Muğla’nın Akbelen Ormanı’nda 2017’den beri sürdürülen nöbete rağmen 80 hektarlık orman yokedildi. Ormanı savunan köylülerin bir kısmı 4 yıl önce Işıkdere’de gene aynı maden için istimlak edilen topraklarından buraya gelmişlerdi. Topraklarının neredeyse yarısı maden için ruhsatlı olan Türkiye’de bir ekoloji mücadelesinin hikayesi…
Muğla’nın Milas ilçesine bağlı Akbelen Ormanı’nda yaklaşık 80 hektarlık orman geçen ay yokedildi. Üstelik ormanın korunması için 4 yıldır mücadele eden her yaştan İkizköylünün ve onlara destek olmak için Türkiye’nin dörtbir yanından Milas’a gelen yüzlerce insanın tepkilerine rağmen…
Limak Holding ve İÇTAŞ ortaklığındaki Yeniköy-Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş.’nin maden sahası için yapılan kesim ve köylülerin direnişi 24 Temmuz sabahı başladı. O sabah ormanın içinden hızar sesleri gelmeye başladığında, ormanın giriş noktalarından her biri barikatlarla kapatılmıştı. Alana girmeyi deneyenler jandarmanın sert müdahalesiyle karşılaştı. TOMA’ların ilaçlı su ve biber gazıyla yaptığı müdahalede bayılan ve yaralananlar oldu.
Türk!ye’nin farklı bölgeler!nden çevre aktivistleri, kömür madeninin daha da genişletilmemes! için devam eden protestolara destek vermek üzere Akbelen’e geldiler (Fotoğraf: Efekan Akyüz).
Birçok kaynak Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (CHF, sonradan CHP) 9 Ağustos ya da 9 Eylül 1923’te kurulduğunu yazar. Mustafa Kemal’in, Sivas Kongresi’ni partinin ilk kongresi olarak kabul ettiğini söylemesinden hareketle 4-11 Eylül 1919 tarihini verenler de vardır. Doğru tarih ise Halk Fırkası’nın kuruluş dilekçesinin içişleri Bakanlığı’na verildiği 24 Ekim 1923’tür.
İkinci TBMM’nin özellikleri arasında Halk Fırkası’nı kurmuş olması da vardır. Bu önemli gelişmenin gayet ilginç bir tarihi olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim İkinci TBMM’yi oluşturan milletvekilleri 9 Ağustos 1923’te toplanmışlar ve metni kendilerine dağıtılan Halk Fırkası tüzüğünü o gün görüşmeye başlamışlardır. Bu nedenle, bazı kaynaklarda Halk Fırkası’nın kuruluş tarihi olarak 9 Ağustos 1923 verilir. Ancak bu tarih, hem Halk Fırkası’nın kuruluş tarihi olarak yanlıştır hem de İkinci TBMM’nin açılış tarihi değildir. Meclis 11 Ağustos’ta, yani iki gün sonra açılmıştır.
Öte yandan, birçok kaynakta Halk Fırkası’nın 9 Eylül 1923’te kurulduğunu görürüz. Daha yaygın kabul gören bu tarih de bizce yanlıştır. İzmir’in kurtuluşunun birinci yıldönümü olan bu tarihte yeni partinin tüzüğünün görüşülmesi tamamlanmış ve tüzük kabul edilmiştir. Ancak bu, partinin kurulmuş olması anlamına gelmez. Başka bir yaygın görüş ise partinin ortaya çıkışını 11 Eylül’e tarihler; zira o gün partinin kurulduğu partililerce resmen ilan edilmiş, Mustafa Kemal Paşa da başkan seçilmiştir. Bu görüş de bizce yanlıştır. Kaldı ki, 11 Eylül’de partinin bir genel sekreteri bile henüz yoktu. Recep (Peker) Bey, ancak 15 Eylül’de genel sekreter seçilecekti.
Mustafa Kemal Paşa, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1927’deki ilk kongresinin açış konuşmasında, Sivas Kongresi’ni partinin birinci kongresi olarak kabul etmişti.
