Hatta kısa sürede ismi unutuldu, kendisinden bahsedilmez oldu. Ta ki 2003’e kadar. Sıral’ın uzun yıllar birlikte çalıştığı caz şarkıcısı Ali Kayral’ın oğlu ve çocukluğunda İsmet abisiyle çok zaman geçirmiş olan Dost Kip, bir belgesel yapmak için Sıral’ın hikayesinin peşine düştü. Sıral’ın bir zamanlar ders verdiği Creative Music Studio’ya ve o okuldan yolu geçmiş dünyanın ünlü cazcılarına başvurdu. Türkiye’de artık adından bahsedilmiyordu ama, İsmet Sıral adı dünyanın en tanınmış cazcılarının telefonlarının, kapılarının açılmasına sebep oluyordu. Charlie Haden, Trilok Gurtu ya da Nana Vasconcelos gibi isimler ondan neler öğrendiklerini heyecanla anlatıyordu. Hatta bazıları, İsmet Sıral’ın kendilerine öğrettiği geleneksel Anadolu müziklerini hâlen çalabilecek kadar iyi hatırlıyordu!

    Sıral, Doğu ile Batı arasında hiç sıkışmadı. Türkiye’de karşılaştığı insanlara Batı’yı, Batı’da karşılaştığı insanlara da Türkiye’yi anlatıp-öğreten ilginç bir sanatçı olarak tüm şaşırtıcılığıyla orada öylece durdu; duruyor.

  • ‘Bir İstanbul Hikayesi’ ve Greta Garbo’nun hikayesi

    ‘Bir İstanbul Hikayesi’ ve Greta Garbo’nun hikayesi

    Eğer 99 yıl önce İstanbul’da hazırlıkları başlayan ama yarım kalan “Bir İstanbul Hikayesi” adlı sessiz sinema projesi tamamlanabilseydi, bugün Greta Garbo’nun başrolde oynadığı bu filmi herhalde hepimiz biliyor olacaktık. Kayıp senaryosu 2011’de bulunan ve birçok başka projeye ilham veren “Bir İstanbul Hikayesi”nin ayrıntıları.

    Aralık 1924’te henüz 19 yaşındaki İsveçli oyuncu Greta Garbo (1905-1990), İstanbul Pera Palas’taki odasın­dan arkadaşı Vera Schmiter­löw’e şöyle yazdı:

    “İşte sana kasvetli bir Türk kadınından birkaç satır. İnan bana, çok kötü burası; yağmur yağıyor, her şey lanetli. Pislik inanılır gibi değil. Ne zaman sokağa çıksan ayağının altın­da dolaşan hayvanlardan söz etmiyorum bile. Burada insanlar o kadar yavaş çalışıyor ki, Stiller (ünlü yönetmen) bile işleri hız­landıramıyor. Burada çirkinleşi­yorum, inan bana…”

    Ancak bu mektup, bardağın boş tarafını gösteriyordu. Greta Garbo’nun biyografi yazarla­rından biri, aynı genç kadın için “bu tuhaf İstanbul şehrinde bulunduğu için heyecanlıydı” diye yazmıştı: “Dar, eğri büğrü sokakları, sokak kenarlarındaki küçük dükkanları keşfetmek için yerinde duramıyordu.” Bir başka mektuba göre ise “Garbo İstanbul’da kuzu kürkünden yapılmış bir manto deniyor; küçük rehberi ‘Muhammed’ onu bekliyor; Kapalıçarşı’da baba­sının mağazasına götürecek (Muhammed’in işine gelen her yerde ‘babaları’ var).”

    AysenGur-1
     İlk çıkışını sessiz filmlerde yapan Greta Garbo, 1940’lara kadar Hollywood’un en büyük starlarından biri olarak yaşamıştı.

    Greta Garbo’nun rol alması beklenen ama bir türlü çekilemeyen “Bir İstanbul Hikayesi” adlı film, senaryosu 87 sene sonra 2011’de İsveç Sinema Enstitüsü’nde bulununca bir kitaba konu oldu. Florin ve Patrick Vonderau A Tale from Constantinople: The History of a Film that Never Was adlı araştırmayı 2019’da yayımladılar. Sinema tarihi üzerine bir vaka incelemesi olarak kaleme alınan kitap, bizim için başka açılardan da ilginç ayrıntılar içeriyor.

    AysenGur-2
    Filmin yönetmeni Mauritz Stiller ile oyuncular Einar Hanson ve Greta Garbo, Ayasofya’nın önünde bir hatıra fotoğrafı çektirmiş. (Fotoğraf: Julius Jaenzon)

    İstanbul’da çekilmesi planlanan film, tam o sırada “Gösta Berlings saga” filmiyle meşhur olan İsveçli yönetmen Mauritz Stiller ve oyuncusu Greta Garbo’nun ikinci büyük filmi olacaktı. Sessiz sinema çağı yaşanıyordu. Rusya’da Ekim Devrimi sonrası başlayan içsavaş “Kızıllar”dan yana bitince, “Beyaz” Ruslar akın akın henüz işgal altındaki İstanbul’a akmış, oradan Avrupa’ya dağılmışlardı. İşte “Bir İstanbul Hikayesi” adlı projenin arka planı böyleydi. Bu filmde işgalden henüz kurtulmuş İstanbul, Millî Mücadele’yi başarıya ulaştıran Ankara, ülkelerinden kaçıp İstanbul’a gelmiş Beyaz Ruslar biraraya gelecekti.

    İlk altın çağını yaşayan İsveç sinemasının yönetmen ve oyuncularına Almanya’da çok büyük ilgi vardı. Böylece yönetmen Mauritz Stiller (1883-1928), oyuncuları Greta Garbo, Einar Hanson (1899-1927) Berlin’e giderek orada Trianon AG adlı bir film şirketiyle masaya oturdular. Bu şirketin Alman sahibi, yapımcı David Schratter (ölümü 1958) onlarla çok iddialı bir iş yapmak istiyordu. 2 saat 45 dakikalık filmin bütün dünyada beklenen hasılatı 1.5 milyon Mark’ı bulacaktı…

    Filmin en ilginç yönü, elbette stüdyodaki sahte bir Şark dekorunda değil, gerçek bir Şark atmosferinde, İstanbul’da çekilecek olmasıydı. Tam o sırada yani 1924 sonbaharında artık işgal bitmiş, Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu. Bu yeni ülkede modernleşme çabasının hızlandığını herkes biliyordu. Modernlik “ortalığı mahvetmeden” hemen yetişecekler; minareleri, Altın Boynuz’u, eğri büğrü sokakları, peçeli kadınları, fesli erkekleri, yalınayak gezen çocukları, kısacası “hayallerdeki Şark’ı” gerçek hâliyle yakalayacaklardı!

    Senaryoyu yönetmen Mauritz Stiller ve Ragnar Hyltén-Cavallius birlikte kaleme aldı. Hayli ilginç bir hikayeydi bu. Üstelik tek teması İstanbul değildi; aynı zamanda bir sürgün ve göçmen trajedisiydi.

    AysenGur-3
    Filmin görüntü yönetmeni Julius Jaenzon tarafından çekilen Mevlevihane fotoğrafı .

    Tam o sırada İsveç’e yerleşmiş Vladimir Semitjov (1882-1939) adlı bir Rus göçmen mühendis, Hayatın Kasırgaları İçinde: Bir Kadının Kaderi adlı bir roman yazmıştı. Roman, Beyaz Rus göçmenlerin Kırım’dan gemilerle İstanbul’a kaçmasını, yaşadıkları sıkıntıları, özellikle genç kadınları bekleyen acı kaderi anlatıyordu. Ancak senaristler bir başka romandan daha esinlendiler. Fransız yazar Claude Farrère’in 1906’da yazdığı L’homme qui assassina (Cinayet İşleyen Adam) adlı eseri, yine İstanbul’da geçiyordu. Osmanlı başkentinde bir Fransız albayı bir İngiliz çiftle tanışıyor; kocanın karısına çok eziyet ettiğini, metresini evine aldığını öğreniyor; kadını kurtarmak için İngiliz’i öldürmekten başka çare bulamıyor; yazar böyle bir cinayetin “haklı” olduğunu vurguluyor; hatta yetkililer bile hiç sorgulamadan suçun üzerini örtüyorlardı.

    AysenGur-4
    Sessiz sinema döneminin usta yönetmenlerinden Mauritz Stiller, Garbo ile birlikte.

    İşte “Bir İstanbul Hikayesi” bu iki kaynağı birleştirecekti. Senaryonun Rus göçmenlerin acılarıyla ilgili bölümleri gerçekten etkili, Türkiye ile ilgili bölümleri ise komik demesek bile tarihsel gerçeklere uzaktı.

    Filmde Greta Garbo’nun canlandırması düşünülen Kontes Marja İvanovna, kendisine âşık Çarlık subayı Kont Karinski (Einar Hanson) ile Kırım’dan gemiye binmeye çalışırken izdihamda onu kaybediyodu. Karinski diğer göçmenlerle kapağı işgal altındaki İstanbul’a atarken Kontes Marja “beyaz kadın” satıcılarının eline düşüyor, Askot Bey adlı bir Türk tarafından satın alınıyordu. Askot Bey senaryoya göre karanlık bir tipti: Bir ölçüde modern ancak korkutucu ve esrarengiz bu adamın Ankara’daki hükümetle ilişkileri vardı ve göçmen Beyaz Rus subayların devşirilip Türk millî ordusunda görev alacak bir pozisyona getirilmesini sağlıyordu! Hatta bir sahnede bu Rus subaylar yıkık dökük bir camiye giriyor, bütün onurlarıyla Türkler için savaşacaklarına yemin bile ediyorlardı… Bütün umutları bu yeni işti. Açlıktan nefesleri kokuyor; o nazik Rus kontesleri, prensesleri, Pera’nın lokantalarında, barlarında “konsomatris” gibi çalışmak zorunda kalıyordu (Bu tema, yıllar sonra çevrilen, İstanbul yerine Şanghay’da geçen “Beyaz Kontes” adlı, senaryosunu Nobel ödüllü Kazuo İshiguro’nun yazdığı 2005 tarihli filmde de aynen işlenecekti).

    AysenGur-5
    Great Garbo, İstanbul sokaklarında. (Fotoğraf: Julius Jaenzon)
    AysenGur-6
    “Grand Hotel” ve “Anna Karenina” filmlerinin divası Garbo, 15 Nisan 1990’da 85 yaşında öldü.

    Birçok maceradan sonra iki göçmen âşık, Marja ve Karinski, tesadüfen İstanbul’da iki ayrı arabada yolculuk ederken gözgöze geliyordu; Marja’nın peçesi rüzgarda uçuşuyor, Karinski onu tanıyor ve tam o sırada İngiliz askerî ataşe Sir William Carey bunların yardımına yetişiyordu. Marja ve Karinski, iyi kalpli işgal subayı Sir William Carey’nin kendilerini sakladığı bir kulübede zaman geçirirken; Askot Bey bütün öfkesiyle Pera Palas Oteli’ne dönüyor ve Rus subaylara “Marja’yı bana vermezseniz, ben de size Türk Ordusu’nda iş bulmak için yaptığım aracılıktan vazgeçerim” diye tehdit savuruyordu. Marja bunu öğrenince kendini feda etmeye karar vererek Askot Bey’in odasına gidiyor, arkasından deliye dönmüş Karinski koşuyor, ama o Askot Bey’i tabancayla vuruyordu! Sonra sahnede şöyle bir yazı beliriyordu: “Herkes akıllıca sessizliğini korudu: İşgal kuvvetleri, içten içe bu sonuçtan memnun kalan Türk yetkililer, Rus subaylar, otel personeli.”
    Daha sonra Karinski ve Marja göçmen hayatlarına devam etmek üzere birbirlerinden ayrılarak yollara düşüyorlar ve Marja da “Ben bir göçebeyim” diyordu.

    AysenGur-7
    Galata Köprüsü üzerinde görüntülenen oyuncu Einar Hanson, İstanbul günlerinde rolü için bıraktığı sakallardan utandığından sokağa pek az çıkmıştı.

    Özenle yazılmış senaryodan anladığımız kadarıyla, sessiz sinema döneminde planlanmış olması ve arada sadece açıklayıcı yazı kartları çıkması dolayısıyla, film esas olarak “bakışlar” üzerine kurulu olacaktı: Peçeli kadın, peçesiz kadın, erkek bakışları, gözgöze gelmeler, sessiz filme özgü etkileyici yakın plan çekimler olacaktı. Bir de tabii arka planda İstanbul görüntüleri hesaba katılmalıydı. Bütün bu hadiseler olup biterken, senaryoda Ramazan kutlamaları da vardı; gerçi bu mahyaların yandığı, eğlencelerle dolu ayda her nedense sokaklardan kurbanlık hayvanlar da geçiyordu ama belki de ekip iki bayramı birbirine karıştırmıştı. Film ekibinin İstanbul’da bulunduğu sürenin Ramazan veya Kurban bayramlarına denk gelmediğini hatırlatalım; dolayısıyla bu sahnelerin nasıl kurgulanacağı belirsizdi.

    İşte bu senaryoyu filme çekmek üzere hazırlanan Mauritz Stiller, yanında oyuncuları ve personeliyle birlikte 27 Kasım 1924’te yola çıktı, Prag, Budapeşte ve Belgrad üzerinden geçen trenle 30 Kasım’da İstanbul’a vardı. Film ekibi, henüz bir stüdyosu bulunmayan İstanbul’da birlikte çalışmak üzere Agorafilm adında bir Türk şirketiyle anlaştı. Mauritz Stiller “Her yerde son derece nazikçe karşılandım. Hem yetkililer hem insanlar çalışmamı kolaylaştırmak için ellerinden geleni yaptı. Hükümet film çekmeme izin verdi” diye yazdı Berlin’e.

    Ancak finansman bulmakta zorluk çeken Trianon AG şirketi, sonunda projeden vazgeçmek zorunda kaldı ve Ocak 1925’te bütün ekip İstanbul’dan ayrıldı. Böylece dünya oryantalist bir filmden yoksun kalmış oldu.

