Atatürk’ün Selanik yıllarından beri sürdürdüğü “bir sofranın etrafında buluşma” geleneğinin merkezinde hiçbir zaman yemek-içmek olmadı. Sofrada ülke sorunları özgürce tartışılır; toplantılara sanatçılar, biliminsanları, şairler davet edilirdi. Çankaya sofraları yeni Türkiye’nin sosyal hayatı için de uygulamalı bir örnek teşkil edecekti.
Ülkemizin büyük kurtuluş mücadelesine “hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. Bu satıh bütün vatandır!” diyerek son noktayı koyan Mustafa Kemal Paşa, bir başka sathı daha ustaca kullanmayı bilmişti. Bu satıh, Selanik’teki görev yıllarından itibaren siyaseten de faydalandığı mütevazı sofrasıydı.
Antik çağlardan bu yana paylaşılan yemek, karşılıklı güvenin sembolü olmuştu. Bir şölen sofrasında biraraya gelen bir grup erkeğin konuşmalarını anlatan Plato’nun Symposium’unda (MÖ 385-370), Leonardo da Vinci’nin “Son Akşam Yemeği” tablosunda (15. yüzyıl), Yuvarlak Masa Şövalyeleri’nin öyküsünde hep “birlikte yemek” olgusu vardı. Platon’un syssitia olarak adlandırdığı kurumda da birlikte savaşan ve toplumu yöneten erkeklerin birarada yemek yemesi katı kurallarla düzenlenirdi. Yemeğe katılım, kral için bile zorunluydu. Yeni bir üye kabul etmek için oybirliği aranırdı. Kadınlara ise yer yoktu.
Atatürk’ün sofraları, aynı zamanda çalışma arkadaşlarıyla görüştüğü, kararlar aldığı yerdi.
Sporun bir milletin gelişmişlik düzeyini gösterdiğine inanan Mustafa KemalAtatürk, cumhuriyetin ilanının ardından başlattığı topyekun seferberlikte beden eğitimini de ihmal etmemişti. Attığı tohumlar çok geçmeden meyve verecek; Yaşar Erkan’Lar, Halet Çambel’ler, Naim’lerden “Filenin Sultanları”na uzanan yolun köşetaşları olacaktı.
Dünya 20. yüzyılın başlarından itibaren spor ve beden eğitimi alanlarında da bir dönüşüm geçiriyordu. Son zamanlarını yaşayan Osmanlı Devleti ise bu gelişmeleri uzaktan takip etmekteydi. Cumhuriyetin ilanının ardından, sporu bir milletin gelişmişlik düzeyini gösteren unsurlardan biri olarak gören Mustafa Kemal, diğer bütün inkılaplarla birlikte spor konusunda da öncü rol üstlenecekti.
Aslında olimpiyat serüvenimiz cumhuriyetten önce başlamıştı. 1908′ de Londra’ya gönderilen Aleko Mulos ve 1912′ de Stockholm Oyunları’na katılan Vahram Papazyan ile Mıgırdiç Mıgıryan, bu serüvenin ilkleriydi. Muhafızgücü’nün 1920′ de Mustafa Kemal’in emriyle Ankara’ da kurulması, Türk İdman Cemiyetleri İttifakı’nın 1922′ de açılması, İsveç Kraliyet Askerı Beden Eğitimi ve Jimnastik Akademisi’nde eğitim alan Selim Sırrı (Tarcan) Bey’in Beden Terbiyesi Mektebi için kolları sıvaması cumhuriyetin ilan edilmesinin öncesindeydi.
Mustafa Kemal Atatük ve İsmet İnönü, 1927’de düzenlenen 2. Gazi Koşusu’nu izliyor.
Atatürk’ün girişimleriyle şekillenen erken cumhuriyet dönemi Türk arkeolojisi, ulusal bir politikaya dayanıyordu. Bu dönemde geliştirilen Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi, Türklerin kültürel kimliği üzerine yeni bir bakışaçısı oluşturmuş; Türk ulusunun Anadolu’daki varlığını meşrulaştırma yolunda birçok kazı çalışması yapılmıştı.
Anadolu arkeolojisi, Osmanlı Devleti’nin son döneminde Osman Hamdi Bey, Makridi Bey ve Halil Edhem Bey’le başlamış; ancak gelişimine Mustafa Kemal öncülük etmişti. Türkçü karakteri ile ortaya çıkan Mustafa Kemal, buna karşın hiçbir zaman Turancı ve pan-Türkist düşünceyi benimsememişti; Türklerin tarihini öğrenmeye ve yaygınlaştırmaya dayalı milliyetçi bir çizgi oluşturmayı amaçlamıştı.Bu çerçevede Orta Asya’nın yanısıra Anadolu’yu da Türklerin vatanı olarak görerek bu doğrultuda bir arkeoloji politikası oluşturdu.
