Etiket: sayı:105

  • Gül ve bülbülün ülkesinden bize yakın ama uzak tarifler

    Binlerce yıldır karakterini koruyan iran mutfağı, daha sağlıklı hâle gelen yeni tariflerle bir rönesans yaşıyor. iran’ın geniş topraklarındaki imparatorluk dönemlerinin ve Zerdüşt dininin, etkisi bugün de hissedilen özellikleri mutfağa da yansımış. En belirleyici tarafı ise baharat, çiçek ve otların zengin aromalarıyla tam bir füzyon mutfağı olması.

    Önünüze İran’ın bir uydu haritasını koyun. Yüksek dağlarını, çöllerini, tuzlalarını, Hazar’a ve aşağıda okyanusa açılan kıyılarına bakın. Türkiye’nin iki katı alanda bizimki kadar bir nüfusu barındıran, olağanüstü çeşitlilik sunan kocaman bir ülke İran.

    Bu topraklar 5 bin yıldır büyük imparatorlukların yükselişine ve çöküşüne sahne olmuş. Yüzlerce yıl boyunca Doğu ile Batı’yı birbirine bağlamış. Araplardan Moğollara, Ruslardan İngilizlere birçok istilacıyı görmüş; sayısız savaş ve barış dönemlerinde tüm bu kültürlerden bir şeyler alarak, daha fazlasını da onlara geri vermiş.

    Kuzeybatı sınır komşusu Osmanlı İmparatorluğu’nun zirve dönemine denk gelen Keşifler Çağı boyunca İran, içe dönüp geleneklerine tutunmuş. Bugün bunun yansımasını çok iyi korunmuş mutfaklarında görebiliyoruz. Bizim mutfağımızın incelikli lezzetleri domates salçasının altında kaybolurken, İran buralarda unutulan rayihaları, baharatı, meyveli yemekleri yaşatmayı başarmış. Bizim çeşit çeşit pilavlarımızdan geriye kalanlar bir elin parmaklarını geçmezken -onlar da tabakta yancı olmanın ötesine geçemezkenİran’da pilav sofranın merkezine oturmuş.

    İran’da mutfak kültürünün saray ve soyluların yaşamında önemli bir gösteri unsuru hâline geldiği dönem, 13. yüzyıla denk geliyor. Ancak bundan çok daha önce, MÖ 5. yüzyılda Herodot, Perslerin birlikte yeme, kutlama ve kurban törenleriyle ilgili gözlemlerini yazmış; sıradan bir doğumgünü şölenini şöyle anlatmış: “Zenginler boğa, at, deve ve eşek gibi hayvanları bütün olarak fırınlayıp sunarlar. Yoksullar daha küçük hayvanlar sunarlar. Az sayıda tahıl yemeği yerler, ama çok sayıda tatlı tüketirler ve hepsi sırayla sunulur. Bu nedenle Persler, Yunanların tam doymadan yemek yemeyi bıraktığını söylerler; çünkü simposion’da akşam yemeğinden sonra sofraya pek bir şey gelmez. Persler şaraba çok düşkündürler ve birinin başka birinin önünde kusması veya idrarını yapmasına izin verilmez; bu yasaktır. Ciddi konular üzerine sarhoşken düşünmek alışılagelmiştir. Tartışıldığında onları memnun eden kararlar ertesi gün evin efendisi tarafından ortaya konulur. Ayıkken de memnun olurlarsa ona göre hareket ederler yoksa o kararı benimsemezler. Ya da ayıkken bir şey hakkında fikir yürütmüşlerse, sarhoşken bu konuyu tekrar değerlendirirler”.

    Gastro-3
    Son dönemde popülerleşen İran mutfağından “Narlı aş” (ash anar) yemeği…

    Eylül sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Türk basınında bir öncü: Yirminci Asırda Zekâ dergisi

    Bahâ Tevfik’in 1912’de “gençleri muasırlaştırmak” için çıkardığı Yirminci Asırda Zekâ dergisi, ilklerin dergisidir. Kadın resimleri, hatta “nü”ler Türk basınında ilk defa burada yer alır. Materyalist ve anarşist değerler ilk defa dile getirilir. 34 sayı çıkan Zekâ’daki fotoğraf, çizim ve yazılar, teknik ve tasarım olarak da döneminin çok ötesinde örnekler barındırır.

    OzgunUcar-1

    Batı felsefesinin, ateizmin ve bilimsel anarşizmin ateşli bir temsilcisi olan Bahâ Tevfik (1884-1914) felsefeci Ahmed Nebil’le birlikte 1910’da Tecedüdd-i İlmî ve Felsefi Kütübhanesi’ni kurmuş, Nietzsche, Darwin ve Ludwig Büchner’i, feminizm ve anarşizm konusunda ilk kitapları Türkçeye çevirip basmaya başlamıştır. Felsefe Mecmuası (1910) ve Piyano Dergisi’ni (1910) çıkaran Bahâ Tevfik, 1912’de Yirminci Asırda Zekâ ismiyle yeni bir fikir ve aktüalite dergisi kurmuştur. Dergi, 2. Meşrutiyet’in hâlâ sürmekte olan özgürlük havası ve Bahâ Tevfik’in cesur liberal fikirlerinin etkisiyle öncü işler başaracaktır.

