Millı Mücadele günlerinden itibaren Ankara, ulusal kurtuluşun, baş eğmemenin ve Türkiye’nin yeni merkezi olmanın haklı gururunu yaşadı, yaşıyor. Bununla birlikte başkentin yaşadığı sancılı günler, darbeler, darbe girişimleri, asker-sivil gerilimleri ve toplumsal hadiseler, yakın tarihimizi şekillendirdi, şekillendiriyor. Ankara rüzgarları …
Bundan 7 yıl önce, 15 Temmuz gecesi çatıları yalayarak geçen ve başkenti bombalayan uçakların gümbürtüsüyle şaşıran Ankaralılar arasında; o tarihten 53 yıl önce, 21 Mayıs 1963 sabahı Harp Okulu’nun gene jetler tarafından ateş altına alındığını hatırlayanlar vardı. Bu satırların yazarı da 21 Mayıs’ta sabahın erken saatinde uçakların dalışlarını pencereden izlemişti. Jetler 1963’te Eskişehir’ deki ana üsten gelmiş, 2016′ da ise başkentin burnunun dibindeki Akıncı (eski Mürted) üssünden kalkmıştı. İki hadise arasında bir başka benzerlik de, Ankara Radyosu’nun dört defa (1963), TRT televizyonunun ise iki defa (2016) el değiştirmesiydi. Bunlar başarısız darbe girişimleriydi ama, bu kentin ahalisi 1920-23 arasında da hop oturup hop kalktığı birçok gün yaşamıştı. Belki biraz da bu nedenle krizlere karşı şerbetli sayılırdı.
Haziran 1920’de Yozgat İsyanı’nı bastırmak üzere görevlendirilen Çerkes Ethem ve adamları, İstasyon’daki karargah binasının önünde Mustafa Kemal ile…
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra cumhuriyetin ilanına uzanan süreç, “tarih olmuş” denilen dönemlerden nitelik olarak farklıdır ve ayrıntılarıyla bugünümüzü etkiler. Cumhuriyetten sonra Ankara merkezli geliştirilen ulusun yeniden inşaı ise “ilelebet payidar” olmanın yapıtaşlarını yerleştirmiş; gelecek kuşakların yolunu aydınlatmıştır; aydınlatmaktadır.
Azdan çoğa, deneye deneye cumhuriyetimizin 100. yılına gelmişiz. Kutlu olsun! 200. yılı kutlayacaklara, şimdiden Tanrı yardımcıları olsun diyelim. Elalemin cumhuriyetleri, anayasal monarşileri çakılı kazık! Tek sözcüğüne ilişilmeden kutsal birer metin gibi korunuyor, özüne de sözüne de uyuluyor. Bizimki siyasal, güncel nedenlerle hatta kişisel tercihlerle evirilip çevriliyor; şu koşulla ki “Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olacaktır!” denilerek! Bu temenni cumhuriyetten önce de Osmanlı Devleti’nde cüluslarda, merasim ve şenliklerde, mehter gösterilerinde “ebed müddet” biçiminde, “sonsuza dek!” anlamında yinelenip durmuştu.
Henüz başkent olmamış bozkır kenti Ankara’da Mustafa Kemal Paşa’yı zafer sonrası İzmir’den dönüşünde karşılama hazırlıkları yapılıyor, 2 Ekim 1922. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
1946’da Atatürk İlkokulu’na kaydoldum. Koridor duvarında kapı kadar büyük İnönü resmi asılıydı. Hayranlık-korku karışımı duygularla bakar, koşarak sınıfımıza giderdik. Orada da yazı tahtasının yukarısında bakışık iki portre vardı: Ebedî Şef Atatürk, karşısında Millî Şef İsmet İnönü. Ders kitaplarımızda yine aynı iki fotoğraf ve kimi Bakan fotoğrafları da vardı. Hükümeti oluşturan Bakanların adlarını da aramızda yarışma konusu yapardık; Büyük Atlas’taki bayrakların hangi ülkeleri simgelediğini ezberlediğimiz gibi! Sözlü ve yazılı sınav soruları arasında: “Türkiye Cumhuriyeti hükümetinde kaç Bakan var?”, “Çalışma Bakanının görevlerinden üçünü yaz!”, “Bakanlıkları sırasıyla yaz” da olurdu.
“Cumhuriyet nedir?” sorusunun cevabını 1948-1950 yıllarında ilkokul öğrencisi iken şöyle böyle öğrenmiştik. O tarihlerde cumhurbaşkanı önce İsmet İnönü, sonra Celâl Bayar’dı. Her ikisini de görmüştüm. İstasyonu dolduran coşkulu halk, Beyaz Tren’in penceresinden şapkasını sallayan İsmet İnönü’yü “Yaşa, varol” diye alkışlarken ben de babamın omzundaydım. Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam kitabında Atatürk’ün yaşamını anlatır. Ya Nutuk, ya Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sı? Kaç aydınımızın kitaplığında vardır ve arada okunuyordur?
1957’de Ankara Ulus Meydanı (üstte). O yıllarda başkentin derli toplu manzarası cumhuriyete bağlılık duyguları uyandırıyordu. Özellikle Ulus’taki yapılar, bir yarışmada derece almış havasındaydı. Millî Mücadele yıllarında bile Türkiye’nin kalbinin attığı Çankaya Köşkü (altta).
Sivas’tan sonra gördüğüm Ankara’ya gidişim 1957’dedir. Bu ilk “büyük şehir”in belleğimdeki izlerinden biri, cumhuriyet kurum ve kuruluşlarının giriş cephelerinde, kocaman harflerle yazılı adlarıdır: T.C. Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekâleti, Genelkurmay Başkanlığı… Anacadde ve meydanları kuşatan bu binaların her biri, Ankara’nın “başkent” imajını, kamu erkini vurgulayan görkemli anıtlardı. Bunlar 1920’lerden 1940’lara kadar yapılmış, Çankaya’dan Ulus Meydanına, İstasyona kadar ulusal mimari üsluplu yapılardı
Bu derli toplu ve benlikli başkent manzarası, buraya ilk defa gelip gezenlerin yüreklerinde bağımsızlık meşalesi yakıyor, cumhuriyete inanmak-bağlanmak duyguları uyandırıyordu. Özellikle Ulus’taki yapılar, sanki bir yarışmada derece almış havasındaydı. Bunlardan birçoğu bugün de görülebilir ama, yeni Ankara’nın modern-yüksek yapılarının gölgesinde artık küçümen ve sönüktürler. Yapılışlarındaki işlevlerini de yitirmişlerdir. Konumları, yetkileri değişen yöneticiler, bu yeni işgüderler, yönetim yerleşkelerini de uzaklara taşımışlar. Bir zamanlar Ankara’da kritik durumlarda haberlerin “864 rakımlı tepe’’den (Çankaya Cumhurbaşkanlığı Köşkü) gündeme düştüğü olurdu ki, daha Millî Mücadele yıllarında bile Türkiye’nin kalbi Çankaya’da atardı. Gazi Paşa “Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz!” müjdesini o eski konutta en önce İsmet Paşaya vermişti.
Resmî kabullerin, önemli törenlerin yapıldığı, yabancı devlet başkanlarının kabul edildiği zirve idi Çankaya. Önemli siyasal uzlaşmazlıklarda da ilgililer Çankaya’ya çağrılır, o ortamın tarihî ve manevi havasında tarafsız cumhurbaşkanının başkanlığında çözüm aranırdı.
Ulus’ta Ankara Palas’taki ağırlamalar, balolar hepten unutuldu. Ankara Palas’ın kendisi de unutuldu. Nice yıllar var ki “Ankara Ankara güzel Ankara /Seni görmek ister her düşen dara”yı da kulaklar unuttu. Şu gerçek ki, yüzyıl önceki cumhuriyet dinamizminin kentsel sembolü Ankara, artık “eski Ankara” yazgısına terkedilmiştir.