Osmanlı imparatorluğu’nda Türklerin geri planda kalmaları ve Avrupalı oryantalistlerin Türk toplumunu aşağılayan ifadeleri çok uzun yıllardır sürüyordu. Mustafa Kemal’in kafasındaki fikir, bu duygunun aşılması amacıyla genç cumhuriyetin yeni Türk kimliğini, milliyetçi bir yaklaşım üzerine kurmaktı. Böylece Türk halkı geçmişiyle gurur duyacak ve bulunduğu Anadolu topraklarındaki varlığını tarihsel olarak da meşrulaştıracaktı.
Mustafa Kemal Atatürk, 1937’deki Türk Tarih Kongresi’nde Dolmabahçe Sarayı’nın bir bölümünde açılan, ilk Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde.
Borusan Kocabıyık Vakfı’nın “Cumhuriyetin Yüzü” sergisi 26 Ekim 2023 tarihinde açılıyor. Sergi, 1923 sonrası, özellikle ilk 20 yılda yaşanan kültürel devrimin öne çıkan eserlerini, görüntülerini ve belgelerini biraraya getiriyor. Küratörlüğünü İzzeddin Çalışlar’ın, danışmanlığını ise Prof. Dr. Haluk Oral’ın yaptığı sergi 3 Mart’a kadar açık kalacak.
Türkiye için 1923 sonrası yaşanan dönem çok boyutlu bir toplumsal dönüşümü ifade ediyordu. Özellikle ilk 10 yılda yaşananlar, tarihte benzerine nadiren rastlanabilecek bir kültür devrimi hareketiydi. Yönetim kadrolarının hızlı kalkınma ve çağdaşlaşma çabası, farklı alanlarda devinim oluşturmuş, kentsel kesimden kırsal kesime yayılan sanat ve estetik arayışları da bu hareketin paydaşı olmuştu.
Borusan Kocabıyık Vakfı’nın “Cumhuriyetin Yüzü” başlıklı sergisi, bu dönemin güzel sanatlar, grafik ve mimari tasarım, sahne sanatları, müzecilik, arkeoloji konularına bakışını yansıtan bir içeriğe sahip. Sergi, 100 yıl önceki kurtuluş ve kuruluş evrelerinin sonraki dönemlerdeki kültürel-sanatsal etkisine özel bir vurgu yapıyor. Galataport’ta düzenlenen serginin küratörü İzzeddin Çalışlar, danışmanı ise Prof. Dr. Haluk Oral.
“Cumhuriyetin Yüzü” esas olarak bir sanat sergisi değil, yakın tarihe farklı bir pencereden bakış yöntemi olarak tasarlandı. Özellikle cumhuriyetin ilanını izleyen ilk 20 yılda yaşanan toplumsal ve kültürel dönüşümün izleri temel alındı. Sergi bu döneme, dönüşümü yansıtan sanat ürünleri üzerinden odaklanırken; bu kapsam dışındaki “gündelik” anı, iz ve belgeleri de biraraya getirerek özgün bir envanter oluşturmayı hedefliyor.
1933’te Aydın’da Cumhuriyet Bayramı kutlamasında öğrenciler
Topkapı Sarayı’nın müzeleştirilmesi, toplanan eserlerle aynı yıl Etnografya Müzesi’nin açılması, 1926’da Konya Âsarı Atika Müzesi’nin açılarak Selçuklu sanatının ve Güzel Sanatlar Akademisi’nin yeniden yapılandırılması, Ayasofya’nın müzeleştirilmesi ve kurulan Türk Süsleme Sanatları Okulu’yla sanat eğitiminin halkla buluşması, neredeyse devletin yeniden yapılanması kadar önemsenmişti.
Cumhuriyetin 10. yılı için sanatçıların seferber edilmesi ve düzenlenen yurt gezileri, plastik sanatlardaki atılımların en önemli kaynağı oldu. Sanatçıları Anadolu’nun gerçekliğiyle buluşturan bu hareket, sanat sergilerine ivme kattı, bugün büyük usta olarak anılan birçok sanatçıya kişisel biçemini kazandırdı. 1937’de Dolmabahçe Sarayı’nın veliaht dairesinin Resim ve Heykel Müzesi’ne tahsisi de bir Atatürk emriyle olmuştu.