    İlk sayısı 5 Mart 1328 (18 Mart 1912) tarihinde çıkan Yirminci Asırda Zekâ’nın lejandı şöyledir: “Felsefi, ilmî, edebî her türlü terakki (ilerleme) ve teceddütlerden (yenilik) bahis, gençlerin yirminci asra layık içtimai ve siyasi bir terbiye almalarına hadim on beş günlük gazetedir”.

    34 sayı çıkacak derginin yayın kadrosunda yazılarıyla Bahâ Tevfik, Ahmed Nebil, Ahmet Rıfkı, F. İkbal, Fikri Tevfik, Ömer Seyfeddin, Kemâl Emin, Hüseyin Kâmi ve Suphi Edhem isimleri öne çıkar. Derginin hem ilk hem çoğu sayısında, bir dış bir de iç olmak üzere iki ayrı kapak vardır.

    5 MART 1912
    İlk sayı: 20. asırda zarafet

    Derginin ilk sayısının kapağı, yayın serüveni boyunca izleyeceği yörüngeye dair de bir mesajdır. İlk sayının dış kapağında sokakta, hayatın içinde modern elbiseleriyle Osmanlı hanımları yer alır: “Yirminci asırda zarafet. Bu resim zarif ediplerimizden İzzet Melih Bey tarafından İllüstrasyon gazetesine gönderilen vesikalar üzerine tertib olunmuş latif bir tablodur. Kıymetine mebni karilerimize takdim ediyoruz” (Aynı kapak resmi yine aynı yıl çıkan Kehkeşan Mecmuası’nın 8 Eylül 1328 (21 Eylül 1912) tarihli 1. sayısında Yirminci Asırda Zekâ’ya atıf yaparak ve arkadaki iki peçeli hanımefendi fotoğraftan çıkarılarak şu altyazı ile yayımlanmıştır: “Yirminci asırda çarşaf modası”)

    OzgunUcar-2
    5 Mart 1912 tarihinde çıkan ilk sayısında Yirminci Asırda Zekâ’nın kapağı…
    OzgunUcar-4
    Yirminci Asırda Zekâ’nın 1. sayısının iç kapağı…

    Yirminci Asırda Zekâ’nın ilk sayısının iç kapak resminde de bir Batılı hanım yer alır: “Fransa başvekilinin zevcesi ve meşhur edibe Madam Raymond Poincaré”.

    Derginin ilk sayısı şu satırlara başlar: “Meslek: Ey kari! (okuyucu) Mesleğim senin hoşuna gitmektir… Zekâ”.

    1 NİSAN 1912
    Kuzey kutbunun keşfi

    1 Nisan 1912 tarihli 2. sayının dış kapağında zarif bir kadın fotoğrafı yer alır: “Zarif bir tuvalet. Bugünlerde Paris şatolarında büyük bir şöhret kazanan Matmazel Eyuvannima”. İç kapakta ise o dönem dünyadaki bir keşfi duyuran fotoğraf okuyucuya sunulur: “Kutb-ı Cenubi’nin Keşfi: Amundsen kutb-ı cenubi noktasında irtifa eylerken”.

    OzgunUcar-5
    1 Nisan 1912 tarihli 2. sayının dış kapağı (üstte) ve iç kapağı (altta).
    OzgunUcar-6

    29 NİSAN 1912
    Hanımlara mahsus

    Her sayıda Bahâ Tevfik “Felsefiyat” köşesiyle, Hüseyin Kâmi “İçtimaiyat” köşesiyle yer almıştır. Derginin 3. sayısında F. İkbal Hanım dergi kadrosuna dahil olmuş ve “Hanımlara Mahsus” köşesiyle güzelleşmek sanatının anlatıldığı modadan ve adab-ı muaşeretten bahsetmiştir. Derginin 29 Nisan 1912 tarihli 4. sayısının dış kapağında omuzları açık elbisesi ve kolyesiyle hoş bir kadın yer alıır: “Tablo: Alem-i manevinin saha-i maddiyatta tecellisi”.

    OzgunUcar-7
    29 Nisan 1912 tarihli Yirminci Asırda Zekâ’nın 4. sayı dış kapağı.

    29 NİSAN 1912
    Titanic faciası üzerine

    sayının iç kapağında ise o haftanın ve yılın en önemli olayı vardır: 14 Nisan 1912’de, yolculuğunun dördüncü gününde Atlantik Okyanusu’nda bir buz dağına çarparak batan Titanic. Dergi kapağındaki yazı şöyledir: “Geçen hafta New York’a giderken yolda bir cümudiye (buz dağı) ile müsademe ederek (çarpışarak) garkolan (batan) ve iki bini mütecaviz (aşan) yolcu ve müstahdeminden (çalışanından) 1.635’i telef olan Titanic vapuru Southampton limanından çıkarken. Sağda görülen, geminin kaptanı Smittir ki (Edward John Smith) telef olmuştur. Soldaki haritanın yıldızı mahall-i kazayı göstermektedir”.

    OzgunUcar-8
    4. sayının Titanik konulu iç kapağı.