Saltanatın kaldırıldığı 1 Kasım 1922 ile cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim 1923 arasında 362 gün var. Yani neredeyse tam 1 sene. Bu süre boyunca Ankara’daki yasama erki Büyük Millet Meclisi, yürütme erki de meclisin seçtiği hükümetti. 1 Kasım’da saltanat kaldırıldığı, 16 Kasım’da da padişah Vahideddin kaçtığı için, meclisteki oylamayla son Osmanlı veliahtı Şehzade Abdülmecid Efendi “Halife-i Müslimin” ilan edilmişti. Cumhuriyet ilan edilesiye 1yıl böyle geçti.
29 Ekim 1923 Pazartesi günü Ankara Kalesi’nden 101 pare top atışıyla cumhuriyet ilan edildi. “Cumhuriyet” sözcüğü de ilk o gün kamuya duyurulmuş oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilan edilişine kadar bu sözcük halk arasında neredeyse yoktu. “Cumhuriyet” ne demekti? Saltanattan sonraki yeni rejimin bu adı hayli tartışıldı. Meclis Reisi Gazi Paşanın “repüblik” karşılığı olarak önerdiği, Arapça “cumhur”dan (halk, topluluk) gelen “cumhuriyet” yeni Türkiye’nin yönetim biçiminin, rejimin adı kabul edilirken, Meclis Reisi Mustafa Kemal Paşa da Reisicumhur sanıyla Türkiye’nin ilk başkanı seçildi (Mazhar Müfit Kansu, bu tarihten 4 yıl önce 1919’da, Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum’dayken cumhuriyetin kurulacağını söylediğini anılarında vurgular).
M.PHILIPS PRICE (1885- 1973)
İngiliz yazarın gözüyle cumhuriyetin ilan edilişi
İngiliz politikacı, işçi Partisi milletvekili yazar M. Philips Price (1885-1973)
1. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye, İran, Rusya ve Orta Asya’da bulunmuştu. Yazarın, History of Turkey from Empire to Republic adlı eserinde (Türkiye Tarihi-İmparatorluktan Cumhuriyete Kadar-Çev. Selâhattin Atalay, Ararat Yayınları, 1977, s. 167-8) saltanatın kaldırılmasından sonra cumhuriyetin ilanı öncesindeki gelişmeler, bizde aktarılanlardan farklılıklar gösterir: “…Siyasi bakımdan (Meclis’te) yeterince güçlü olmayan Mustafa Kemal basiretsiz davranmadı. Askerî başarılarına güvenerek taşkınlık yapmadı. Milletvekillerinden kendisini çekemeyenler vardı. Dostlarından ve yakın görev arkadaşlarından birçoğu bile Türkiye’de meşrutî padişahlık (constitutional monarchy) siteminin kurulması düşüncesindeydiler. Bunlar eski geleneklere bağlı oldukları için Mustafa Kemal gibi ileriye gidememişti ve bir cumhuriyet rejimini benimsemekten uzaktılar. Arkalarında da geniş bir halk kitlesi vardı. Talih Mustafa Kemal’e güldü: Saltanat sorununun tartışıldığı bir sırada Batılı müttefikler, Ankara’daki Meclis Hükümetinin olurunu almadan, 1922 sonbaharında kukla padişahı Türkiye’yi temsil etmek üzere Lozan Konferansına davet etmekle büyük bir hata yaptılar. Bu davet, kendisine yabancı bir devletin aleti gözüyle bakılan padişaha karşı kamuoyunda şiddetli tepkiye neden oldu. Mustafa Kemal derhal harekete geçti. Saltanatın kaldırılmasını, padişahın yurtdışı edilmesini Meclise teklif etti. Meclis telaş göstermedi. Öneriyi inceleyip raporla bildirmesi için bir komisyon kurdu. Bu komisyon görüşmeler yaparak tarihî teamüllere bağlı kalacağı yaklaşımında bulununca, Mustafa Kemal önerinin aleyhinde rapor verirlerse tutuklanacakları uyarısını içeren bir bildiri gönderdi. Bu bildiri üzerine komisyon, saltanatın kaldırılması yönünde rapor verdi. Konunun Meclis’te müzakeresi sırasında da Mustafa Kemal Meclise silahlı muhafızlar getirtti. Neticede Meclis, saltanatın kaldırılmasını kabul etti. Bunu, İstanbul’daki İngiliz askerî kuvvetlerinin gözü önünde (Ankara’dan gelen baskı üzerine) saltanat hükümetinin istifası izledi. Bu gelişmeler üzerine son padişah bir İngiliz gemisine bindirilerek yurtdışına kaçırıldı. TBMM 1 Kasım 1922’de saltanatın ilga edildiğini bildiren bir beyanname neşretti ama 1 yıl sonraki 29 Ekim’e kadar Türkiye’nin devlet şeklinin cumhuriyet olduğu ilan edilmedi. Kamuoyu yine müteredditti. Meşruti bir padişahlık sisteminin tesisini isteyen 1906 ihtilali Jön Türklerinin hâlâ taraftarları vardı. Patriarkal ananelerle dolu köy muhitinde yetişmiş olan Anadolu köylüsü de henüz padişahsız bir Türkiye tasavvur edemiyordu. Fakat son günlerde bir ecnebi devlete alet olmanın saltanata getirdiği itibarsızlık, umumi efkarın cumhuriyetçileri desteklemesine sebep oldu. Bu ilk Osmanlı Devleti zamanında dahi emirin daima irsi reis ve lider bulunduğu Türkiye’de maziden büyük bir nisbette ayrılmak demekti. Bu, Fransız ihtilâli’nin meydana getirdiği geleneklerin Türkiye’de tesirini gösterdiğini ifade ediyordu. Millet Meclisi’nin Nisan 1924’te yeni bir anayasa kabul etmesiyle Batıya doğru daha ileri adımlar atıldı.”
Atatürk 1923’te Mersin halkına hitap ediyor.
TÜRKÇE YAZI Cumhuriyetin temeli: Yeni Türk Alfabesi
Mustafa Kemal, Kayseri’de kara tahta başında yeni harfler öğretiyor, 20 Eylül 1928.
Cumhuriyeti ilan etsek de, anayasaya laikliği yazsak da; cumhuriyetin 5. yılında okulda, ailede, ticarette, resmî işlemlerde, yargıda, basında Latin ABC’si kökenli Yeni Türk Alfabesi’ne geç(e)meseydik her şey farklı olacaktı. Bugüne kadar, Arap elifbasıyla heceleyerek yanlış okuyup yanlış yazarak inatla direnseydik; bugün o alfabeyi kullanan ülkelerden ayrışmamız pek zor olacaktı. Bu gerçek ortada iken. Yeni Alfabe sayesinde okul-üniversite öğretimlerinden geçerek önemli aşamalara ulaşan akademisyen ve siyasetçiler arasında bile o çıkmaza hayranlık duyarak “dönelim” özlemi duyanların bulunması şaşırtıcıdır.
Cumhuriyet devrimlerinin en yaşamsal, kalıcı ve cumhuriyeti ayakta tutanı Dil Devrimi’dir. Bugün herhangi bir iktidar bütün imkanları kullansa da eskiye, Arap yazısına dönüş şansı yoktur.
