Etiket: sayı:107

  • Köken, kimlik, din ve dil: Hiçbiri değişmez değil

    Köken, kimlik, din ve dil: Hiçbiri değişmez değil

    İçasya tarihinde toplulukların akışkanlığı, aynı zamanda onların kendilerini nasıl tanımladıklarıyla ortaya çıkar. Tanrı Dağları’nın batısında 16. yüzyıl ortalarına kadar varlığını sürdüren Cungarya sakinleri, tarihleri boyunca birçok isim (Oyrat-Cungar-Coros-Kalmuk) kullandı, farklı dinleri benimsedi. Etnik kökene dayalı “kimlik” kavramı, 16. yüzyıl öncesinde değişmez bir kalıp değildi.

    Tanrı Dağları’nı herkes bilir. Ama bu dağların hemen kuzeyindeki Cungarya hakkında çok az şey biliriz. Cungarya adı, “sol kol” anlamına gelen Moğolca “cegün-ğar”dan gelir. İçasya tarihinde sık kullanılan sağ ve sol kol tabirleri, insanın veya halkın yüzünü nereye çevirdiğine göre değişik yönleri gösterir. “Cegün-ğar/Cungar” tabiri, Batı Moğollarının bir grubu için kullanılır; demek ki onlar da, bugün kullandığımız haritalarda görüldüğü gibi yüzlerini kuzeye doğru çevirerek yön belirlemişlerdir.

    “Cegün-ğar” sol kol demekse de, bu tabirin tam olarak neyin yani hangi siyasi veya dinî teşekkülün sol kolu olduğuna dair farklı görüşler vardır. Ancak genel kanaat, 16. yüzyıl sonrası Moğol halkının “sol” kelimesini batı tarafındakiler anlamında kullandığıdır. Qing hanedanı tarafından mağlubiyete uğratıldıktan sonra (1759), Cungarların kurdukları devlet de yıkılmıştır. Belki kendileri kalmamıştır ama, bugün Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin kuzey kısmı için haritalarda hâlâ Cungarya adı kullanılır.

    Cungarlar bu bölgede özellikle ticaret yolları güzergahında çok güçlü bir varlık gösterdi; bunlar Esen Taişi’ninde (#tarih sayı: 105) mensup olduğu Oyratlardan gelen bir gruptu. Çinggis Han ordularına karşı gelmeyerek onların hakimiyetini tanımaları, kendilerine özel bir konum sağladı. Reşîdüddin Fazlullāh-ı Hemedânî’nin Câmiʿu’t-tevârîh (1306 -1310) adlı eserinde anlatıldığı gibi Çinggislilerle dünürlük ilişkileri kurmuşlardı; özellikle İlhanlılarda birçok hatun ve komutan Oyratlardan geliyordu. 

    15. yüzyılda “Dört Oyrat” grubundan Çoroslar liderliği ele geçirdi. Zaman içinde bu gruplardan bazıları batıya, Volga bölgesine kadar uzanan sahaya göçetti; bu sırada komşuları olan Türk dilli halklar, onlardan “Kalmuk” diye bahsetmeye başladı.

    Cungar bir kabile değil, siyasi bir oluşumun adı idi. Cungarların başındaki Çoros kabilesinin, mensup olduğu Oyrat grubu gibi gerek yaradılış efsaneleri gerek bazı isimler açısından Kadim Türklerden ve Uygurlardan izler taşıdıkları düşünülür. Muhtemelen onların kendilerinin Çinggis Han’dan değil de kardeşi Kasar’dan geldiklerini düşünmeleri de bu farklılığı gösteriyordu. Bu düşünce onlara her ne kadar “han” unvanı taşıma hakkını vermiyorsa da, kendilerine özgü daha farklı bir düzen kurmalarına yardımcı oluyordu. 

    Oyratlar-Cungarlar-Kalmuklar bir güç olarak ortaya çıktıkları zaman artık Budist olmuşlardı. Oysa ki ataları olarak gördükleri Oyrat Esen ve babası zamanında, aralarında kimilerinin Müslüman isimleri taşıdığını görürüz. Demek ki 16.-17. yüzyıllar, onların kimliğinde Budizmin önplana çıktığı zamanlardı. İçasya’da geniş bir bölgede hakimiyet kuran Cungarlar, zaman içinde izledikleri siyaset ile bütün komşuları ile çatışmaya girdi ve bu da onların sonunu getirdi. Hakim oldukları dönem coğrafyasına ait ayrıntılı bilgileri, kendilerine esir düşen İsveçli subay Renat’a yaptırdıkları haritaya borçluyuz.

    Oyrat-Cungar-Çoros-Kalmuk gibi kavim/kabile isimlerinin oluşumu, bize İçasya’da 16. yüzyıla kadar hayvancılıkla uğraşan göçebe halkların sürekli bir dinamizm içinde bulunduklarını gösterir. Onun için de İçasya tarihinde çok isimle karşılaşırız. 16. yüzyıldan sonra ise Asya’da bölgesel imparatorlukların kurulması ile bu dinamizm ve hareketlilik sona erdi. Oradan oraya koşan insanların oluşturduğu göçebe kökenli siyasi yapılar ortadan kalkmaya, yerleşik olmaya ve artık aynı isim altında bilinmeye başladı. Bu nedenle 19. ve 20. yüzyıl araştırmacıları, gördükleri kabilelerin çok eskiden beri varolmuş olduklarını düşündü. Halbuki isimler 16. yüzyıl öncesine dayansa da, kabileler için birinden diğerine geçmek/kaymak artık eskisi gibi doğal değildi. Bizim bugün değişmediğini düşündüğümüz “etnisite” veya etnik kökene dayalı “kimlik” kavramı, 16. yüzyıl öncesinde değişmez bir kalıp değildi. Değişmeyen, coğrafya idi. 

  • Statü sembolü ıvır-zıvırla hava atmanın kısa tarihi…

    Eşyalarımız artarken bizim için taşıdıkları anlam da değişiyor. İlk çıktığı yıllarda televizyon daha sonra video sahibi olmak, mahallede-apartmanda epey bir prestij meselesiydi. Tarihin çok daha eski dönemlerinde de sahip olduklarını gösterme, onlarla övünme/hava atma durumu vardı. Ananas kiralamaktan mor renkte eşya kullanmaya uzanan yollar.

    Geçmişle kıyasladığı­mızda bugün çok fazla şeyimiz var. Eskiden bütün mahalledeki oyuncakları biraraya getirsek, bugün 2 ya­şında bir çocuğun şahsi oyun­cak rezervleri kadar etmiyor. Evlerimizde geçmişe göre (eğer minimalizm ve beyaz takıntılı bir mimarın elinden çıkmadıy­sa) çok daha fazla eşya var. Ha, elbette eskiden olan bazı şeyler bugün yok. Laf aramızda en çok da ona bozuluyorum: Öğle tatilinde aç oturup harçlıkları­mı biriktirerek aldığım yüz­lerce kasetten, CD’den, plaktan eser kalmadı. Bilgisayarların bile CD oynatıcısı yok. Ya da ne bileyim, özellikle renkli televizyon ülkeye girdikten sonra her televizyonla beraber bir de regülatör satarlardı, onu da yıllardır kimse e görmedim; ama genel olarak evimizdeki elektrikli-elektriksiz eşyalar artma eğiliminde.

    Tabii eşyalarımız artarken bizim için taşıdıkları anlam da değişiyor. İlk çıktığı yıllarda televizyon daha sonra video sahibi olmak mesela, mahalle­de-apartmanda epey bir prestij meselesiydi. Karşı komşumuz Sadık Amca’yı en çok videoları olduğu için diğer komşulardan çok severdim mesela. Ancak ben yıllar sonra kendi paramla ilk video oynatıcımı aldığımda ne evde ne mahallede kimse heyecanlanmamıştı. Zaten o zaman video kiralama dükkan­larının hepsi batmıştı; hâliyle video sahibi olmak bana bir statü kazandırmadı.

    Zaten düşünecek olursanız, benim derdim video oynatıcıy­la ortamlarda sükse yapmak değildi. O zamanlar sinema yö­netmeni olma hayali kurduğum için, Deniz Pınar’dan, rahmetli Metin Demirhan’dan falan öyle kolay bulunamayan filmlerin kopyalarını alıp izliyordum. Halbuki Sadık Amca’daki video daha önceki devirde bir statü sembolüydü; tek kanallı TRT döneminde olmamıza rağmen nadiren kullanılır, genelde üze­rinde dantel örtüsüyle dururdu.

    BarisUygur

    Kasım sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Yüzölçümü küçük, ama başarı hikayesi büyük ülke

    Yüzölçümü küçük, ama başarı hikayesi büyük ülke

    Moldova Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu Sergiu Gurduza, Türkiye ile Moldova arasındaki tarihî bağlantılar ve diplomatik ilişkileri anlattı. 1991’de Moldova’nın bağımsız bir devlet olmasının ardından, Gagavuzya’yla özel ilişkileri de kapsayan kültürel bağlar, Ukrayna-Rusya savaşına dair yorumları ve AB ile ortaklık süreci…

    Sayın Gurduza, diplomasiye ilginiz nasıl başladı? Uluslararası diplomatik deneyimleriniz neler? İstanbulda en sevdiğiniz yerler hangileri?

    Diplomasi kariyerim, 2004’te Moldova Devlet Üniversitesi’n­de Uluslararası Hukuk alanında uzmanlaşarak aldığım eğitim ile başladı. En ilginç diplomatik deneyimlerimi Meclis Başkanı ve Başbakan Danışmanı olarak gö­rev yaptığım zaman yaşadım.

    Evet, şüphesiz İstanbul’u çok seviyoruz; burası farklı kültürel geçmişlerden insanların birara­da yaşadığı bir yer. Bu şehir bizi yaratıcı bir şekilde birarada yaşa­maya; iletişimin, kültürlerarası paylaşımın, işbirliğinin ve da­yanışmanın değerini ve gücünü keşfetmeye davet ediyor. Bana göre İstanbul, farklıların barış içinde birarada yaşamasının bir modeli hâline gelmiş; dünyanın dörtbir yanına dayanışma kültü­rünü yaymıştır.

    İstanbul’da “en sevdiğimiz yerler” in ne olduğuna henüz karar veremedik; zira daha işin başındayız ; Mart 2023’te göreve başladık ve her gün yeni yerler keşfediyoruz.

    Diplomasi-1
    Moldova Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu Sergiu Gurduza, Mart 2023’ten beri Türkiye’de görev yapıyor.

    Kasım sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Atatürk’ü anmak: Kadını, işçiyi, demokrasiyi savunmak

    Atatürk’ü anmak: Kadını, işçiyi, demokrasiyi savunmak

    1946’da sadece 6 sayı çıkabilen Yığın dergisi, hem olağanüstü yazarları hem de farklı fikirleri biraraya getiren çizgisiyle dikkati çeker. Mustafa Kemal’in güçlü cumhuriyet fikri; Nâzım Hikmet’in takma isimle ilk defa yayımlanan şiirleri; Abidin Dino, Behice Boran, Abdülbaki Gölpınarlı ve Halide Edip’in satırları ve güçlü çizimler biraradadır.