Plastik sanatlarda D Grubu ve Yeniler, mimari tasarımda ulusal akımlar, Ankara’daki yeni başkent, şehirlerin heykellerle buluşması, yayıncılıktaki çeşitlenmeyle grafik sanatlarda görünen biçem zenginliği, sinema-fotoğraf-operadaki girişimler, çoksesli müzikte Türk Beşleri, arkeolojik kazılar ve birbiri ardına açılan müzelerle sanat eğitiminin yayılmasına verilen önem, bu dönemi ayırtedici kılan özelliklerin başında geliyor.
“Cumhuriyetin Yüzü” sergisi genellikle akademik bakışın kapsamına girmekte zorlanan alanları da işin içine katarak özgün bir seçki ortaya koyuyor ve temel malzemesi sanat ürünleri olan bir sergi olmayı amaçlıyor. Sergi, Harf Devrimi’yle kaligrafiden tipografiye geçişi, sosyalist gerçeklik ve Bauhaus gibi dönemin akımlarına açılmayı, Osmanlı estetiğinden Batı modernizmine uzanan dönemeçleri yansıtan çok sayıda efemerayı birarada sunuyor.
Modern Türkiye’nin kentleşme dinamikleri, 1930’ların mimari kültürü ve ideolojisinin doğrudan yansıdığı Ankara gibi, 1927 sonrasında İstanbul’un yaşadığı kentleşme deneyimi de sergide işlenen konular arasında.
“Cumhuriyetin Yüzü”ndeki seçki kurumsal koleksiyonlardan çok kişisel arşiv ve koleksiyonlardan yararlanılarak oluşturuldu. Küratör ve danışmanının arşivlerinin yanında Osmantar Erkır, Ömer Durmaz, Zeliha Berksoy, Sinan Genim, Necmi Sönmez ve Fahri Özdemir katkı sundular. Bunların yanında İnönü Vakfı, İBB ve Borusan Contemporary de kurumsal anlamda seçkiye değerli katkılarda bulundular. Bir döneme saygı duruşu.
Cumhuriyet kurulduktan hemen 1 yıl sonra eğitimde reform için kollar sıvandı. Mustafa Kemal durumun aciliyetini kavrayarak, seçilen öğrencilerin Avrupa’ya gönderilmesini istedi. 1933’ten itibaren özellikle Nazi yönetimi sırasında Almanya’dan kaçan akademisyenler de üniversitede yeni kadroların oluşmasına katkıda bulundu.
Cumhuriyet’in kuruluşuyla ortaya çıkan en önemli zorluklardan biri, eğitim alanındaydı. Osmanlı döneminde Avrupalı tarzda eğitim vermeye çalışan kurumlar oluşturulduysa, yurtdışına öğrenci gönderildive yurtdışından uzmanlar getirildiyse de, eğitimin birlik içinde ve yaygın olmaması bu girişimleri sınırlamıştır. Son Osmanlı döneminde yüksek öğretim, askeriye ile kısıtlıydı.1870’te kurulan Darülfünun (üniversite) ise varlığını zorlukla sürdürebilmişti. Öğretim kadrosunun niteliği, Avrupa tipi bir yüksek öğrenim kurumu oluşturmak için yetersizdi. Mustafa Kemal 1924’te durumun aciliyetini kavrayarak, gerekli talimatname çıkmasını beklemeden (1925’te Ticaret Bakanlığı tarafından çıkarılacaktı), devlet kurumlarının tercih ettiği öğrencilerin Fransa, Belçika ve Almanya başta olmak üzere yurtdışına gönderilmesini istedi.
Atatürk, Darülfünun’daki yüksek eğitim eksikliğini tespit etmiş, ancak kurumun devrimlere uyum sağlayıp sağlayamayacağını bir süre gözlemlemişti. Buradaki eğitim kadrosunun bir kısmı, cumhuriyetin ilanından sonra geçen 8 yıla rağmen devrimlerikonu – sundaki çekimserlik ve suskunluk içindeydi.
1931’de Türkiye’ye davet edilen İsviçreli ünlü pedagog Albert Malche, 1933 yılına kadar Darülfünun için raporlar hazırlamış ve bunları Atatürk ile dönemin Eğitim Bakanlarına sunmuştu.1933’teki Üniversite Reformu’yla İstanbul Üniversitesi ve Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi (1935) kuruldu. Nazilerin Almanya’ da iktidara gelmesi (1933), Yahudilerin ve muhaliflerin üniversitedeki görevlerinden alınmasıyla sonuçlanmıştı. Bu gelişme, o dönemde Türkiye’ deki üniversiteler için gereken akademik kadroların oluşturulmasına olanak sağladı.