Tarihimizi askerî başarılarımızdan ya da Mustafa Kemal Paşa’nın hayatından alınmış, sembolik bir dizi günle yazmaya çalışmaktansa, konunun gerektirdiği gibi hukuk dizgemize bakarak yazmamız daha doğru olur. Burada da bakılması gereken kanun, o dönemde siyasal partilere ilişkin olan Cemiyetler Kanunu’dur. Bu kanuna göre dernekler gibi siyasal partilerin de kurulabilmesi için iç yapılarının tamamlanmasından sonra, tüzüklerini ve yönetimlerinde yer alanların adlarını İçişleri Bakanlığı’na bir dilekçeyle birlikte vermek yeterliydi. İşte Halk Fırkası bunu 24 Ekim 1923’te yapmış olduğu için, partinin kuruluş tarihinin de 24 Ekim olması gerekir.
Tabii Halk Fırkası’nın kuruluş tarihinden dem vurulduğunda birçok yayında görüldüğü gibi 4-11 Eylül 1919 tarihlerinde gerçekleşen Sivas Kongresi de akla geliyor. Bu da tarihçiliğimizin ne kadar zayıf, daha doğrusu ne kadar yanlı olabileceğini bize gösteren başka bir şehir efsanesinin dışavurumudur. Bilindiği gibi Mustafa Kemal Paşa, o günkü adıyla Cumhuriyet Halk Fırkası’nın ilk kongresi olan 1927 Kongresi’ni açış konuşmasında sözkonusu kongreyi “ikinci kongre” biçiminde tanıtmış, Sivas Kongresi’ni partinin ilk kongresi olarak kabul etmişti. Biliyoruz ki Mustafa Kemal Paşa, bu sözleriyle tarih yazmıyordu; siyaset yapıyordu. Niyeti, 1924’te partisinden ayrılarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kuranları Millî Mücadele tarihinden dışlamaktı. Böylelikle Millî Mücadele’yi Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti değil, Halk Partisi gerçekleştirmiş olacak; partiden ayrılmış olanlar ise Millî Mücadele’nin amaçlarından sapmış olacaklardı. Ancak birçok okurumuzun da bildiği gibi günümüzde hâlâ kitapçı raflarında Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1919’da kurulduğunu iddia eden kitaplara rastlayabiliyoruz.
Halk Fırkası’nın kuruluş aşamasına ilişkin olarak vurgulanması gereken son bir nokta da, 1923’te “Halk Fırkalı” olmanın ne anlama geldiğidir. Hatırlanacağı üzere (#tarih dergi -100. ve 104. sayı) İkinci TBMM’den sözederken, bu Meclis’in Mustafa Kemal Paşa’nın siyasal çizgisine bütünüyle uymayan bir yapı olduğunu söylemiş; Lozan Antlaşması’nın onaylanması konusunda aykırı görüşlere rastlandığını, cumhuriyetin ilanı sırasında ise olumlu oyların salt çoğunluğu az bir farkla aşabildiğini belirtmiştik. Bu durum daha sonra da devam edecek ve 1924’ün Mart-Nisan aylarında cumhuriyet tarihimizin ilk Anayasası yapılırken Mustafa Kemal Paşa yanlılarının çoğunlukta olduğu Anayasa Komisyonu’ndan gelen maddelerin birçoğu üçte iki çoğunluğu sağlayamadığı için kabul edilmeyecektir. Tabii Halk Fırkası’nın kurucu üyelerinin neredeyse Meclis’in tamamını oluşturan milletvekilleri olduğunu hatırlayacak olursak, partinin o tarihte tümüyle Mustafa Kemal Paşa’nın devrim programına katılanlardan oluşmadığını teslim etmemiz gerekir. İkinci TBMM ve Halk Fırkası’nın bu özelliği ise Meclis’in ikinci seçim döneminde gerçekleşen bir dizi köklü reformun da hangi şartlarda kanunlaştıkları hakkında bir fikir verecektir.
17. yüzyılda İzmir’de doğan Sabetay Sevi, onbinlerce kişiyi Mesih olduğuna inandırmış; bu şekilde başlayan Sabetaycılık hareketi 19. yüzyıl başlarına kadar etkisini sürdürmüştü. Ancak hayatı sürekli yer değiştirerek geçecek; işkence, sürgün ve hapis cezalarının yanında idam edilmekten de ancak “ihtida etmesi” koşuluyla kurtulabilecekti.