    “Bir İstanbul Hikayesi”nin Türkiye ile ilgili bölümleri bugün bize tuhaf, hatta komik gelebilir. Ancak 1995’te yazılan bir başka senaryoya ne demeli? Bu tarihte Greta Garbo’nun yarım kalmış film projesi, Thomas Bendix ve Ulla-Britta Ramklint adlı İsveçli yazarlara “Garbo och eunicken” yani “Garbo ve Haremağası” adlı bir senaryo yazmaları için ilham vermişti. Bu senaryoda, yine Greta Garbo yine film çekmek üzere İstanbul’a gidiyor; Mustafa Kemal’in yatına davet ediliyordu. Ardından son padişahın haremağalarından biri Mustafa Kemal’i öldürmek istediği için suçlanıp cezalandırılıyordu!

    İstanbul fantezisi de Greto Garbo fantezisi de sona ermek bilmiyor.

  • Erken İslâmiyet devrinden günümüze ulaşan şaheserler

    Türkiye coğrafyasında bulunan ve UNESCO tarafından “Dünya Miras Alanı” kabul edilen 19 maddelik listeye, geçen ay 2 başlık daha eklendi. Gordion’un yanısıra listeye giren ve 12. – 13. yüzyıllara tarihlenen 5 ahşap cami, sadece Türkiye coğrafyasında değil, dünyadaki çok nadir yapılar arasında. Erken İslâmiyet döneminin yaşayan son tanıkları.

    Geçen ay Suudi Arabis­tan’ın başkenti Riyad’da düzenlenen 45. UNESCO Dünya Miras Komitesi toplan­tısında alınan kararla, Türki­ye’den iki başvuru daha Dünya Mirası Listesi’ne dahil edildi. Friglerin başkenti Gordion ile “Anadolu’nun Ortaçağ Dönemi Ahşap Hipostil Camileri.” Bu iki yeni alanla birlikte Türkiye’deki dünya miras alanlarının sayısı 21 oldu (Bu zor süreçte Kültür Bakanlığı’nın, yerel yönetim­lerin, alan yönetiminin ve tüm taraflardan çok sayıda uzmanın emekleri unutulmamalıdır).

    “Anadolu’nun Ortaçağ Dö­nemi Ahşap Hipostil Camileri” başlıklı dünya miras alanı, her biri ayrı bir yerleşim yerin­de bulunan 5 yapıyı kapsıyor. Bunların hemen hepsinde, inşa tarihleri tartışmalıdır; ancak genel kabullere göre şu şekilde bir tarih sırasına sokulabilirler:

    • Afyon, Ulu Camii (1272-1277)

    • Eskişehir, Sivrihisar Ulu Camii (1274-1275)

    • Ankara, Ahi Şerafeddin (Ars­lanhane) Camii (1289-1290)

    • Konya, Beyşehir Eşrefoğlu Camii (1296-1299)

    • Kastamonu, Kasaba Köyü Mahmud Bey Camii (1366-1367)

    Bu son gelişmeyle birlikte, Türkiye’de ilk defa farklı illerde birbirleriyle bağlantılı bir grup kültür varlığı “seri kültür varlığı” olarak değerlendirilmiş oluyor.

    AhsapCamiler-Esrefoglu-1
    Konya, Beyşehir Eşrefoğlu Camii (1296-1299).

    Kasım sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Komünistlerin yenilgisi ve Hitler’in ilk iktidar provası

    Komünistlerin yenilgisi ve Hitler’in ilk iktidar provası

    1. Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasındaki Almanya, Rus Devrimi’nin dünyaya açılacağı kapı olarak görülüyordu. Ancak komünistlerin yanı sıra, Alman ulusunun yeniden inşaına talip olan başka bir grup daha yükseliyordu: Naziler. 1923’ün Ekim ayı bir devrim girişimine, Kasım ayı ise Hitler’in başarısız Birahane Darbesi’ne sahne olacaktı.

    Jean Jaurès’in (1859-1914) Fransız Devrimi’ni Avrupa devriminin başlangıcı olarak görmesi gibi; Lenin de Petrog­rad’a vardığı andan itibaren Rus Devrimi’ni dünya devriminin başlangıcı olarak selamlamıştı. Tabii o günlerde “dünya”dan kas­tedilen esas olarak Almanya’ydı.

    Savaş öncesinde en güçlü sos­yal demokrat parti ve sendikalar Almanya’da kurulmuştu. Spar­taküs Ayaklanması’nda (1919 başı) ilk deneme başarısızlığa uğramış olsa da devrim beklen­tisi 1923’e kadar devam edecekti. Ancak Alman imparatorunun Kasım 1918’de devrilmesiyle başlayan devrimci sürecin doruk noktası “Alman Ekimi” ciddi bir şekilde başarısız olmuştu.

    O güne kadarki hazırlıklar, Rusya’daki Ekim Devrimi’nden alınan derslerin tekrarı gibiydi. Çok daha gelişkin bir işçi sınıfına sahip Almanya’nın, Rus Devri­mi’ni tecritten kurtaracağına inanılıyordu. Bu bakımdan Al­manya’daki bir devrim Almanla­ra bırakılamayacak kadar hayati görülüyor ve Sovyetler tarafın­dan merkezden yürütülüyordu.

    Komünist Enternasyonal Başkanı Grigori Zinovyev, “Al­man Devrimi’nin problemleri”ne ayrılan 8 makalelik bir dizi hazır­lamıştı. Bunların 6’sı, Komünist Parti Merkez Komitesi’nin resmî yayın organı Pravda’da yayım­lanmıştı. Ancak Alman Komü­nist Partisi (KPD) yöneticilerinin ayaklanma kararını geri çekme­siyle bu yazılar havada kalmış­tı. Geri çekilme kararından zamanında haberdar olmayan Hamburg şehri, trajik bir ayak­lanmanın merkezi olacaktı.

    Masis-SiyasiTarih-2
    Ekim 1923’te Moskova’dan yönlendirilen “Alman Ekimi” planı son dakikada iptal edilmiş, ancak geri çekilme kararı Hamburg’a ulaşmamıştı. Şehir trajik bir ayaklanmanın merkezi olacaktı.

    Ocak 1923’te Fransa ve Belçika, savaş tazminatı olarak Almanya’nın Ruhr havzasını işgal etti. 1. Dünya Savaşı yenilgisinin ardından gelen siyasi istikrarsızlığa, işgalle birlikte işsizlik ve enflasyon da eşlik etti. Savaş arifesinde 1 Dolar, 4.20 Mark’a denk gelirken, Ocak 1923’te 17.972 Mark, Ağustos’ta 4.620.455 Mark, Eylül’de ise 98.980.000 Mark’a yükseldi. 15 Kasım’a gelindiğinde 1 Dolar, 4.2 milyon Mark’a karşılık geliyordu. Temmuz’dan Aralık’a işsizlik oranları %3.5’tan %28.2’ye çıkmıştı. Sendika üyelerinin dörtte biri işsiz kalmış, yarısı da ancak yarı zamanlı işlerde tutunabilmişti. 1923 boyunca 1.8 milyon işçi greve girmişti. Hamburg’ta tersaneler felç olmuş, kentlerde silahlar patlamaya başlamıştı. 

    KPD’nin 29 Temmuz 1923’te düzenlediği büyük anti-faşist eyleme, parti dışı birçok militanın yanında Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) üyeleri de katıldı. 11 Ağustos’ta 20.000 işyeri konseyini temsil eden 2.000 delege, taleplerini karşılayacak bir işçi hükümeti kurmak için oybirliğiyle 3 günlük genel grev başlatma kararı aldı. Grev çağrısı kısa sürede bütün Almanya’da karşılık buldu. İşgal altındaki Ruhr bölgesinde 200 bin maden işçisi, ücretlerin artırılması için iş yavaşlatmaya gitti ve sonunda 12 Ağustos’ta Cuno hükümeti çekildi. Saksonya, Türingiya gibi eyaletlerdeki komünistler, sosyal demokratlarla birlikte hükümet kurdular. 

    Bild 146-2007-0003
    Adolf Hitler’in Kasım 1923’te Münih’te başlattığı Birahane Darbesi, birkaç saat içinde bastırıldı ve “geleceğin Führer’i” dokuz aylığına hapse atıldı.

    Henüz birkaç yıllık bir parti olan KPD, Moskova’da Sovyet liderlerle birlikte “Alman Ekimi”ni nasıl hayata geçireceklerinin hesabını yaparken, Alman genelkurmayı da yükselen işçi hareketini bastırmak için fırsat kolluyordu. 

    KPD’nin programına göre 21 Ekim 1923 Pazartesi günü bütün ülkede genel greve gidilecekti. Salı günü özel müfrezeler eyleme geçecek, birkaç saat içerisinde de ayaklanma başlayacaktı. Partinin öngörüsü, kendileri dışındaki Sol partilerden işçilerin de onlara katılacağı yönündeydi. Ancak 21 Ekim’de bu olmadı ve yönetim geri çekilme kararı aldı.  

    Saksonya üzerine kurulan plan çökerken, bugün bile tam olarak aydınlatılamayan bir durum yaşandı. Geri çekilme kararının ulaşmadığı Hamburg’ta yerel örgüt harekete geçti. 23 Ekim’de sabaha karşı iletişimi engellemek için telefon kablolarını kesmeye başladılar. Saat 05.00’te banliyölerdeki karakollara saldırarak buradaki silahlara elkoymaya çalıştılar. Genel ayaklanma kararından vazgeçildiğini öğrenmelerinin ardından geri çekilen işçi kitleleri, 24 Ekim’de çok büyük kayıp vermeden hareketi sonlandırdı. Geride 24 ölü, 175 yaralı ve 200 tutuklu kaldı. Çatışmalarda 17 polis de hayatını kaybetti. 

    26 Ekim’de Berlin’de bütün grevler yasaklanmıştı. Kentteki yaklaşık 14 bin KPD üyesinden yalnızca birkaç yüz kişi silahlı mücadeleye katılmıştı. Orta sınıfın da dahil olduğu geniş çaplı sempatiye rağmen katılımın düşük kalması, silahların yetersizliğine ve yerel tecrit altında bir ölüm-kalım mücadelesine girme riskine bağlıydı. 

    Hamburg’un ardından Altona ve Stormarn bölgelerinde de ayaklanmalar başlamıştı. Bramfeld ve Billstedt’teki polis karakolları saldırıya uğramış; Bad Oldesloe, Ahrensburg ve Rahlstedt’te barikatlarla karayolu ve demiryolu trafiği engellenmişti. Bargteheide’de belediye başkanı kaçırılmış ve “Stormarn Sovyet Cumhuriyeti” ilan edilmişti. Barmbek-Süd, Eimsbüttel ve Schiffbek bölgelerinde isyan birkaç saat sonra bastırılmıştı. .

    Etkin bir devlet aygıtına sahip olan burjuvazi daha örgütlü ve hızlıydı. Hükümet, Reich genelinde sıkıyönetim ilan etti ve Saksonya’yı işgal etti. Bir kez daha tereddüte düşen KPD, savaşmadan geri çekilmeye karar verdi. 23 Kasım’da yasaklanmasının ardından da yenilmiş bir parti olarak yeraltına çekildi.

    F201409300879501
    Birahane Darbesi davası sanıkları (soldan sağa): Pernet, Weber, Frick, Kriebel, Ludendorff, Hitler, Bruckner, Röhm ve Wagner. 

    1924’e gelindiğinde Alman burjuvazisi, Amerikan sermayesinin (Dawes Planı) desteği, ama her şeyden önce komünistlerin başarısızlığı sayesinde durumu istikrara kavuşturdu. Böylece Rus Devrimi kalıcı şekilde izolasyona mahkum edildi.

    Almanya 1929’da bir başka ekonomik krizle çalkalanmaya başlayacak; Hitler’in partisi oylarını 1928’deki %2.8 seviyesinden 1932’deki %37.3’e çıkaracaktı. Hücum kıtaları da 400 bin kişiye kadar yükselecekti. 

    Naziler tarih sahnesinde

    Savaş ve ardından gelen kargaşa, karşı-devrimci güçleri kendi milis teşkilatını kurmaya yöneltmişti. Berlin’e ve Yahudilere karşı düşmanlık, Bavyera’yı ayrı bir merkez olarak öne çıkarıyordu. Bavyera’daki Yurttaş Savunma Gücü’nün (Einwohnerwehr) elinde 400 bin milis ve 2.5 milyon silah vardı. 

    1920’den itibaren, kısaca SA olarak bilinen Sturmabteilung (Fırtına Bölüğü) adlı paramiliter örgüt öne çıkmaya başladı. Hitler’in başında olduğu Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin de (NSDAP) 1921’de 2.000 olan üye sayısı, 20.000’e yükseldi. 

    Bu arada Mussolini’nin İtalya’daki iktidar yürüyüşü, Hitler taraftarlarını umutlandırıyordu; Hitler, “Almanya’nın Mussolini’si” olarak takdim ediliyordu. 

    Kasım 1922’den itibaren Hitler’in bir darbe hazırlığı içinde olduğu söylentileri başladı. Ocak 1923’te Ruhr’un işgal edilmesinin ardından darbe söylentileri iyice yayıldı. Aynı yıl Nazi Partisi üye sayısını 35.000’den 55.000’e çıkardı. Bu üyelerin üçte biri işçilerden oluşuyordu. İşgalle birlikte ordu da yasaklı karşı devrimci Freikorps birliklerini el altından desteklemeye girişmişti. 

    1-2 Eylül 1923’te Nürnberg’de, 1870 Fransa-Prusya Savaşı’nın anısına yapılan gösteride Hitler, General Ludendorff ile birlikte podyumdaydı. Böylece yarı-resmî bir hüviyet kazanmaya başladı. 

    Hitler hakkında önemli biyografi kitaplarından birinin yazarı olan Ian Kershaw’ın söylediği gibi “Krizler Hitler’in oksijeniydi.” Gerçekten de Almanya’da siyasal ve toplumsal kriz derinleştikçe karşı devrimin ihtiyaç duyduğu “lider” de önlenemeyen yükselişine devam ediyordu. Ancak Nazi hareketi, kırılgan bir görüntü sergiliyordu. Eğer ciddi bir eylemde bulunmazlarsa, tabanlarını kaybedebilecekleri söyleniyordu.  