Bu coğrafyada Selçuklulardan Osmanlı Devleti’nin kapanışına kadar yüzlerce yılda Arap elifbasıyla ne kendi dilimizi ne de Arapçayı yazıp okuyabilmişiz. Oysa fonetiğimize ve dil kurallarımıza aykırı Arapçadan Türk Alfabesi’ne geçişte, neredeyse herkes çok kısa sürede okuryazar olmuştur. “Ben ileri seviyede Arapça biliyorum” diyen bir kişiye, başka biri “Ben Türkçe söyleyeyim siz Arap harfleriyle yazın” dese; yine çok iyi Arapça bilen bir üçüncü kişinin yazılan bu metni şaşırmadan-hecelemeden okuması olanaksızdır. Türkiye Cumhuriyeti ve Türk dili birlikte yaşayacaktır.
1 KASIM 1937 KONUŞMASI
M. Kemal Atatürk’ün Türk ulusuna vasiyeti
Atatürk 1 Kasım 1937’de TBMM’nin 5.Dönem 3. Yasama Yılı’nı açıyor.
Atatürk’ün, ölümünden 1 yıl önce 1 Kasım 1937’de TBMM Meclisi Beşinci Dönem Üçüncü Toplanma yılını açarken yaptığı konuşma için, onun Türk ulusuna vasiyeti denebilir. Bu aynı zamanda Meclis’teki uzun konuşmalarının da sonuncusudur. Kısa bir bölümünü alıntıladığımız bu çok yönlü ve anlamlı söylev, sonraki dönemlerdeki kimi idarecilerin laiklik ilkesine uymaktaki sıkıntılarını, iki cümleden birinde dünya ve memleket işlerini sürekli Tanrıya havale etmek alışkanlıklarını akla getiriyor: “Sevgili kamutay arkadaşlarımla yeni çalışma yılı başlangıcında karşı karşıya bulunmaktan duyduğum derin sevinç ve saadeti ifade etmeliyim (alkışlar). Sizi yüksek saygı ile selamlar ve bu çalışma yılınızın da millet ve memleket için feyizli başarılarla bezenmesini dilerim. Sayın Milletvekilleri. Memnuniyetle görmekteyiz ki cumhuriyet rejimi yurdumuzda huzur ve sükûnu en iyi şekilde temin etmiş bulunuyor. Vatandaşlar ve bu yurtta oturanlar cumhuriyet kanunlarının eşit şartları altında kendileri için hazırlanan hürriyet, refah ve saadet imkanlarından azami istifade etmektedirler (……) Arkadaşlar. Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir (alkışlar). Bu yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir inkılap yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı, ancak türeli bir planla ve rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir. Bu sebeple okuyup-yazma bilmeyen tek vatandaş bırakmamak; memleketin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek; memleket davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesle yaşatacak, fert ve kurumlan yaratmak; bu önemli umdeleri (prensipleri) en kısa zamanda temin etmek; işaret ettiğim umdeleri Türk gençliğinin dimağında ve Türk milletinin şuurunda canlı bir hâlde tutmak, üniversitelerimize ve yüksek okullarımıza düşen başlıca bir görevdir.”
İstiklal Savaşı’nın önde gelen komutanları, Mustafa Kemal Paşa gibi ulus-devletin ne demek olduğunu anlayabilmiş değillerdi. Tüm yurttaşlarına eşit mesafede duracak çağdaş bir ulus-devletin mutlaka seküler olması, bunun için halifeliğin kaldırılması, bunun için de işe saltanatın kaldırılmasıyla başlanması gerektiğini göremiyorlardı.
Cumhuriyet, evrensel bir değer değildir. Almanya, Fransa ve İtalya gibi cumhuriyetle yönetilen ülkeler bulunduğu gibi, birçok Batı ve Kuzey Avrupa ülkesinin parlamenter monarşiyle yönetildiğini de görürüz. Bu da bize çağdaş ve insan haklarına saygılı, demokratik bir ülke olabilmek için mutlaka cumhuriyet kurmak gerekmediğini gösterir. Öte yandan örneğin komşumuz İran da cumhuriyetle yönetilir ve sözkonusu değerler açısından şüphesiz aynı kategoride değildir.
Neden Almanya ve Fransa’nın cumhuriyet olduklarını ama Büyük Britanya’nın parlamenter monarşiyle yönetildiğini anlayabilmek için bu ülkelerin tarihinin nasıl evrildiğine bakmak gerekir. İlk gördüğümüz noktalardan siyasal fikirlerin ve ideolojilerin ortaya çıkması ve bunların toplum katında ne kadar güçlü ya da zayıf oldukları; toplumsal yapılar ve bunlarda görülen dönüşümler biri, bu ülkelerin tarihlerinde biçiminde sıralayabiliriz.
17 Aralık 1908’de açılan Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı,ülke işlerinde son sözün meclise ait olacağı bir devlet düzeni kurmak isteyen İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinin çoğunlukta olduğu bir meclisti. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
Ülkemizi 1923’te cumhuriyetin ilanına götüren siyasal sürece baktığımızda ise her şeyin 2. Meşrutiyet’le başladığını ve temel meselenin ulusal egemenlik meselesi, yani ülke yönetiminde seçilmişlerin üstünlüğünün kabul edilip edilmeyeceği meselesi olduğunu görürüz. 17 Aralık 1908’de açılan Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı, 1876 Anayasası’nı değiştirerek ülke işlerinde son sözün meclise ait olacağı bir devlet düzeni kurmak isteyen İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinin çoğunlukta olduğu bir meclisti. Bu çoğunluk, 2. Abdülhamit’in 1878’de Meclis-i Mebusan’ı dağıtıp tam 30 yıl boyunca toplanmaya çağırmaması gibi bir durumla bir defa daha karşılaşmak istemiyordu. Bu doğrultudaki çabalar hemen 1909’un Ocak ayında başladı ve 30 milletvekilinden oluşan Anayasa Komisyonu ulusal egemenlik ilkesine uygun anayasa değişiklikleri öngören bir kanun üzerinde çalışmaya koyuldu. Kanun taslağı Mart ayı sonlarında tamamlandı ve basılmış metin 12 ya da 13 Nisan günü Meclis’e geldi. Ancak, ulusal egemenlik karşıtları 13 Nisan 1909’da tarihimizde “31 Mart Hadisesi” olarak bilinen isyanı çıkararak öngörülen anayasa değişikliklerine engel olmaya çalıştılar.
İttihatçıların “Bâb-ı Âlî Baskını” olarak bilinen 23 Ocak 1913’teki darbesi sırasında binadan gelen silah seslerini merak ederek Sadaret dairesinin etrafında toplananlar. Darbe sonrası başbakanlığa getirilen Mahmut Şevket Paşa aynı yılın Haziran ayında öldürülecekti. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
Bilindiği gibi isyan, Rumeli’de oluşturulan Hareket Ordusu tarafından bastırıldı ve anayasa değişiklikleri 1909’un Ağustos ayında Meclis-i Mebusan’da kabul edilerek yürürlüğe girdi. Ancak ulusal egemenlik yönetimine karşı olanların etkinlikleri de sürdü. Nitekim bu çevrelere mensup bazı subayların kurdukları Halâskâr Zabitan grubunun 1912 yazında verdikleri bir muhtıra ciddi bir siyasal kriz yarattı ve Meclis çoğunluğunun desteklediği hükümetin istifa etmesine neden oldu. Bu krizin ertesinde ise ulusal egemenlik ilkesine karşı olan ve tarihçiliğimizde “Bâb-ı Âlî paşaları” olarak bilinen sınıfa mensup, üst düzey devlet memurlarının oluşturduğu yeni hükümet, 1912 seçimlerinde görülen bazı usulsüzlükleri bahane ederek Meclis-i Mebusan’ı dağıttı. Gerçi yeni hükümet sonbaharda yeniden seçim yapılacağına dair söz vermişti ama, Balkan Savaşı’nın çıkmasıyla bu mümkün olmadı ve ülke 2 yıla yakın bir süre meclissiz kaldı.