    Tabloid boy dergiciliğin, kapak grafiği ve içe­rik yetkinliği olarak bizdeki en iyi örneklerinden biri 1946’da 15 günlük olarak yayımlanan Yığın’dır. Sadece 6 sayı çıkabilmiştir. Derginin Cumhuriyet Bayramı ve 10 Kasım Atatürk’ü anma sayısı kapakları unutulmazdır.

    Nâzım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı ve Memleketimden İnsan Manzaraları Destanı’ndan ilk parçalar da takma isimle ilk defa Yığın’da yayımlanmıştır. Kadınlara özel sayı hazırlayan; işçinin sağlık sorunlarına kafa yoran; Abidin Dino, Behice Boran, Abdülbaki Gölpınarlı ve Halide Edip gibi yazarlarla çok fikirli, ilerici ve öncü bir dergi.

    1 EKİM 1946

    İlk sayı: Daima ileriye!

    OzgunUcar-1
    Yığın dergisinin 1 Ekim 1946 tarihli ilk sayısı.

    Derginin ilk sayısı 1 Ekim 1946’da yayımlandı. Başlığın tasarımı, “insan yığını”- kitlelerin silik resmi üzerine yazılama şeklinde Yığın yazısıyla yapıldı (Bu yazılama-grafik tekniği, dönemin Beşer, Ses gibi kimi Sol dergilerinde de görülür). Yazar kadrosunda Nâzım Hikmet, Orhan Kemal, Abidin Dino, Abdülbaki Gölpınarlı, Behice Boran, Sabire Dosdogru, Hulûsi Dosdogru, Burhan Arpad, Nevzat Hatko, Halide Edip Adıvar, Cahit Irgat, Suat Taşer, Hüsamettin Bozok, Kemal Bilbaşar, Ali Karasu (A. Kadir) gibi önde gelen isimler vardır.

    İçinde özel bir not bulunmasa da Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi’nin (TSEKP) yayın organı olduğu bilinen Yığın, “Her ayın 1’inde ve 15’inde çıkar; fikir ve sanat mecmuasıdır”. Derginin her sayısında kapakta tematik ve toplumsal bir konu işlenmiştir. İlk sayının kapak çizimi ise, Belçikalı ressam Frans Masereel’den, yığınları ileriye-yeniye doğru yüreklendiren, sağ eliyle ileriyi gösteren toplumcu-figüratif bir çalışmadır. Kapak konusu ise Abdülbaki Gölpınarlı kaleminden Tevfik Fikret ve Yunus Emre’dir.

    1 EKİM 1946

    Nâzım Hikmet’in şiiri takma ismiyle yayımlandı

    Ekim başında çıkan ilk sayının arka kapağında “Nigâr ile Mustafa” başlıklı bir şiir vardır. Kemal Sönmezler’in nefis karakalem çizimleriyle bezeli şiir “İbrahim Sabri” imzalıdır. Bu şairin kim olduğunu anlamak için, Nâzım Hikmet’in 20 Temmuz 1940 tarihinde Bursa Cezaevi’nden eşi Piraye Hanım’a yazdığa mektuba göz gezdirmek gerekecektir: “Diğer taraftan ‘Yunus ile Ceviz Ağacı’ serisine, yani şiirde hikaye tarzına devam ediyorum. ‘Nigâr ile Mustafa’ adıyla bir tane daha yazdım. Tashih edince sana yollayacağım. Belki de tashih edilmek üzereyken sen buraya gelirsin. Malum ya, vaadin var. Eylül’de buradasın.”

    OzgunUcar-2
    Yığın’ın 1. sayısında “İbrahim Sabri” takma ismiyle yayımlanan Nâzım Hikmet’in “Nigâr ile Mustafa” şiiri.

    Nâzım Hikmet o sırada Bursa Cezaevi’ndedir ve sadece bedenen değil, fikirleri ve özellikle şiirleriyle de yasaklıdır. Kitapları basılamamakta, ismi anılamamaktadır. “Nigâr ile Mustafa” şiirini Piraye Hanım’a yazdığı mektuptan tam 6 yıl sonra ilk defa Yığın’da “İbrahim Sabri” takma ismiyle okuyucuyla buluşturacaktır. Şiirin kendi memleketinde kendi ismiyle yayımlanması için ise 20 sene daha geçmesi gerekecekti: Şiir Türkiye’de ilk defa 1966’da De Yayınları tarafından yayınlanan Memleketimden İnsan Manzaraları kitabında yayımlanabilmiştir!

    Yığın’ın ilk 4 sayısının da, arka kapakta “İbrahim Sabri” imzasıyla Nâzım Hikmet’in daha önce yayımlanmamış şiirleri yer alacaktır.

    OzgunUcar-3
    ÖLÜMÜNÜN 8. YILINDA Derginin 15 Kasım 1946 tarihli 4. sayısının kapağında Mustafa Kemal Atatürk vardır. Atatürk, vefatının 8. yılında Faris Erkman imzalı nefis bir yüz portresiyle anılmıştır. Çizgi çizgi kalem darbeleriyle oluşturulmuş tipografik özgün portrenin altında “1881-1938” yazar.

    15 EKİM 1946

    ‘Veremle mücadele bir devlet davasıdır’

    OzgunUcar-4
    2. sayısında “verem” konusunu kapağa taşıyan Yığın dergisi.

    Derginin 2. sayısının kapak konusu, o yılların en büyük belası verem hastalığı üzerinedir. 1946, veremle mücadelenin sürdüğü bir yıldır. Yığın’ın kapak yazısını da eşi Hulusi Özdoğru gibi hekim olan ve ömrünü işçi sağlığına adamış olan Sabire Özdoğru yazmıştır. Özdoğru’nun yazısı şu satırlarla sonlanır: “Verem mücadelesi bir hayır cemiyeti davası ve bayramlarda toplanan ianelerle üç-beş zenginin gönlünden kopacak sadakaların halledebileceği bir mesele değil, memleketin yarını bakımından üzerinde ısrarla durulması gereken bir devlet davasıdır.” 2. sayıda ayrıca Arslan Kaynardağ’ın Charlie Chaplin için yazdığı “Şarlo’nun yeri demokrasi cephesinin ön safındadır” yazısı ilgi çekicidir.

    1 KASIM/15 ARALIK 1946

    Cumhuriyet ve demokrasi: ‘Biri diğerinden ayrılamaz’

    OzgunUcar-5
    Faris Erkman imzalı 3. sayı kapağı.

    Cumhuriyetin 13. yılının kutlandığı 3. sayı, Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının 8. yılında yayımlanan 4. sayı ve Beethoven’in konu edildiği 6. sayının kapakları çok çarpıcıdır. Üç kapak da, unutulmuş bir çizer olan ve genç yaşta vefat eden “Faris” yani Faris Erkman (1915-1950) imzalıdır. 29 Ekim konulu 3. sayının kapağında bir aslan görünümündeki emperyalizmle mücadele eden güçlü bir insan, güçlü bir cumhuriyet tasvir edilmiş ve kapağın altına büyük puntolarla “Cumhuriyet ve gerçek demokrasi hiçbir zaman biri diğerinden ayrılamaz” notu düşülmüştür.

    Yığın’ın 15 Aralık 1946 tarihli 6. sayısında ise kapak konusu Beethoven’dır. Faris Erkman kendine özgü portre geleneğini bu kapakta daha pastoral bir anlatımla adeta zirveye taşımıştır.

    Aziz Nesin, geriye doğru dürüst bir fotoğrafı bile kalmamış, 35 yaşında ölen yaşıtı Faris Erkman’ı, yani cezaevi arkadaşını, Böyle Gelmiş Böyle Gitmez-1 kitabında şöyle anlatır: “Faris Erkman 5 yıl hapis yattı. Faris’le Harbiye Askerî Cezaevi’nde, sonra da Sultanahmet Cezaevi’nde bir koğuşta yattım. Cezaevinde de Darüşşafaka’daki o sapsarı saçlı çekingen çocuk gibiydi; sessizdi, uysaldı, yumuşaktı. Ranzasına uzanır saatlerce ve saatlerce büyük resim ustalarının röprodüksiyon albümlerine bakardı. Bu tabloyu önüne koyup, bütün bir yarım gün baktığı olurdu. Hep resimden konuşurdu. Birkaç arkadaşına cezaevinde resmin ne olduğunu anlattı, öğretti durdu. Cezaevinde ülseri çok azmıştı. Sürekli perhiz yapıyor, ilaçlarla yaşıyordu. Bahtsızlığına, ikinci evliliğini de eklemek gerekir. 5 yıl yattıktan sonra cezaevinden çok hasta, çok zayıf olarak çıktı. Hastalığına, bir de iş bulmak, çalışmak, geçim zorluğu eklendi. Ameliyat olması gerekiyordu; ama çok zayıf olduğundan birazcık toplamalıydı. Vakit kalmadı, kan geldi. Cezaevinden çıkışından, sanırım 6 ay sonra, daha çok kan geldi ve öldü.”

    15 Kasım 1946

    Atatürk: Türkiye’yi Sağ’a değil Sol’a götürmek isteyen bir mücahit

    OzgunUcar-6
    Yığın’ın 5. sayısında “Tarih Karşısında Atatürk” yazısı

    15 Kasım 1946 tarihli 4. sayıda, Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının 8. yılında anıldığı kapak dosyasının giriş yazısı şöyle başlar: “Tarih karşısında Atatürk. Atatürk Türkiye’yi ileri bir merhaleyle Sağ’a değil Sol’a götürmek isteyen bir mücahitti.” Dergide “Atatürk ve Türk Kadınları” başlıklı yazıyı kaleme alan Sabire Özdoğru ise şöyle yazacaktır: “İstiklal Savaşı’nda kahramanlık destanlarına adlarını şerefle yazdıran mütevazı Türk kadınları, yarının da sanayi, kültür-bilim ve sanat kahramanları olacaktır… Türk kadınının temiz, çalışkan ve faziletli adı, fabrikalardan üniversitelere, köylerden şehirlere kadar her tarafı dolaşacak ve barışsever mevcudiyeti ile dünya kadınlığının yanında şerefli mevkiini alacaktır. Türk kadınları varlığını borçlu olduğu büyük Atatürk’e minnettardır.”

    Kebikeç dergisinin 2014’te çıkan 38. sayısında, “Eski Sol Üzerine Yeni Notlar…” yazısında Yığın’ı konu eden araştırmacı M. Bülent Varlık, derginin Atatürk devrimlerine bağlılığı ve desteğini şöyle aktarır: “Yığın’da açık bir sosyalizm propagandası yapılmamış, sözgelimi yazılarda Sovyetler Birliği’nin adı bile pek geçmemiştir. Buna karşılık Atatürk devrimleri sonuna kadar savunulmuştur…”

    1 ARALIK 1946

    Kadın da çalışacak insan gibi yaşayacak

    OzgunUcar-7
    “Kadın meselesi” konulu 5. sayı kapağı.

    5. sayının kapak konusu “kadın meselesi”dir. İmzasız kapak portresinde, çaresiz bir kadın tasviri yer alır. Yazılar, toplumun bütün kesimlerindeki kadınların çalışması gerektiği üzerinedir. “Kadın Çalışıyor” başlıklı başyazı şu satırlarla sonlanır: “Bugün bizde hâla kadının çalışması birkaç münevverin vereceği karara bağlı imiş gibi, bunun münazara ve münakaşa mevzuu olması sadece gülünçtür. Bugün ızdırap içinde yaşayan, istismar edilen kadının, başındaki efendilerden sadece bir isteği vardır: İnsan gibi yaşamak. Üniversiteli gençler bunun ne şekilde başarılabileceğini münakaşa ederlerse, geri kafaları aydınlatmak için çok daha ileri bir iş görmüş olurlar.” Bu sayıda Halide Edip Adıvar’ın “Kadın Çalışacaktır”, Abdülbaki Gölpınarlı’nın “Kadının Ezeli Hakkı” yazıları ve yine isimsiz olarak Nâzım Hikmet’in “Kadınlar” şiiri yer alır.