İstanbul Üniversitesi’nin girişinde, 1933- 1945 arasında Nazilerden kaçıp Türkiye’ye gelen akademisyenler anısına bir yazıt duruyor. Yazıt, 1986’da Almanya Cumhurbaşkanı Richard von Weizsäcker tarafından açıldı.
Atatürk’ün çizdiği eğitim politikası, sisteme ve mesleğe dayandırılmıştı: “Mektep genç dimağlara insanlığa hürmeti, millet ve memlekete muhabbeti, şerefli istiklali öğretmeli. En mühim vazife, maarif işleri olmalı. Öğretme vazifesi güvenilir ellere teslim edilmeli. Muallimlik diğer yüksek meslekler gibi, refah teminine müsait bir meslek haline konmalı” idi.
Bu dönemde milli ve laik eğitimin öncüsü Mustafa Necati Bey başta olmak üzere, cumhuriyetinöncü aydınları, öğretmenliği bir meslek haysiyetine kavuşturacak adımlar atmış; Öğretim Birliği Yasası’nı (Tevhid-i Tedrisat) uygulamaya koymuş; Harf Devrimi ile kitle eğitiminin temellerini atmıştı. Eğitim, o dönemde bir bilim ve uzmanlık işi olarak görülüyordu. Sorun yalnızca okuma-yazma kıtlığı olarak ele alınmamıştı. Yeni Türkiye’nin temeline kültür konulmuş; Millet Mektepleri ve Halkevleri yetmeyince Köy Enstitüleri ile toplumun kalkındırılması eğitim yoluyla sağlanmaya çalışılmıştı.
Mondros (1918) ve Sevr (1920) Antlaşmaları’nı imzalayarak yıkılışını dünyaya duyuran Osmanlı Devleti, Türk halkını işgal, salgın, yoksulluk ve cehalet içinde bırakarak tarih sahnesinden çekilmişti.
“Başöğretmen” Mustafa Kemal Atatürk, Kayseri’de yeni harfleri öğretiyor (20 Eylül 1928). (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
Nicedir şahıstan çok s/imge Atatürk. Bize Ataçgilleri hazırlayan, köhne bir dilin üstünü örttüğü Türkçeyi yukarı çeken kişiye borç büyüktür. Nutuk’ta ise sahibinin konumu nedeniyle benzersiz bir yaşamöyküsel damar, metnin içinden geçer. Ancak eşdeğer öznelerde (Marcus Aurelius, Churchill, De Gaulle) görülen özellikleri Nutuk’u ayırır.
Televizyonda son katıldığım programda (“Aykırı Sorular” – 2012) Enver Aysever’in sorularını yanıtlarken kendimi Kemalist ya da Atatürkçü olarak tanımlamadığımı; Atatürk’ü 20. Yüzyılın en büyük devrimcisi saydığımı ve ona yöneltilen eleştirilerin birçoğunu yersiz bulduğumu vurgulamış; Türkiye bir gün demokratik bir ülke kimliğine bürünecekse, bununAtatürk’ün kadınlar için açtığı yoldan ilerleyerek gerçekleşebileceği görüşünü savunmuştum. 11 yıl sonra bu sözlerime bağlı kaldığımı eklemeliyim.
Atatürk, Türk Dil Kurumu’nda Agop Dilâçar’ın da aralarında olduğu bir heyetle.
Cumhuriyetin ilk dönem müzik politikasını, Atatürk’ün çoksesli Batı müziği ile halk müziğini birleştirme arzusu şekillendirmişti.1926’da başlayan halk müziği derlemeleri genç devletin halk müziğine ilgisini gösteriyordu. Macar besteci Bela Bart6k’un 1936’da Anadolu’da kaydettiği türküler ise müzik tarihimizin ilk bilimsel derleme kayıtlarıydı.
Peyami Safa, 1931′ de yayımlanan meşhur romanı Fatih-Harbiye’ de başkarakterlerinden N eriman’a “Bu elimdeki ut da sinirime dokunuyor, kıracağım geliyor. Bunu benim elime nereden musallat ettiler? Evdeki hey hey yetmiyormuş gibi üstelik bir de Darülelhan! Şu alaturka musikiyi kaldıracaklar mı ne yapacaklar? Yapsalar da ben de kurtulsam” dedirtmişti. Haliç, eski ile yeni, geleneksel ile modern ve izi bugün bile sürdüğü muhakkak çelişkiler arasında bir sınır gibi duruyordu eserinde. Cumhuriyetin Batılılaşma hamlesiyle hesaplaşmasını, müzik ve müzik enstrümanları üzerinden yansıtmıştı.