    Birahane Darbesi

    7 Kasım’da karar alındı. Bir gün sonra Kasım Devrimi’nin 5. yılı için Münih’te bir birahanede anma düzenlenecekti. Toplantıya Fırtına Birlikleri’yle birlikte gelen Hitler, tabancasını sallayarak “Ya Alman devrimi bu gece başlayacak ya da şafakta hepimiz öleceğiz” dedi. Göring de eylemin polise ve Reichswehr’e değil, “Berlin Yahudi hükümetine ve 1918 Kasım suçlularına” karşı olduğunu söyledi.

    Ancak darbeciler ne ordudan ne de polis kuvvetlerinden destek bulamadı. Nazilerin, kışlaları ve hükümet binalarını kontrol altına alacak örgütlenme becerisinden yoksun olmaları, işleri tersine çevirdi. Geceyarısı itibarıyla darbe girişimi başarısızlığa uğramıştı. Buna rağmen Hitler, kentte bir yürüyüş yaparak güç gösterisine girişti. Çıkan çatışmalarda 14 darbeci ve 4 polis öldü. Hitler az farkla kurşun yemekten kurtulsa da yakalanıp hapse atıldı. Stefan Zweig şöyle yazacaktı: “1923’te gamalı haçlar ve Fırtına Birlikleri ortadan kayboldu ve Adolf Hitler ismi neredeyse unutuldu. Artık hiç kimse onun iktidara gelme şansı olduğunu düşünmüyordu.”

    Ancak Hitler, hükümete ihanet ve 4 polisin öldürülmesinden yargılandığı mahkemeyi “siyasi bir karnaval”a döndürdü; 5 yıllık cezası da 9 aylık hapse çevrildi. 1925’te yayımlanacak ünlü eseri Mein Kampf’ı (Kavgam), son derece konforlu koşullarda hapishanede kaleme alacaktı.

  • İtalyan faşizminin seyri: En Sol’dan en Sağ’a doğru

    Türkçede de yaygın şekilde kullanılan “faşizm-faşist” kelimeleri, fazlasıyla genelleşmiş baskı ve ayrımcılıkları ifade ediyor. Oysa tabirin ortaya çıkışı ve yürütülen politikalar bakımından, Sol radikal yaklaşımların etkisi de faşizmin gelişimine, Mussolini’nin yükselişine yol vermişti. İtalya’yı ve dünyayı etkileyen ideolojinin basamakları…

    Mussolini’nin Ulusal Faşist Partisi (UFP), daha önce içinde “fas­ces” kelimesini barındıran ve 1914’ten beri süregelen ardışık partilerin devamıydı. Bu parti­lerin isimleri ve kadrolarında bir devamlılık olsa da siyasi görüşlerinde önemli farklılıklar bulunuyordu.

    UFP’nin atası olan Devrimci Enternasyonalist Hareket Bir­liği (Fascio Rivoluzionario d’A­zione Internazionalista), 1914 Ekim’inde Alceste de Ambris ve Filippo Corradini tarafından kuruldu. İtalya’nın başlayan Bü­yük Savaş’ta (sonradan 1. Dünya Savaşı) tarafsız kalmamasını ve İtilaf Devletleri (Büyük Britan­ya-Fransa- Rusya) tarafında tutum almasını destekliyordu. Daha sonra onlara eski arka­daşları, İtalyan Sosyalist Parti­si’nin (İSP) gazetesi Avanti!’nin genç editörü Benito Mussolini katılacak ve savaş taraftarı Milanolu iş insanları tarafından finanse edilen Il Popolo d’Italia gazetesiyle davalarına destek olacaktı. Kısa sürede hareket içinde öne çıkan Mussolini, İSP’den arkadaşı Angelo Oli­viero Olivetti’nin de katılımıyla 1914 Aralık’ında Devrimci Ha­reket Birlikleri’ni (Fasci d’Azio­ne Rivoluzionaria) kurdu.

    İtalya 1915’te Avusturya-Ma­caristan İmparatorluğu’na savaş açtı ve İtilaf Devletleri tarafında savaşa girmiş oldu. Böylece parti amacına ulaştı ve üyelerinin çoğu orduya yazıla­rak cepheye gitti. Savaş sonrası 1919’da, İtalya’nın savaşın galip tarafında olmasına rağmen elde ettiklerini yetersiz bulan aynı partinin üyeleri huzursuz­du; birçoğu bu defa savaş gazisi olarak yeni bir parti yapılan­masıyla Milano kentinin San Sepolcro Meydanı’nda toplandı. Mussolini’nin eski arkadaş­larıyla beraber kurduğu yeni partinin, yani İtalyan Mücadele Birlikleri’nin (Fasci Italiani di Combattimento) manifestosu, ertesi gün Mussolini’nin gaze­tesi Il Popolo d’Italia’da yayım­landı. 9 Kasım 1921’de ise parti yeni bir oluşuma giderek daha geniş kitlelere hitap etmek üzere yine Mussolini liderliğin­de Ulusal Faşist Parti’ye (Partito Nazionale Fascista) dönüştü. Bugün faşizmi eylemleri ve sonuçları üzerinden üzerinden değerlendirsek de hareketin çıkış noktası ve ilk söylemleri çok farklıydı.

    CemAkogul-2
    Mussolini, 1922 Roma Yürüyüşü sırasında, (soldan sağa) Michele Bianchi, Emilio De Bono, Italo Balbo ve Cesare Maria De Vecchi ile birlikte.

    Kasım sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Siyonizmin ortaya çıkışı, Yahudi devletinin kuruluşu

    Siyonizmin ortaya çıkışı, Yahudi devletinin kuruluşu

    İsrail’in kuruluş öyküsündeki ilk büyük dönemeç, 1897’deki 1. Siyonist Kongresi’nde Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması için çalışacak Dünya Siyonist Teşkilatı’nın oluşturulmasıydı. Sonraki 50 yılda Filistin’e göç eden Yahudilerle yerleşik Arapların kanlı mücadelesi 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla sonuçlandı.

    Filistin-İsrail sorununun kronolojik geçmişi, bazı Türkçe kaynaklarda Osmanlı egemenliğinin sürdüğü 1882’de Filistin’in Yafa kentine göç eden Yahudilerle ve kurulan ilk Yahudi kolonileriyle başlar. Ancak bu bilgiyi veren birçok kaynak, ilk göçmen Yahudilerin neden yerlerini-yurtlarını bırakıp hiç bilmedikleri bir coğrafyaya göç ettiğini açıklama gereği duymaz.

    Halbuki bu insanların -henüz ortada olmayan- politik siyonizmden haberleri de, Filistin’de bir Yahudi devleti kurma amaçları da yoktu muhtemelen. O dönemde Rusya İmparatorluğu sınırları içinde yer alan bugünkü Ukrayna ve Polonya’da 1881’de başlayıp üç yıl süren pogromdan kaçıp gelmişlerdi. Zaten Filistin’e göç eden Yahudilerden kat kat fazlası ABD başta olmak üzere farklı yerlere göç etmek zorunda kalmıştı.

    KapakDosyasi_Murat-1
    Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için faaliyet gösterilmesine karar verilen 1.Siyonist Kongresi 1897’de Basel’de toplandı.

    Rusya’daki pogrom, Londra’daki güçlü Yahudi cemaatinin de etkisiyle Birleşik Krallık hükümetini harekete geçirecek, ülke çapında halka açık toplantılar düzenlenip Rusya’daki vahşet anlatılacaktı. Elbette bu çabaların arkasında insani sebeplerden çok can düşmanı Rusya’ya karşı politik kazanım elde etmek vardı ama, Birleşik Krallık bu tarihten sonra “Yahudi meselesi”yle daha yakından ilgilenmeye başlayacaktı.

    KapakDosyasi_Murat-2
    İngilizlerin Mısır Seferi Kuvvetleri Komutanı General Allenby, 11 Kasım 1917’de Kudüs’e giriyor. Ay-yıldızlı hükümet konağına henüz İngiliz bayrağı çekilmemiş.

    1896’da politik Siyonizmin kurucusu sayılan Theodor Herzl, Yahudi Devleti kitabını yayımladı ve Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması düşüncesini ortaya attı. Kıtanın en antisemit ülkesi Rusya olmakla birlikte, tüm Avrupa’da Yahudi düşmanlığı yükselişteydi. Siyonizm böyle bir iklimde, yaşadıkları ülkelerin parçası olamayacaklarını kesin olarak anlayan Avrupalı Yahudiler arasında kısa sürede yayıldı.

    İsrail’in kuruluş öyküsündeki ilk büyük dönemeç, 1897’de Basel’de 17 ülkeden 204 katılımcıyla toplanan 1. Siyonist Kongresi’nde Dünya Siyonist Teşkilatı’nın kurulmasına ve bunun Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için faaliyet göstermesine karar verilmesiydi. Sonraki kongrelerde Filistin’de kurulacak Yahudi yerleşimleri için para toplayacak bir vakıf kuruldu; toprak satın almak üzere Yahudi Ulusal Fonu oluşturuldu.

    KapakDosyasi_Murat-3
    Politik Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl.

    Londra’da yayımlanan aylık dergi New Liberal Review ’da Aralık 1901’de çıkan Israel Zangwill imzalı “Filistin’e Dönüş” başlıklı yazıdaki şu cümle, kısa sürede siyonistlerin sloganı haline geldi: “Filistin halkı olmayan bir ülke, Yahudiler ülkesi olmayan bir halktır; halksız ülkeyi, ülkesiz halka verin” (Zangwill sonradan ana akım siyonist hareketten ayrıldı, 1905’te ortaya atılan ve sonraki siyonist kongresinde tartışılıp reddedilen, “Yahudi devleti Uganda’da kurulsun” önerisini savundu).

    Theodor Herzl, Yahudilerin Filistin’e toplu halde göçedebilmesi için girişimlerde bulunmak üzere 1896’dan itibaren dört defa İstanbul’a geldi, 19 Mayıs 1901’deki üçüncü seyahatinde Padişah 2. Abdülhamid’in huzuruna kabul edildi. Herzl’in yerleşim izni istediği yer Hayfa ve civarıydı. Bu istek farklı sebeplerle kabul edilmese de bireysel olarak göç edenlere çeşitli kolaylıklar sağlandı. Arap nüfusun yaklaşık 500 bin olduğu 1903’e kadar 25 bin Yahudi’nin göç ettiği Filistin’e, 1904-14 arasında 40 bin Yahudi daha yerleşti.

    Siyonist kongrelerinde alınan karar gereği Filistin’den toprak alımı da sürüyordu. Topraklarını satanların çoğu Filistin’de yaşamayan ama padişah nazarındaki ayrıcalıklı konumları sayesinde bölgede büyük arazi sahibi olanlar ya da Filistin’de Osmanlı Devleti’nin üst düzey görevlisi olarak bulunup toprak edinenlerdi. Zaten sıradan Filistinli Araplar böyle büyük arazilere sahip değillerdi.

    1914’te 1. Savaş patlamadan hemen önce Osmanlı hükümeti siyonistlere sağlanan bütün kolaylıkları devreden çıkarttı, toprak satışı durduruldu. Savaşın sürdüğü 31 Ekim 1917’de Birleşik Krallık Hükümeti, Filistin’de bir Yahudi yurdunun kurulmasına destek verme kararı aldı. Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, kararı 2 Kasım 1917’de Büyük Britanya Yahudilerinin sözcüsü durumundaki Baron Rothschild’a yazdığı mektupla duyurdu. “Balfour Bildirisi” olarak adlandırılan hükümet kararı, İsrail’in kuruluş öyküsünde Dünya Siyonist Örgütü’nün kurulmasından sonraki ikinci en önemli dönemeçti. 1 hafta içinde Filistin’de 1516’dan beri süren Osmanlı egemenliği sonra erecek, savaşın bittiği 1918’de İngiliz işgal dönemi başlayacaktı.

    KapakDosyasi_Murat-4
    Tel Aviv’de toplanan Yahudi Ulusal Konseyi, İsrail devletinin kurulduğunu ilan etmiş, millî marşları Hatikvah’yı söylüyor. 14 Mayıs 1948.

    1920’de Milletler Cemiyeti, Filistin’i resmen Britanya mandasına bıraktı. İngilizler, artık 80 bin civarında Yahudi’nin yaşadığı bu topraklarda Yahudilerin de içinde olduğu bir devlet kurma hakkını sağlamakla görevlendirildi. Ancak bu yapılırken Balfour Bildirisi’nde de vurgulandığı gibi diğer toplulukların hak ve özgürlüklerine zarar verilmeyecekti. O yıllarda kurulmasından söz edilen, Araplarla Yahudilerin birlikte yaşayacakları bir devletti.

    KapakDosyasi_Murat-5
    Aşırı sağcı Siyonist paramiliter örgüt Irgun üyeleri atış taliminde, yıl 1947.

    Savaş yıllarında durma noktasına gelen göç 1920’lerden itibaren yeniden hızlandı. 1922-1936 yılları arasında 300 bin Yahudi daha Filistin topraklarına yerleşti. Göç hızlandıkça Arapların tepkisi arttı; anlaşmazlık düşmanlığa dönüştü. 1929’da Ağlama Duvarı anlaşmazlığı nedeniyle başlayan çatışmalarda yüzlerce Arap ve Yahudi hayatını kaybetti. Arapların çoğu Britanya askerleri tarafından, Yahudilerin çoğu Araplar tarafından öldürülmüştü.

    1930’da İzzeddin el-Kassam önderliğindeki Araplar hem Britanya güçlerine hem de Yahudi sivillere yönelik silahlı eylemlere başlarken, siyonistler de kurdukları paramiliter örgütlerin eylemleriyle hem manda yönetimini hem de Arapları hedefliyordu. Hitler’in 1933’te iktidara gelmesinden sonra iyice şiddetlenen antisemitizm nedeniyle Avrupa’dan ayrılmak zorunda kalan Yahudilerin bir bölümü de Filistin’e yerleşiyordu. Arapların Yahudi göçüne tepkisi 1936’daki genel grev ve üç yıla yayılan ayaklanmaya dönüştü. Bu dönemde şiddetlenen çatışmalar ve başta aşırı sağcı Irgun olmak üzere siyonist örgütlerin kullandığı ölçüsüz şiddet, sorunu iyice içinden çıkılmaz hale getirecekti.