    15 ARALIK 1946

    ‘Komünizm kışkırtıcılığı yaptı’, diye yasaklandı; günlük basın sıkıyönetimi alkışladı!

    OzgunUcar-8
    Sıkıyönetim komutanlığının gazete ve dergileri kapattığı 17 Aralık 1946 tarihli Akşam Gazetesi’nin manşeti.

    Yığın’ın 15 Aralık 1946 tarihli 6. ve son sayısı oldukça nadirdir. Bu sayı, çıktıktan hemen 1 gün sonra, sıkıyönetim komutanlığı tebliği ile “komünist tahrikatı (kışkırtıcılığı)” yaptığı gerekçesiyle toplatılmıştır. Yığın’ın da aralarında bulunduğu Sendika, Ses, Nor Or, Gün, Dost adlı gazete ve dergiler süresiz; Büyük Doğu ve Yarın dergileri ise 4 ay süreyle kapatılır; matbaalara kilit vurulur, çıkan nüshalar toplatılır. 17 Aralık 1946 tarihli günlük gazeteler bu haberi manşetlerinden yayımlar ve onlar da bu dergileri “komünist kışkırtıcılığı” yapmakla suçlar!

  • Futbolun asırlık çınarı Vefa’lı ‘Kör Galip’in vedası

    Türk futbolunun 1920’lerde doğan kuşağının son temsilcisi Galip Haktanır 30 Eylül 2023’te, 102 yaşında vefat etti. “Kör Galip” olarak tanınan ve futbola Darüşşafaka’da başlayan Haktanır, döneminde de “3 büyükler” olarak kabul edilen Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe’de oynamış, 13 yıl formasını terlettiği Vefa’yı da “4. büyük” yapmıştı.

    Galip Haktanır 1921’de İznik’te doğdu; henüz bebekken ailesiyle Yunan işgalinden yeni kurtulmuş olan İzmir’e yerleşti. Babası, Fikret olan ismine kazanılan zaferin ardından Galip’i eklemişti. Futbol tarihimize “Kör Galip” lakabıyla geçmesine yolaçan hadise ise İzmir’deki ilk günlerinde yaşandı. Anne tarafı Balkan göçmeni olduğu için, aile Alsancak’ta Rumların boşalttığı bir eve yerleştirilmişti. Annesi evdeki mangalı yaktığı zaman, Yunan askerlerinin bunun içine sakladığı mermiler patladı. Parçalardan biri sağ gözünü sıyırarak geçerken Galip’in gözkapağı ve gözünün kalıcı şekilde aşağı doğru kaymasına yol açtı. Anılarında (Vefa’nın Galip’i, İletişim Yayınları, 2015) o olayı “doktorların dediğine göre sağ gözümün ve kapağının hareketini sağlayan sinirler harap olmuş. Böylece küçük yaşta Yunanların tuzağına düşen bir gazi olmuştum” diye anlatacaktı.

    Spor-1
    Vefa’nın 21 Eylül 1948’de İnönü Stadı’nda Yunanistan takımı Apollon’u 4-0 yendiği maça çıkan ilk 11’i. Ayaktakiler: Abdullah, Bülent Varol, Turhan, Muammer, Mustafa, Şükrü, Galip Haktanır. Oturanlar: Zeki, Tahtabacak İsmet, Recep, Nevruz.
     

    7 yaşındayken babasını kaybeden Galip, 1929’da İstanbul’a, Rami semtinde yaşayan dedesinin yanına gönderildi. 1932’de, ilkokulun 4. sınıfında sınavı kazanarak Darüşşafaka’ya girdi. Futbola burada, arkadaşlarıyla birlikte çoraplar ve yataklardan pamuk parçalarını sökerek yaptıkları bez toplarla başladı. Bez toplarla oynanan maçlar sayesinde okulda ünlenmişti. Büyükler bile kendi aralarındaki maçlarda onu takımlarına alıyorlardı. 1939’da 8. sınıfta okuduğu sırada, Haliç kıyısındaki Feneryılmaz kulübünün genç takımına katıldı. 9. sınıfta, Darüşşafaka Lisesi takımına girdi ve Taksim Stadı’nda yapılan okul maçlarında oynadı. Galip Haktanır futbolun dışında okul voleybol takımı kaptanı, masa tenisinde ortaokul birincisi ve ilk defa 1939’da düzenlenen Atatürk Koşusu birincisi olan komple bir sporcuydu.

    Okul maçlarında Beşiktaşlı yöneticilerin dikkatini çekince, sınıf arkadaşı kaleci Faruk Hızal’la birlikte siyah-beyazlı kulübün B takımına alındı. Santrfor olarak oynadığı maçlarda çok başarılı olunca A takımı kadrosuna da girdi. Ancak o tarihlerde öğrencilerin kulüplerde resmen oynaması yasaktı; bu nedenle A takımında ancak özel maçlarda oynayabiliyordu.

    Spor-2
    13 Ekim 1946’da Şeref Stadı’nda oynanan Beşiktaş-Vefa maçında şutu çeken Galip Haktanır. Beşiktaş’ın iki efsane futbolcusu Süleyman Seba (Haktanır’ın arkasında) ve Hakkı Yeten pozisyonu izliyor.

    11. sınıfa geçtiği sırada, bir yabancı takımla yapılan maçta, bir başka okul arkadaşının oynatılmamasını protesto ederek Galatasaray’a geçti. Henüz lise son sınıfta olduğundan, yine özel maçlarda oynayabiliyordu. Ancak sezon ortasında çoğunluğu Fenerbahçe’yi tutan lise arkadaşlarının onu yaka-paça sarı-lacivertli kulübe götürmesiyle, kendi ifadesiyle “metazori” biçimde Fenerbahçeli oldu. Burada oynadığı maçlarda, kapatılan Güneş kulübünden gelenler ve eskiler arasında takımın adeta ikiye bölündüğünü görmüştü. Beşiktaş’la yapılan bir maçta, bu durumun saha içine yansımasının ardından vapurla İstanbul’a geçerken Vefalı bir gruba rastlaması onun geleceğini şekillendirecekti. Darüşşafaka mezunu Vefalı futbolcu Latif, kendilerine katılmasını teklif edince Galip hiç düşünmeden kabul etti.

    Spor-3
    Galip Haktanır, 1948-1950 arası 6 kez millî formayı giydi.

    1942’de Darüşşafaka Lisesi’ni bitiren Galip Haktanır, 1942-43 sezonundan itibaren Vefa’nın lisanslı futbolcusu olarak İstanbul Ligi’nde oynamaya başladı. Artık çoğunlukla santrhaf olarak görev yapıyor, ancak takımın nerede eksiği varsa orayı dolduruyordu. Hatta bir maçta kaleci sakatlanıp çıkmak zorunda kalınca, kaleye bile geçmişti (o yıllarda sakatlık durumunda dahi oyuncu değiştirmek yasaktı). O zamanlar yaygın olan WM sisteminde, iki bekin ortasında oynayan santrhafların başlıca görevi, rakip santrforu tutmaktı. Ancak çok yönlü bir oyuncu olan Haktanır, santrhaf olarak başladığı birçok maçta takımı yenik durumdaysa forvete geçiyor ve attığı gollerle oyunun sonucunu değiştiriyordu. Aynı kuşağın futbolcusu olan Lefter, yıllar sonra bir söyleşide onun futbolculuk vasıflarını, “Vefalı Galip defansta tek başına konuşurdu. Ortada, sağda, solda, her yerde o idi. Bitmek bilmeyen bir enerjisi vardı” diyerek özetleyecekti. İslâm Çupi de 1940’ların sonundaki Millî Takım’ı analiz ederken şu satırları yazmıştı: “Santrhaf mevkii ise yumuşak stili, topa sahip olduğu an oyunu kontralara götürme anlayışı çok değişik, hatasız pas yüzdesi yüksek, defansif fonksiyonları bir forvet ustalığında yapan Vefalı Kör Galip’e bırakılmıştı. (…) Türk Millî Takımı kişisel yetenekleri ve yaratıcılıkları çok yüksek oyuncularla, saha içinde Bülent-Galip ikilisini defansta kullanım biçimi ile çeyrek yüzyıl sonra dünya futbolunun gündemine gelecek stoper-libero kavramlarını çok önceleri uygulamış filozof bir ekipti”.

    Galip Haktanır’ın katılmasıyla birlikte Vefa adeta seviye atlamıştı; daha önce İstanbul Ligi’nin orta sıralarında yer alan bir takımken artık dördüncülüğe yerleşmişti. Takımı için ne kadar önemli bir futbolcu olduğu, ayağı kırıldığı için hiç oynayamadığı 1944-45 sezonunda Vefa’nın yedinci olmasından anlaşılabilir. 15 ay sonra sahalara döndüğünde eskisinden de iyi durumdaydı. Bu durum takımın performansına da yansımıştı. Galatasaray’ı geride bırakan Vefa, tarihinde ilk defa ligi üçüncü sırada bitirdi. 1946-47 sezonuysa yeşil-beyazlı kulübün tarihindeki en parlak yıl oldu ve lig şampiyonluğu averaj farkıyla Fenerbahçe’ye kaptırıldı. Artık Vefa kulübü, spor basını tarafından günümüzdeki Trabzonspor’a benzer şekilde “dördüncü büyük” olarak görülüyordu.

    Spor-4
    Darüşşafaka Lisesi takımı 1939’da Taksim Stadı’nda. Futbolcuların soğuktan titrediğinin anlaşıldığı fotoğrafta, 18 yaşındaki Galip Haktanır sağdan üçüncü.

    Vefa’nın zirveye çıktığı bu dönemde Galip Haktanır da kendi kariyerinin zirvesine çıkarak Millî Takım’a seçildi ve 30 Mayıs 1948’de, İstanbul’da Avusturya’ya 1-0 yenildiğimiz maçta ilk defa ay-yıldızlı formayı giydi (bu maç İnönü Stadı’nda ve 12 yıl aradan sonra ülkemizde oynanan ilk millî maçtı). Galip Haktanır 1948-1950 arasında 5 defa A, 1 defa B olmak üzere toplam 6 defa millî oldu. O yıllarda millî maçların çok seyrek oynandığı ve ay-yıldızlı formanın adeta üç büyüklerin tekelinde olduğu gözönüne alındığında, onun ne kadar iyi bir futbolcu olduğu daha iyi anlaşılır. Bu dönem için belirtilmesi gereken bir diğer husus, Haktanır’ın Fenerbahçe’nin 1948’de Atina’ya, 1951’de Suriye ve Lübnan’a yaptığı seyahatlere katılmasıdır. Ayrıca 1950’de Galatasaray’ın Avusturya ve Yugoslavya ekipleriyle yaptığı maçlarda da oynamıştır. O yıllarda kulüplerimizin yabancı takımlarla yaptığı müsabakalar bir millî maç havasında oynandığından, diğer takımlardan mevkilerinin en iyisi olan iki veya üç takviye futbolcu alınıyordu. Galip Haktanır da böylece lise yıllarından sonra tekrar Fenerbahçe ve Galatasaray forması giymişti.