Roman yayımlandığında, Neriman’ın sözünü ettiği ve 1917’de faaliyete geçmiş olan Osmanlı Devleti’nin ilk resmı müzik okulu Darülelhan (“Nağmeler Evi”) 9 Aralık 1926′ da kapatılmış, 22 Ocak 1927′ de ise İstanbul Belediye Konservatuvarı adıyla tekrar açılmıştı.
1924’te ortaöğretime müzik öğretmeni yetiştirmek amacıyla açılan Musiki Muallim Mektebi öğrencileri. (VEKAM Arşivi)
Uzun yıllar süren savaşlardan bitap düşmüş, hasta ve yorgun bir nüfusa yeniden can vermek gibi güç bir misyon üstlenen Ankara hükümeti, 1920’den itibaren sağlık alanına el attı. Sağlık hizmetlerini organize etmekten sağlık personeli sayısını artırmaya, bulaşıcı hastalıklarla mücadeleden aşı ve ilaç üretimine uzanan zorlu yolun kahramanları.
Cumhuriyet ilan edildiğinde yeni Türkiye, ortalama yaşam süresi 40 yıla inmiş, uzun savaş yıllarından yorgun, borçlu ve hastalıklı bir nüfusu miras almıştı. Anadolu nüfusunun 2 milyonu dış göçle, 2 milyonu ise iç göçle yer değiştirmiş; 13 milyon kişinin yarıya yakını hastalıklarla mücadele eder haldeydi. Tifo, tifüs, kolera, verem, sıtma, çiçek, frengi salgınlarının yanında 3 milyon trahom vakası da vardı. Buna karşılık 1923’te tüm ülkedeki doktor sayısı 554, sağlık memuru sayısı 560, hemşire sayısı ise 4’tü! Eczanesi olan şehirlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu; toplam 69 eczacı vardı. Hekim başına düşen nüfus yaklaşık 20 bindi. Bebek ölüm oranları ise %50’nin üzerine tırmanmıştı.
TBMM, henüz göreve başlamasının üzerinden 10 gün geçmişken, 3 Mayıs 1920′ de çıkardığı bir yasayla Sıhhiye ve Muaveneti İçtimaiye Vekaleti’ni kurdu. Bundan önce sağlık işleri, Dahiliye Nazırlığı’na bağlı olarak 1908′ de kurulan Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi tarafından yönetiliyordu. Yani, Meclis’in aldığı kararla, sağlık işleri ilk defa İstanbul’ da bir genel müdürlükten çıkartılarak Bakanlık seviyesine taşınmıştı.
1950’lerde yürütülen BCG Kampanyası’yla gezici aşı ve tarama merkezleri köylere sağlık hizmeti götürüyordu.
Balkan Harbi, Cihan Harbi ve Milli Mücadele’yle devam eden uzun savaş yılları, kadınlar için yeni bir düzenin mecburi başlangıcı olmuştu. Çalışma hayatında, cepheye giden erkeklerin yerini dolduran kadınlar, savaş bittikten sonra geleneksel düzene dönüşü kabul etmemişlerdi. Cumhuriyet “yeni”yi arayan bu nesil için bir sıçrama tahtası olacaktı.
Kemal Tahir, Esir Şehrin İnsanları’nda Sultanahmet Mitingi’ni (1919) şöyle anlatır: “Harp etmek eskiden erkekçe bir işmiş. Şimdi insanca bir iş … Kadınlar bizden daha iyi dövüşüyorlar. Miting yapıldığı zaman burada olup, Sultanahmet Meydanı’nı görmeliydiniz. Siyah çarşaflı bir kadın kalabalığı, memleketin üzerinde bir an, siyah bir bayrak gibi dalgalandı. ( … ) ‘Harpte değildim’ diye hiç üzülmeyin. ‘Sultanahmet Mitingi’ni görmedim’ diye üzülmelisiniz! Kadınlar, muhallebici dükkanlarında, tiyatrolarda, kendileri için gerilen kafesleri, tramvaylarda, vapurlarda çekilen perdeleri, bir yıkış yıktılar ki… O gün Nedime benden daha erkekti vallahi… O zamana kadar ‘erkek işlerine aklım ermez’ diyen bir kadın … Bu sözle biraz da övünen bir İstanbul hanımı … Şimdi, buraya geldikçe, bana mürekkepten, kağıttan, baskı fiyatlarından, bayi hesaplarından, dahası, dünya siyasetinden söz ediyor”.