Balkan Savaşı’nın çıkmasından sonra bir hükümet değişikliği daha oldu ve ulusal egemenlik ilkesine karşı olan Kâmil Paşa başbakanlığa geldi. Kâmil Paşa Hükümeti, Balkan Savaşı yenilgi üzerine yenilgiyle sürerken, ulusal egemenlik ilkesinin baş savunucusu İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni yoketmeye yönelik bir dizi önlem alarak birçok kişiyi tutuklamaya koyuldu. Kendilerini ve meşrutiyeti tehlikede gören İttihatçılar da, savaşın kötüye gitmesini bahane ederek, 23 Ocak 1913’te “Bâb-ı Âlî Baskını” olarak bilinen devlet darbesiyle Mahmut Şevket Paşa’yı başbakanlığa getirdiler.
1909 olaylarında Hareket Ordusu’nun başkomutanı olan Mahmut Şevket Paşa, meşrutiyetten yana ama İttihatçılardan da pek hoşlanmayan biriydi. Dolayısıyla, kurduğu hükümette İttihatçı olmayan birçok Bakana da yer verdi. İttihatçıların da bu duruma fazla ses çıkarmadıklarını ve Balkan Savaşı sona erer ermez yapılacak olan milletvekili seçimlerini beklediklerini söyleyebiliriz. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve ulusal egemenlik karşıtları, “Damat” Salih Paşa’nın önderliğinde bir karşı-devrim girişiminde daha bulundular. Girişim başarılı olmadı gerçi ama, Mahmut Şevket Paşa öldürüldü. Bunun üzerine İttihatçılar iktidara el koydular ve sert bir devlet terörü süreci başlattılar. Böylece 1. Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar sürecek olan İttihat ve Terakki diktatörlüğü başlamış oldu.
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyaset sahnesinin ön saflarından çekilmesini fırsat bilen Sultan 6. Mehmet Vahdettin, 1914’te açılan Meclis-i Mebusan’ı 21 Aralık 1918’de kapattı ve yeni seçim çağrısı yapmadı.
1.Dünya Savaşı’nı yenilgiyle bitirmesi, savaş sırasında birçok yolsuzluk yapmış ve birçok suç işlemiş İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyaset sahnesinin ön saflarından çekilmesine yol açtı. 1918 Temmuz’unda Osmanlı tahtına geçmiş olan Sultan 6. Mehmet Vahdettin, bu durumu fırsat bilerek 1914’te açılmış olan Meclis-i Mebusan’ı 21 Aralık 1918’de kapattı ve yeni seçim çağrısı yapmadı. Bu son Osmanlı padişahının 2. Abdülhamit gibi bir mutlakiyet yönetimi başlatmak isteyip istemediği hakkında kesin bir şey söyleyemeyiz; ama 4 Ocak 1919’da yayınlanan resmî tebliğin, seçimlerin barış sonrasına ertelendiğini duyurarak fiilî bir mutlakiyet rejimini başlattığı da kesindir. Sultan Vahdettin, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyasal çizgisinin özellikle Türk seçkinleri arasında çok popüler olduğunu, milletvekili seçimleri yapılması halinde bu siyasal çizginin parlamentoda çoğunluğu sağlayacağını biliyordu. Bu bakımdan savaş suçları nedeniyle İttihat ve Terakki’nin İtilâf Devletleri’nce cezalandırılmasını bekleyecek, dolayısıyla da bu devletlerin Mondros Bırakışması sonrasında yaptıkları birçok haksızlığa ses çıkarmayacaktır.
Sultan Vahdettin ve çevresindeki birçok Bâb-ı Âlî paşasının bu tutumları önemli sonuçlar doğurdu. İstanbul’un işgaller karşısındaki edilginliği, İttihat ve Terakki’yi yeniden önplana çıkarttı; zira Anadolu’da görülen direniş hareketleri neredeyse dışlayıcı bir biçimde İttihatçılar tarafından başlatılmıştı. Ayrıca, Sultan Abdülhamit mutlakiyetinin sona ermesinden yalnızca 10 yıl sonra yeniden bir mutlakiyet olasılığının belirmesi, bazı ulusal egemenlik taraftarlarının sabrının taşmasına ve cumhuriyetçiliğin yükselmesine yol açtı. Daha Bâb-ı Âlî Baskını sonrasında duyulmaya başlayan cumhuriyet dedikoduları, 1919 yazında ciddi bir program maddesi olmaya başladı. Girişilmekte olan Millî Mücadele’nin başarıyla sona erdirilmesinden sonra cumhuriyete geçileceğine ilişkin fikirlerin, henüz Erzurum Kongresi sıralarında açıkça tartışıldığına ilişkin elimizde çok tanıklık bulunuyor.
Mustafa Kemal Paşa’nın yakın mesai arkadaşları arasında olan Dr. Adnan (Adıvar) Bey, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Kâzım (Karabekir) Paşa, Rauf (Orbay) Bey ve Refet (Bele) Paşa saltanat ve hilafetten vazgeçilmesine karşıydılar.
Ancak ulusal egemenlik yanlıları arasındaki cumhuriyetçilerin 1919 yazında küçük bir azınlık olduklarını da unutmamak gerekir. Hattâ bu durum 1 yıl sonra, yani Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra da pek değişmedi. Saltanat kurumu siyasal çevrelerde hâlâ saygınlığını sürdürüyordu. Ayrıca Sultan Vahdettin’in Anadolu’daki harekete karşı açıkça cephe almış olması bile, birçokları için meşruti hükümdarlıktan vazgeçmek için yeterli bir neden değildi. Daha 10 yıl önce 2. Abdülhamit’i tahttan indirmiş olanlar pekala Sultan Vahdettin’i de tahttan indirmekle yetinebilir ve 1909’daki anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkmış olan düzenle yollarına devam edebilirlerdi. Cumhuriyetçilerin önderi konumundaki Mustafa Kemal Paşa’nın yakın mesai arkadaşları arasında bulunan Rauf (Orbay) Bey ile Kâzım (Karabekir) ve Refet (Bele) Paşaların tercihleri kesinlikle bu yöndeydi.
Saydığımız bu önemli isimlerin hepsi ulusal egemenlik ilkesini özümsemiş insanlardı. Yaşam tarzları açısından baktığımızda da Batılı değerleri benimsemiş ve Türkiye’nin Batı Avrupa dünyasına özgü bir gelişmişlik ve refah seviyesine ulaşmasını gerçekten isteyen kişilerdi. Ancak bunlar, Mustafa Kemal Paşa gibi ulus-devletin ne demek olduğunu anlayabilmiş değillerdi. Tüm yurttaşlarına eşit mesafede duracak çağdaş bir ulus-devletin mutlaka seküler olması, bunun için halifeliğin kaldırılması, bunu yapabilmek için de işe saltanatın kaldırılmasıyla işe başlanması gerektiğini anlamamışlardı. 1924’te bir muhalefet partisi kurmalarına karşın hepsinin daha sonra tek partili cumhuriyet yönetiminde yer almaları; muhafazakar olmadıklarını ama ulus-devletin nasıl bir yapıda olması gerektiğinin bilincine de henüz varamadıklarını gösterir.