    Spor-5
    Galip Haktanır’ın Şeref Stadı’ndaki İstanbul-Peşte karmaları maçında rakip ceza sahasında oluşturduğu tehlike. 19 Ocak 1947.

    Baba Hakkı’nın, hakemlerin bile çekindiği otoriter bir kaptan olduğu herkesin malumudur. Vefa’da 24 yaşında kaptanlığa getirilen Galip Haktanır da bu türden bir futbolcuydu. Sigara içen takım arkadaşları onu görünce sigarayı telaşla gizlerdi. Hakemlerle diyalogunu ise, kendisinden dinlediğimiz bir anıyla örnekleyelim: “Bir Vefa-Galatasaray maçı yapıyoruz. Saha çamurluydu. Galiba ikinci devreydi. Bir baktım bizim Kazım sahanın dışına çıkıyor. ‘Gel buraya, nereye gidiyorsun?’ dedim. ‘Hakem beni oyundan attı’ dedi. ‘Nasıl atarmış, hadi gir oyuna devam et’ dedim. Oyuna girdi ve maç öyle bitti. Maçtan sonra anlattığına göre Galatasaraylı Coşkun Özarı ile birbirlerine çamur atmışlar. Hakem sadece Kazım’ın hareketini görünce çıkmasını söylemiş. Ben, ‘Bu oynayacak’ dedim mi oynardı o futbolcu, başkası müdahale edemezdi”.

    Spor-6
    1950’de Ankara’da oynanan Türkiye-Fransa B millî maçında Galip Haktanır takım kaptanıydı. Soldaki hakem, Türk futbolunun unutulmaz hakemlerinden Sulhi Garan (üstte). Galip Haktanır, Vefa’da antrenörlük yaparken bir Altınordu maçında (altta).
    Spor-8

    1950’de Galatasaray onu transfer etmek için 3 bin liralık çek vermişti. Ertesi gün evinin önüne toplanan taraftarların “bizi bırakma” ricaları üzerine hiç düşünmeden çeki Galatasaray’a iade etti. 3 yıl sonra Adalet kulübünün 7 bin liraya ilaveten ayda 800 lira maaş şeklindeki muazzam teklifini de reddedecekti. 1949’da millî maç için Viyana’ya gittiklerinde, bir spor mağazasını gezerken beğendiği yeşil-beyaz formaları satın alıp kulübüne hediye edecek kadar da eli açıktı.

    İlk defa 1964’te Manisa’da düzenlenen antrenörlük kursuna katılan Galip Haktanır, böylece Türkiye’nin ilk diplomalı antrenörlerinden oldu. Ancak onun antrenörlüğü daha Vefa’da oynadığı sırada genç takımı çalıştırmasıyla başlamıştı. Bu sırada Rahmi Denizöz ve Melih Ilgaz gibi yetenekli gençleri A takımına kazandırdı. 1951’de de A takımında hem oynamış hem antrenörlük yapmıştı. 1955’te futbolu bırakınca, para kazandığı esas işine, mobilyacılığa vakit ayırmaya başladı. Vefa’da oynarken Kapalıçarşı’da bir mobilya imalat ve satış dükkanı açmış, daha sonra mağazayı Bahariye Caddesi’ne taşımıştı. Ancak Vefa kulübü ne zaman kötü gidiş sonucu antrenörü gönderip başı sıkışsa onu çağırmış, o da kulübünün yardımına koşmuştu. Vefa dışında Eyüp, Süleymaniye ve Beylerbeyi kulüplerinde antrenörlük yaptı. Eyüp, onun çalıştırdığı 1959-60 sezonunda İstanbul Mahalli Lig şampiyonu oldu. Eyüp’ü çalıştırdığı sırada Vefa düşme tehlikesi yaşayınca yöneticiler yine ondan yardım istediler. Böylece sezonun son birkaç haftasında iki takımı birden çalıştırdı ve Vefa küme düşmekten kurtuldu. 1970’lerde antrenörlüğü bırakan Galip Haktanır, bu defa umumi kaptan ve futbol şubesi sorumlusu olarak Vefa’ya hizmete devam etti. 1974’te Türkiye Birinci Ligi’nden düşen Vefa, eski günlerine dönmek amacıyla 1980’lerin başında ülkemizdeki ilk sponsorluk anlaşmalarından birini yaparak Vefa Simtel adını aldığında, Galip Haktanır da bu girişimden ümitli olan yöneticilerden biriydi.

    Spor-7
    Turgay Şeren’in gazeteci dayısı Mithat Perin’le birlikte 1952-53’te çıkardığı Sinespor dergisinin kapağında dört büyük takımın kaptanları: Hüseyin Saygun (BJK), Fikret Kırcan (FB), Muzaffer Tokaç (GS), Galip Haktanır (Vefa) .

    Ne var ki bu birliktelik uzun sürmedi ve birkaç yıl sonra dağıldı. Vefa kulübüyse, en başarılı dönemini yaşadığı Kör Galip’in, Tahtabacak İsmet’in, Tenekeci Garbis’in oynadığı parlak günlerine dönemediği gibi zaman içinde Üçüncü Lig’e ve oradan amatör kümeye düştü. Bu çöküş sürecini üzüntüyle izleyen Galip Haktanır, belki o günlerin bir daha geri gelmeyeceğini de hissederek, futbol dünyamızda pek alışıldık olmadığımız şekilde anılarını kaleme aldı. Anılarını okurken Galatasaray’ın sunduğu imkanlardan duyduğu memnuniyeti ve okul arkadaşlarının zoruyla Fenerbahçe’ye götürülmesinden duyduğu üzüntüyü öğreniyoruz. Kendi kişiliği gibi mütevazı, iddialı hedefleri olmayan bir kulübün kaptanı ve en başarılı futbolcusu olarak futbol tarihimizin unutulmaz isimleri arasına girdi.

  • Uçup gitmesin diye sözler kayıt tutar resimler, harfler

    Resimler imgeleri belletmenin araçları olarak görülmüştür matbaanın icadına dek. Öyle ki resim ile yazı çakışır dönem Avrupa’sında. Her şey okunanı bellekte tutmakla, oraya kazımakla bağlantılıdır. Söz uçup kaybolmasın diyedir. Kelime, resim, ses, söz, temsil, aynı imbiğin dibinde buluşur. “Ancak hangimiz imgelerin nasıl oluştuğunu söyleyebilir?..”

    Frances Yates (1899-1981) “görsel alfabe”lerden söze­diyor temel kitabı The Art of Memory’de. Harflerin öğretilme­sinde (bellenmesinde) imgelerin yararı Rönesans döneminde yaygın kabul görmüş. Kedi C(at), Eşek A(ne), gergedan R(hino) üze­rinden kazınıyormuş çocukların belleklerine “figür”leriyle birlikte.

    Yates ile bir geridönüş ka­visi yapılabilir burada: Aby Warburg’un (1866-1929) Bruno malzemesine ölümüne ramak kala ulaştığını, Roma’dan gene de muazzam bir “ganimet”le dönmeyi başardığını biliyoruz: Bruno uzmanı Salvestrini’den 350 özgün baskı kitabı kütüpha­nesi için satın almıştı. Üzerinde çalışacak vakti olmadı. Buna karşılık Warburg Enstitüsü’ndeki belgeler bir sonraki kuşaktan Frances Yates’in Bellek Sanatı’n­da (1966) Bruno’ya bu bağlamda odaklanmasını sağladı. O kitap ve açtığı yoldan izini süren Mary Carruthers’in Bellek Kitabı (1990) benim açımdan değerli kılavuz çalışmalar oldular.

    “Yer”e bağlı anımsama tek­nikleri, Cicero’nun Simonides anekdotundan Ortaçağ’a ve Yenidendoğuş’a gelesiye imge/ lem motoru işlevi görmüşlerdi. Yates, Camillo’yu büyüteç altına alır: İzleyicinin bakışın öznesi olarak sahneye geçtiği, oradan “sıra”lara dizili imgeler üstünden hayalgücünü işe koştuğu bir “bilgi merdiveni” çıkar LIdea del Theatro’da (1550) önümüze.

    EnisBatur-1
    L’Idea del Theatro adlı eserde Giulio Camillo’nun ahşap tiyatrosu. Tiyatro, 7 gezegeni temsil eden 7 basamak olarak tasarlanmış. En seçkin kişiler en alt sıralarda oturuyor.

    Kasım sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Fransız Devrimi’nden 86 yıl günümüzden 320 yıl önce İstanbul’da cumhuriyet fikri

    Tarihimize “Edirne Vak’ası” olarak geçen ve İstanbul’da kendiliğinden hareketin kitlesel bir kalkışmaya dönüştüğü isyan, Padişah 2. Mustafa’nın tahttan indirilmesiyle sonuçlandı. Binlerce asker, ulema ve halkın katılımıyla 2 aydan uzun süren, çok az kişinin kanının döküldüğü hareketin kahramanı Çalık Ahmed Ağa, dönemin tarihçisi Naima tarafından “cumhuriyet rejimi”ni istemekle suçlanacaktı.

    Merzifonlu Kara Musta­fa Paşa’nın 1683’teki Viyana Kuşatması’yla başlayan savaş, 1699’da Karlof­ça Antlaşması’yla sonuçlandı. Avusturya, Lehistan, Venedik ve Rusya’ya karşı çeşitli cephe­lerde 16 yıl süren yıkıcı savaşın bilançosu çok ağır oldu. Osman­lı Devleti bazı muharebelerde parlak zaferler kazansa da artık gücünü tüketmişti. Mağlubi­yetler döngüsüne giren devlet, savaşa son verecek bir antlaş­mayı en az zararla kabul etmeye çalıştıysa da, Karlofça Barışı sonrasında bir daha asla eski ihtişamlı günlerine dönemedi.

    Savaş zayiatı sadece askerî zayiat değildi. Ülkenin tüm kay­nakları yıllarca ordu ve savaş bürokrasisi için seferber edil­mişti. Tarımda, hayvancılıkta, her türlü üretim kademelerin­de çalışan işçi ve çiftçilerden orduya alınan çok sayıda insan kaybedilmişti. Bu kayıplardan kaynaklanan üretim düşük­lüğü, iktisadi zayıflık, malî ve toplumsal zafiyet ülkenin bütün dengelerini bozacaktı.

    1belge-1
    2. Mustafa’nın Nakkaş İbrahim tarafından yapılmış olduğu tahmin edilen çizimi. 1704 veya sonrası. Koparılmış tek sayfa bu çizim, Paris Louvre Müzesi, İslam Sanatları Koleksiyonu’nda.

    Kasım sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Vak‘a-i Dilsûz-ı Sinob: Yürek yakan Sinop hadisesi

    Vak‘a-i Dilsûz-ı Sinob: Yürek yakan Sinop hadisesi

    Türklerin en büyük askeri yenilgilerden biri, 107 sene önce bu ay Sinop’ta yaşandı. Limana saldıran ve önceki uyarılara rağmen denize çıkmayan Osmanlı Donanması neredeyse tamamen yakıldı-yokedildi. 1.000’den fazla şehit verilen faciada ihmalin yanısıra, Rusların devrim yaratan ve düştükleri yerde patlayan top gülleri kullanmaları da etkili olmuştu.