    13 MAYIS 1912
    Çanakkale’yi geçemeyen İtalyanlar

    13 Mayıs 1912 tarihli 5. sayının iç kapağında Çanakkale Boğazı’nın kuşbakışı bir fotoğrafı vardır. Trablusgarp’ta direnişini sürdüren Osmanlı Devleti’ni barışa zorlamak için 18 Nisan 1912 tarihinde Çanakkale Boğazı’na taarruz eden İtalyan donanması başarısız olmuş, iç kapak fotoğrafının altında şu ifadelere yer verilmiştir: “Çanakkale Boğazı’nın kuşbakışı alınmış bir haritası. Bu haritada flamalar ve torpil hatları pek vazıh (açık) bir surette görünmektedir. Sağdaki ve soldaki haritalarda daha ziyade tadilat (değişiklik) vardır”.

    OzgunUcar-9
    5. sayının iç kapağı.

    27 MAYIS 1912
    Türk basınında ilk ‘nü’

    Derginin 27 Mayıs 1912 tarihli 6. sayısının iç sayfasında Türk basın tarihinde bir ilk vardır. Mecmualardaki bir tabu, ismi konulmamış bir yasak yıkılmaktadır. Bilinen ilk “nü” kadın resmi Bahâ Tevfik tarafından derginin 85. sayfasında göğüsleri açık bir Margret tablosu olarak yayımlanır. Kucağında bebeğini taşıyan ve sol göğsü açık tablonun altında şöyle yazar: “Margret cehenneminde. Ölür içinde”. Derginin iç sayfalarında ilk defa kullanılan “nü” resimler, ilerleyen sayılarda bu defa kendini yine bir ilk olarak kapakta da gösterecektir.
    Yine 6. sayının 97. sayfasında, “Muaşeret edeblerinden” başlığıyla, bir erkek tarafından bir kadının elinin nasıl öpüleceğini anlatan fotoğraflı bölüm bulunur. İlk fotoğrafın altında: “Bir kadının eli nasıl öpülür?”, ikinci fotoğrafın altında: “Yukarıdaki şekil mezmum (ayıp). Aşağıdaki şekil makbuldür” yazar.

    OzgunUcar-11
    6. sayının 97. sayfasında “Bir kadının eli nasıl öpülür?” tablosu.
    OzgunUcar-10
    6.sayının 85. sayfasındaki göğüsleri açık Margret tablosu.

    15 EYLÜL 1912
    Korsesiz korse reklamı!

    sayının 248 sayfa numaralı iç sayfasında bir korse reklamı vardır. Korse reklamındaki kadın bir gülümseme ve açık göğüsleriyle arz-ı endam etmektedir. Bu kez bir tablo değil de bir korse reklamında ilk defa bir kadın göğüsleri açık olarak bir mecmuada yer alır. Fotoğraf ve fotoğraf altında korsenin değil de, korsenin etkilerinin gösterilip izah edilmesi ilginçtir: “Korsenin vücuda bahşettiği şekl-i zarif (korseler hakkında yazılacak bir mütalaa münasebetiyle)”.

    OzgunUcar-12
    14. sayıdaki korse reklamında açık göğüsleriyle bir kadın

    30 EYLÜL 1912
    Kapakta ilk ‘açık’ kolaj

    15. sayının dış kapağında bir kadın portresi, “Tablo: Nafiz nazarlar” altbaşlığıyla verilmiştir. İç kapakta ise o güne dek ilk defa bir kadın fotoğrafı, sansürsüz olarak açık göğüsleriyle eski harfli Türkçe bir mecmuada kapaktan yer almaktadır. 5 farklı pozuyla ve açık göğüsleriyle kolaj yapılan kapağın altında: “Bir hüsnün safahat-ı muhtelifesi” (Bir güzelliğin çeşitli evreleri) yazmaktadır. Bahâ Tevfik, Yirminci Asırda Zekâ’nın iç sayfalarında başlattığı “nü” kadın fotoğrafı kullanımını sonunda derginin kapağında da denemiş ve tarihe geçmiştir.
    Cemil Meriç 1974’te yayımlanan Bu Ülke kitabında Bahâ Tevfik’in zamanı için öncü, ilk ve ayrıksı yayıncılığını şöyle eleştirecektir: “Bahâ Tevfik, dalâlet (şaşırmışlık, sapıtmışlık) ordusunun üçüncü gönüllüsü. İdrâkinin kapılarını her millî değere taassubla kapayan bir maddeci yazar, Batı’nın en hâyîde (müptezel olmuş, ayağa düşmüş söz) yalanlarını ilmin son sözü olarak sergiler”.

    OzgunUcar-13
    15. sayının iç kapağı…

    14 EKİM 1914
    Savaş, umut, umutsuzluk

    3 Ekim 1912’de Balkan Savaşları’nın başlaması üzerine tüm yurtta seferberlik ilan edilmiş ve dergi 14 Ekim 1912’de çıkan Nâzım Paşa kapaklı 16. sayısından sonra yayınına 1 seneden fazla ara vermek zorunda kalmıştır. Yirminci Asırda Zekâ’nın 17. sayısı 5 Şubat 1914’te çıkabilmiş, derginin ismi Zekâ olarak kısalmış, logonun arka planındaki düz zemin de değişerek denizde doğan bir güneşe dönüşmüştür.