Cumhuriyetin kadın muallimleri, Çocuk Esirgeme Kurumu’nda “Yaşa, Varol Cumhuriyet” yazılı bir panonun önünde… (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
Mondros Mütarekesi’nin ardından başlayan işgallerle, özellikle de 15 Mayıs 1919’da İzmir’de başlayan Yunan işgaliyle sarsılan, gururu incinen bir ülkenin başkenti; o gün ilk defa erkeklerle birlikte kürsüden binlerce kişiye hitap eden kadınlarla ayağa kalkmıştı. Üzerinde Wilson Prensipleri’nin Türk halkına “egemenliğini, yaşam güvenliğini ve özgürlüğünü” tanıyan 12. maddesi yazılı, siyah örtülü kürsüde sözalanlardan biri de Halide Edip’ti. Halide Hanım “Bu, kımıldanamayacak kadar sıkı olan kalabalıktan başka, camiin demir parmaklıkları, damlar, cami kubbeleri dahi insanla doluydu. Nasıl o kürsüye yaklaşabildim, farkında değilim. İki yanımda, iki önümde dört süngülü asker bana yol açıyordu. Bunların gösterdiği bir kardeş sevgi ve itinasını ömrüm oldukça unutamayacağım” diye yazacaktı sonradan. Tarihî konuşmasına ise topluluğa ettirdiği yemin damgasını vurmuştu: “Türkiye’nin istiklal ve hayat hakkını alacağı güne kadar hiçbir korku, hiçbir meşakkat önünden kaçmayacağız. 700 senelik tarihin ağlayan minareleri altında yemin ediniz!”
Halide Edip (Adıvar), 23 Mayıs 1919’da Sultanahmet Mitingi’nde…
Savaşlar, getirdikleri tüm acı ve sefaletle birlikte toplumsal hayatta kadınların yeni bir rol benimsemelerine kapı açmıştı. 1912-1913 Balkan Harbi’yle başlayan uluslaşma süreci, kadın-erkek demeden topluma yeni bir ivme katmıştı. 1. Dünya Savaşı ise, erkeklerin cepheye gidişiyle kadınları çalışma hayatında onların yerini doldurmaya mecbur bırakmıştı. Türk kadını, artık geçimini sağlamak için ticaretten fabrikalara, yol yapımından sokak temizliğine kadar her alanda çalışıyordu. Beyoğlu’n-da, Sirkeci’de kadın berberlerin görülmeye başlaması “Erkekler, şimdiden sakallarını kadınların ellerine teslim etmeye başladı” yorumlarına neden oluyordu. Resmî daireler kadın memur çalıştırmaya başlamış; Galata rıhtımının arkasında, çevre illerden mal getiren kadınlar için bir “Kadın Tüccarlar Pazarı” bile açılmıştı.
Cumhuriyetin ilk neslinden çıkan ve yüksek prestijli işlerde çalışmak üzere yetiştirilen kadın rol modeller silsilesi, onları takip eden gençler için ilham kaynağı oldu. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslâmiyyesi aracılığıyla açılan darüssına-alarda (fabrika) çalışmak için onbinlerce kadın başvuruyordu. Yine cemiyet aracılığıyla 1. Ordu tarafından oluşturulan 1. Kadın İşçi Taburu’nda geri hizmette istihdam edilmeleri için kadınlara da alan açılmıştı. “Ehl-i namus ve iffet”ten olduğunu belgeleyen, “kucakta taşınır çocuğu olmayan” her kadın, gönüllü olarak cepheye gitmek için başvurabiliyordu. Savaşın ardından terhis edilen erkeklerin işlerine geri dönmesiyle, bu kadınlar yeniden işsiz kaldı. Ancak artık geleneksel topluma geri dönüşü savunanların “kadınların genel ve siyasi görevleri ifaya ehliyeti olmadığı” tezini ispat için dayandıkları deliller geçersiz hâle gelmişti. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da bir dönüşüm rüzgarı esiyordu. İngiltere’de süfrajetlerin mücadeleleri sonucunda 1902’de “kadınlık dolayısıyla her türlü ehliyetsizlik” kaldırılmıştı. İngiliz kadını yargı dahil her alanda kendini gösteriyordu. Finlandiya’ daki kadınlar 1906’dan bu yana oy hakkına sahipti; 1908’den beri meclistelerdi. Diğer Kuzey Avrupa ülkelerinde, İsviçre’de, Almanya’da, Avusturya’da, Polonya ve Çekoslovakya’da da durum benzerdi. ABD’de Wyoming eyaleti, 1894’te dünyanın dörtbir yanındaki parlamentolara gönderdiği bildiride; kadın oylarının cinayetlerle, yoksullukla mücadele etmede son derece olumlu rol oynadığını kaydetmişti. Kadınlar 1917’den sonra Bolşevik Rusya’da fiilen askerlik de yapıyorlardı.