Anadolu Savaşı’nın zaferle sonlanması üzerine cumhuriyet rejimine geçmeyi hedefleyen Mustafa Kemal Paşa, bu amacına ulaşabilme yolunda Millî Mücadele’nin önemli önderleriyle hemen bir siyasal mücadeleye giremezdi. Ulusal egemenlik yanlılarının anayasalı hükümdarlık ve cumhuriyet yanlıları biçiminde bölünmesi ülkeyi de bölebilirdi. Ayrıca anayasalı hükümdarlık yanlısı arkadaşlarının desteğini yitirmenin, Mustafa Kemal Paşa gibi düşünenleri Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) azınlık durumuna düşüreceği kesin gibiydi. Dolayısıyla, “cumhuriyete geçişi daha güçlü olacağı yeni bir meclise bırakmak ve ilk adımda saltanatı kaldırmak” diye özetleyebileceğimiz bir strateji benimsedi. Saltanat kaldırılacak, halife devlet başkanı olacaktı; ancak bu yeni devlet başkanının başbakan atamak gibi bir hakkı olmayacak, TBMM’nin seçtiği başbakanı onaylamak zorunda olacaktı. Bütün bunlar, barış sağlandıktan sonra yapılacak yeni bir anayasayla belirlenecekti.
Bu formülün TBMM tarafından herhangi bir itirazla karşılanmadığını biliyoruz; zira Meclis’te 4 Ekim 1922’de görüşülen ve İstanbul’daki İtilâf Devletleri temsilcilerine yazılan bir notada İstanbul, “halifeliğin başkenti” olarak tanımlanmıştı. Ancak Meclis çoğunluğunun sözkonusu formüle aklının yatmasının nasıl sağlandığına dair elimizde şimdilik herhangi bir veri yok. İşin daha da ilginci, bu formülün Osmanlı başkentinde Doğu Trakya’yı teslim almak üzere 19 Ekim 1922’de kente gelen Refet Paşa, yani daha Temmuz ayında Mustafa Kemal Paşa’ya saltanatın kaldırılmasına karşı olduğunu söylemiş bir kişi tarafından duyurulmasıydı. Bunun üzerine İstanbul gazetelerinde yakında önemli anayasa değişiklikleri yapılacağına ilişkin yorumlar çıkmaya başladı. Sonuç olarak, gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın o günlerde İstanbul’un aydın kamuoyunu görece iyi temsil ettiğini varsayacak olursak, TBMM’nin 1 Kasım gecesi alacağı saltanatı kaldırma kararını Osmanlı başkentinin de en az 10 gün öncesinden benimsemiş olduğunu söyleyebiliriz.
Mustafa Kemal Paşa ve ilk meclisten bir grup milletvekili 1921’de Ankara’daki Meclis binasının balkonunda. Cumhuriyetçiler, Büyük Millet Meclisi’nin ilk döneminde azınlıktaydı ve saltanat kurumu siyasal çevrelerde saygınlığını sürdürüyordu.
Mustafa Kemal Paşa’nın bulduğu formül hiçbir zaman anayasa maddesi olmadı. Zaten anayasa da cumhuriyetin ilan edilip halifeliğin kaldırılmasından sonra yapılacaktı. Yani önce devletin yapısı belirlenecek, sonra anayasa yapılacaktı. Yeni rejime doğru gidiş sürecinde gördüğümüz bu özellik de Mustafa Kemal Paşa’nın parlak stratejisinin ürünüdür. Nitekim Mustafa Kemal Paşa daha sonra 1924 Anayasası’nın yapılma sürecinin de kendisini haklı çıkaracağı gibi amaçladığı devlet yapısının doğrudan doğruya bir anayasayla kurulamayacağını, zira ne cumhuriyetin ilanının ne de hilafetin kaldırılmasının üçte ikilik bir meclis çoğunluğu sağlayamayacağını öngörmüştü. Dolayısıyla cumhuriyet salt çoğunluk oyuyla çıkarılacak ya da değiştirilecek bir kanunla ilan edilecekti. Bu hamlenin işaretini de 1923 Eylül’ünün sonlarında Avusturyalı bir gazetecinin kendisiyle yaptığı söyleşide verdi: 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun ilk iki maddesi zaten cumhuriyet anlamına geliyordu (bkz. #tarih, sayı 79). Yapılacak iş, fiilen varolan bu rejimin adını koymaktan ibaretti.
Bilindiği gibi TBMM sadece bir yasama meclisi değildi; yürütme gücünü de üstlenmişti. Bu gücünü topluca kullanması mümkün olmadığından, kendi içinden ve çoğunluk oyuyla bir mebusu seçiyor ve bu kişiyi yürütmenin bir alanında çalışmak üzere kendisine vekil tayin ediyordu. Bu bakımdan Ankara Hükümeti’nin “Bakan”larına İstanbul’dakiler gibi “nazır” değil, “icra vekili” denmişti. İkinci TBMM açıldıktan sonra icra vekilleri heyeti başkanı olan Fethi (Okyar) Bey, İçişleri Vekilliği’ni de üstlenmişti (14 Ağustos 1923). Fethi Bey, 24 Ekim 1923 tarihinde bu görevinden istifa etti. Birkaç gün sonra cumhuriyeti ilan edebilecek çoğunluğu sağlamış olan Mustafa Kemal Paşa taraftarları, tam 4 gün boyunca kendilerine bir İçişleri Vekili seçecek çoğunluğu tutturamadı. Tabii hükümet krizi yapay bir krizdi ve Mustafa Kemal Paşa bunu bir “devlet krizi” şeklinde yorumlayarak yeni kurulmuş olan Halk Fırkası’nın 29 Ekim günkü toplantısında bir çözüm önerdi: Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun bazı maddeleri değiştirilerek cumhuriyet sistemine geçilecekti! Aynı günün akşamı toplanan TBMM, Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun bazı maddelerinin “kanuna açıklık getirecek” biçimde değiştirilmesine ilişkin kanunu, oylamaya katılan 158 mebusun 158 olumlu oyuyla kabul ederek cumhuriyeti ilan etti ve ikinci bir oylamayla Mustafa Kemal Paşa’yı cumhurbaşkanı seçti.
Devrim; yani önce meşrutiyete ardından cumhuriyete geçiş. 19. yüzyıl sonundan 1900’lerin ortasına kadar birkaç kıtada asırların monarşi rejimleri yıkıldı ve yenibir dünyanın eşiğine adım atıldı. O sancılı yıllarda “cumhuriyet” kelimesi, bugünküdemokrasi kelimesi gibi, karanlığı aydınlatan büyülü bir fenere benziyordu.
İlk olarak 18. yüzyıl sonunda Amerikan ve Fransız Devrimleri cumhuriyet düşüncesini kuvveden fiile taşıdı. İlk modern cumhuriyetçilerden Thomas Paine daha 1776′ da şöyle yazacaktı: “Monarşi ve veraset sistemi, sadece şu veya bu krallığı değil, bütün dünyayı kan ve küle çevirmiştir”.
19. yüzyıl sonunda ise dünya Batı ülkelerinin sömürgesi, yarı- sömürgesi, şu veya bu şekilde bağımlısı halinde yaşarken, bir yandan da Batı’ dan akan her türlü tekniğe ve düşünceye açık duruma gelmişti. “Cumhuriyet” fikri de böylece, yeni bir dünyayı başlatabilecek bir çözüm yolu olarak Kuzey Avrupa’ dan Güney Avrupa’ya, Batı Avrupa’ dan Doğu Avrupa’ya ve Asya’ya doğru aktı.
Solda Çin Cumhuriyeti’nin ikinci geçici cumhurbaşkanı Yuan Şikai, sağda ilk başkan Sun Yat Sen.
İstanbul’un 5 yıl süren işgal dönemi 2 Ekim 1923’te bitmiş, Mustafa Kemal Paşa’nın “Geldikleri gibi giderler” dediği işgal kuvvetlerinin tahliye süreci tamamlanmıştı. Şehrin kurtuluşu töreni 6 Ekim 1923’te halkın geniş katılımıyla düzenlenmiş, İstanbullular geçit resmi için şehre gelen Türk askerini büyük coşkuyla bağrına basmıştı.
Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı mücadelesi 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile sona ermişti. Mütareke, karşılıklı müzakere edilip kararlaştırılan bir mutabakat metninden ziyade Osmanlı delegasyonunu adeta yoksayan İngiliz Amiral Calthorpe’un “ya kabul edin ya reddedin!” restiyle dayattığı bir metindi. Daha üzerinden 1 hafta geçmeden mütareke hükümlerine istinaden önce Çanakkale Boğazı ve ardından 13 Kasım 1918′ de İstanbul işgal edilmişti. İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul’a gelmesiyle başlayan fiili işgal dönemi 16 Mart 1920′ de resmi bir mahiyet kazanacak ve şehrin 5 senelik esaret devri başlayacaktı.
İşgal kuvvetlerinin 25 Ağustos 1923’te başlayan İstanbul’dan tahliye süreci 1 Ekim’de sona erdi. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
Mondros Mütarekesi neticesi 7 Kasım 1918’de 7. Ordu karargahının lağvedilmesiyle, Adana’da bulunan 7. Ordu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a hareket etmiş ve tam da İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na girdiği 13 Kasım günü Haydarpaşa Garı’na inmişti. Vapurla karşıya geçerken Boğaz’da sıralı duran İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan gemilerine üzüntü ve kızgınlıkla bakarak “Geldikleri gibi giderler!” demişti. Bu, kızgınlıkla söylenmiş bir sözden öte, bu kara günde yenilgiyi kabul etmeyen mücadele azmiyle dolu, kararlı bir askerin sözüydü.
Anadolu’da başlayan İstiklal mücadelesi neticesinde Anadolu ve Trakya toprakları düşman askerinden temizlenecek, geriye İstanbul ve Çanakkale kalacaktı. İstanbul’un kurtuluşu için 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması beklenmiş ve bunun hükümleri gereği İstanbul’un 6 hafta içinde tahliyesi kararlaştırılmıştı. Böylece 5 yıl süren İstanbul’un işgal dönemi 25 Ağustos 1923’te başlayıp, 2 Ekim 1923’te tamamlanan tahliye süreciyle sona ermiş ve işgalciler geldikleri gibi gitmişlerdi!
Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması ve İstanbul hükümetinin istifası ile artık İtilaf Devletleri’nin tek muhatabı TBMM hükümeti oldu. Ankara’daki hükümet adına İstanbul’da İtilaf Devletleri temsilcileriyle irtibat kurup çalışmak üzere İstanbul Murahhaslığı kuruldu ve Adnan (Adıvar) Bey İstanbul murahhası olarak tayin edildi. Yine İstanbul’daki askerî işleri takip etmek ve İtilaf Devletleri komutanları ile irtibat kurmak için İstanbul Kumandanlığı kuruldu; şehrin kumandanı olarak Selahaddin Adil Paşa gönderildi. Artık İstanbul, Ankara’daki TBMM hükümeti tarafından idare edilecekti.
6 Ekim 1923 sabahı Sarayburnu iskelesine çıkıp Gülhane Parkı’nda toplanan 1. Tümen askerleri, öğleden sonra Galata Köprüsü’nden Karaköy’e geçip Taksim’e gitmişti. (SERTAÇ KAYSERİLİOĞLU ARŞİVİ)
İşgal kuvvetlerin İstanbul’dan tahliye edilmesi için İstanbul Kumandanı Selahaddin Adil Paşa ile İtilaf Devletleri komutanları arasında bir program hazırlandı. Bu programa uyularak İtilaf Devletleri tarafından Mondros Mütarekesi’nden sonra elkonulan bütün silah ve mühimmat, gemiler, nakliye araçları, kışla, bina, eşya ve müesseseler Türk hükümetine teslim edilecekti. 25 Ağustos’ta İngilizler tarafından Anadolu yakasında başlayan tahliye süreci 1 Ekim’de Harbiye Mektebi’nin tahliyesi ile sona erdi. Aynı gün İstanbul Kumandanı Selahad-din Adil Paşa ile İtilaf Devletleri kumandanları İngiliz Generali Harington, Fransız Generali Charpy, İtalyan Generali Monbelli arasında tahliye işleminin tamamlandığını gösteren bir teslim-tesellüm zabıtnamesi imzalandı ve işgal fiilen-huku-ken sona erdi. İtilaf Devletleri askerlerinden geride yalnızca veda merasimine katılacak tören kıtaları kaldı. 2 Ekim günü önceden hazırlanan program gereği Türk, İngiliz, Fransız ve İtalyan birliklerinden seçilen birer tören kıtası Dol-mabahçe meydanında yerleşti. Yapılan geçit resminden sonra büyük bir seyirci topluluğu önünde ve alkışlar arasında bayrağımızı selamlayan İtilaf Devletleri komutanları Dolmabahçe Camii rıhtımına kadar uğurlandı ve bir motorla Fındıklı açığında bekleyen Arabic gemisine gitti.
Selahaddin Adil Paşa, İstanbul’u işgal eden İtilaf Devletleri kumandanlarını uğurlarken hayatının en mesut gününü yaşamaktaydı. Oğlu merhum Semuh Adil Bey babasının o günlerini anlatırken şöyle demiştir: “Babamın en mutlu günü işgal kuvvetleri kumandanlarını uğurlayıp arkalarından el salladığı 2 Ekim 1923 günüdür. O gün çekilen fotoğrafların tamamında yüzünden büyük bir gülümseme hiç eksik olmamıştı”. Şüphesiz İstanbul’un işgalden kurtulması herkes gibi Selahaddin Adil Paşa’yı da sevindirmişti. Ancak onun için bu hadisenin farklı bir anlamı vardı. Selahad-din Adil Paşa yarbay rütbesiyle girdiği 1. Dünya Savaşı’nda Çanakkale Boğazı’nın müdafaasında Cevat Paşa ile birlikte onun kurmay başkanı olarak mücadele etmiş; 18 Mart Deniz Muharebesi kazanılmış; daha sonra tümen kumandanı olarak Çanakkale kara muharebelerinde bulunmuş; daha sonra Kafkas cephesinde Ruslara karşı kolordu kumandanı olarak savaşmış, savaşın son senesi tekrar Çanakkale’ye gelmişti. Albay Selahaddin Adil, Mondros Mütarekesi imzalandığında Çanakkale Müstahkem Mevki kumandanı idi ve mütareke hükümleri gereği hem deniz hem kara muharebelerinde binlerce askerini şehit vererek savunduğu Çanakkale’yi 6 Kasım 1918’de İngilizlere kendi eliyle teslim etmek gibi, bir asker için çok acı bir hadiseyi yaşamıştı. Bu nedenle işgal kuvvetlerinin İstanbul’u terk edişi Selahaddin Adil Paşa için ayrı bir anlam ifade ediyordu.
İtilaf Devletleri komutanlarını uğurlamak için 2 Ekim’de Dolmabahçe’de düzenlenen tören. Soldan sağa İtalyan General Monbelli, İngiliz General Harington, o gün çekilen tüm fotoğraflarında gülümseyen İstanbul Kumandanı Selahaddin Adil Paşa ve Fransız General Charpy.
Paşa hem hatıratında hem de 5 Ekim 1923 günü gazetecilere verdiği demeçte duygularını şöyle açıklayacaktı: “Çanakkale Boğazı istihkâmlarını İngiliz kumandanı Kruger’a teslim etmek bahtsızlığına uğramışken, bu defa da İstanbul Kumandanı olarak bu galip devletlerin memleketlerine hiçbir şey elde edemeden dönmelerine yakından tanık oluyorum. İtilaf Devletleri generalleri sancağımızı selamlayıp giderken, tariften aciz kaldığım heyecan ve saadetimi hiç kimse bu derece hissetmemiştir. Tahliyenin son günü hayatımın en mesut ve kıymettar günüdür”.