    Günümüzden 170 yıl önce, 30 Kasım 1853’te Sinop Limanı’nda trajik bir hadise yaşandı. Rus Donanması tarafından baskına uğrayan li­man ve civarında 1.000’den fazla şehit, bir o kadar da yaralı verildi. Tarihimizdeki bu felaket, tarihçi Ahmet Lütfi Paşa’nın eserinde “Vakʻa-i Dilsûz-ı Sinob” (Yürek yakan Sinop Hadisesi) olarak adlandırılacaktı.

    Aslında yaşanan bu hadise Osmanlı donanması için bir ilk değildi. Maalesef o tarihe kadar Osmanlı donanması 2 defa daha benzer saldırı ve baskınlara ma­ruz kalmış, yakılıp yokedilmişti. 6 Temmuz 1770’de, Osmanlı-Rus Savaşı devam ederken Rus Donanması Akdeniz’e girmiş, Çeşme Limanı’na sığınan Os­manlı Donanması’nın üzerine ateş kayıkları salarak 30 gemiyi yakmıştı. Bu savaşta Osmanlılar, şehit ve yaralı 5 bin kayıp vermiş­ti! 1821’de başlayan Rum İsyanı devam ederken, Yunanistan’ın bağımsızlığını talep eden İngilte­re, Fransa ve Rusya, isteklerinin reddedilmesi üzerine müttefik bir donanma ile 20 Ekim 1827’de tekrar saldırıya geçmişti. Bugün­kü Yunanistan’ın güney ucunda bulunan Navarin Limanı’ndaki Osmanlı ve Mısır karma donan­masını hedef almışlar, savaş ilan etmeden baskın suretinde taarruz ederek neredeyse tüm gemileri yakmışlardı.

    Bununla birlikte, Sinop’ta meydana gelen facianın önceki baskınlardan tamamen ayrı bir özelliği vardır: Burada Rus savaş gemileri, vurduğu yerde patlayan mermiler ve bunları atan toplar kullanmışlardır!

    AskeriTarih-1
     “Baskın”, aslında göz göre göre gelmişti. Osmanlı gemileri saldırıya direndi ama ateş güçleri ve konumları savunmaya elverişli değildi.

    Aslında bu top ve mühimmatlar o tarih için de yeni değildi. Fransız Generali Henri Joseph Paixhans tarafından 1820’lerde geliştirilen ve kendi adıyla anılan top, patlayıcılı mühimmatla kara hedeflerinde kullanılmıştı. 1830’larda savaş gemilerinde tecrübeler yapıldıktan sonra, 1841’den itibaren Fransız Donanması Paixhans toplarını kullanmaya başlamıştı. Aynı yıllarda bu yeni silah ABD, İngiltere ve Rusya Donanmalarında da yerini aldı. Patlayıcı mermi atan Paixhans topları ilk defa 1838’de Fransa ile Meksika arasında yapılan Veracruz Savaşı’nda Fransız donanmasındaki fırkateynlerde ve 1843’te Teksas hükümeti ile Meksika arasındaki Campeche Deniz Savaşı’nda Meksika savaş gemilerinde etkili bir biçimde kullanıldı.

    O tarihlere kadar sadece atılan gülle/merminin hedefi parçalaması sözkonusuyken, artık bu mermiler düştüğü yerde de patlayarak büyük bir hasara ve yangına yolaçıyordu.

    1853 Sinop Baskını’nda Rus gemileri Paixhans topları ve patlayıcı mermileriyle Osmanlı Donanması’nı yokettiler. Mermiler, isabet alan Türk gemilerinin ahşap kaplamalarının derinliklerini nüfuz ederek patlıyor, gemi gövdelerini tahrip edip tutuşturuyordu.

    Patlayıcı mermilerin etkisi gemi topçuluğunda dönüm noktası olacak ve bunlar artık tüm savaş gemilerinde kullanılmaya başlayacaktı. Artık ahşap gövdeli muharebe gemilerinin zamanı dolmuştu. Bu yeni ve etkili silaha karşı gemileri korumak ve karşı koymak için de, patlayıcı mermilere karşı daha dayanıklı ve tutuşmayan demir gövdeli gemilerin inşaına başlanacaktı. Ahşap gemilerin sonunu getiren donanma topçuluğundaki bu gelişme, çelik zırhla kaplanmış gemilerin kullanım ve gelişiminin yolunu açacaktı.

    Sinop’ta Osmanlı filosunun yakılıp yokedilmesiyle sonuçlanan hadise, 1853-1856 arasındaki Kırım Savaşı’nın ilk senesinde meydana geldi. Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne ültimatom vererek Eflak-Boğdan’ın bağımsızlığını talep etmesi, kutsal yerler sorunu ve Osmanlı tebaası Ortodoksların hakları hususundaki istekleri, Osmanlı hükümeti tarafından reddedilmişti. 4 Ekim 1853’te savaş ilan edildi.

    Rumeli ve Anadolu hudutlarında kara savaşı devam ederken, Osmanlı Donanması’na bağlı 7 fırkateyn, 3 korvet, 2 buharlı gemiden oluşan bir filo karakol görevi yapmak ve Batum’a savaş malzemesi taşıyan gemileri himaye etmek üzere 5 Kasım 1853’te Karadeniz’e çıktı. Filo komutanı Patrona (Koramiral) Osman Paşa ve ikinci komutan Riyale (Tuğamiral) Hüseyin Paşa’ya Kaptan-ı Derya Mahmud Paşa tarafından şu talimat verilmişti: “Osmanlı Devleti ile Rusya arasında savaş ilan edilmiş olduğundan, maiyetlerinde bulunan gemilerle Karadeniz’de dolaştıkları yerlerde Rusya savaş gemilerine tesadüf olunduğu zaman, kazanacağınızı aklınız kestiği ve gözünüze kestirdiğiniz zaman onlar tarafından top atılmasını beklemeyip Allah’ın yardımına güvenerek hemen taarruza geçin” [BOA, İ.HR, 106/5182].

    Karadeniz’deki filo 13 Kasım 1853’te fırtınaya yakalanarak Sinop Limanı’na sığındı. Bu sırada savaş mühimmatı nakli için gittiği Batum ve Sohum’dan dönen Patrona Mustafa Paşa da 6 gemiden oluşan hafif filosuyla aynı limana geldi; birkaç gün Sinop’ta kaldıktan sonra maiyetindeki Taif ve Ereğli vapurlarını Osman Paşa’nın emrine bırakıp 22 Kasım’da İstanbul’a döndü.

    AskeriTarih-2
    Bir yay çizerek savunmaya hazırlanan Osmanlı gemileri, kıyı topçusunun da açısını kapatınca felaket büyüyecekti.

    Kaptan-ı Derya Mahmud Paşa 27 Kasım 1853’te Sinop’ta bulunan Osman Paşa’ya bir talimat gönderdi. Donanmanın Sinop limanında demirlemiş olduğunun haber alındığı; bu limanın sert havalarda gemilerin muhafazasına elverişli olduğunu bildiriyordu ama şu hayati uyarı ve emirleri sıralıyordu: “Düşman gemilerinin bulunduğunuz yere taarruzda bulunmaları hâlinde liman istihkamları gemileri korumaya yeterli değildir; bu talimatı aldığınızda bir an bile vakit geçirmeden filonun limandan hareket ederek ve yolda birbirinden ayrılmayarak topluca Boğaz’a yakın yerlere gelmesi ve orada voltada bulunulması gerekir; hava çok bozup barınılamayacak hâle gelirse tüm gemiler Boğaz’dan içeri girsin”. 1 gün sonra verilen emir tekrar edilerek talimatı aldıklarında derhal Sinop’tan ayrılmaları bildirilmiş, bu hususta gevşeklik gösterilip bir zayiat vuku bulursa hâllerinin vahim olacağından ona göre davranılması da ihtar edilmişti [BOA, İ.HR, 106/5182].

    Bu talimat ve ikazlara rağmen fırsat varken Sinop’tan çıkmayan Osmanlı Donanması için tehlike yaklaşıyordu. 23 Kasım Çarşamba günü Sinop Limanı açıklarında 4 Rus gemisi görüldü. Rus kaynaklarına göre öncü ve keşif hizmeti gören bu gemiler tarafından durum Sivastopol’taki merkezlerine bildirmiş ve takviye kuvvet istenmişti. Rus gemilerinin görünmesiyle filo komutanı Osman Paşa gemi süvarilerine şu talimatı verdi: “Limandan çıkılırsa kazanma şansımız yok; bulunduğumuz yerde kalıp sonuna kadar savaşacağız; eğer düşman gemileri ele geçirmeye çalışırsa, hepsini yakıp karaya çıkacağız”.
    28 Kasım günü Rus filosu takviye almış olarak tekrar Sinop önünde görüldü. Amiral Nahimov komutasındaki filo, 3 adet üç ambarlı kalyon, 3 adet iki ambarlı kalyon, 2 fırkateyn ve 3 vapurdan oluşan bir kuvvetti.

    Savaşı kabul eden Osmanlı filosu, liman içinde bir yay çizerek savunma pozisyonu aldı. Bu şekilde karada bulunan 4 tabyanın ateş desteğini de almak istiyordu. Ancak beklenen olmadı. Bu tabyalardan biri, önünü kapatan gemiler yüzünden hiç ateş edemedi. Bir diğeri ise toplarının eski ve barutun yetersiz olmasından dolayı savaşdışı kaldı. Geri kalan 2 tabyanın topları gülle atıyordu ve bunların düşman gemileri üzerindeki etkisi neredeyse hiç derecesindeydi.

    30 Kasım sabahı yoğun bir sis içinde Rus filosu harekete geçti. Sis yüzünden geç farkedilen Rus gemilerinden limana girerken “teslim ol” işareti çekildi. Bu reddedildi ve 12.30’da Osmanlı filosundan Nizamiye fırkateyninin ateşiyle savaş başladı. Rus filosu gülle, patlayıcı mermi ve yağlı paçavralarla Osmanlı gemilerini ateş yağmuruna tuttu. Birkaç saat içinde Türk gemileri yokedildi. İki fırkateyn havaya uçuruldu. Diğerleri de battı veya yakıldı. Rus filosunun göstermiş olduğu üstünlüğün en önemli etkeni, hiç şüphesiz Paixhans topları ve bunların attığı patlayıcı mermilerdi.

    Osmanlı askeri buna rağmen kahramanca savaştı. Gemisini bırakıp kaçan bir-iki kaptan haricinde diğerleri sonuna kadar mücadele ederek ya şehit oldu veya esir düştü. Nâvek-i Bahri fırkateyni süvarisi Ali Bey cesaret ve fedakarlıkla harp etti; gemisi iş göremez hâle gelince mürettebatına canlarını kurtarmalarını söyledi; sonrasında cephaneliğe inip barutu ateşleyerek kendisiyle birlikte gemisini havaya uçurdu. Filo komutanı Osman Paşa da gemisini terketmedi, yaralı olarak esir düştü. İkinci komutan Hüseyin Paşa muharebede şehit oldu. 11 gemi imamından 5’i de şehitler arasındaydı.