Sabatay Sevi, 17. yüzyılda doğduğu İzmir’den Doğu Avrupa’ya, Büyük Britanya’ya, Ortadoğu’ya uzanan geniş bir coğrafyada dinî hareketiyle büyük bir etki uyandırmış; onbinlerce kişi onun Mesihliğine inanarak takipçisi olmuştu. Yaşarken zorla Müslüman yapıldıysa da mesajını devam ettirdiğini iddia eden ve hatta onun tekrar ete kemiğe bürünmüş hâli olduğunu söyleyen Jakob Frank gibi kişilerle, Sabataycılık hareketi 18. yüzyıldan 19. yüzyıl başına kadar etkisini sürdürdü.
1666 yılına ait bakır gravürde Sabatay Sevi hakkında, “büyük dolandırıcı ve sahte mesih Sabatay Sevi” ve “Yahudilerin Kralı” yazıyor.
Hem bu cemaatin içindeki -diğer Yahudilere karşı sürdürülen- gizlilik ilkesi hem de azınlık olarak yaşadıkları topraklarda diğer çoğunluk dinlerinin baskısı nedeniyle Sabatay Sevi’nin hatırası ve oluşturduğu hareketin büyüklüğü zamanla tarih yazımında silikleşti. 20. yüzyıl başlarında Yahudi tarihini bilimsel olarak incelemeye başlayan tarihçiler tarafından olumsuzlanarak hatırlanmaya başlasa da Sevi’nin hayatı ve faaliyeti objektif olarak ilk defa Gershom Scholem (1897- 1982) tarafından 1973’te yayımlanan Sabetay Sevi-Mistik Mesih, 1626-1676 (Alfa Yayıncılık, 2021) adlı kitapta ele alındı.
1.Mesihliğini ilan etmeden önce önemli bir Kabalacı idi Bugün modern Kabala’nın temelini oluşturan Isaac Luria (1534-1572), Sabatay Sevi’den yaklaşık bir yüzyıl önce yaşamıştı. Luria’cı Yahudi mistisizmi, Mesih beklentisini öncüllerine göre daha merkezî bir noktada konumlandırıyordu. Bu durum Sevi’nin çocukluğundan itibaren hahamlık eğitimi alırken Kabalist uğraşlara yönelmesindeki temel sebeplerden biriydi. Talmud çalışmalarından ziyade ruhanilik, çilecilik ve kehanetler gibi dinin mistik alanlarıyla ilgileniyordu. Luria’cı mistisizmin gelişmesinde, İber Yarımadası’ndaki Yahudi Altın Çağı’nın 1492’de Elhamra Kararnamesi’yle son bulması; Yahudilerin din değiştirmeye veya sürgüne zorlanması etken olarak görülebilir.
2. Hıristiyanlar ve Yahudiler arasında, 17. yüzyılda bir Mesih beklentisi vardı Önce Mora’da daha sonra oğlu Sabatay Sevi’nin doğduğu İzmir’de kümes hayvanı ticareti yapan Mordehay Sevi’nin İngiltere’yle ticari bağlantıları bulunmaktaydı. İngiltere’de 17. yüzyılın ilk yarısında Mesih bekleyen Hıristiyan “Binyılcılık Hareketi” iyiden iyiye yaygınlaşmıştı. 1666’da “Mesih Çağı”nın başlayacağına inanılıyordu. 1639’daki içsavaşın getirdiği kaos da bu inanışları güçlendiriyordu. Genç Sabatay Sevi’nin İngiltere’deki bu hareketten haberdar olduğu kuvvetle muhtemeldir.
3. Hayatı sürekli yer değiştirerek geçti Sabatay Sevi, Mesihlik iddiası nedeniyle doğup büyüdüğü İzmir dahil birçok şehirden kovuldu. Yaşadığı kentlerin önde gelen hahamları, Sevi’yi faaliyetlerinden ötürü yerel otoriteye şikayet ediyor, o da şehri terketmek zorunda kalıyordu. 1648’de mesihliğini dillendirmeye (ilan etmek değil) başladıktan hemen sonra İzmir’den kovulunca Kabalist öğretinin merkezlerinden Selanik’e gitti; ancak yine hahamların baskısıyla burayı da terketmek zorunda kaldı. İskenderiye, Atina, İstanbul ve Kudüs’te Yahudi mistikleri ziyaret etti. Sonunda Kahire’ye yerleşti (1660). Kahire’nin önde gelen zenginlerinden Rafael Çelebi, Sevi’nin mali destekçisi oldu.