İstanbul’un işgal kuvvetlerinden tahliyesi devam ederken Türk Ordusu’nun İstanbul’a girmesi hazırlıkları da yapılmaktaydı. İtilaf Kuvvetleri kumandanları 2 Ekim’de uğurlanmıştı ama tahliyenin son günü resmen 4 Ekim’di. Bu bakımdan İstanbul’un kurtuluş törenlerinin 6 Ekim 1923 Cumartesi tarihinde düzenlenmesine karar verildi.
6 Ekim 1923’te Altıncı Dâire-i Belediye (bugünkü Beyoğlu Belediye binası) önünde Türk askerinin geçişini bekleyen İstanbullular.
Bu büyük günde başta Mustafa Kemal Paşa’ya ve Ankara’da TBMM başkanlığına törene katılım için davette bulunulmuştu. 3 Ekim 1923’te TBMM’de yapılan oturumda bu davet müzakere edildi. Doğal olarak bütün mebuslar törene katılmak istiyordu; ama Meclis’in yoğun işlerinin aksamaması için divan üyelerinden 4 kişi ile mebuslardan 10 kişinin törene katılmasına karar verildi. Törene katılacak mebuslar kura çekilerek tespit edildi. 4 Ekim Perşembe günü Meclis ikinci reisi Sabri Bey’in riyasetinde 14 kişilik mebuslar heyeti, hazırlanan trenle yola çıktı. 5 Ekim günü Haydarpaşa’ya inen heyetin resmî protokolle, başta İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı olan Ali Haydar Bey ile mülki-askerî memurlar tarafından karşılanmaması Mec-lis’te hararetli tartışmalara sebep oldu. Bu durum Meclis’e karşı saygısızlık ve hakaret olarak kabul edildi. Neticede, bunun içinde bulunulan heyecanlı günlerin ve yoğun faaliyetlerin tesiriyle yaşanmış bir yanlış anlama olduğu kabul edilerek konu kapatıldı.
İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluş törenine katılmak, herkesin arzu ettiği bir şeydi. TBMM heyetinin yanısıra vilayetlerden heyetler de törenden birkaç gün önce İstanbul’a geldiler. Ancak İstanbul’un bu önemli gününde orada görülmek istenen çok önemli bir isim vardı: Gazi Mustafa Kemal Paşa.
İstanbul’un kurtuluşu kutlamalarına katılmak ve 1. Tümen askerlerini karşılamak için Taksim’de toplananlar arasında şoför esnafı da vardı.
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’dan iki ayrı davet telgrafı almıştı. Bunlardan birisi İstanbul Şehremaneti (Belediye) Meclisi tarafından, ikincisi de İstanbul’daki Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından gönderilmişti. Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’daki törene katılması umuluyordu. Zira 1 yıl önce İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşunun ertesi günü 10 Eylül 1922’de İzmir’e gidip birkaç gün kalmıştı. Ancak kendisi katılmamayı tercih etmiş, yapılan davetlere verdiği cevaplarda ilk fırsatta “hür ve sevgili İstanbul’u” ziyaret edeceğini ifade etmiştir.
İstanbul’un işgalden kurtuluşunu kutlayan Resimli Gazete’nin 10 ve 14 Ekim 1923 tarihli ilk sayfaları.
Lozan Antlaşması hükümlerine göre işgal kuvvetleri çekildikten sonra Türk Hükümeti İstanbul’da 12 bin mevcutlu bir tümen ve bir kolordu karargahı bulundurulabilecekti. Bu şerefli görev, İstiklal Harbi’nde gösterdiği üstün başarılar sebebiyle Yunanlar tarafından “Demir Fırka” adı verilen 1. Tümen’e verildi. 1. Tümen Mudanya Mütareke-si’nden beri Gebze’nin Eskihisar iskelesi civarında karargah kurmuştu. Tümenin kumandanı Kurmay Albay Hüseyin Hüsnü (Erkilet) Bey’di. 1. Tümen’in bağlı olduğu 3. Kolordu Kumandanı Şükrü Naili Paşa ise karargahı ile Hereke’de bulunuyordu.
Şükrü Naili Paşa 6 Ekim sabahı saat 10.00’da kolordu kurmay heyeti ile kendilerine tahsis olunan Pendik vapuruna binerek Sirkeci rıhtımına çıktı; burada toplanan ahali tarafından coşkulu bir şekilde karşılandı; sonrasında ise İstanbul Kumandanı Selahaddin Adil Paşa ile birlikte İstanbul Kumandanlığı olarak kullanılan Beyazıt’taki Harbiye Nezareti’ne gitti.
6 Ekim 1923’teki tören için 4 Ekim’de Gebze’den yola çıkan Albay Hüseyin Hüsnü Bey’in kumandasındaki 1. Tümen birlikleri ise Bostancı’ya gelip geceyi burada geçirdi. 5 Ekim sabahı Bostancı’dan hareket eden tümen birlikleri Göztepe’de orduyu karşılayan ahalinin arasından törenle geçerek Kadıköy’e ve oradan Haydarpaşa’ya geldi. 6 Ekim günü törene katılacak birlikler Sarayburnu iskelesine çıkarılarak Gülhane Parkı’nda toplanacaktı. İstanbul’da yapılacak geçit törenine katılacak askerî birlikler 1 piyade alayı, 1 topçu bataryası, 1 süvari bölüğü, 1 istihkâm bölüğü, 3 makineli tüfek bölüğünden ibaretti. Öğleden sonra saat 14.00’te yürüyüşe başlayan birlikler, parkın Alemdar Caddesi kapısından çıkarak, yol güzergahında kurulan zafer takları altından geçerek, coşkulu ahalinin tezahüratları arasından ilerledi; Sirkeci, Eminönü, Köprü, Karaköy, Şişhane, Tepebaşı, Cadde-i Kebir (İstiklal Caddesi),güzergahıyla Taksim’e geldi. Türk ordusu İstanbul’a girmişti. ■
Büyük Taarruz 200 yıldır doğuya sürülen savunmadaki bir ordunun batıya doğru ilk başarılı taarruz harekatı. 5. Süvari l(olordusu’nun Yunan Ordusu’nu takip ve imha harekatı ise dünya harp tarihinin kayda geçirdiği son büyük ve başarılı süvari hücumu. Başkomutan ve askerlerinin, büyük fedakarlıklarla kazandığı muharebenin bugünkü arazideki izleri.
Bundan yaklaşık 50 sene önce çocuk olmak, Türkiye tarihinin önemli yıldönümlerine de tanıklık etmek demekti. 1970’lerin başına dair hatırladığım ilk şey, babamın görevli olduğu Erciş’ten Malazgirt’e gitmesiydi. Niye o Ağustos günü evde olmayacağını sorduğumda, “Malazgirt zaferinin 900. yıldönümü törenlerine katılmak için” demişti. 26 Ağustos önemli bir tarihti; zira Zafer Haftası’nın başladığı gündü. 26 Ağustos 1071′ de Selçuklu Sultanı Alparslan’ın ordusu, Roman Diyojen’i ağır bir yenilgiye uğratıp Türklere Anadolu’nun kapısını açmıştı. 26 Ağustos 1922′ de ise Başkomutan Mustafa Kemal’ın bizzat idare ettiği Büyük Taaruz başlamıştı. Taarruz 30 Ağustos 1922 tarihinde Türk Ordusu’nun işgalci Yunan Ordusu’na karşı kazandığı kesin zaferle taçlanmıştı. Her iki savaşın tarafları da aradan geçenyüzyıllara rağmen aynıymış gibi sunulurdu. 1071′ deki Selçukluların modern çağdaki uzantısı Türkler, Bizanslılarınki ise Yunanlardı.