    Her ne kadar Zekâ logosunun arka fonunda doğan bir güneşle umutlar yeşertilmeye çalışılsa da, Balkan Savaşı kaybedilmiştir; yenik ve morali bozuk bir ülkenin ruh hâlinden dergi de payına düşeni alacaktır. Artık kapakta ve iç sayfalarda generallere, kumandanlara, ciddi ülke meselelerine daha fazla yer ayrılmaya başlanır.

    OzgunUcar-14
    Yirminci Asırda Zekâ’nın 16. saysının dış kapağı.
    OzgunUcar-15
    Adı Zekâ olarak kısaltılan 17. sayının dış kapağı.

    12 ŞUBAT 1914
    Ömer Seyfettin’den hikaye

    Derginin 18. sayısında, Ömer Seyfettin’in “Gurultu” isimli küçük hikayesi ilgi çekicidir. İlk defa Zekâ’da yayımlanan hikayeden bir kesit şöyledir: “Muallim diğer genç ve bizden iştihalı bir mümeyyizle (sınav öğretmeni) şişman, cesur, şen ve serbest talebesini istintat ediyor, siyah tahtaya: ‘Gargouille, Gargouillement, Gargouiller, Gargouillis’ diye yazdığı şeylerin manasını soruyor, misaller getiriyordu. Konuştuğum mümeyyizin yüzü ölümü hatırlatacak kadar kansız, yanakları çökük, ağzı renksizdi. Esvapları temiz ve mükemmel olmasa, aylarca aç kalmış, bir yiyecek ekmek bulamamış bir fakir sanılacaktı. Devam ediyordu:
    – Evet, bundan başka da her kelime herkeste ayrı ve hususî bir fikir, bir hatıra yaşatır. Ve öyle kelimeler vardır ki bir adam için bütün bir tarih, bütün bir hayat, bütün bir timsaldir.
    – Ne gibi? diye sordum.
    – Nasıl anlatayım, dedi. Mesela şu tahtada gördüğünüz ‘Gargouillement’kelimesi yok mu? Bana kırık, sefil, parasız ve yorgun hayatımın bütün felaketlerini bir anda hatırlatır. Bu kelimeyi işitince derin bir yeis, tarif olunmaz bir heyecan, anlatılmaz bir elem duyarım.
    Gülümsedim:
    – Mübalağa, mübalağa… Kime olursa olsun ‘gurultu’ kelimesi manasından başka ne hatırlatabilir?”

    53154008972_8079d6e319_o
    Zekâ’nın 18. sayısında Ömer Seyfettin’in “Gurultu” hikayesi…

    26 ŞUBAT 1914
    Genç Muhsin Ertuğrul’un ortaya çıkışı

    Zekâ’nın 20. sayısında dergi lejandının sol köşesi şöyle değişmiştir: “Zekâ, Türk gençlerini muasırlaştırmaya çalışır”. 28. sayıda ise 22 yaşındaki genç bir tiyatrocunun doğuşu müjdelenir. İsmi Türk tiyatrosuyla anılacak bu genç oyuncu, Müfid Ratip Bey tarafından çevrilen Fahişe adlı oyunda rol alan Muhsin Ertuğrul’dan başkası değildir. Oyundaki gencin performansı şöyle değerlendirilmiştir: “Pol rolünü oynayan gence dahi biraz daha tabii olmasını tavsiye ederiz. Ertuğrul Muhsin Bey’in bu ilk teşebbüsü, bütün hatalarına ve dekor noksanlarına rağmen şayan-ı tebriktir”. Muhsin Ertuğrul o sırada henüz 22 yaşındadır.

    OzgunUcar-18
    20. sayıda “Fahişe Münasebetiyle” yazısı.

    30 NİSAN 1914
    ‘4 paşalar’ geçidi

    30 Nisan 1914 tarihli 29. sayının kapağında Enver Paşa vardır: “Ordumuzu büyük bir faaliyetle tensik ve yeniden tanzime muvaffak olan harbiye nazırımız Enver Paşa Hazretleri”. 7 Mayıs 1914 tarihli 30. sayının kapağında ise bu defa Talat Paşa görülür: “Genç Türkiye’nin faal ve azimkar dahiliye nazırı Muhterem Talat Beyefendi Hazretleri”. Devlet erkanının önemli isimlerine kapakta yer verme durumu 18 Mayıs 1914 tarihli 31. Sayıda Cavit Bey’le devam etmiştir: “Faal ve muvaffakiyetli Maliye Nazırı Muhterem Cavit Beyefendi Hazretleri”. 4 Haziran 1914 tarihli 32. sayıda ise Cemal Paşa yer alır: “Faal ve metin Bahriye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri”.

    OzgunUcar-19
    29. sayı kapağında Enver Paşa.
    OzgunUcar-20
    30. sayıda Talat Paşa.
    OzgunUcar-21
    31. sayıda Cavit Bey.
    OzgunUcar-22
    32. sayıda Cemal Paşa.