    Amerikalı Yahudi tarihçi Norman G. Finkelstein, Beyond Chutzpah (2005) adlı kitabında 1920-1948 arasında siyasi yelpazedeki tüm siyonist hareketlerin sivilleri hedef aldığını yazar. 1936-39 yıllarında aşırı Sağcı siyonist paramiliter örgüt Irgun’un “dizginlenemez şekilde terör uyguladığını”, “yaşlıları, kadınları ve çocukları ayrım gözetmeden topluca öldürdüğünü” yazan Finkelstein’a göre Solcu siyonistlerin şiddete yaklaşımı Irgun’dan “daha medeni” olmakla birlikte birçok bakımdan farklı değildi.

    1920’lerde iki toplumlu tek devlet kurma fikrini ortaya atan İngilizler, 1930’ların ikinci yarısından itibaren iki ayrı devlet düşüncesini savunmaya başlamışlardı. Filistin toprakları İngilizler için eskisinden daha önemli bir hale gelmişti; zira Musul ve Kerkük petrollerini Akdeniz’e taşımak için günümüzde İsrail’in önemli bir liman kenti olan Hayfa’yı stratejik bir nokta olarak seçerek 1934’te bir rafineri yapmışlardı. İki devletli çözüm olursa çatışmalar biter ve petrol yolu daha rahat güvence altına alınabilirdi. Ancak 1937’de yaptıkları iki ayrı devlet kurulması önerisine Araplar karşı çıkınca proje rafa kaldırıldı.

    İki devlet fikri, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra uğradıkları büyük soykırım sonucu Yahudilerin kitleler halinde siyonizmi benimseyip Filistin’e göç etmesinden sonra yeniden gündeme gelecekti.

    KapakDosyasi_Murat-6
    1948 savaşında İsrail ordusuna esir düşen Arap askerler.

    1947’ye gelindiğinde Filistin nüfusunun 3’te 1’i Yahudilerden oluşuyordu. Toprakların ise yalnızca yüzde 6’sı Yahudilerin elindeydi. Britanya, 1920’den beri yönettiği Filistin topraklarındaki sorunu çözme işini o yıl Birleşmiş Milletler’e devretti. BM çatısı altında kurulan özel komite, bölgeyi Arap ve Yahudi devletleri arasında bölmeyi önerdi. Komitenin planı Filistin’in yüzde 56’sını Yahudi devletine, yüzde 44’ünü de Arap devletine bırakıyordu. Kudüs ise iki tarafın da başkent kuramayacakları, BM denetiminde bir bölge olacaktı. Paylaşım planı 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda 33 ülkenin kabul, 13 ülkenin ret, 10 ülkenin çekimser oylarıyla kabul edildi.

    KapakDosyasi_Murat-7
    700 binden fazla Filistinli Arap 1948 savaşından sonra topraklarından kovulup mülteci durumuna düştü.

    Yahudilerin kabul edip Arapların reddettiği plan hiçbir zaman hayata geçirilemeyecek, barışı sağlaması düşünülen plan tam tersi etki yapacaktı. Irgun ve diğer siyonist paramiliter örgütler İngilizlere yönelik saldırıları arttırırken, “temizlik operasyonu” adını verdikleri saldırılarla Arap köylerinde de katliama giriştiler.

    İngiliz kamuoyu da giderek artan asker kayıpları nedeniyle ülkelerinin Filistin’deki varlığını sorgulamaya başlamıştı. Araplarla Yahudiler arasında çıkacak büyük bir savaşın kaçınılmaz olduğu anlaşılıyordu.

    14 Mayıs 1948’de, radikal örgütlerin aksine ılımlı görüşleriyle tanınan siyonist lider David Ben- Gurion İsrail’in bağımsızlığını ilan etti, manda dönemi sona erdi. Ertesi gün, uzun zamandır savaşa hazırlanan Arap koalisyonunu oluşturan Mısır, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Irak ve Lübnan, İsrail’e savaş ilan etti.

    Nisan 1949’daki ateşkese kadar süren savaşın sonunda İsrail, 1947 BM planında yüzde 56’sını alması öngörülen Filistin topraklarının yüzde 78’ini ele geçirdi. Gazze Şeridi Mısır’ın, Batı Şeria Ürdün’ün denetimine bırakıldı. Yaşadığı yerleri terket-mek zorunda kalan yaklaşık 700 binden fazla Filistinli, Ürdün, Lübnan, Suriye, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki mülteci kamplarında yaşamaya başladı. Bugün hala faaliyette olan ve Uluslararası Af Örgütü rakamlarına göre 5 milyondan fazla Filistinli Arap’ın yaşamak zorunda kaldığı 59 mülteci kampından 53’ü 1949-1950 döneminde açıldı. ■

  • ‘Çok ilerledi’ uygarlık! Artık can çekişiyor insanlık

    ‘Çok ilerledi’ uygarlık! Artık can çekişiyor insanlık

    Bilinen tarihin en eski dönemlerinde de vahşileşen savaşlar yıkım ve ölüme yol açıyordu. Gelişen iletişim teknolojisi, kitlelerin savaşları daha yakından izlemesini, bizzat görmesini sağladı. Günümüzde anlık olarak ekranlarımıza yansıyan görüntü ve seslere, bir o kadar dezenformasyon ve yalan haber de eşlik ediyor. Ve sivil ölümleri çok daha fazla.

    Antik Çağ’dan kalan rölyefler, yazıtlar ve kalıntılar insanın her türlü vahşeti ve zulmü yapmaya yatkın bir tür olarak, tarih boyunca bu uygulamaları sergilediğini gösterir. Bunun birçok amacı vardır. Psikolojik faktörleri bir kenara bırakırsak, hasımları sindirmek, bir bölgeden kaçırtmak, zihin karışıklığına sürüklemek; gücünü ve acımasızlığını göstererek karşı tarafa boyun eğdirmek; toplulukları yok etmek; talan ve intikam; direniş gösterenlere acımasız yaptırımlar bunlardandır.

    KapakDosyasi_Tanju-1
    1854-55’teki Sivastopol Kuşatması’ nda çekilen kare Kırım Savaşı’ndan kalan az sayıda fotoğraftan biri.

    Örgütlü şiddet, orduların ve diğer devlet güçlerinin yanı sıra isyancılar, direnişçiler, suç örgütleri, milis kuvvetleri ve gücü yeten her türlü grup tarafından gerçekleştirilmiştir. Uzak çağlarda şiddetin sergilenmesi doğrudan topluluklar önünde yapılmış, esirler toptan çarmıha gerilmiş, şehirler yakıp yıkılmış, toplu kurban ve ölüm gösterileri düzenlenmiştir. Örneğin Roma’da arenalardaki eğlenceyle karışık işkence ve katliamlar yüzlerce yıl devam etmiştir. Marcus Aurelius için dikilen sütunun kaidesinde, Romalıların esir aldıkları “barbarlar”ı sıraya dizip kafalarını keserken gösteren bir rölyef yer almaktadır. Spartaküs isyanında da 10 bin esirin yol boyunca çarmıha gerilmesi, kölelere gözdağı vermeye yöneliktir. Geçmişte insanlar sürekli olarak şiddetle içiçe yaşardı ve esasen medeniyetin simgesi olan şehirler, şiddetin kurumsallaşmasıyla birlikte meydana gelmiştir.

    KapakDosyasi_Tanju-2
    Sahte mizansenle propaganda fotoğrafları 2.Boer Savaşı’nda (1899-1902) ortaya çıkmıştı. Alttaki karede ölmüş gibi fotoğrafı çekilen İngiliz askeri, bundan az önce çekilen üstteki karede sağ elini oynatırken görülüyor.
    KapakDosyasi_Tanju-3
    Batılı güçlerin “shock and awe” (şok ve dehşet) dedikleri terör bombardımanının bir amacı da sivil halkı kaçırtıp bölgeyi boşaltmaktır. ABD öncülüğündeki koalisyonun 2017’de IŞİD’in elindeki Rakka’ya düzenlediği hava saldırıları da bunun örneklerinden biriydi.

    İletişim olanakları geliştikçe geniş kitleler savaşları daha yakından izler duruma geldi. En radikal değişim telgraf ve gazetelerin ortaya çıkışıdır. Napolyon Savaşları (1800-1815) döneminde gazete ve broşürler hasmı yerin dibine batıran karikatürlerle destekleniyordu. Daha sonra bunlara fotoğraf eklendi. Kırım Savaşı’ndan (1853-1856) tek tük fotoğraf kalsa da, Amerikan İçsavaşı’nda (1861-1865) daha fazla fotoğraf ve gazetecilik vardır. Günümüzde Güney Afrika Cumhuriyeti’nin bulunduğu topraklarda yaşanan 2. Boer Savaşı’nda (1899-1902) fotomontaj veya sahte mizansenle propaganda fotoğrafları ortaya çıktı. Bunlar 1. Dünya Savaşı’nda (1914-1918) kısa filmlerle desteklendi; 2. Dünya Savaşı’na gelindiğinde (1939-1945) filmler esaslı bir propaganda aracı olmuştu. Günümüzde ise savaşın dehşeti anlık olarak ekranlarımıza ve kulaklarımıza yansıyor. Bunu Irak’ta, Ukrayna’da yaşadık; 2023 Ekim’inde de Gazze’deki savaşı naklen izliyoruz.

    İnsanlar yıllar geçtikçe savaşı daha yakından izler duruma gelirken, savaşların niteliğinde de köklü değişimler yaşandı. 1. Dünya Savaşı’na kadar savaşlarda ölenlerin yüzde 90’ı asker, sadece yüzde 10’u sivildi. 2. Dünya Savaşı’nda bu oran tersine dönmeye başladı. Günümüz savaşlarında hayatını yitirenlerin yüzde 90’ı sivillerden oluşuyor. Bunun bir nedeni, topyekûn savaşın artık toplumun tümü tarafından yapılması, cephe ve cephe gerisi ayrımının büyük ölçüde ortadan kalkmasıdır. Krallar, ordularının yenilgiye uğramasından sonra tazminata razı olup savaştan vazgeçerken, artık toplumlar çok daha fazla fedakarlık göstermekte. En kısa ifadesiyle halkların savaşları hükümdarların savaşlarından çok daha fazla ölüme neden oluyor. Amerikan İçsavaşı’nda 1 milyon, 1. Dünya Savaşı’nda 10 milyondan fazla, 2. Dünya Savaşı’nda ise 40 milyondan fazla kişi öldü ki, bunlara açlık, hastalık ve diğer nedenlerle ölen sayısız milyonlar dahil değildir.

    Şiddetin yakından izlenmesi bir dizi sonuç ortaya çıkarıyor. Bunlardan birisi, acı da olsa, şiddetin kanıksanmasıdır. Şayet taraf değilseniz, izlediğiniz sahneler kalıcı bir iz bırakmaz. Şayet tarafsanız, karşı tarafın vahşetinin tek taraflı ve abartılı olarak gösterilmesi öfkenizi arttırır ki, bu zaten amaçlanmıştır. Enformasyon savaşı ve psikolojik savaş gibi yeni tanımlar durumu açıklamaya yardımcı olur. Bunun uç noktalarından birisi Batılı güçlerin “shock and awe” (şok ve dehşet) dedikleri terör bombardımanlarıdır. Korku yaratarak hasım halkı sindirmek ve kimi zaman da Rakka’da olduğu gibi sivil halkı kaçırtıp bölgeyi boşaltmak için kullanılmaktadır. Bu mantık içerisinde hastanelerin bombalanması şaşırtıcı değildir. Hava bombardımanıyla düşmanı sindirip teslime zorlamak daha 1918’de İngiliz Trenchard ve İtalyan Douhet tarafından ortaya atılmış teorilerdi. 1940’tan sonra Churchill, hava generali Harris’e savaşı Alman kentlerine taşımasını emretti. Yanıp yıkılan Alman kentlerinde 600 bin sivil öldü ama Almanya teslim olmadı.

    KapakDosyasi_Tanju-4
    Nazi askerlerinin 29-30 Eylül 1941’de Kiev’de 33 bin 771 Yahudiyi öldürüp toplu mezara gömdüğü olay tarihe Babi Yar Katliamı olarak geçti. Almanlar toplu mezarı da Rus savaş esirlerine kapattırmıştı.

    Bombardımanla savaşı bitirme tezini doğrulayan yegane sonuç, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılmasından sonra alındı ama burada bombardımanın niteliği çok değişmişti. ABD’nin 1963’te dahil olduğu Vietnam Savaşı’nda milyonlarca sivilin üzerine 2. Dünya Savaşı’nda atılanlardan daha fazla bomba ve kimyasal zehir yağdırıldı ama bu da direniş azmini azaltmadı, hatta tam tersine yol açtı. Sivillerin acıları ABD’de ve tüm dünyada bu savaşa karşı sivil tepkileri de artırdı. Pentagon’un kararı, sonraki savaşlarda büyük propaganda kampanyalarıyla kamuoyu tepkisini bastırmak, hatta önceden hazırlamaktı ki, bunu en net şekliyle Irak’ın işgalinden beri yaşıyoruz.

    KapakDosyasi_Tanju-5
    1937’de Çin Cumhuriyeti’nin o zamanki başkenti Nanking’i ele geçiren Japon askerleri 300 bin sivil ve silahsız askeri öldürüp on binlerce kadına tecavüz etmişti.

    Askerî operasyonlar giderek diğer insan faaliyetleriyle daha fazla içiçe geçti. Her zaman politik amaca tabi olmak zorunda olan askerî strateji, artık tamamen politik, hatta kültürel bir çerçeveye yerleşti; bu da sivilleri savaşın içine daha çok çekti. Her ne kadar özellikle eski kuşatmalarda şehrin tüm varlığı ve ahalisi meşru hedef ve doğal ganimet sayılmışsa da, günümüzde ekonomik altyapının çökertilmesi ve nüfusun hedef alınması yıpratma savaşının temel taktiği durumuna gelmiştir. Hava bombardımanı bunu mümkün kılmaktadır, ancak sadece birkaç büyük devletin bunu yapabilecek kapasiteye sahip olduğu açıktır. 20. yüzyılda Guernica, Şanghay, Dresden, Tokyo, Hiroşima ve Rakka çapındaki yıkıcı bombardımanlar sadece 4 devlet tarafından yapılmıştır.