Jakob Frank, kendisinin Sabatay Sevi’nin reenkarne hâli olduğunu iddia etmiş ve Orta Avrupa’da kendisine birçok takipçi edinmişti (üstte, solda). Sabatay Sevi, Mesihlik iddiasının ardından Çanakkale-Nara Burnu yakınlarındaki Abidos’ta bir kuleye hapsedilmişti (altta).
1663’te Kudüs’e taşındı, burada ileride kendisinin en yakın yoldaşı olacak Gazzeli Nathan’la tanıştı. Takipçileri günden güne artarken doğduğu şehre, İzmir’e geçti ve burada 1665’te Yahudi yılbaşına (Roş Aşana) denk gelen günde, bir sinagogta Mesihliğini ilan etti. Bu gelişmeden sonra Sevi’nin İngiltere’deki “Binyılcılar” arasında dinî ve düşünsel etkisi daha da arttı. O kadar ki İngiltere’de yaşayan ünlü Alman diplomat Henry Oldenburg, Baruch Spinoza’ya bir mektup yazmış; beklenen “Yahudilerin Kralı”nın Sevi olup olmadığını sormuştur; Spinoza’nın buna cevabı ise hâlâ meçhuldür. Amsterdamlı ünlü haham Menase ben İsrael, İngiliz İçsavaşı’nın galibi Oliver Cromwell’den İngiltere’ye soydaşlarının tekrar kabulünü talep ederken (Sevi’den haberi olduğu bilinmekle beraber büyük olasılıkla ondan bağımsız olarak) Mesih’in gelmesinin yakın olduğunu belirtmiştir. Menase b. İsrael’le Spinoza’yı tanıştıran ve “Binyılcı” görüşleriyle bilinen Hollandalı ünlü Hıristiyan teolog Petrus Serrarius ise Sabatay Sevi’nin Mesih olduğuna gerçekten inanmış ve Protestanlar arasında Sabataycılığı yaymak için uğraşmıştı.
Yahudi cemaatinde 1492’deki zorla din değiştirme ve sürgünün kötü hatırası 17. yüzyıl ortasında hâlâ tazeydi. Bunun üzerine Doğu Avrupa’da Yahudilerin de yaşadığı coğrafyadaki Hmelnitski Ayaklanmaları (1648-1656) bir anda onlara karşı geniş çaplı bir pogroma dönüşünce, onbinlerce Yahudi topraklarını terketmek zorunda kaldı. Tüm bunlar Yahudi cemaatinde bir “kurtarıcı” beklentisi oluşturdu. Sabatay Sevi’nin Mesihliğini ilan etmesinin ardından bu coğrafyadan çok sayıda mürit edinmesinin en önemli nedenlerinden biri de buydu.
4.‘Ya dön ya öl’ dendi; o da Müslümanlığı kabul etti Sabatay Sevi, Mesihliğini ilan ettikten sonra, en yakınındakileri dünyanın farklı yerlerine kral tayin etti! Hem bu konunun sultanın kulağına gitmesi hem de Yahudiler arasında Sevi’nin kendini Mesih ilan etmesinin huzursuzluk yaratması nedeniyle, Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa tarafından Çanakkale-Nara Burnu yakınlarındaki Abidos’ta bir kuleye hapsedildi. Daha sonra Edirne’de 4. Mehmet’in huzuruna çağrıldı. Saraydaki tartışmaların ardından Sabatay Sevi’nin ihtida etmesi koşuluyla canı bağışlandı.
Sevi, Müslüman olduktan sonra birçok takipçisi hayalkırıklığına uğrayıp ona inanmayı bıraktı. Cemaatinin bir kısmı ise bunu normal karşıladı; zira kutsal metinlerde belirtilen kehanetlere göre “Mesih” zaten Tevrat’a uygun olmayan eylemlerde bulunacaktı. Hz. Musa da zaten Mısır firavunun yanında onun dininde görünerek yaşamamış mıydı! Ona sadık kalan cemaatin büyük bir bölümü Selanik’te toplandı. Topraklarını terketmek istemeyen, özellikle Osmanlı sınırının hemen ötesinde bulunan Podolya, Galiçya ve Doğu Lehistan’da yaşayan takipçileri ise Sabataycı kimliklerini gizleyerek ülkelerinde yaşamaya devam etti.