    Yakılan, batırılan gemilerden denize düşen Türk bahriyelileri bir taraftan suda boğulmamaya çalışırken diğer taraftan Rusların ateşi altında kaldı. Çaresiz durumdaki askerler, üzerilerine atılan mermi ve yağlı paçavralarla acımasızca katledildi. Osmanlı filosundan yalnızca Taif vapuru kurtulabildi. Taif vapuru süvarisi Yahya Bey, muharebe başladığında filo komutanı Osman Paşa’dan aldığı talimatla Rus gemileri arasından savaşarak sıyrıldı ve İstanbul’a giderek felaket haberini verdi.

    AskeriTarih-3
    Sinop’ta 12 gemiden oluşan Osmanlı filosunda bulunan 2.989 neferden 1.000’den fazlası şehit oldu.

    Muharebenin Ruslar lehine bu derece kesin bir galibiyetle neticelenerek Osmanlı gemilerinin tamamen yokedilmesi, iki taraf arasındaki kuvvet farkından kaynaklanmıştı. Her ne kadar gemi sayıları eşit gibi görünse de Osmanlı filosu hafif savaş gemilerinden oluşuyordu. Rus filosunda ise iki ve üç ambarlı 6 adet kalyon onlara bariz bir üstünlük sağlamıştı. Bu durum Türk ve Rus kuvvetlerinin elinde bulunan top sayısında da ciddi bir fark oluşturmuştu. Rus filosunda 788 top, Türk gemilerinde ise 474 top vardı. Yaklaşık iki misli topa sahip olmanın yanında, Ruslara asıl üstünlüğü sağlayan -yukarıda da belirttiğimiz gibi- farklı nitelikte top sistemine sahip olmalarıydı. Rus gemilerinde bulunan Paixhans toplarından atılan mermiler çarptıkları yerde patlayarak tahribat yaptıkları gibi, gemilerde yangın çıkmasına da sebep oluyordu; öyle ki bu mermilerle tam isabet alan iki gemi havaya uçmuştu.

    AskeriTarih-4
    Sinop Vakası anısına Brüksel’de yaptırılan bronz madalyaların ön yüzünde “Abdul-Medcid Khan Empereur Des Ottomans” (Osmanlı Padişahı Abdülmecid Han) yazısı ile Sultan Abdülmecid’in portresi; arka yüzünde ortada elinde çelenk tutan bir kadın, üstte “Europe, Ils Sont Morts Pour Toi” (Avrupa, Senin İçin Öldüler) ve alt tarafında da “Sinope 1853” yazısı bulunuyordu.

    Sinop’taki büyük-küçük 12 gemiden oluşan Osmanlı filosunda 2.989 nefer vardı. Savaşta filonun ikinci komutanı Hüseyin Paşa ile subaylardan 56’sı, neferlerden 1.000’den fazlası şehit oldu. Filo komutanı Osman Paşa ile 4 subay ve 150 kadar er esir düştü. Karaya çıkabilen yaralılar Sinop şehrine sığındı. Sağ kalan 1.000’den fazla subay ve er iç kesimlere gitmiş, 13 subay ile 120 nefer şehirde kalmıştı. Felaketten Sinop kasabası da nasibini aldı. Bilhassa Kaleiçi ve civarındaki Müslüman mahallesi yıkıldı-yakıldı. Sinop Sancağı Kaymakamı Hüseyin Paşa, muharebe başlayınca şehri terkedip kaçmıştı.

    Rus filosunun asker zayiatı 38 ölü 238 yaralıydı. Batan gemisi yoktu. İki gün içinde direkleri kırılan, yara alan gemilerini tamir ettiler ve 2 Aralık Cuma günü Sinop’tan ayrıldılar.

    AskeriTarih-5
    Rus gemilerinin Paixhans topları ve patlayıcı mermileri, Türk gemilerine şans tanımadı. Ahşap kaplamaların derinliklerine nüfuz eden gülleler, patlayarak gemi gövdelerini tutuşturdu.

    Taif vapurunun İstanbul’a gelerek Sinop’ta uğranılan felaketi haber vermesi üzerine, ne olup bittiğinin öğrenilmesi gerekiyordu; ancak Türk gemilerinin Karadeniz’e çıkması tehlikeli görülerek İstanbul’daki İngiltere ve Fransa elçilerinden yardım istendi. Elçiler birer gemi göndermeyi kabul etti; ancak halihazırda bu savaşta tarafsız konumda olmalarından dolayı gemilere Türk subay alınmasını uygun görmediler. Çözüm olarak o sırada Osmanlı donanmasında danışmanlık görevi yapan ve “Müşavir Paşa” adıyla tanınan İngiliz deniz subayı Adolphus Slade, Osmanlı bahriyesini temsilen Sinop’a gidecek gemilere katıldı. 4 Aralık 1853 günü iki gemi Karadeniz’e çıktı; 50 saat sonra Sinop Limanı’na ulaştılar. Limanın içi gemilerin enkazı ve binlerce ölüyle doluydu. Karaya çıkabilen yaralılara, yanan filodan kurtulan iki hekim bakıyordu. İngiliz ve Fransız gemilerindeki hekimler de yardıma koyuldu. Sinop’a giden İngiliz ve Fransız gemileri 108 yaralı ve 93 sağlam subay ve erle birlikte 9 Aralık 1853’te İstanbul’a döndü. Tophane rıhtımına yanaşan gemilerdeki yaralılar, halkın görmemesi için karanlık basıncaya kadar dışarıya çıkarılmadı.

    Sinop’ta uğranılan felaketin sorumlularının ortaya çıkarılması için Meclis-i Vâlâ’da bir soruşturma komisyonu kuruldu. Görüşülen konuların başında, Karadeniz’e çıkan filonun harp için mi yoksa karakol görevi için mi görevlendirildiği geliyordu. Soruşturma Komisyonu’nda yapılan sorgulama ve görüşmelerde: “1. Sinop Hadisesi beklenmedik bir şekilde, ansızın ortaya çıkmış bir hata ve kaza sayılır mı? 2. Yoksa bu hadise bilgisizlik ve tedbirsizlikten mi kaynaklanmıştır?” sorularına cevap aranmıştı. Meclis üyelerinin tamamının oybirliği ile “bu hadisenin bilgisizlik ve tedbirsizlikten kaynaklandığına” hükmedilmişti [BOA, İ.HR, 106-5182].

    Sinop felaketinden sorumlu tutulan kişiler, başta kaptan-ı derya olmak üzere, filo komutanları ve Sinop kaymakamı olmuştu.

    Sinop Baskını sırasında Osmanlı Donanması’nın başında bulunan Kaptan-ı Derya Mahmud Paşa, yapılan tahkikat neticesinde sorumlu ve suçlu bulunarak kaptan paşalıktan azledildi. Ceza olarak Bolu’da üç yıl sürgünde yaşadı, 1857’de öldü.

    Filoyu Sinop’tan çıkarmayarak baskına uğramasından dolayı baş sorumlu olan Osman Paşa, Sinop muharebesinde Avnullah fırkateyninde bulunuyordu. Muharebede ayağından yaralanmış olarak Ruslara esir düşmüştü. Kırım Savaşı sonuna kadar Rusya’da esir tutulduktan sonra savaşın sona ermesiyle serbest kaldı. İstanbul’a döndü. Görevinden azledilerek memleketi olan Rize’de zorunlu ikamete tabi tutuldu. 1860’ta burada öldü.
    Baskın sırasında Nizamiye fırkateyninde bulunan filonun ikinci komutanı Hüseyin Paşa kahramanca savaşmış, bulunduğu gemi batarken başından yaralı olduğu halde kıyıya kadar gelebilmiş ise de burada şehit olmuştu. Naaşı ertesi gün bulunup şehrin üst tarafında bulunan, gemicilerin büyük saygı ve hürmet gösterdikleri Seyyid Bilal Türbesi’nin içinde bulunduğu tekkenin haziresine defnedildi. Subaylık kariyeri Navarin felaketi ile başlayan Hüseyin Paşa’nın denizde geçen hayatı, Sinop faciasıyla sona ermişti.

    Sinop Sancağı Kaymakamı Hüseyin Paşa, muharebe başlayınca şehri terkederek iç kesimlere kaçmıştı. 2 gün sonra geri dönerek görevinin başına geçti. Ancak ahaliye sahip çıkmak, yaralıların yardımına koşmak gerekirken kendi canını düşünüp kaçmış olması affedilir değildi. 22 Aralık 1853’te verdiği dilekçede, Sinop’ta meydana gelen muharebe ve yangın sebebiyle morali bozulmuş olduğundan görevini hakkıyla yerine getiremeyeceğini, üstelik hastalıklarının tedavisi için İstanbul’a gitmesi de gerektiğinden istifasının kabulünü arz etmişti. Hüseyin Paşa’nın istifası kabul edildi. Bir süre İstanbul’da dinlendirildikten sonra aradan 1 yıl geçmeden Ekim 1854’te Sinop’tan derece olarak yüksek olan İzmit Sancağı Kaymakamlığı’na tayin edilerek adeta terfi ettirildi!

    Sinop’ta şehit olan askerlerin çocuklarına ve ailelerine maaş bağlandı. Savaşta sağ kalan askerler Bahriye’de istihdam edildi. Yaralılardan görev yapamayacak durumda olanlar emekliye ayrıldı. Baskın esnasında şehirde evi-dükkanı yananlara para yardımı yapıldı. Ahali ve esnafın 3 senelik vergi borçları affedilerek silindi [BOA, İ.MVL, 372/16321].

    30 KASIM 1853

    Muharebenin sonunu beklemeyip hemen İstanbul’a doğru yol verdik’

    Sinop Baskını’ndan kurtulan Taif vapuru kaptanı Yahya ve gemi subaylarının verdikleri 3 Aralık 1853 tarihli ve imzalı rapor; komuta kademesindeki karmaşayı ve geminin çok zor koşullarda Rus gemilerini yarıp limandan nasıl çıktığını belgeliyor.

    “Ferik (Koramiral) Mustafa Paşa ile birlikte memuriyetimizi tamamlayarak Sinop Limanı’na gelinmiş ve Patrona Osman Paşa ile maiyetinde bulunan gemiler limanda bulunmuştu. Ertesi günü Hüseyin Paşa da birkaç gemi ile gelmiş ise de diğer gemiler perakende ve perişan birer- ikişer gelmişlerdi. Mustafa Paşa gerekli gördüğünden, yanında bulunan Taif ve Ereğli vapurlarını oradaki donanma ile bırakarak 22 Kasım Salı günü Sinop’tan ayrılmıştı.
    23 Kasım Çarşamba günü rüzgar gündoğusu olduğu hâlde, Rusya’nın 3 adet kapak ve 1 adet brik toplam 4 gemisi, limanın karşı tarafında yani 6-7 mil mesafede Gerze isimli mahalde göründü. Gerze tabyasından donanmaya ve Sinop Kalesi’ne düşman gemilerinin geldiğini bildirmek üzere bir pâre top atılmış ve derhal Ereğli vapuru gönderilerek ne cins gemi oldukları öğrenilmek istenmiş ve düşman gemileri olduğu anlaşılmıştı. Taif vapurunun ocağı canlandırılarak kalkıp rüzgar üzerine çıkmak için Patrona Osman Paşa’dan izin istenilmiş ve Hüseyin Paşa “yelken üzerine kalkalım” diye işaret çekmiş ise de “kalkmayı azıcık ertele” diye Osman Paşa’dan iki defa işaret çekildiğinden beklenmişti. Gemiler mümkün mertebe filo olduğundan “uyarına göre cenk etmeye hazır olun” diye Osman Paşa’dan işaret çekilince hepsi hazırlanmışlardı.