    KapakDosyasi_Tanju-6
    Amerikan askerlerinin Vietnam Savaşı’nda işlediği savaş suçlarından biri olan 1968’deki My Lai Katliamı’nda en az 347 sivil öldürüldü. ABD ordusu olayı ancak bir yıl sonra kabul etti. Gerçekler ordu görevlisi foto muhabiri Ronald Haeberle’nin çektiği karelerle belgelenmişti.

    Bu tür katliamlar militarizmin hortlaması ve ırk teorisiyle birleşmesiyle gerçekleşebilmiştir. 2. Dünya Savaşı sürecinde Almanya ve Japonya militarist devletlerdi; İngiltere ve ABD ise militarist olmayıp savaşta askerîleşmiş devletlerdi; ancak dördü de ırkçıydı. Amerikalı generaller askerlerine “sarı p..leri öldürün” derken, Japonlar da Çinlileri “aşağılık”, Beyazları “ödlek” olarak niteliyordu. Günümüzde de ırkçılık farklı biçimlerde sürmekte olup, bu en bariz şekilde Batı ülkelerinde göze çarpmaktadır.

    Yakın dönemin ilginç özelliklerinden biri de, eskiden fiilen dokunma veya fırlatma mesafesinde gerçekleştirilen öldürme eyleminin, şimdi çok uzaklardan yapılabilmesidir. Colorado’da ekran başında oturan bir drone operatörü sabah nöbetinde 15 bin kilometre uzaktaki bir Afganlıyı öldürüp evine yemeğe gitmekte, paydostan önce bunu birkaç defa daha tekrarlayabilmektedir. Nazi subayları da ölüm fırınlarından 5 dakika uzaktaki evlerinde aileleriyle normal bir akşam geçirirdi.

    Askerlerin düşmanla daha hiç göz temasına girmeden, cepheye geldikleri ilk dakikalarda çok uzaktan yapılan top ateşiyle ölmeleri 1. Dünya Savaşı’nda ortaya çıkmış bir durumdur; şimdi ise ölümlerin neredeyse yarısından fazlası bu şekilde gerçekleşmektedir.

    Zaman ilerledikçe savaş insanlığın ayrılmaz bir parçası olmaktan hiç çıkmadığı gibi, giderek sivilleri daha fazla kapsamaya başladı. Irkçı bakışın yaygınlığı, sivillerin toplu katliamını getirdi. Japonların “Rape of Nanking” (Nanking Tecavüzü) adı verilen katliamı veya hıyarcıklı vebayla Çinlileri öldürmeleri; Nazilerin ölüm kampları ve Rusya’da sayısız sivili katletmeleri; Rusların 1930’larda milyonlarca Ukraynalıyı ölüme sürükledikleri Holodomor hadisesi; Ruanda ve Kamboçya ölüm tarlaları; Suriye bombardımanları; Filistin kamplarının basılması yaşanan binlerce olayın en bilinenlerinden birer bölümdür. Dünya kamuoyunun bunlardan “fazla etkilenmemesi” için katliamları mazur gösteren kampanyalar, özellikle Batı ülkeleri tarafından başarıyla yürütülmektedir.

    Bütün bunlar vahşetin kültürel mi, yoksa genetik mi olduğu tartışmasını gündeme getirmiştir. Barışa inanmak isteyenler bunun kültürel olduğunu ve insanlıktan silinebileceğini ileri sürer. Ne var ki, medeniyetin zulümle inşa edilmiş olması aksine işaret etmektedir. Savaş, neolitikten uygarlığa geçişte, şehirlerin varlık nedenlerinden birisiydi; bundan sonra da şehirlerin zenginliği bizzat şiddetin hedefi oldu. Şehirler, 2 yüzyıl öncesine kadar surların içerisinde yaşamak zorundaydı. Sözkonusu süreç içerisinde daha barışçı halklar şiddete daha yatkın olanlar tarafından tasfiye edildiler; galip taraflar ise “uygarlığın” kurucuları oldular. Vahşete karşı mücadele daha çok uzun süre insanlığın gündemindeki en önemli konulardan biri olmayı sürdürecek. ■

  • Filistin ulusal mücadelesinde FKÖ’den HAMAS’a doğru…

    Filistin ulusal mücadelesinde FKÖ’den HAMAS’a doğru…

    1967’deki Arap-israil savaşındaki yenilginin ardından bağımsız bir güç olarak şekillenen Filistin ulusal hareketinin tarihi, Ortadoğu’nun yakın geçmişine de ışık tutar. Bu tarihin içinde, Filistin Kurtuluş Örgütü’nden (FKÖ) sonra kendi geleneği ile bir konum edinen HAMAS’ın yapısı, özellikleri ve son savaşı hazırlayan sürecin dönüm noktaları.

    Amacı ne olursa olsun sivillerin, masumların katledilmesinin haklı gösterilmesi asla kabul edilemez. HAMAS’ı bu açıdan haklı olarak eleştirenler, aynı titizliği İsrail’in kuruluşundan itibaren Filistin halkına, sivillere yönelik cinayetlerini anmadıklarında inandırıcı olamayacaklardır.

    Şüphesiz Filistin ulusal mücadelesi HAMAS’la başlamadı; ancak bu örgüt kendi geleneği ile bu tarihin içinde ayrı bir konum edindi ve ayırdedici özelliklerini ancak bu mücadele içinde anlamak mümkündür.

    KapakDosyasi_Masis-1
    Filistin ulusal hareketine ivme kazandıran El Fetih örgütünü 1959’da Kuveyt’te sürgünde olan Yaser Arafat (sağda) ve Ebu Cihad kurmuştu.

    Bizzat İsrail’in kurucularından başlayarak ve “terörist” denilerek tarihte görmezden
    gelinen hareketlerin, bugün oldukça makbul sayılan devletlerin oluşumunda oynadıkları rol de hatırlanabilir. Buna aynı şekilde Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) veya Nelson Mandela’nın Afrika Ulusal Kongresi (ANC) de eklenebilir. Hatta bugün medeni bir muhatap olarak gösterilen Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ), El Fetih’in de 1993 Oslo Antlaşması’na kadar “terörist” diye yaftalandığı unutulmamalıdır.

    Filistin ulusal hareketi, 1967’de “6 Gün Savaşı” diye anılan Arap-İsrail savaşındaki askerî yenilginin ardından bağımsız bir güç olarak şekillenmeye başladı. Her ne kadar özellikle Nasırcı Mısır’ın inisiyatifiyle Arap Birliği devletleri 1964’te FKÖ’nün kurulmasına katkı sağlamış olsalar da, o zamana kadar Filistin meselesi Arap devletlerinin bir meselesi olarak kalmıştı. Mısır ve Ürdün nezaretinde, soylu-büyük ailelere dayanan ulusal hareketin başlangıç evresi denilebilir buna.

    Aslında Filistin ulusal hareketi, 1959’da El-Fetih’in kurulmasıyla birlikte ivme kazanmıştı. Örgütü, Kuveyt’te sürgün olan Yaser Arafat, Ebu Cihad ve önde gelen şahsiyetler, 1948’deki savaş yenilgisinden sonra Arap devletlerinin Filistin sorunu karşısındaki pasif tutumlarına tepki olarak kurdular. Cezayirlilerin Fransız sömürgeciliğine karşı yürüttüğü bağımsızlık savaşının (1958-62) verdiği esinle “halk savaşı”na ağırlık veren El-Fetih, 1965’ten itibaren Ürdün ve Lübnan’ daki mülteci kamplarından İsrail askerî hedeflerine eylemler düzenledi.

    1967’deki “6 Gün Savaşı”nda gelen ağır yenilgi, Arap devletlerinin itibarını yerlebir etmiş, El Fetih’in yıldızı parlamaya başlamıştı. 1968’de Karameh’teki savaştaki başarıları da örgütün itibarını artırdı. 1968-69’da El Fetih başta olmak üzere gerilla örgütleri FKÖ’nün denetimini ele geçirdiler. El Fetih lideri Arafat, artık aynı zamanda FKÖ Yürütme Kurulu Başkanı’ydı. İsrail işgali altındaki Gazze ve Batı Şeria’da faaliyet yürütmek olanaksız olduğu için, FKÖ dışarıdaki kamplarda gelişti.

    KapakDosyasi_Masis-2
    1970’te Ürdün ordusu topraklarındaki Filistin kamplarında katliama girişti. Başkent Amman’da saldırılara direnen Filistin fedaileri.

    Eylül 1970’te Ürdün ordusu, ABD’nin talebi üzerine topraklarındaki Filistin kamplarında katliama girişmişti. FKÖ ve El Fetih lideri Arafat da Ürdün’de yaşıyordu. Çoğunluğu sivil olmak üzere 10 binden fazla insanın öldüğü çatışmaların ardından Temmuz 1971’de Arafat ve savaşçıları Ürdün’den sınırdışı edilip Suriye’nin himayesinde Lübnan’a yerleşti.

    Liderler dışarıda yaşıyordu ama artık içeride de ulusal hareket gelişmiş ve FKÖ Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak belirmişti. Ardından 1972 Münih Olimpiyatları’nda İsrailli atletlerin öldürüldüğü “Kara Eylül” komando eylemi büyük bir sarsıntıya yol açtı. FKÖ, 1975’te Lübnan’da İsrail’in desteklediği Hıristiyan Falanj’a karşı ilerici Müslümanlarla birlikte savaştı.

    KapakDosyasi_Masis-3
    İsrail, 1982’de Lübnan’ı işgal etti. İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron, Sabra ve Şatilla mülteci kamplarındaki katliamların baş sorumlusuydu

    Lübnan’a iyice yerleşen ve buradan İsrail’e saldırılar düzenleyip ülkenin güneyinde adeta kendi bölgesini yaratan FKÖ’nün yöneticileri, 1982’de İsrail’in Lübnan’a saldırısı sonucunda Tunus’a sürgün gitmek zorunda kaldı. Sabra ve Şatilla kamplarındaki çoğu sivil yüzlerce Filistinli de İsrail’in desteklediği Hıristiyan Falanj tarafından katledildiler.

    İntifada dönemi

    Filistin tarihinin yeniden yazılmaya başlandığı Aralık 1987’deki 1. İntifada, açıkça Filistin milliyetçiliğin işgal edilen topraklarda gelişmesinin bir ürünüydü. Herhangi bir organizasyona mâledilemeye-cek gerçek bir halk ayaklanmasıydı bu; yakalanan insanların hiçbiri örgüt üyesi değildi.

    Silahsız kadın, genç, çocuk, işçi, köylü, esnaf Filistinliler kitlesel gösteriler ve grevler yapıp İsrail askerleriyle çatıştı. Topraklarının işgali onları “artık yeter” demeye zorlamıştı ve hareket esas olarak özerk ve yerel halk komitelerine dayanıyordu. Ancak El Fetih’in yanısıra Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Demokratik Cephe, yaptıkları baskıyla içerdeki bu özerk gelişmeyi durdurdular! Bildirileri bile Tunus’taki FKÖ yazmaya başladı.

    İntifadanın sağladığı prestijle FKÖ, 1988’de Cezayir’de Filistin’in bağımsızlığını ilan etti. Arafat, devlet, grup, bireysel her tür terörizme karşı olduğunu ilan ederek uluslararası meşruiyet kazanmaya yöneldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda İsrail ve ABD dışında çoğu ülke Filistin’in bağımsızlığını tanıdı.

    1987’de HAMAS’ın kurulmasında, 1. İntifada’nın kitlelerde oluşturduğu coşku ve katılımın da rolü vardı. Örgütün ilk broşürü 14 Aralık 1987’de İslâmî Direniş Hareketi imzasıyla çıkarıldı. İlk olarak laik ve Sol görüşlü Filistin hareketlerine yönelik şiddet eylemleri düzenleyerek kendilerine yer açtılar.

    KapakDosyasi_Masis-4
    Aralık 1987’de başlayan 1.İntifada, herhangi bir örgüte mal edilemeyecek gerçek bir halk ayaklanmasıydı.

    HAMAS’ın popülarite kazanması, 1950’lerden itibaren ABD’nin Suudi Arabistan ile birlikte Arap ilerici milliyetçiliğine ve komünizme karşı İslâmî köktenciliği desteklemesiyle başladı; ancak bu süreç, başlangıçta hesapta olmayan güzergahlardan geçerek kendi yörüngesini çizecekti. Özellikle 1970’lerde, mücadeleyi bağımsız bir şekilde başlatan akımların yıpranmasıyla beliren ideolojik boşluğu, ağırlıklı olarak yoksul halk kitleleri nezdinde yürüttükleri faaliyetlerle İhvan (Müslüman Kardeşler)-HAMAS çizgisi doldurmuştu. Ulusal ve toplumsal alandaki beklentilerin karşılıksız kalması İslâmî radikalizmi beslemiş; ABD ve Suudi Arabistan’ın şaşkınlıkla karşıladığı bir seçenek ortaya çıkmıştı.

    1989’da askerî eylemlere girişen HAMAS, 1991’de de silahlı kanat İzzeddin el-Kassam Tugayları’nı kurdu. Örgüt, kuruluşundan itibaren askerî ve siyasi faaliyeti ayırmıştı. Avrupa Birliği ve ABD tarafından terör örgütü olarak kabul edilen İzzeddin el Kassam Tugayları ile siyasi kısım arasında organik bir ilişki yokmuş gibi bir izlenim vermeye hep özen gösterdiler. Son çatışmalarda da bunun örnekleri görüldü.

    KapakDosyasi_Masis-5
    1993’teki Oslo Anlaşması’nın mimarlarından İsrail Başbakanı İzak Rabin, barış girişimlerinin bedelini canıyla ödedi ve 4 Kasım 1995’te İsrailli bir aşırı sağcı tarafından öldürüldü.