    18 MAYIS 1914
    Bahâ Tevfik’in talihsiz ölümü

    Bahâ Tevfik, 15 Mayıs 1914’te geç kalındığı kaydedilen bir apandist patlaması sonucu 30 yaşında, genç ve üretken çağında vefat etmiştir. Derginin 18 Mayıs 1914 tarihli 31. sayısında, iç sayfada yer verilen portresinin altında ölüm haberi şöyle duyurulmuştur: “Sermuharririmiz Baha Tevfik Bey merhum, bundan onbeş gün mukaddem hastalanarak, görülen lüzum üzerine karaciğerinde bir ameliyat-ı cerrahiye icra edildiği halde şifayab olamayıp evvelki gün irtihal-i dar-ı beka eylemiştir (rahmetüllahi aleyh)”.
    4 Haziran 1914 tarihli 32. sayıda ise Bahâ Tevfik’in ardından en yakın arkadaşları görüşlerini yazmıştır. Ömer Seyfeddin şöyle yazacaktır: “Çok çalışkandı. Çok zekiydi. Fakat gayesizdi. Ey gençler! Onun yorulmak bilmez çalışkanlığını seviniz! Fakat sakın gayesizliğini taklit etmeyiniz. Çünkü asrımız milliyet ve fayda asrıdır”.

    Aka Gündüz ona olan vefasızlıktan dem vurmaktadır: “Zavallı Bahâ’yı kadirşinas bir-iki arkadaşla masum beş-on mektep çocuğu gömdü. Az kalsın musalla üstünde yapyalnız kalacaktı…”

    OzgunUcar-23
    Zekâ’nın 18 Mayıs 1914 tarihli 31. sayısında Bahâ Tevfik’in ölümü üzerine yayımlanan portresi.

    Yakın dostu-fikirdaşı Suphi Edhem ise şöyle yazacaktır: “Baha’nın üfûlü (ölümü) bana hayatta ihtimal veremediğim birçok hakikatleri daha öğretti. İnsanların vefadaki ihmallerini, nisyanlarını, her şeylerini müsamaha edeceğim. Fakat muhitimizin zekâya, ceht ve ikdama, bilhassa diğerlerini yükseltmek için şebab-ı ömrünü tebah edercesine çalışan zatlara karşı izhar etmekte olduğu bu kayıtsızlığı hiçbir vakit unutamayacağım”.

    Zekâ, Bahâ Tevfik’i iç sayfalarda iki haberle anmış, talihsiz ölümünün ardından yayınına daha fazla devam edemeyerek 2 Temmuz 1914 tarihli 34. sayısıyla yayınına son vermiştir.

    OzgunUcar-24
    32. sayıda Bahâ Tevfik’in ölümünün ardından arkadaşlarının yazdıkları.
    OzgunUcar-25
    Derginin 34. ve son sayısının kapağı.
  • Sahanın en yalnız mevkiinde 28 yıl boyunca tek başınaydı

    italyan futbol efsanesi, dünya futbol tarihinin en önemli kalecilerdenden Gianluigi Buffon, geçen ay “Bana her şeyi verdiniz. Size her şeyi verdim” sözleriyle 28 yıllık kariyerine nokta koydu. Parma’da başladığı kariyerine yine Parma’da son veren Buffon, sadece italya’da değil, uluslararası büyük turnuvalarda da aşılması zor rekorları elinde tutuyor.

    Futbolun en yalnız mevkiidir kalecilik. Gözüpek oyuncu, orada takımı için bedenini siper ederken yanında kimse yoktur. Bir yandan da dünyanın en nankör mesleklerinden biridir. Kurtardıklarınızdan çok, yediğiniz hatalı gollerle hatırlanırsınız. Üstelik yıllarca, hatta bir ömür boyunca…

    Ancak bazıları da vardır ki, üç direk arasında devleşir; başkaları için mucize kabul edilebilecek sayısız kurtarışı, güneşli bir günde yürüyüş yapmak kadar sıradan bir olay gibi gösterir. Geçen ay “Buraya kadar dostlar! Bana her şeyi verdiniz. Size her şeyi verdim” sözleriyle 28 yıllık kariyerine nokta koyduğunu açıklayan İtalyan futbolunun efsanevi kalecisi Gianluigi Buffon bunlardan biriydi.

    Kimilerine göre tarihin en iyi kalecisi olan Buffon, 1978’de Floransa yakınlarındaki Carrara’da dünyaya gözlerini açmıştı. Sıkıntılı bir doğumdu. Kordon dolanması yüzünden doktorlar kalıcı hasardan endişe etse de korkulan olmamış, hayata tutunan bebek henüz 9 aylıkken yürümeye başlamıştı.

    Aileden sporcuydu. Annesi, zamanında disk atmada İtalya rekorunu kırmış şampiyon bir atletti. Ablaları voleybolcu, dayısı ise basketbolcuydu. Bir zamanlar halterci olan babası ise ailenin diğer fertlerinin yanında sönük kalmıştı. Kalecilik genlerinde vardı; dedesinin kuzeni Lorenzo Buffon, Inter ve Fiorentina’nın ardından, Milan’ın da filelerini savunmuş bir efsaneydi. Boynuz kulağı geçecek, ailenin iki numaralı file bekçisi “müseccel marka” olacaktı.