Osmanlı ve erken cumhuriyet dönemi kadınları, yayın organları aracılığıyla bu gelişmeleri yakından takip ediyordu. 10 yılı aşkın süredir devam eden savaşlar geleneksel kültür kodlarını aşındırmaya başlamış, yerini “yeni”yi arayan genç bir nesle bırakmıştı. Özellikle kentli, eğitimli kadınlar arasında yükselen hak taleplerine, köstek olduğu kadar destek olan erkekler de vardı. Bu sayede Meşrutiyet yıllarında laikliğe doğru ilk adımlar atılmaya başlanmıştı.
1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi, Medeni Kanun’un habercisiydi.
Mustafa Kemal ile birlikte yurt gezilerine çıkan Latife Hanım, Edremit yolu üzerindeki Ergama köyünde (8 Şubat 1923).
Cumhuriyet: Büyük sıçrama
Cumhuriyetin ilanı, Türk kadınlarının yasal eşitliğe ulaşması yolunda bir sıçrama noktası olacaktı. 1926’da İsviçre Medeni Kanunu’ndan esinlenen Türk Medeni Kanunu’nun kabul edilmesiyle “çokkarılılık” yasaklanmış, kadınlara eşit boşanma ve velayet hakkı tanınmıştı. Medeni Kanun cumhuriyeti taçlandıran yasa olmuş, devrimlerin ve laik cumhuriyetin belkemiğini oluşturmuştu.
Cumhuriyet, kamusal alanda taassuptan yana olmadığını da her fırsatta sergiliyordu. Bu açıdan, kent ekseninde yeni bir kadın tipi oluşturmakta belki de savaş sonrası dünyanın en başarılı ülkesi olmuştu. “Kadınlık meselesinde bana yol gösteren annemdir” diyen, çocukluk yıllarından beri kadınlık meselesi üzerine düşünen Mustafa Kemal’in hayalindeki kadın modeli olan Latife Hanım’la evliliği de, ideal karı-koca ilişkisini topluma gösterme amacını taşıyordu. Kendisi de bir kadın hakları savunucusu olan Latife Hanım’la birlikte Anadolu’yu karış karış gezmeleri şaşkınlıkla karşılansa da amacına ulaşmıştı.
Latife Hanım’la başlayan, daha sonra Atatürk’ün manevi kızları Afet İnan ve Sabiha Gökçen ile devam eden kadın rol modeller silsilesi, yüksek prestijli işlerde çalışmak üzere yetiştirilen kentli kadınlar arasında çok etkili oldu. Bu örneklerin etkisi uzun vadede genç kuşaklara ilham vererek yayılırken; ulusal ekonomiyle bütünleşmesi daha zayıf kalan kırsal kesimde ise okuma-yazma çabalarına ağırlık verilmişti.
Öte yandan genç cumhuriyetin ciddi bir beşeri sermaye sorunu vardı. Savaşlar, hastalıklar ve yoksulluk, ülke nüfusunu kırıp geçirmişti. Kilometrekareye 17 kişi düşüyordu. Bu koşullarda, kadının toplumsal konumu öne çıkarılırken, biyolojik işlevinin geride bırakılması mümkün görünmüyordu. “Yarının gürbüz nesilleri”ni yetiştirecek kadınların yuva kurması, ulus-devletin inşaında kadının yeni ödevi olarak belirlenmişti. Atatürk’ün “Ev işleri kadının en ufak ve önemsiz görevidir. Kadının en büyük görevi analıktır” sözü, bu mecburiyetin sonucuydu.