Afyon Kocatepe’den kuzeye, 26 Ağustos 1922 taarruzu cephesine bakış.
1915’te Gelibolu Yarımadası’nda yaşanan muharebeler İstiklal Harbi’nin başarıya ulaşmasında temel referansı teşkil etmiş; Mustafa Kemal Paşa’nın büyük bir komutan olarak ortaya çıkışı ve dünyanın en büyük asker kuvvetlerini durdurması millete güven vermişti. O dönemden bugüne kalan haritalar, bu coğrafyadaki fedakarlıkların nişanesi.
Savaş ve savaşın sırasında yaşananlar şüphesiz sağ kalanlarda ve geriye dönebilenlerde çok farklı izler bırakır. 1915’te Çanakkale cephesinde yaşanan muharebeler de hem kişilerde hem coğrafyada birçok iz bırakmış; bunların korunması, yorumlanması, gelecek kuşaklara kalması da tarihi mirasımızı zenginleştirmiştir.
Cumhuriyetin 100. yılını kutladığımız bugünlerde arşiv rafları arasından çıkan bir belge bizler için büyük anlam taşımaktadır. Bu belge Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, Anafartalar Topçu Mıntıka Komutanı Binbaşı Mehmet Ali Bey’e imzalayarak hediye ettiği bir haritadır. Askeri Tarih Arşiv Daire Başkanlığı arşivlerindeki imzalı haritanın ve MehmetAli Bey’in hikayesi şöyledir:
Mehmet Ali Bey, bugünkü Bulgaristan’ da Kazanlık’ta doğdu ve 27 Mayıs 1892′ de girdiği Topçu Harp Okulu’ndan, 18 Şubat 1896′ da üsteğmen rütbesi ile mezun oldu. Sırasıyla 18 Şubat 1896′ da üsteğmen, 6 Ekim 1909′ da yüzbaşı, 1 Temmuz 1909′ da kıdemli yüzbaşı, 27 Kasım 1911′ de binbaşı, 14 Haziran 1915’te yarbay rütbesine yükseldi. Askeri safahatında yarbaylığa terfi tarihi olarak 14 Haziran 1915 tarihi verilmiş olsa da şahsi dosyasındaki bu terfi için Anafartalar muharebelerindeki başarısı gösterilmiştir.
Anafartalar Grup Komutanı Miralay Mustafa Kemal Bey ve maiyeti
İsmail Hakkı Bey, Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın “evladım” diye hitap ettiği bir kişidir. Atatürk’le yakın dostluğunu ölümüne kadar sürdürmüş, sofrasının müdavimlerinden olmuştur. Eşinin adı da Zübeyde olan İsmail Hakkı Kavalalı, aynı zamanda Mustafa Kemal’in Sofya’daki askerTataşeliği sırasında ona Yeniçeri kostümünü getirten kişidir.
Gazeteci-yazar Hasan Pulur, yıllar önce Atatürk’ün okul arkadaşları hakkında şöyle yazar: “Mustafa Kemal’in SelanikAskeri Rüştiyesi’nden beri hayat boyunca arkadaşlıkları devam eden birkaç kişi vardır: Salih (Bozok), Nuri (Conker), Fuat (Bulca), İsmail Hakkı (Kavalalı) sayılabilir”.
Bu kişilerden İsmail Hakkı Kavalalı, Atatürk’ün Selanik Askeri Rüştiyesi’nden arkadaşıdır; okuldan mezun olduktan sonra askerlikten ayrılmış, tütün tüccarlığı yani ticaretle uğraşmıştır. İsmail Hakkı Bey, Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın “evladım” diye hitap ettiği bir kişidir. Atatürk’le yakın dostluğunu ölümüne kadar sürdürmüş, Ata’nın sofrasının müdavimlerinden biri olmuştur.
Çocukluk ve gençlik yıllarını küçülen imparatorluğun renkli dünyasındaki kozmopolit şehirlerde geçiren Mustafa Kemal, şüphesiz bu coğrafyanın etkilerini ömrü boyunca üzerinde taşımıştı. Dedesinin köyü Kocacık’tan 1896’da 15 yaşındayken ailesinden ilk defa ayrıldığı Manastır istasyonu’na ve 1913’te başlayan Sofya günleri’ne … Dün-bugün.
Mustafa Kemal’in formasyonunun ve düşüncelerinin şekillenmesinde önemli rolü olan Balkanlar’daki çocukluk Türklerin 14. yüzyıldan bu yana yaşadığı batıdaki en uç nokta olan Makedonya’ daki Kocacık köyü, Mustafa Kemal Atatürk’ün baba tarafının köklerinin uzandığı yerdir. Mustafa Kemal’in askeri kariyerine başladığı, liderlik yolculuğunun ve gençlik yılları, cumhuriyeti kurma sürecinde bakışaçısının nasıl geliştiğini de ortaya koyar.
Stogova Dağı’nın batı yamaçlarındaki Kocacık Köyü’nde 2014’te yaptırılan müze ev.
Tarihin akışını değiştiren, ona mührünü vuran veya büyük tehlikelere mani olan Liderlere her memlekette rastlamak mümkün değildir. Ancak Atatürk bunun da ötesinde, dünya tarihinin nadir gördüğü müstesna bir asker, bütünleyici bir yönetici, bir dehadır. Bugün halen özlemle anılıyorsa ve gönülden seviliyorsa, bu beyhude değildir.
Türkçede son yıllarda yaygın ve bazen yanlış olarak “karizmatik” kavramı kullanılıyor. Weberyen bir tabir olan, kilise literatüründen alınma ve Yunanca “karizma”, “yanılmaz- güvenilir” ile eşanlamda kullanılan bir kavramdır. Eski Türkçedeki karşılığı ise “sahibkıran” dır. Karizma kelimesi tam olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve benzeri liderleri ifade ediyor. Yanılmasına ihtimal verilmeyen, güvenilen bir lider … Kaldı ki Atatürk liderlik vasfıyla doğmuş; herkesin göremeyeceği şeyleri görebilen; ileri görüşlü ve bu sebeplerle de “karizmatik” diye tavsif edilebilecek bir şahsiyettir.
Atatürk’ün karizmatikliğine şu iki örnek verilebilir: İstiklal Savaşı kumandanları, bilhassa kurucu üç kumandan (Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa ve Kazım Karabekir), fevkalade kıymetli insanlar olmakla beraber, içlerinde en olmayacak gibi görünen hedefleri işaretleyen Atatürk’tür. Diğer ikisi ise daha temkinli hareket etmişlerdir. Başka türlüsü de mümkün değildi; zira bu memleketi yönetenler 1. Dünya Savaşı sırasında büyük atılımlardan, ideallerden bahsetmiş, sonrasında ise olmayacak hatalar yapmışlardı; bu hatalar her şeyden önce imparatorluğun cenaze namazının kılınmasına ve büyük insan kaybına sebep olmuştu. Mekteplerde okuyan gençler yedek subay olarak askere gitmişler ve geri dönmemişlerdi. Tarlalar kıymetli çiftçiden, kasabalar zanaatkar esnaftan mahrum kalmıştı. Bu durum, kumandanlar da dahil olmak üzere, sivil ve askeri erkanın temkinli olmasına yolaçmıştır. Birçoğunda en ziyade “Evet, kurtaralım ama nasıl kurtaralım? Ne kadar kurtarabiliriz?” düşüncesi ve endişesi hakimdi.
İstiklal Savaşı’nın üç kurucu kumandanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Mustafa Kemal Paşa ve fotoğrafta yanındaki Kazım (Karabekir) Paşa fevkalade kıymetli insanlar olmakla birlikte, içlerinde en olmayacak gibi görünen hedefleri işaretleyen Mustafa Kemal Paşa’dır.