    AskeriTarih-Kutu-1
    Sinop’a gönderilen İngiliz ve Fransız gemilerinin İstanbul’a getirdiği sağlam ve yaralı subay-er sayısını gösteren liste.
    Taif Vapuru Birinci Süvarisi Yahya
    Taif Vapuru İkinci Süvarisi Es-Seyyid İsmail
    Taif Vapuru Çarkçıbaşısı Seyyid Aziz Ahmed
    Taif Vapuru Birinci Yüzbaşısı Osman
    Taif Vapuru Üçüncü Yüzbaşısı Ali
    Bahriye Yüzbaşısı olup vapurda bulunan Mahmud

    Düşman gemileri limana “pupa gülle” menzilinden biraz uzak inmişler ve Taif vapuru da önlerine doğru gitmekte iken düşmanın kumandanı işaret çekmiş; hepsi limana girmek üzereyken tekrar dışarıya çıkıp abluka yoluyla yelken üzerinde durup yanlarında bulunan bir yük gemisini o aralık bir yere göndermişler; bu hâl üzere o 3 kalyon gece ve gündüz görünmekte olduğundan bunların ne harekette oldukları bilinmek üzere Sinop Kalesi ile donanma arasında işaret tertip olunmuştu. Bu gemilerden başka 4 geminin de Ayancık tarafında su almak üzere olduklarını rivayet etmişler ise de bu rivayete bizim taraftan itibar olunmamıştı.

    Bir gün bütün süvariler Patrona gemisinde toplandı. Vapurumuzdan ikinci süvari gönderildi. Patrona Osman Paşa “Düşman gemileri görünüyor, bunlara karşılık verilmeyecek, denize çıkılsa kaybedilecek. En iyisi, gelirlerse toplarımız kullanılamayacak hâle gelene kadar harp edip şayet gemileri ele geçirmek üzere olurlarsa demirleri bırakıp karaya çıkarak gemilerinizi yakın” diye bütün gemi süvarilerine emir verilmişti.

    O vakit bulunulan durumu İstanbul’a bildirmek için karayoluyla adam gönderilmesi Nizamiye Süvarisi Kadri Bey tarafından sorulmuş ise de; “tatar gönderdiler” diye cevap verilmiş ve 1 saat sonra Hüseyin Paşa Taif’e gelip düşman gemileri yarımada üzerinde olduğu hâlde; “karadan İstanbul’a haber gönderdiniz mi?” diye sorulunca; “karadan geç gidildiğinden Nemçe vapuru gelecek onunla göndereceğim” cevabını vermiş ve gönderildiği de işitilmiştir.

    Gece-gündüz İstanbul’dan vapurlar veyahut imdat gelecek diye beklerken 29 Kasım Salı günü İngiliz Vesbalt posta vapuru gelmiş ve bu tarafın durumu sorulunca “vapurlar ve gemiler çıkmadı” cevabını vermişti. Rus gemilerinin göründüğünün sekizinci günü, 30 Kasım Çarşamba günü hava sisli ve yağmurlu olup kaleden gemiler uzaktan görünememiş ve rüzgar da gündoğusu poyraz olduğundan saat 06.30’da düşman gemileri yarımadadan içeri girdiğinde Nâvek-i Bahri gemisi görüp haber vermişti. Allah’ın hikmeti sis kalkıp birdenbire 3 adet üç ambarlı, 3 adet kapak ve 2 adet fırkateyn donanmanın üzerine gelmekte iken Taif vapuru ocağını yakıp rüzgar üzerine çıkmasına dair Patrona Osman Paşa’dan işaret çekilmesiyle derhal harekete hazırlanılmıştır.

    Patrona Osman Paşa donanma gemilerine de işaret çekerek “nam ve şan almak ve padişahımıza hizmet etmek ancak böyle günde belli olacak, göreyim sizi gayret edin!” diye bildirince hepsi hazır ve âmade oldu. Düşman donanması liman ve gemilere o kadar yakın geldi ki güya çatma menzilini bulmuştu ve arkalarında birer sandal ve birer filika vardı.

    Bu hâli görünce Osman Paşa tekrar “gayret edin!” işaretini çekti.

    Saat 7’de muharebe başladı. O vakit Taif, zinciri bırakarak çarklar hareket ettirilip donanmanın kıyı tarafından çıkınca iki düşman fırkateyni yelken üzerinde abluka ederek üzerimize gelip bizimle muharebeye başladı. Kıyı tarafına gidilerek fırkateynden biraz uzaklaşıp kurtulmak çaresi aranırken yarımada tarafından 3 düşman vapuru ortaya çıkarak üzerimize geldi; birbuçuk saat muharebe olundu. Rus vapurları işaret alınca bizi bırakıp diğer gemilerin tarafına döndüler. Sinop Limanı’na doğru baktığımızda düşman gemilerinden bazılarının direkleri düşmüş olduğu görüldü. Nizamiye, Avnullah ve Dimyat gemilerinin muharebe için top atmalarıyla 1 adet üç ambarlı kalyonun batmış olduğu sanılmaktadır. Daha sonra bizim vapura isabet eden güllelerin verdiği hasar kapatılmış ve Sinop’un Rum mahallesinde alevler çıktığı görülmüştür. Gündüz saat 7’den akşam 12’ye kadar top sesleri işitilip 12’den saat 4’e kadar bazı toplar atılır gibi aralık-aralık alametler görülmüştür.
    Donanmanın limandan çıkıp gitmesi için bazıları tarafından birkaç defa Patrona Osman Paşa’ya söylenmiş ise de bu konudaki ihtilaftan dolayı çıkılamamış; bundan sonra ne olduğu, yani muharebenin nasıl sonuçlandığı bilinememiştir. Zira muharebenin nasıl bir seyir aldığını anlamak için oralarda durmamız gerekseydi, daha önce arkamıza düşmüş olan 3 vapurun tekrar üzerimize gelme ihtimali vardı. Bu şekilde bir tehlikeye düşmemek için muharebenin sonunu beklemekten sarfınazar ederek hemen İstanbul’a doğru yol verilmiş ve Allah’a hamdolsun bu 2 Aralık Cuma günü Boğaz’dan içeriye girmek nasip olmuştur [BOA, HR.SYS, 903/2]”.

    ŞÜHEDA ÇEŞMESİ-1858

    Şehitler için çeşme yaptırıldı, ancak yolsuzluk bu süreçte bile vardı.

    Sinop Limanı’nda yaşanan faciada Şehit olanlardan denizden toplanabilenler ile yaralı olarak çıkıp karada vefat edenler, limana yakın üç yerde toplu mezarlar hazırlanarak defnedildi. Şehitlerin hatırasını yaşatmak için Sinop’ta “Şühada Çeşmesi” adıyla bir çeşme düşünülmüş ve 18 Temmuz 1854’te Sultan Abdülmecid’in emriyle inşa süreci başlatılmıştı [BOA, İ.DH, 303/19222].

    AskeriTarih-Kutu-2-1
    SinopVakası’nda şehid düşenlerin ruhuna bir yâdigar olmak üzere mahallinde bir çeşme inşası için Sultan Abdülmecid’in 18 Temmuz 1854 tarihli emri.

    Çeşmenin inşaı için yapılan ilk keşifte, bunun 90 bin kuruşa yapılabileceği anlaşılmış ve gerekli para için Padişah tarafından 50 bin kuruş ve bu hayırlı işte hissedar olmak isteyen hayır sahibi devlet ricali vesair memurlar tarafından da 57 bin kuruş bağışlanarak gereken para toplanmıştı [BOA, İ.DH, 303/19246]. Toplanan para ile hem çeşme hem de çeşmeye getirilecek su için suyolları inşa edilecekti.

    Çeşmenin yapımına, yapı ustalarından Aziz Efendi memur edildi. Kendisine harcırah ve maaş tahsis olunan Aziz Efendi, Sinop’a gitmiş; aradan aylar geçtikten sonra hiçbir iş yapmadan İstanbul’a geri dönmüştü. Üstelik 1 Temmuz 1856’da Sinop kaymakamından gelen yazıda, çeşmenin ilk yapılan keşifte gösterilen paraya yapılmasının mümkün olmadığı da bildirildi. Çeşme yapım kararı üzerinden 2 yıl geçmesine rağmen hiçbir şey yapılmamıştı. Aziz Efendi hakkında, yolsuzluk ve usulsüzlük yaptığı gerekçesiyle Sinop naibi tarafından şikayette bulunuldu. Aziz Efendi her ay 3 bin kuruş maaş ve bin kuruş harcırah alarak 6 ay Sinop’ta kalmış olduğu ve bir iş başaramadığı için; üstelik ona ödenen paranın çeşme inşaı için toplanmış yardım paraları olması sebebiyle hakkında soruşturma açılması istendi [BOA, A.MKT.NZD, 187/79].

    Şehitler için yapılmak istenen çeşmenin gecikmesi ve bir takım yolsuzluklar yapılması üzerine, bu defa Sinop’a gönderilen İlhami Efendi marifetiyle yeni bir keşif yapıldı. Yapılan keşfe göre çeşmenin limanda Emtia Gümrüğü yanında inşa olunabileceği; masrafların azaltılması için çeşmeye getirilecek suyun Sinop İçkale’de bulunan ve Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan camiye gelen sudan alınması düşünüldü. Zira İçkale’de bulunan bu cami ve etrafındaki mahalle muharebe esnasında yakılıp harap olmuş, ahali kale dışına taşınmıştı.

    Çeşmenin yapımına bu defa Tophane-i Amire mühendislerinden Kolağası İsmail Efendi tayin edildi. Daha önce kararlaştırıldığı şekilde Emtia Gümrüğü önündeki meydanda bir çeşme ve yukarıda Alaaddin Camii yakınındaki su terazisi önüne de daha küçük ikinci bir çeşme yapılacaktı. Limanda yapılacak çeşme, halk arasında “Şüheda Çeşmesi” adıyla meşhur olduğundan o isimle anılması, su terazisi yanında yapılacak ikinci çeşmeye ise teraziye suyu ilk getirenin Kanuni Sultan Süleyman olmasından dolayı onun da adını yâd etmek üzere “Sultan Süleyman Çeşmesi” ismi verilmesine karar verildi [BOA, MVL, 316/62]. Şehitler için bir çeşme inşa olunurken, Sinop Meclisi’nce şehitlerin defnedilmiş olduğu yerlerin etrafının duvarla çevrilmesi de talep edilmişti.

    AskeriTarih-Kutu-2-2
    Şehit askerler hatırasına inşa edilen Şüheda Çeşmesi.
    AskeriTarih-Kutu-2-3
    Sinop Baskını’nda şehit düşenler anısına dikilen abide.
    AskeriTarih-Kutu-2-4
    Sinop Deniz Savaşı’nda şehit düşen Riyale (Tuğamiral) Bozcaadalı Hüseyin Paşa’nın kabri.