    Oslo Antlaşması

    KapakDosyasi_Masis-5A

    HAMAS’ın kuruluşunu tetiklemesi dışında İsrail ve Filistin siyasetinde başka değişikliklere de yol açan 1. İntifada rüzgarı Oslo Antlaşması ile dinecekti. 1992’de İsrail’de İşçi Partisi seçimleri kazanmış ve İzak Rabin başbakan olmuştu. FKÖ ile yapılan gizli görüşmelerden sonra 1993’te Oslo Antlaşması imzalandı.

    Antlaşmaya göre 5 yıl içinde statü, sınırlar, Yahudi yerleşimlerini geleceği, mültecilerin kaderi, Kudüs gibi yakıcı sorunlara bir çözüm bulunacaktı. Batı Şeria ile Gazze yönetimi Filistin Ulusal Yönetimi’ne bırakılıyordu.

    Oslo Antlaşması, FKÖ’nün yozlaşmasını hızlandırdı. Filistin halkının geleneksel liderlikle bağları giderek zayıflarken, İntifada’yı gerçekleştiren halkın denetim altına alınmasını üstlenen FKÖ bürokrasisi taban kaybetmeye başladı. Oslo’yu reddedenlerin itibar kazandığı bir ortamda HAMAS, El Kaide gibi terör örgütlerinden farklı bir yol izledi; halk sınıflarının temel ihtiyaçlarını gidermenin yollarını arayan toplumsal hizmetleri de örgütlemeye başladı (IŞİD’in 5 Ocak 2018’de Filistin’deki Müslüman gruplara ve HAMAS’a savaş ilan ettiği hatırlanmalı. Daha önce, 2015’te de Suriye’deki Filistin mülteci kamplarında El Nusra ve IŞİD ile HAMAS arasında ciddi çarpışmalar yaşanmıştı).

    KapakDosyasi_Masis-6
    1989’da askerî eylemlere girişen HAMAS, 1991’de örgütün silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’nı kurdu.

    Nasıl ki 1. İntifada HAMAS’ın sahneye çıkmasını sağladıysa, FKÖ ve İsrail arasında 1993’te imzalanan Oslo Antlaşması da yine HAMAS’ın “uzlaşmazlığının” göstergesi oldu. Oslo’da ABD başkanı Clinton’ın nezaretinde sürdürülen görüşmelerin sonucunda, İsrail ve Filistin resmî olarak birbirlerini tanımış oldular. İsrail parlamentosu FKÖ ile ilişkiyi yasaklayan kanunu iptal ederken, FKÖ de “Filistin’i kurtarmak için tek yolun silahlı mücadele” olduğu yönündeki kararını iptal ediyordu. İsrail Başbakanı İzak Rabin’in 4 Kasım 1995’te İsrailli bir Sağcı militan tarafından öldürülmesi bu süreci kesintiye uğrattı. İsrail verilen sözlere rağmen işgale, “yerleşimciler”i yerleştirmeye, yani Filistinlileri göçe zorlamaya devam ederken, HAMAS ve diğer örgütler de İsrail’e saldırdılar.

    Oslo Antlaşması FKÖ’nün “müzakere” arayışlarının açmazlarını bir kez daha gözler önüne serdiği sırada, Ortadoğu’nun titiz gözlemcisi Robert Fisk şu notu düşüyordu: “Oslo Anlaşması denilen balkabağının altından bir arabaya dönüşebilmesi asla mümkün değildi; fakat bunun böyle olduğu ancak Arafat ve Ehud Barak arasındaki Camp David görüşmelerinin çöktüğü 2000 yılında anlaşılacaktı”.

    Müzakereler devam ederken sağcı Likud Partisi lideri Ariel Şaron’un 2000 yılında Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya yaptığı provo-katif ziyaret, yine beklenmedik bir ayaklanmaya, 2. İntifada’ya yol açtı. Ancak militarize karakteri nedeniyle bu İntifada ilkinin olumlu-halkçı dinamiklerini taşımıyordu.

    2001’deki İsrail seçimlerini sürpriz bir şekilde Likud kazandı ve 1982’deki Sabra ve Şatilla katliamının sorumlusu olan savaş suçlusu Ariel Şaron başbakanlık koltuğuna oturdu. Bu sonuç aynı zamanda Oslo Antlaşması’nın kağıt üzerinde kaldığının da resmiydi. Bush’un ABD başkanlığı sırasında, 2001 meydana gelen 11 Eylül saldırıları da hem bölgedeki siyasal ortamı hem de aslında dünyadaki neredeyse bütün dengeleri kökünden değiştirecekti.

    Bu gelişmelere, HAMAS’ın intihar saldırıları eşlik etti. Buna karşılık İsrail ordusu işgali genişletirken 2004’te Gazze Şeridi’nde askerî operasyonlara girişti. Ancak yine aynı yıl Arafat’ın ölmesi, yeni Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas’la Şaron arasındaki görüşmeler ve HAMAS’ın ateşkesi ile olaylar durulur gibi oldu.

    KapakDosyasi_Masis-7
    İsrail-Filistin barış müzakerelerinin sürdüğü Eylül 2000’de Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya yaptığı provokatif ziyaretle 2.İntifada’nın başlamasına sebep olan sağcı Likud Partisi lideri Ariel Şaron, altı ay sonra İsrail Başbakanı oldu.

    2004’te ise HAMAS lideri Ahmed Yasin’in İsrail ordusu tarafından öldürülmesinden sonra, halefi Abdülaziz el-Rantisi de öldürüldü. Örgütün geleneksel liderliğinin yokedilmesi, tam da hareketin siyasal hayata daha fazla ağırlık verdiği bir döneme denk gelmişti. 2005’te İsrail, Filistin yönetimi ile müzakere etmeden tek taraflı olarak Gazze’den çekildi; ancak tüm denetimi elinde tuttu. Abluka altındaki bölgede su ve elektrik hizmetleriyle gıda giriş-çıkışını İsrail denetliyordu

    2005 Filistin belediye seçimlerinde HAMAS temsilcileri El Fetih karşısında güçlü bir muhalefet olarak belirdi. HAMAS suikastlarını sürdürürken, siyasal hayatta önemli bir kavşak olacak olan 2006 seçimlerini hedefliyordu. Mahmud Abbas seçimlere gidilirken “HAMAS’tan komünistlere biz tüm Filistinliler 1967 sınırlarında bir Filistin devleti istiyoruz” diyordu. HAMAS lideri Halid Meşal ise 2006’da İsrail ile ilişkilerini şöyle tanımlıyordu: “Bugün 1967 sınırları içerisinde bir Filistin devleti kurmayı kabul ediyoruz; ancak bu hiçbir şekilde İsrail’i tanıdığımız anlamına gelmez. İsrail’in statüsünü tanımdan, onlarla uzun vadeli bir ateşkes yapmaya hazırız”.

    2006 Filistin parlamento seçimlerini HAMAS kazandı. El Fetih yüzde 43.8 oy oranıyla 46 milletvekilliği alırken, HAMAS 48.3 oy oranı ile 74 milletvekilliği kazandı ve El Fetih’in geleneksel çoğunluğuna son verdi. El Fetih’in düşüşünde yöneticilerin nepotizmi ve yolsuzluğa bulaşmış olmaları ile kamu hizmetlerindeki aksamalar önemli bir rol oynadı.

    HAMAS’ın seçim zaferi, o güne kadar yürütmüş olduğu askerî eylemlerden ziyade siyasal ve toplumsal alanda yürüttükleri faaliyetlerin bir ürünüydü. Bir başka önemli etmen, liderlerinin diğerleri gibi yolsuzluğa bulaşmamasıydı. Mahmud Abbas, HAMAS’ı yeni yönetimi kurmaya davet etse de, uluslararası ilişkiler açısından paradoksal bir durum ortaya çıkıyordu: İsrail’i tanımayan bir yönetim nasıl müzakere edecekti? HAMAS’ın müzakere masasına oturması, İsrail’e göre ancak terörizmi terketmesi ve İsrail’i tanıması şartıyla mümkündü. ABD de ancak askerî hedeflerinden vazgeçmesi ve İsrail’in varlığını kabul etmesi halinde HAMAS ile görüşeceğini bildirdi.

    KapakDosyasi_Masis-8
    HAMAS taraftarları Batı Şeria’daki Nablus kentinde 29 Ocak 2006’daki seçim zaferini kutluyor.

    El Fetih ve HAMAS bir süre sonra anlaşıp bir ulusal birlik hükümeti kurdu. Başbakanlık koltuğuna HAMAS’tan İsmail Haniye oturacaktı. Ancak iki örgüt arasındaki gerilim devam etti ve 2007’de yaklaşık 600 kişinin ölümüyle sonuçlanan çatışmalar sonucunda HAMAS, El Fetih’i Gazze’den atarak tüm bölgenin denetimini ele geçirdi. Haziran 2007’de Filistin Yönetim Başkanı Mahmud Abbas, İsmail Haniye’yi başbakanlık görevinden alarak yerine Selam Fayyad’ı atadı. Ancak yalnızca Batı Şeria’yı denetiminde bulunduran bu hükümeti HAMAS tanımadı. Böylece Filistin toprakları fiilen ikiye bölünüyordu.

    2011’de iki örgüt seçimler için masaya oturdu ve Mayıs ayında Kahire’de “seçimleri hazırlamak üzere bağımsız bir geçici hükümet kurulmasını” öngören bir protokol imzaladılar. Ancak HAMAS, Mahmud Abbas’ın başbakan atamasına karşı çıkıyordu. Şubat 2012’de Abbas’ın başbakanlık görevini de kendisinin üstlenmesi önerisini Şam’da sürgünde olan HAMAS’ın siyasi lideri Halid Meşal kabul ettiyse de Gazze’deki yöneticiler kabul etmediler. Onlara göre bu, silahlı mücadeleye karşı barışçı direnişin kabulü anlamına geliyordu.

    Nisan 2014’te, El Fetih ve HAMAS bir ulusal birlik hükümeti kurma niyetlerini açıkladıktan 2 ay sonra bunu nihayet gerçekleştirdiler. ABD, HAMAS’ı hâlâ bir “terör örgütü” olarak nitelese de bu yakınlaşmaya karşı çıkmadı. İsrail Başbakanı Netanyahu ise uluslararası toplumu bu hükümeti tanımamaya davet etti. Tam bu sıralarda 3 vatandaşının kaçırılmasından HAMAS’ı sorumlu tutan İsrail’in saldırılarında 1.465’i sivil olmak üzere 2.252 Filistinli öldürüldü!

    KapakDosyasi_Masis-9
    HAMAS’ın kurucu lideri Ahmed Yasin (sağda) 22 Mart 2004’te, sağ kolu ve halefi Abdülaziz el-Rantisi de bir ay sonra İsrail ordusu tarafından öldürüldü.

    Mayıs 2017’de İsmail Haniye, Halid Meşal’in yerine HAMAS’ın başına geçti. Ekim’de HAMAS ve El Fetih “Siyonizme karşı birlikte çalışmak” üzere bir anlaşma yaptılar; ancak bu anlaşma da yürürlüğe girmedi. Gazze’de Mart 2019’da toplumsal huzursuzluk sokaklara taştı ve HA-MAS’ın güvenlik güçleri barışçıl gösterileri şiddet uygulayarak dağıttı.

    31 Temmuz 2021’de yapılması gereken Filistin devlet başkanlığı seçimi belirsiz bir tarihe ertelendi. Bugün anlaşılıyor ki HAMAS, bu tarihten itibaren 1973 Arap-İsrail savaşının 50. yıldönümüne, yani 7 Ekim 2023 saldırılarına hazırlanmış. ■

  • Yaşasın cumhuriyet Yaşasın Filistin

    Yaşasın cumhuriyet Yaşasın Filistin

    7 Ekim 2023’te HAMAS’ın roket saldırısıyla başlayan ve genelleşme eğili­mi taşıyan son savaş, dünyadaki tüm denge­sizliklere bir yenisini kattı. İsrail’in misilleme olarak giriştiği hava saldırıları neredeyse tamamen sivilleri hedef alan bir katliama dönüştü. 2 gün sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yaptığı açıklamada “Her şeyin olduğu gibi sa­vaşın da bir adabı, ahlakı vardır. Taraflar buna riayet etmekle mükelleftir” dedi.

    Kendisinin bu etik yaklaşımını takdir etmekle birlikte, bunun maalesef gerçek olmadığını söylemek durumundayız. Üstelik bu vaziyet, yani sıcak savaş hâlinin hiçbir insani-ah­laki boyutunun bulunmadığı, hadiseler ve belgelerle kanıt­lanmış tarihsel bir gerçektir. Dahası, tarihte insan türünün birbiriyle tutuştuğu tüm bilinen savaşlarda, yani öteden beri bu durum geçerlidir.

    Son 170 yıldır ise -haberleşmenin telli, telsiz, yazılı, elekt­ronik, dijital aşamalarıyla birlikte- savaşlarda “gerçekten” ne yaşandığı/yaşanmadığı iki önemli noktada ortaya çıkmıştır: İlki, bu “gerçeğin” dezenformasyon yoluyla yeniden şekillen­dirilmesidir. İkincisi ise, savaşlarda yaşananların telefon-bil­gisayar ekranlarına naklen taşınmasıdır; bu “canlı” görüntü­lerde, canların nasıl alındığını hep birlikte izleriz (daha detaylı bilgi için bkz. sayfa 50 / Mehmet Tanju Akad). Kısacası, savaş­lar öteden beri korkunçtur; ancak bunun ne denli korkunç olduğunu artık görerek, duyarak, evimizin içinde yaşamakta­yızdır.

    Sıcak muharebeye girmiş ve sağ kalmış bir insan, önceki hayatına bir daha dönemez. Öyle şeyler yaşamış-yaşatmış, öyle şeylere tanıklık etmiştir ki artık “normal” olmak im­kansızdır. 1950-53 arasında Kore’de savaşmış gazilerden birkaçıyla tanışma-konuşma ve bunları yazma şansı bulmuş biriyim. Bu gaziler zaten çok az konuşuyor, genellikle susuyor ve gözlerinin netlik ayarını artı sonsuza alarak bakıyorlardı. Söyledikleri ortak şey ise şuydu: “Bizim yaşadıklarımız ne ki? Esas oradaki siviller perişan oldu. Hayatta kalanlar ölmekten beter oldu. Allah kimseye kendi ülkesinde savaş vermesin!”