    Spor-5
    Pek çok yorumcuya göre tarihin en iyi kalec!s! olan Buffon, ona “Süpermen” unvanını kazandıran kurtarışlarından birini yaparken…

    Eylül sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Anadolu’nun ilk halkları medeniyetin ilk anahtarları

    Erken Tunç Çağı’nın son döneminde (MÖ 2500-2000) Anadolu’da ilk kez “uluslaşmış” halklar görülmeye başlandı. Pala, Kaška, Ha(i, Luvi ve Hurri halklarının her biri kendilerine has kültürler geliştirmişti. Kuššaralı yöneticiler, yerel beylikleri kontrol altına alacak, böylece Anadolu’nun ilk merkezî devleti Hititlerin temelini atacaklardı.

    Erken Tunç Çağı’nın son dönemi, yani MÖ 2500- 2000 arası, Anadolu topraklarında ilk “uluslaşmış” halkların ortaya çıktığı dönemdir. Bu dönemde Anadolu’daki sözkonusu halkların varlığına ait bilgileri, önce Akkad kralı Büyük Sargon (MÖ 2340) ile torunu Naramsin (MÖ 2260) devirlerini anlatan “Savaş Kralı”, “Kutha Efsanesi” ve “17 Düşman Kral”dan oluşan Mezopotamya çivi yazılı belgelerinden; sonra tarihî çağların perdesini açan Kültepe’deki (Kaneš) Assur çiviyazılı tabletlerinden; daha sonra ise MÖ 1700’lerde kurulan Hitit Krallığı arşivinden öğrenebilmekteyiz. Bu belgeler, Anadolu’da kendilerine özgü birer kültür geliştirip uluslaşan ilk toplulukların Pala, Kaška, Hatti, Luvi ve Hurri halkları olduğunu söylemektedir.

    Pala halkı, bugünkü Karadeniz Bölgesi’nin batı kesiminde, Kastamonu-Çankırı civarında yaşamaktaydı. Hitit ve Luvilerle yakınlıkları olan Pala halkının kültürel kimliği hakkında çok şey bilinmemekle birlikte, Hitit çiviyazılı tabletlerindeki bazı metinlerde Pala dilinin kullanıldığı saptanmıştır. Palaca metinlerin sayısı oldukça sınırlıdır. Bu dilin, Luvi ve Hitit dilleri gibi, Hint-Avrupa dil ailesinden olduğu görülür.

    Arkeoloji-2
    Kuššara beyi Pithana oğlu Anitta’nın fethederek başkent ilan ettiği Neša’dan 1960’lı yılların kazı çalışmaları ile ilgili çok bilinmeyen bir fotoğraf. (Kaneš, Kültepe) kazı çalışmaları.

    Eylül sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Barbaros Hayrettin Paşa: Adın yazıldı mücevher suya

    Türk denizcilik tarihinin en önemli ismi Barbaros Hayrettin, neredeyse 5 asırdır çeşitli vesilelerle anılıyor, anlatılıyor, yaşatılıyor. 27 Eylül 1538’deki Preveze Deniz Savaşı, Osmanlıları Akdeniz’den silmek isteyen Avrupa devletleri için bir kabus olmuş; “Büyük Amiral”in bu zaferiyle başlayan anma geleneği, kesintilere uğrasa da devam ettirilmişti.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun zaferler yüzyılı 16. yüzyılda, denizlerdeki egemenliği perçinleyen ve Kuzey Afrika’yı devletin topraklarına katan Barbaros Hayrettin dönemin yıldızıydı. Barbaros, üstün denizcilik bilgisi ve tecrübesinin yanısıra emsalsiz bir taktisyen olduğunu da 27 Eylül 1538’deki Preveze Deniz Savaşı’nda göstermişti. Osmanlıları Akdeniz’den silmek isteyen Avrupa’nın ümidi, alev alev yanan Haçlı Donanması ile birlikte Preveze’de kül olmuştu.

    Barbaros sonraki dönemlerde de donanmanın sefere çıkarken padişah ile aynı derecede saygı göstererek türbesini selamladığı “Büyük Amiral” olarak anılacaktı. Ölümünden sonraki ilk baharda Kasımpaşa tersanesinden çıkan donanma, Beşiktaş önlerine demir attı. Kaptan Paşa ile harp gemileri reisleri ve mürettebat Barbaros’un türbesini ziyaret etti, ardından demir alarak top ile onu selamladı. Gelenekselleşen bu uygulama, 19. yüzyıl ortalarına kadar sürdürüldü. Ancak artarda gelen Çeşme, Navarin ve Sinop facialarında yakılıp imha edilen Osmanlı donanması iyice güçten düşmüştü. Yanan gemilerde şehit olan leventlerle birlikte bahriye kültürü ve gelenekleri de küllere karışmıştı. 20. yüzyıl başlarında bu gelenek canlandırıldı; Preveze Deniz Zaferi’ni ve Barbaros Hayrettin Paşa’yı yadetmek için önce “Barbaros İhtifali” (Anma Töreni) ardından “Donanma Günü” ve nihayetinde “Deniz Kuvvetleri Günü” kutlanmaya başlandı.