Kemalist modernizasyon projesi, aile üzerine reformları, dönemin en etkin sosyalizasyon kurumları olan okul, ordu ve halkevleri aracılığıyla hayata geçirdi. Bu reformların ardında, nüfusun artırılması, toplumsal ödevlerine bağlı, kanunlara saygılı “iyi vatandaşların” yetiştirilmesi kadar; savaş döneminde çöküntüye uğramış ahlaki değerlerin yeniden inşa edilmesi hedefi de vardı.
1930’da Sultanahmet Meydanı’nda seçme ve seçilme hakkını kutlayan kadınlar.
1930’larda okullarda okutulan Aile Bilgisi (İbrahim Hilmi, 1937) kitabında geçen “Aile küçük ölçüde bir hükümete benzer. Baba onun başkanı, ana Bakanı, çocuklar da tebaasıdır. Aile hükümetinde baba ve ana elbirliği ile çalışırlarsa, çocuklar da onlara karşı uysal olurlarsa işler yolunda yürür. Evkadını yaptığı işlerden kendisini mesul gören bir Bakan gibi, bir takım haklar ve ödevler taşır ve işlerini bunlar çerçevesinde başarır” cümlesi, cumhuriyet dönemi kadınları için biçilen “iyi vatandaş”lık rolünün özeti gibiydi.
Oysa kadınlar “iyi vatandaş” yetiştirme görevinin yanında, kendileri de yurttaşlık hakla- rından yararlanmak, mesuliyetle birlikte yetki sahibi de olmak istiyordu. 2. Meşrutiyet yıllarından beri dillendirilen eşitlik özleminin, siyasal haklar olmadan hayata geçirilemeyeceği fikri güç kazanıyordu. Sabiha Zekeriya (Sertel), 1919’da yazdığı “Kadınlık Sahifesi: Kadınlar ve İntihâb” makalesiyle bunu ilk dile getirenlerden olmuştu. “Düne kadar ‘Türk feminizmi ne olabilir’ diye düşündüğüm zaman, kadının intihabata (seçimlere) iştirakini tasavvur bile etmiyordum. Henüz erkeklerimizin bile rüştlerini ıspat edemedikleri bir meseleye Türk kadınını da karıştırmayı muvafık görmüyordum. (…) Fakat bugün memleketin mukadderatı mevzu olduğu şu sırada, kadının niçin bu haktan mahrum edildiğini düşündüğüm zaman, mantıkî bir mazeret bulamıyorum. Türk kadını bu vatana erkekleri kadar, bilhassa bazı anâsırı (unsurlar) kadar merbut (bağlı) değil midir? Erkeğe bu hakkı veren sebepleri araştırırken, onları kadının fevkine çıkaran bir sebep bulamıyorum” diyordu.
15 Haziran 1923’te henüz ortada ne cumhuriyet ne de Cumhuriyet Halk Fırkası varken kurulan Kadınlar Halk Fırkası, bu talebi somutlaştırmıştı. Partileşme talepleri 8 ay sonra Dahiliye Vekaleti tarafından reddedilmişti. Ancak Türk Kadınlar Birliği adıyla Nezihe Muhiddin başkanlığında sürdürdükleri faaliyet, kadını entelektüel erkek sohbetlerinin sembolik nesnesi olmaktan çıkarıp, siyasi bir aktör olarak ortaya koymayı başarmıştı. Kadın özgürlüğü meselesi, cumhuriyet için kendini Osmanlı Devleti’nden keskin bir çizgiyle ayrıştırmanın bir yoluydu. Eşit oy hakkı ise Atatürk’ün tek parti rejiminin, kendisini Hitler Almanyası ve Mussolini İtalyasının kadınlara biçtiği “çocuk, mutfak, kilise” sınırlamasından uzaklaştırmasına yol açmıştı.
Türk kadınları, bilindiği gibi 1930’da belediye seçimlerinde seçme hakkını, 5 Aralık 1934’te de milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını elde etti. 8 Şubat 1935’de ilk defa meclis seçimlerine katılan kadınlar 18 sandalye elde etti ve eşit vatandaşlık haklarına birçok Batılı ülkeden (örneğin Fransa’dan) önce ulaştı. Ancak bu tarihten sonra, bağımsız kadın hareketi yarım asır sürecek bir uykuya daldı. Türkiye kadınları, esaretten ve baskıdan kurtulmuş; ancak kendi özgür ve özgün seslerine ulaşma yolunda yeniden örgütlenebilmek için bir süre daha beklemek durumunda kalmışlardı.
(Zafer Toprak’ın Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm, 1908-1935 (Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2014) ve Serpil Sancar’ın Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti (İletişim Yayınları, 2012) kitaplarından yararlanılmıştır.)