    Evet, bugün savaş bizim ülkemizde değil belki ama içimiz­de, evimizde, telefonumuzda, ekranlarda ve her tarafta. Acı ve travma, çoluk-çocuk herkesi kapsayan bir felaketi yaygın­laştırıyor. Umudumuz ve beklentimiz, şüphesiz bu savaşın yaygınlaşmaması, sona ermesi.

    İşte bu trajik atmosferde, tarihî ve çok gurur verici bir yıldönümünü, cumhuriyetin 1 yüzyılı geride bırakan mirasını kutluyoruz. 100. yıl için hazırladığımız geçen sayımızın kapa­ğında “Hep birlikte, ilelebet!” demiştik. Bugün de yine umudu­muzu kaybetmeden haykırıyoruz: “Filistin yaşayacak!”

  • İsrail’in böl-yönet politikası,dinî yapıların güç kazanması

    İsrail’in böl-yönet politikası,dinî yapıların güç kazanması

    1928’de Mısır’da kurulan İhvan hareketi (Müslüman Kardeşler), 1936-39 arasındaki Filistin sivil ayaklanmasını açıkça destekledi. İsrail’in kurulduğu 1948’de ise günümüzdeki anlamıyla “siyasal İslâmcı” bir hareket yahut örgütten sözedilemezdi. Milliyetçi ve Solcu akımların zayıfladığı 1970’lerin sonundan itibaren bu yapılar yeniden güç kazandı.

    Son çatışmalardan önce Gazze’ye gidenler, “açık hava hapishanesi” benzet­mesinin ne kadar doğru olduğu­nu net bir şekilde görebiliyordu. Tamamen kuşatılmış bu bölge­de, ekonomik kriz ve işsizliğin yarattığı yokluk ve yoksulluk manzaraları arasında birçok ihti­yaçtan mahrum bir yaşam vardı. Gazze’de halk, hiç bitmeyen bir askerî atmosferin, olağanüs­tü hâl koşullarının ve bölgeyi yöneten HAMAS’ın oluşturduğu polis devletinin baskısı altında yaşıyordu. Bu koşullar HAMAS ve İslamî Cihad gibi örgütlerin de işine geliyor, insanları militarize ve mobilize etmek kolaylaşıyordu.

    Peki 1950’li ve 1960’lı yıllarda Sol’un güçlü olduğu Gazze’de HAMAS nasıl egemen duruma geldi? Bunu daha iyi anlayabil­mek için HAMAS’ın nasıl ortaya çıktığını bilmek gerekiyor.

    İsrail’in böl-yönet politikası,dinî yapıların güç kazanması
    Filistin kentlerindekiilk İhvan örgütlenmesi, hareketin kurucu lideri Hasan el-Benna’nın 1930’lardaki Filistin ziyareti sonrasında başladı.

    İsrail’in kurulduğu 1948’de, günümüzdeki anlamıyla belirgin “siyasal İslâmcı” bir hareketten sözedilemezdi. O tarihten önce, Filistin Müslüman hareketi, ulusal ve anti-sömürgeci yanı çok güçlü bir Arap-İslâm sentezinden ibaretti. İslâm ve cihat söylemi, kitleleri seferber etmenin bir ara­cı olarak kullanılıyordu. Ancak hedef, Müslüman ve Hıristiyanla­rın da içinde yer alacağı bağımsız bir ulus-devlet oluşturmaktı.

    1928’de Mısır’da kurulan İhvan hareketinin (Müslüman Kardeşler) Filistinli Müslüman önderler ya da siyasilerle yakın ilişkisi vardı. Mısırlı İhvan önderi Hasan el-Benna’nın kardeşi Ab­durrahman, 1935’te Filistin’e gi­derek Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni ile İslâm dünyasının meselelerini görüşmüştü. İhvan bu tarihten sonra, Filistin mese­lesine özel bir önem verdiğini ilan etti. 1936-39 arasındaki Filistin sivil ayaklanmasını (özellikle büyük grevleri) açıkça destekledi. Aynı yıllarda İhvan’ın lideri Ha­san el-Benna da Filistin’i ziyaret etti; İhvan’ın çekirdek örgütleri bu dönemde oluşturuldu.

    2. Dünya Savaşı’nın ertesinde, 1948’de İsrail devleti kurulup savaş patladığında, dört koldan gönderilen Arap ordularının arasında milis kuvvetlerine ben­zeyen İhvan mensupları da vardı. Bu askerî birimler, aynı zamanda hareketin örgütsel çekirdeğini oluşturan ve Mısır Kralı’nı devir­meyi hedefleyen bir yapı duru­mundaydı. Ancak 1949’da Kral’ın darbesini yiyen İhvan, yeraltına çekildi; Mısır’la idari ve ekonomik bağları bulunan Filistin’in Gazze bölgesinde gizli/açık örgütlen­meye gitti. İlk defa “geleneksel yerel rehberlik”ten çıkıp siyaset sahnesine atıldı.

    Gazze bölgesinde aşiret ve kabile ilişkileri güçlüydü. 1948’de İhvan’ın İsrail’e karşı savaşa ka­tılması, yerli halk üzerinde olum­lu etki bırakmıştı. Bu nedenle, örgüt burada kolayca kök saldı. 1949-55 arasında Gazze’de İsrail’e karşı verilen mücadelede Arap milliyetçilerinin yanısıra İslâmcı akım da filizlenmeye başladı.

    Cemal Abdülnasır, 1948’de İsrail’e karşı savaşan Mısır ordu­sunun subaylarındandı. O gün­lerde İhvan mensuplarıyla cephe arkadaşlığı vardı. Mısır Kralı Fa­ruk’u devirmek için İhvancılarla güçbirliği bile yapmıştı. Bundan dolayı, 1952’de askerî darbeye, İhvancılar kendileri yapmış ka­dar sevindiler. Abdülnasır’ın da içinde bulunduğu ihtilalci subay­lar, komünistler ve diğer siyasi güçlerin önünü kesmek için, Gaz­ze’de İhvan’ın faaliyetlerini teşvik edip kollamışlardı. Aynı amaçla Mısır’dan gönderilen din alimleri de Gazze’deki dinsel faaliyetlerin yayılmasına hizmet ettiler.

    30-51 KAPAK DOSYASI-BASKI-2
    İngiliz manda yönetimine karşı 1936’da başlayıp üç yıl süren Filistin ayaklanması sırasında Yafa kentinde sivillere müdahale eden İngiliz askerleri.

    İhvan 1954’te iktidar çatış­masına girdiği Abdülnasır’a darbe yapmaya kalkınca Mısır’da yasaklandı. O tarihten sonra, Gazze’de Tevhid Cemiyeti adıyla hem legal dernek konumu kazan­dı hem de yeraltı etkinlikleri için zemin oluşturdu.

    1950’lerde dünyada ulusal kurtuluşçu ve sosyalist hareket­ler yükseliyordu. Ortadoğu’da en hızlı gelişen akım Arap milliyet­çiliği (Nasırcılık, Baasçılık) idi. Bu gelişmeler, Mısır’da yasaklanınca epey güç kaybeden İhvan’a bir darbe daha vurdu; Müslüman hareketin Gazze bölgesindeki ge­lişmesi geriledi. İhvan’la organik bağları olan Ebu İyyad, Ebu Cihad gibi birçok Filistinli genç önder, 1959’da milliyetçi-yurtsever El Fetih hareketinin kuruluşunda yer aldı. Artık İhvan’ın Gazze’de eski gücü kalmamıştı.

    El Fetih zaman içinde büyük mesafe alırken, İhvan da giderek kabuğuna çekildi. 1954-1970 ara­sında Abdülnasır’ın bu hareketle amansız mücadelesi sonucun­da, hemen tüm faaliyetlerini durdurmuş, uzun sürecek bir kış uykusuna yatmıştı.

    EGYPT-REPUBLIC-NEGUIB-NASSER
    Mısır’da 1952 darbesini yapan subayların başında General Muhammed Necib (halkı selamlayan) vardı ama asıl lider hemen sağındaki Albay Cemal Abdülnasır’dı. Sonrasında ülke yönetimini ele alan Abdülnasır, İhvan örgütüne karşı amansız bir mücadeleye girişti.

    1967’deki “6 Gün Savaşı”nda yaşanan büyük bozgun, Arap-İs­lâm dünyasında “El Nekbe” (Felaket) olarak nitelendirilmişti. 1948’teki savaştan sonra Ür­dün’ün denetimine bırakılan Batı Şeria ve Mısır’ın denetimine bıra­kılan Gazze Şeridi’nde onlarca yıl sürecek İsrail işgali başlıyordu. 1967 bozgunu, Filistin toplumu­nun dine daha fazla yönelmesine yolaçtı ve İslâmcı hareketlere gerekli zemini oluşturdu.

    “İslâmi uyanış”ı tetikleyen en önemli etkenlerden birisi ise El Fetih gibi gerilla gruplarının yönettiği Filistin Kurtuluş Ör­gütü’nün (FKÖ) 1975’te başlayan Lübnan içsavaşına gereğinden fazla bulaşarak yıpranmasıydı. 1982’de Beyrut’un İsrail ordu­sunca kuşatılıp FKÖ’nün Tu­nus’a sürülmesi; aynı dönemde Lübnan’daki Filistin örgütleri arasındaki kanlı çatışmaların çok sayıda ölümle sonuçlanma­sı; Arap milliyetçisi ve sosyalist hareketleri gözden düşürdü.

    1979 İran İslâm Devrimi de Lübnan-Suriye hattı üzerinden Filistin’i etkiledi. Başta Arafat olmak üzere FKÖ yönetimi, nere­deyse İran’a bir kurtarıcı gibi sarılıp İslâmcı görüşlerin kendi saflarında yayılmasını teşvik etti.

    İsrail işgali altındaki Filistin­liler, toprakları elinden alınan köylüler, İsrail’in sömürü yükü altında ezilen kent esnafı ile iç­ler acısı bir durumda olan göç­men kamplarındaki Filistinli kitleler FKÖ’den umudu kesiyor; dine yöneliyordu. Bu dönemde cami ve mescit faaliyetleri, Kur’an okuma merkezleri, medreseler ve dinî cemaatler çoğaldı. İşgal altındaki Batı Şeria toprakların­daki cami ve mescitlerin sayısı 1967-87 arasında 400’den 750’ye, Gazze Şeridi’nde ise 200’den 600’e yükseldi. Kudüs, Halil, Gaz­ze ve Beytüllahim kentlerinde İslâmi üniversiteler kuruldu.

    KapakDosyasi_Faik-4
    Mısır’da Nasır yönetiminin 1954’te yasaklayıp feshettiği İhvan’ın Hasan el-Benna’dan sonra lideri olan Hasan el-Hudeybi mahkeme salonunda.

    İsrail’in Arap milliyetçiliğine ilişkin tüm yayınları yasakla­dığı bir dönemde, İslâm dini ve tarihine ilişkin kitaplara kolaylıklar gösterildi; özelllikle cemaat yapılarına göz yumuldu. Benzer kolaylıklar 1970’lerde İsrail hapishanelerinde yaşayan, çoğunlukla Filistin direnişinden umudunu keserek “İslâm dinini yaşayarak huzur bulmak” isteyen Filistin fedailerine de sunuldu. Bu mahkumlar, cezaevi yöneti­mine karşı insani talepler için verilen mücadeleye sırt çevirdi­ler; Filistin halkına karşı işlenen çeşitli katliamları protesto ama­cıyla yapılan eylemlere karşı da benzer bir tutum aldılar; bu arada kendi hesaplarına örgütlenmeye başladılar; örgütlendikçe cezaevi yönetimiyle yakınlaştılar; hatta İsrail’in hapishanelerdeki kü­çük çaplı üretim faaliyetlerine katıldılar (Filistinliler açısından bunlara katılmak onur kırıcı bir davranıştı). Buna karşılık hapis­hane yönetiminden mescit, dinî günleri kutlama, daha çok dinî kitap okuma taleplerinde bulun­dular. Filistin direnişini kırmak için fırsatı kaçırmayan İsrail yö­netimi, diğer Filistinli tutsaklara tanımadığı olanakları bu kişilere tanıdı (Bu gözlemler, bu satırların yazarının İsrail cezaevlerinde tutsak olduğu dönemde bizzat tanıklık ettiği somut olgulardır).

    Kısacası Müslüman hareket 1970’lerin ortalarında uzun kış uykusundan uyandı. 1970-80 arasında Filistinli İslâmcılar, İslâmi Tebliğ ve Davet Cemaati, Müslüman Eller, Tekfir ve Hicret, İslâmi Cihad adıyla çeşitli grupda örgütlenmişlerdi. İhvan’a bağlı bazı gençler de “Siyonist düşma­na karşı askerî eylemlerde bulun­mak” için kendi önderliklerini ikna etme çabasına girdi. Ancak gelenekçi İhvan önderliği, “uygun bir fırsat ortaya çıkıncaya kadar askerî eylem yapılmayacağını” vurguladı.  

    KapakDosyasi_Faik-5
    KapakDosyasi_Faik-6

    İslâmcı akımların güç kazanmaya başladığı 1970’lerin sonunda Filistin kentlerinde açılan İslâm üniversitelerinden biri de Gazze İslâm Üniversitesi’ydi. 1978’de açılan okul, son İsrail saldırılarında kullanılamaz hâle geldi.

    KapakDosyasi_Faik-7
    El Fetih fedaileri Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta. Yıl 1979.