Yahudi mistisizmini bilimsel olarak ele alan ilk düşünür ve tarihçi, Sabatay Sevi – Mistik Mesih, 1626-1676 adlı eserin yazarı Gershom Scholem’di.
Sevi, Müslümanlığı kabul ettikten sonra 7 yıl boyunca Edirne’deki sarayda zaman geçirdi. Bu sırada Selanik ve İstanbul’a seyahat etmesine de izin verildi. 1673’te bir ayin sırasında Kur’an’la beraber Tevrat’ı da okuduğu rivayeti sultanın kulağına gidince, bugün Karadağ topraklarında bulunan Ülgün’e sürüldü ve 1676’da burada vefat etti. Mezarının nerede olduğu bilinmemekle beraber, Ülgün’de, Berat’ta veya Selanik’te olduğu ile ilgili farklı iddialar vardır. ■
Kazananların yazdığı tarih, hâtırasına haksızlık edilmiş insanlarla dolu. Dergimizin editörü Deniz Kaynak’ın, hafta içi her sabah okurlarımıza ulaştırdığı bültende yer alan bu cümle, herhâlde en çok bizim coğrafyamız için geçerlidir. Tarihe mâl oluşunu sadece galibiyetler-zaferler-başarılar-mucizeler-tanrısal iradeler üzerine inşa edip kaydedenler; bu durumun ilelebet süreceğini ve sonraki nesillerin de kendilerini hep takdir edeceğini düşünür. Oysa ki tarih, satır aralarından heykel detaylarına, arazi tetkiklerinden kayıp sanılan yazmalara, doku analizlerinden anlam ve beden dili araştırmalarına kadar; zaman içerisinde giderek mikro ölçülerde uzmanlıklarla çok daha büyüyen bir bilim dalı artık.
Tarihî figürlerin hakkını da hakkını da haksızlığını da teslim etmek; her yeni ortaya çıkan bilimsel bulgu, referans ve data’yla, bilinen ve kabul görmüş yaklaşımları revize etmek, tarihçi insanın temel niteliği olmalıdır. Ülkemizde maalesef çeşitli ideolojiler doğrultusunda veya “duygusal” nedenlerle veya tembellikle karışık kabullenmelerin sıkıştırmasıyla tutum alan insanlarımız epeycedir. Ancak vahim olan, toplumda şu veya bu alanda öne çıkmış, karar verici olmuş, herhangi bir iktidar alanına sahip kişiler arasında da; objektif kriterlerle konuşup-yazmaya çalışan pek az insan evladı bulunmasıdır. Zaten bilindiği gibi bu kişiler, sadece tarih veya tarihî şahsiyetler konusunda değil, akla gelebilecek her konuda fikir yürütürler; daha doğrusu laf üretirler.
Ülkemizde giderek ağırlaşan iktisadi kriz koşullarında, insanların tarih ve tarihle bağlantılı konuları karın doyurmayıcı ve “entelektüel” bulması; okumak-araştırmak yerine varolan klişelerle “tivit” faaliyetlerine vakit ayırması bir noktaya kadar anlaşılır bir durumdur. Ancak o “bir nokta”, ülkenin, vatanın, çocukların geleceğini birinci dereceden etkileyebilecek bir cümle sonuna konursa; tarihimizin, özellikle yakın tarihimizin sağlıklı-objektif şekilde bilinmesinin hayati önemi anlaşılır. Hem hataları tekrarlamamak hem de geleceğe dair isabetli kararlar alabilmek, ancak geçmişiyle hesaplaşabilmiş insanların çoğunluğunda mümkündür. Böyle bir çoğunluk da, ancak azınlıkta kalan, hatta kimi zaman marjinal diye nitelenen fikirlere bile itinayla yaklaşılırsa sağlanabilir.
Cumhuriyetin 100. yılına 1 ay kala, sahici bir samimiyete, durmaksızın çalışmaya, farklılıklarımızı koruyarak birarada durmaya her zamankinden çok ihtiyacımız var.