    Sinop kaymakamı, şehitlerin defnedildiği yerlerle ilgili şu bilgiyi aktarmıştı: “Sinop hadisesinde şehit olanlar, muharebe sonrası yaşanan facia dolayısıyla içinde bulunulan zaruret ve mecburiyet yüzünden özel bir mahalle defnedilemeyip deniz kıyısında topluca bulunan cenazelerin 20-30’una birden Müslüman ve Rum ahalinin yardımlarıyla üç-dört yerde genişçe bir alan kazılarak defnolunmuş; yaralı olarak denizden çıkarak karada duvar diplerinde ve şurada burada vefat edip şehit olanlar da oldukları yerde gömdürülmüştü. Sonradan bu ayrı ve münferid mezarlardaki kemikler ve cesetlerin bir yerde toplanarak bir kabristan yapılması ve isimlerinin kaybolmaması için bir duvar veyahut ahşaptan parmaklıkla çevrilmesi düşünülmüş ise de görülen bazı “manevi işaretler” sebebiyle bu yapılmamış ve her biri yerli yerinde bırakılmıştı. Mezarlık ve kabirlerin etrafına sağlam duvarla çevrilmesiyle şehitlerin ruhlarnını bu şekilde hoşnut edilmesi doğru olacaktır” [BOA, İ.MVL, 386/16870].

    Çeşmelerin yapımı ve mezarlıkların etrafının duvarla çevrilmesi için gereken mermer, kurşun, tahta gibi malzeme İstanbul’dan gönderildi. Sinop şehitlerinin ruhları için inşaı düşünülen çeşme, bazı aksaklıklar ve usulsüzlükler sebebiyle 4 yılın sonunda tamamlanabildi. 21 Ağustos 1858 tarihinde Sinop Sancağı Kaymakamı Aziz tarafından İstanbul’a gönderilen yazıda, “Sinop’ta yaptırılan çeşmenin tamamlanmış olduğu, çeşmenin ahali ve mahalli memurlar hazır bulundukları halde padişaha duada bulunularak törenle açılışının yapıldığı” müjdelendi [BOA, İ.DH, 411/27198].

    PATLAYAN MERMİLERİN MUCİDİ: PAIXHANS

    Fransız mühendisin yangın topları deniz savaşını tamamen değiştirecekti

    Howard Douglas’ın Sinop faciasından iki sene sonra (1855) yayımladığı A Treatise on Naval Gunnery (Deniz Topçuluğu Üzerine) isimli eser, bu muharebeyi teknik açıdan ele alıyordu. Fransız mühendis General Paixhans’ın talebi üzerine hazırlanan raporun satır başları.

    AskeriTarih-Kutu-3-1
    General Paixhans 1783-1854 arasında yaşamış Fransız topçu subayı, mucit ve mühendisti. Deniz silahlarına getirdiği yeniliklerle biliniyor.

    “Rus gemileri Türk gemilerine göre sayıca iki ya da üç kat top üstünlüğüne sahip olmakla beraber onlarınkinden farklı nitelikte bir silahlanmanın da avantajına sahipti. Paixhans’ın raporuna göre muharebe, Rus gemileri körfeze girdikten sonra Türk gemilerine açılan ateşle başlamıştır. 5 dakikadan daha az bir sürede Paixhans toplarından atılan mermiler bir Türk muharebe gemisini havaya uçurmuştur. Kısa bir süre sonra amiralin bayrağını taşıyan Türk gemisi de kül olmuştur. Gemiye isabet ettikten sonra patlayan mermiler gemilerin yanmasına sebep olmuştur. Ruslar zaman ayarlı tapalar kullanmışlardır ve bu tapalar, mermi atıldıktan sonra patlamasını sağladığı için, Sinop Körfezi’ne demirleyen Türk filosunu yakarak baskını başarıya ulaştırmıştır. Gemiye isabet eden mermiler, geminin içine girdiğinde patlıyordu. İsabet etmeden patlayanlarsa zaman ayarlı mermilerdi.

    AskeriTarih-Kutu-3-2
    Paixhans’ın 1823’te tasarladığı topun kendi elinden çizimi. Bugün Fransız denizcilik tarihini anlatan Musée National de la Marine’de sergileniyor.

    Mermilerin patlayarak ahşap gemileri ateşe vermesi, önlenemeyecek bir yangına sebep olmuş, Türk askerleri yangını söndürememiş ve Türk filosunun tamamı yanmış veya patlamıştı. Türkler takdire şayan bir direniş gösterseler de bu muharebede başarısız oldular. Türkiye’deki Fransız Büyükelçiliği’nden alınan bilgiye göre, Sinop’ta yokedilen Türk gemilerinden hiçbirinde Paixhans topu yoktu ve en büyük mühimmat parçaları 24 kalibrelikti ki bunlardan da çok az vardı. Kara bataryaları küçük kalibreli toplarla silahlandırılmıştı. Rus gemileriyse mermilere ek olarak hem 68 hem de 42 librelik güllelerle ağır bir şekilde silahlandırılmış ve bu gülleleri Sinop’ta kullanmışlardır.

    Sinop hadisesinde yaşanan dehşet, Rusların Fransa’dan öğrendikleri silahları çok iyi anladıklarını ve etkili bir şekilde kullanabildiklerini, ayrıca bu savaş tarzının ne kadar yıkıcı olduğunu kanıtladı. Deniz silahlarının bir kısmı ve özellikle de kara bataryaları güçlü toplar ve bombalardan oluşsaydı, Rus gemileri Türk gemilerine muhtemelen yaklaşamazdı. Paixhans mermi sisteminin etkili bir şekilde kullanıldığı Sinop olayı, yeni deniz savaşı sistemi için de çok önemli bir dönüm noktası oluşturmaktadır.”
    Seher Yeğin

  • ‘Geleceğin’ mutfağında pişti bugünün sofrasına da düştü

    20. yüzyılın eşiğinde fütürizm savunucuları, geçmişin izlerini yokedip, modernitenin enerjisini yakalamak için sabırsızlık içerisindeydi. Sanattan modaya, danstan mimariye her alana laf yetiştiren fütüristler gastronomiye de el atmıştı. Makarnaya savaş açtılar; yemeği duyusal ve “bilimsel” bir şekilde ele aldılar; besleyiciliğe öncelik verdiler.

    İtalyan şair Filippo Tom­maso Marinetti, 1909’da yazdığı “Fütürist Manifes­to”da şöyle diyordu: “Asırların en ucunda duruyoruz! Yapmak istediğimiz, olanaksızın gizem­li kapılarını kırmakken neden tutup da geriye bakalım?”

    Modern dünyanın dinamiz­mine ve teknolojik ilerlemeye büyük hayranlık besleyen fütüristlerin manifestosu, yeni bir yüzyılın eşiğinde, aklın ve ulusların sınırlarını darmadağın eden yeniliklere bir övgü niteliğindeydi. Oto­mobiller, uçaklar, makineler ve mekanik gürültülerin hayatın merkezine oturmaya başladığı bu dönemde, geçmişin tüm izlerini yokedip modernitenin enerjisini yakalamak için nere­deyse “erotik” denilebilecek bir sabırsızlık içindeydiler.

    “Ülkemizi, profesörlerin, arkeologların, çenesi düşük edebiyatçıların ve antikacıların kangreninden kurtarmak isti­yoruz” demişlerdi; ama kendi­leri herkesten geveze çıktılar. 1912’ye kadar -pek alçakgönüllü bir şekilde- “evreni yeniden biçimlendirme” çabalarını anlatan 30’a yakın manifesto yayımladılar. Geçmişi reddedi­yor; hız, makineleşme, şiddet, gençlik, endüstri ve savaşı yü­celtiyor; kadın-erkek eşitliğine karşı çıkıyorlardı.

    Sanattan modaya, danstan mimariye her alana laf yetişti­ren fütürizmin, gastronomiye el atmaması düşünülemezdi. Kasım 1930’da Marinetti ve Luigi Colombo (nam-ı diğer Fillìa), Milano’daki Penna d’Oca restoranında buluştuklarında mönüde birçok tuhaf yemek vardı: “Ay’da dondurma”, “gül ve güneş ışığından konsome” ve “aslan soslu kuzu rostosu”… Marinetti, coşkulu bir konuşma yapmıştı: “İtalyan yeme-içme şeklini tamamen yenilemek ve onu en kısa sürede ırkın kah­raman ve dinamik güçlerini üretmeye uygun hâle getirmek için fütürist mutfağın en yakın zamanda piyasaya sürüleceğini duyuruyorum” diyordu.

    Gastro-1
    1930’larda Kutsal Damak Tavernası’nın fütürist temalı sofralarından biri.

    Kasım sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Bir edebiyatçıdan diğerine 40’lı yılların insan arayışları

    Erken cumhuriyet döneminin önemli kalemlerinden Cahit Tanyol, 106 yıllık hayatına onlarca eser sığdırmış bir edebiyatçı-akademisyendi. İzmir’de öğretmenlik yaparken, 1930’lu yılların sonunda çıkarmaya başladığı Aramak dergisi “güzeli, iyiyi, gerçeği” arıyordu. Yazar-şair Hasan İzzettin Dinamo’nun hapisten çıkışta ona yazdığı mektup…

    Gaziantep-Nizip doğum­lu şair, yazar, sosyolog Cahit Tanyol (1914- 2020), Adana Öğretmen Okulu, Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü Edebiyat Bölümü ve İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’n­de okudu. Türkçe, edebiyat ve felsefe öğretmeni olarak Yozgat, Çorum, İzmir ve İstanbul’da eğitim kurumlarında çalıştı. 1946’da asistanlığa başladığı İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden, 1982’de bölüm başkanı ve profesör olarak emekliye ayrıldı.

    Cahit Tanyol’un ilk şiirleri İsmail Habib Sevük tarafından çıkarılan Adana Mıntıkası Ma­arif Mecmuası’nda yayımlandı. Sonrasında Servet-i Fünun, İçti­hat, Yenilik’te de yazı ve şiirleri yayımlanan Cahit Tanyol, İzmir Tilkilik’te ortaokul öğretmenli­ği yaptığı sırada Kemal Bilbaşar ve İlhan İleri ile birlikte Aramak isimli bir dergi çıkardı. “Güzeli, iyiyi, gerçeği aramak” amacın­dan yola çıkan bu süreli yayın, İzmir’de 2 yıl boyunca yayım­landı. 1939 Nisan’ında çıkmaya başlayan bu edebiyat dergisi, İzmir’de önceleri Anadolu  Matbaası’nda sonraları Yeniyol Basımevi’nde basılıyordu.

    Toplam 16 sayı yayımlanan Aramak’ın Eylül 1940 tarihli 16. sayısında Cahit Tanyol’un “İzmir’e Veda” başlıklı bir yazısı ve “Mecmuamız, imtiyaz sahibi­mizin memuriyetinin İstan­bul’a nakli dolayısıyla, Birinci Teşrin’den itibaren İstanbul’da çıkacaktır. Gelecek sayımızda yeni idare adresimizi bildire­ceğiz” diye bir ilan bulunur. Buradan da anlaşılacağı üzere, Cahit Tanyol 1940 sonundan itibaren sırasıyla Eyüp Orta­okulu, Taksim ve Haydarpaşa liselerinde öğretmenlik yapar; 1946’da asistan olarak İstanbul Üniversitesi’ne girer.

    Sahaftan-4
    Yazar-şair Hasan İzzettin Dinamo

    Kasım sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!