    Filistin’deki İhvan, iki kanat­tan oluşuyordu. Batı Şeria’dakiler, Ürdün İhvanı’yla daha içli-dışlıy­dı; oysa Gazze’dekiler Mısır’daki İhvan’dan uzaktı ve daha özerk bir tutum içindelerdi. 1980’ler­de bu iki kanada bir üçüncüsü eklendi: Kuveyt’teki mülteci Filistinliler arasında, önemli bir İhvancı kadro yetişmişti. Kuveyt Üniversitesi’ndeki İslâmi Birlik çevresinde kümelenen bu kanat, 15 kadar farklı siyasi örgütü çatısı altında barındıran FKÖ içinde kendilerine yer olmadığını sa­vunuyordu. Tek çare, Filistin için İslâmi bir çözüm oluşturmaktı. Kuveyt’ten sonra işgal altındaki Filistin okullarında da bu gruplar devreye girdi. FKÖ destekli ulusalcı, demokrat ve sosyalist derneklere karşı İslâmcı alterna­tifler oluşturdular yahut mevcut­ların içine sızıp yönetimleri ele geçirdiler. FKÖ yanlısı öğrenci­lerle bunlar arasındaki rekabet, husumet, kavga ve çatışmalar artık sıradanlaşmıştı.

    Filistin’de yaşayan İhvancılar, dışarıdaki fikir ve örgüt arkadaş­ları tarafından da destekleniyor­du. Özellikle petrol zengini Körfez ülkelerinden toplanan bağışlar büyük meblağlara ulaşıyordu.

    1980’lerden itibaren İhvan hareketi içinde silahlı mücadele yanlısı bir akım belirmeye başla­dı. Kuveyt ve Ürdün’de uç veren bu akım, yönetim kademelerin­deki İhvan ileri gelenleriyle gizli bir toplantı yaptı. Suudi Arabis­tan, Ürdün, Kuveyt, Bahreyn, Katar ve işgal altında yaşayan Filistin uyruklu üyelerin katıl­dıkları toplantıdan şu karar çıktı: “Filistin’de cihat stratejisi İslâmi bir seçenek olarak benimsenip uygulanacak. Bu kadrolar, askerî eğitimden geçirilecek. Mücadele için gerekli silah ve mühimmat sağlanacak” Konferansa Filis­tin’den katılanlar, Ürdün’de hız­landırılmış askerî eğitim aldılar.

    KapakDosyasi_Faik-8
    FKÖ lideri Yaser Arafat, 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgalinde Irak lideri Saddam Hüseyin’e karşı açık tutum almamıştı. Buna tepki gösteren zengin Körfez ülkeleri, o tarihten sonra HAMAS’a daha çok destek vermeye başladı.

    İleride HAMAS’ın kurucu lideri olacak Ahmed Yasin, Gaz­ze’de yaşayan İhvan liderlerinden biri olarak 1970’lerin sonunda şunu öngörüyordu: Yeni kuşak, FKÖ’nün çaresiz tutumundan usanmış; İran İslâm Devrimi ile Müslüman hareketlerin Af­ganistan’daki Sovyet işgaline karşı direnişinden büyük ölçüde etkilenmişti. Bunun üzerine dışarıdaki destekçilerinden de gerekli icazeti alan Ahmed Yasin, 1982’de Gazze’de İhvancıların ilk silahlı birimini kurdu. Ancak 1984’te İsrail güçleri bu silahlı birimi çökertti; Ahmed Yasin ve arkadaşları tutuklandı.

    Ahmed Yasin’in kurduğu silahlı birim çökertilmişti ama, bu durum FKÖ’ye karşı alternatif arayan ve pasifist Ürdünlü İhvan­cılara tepkili olan Filistinli öğren­cileri çok etkilemişti. İlk girişim başarılı olmamıştı belki ama, artık silahlı ve İslâmcı bir hareket oluşturmak hayal değildi. Ahmed Yasin 14 yıl hapis cezasına çarptı­rıldı. Cezaevindeki birinci yılında, esir değiş-tokuşu sonucu 1.000 tutsakla birlikte serbest bırakıldı.

    1986’da El Fetih’ten ayrılan­larla İhvan’dan kopanlar, İslâmi Cihad Alayları adıyla bir örgüt kurdular. Örgüt, aynı yıl Kudüs’te hassas bir bölgede çok sayıda İsrail askerinin ölümüne yolaçan bir eylem yaparak adını duyurdu. Bu eylem çok sayıda Filistinli gencin bu akıma yönelmesine neden oldu. 1987’de başlayan 1. İntifada, yoksulluk ve işgalin yarattığı ulusal kin ve öfkeyi kitlesel bir harekete dönüştürdü. İşte böyle bir ortamda HAMAS’ın kurulmasına karar verildi.

    74587516AK208_Gaza_
    HAMAS militanları, 2007’de milliyetçi El Fetih örgütünün çok sayıda üyesini öldürüp tutukladıktan sonra Gazze’nin yönetimini ele geçirdi.

    HAMAS kurulunca İhvan’da şu konu tartışılmaya başlandı: Örgüt, içinden çıktığı İhvan’a bağlı olarak mı çalışacaktı, yoksa kitleselleştikçe bağımsızlığını kazanacak bir yapı mı olacaktı? Birinci görüş, örgütün askerî bir kanat olarak İhvan’a bağlı olmasından yanaydı; ikinci görüş ise, İhvan’dan bağımsız, kitlesel ve herkese açık olmasını savu­nuyordu. Hararetli tartışmalar sonucu, çoğunlukta olan birinci görüş kazandı; içtüzükte “HA­MAS’ın İhvan’ın kanatlarından biri olduğu” yazıldı. Ancak bu du­rum uzun sürmeyecek, HAMAS giderek bağımsız bir örgüt gibi hareket etmeye başlayacaktı.

    HAMAS, sadece örgütsel bakımdan İhvan’dan ayrılmadı. Siyasetler ve zihniyetler açı­sından da giderek daha radikal tutumlar aldı. Sözgelimi, Mısır ve Ürdün’deki İhvan, parlamentoya girmeyi bir amaç olarak beller­ken; HAMAS, Filistin Ulusal Mec­lisi’ne girmeyi reddetti. Suriye ve Libya, İhvan’ın pek sevmediği ülkelerken, HAMAS bu ülkelerle işbirliğini onaylıyordu.

    1990’da başlayan Körfez Sa­vaşı sırasında İhvan, Batı’ya karşı Irak lideri Saddam Hüseyin’i ker­hen desteklerken, HAMAS terci­hini Irak ordusunun bir bölümü­nü işgal ettiği Kuveyt ile bu ülkeyi destekleyen Suudi Arabistan’dan yana kullanmıştı. Bunun meyve­lerini toplayacaklardı; zira FKÖ lideri Arafat, Saddam Hüseyin’e karşı açık bir tutum almayınca Kuveyt ve Suudi Arabistan’ın gazabını üzerine çekmişti. Bu iki zengin ülke, savaştan sonra FKÖ’ye nispet yaparcasına HA­MAS’ı destekleyecekti. 1980’ler boyunca FKÖ ve Arafat’a tam destek veren İran da 1990’lardan itibaren radikal tutumlar alan HAMAS’ı destekledi.

    KapakDosyasi_Faik-10
    12 Ocak 2017’de Gazze’deki Jabalia mülteci kampındaki elektrik krizini protesto eden göstericilerden biri, “Elektrik istiyoruz” yazan bir döviz tutuyor. O gün HAMAS güvenlik güçleri gösteriye katılan çok sayıda kişiyi gözaltına almıştı.

    HAMAS’a verilen destek de­mişken, İhvan çizgisinin geliş­mesine İsrail’in göz yummasın­dan da sözetmek gerekir. Siyasal İslâmcıların güçlenip, ulusal kur­tuluşçu Filistin hareketine alter­natif yaratması, o dönemde baş düşman olarak FKÖ ve Arafat’ı gören İsrail’in işine geliyordu. İsrail, zengin Körfez ülkelerinden siyasal İslâmcılara gönderilen bağışlara göz yumdu. Oysa aynı İsrail, Filistin direnişinin altyapı­sını yoketmek amacıyla Filistin’e girip çıkan parayı çok yakından takip ediyordu. 1980’lerde işgal altındaki Gazze’de İsrail’in din işlerinden sorumlu devlet görev­lisi olan Avner Cohen, 2009’da The Wall Street Journal’a “Üzüle­rek söyleyeyim ki HAMAS’ı biz yarattık” açıklamasını yapmıştı. Cohen sıradan bir görevli değildi; İhvan hareketinin önünü açma önerisini getirenlerden biriydi.

    1980’lerde Gazze valisi olan Tuğgeneral İzak Segev de FKÖ’ye karşı siyasal İslâmcılara güç kazandırmak için İsrail hüküme­tinin verdiği bütçeyle Gazze’de çok sayıda cami yaptırdıklarını açıklamıştı. Gazze’deki işgal yönetimi ayrıca siyasal İslâm­cıların sosyal yardım ve hayır kuruluşları açmasına, sağlık ocakları ve klinikler inşa etme­sine de göz yummuştu. İsrail’in böl-yönet politikasının sonucu olan bu uygulamalar sayesinde İhvan-HAMAS çizgisi Gazze’de iyice kök saldı.

    Arafat ve din silahı

    Şahsına ve örgütüne karşı ciddi bir rakibin ortaya çıkmasını içine sindiremeyen Arafat, bir taraftan HAMAS ve benzeri hareketleri “İsrail imalatı” olmakla suçladı; diğer taraftan ise bu örgütlerin kullandıkları dinî söylemlere daha sıkı sarıldı. Önceleri laik, devrimci, sosyalist çizgide konuşmalar yapan Arafat, artık Filistin mücadelesinin “cihat” ol­duğunu savunuyordu. Konuşma­larını ayet ve hadislerle süslüyor, besmeleyle açıyordu.

    KapakDosyasi_Faik-11
    2009’da “Üzülerek söylemeliyim ki HAMAS’ı biz yarattık” açıklaması yapan Avner Cohen, 1980’lerde işgal altındaki Gazze’de İsrail’in din işlerinden sorumlu devlet görevlisiydi.

    Arafat’ın din eksenli rekabeti, esas olarak İslâmcılara yaradı. Münir Şefik, Ebu Hasan ve Ebu Hamdi gibi kanat temsilcileri, yandaşlarıyla birlikte El Fetih’ten ayrıldılar. HAMAS ilk dönemle­rinde, başta El Fetih olmak üzere ulusalcı ve sosyalist Filistinli gruplarla rekabete girdi; iç çatış­malarda çok sayıda masum insan öldü. Örgüt büyüdükçe, FKÖ bileşenleri güç kaybediyordu.

    Filistin-İsrail barışı çabala­rında önemli bir yer tutan 1993 Oslo Antlaşması’na İsrailli aşırı sağcılar gibi HAMAS da sert tepki gösterdi. “Filistin’in kurtuluşu­nun görüşmeler yoluyla değil, silahlı mücadeleyle gerçekleşe­ceğini” ilan eden örgüt, “gerekirse 10, 20, 30 yıl sürecek bir yıpratma savaşı stratejisiyle İsrail’e bu top­raklarda rahat yüzü göstermeye­ceğiz” diyordu. Oslo Antlaşması gereği Batı Şeria ve Gazze, Filistin yönetimine bırakılıyordu.

    1967’de başlayan işgal döne­minde Gazze’nin çevresini kuşa­tan çok sayıda Yahudi yerleşimi kurulmuştu. İsrail askerleri geri çekilirken Gazze halkına bir şey bırakmamak adına bu bölgede ne varsa yakıp-yıktılar. HAMAS intihar saldırıları ve şiddet ey­lemleriyle büyürken, İsrail ortaya çıkmasına göz yumduğu örgütle sert bir mücadeleye girişti.

    El Fetih ve HAMAS arasın­daki mücadele, Batı Şeria’da El Fetih’in, Gazze’de HAMAS’ın egemen olmasıyla sonuçlandı. HAMAS 2007’de Gazze’deki El Fetih yetkililerini katletti, tutuk­ladı veya sürdü. Vurucu timler aracılığıyla rakipleri üzerinde terör estirdi. Filistin yönetiminin yasalarını hiçe sayarak kendi din anlayışına uygun kurallar koydu. O zamandan beri Gazze halkı İsrail devletinin faşizan uygula­malarıyla, HAMAS’ın kurduğu baskıcı yapı arasında eziliyor.

    İNSAN AYNI, YAPI FARKLI

    İki farklı dünya: Gazze ve Batı Şeria

    Acaba HAMAS neden Batı Şeria’da Gazze’deki gibi güçlü değil? Genel olarak İslâmcı hareketin özel olarak HAMAS’ın Gazze’de güçlü olmasının, ta­rihsel sebepler dışında bölgedeki yaşam koşullarıyla da ilgisi var. Sadece 1948- 1967 arasında nüfusu 5 katına çıkan Gazze’ye, bu tarihten sonra da toprakla­rından sürgün edilen Filistinlilerin göçü kesintisiz olarak sürdü. Bugün gelinen noktada, Gazze dünyada metrekare başına en çok kişinin yaşadığı yerlerin başında geliyor ve bunun getirdiği yakıcı ekonomik ve sosyal sorunlar cihatçı örgütlerin aradığı zemini yaratıyor.

    KapakDosyasi_Faik-Kutu
    Gazze Şeridi’nde kurulu çok sayıda mülteci kampında 1948’den beri topraklarından
    sürülen Filistinliler yaşıyor. 2022’de çekilen fotoğraftaki El Burj mülteci kampı
    bunların en eskilerinden biriydi ve son İsrail saldırılarında yerle bir oldu.

    Gazze ile Batı Şeria arasındaki önemli bir fark da nüfus yapılarının farklı olması. Batı Şeria’da hatırı sayılır bir Hıristiyan nüfus yaşıyor. Ayrıca, zama­nında Kudüs’te kurulan onlar­ca misyoner okulu ve kolej sayesinde bölge halkının eğitim seviyesi Gazze halkıyla karşılaştırılamayacak kadar yüksek. Bu okullarda yetişen birçok kişi Batı ülkeleriyle yakın ilişki içindeydi ve laik bir düşünce yapısını benimsiyordu. Bölge insanı 1950’lerde yükselen Arap milliyetçiliği ve sosyalizm akımından çok etkilendi; bu hareketler de bu bölgede kök saldı. Hem toplumsal doku bakımın­dan hem de diğer Filistin hareketlerinin gücü açısından Gazze’den çok farklı bir durumda bulunan Batı Şeria’da HAMAS’ın güç kazanması pek mümkün değildi.