    Denizcilik-2
    Ohannes Umed Behzad’ın fırçasından Preveze Deniz Zaferi (1866, İstanbul Deniz Müzesi)

    Esasen 19. yüzyıldan itibaren Avrupa ülkeleri, meşruiyet ve ulusal kimlik oluşturmak için “gelenek icadı” marifetiyle “millî bayramlar” oluşturmaya, kutlamaya başlamışlardı. Osmanlı Devleti’nde de 2. Meşrutiyet’in ilan edildiği 23 Temmuz 1909 tarihinde iyd-i millî (millî bayram) kutlanmaya başlandı. Her yıl düzenlenen törenlerde donanma geçit merasimi yapar; Barbaros Hayrettin Paşa anılır, türbesi ziyaret edilir, adına mevlüt okutulur, sancağına madalya takılırdı. Bu faaliyeti “Barbaros ihtifali” (anma töreni) olarak sahiplenen Osmanlı Donanma Cemiyeti de türbe ve çevresinin imarı içinde girişimde bulunmuştu. Cemiyet bu bağlamda, İngiltere’deki “Navy League”in kamuoyuna deniz gücü bilinci aşılamak maksadıyla Trafalgar Deniz Savaşı’nı bir bayram ve Amiral Horatio Nelson’u bir millî kahraman olarak yüceltme çabasını örnek almaktaydı. Zaten İngilizler de Barbaros’u “Türklerin Nelson”u olarak addediyordu; 1936’da Kral Edward da Barbaros’un türbesini ziyaret etmek istemişti. İki denizcinin amaçları da birdi: Anavatanı ileriden ve denizden savunmak, denizaşırı toprakları korumak için bir donanma geliştirmek.

    Mütareke yıllarında (1918- 1922) dahi kutlanan ancak sonraları unutulan Barbaros’u anma faaliyeti, Yavuz zırhlısı onarılıp donanma güç kazanınca tekrar gündeme gelmişti. Deniz konularına ilgisi nedeniyle “sivil amiral” olarak bilinen gazeteci Abidin Daver bu meseleye öncülik etti. Hem Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde hem de dönemin başbakanı Celal Bayar nezdinde konuyu hükümetin gündemine taşıdı. Preveze Muharebesi’nin 400. yılında Barbaros Hayrettin Paşa’nın hatırasını ve zaferini yadetmek için tören düzenlenmesini; türbesinin de şerefine layık bir millî deniz mabedi haline getirilmesini teklif etti. Teklif uygun görüldü; Cumhurbaşkanı Atatürk’ün de onayıyla 27 Eylül 1938’den tarihinden itibaren “Barbaros ihtifali” düzenlenmeye başlandı.

    Bu ilk törene iştirak eden bahriye tören kıtası, dönüşte, programda olmamasına rağmen içlerinden gelerek Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanı Atatürk’ü bando eşliğinde selamladı. Müteakiben, Başbakan Bayar’ın bulunduğu sancak gemisi ile etkinliğe katılan diğer askerî ve sivil gemiler önce Barbaros’un türbesini, ardından Cumhurbaşkanı’nı denizden selamladı. Atatürk, akşam denizde düzenlenen ışık oyunlarını yatağından izledi. Tören sonrasında İstanbul valisi tarafından kendisine çekilen şükran telgrafına cevaben memnuniyet ve takdirlerini iletti.

    Daha sonraki yıllarda, türbenin olduğu bölgedeki yapılar istimlak edildi ve etrafı temizlenerek meydan haline getirildi. Meydana yapılan Barbaros abidesi, 25 Mart 1944’te Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından törenle açıldı. Türbe ise 18 Nisan 1950’de hizmete girdi.

    Savaş sonrasında, yine Abidin Daver tarafından ABD ve İngiltere gibi denizci ülkelerde olduğu gibi, halkın donanmasıyla kucaklaşacağı ve ülke bahriyesinin gücünün sergileneceği bir “Donanma Günü” yapılması gündeme getirildi. Donanma Komutanlığı da bu amaçla “27 Eylül Preveze Deniz Zaferi” gününü seçti. Böylelikle 1948’den itibaren 27 Eylül’ler, Barbaros Anma Töreni’nin yanısıra Donanma Günü de olarak çifte denizcilik bayramı şeklinde kutlanmaya başlandı.

    1959 ve 1961’de kutlanan Donanma Günü çokuluslu bir boyut kazandı. İstanbul’a liman ziyareti yapmakta olan Amerikan savaş gemileri törene şeref kıtası ile iştirak ederek anıta çelenk koydu; alay sancakları gösterildi. 1968’deki kutlamaya, Cezayir Deniz Kuvvetleri Komutan Yardımcısı ve Donanma Komutanı Üsteğmen Fethi Lahdar iştirak etti. Memleketinden getirdiği toprağı ataları olarak kıymet verdikleri Barbaros’un türbesine koydu (bundan tam 37 yıl sonra Şubat 2005’te Türkiye’ye resmî ziyarette bulunan ilk Cezayir Cumhurbaşkanı Abdelaziz Bouteflika da Barbaros’in türbesini ve Deniz Müzesi’nde bulunan ona ait eşyaları ziyaretle onun hatırasını yadedecekti).

    1964’den sonra Preveze Zaferi yıldönümleri “Donanma Günü” yerine “Deniz Kuvvetleri Günü” olarak kutlanmaya başlandı. Ancak bu uygulamaya Genelkurmay Başkanlığı’nca 1974’te son verildi. Aslında amaç, askerî kurumları daha önceki Türk devletlerindeki emsalleri ile eşleştirmekti. Çaka Bey’in Bizans donanmasını yendiği ve ilk Türk deniz zaferi olan Koyun Adaları Savaşı’nın kazanıldığı 19 Mayıs 1090, “Deniz Kuvvetleri Kuruluş Günü” olarak kabul edildi. 19 Mayıs 1975, 885. kuruluş yılı olarak kutlandı. Ancak hemen ardından kuruluş yılı, Çaka Bey tarafından 50 parçalık ilk Türk Donanması’nın oluşturulduğu ve Ege’nin sıcak sularına yelken açıldığı 1081 senesine götürüldü.

    1996’dan itibaren Deniz Kuvvetleri Günü’nün tekrar 27 Eylül’de kutlanmasına başlandı. Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, donanmanın halkla kucaklaşmak için İstanbul Boğazı’nda geçit töreni yapması geleneğini tekrar canlandırdı. 30 Ağustos 1996 Zafer Bayramı etkinlikleri kapsamında görkemli bir geçit töreni yapıldı; deniz bandoları Üsküdar ve Ortaköy’de konser verdi. Bu geleneğin canlandırılması, Ege’de 1994 ve 1996’da Yunanistan’la yaşanan krizlerin sonrasına denk gelmesi nedeniyle de anlamlıydı. Bahriyenin kamuoyu nezdindeki görünürlüğünü artıran bu tören, 1997, 1998 ve 2009’da, 30 Ağustos ve 29 Ekim bayramlarında yinelendi.

    Barbaros Hayreddin Paşa’nın Beşiktaş’taki türbesini denizden “çımavira” ile selamlama geleneği ise Mavi Vatan-2019 Tatbikatı sonrasında, 9 Mart 2019 tarihinde Deniz Kuvvetleri tarafından tekrar başlatıldı. Preveze Deniz Zaferi’nin 481. yıldönümü olan 27 Eylül 2019’da Karadeniz’den dönen Donanma, Barbaros’un türbesini ve İstanbulluları tekrar “çımavira” ile selamladı. Ardından, Deniz Kuvvetleri karargah binası protokol giriş holünde Barbaros’un sancağının sergilenmeye başlanması, geleneğin sembolik anlamını kuvvetlendiren bir uygulama oldu. Bu durum yurtdışı basında, Türk Donanması’nın gelişme gösterdiği ve deniz yetki alanları mücadelesi yaptığı bir dönemde, şanlı geçmişine bir saygı mesajı olarak yorumlandı. 2020’de TCG Barbaros, 2021 ve 2022’de ise TCG Kemal Reis fırkateyni denizden selamlama yaptı.

    Daha önce 27 Eylül’lerde tören öncesinde protokol tarafından yapılan türbe ziyaretleri de, Barbaros’un ölümünün 475. yılı olan 4 Temmuz 2021’den itibaren mezar başında bir anma etkinliğine dönüştü; 2022 ve 2023’te tekrar edilen bu uygulama da gelenekselleşecek gibi görünüyor.

    27 Eylül, donanma için yakın tarihimizde giderek sembolleşen bir gün oldu. Donanma Cemiyeti ilk kongresini 27 Eylül 1965’te yaptı. Cemiyet, en önemli girişimi olan “Atatürk Filotillası Kampanyası”nı da 27 Eylül 1970’te hayata geçirdi. 27 Eylül’ler, Deniz Kuvvetleri’nin gururu olan Millî Gemi (MİLGEM) projesindeki korvetlerinin kızağa konma, denize indirilme, donanmaya katılma törenlerinin; ayrıca “Yeni Tip Denizaltı Projesi”nin dördüncü gemisi olan Aydın Reis’in ilk kaynak töreninin de gerçekleştirildiği gün oldu.

    Son 30 yılda Barbaros Hayrettin Paşa ve Preveze Zaferi daha geniş kapsamlı ve katılımlı olarak kutlanıyor. Bu gelenekleri yaşatmak, özellikle Mavi Vatan’da hak ve çıkar mücadelesinin öne çıktığı dönemlerde denizcilik bilincinin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması konusunda başlatılan gayretlere de doğrudan katkı sağlıyor.

    Foto 1: Ressam Pietro Della Vecchia tarafından yapılmış bir Barbaros Hayrettin Paşa Portresi.

    Foto 2: Ohannes Umed Behzad’ın fırçasından Preveze Deniz Zaferi (1866, İstanbul Deniz Müzesi)

    Foto 3: Beşiktaş Barbaros İhtifali Hatırası, 1923.

    Foto 4: Donanmaya ait bir grup gemi, deniz geçit töreninde.

    Foto 5: İstanbul Boğazı’nda Türkiye Deniz Filosu’nun tatbikatlarından bir görünüm.

    Foto 6 & 7: 1961’de konuk ABD Deniz Piyadeleri İstanbul’daki Cumhuriyet Anıtı’na doğru yürümüş ve çelenk bırakmıştı. (üstte, solda). Beşiktaş’ta bulunan Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi (üstte, sağda).

    Foto 8: 2020 yılında Preveze Zaferi ışık gösterileri eşliğinde Haliç’te canlandırıldı.

  • Osmanlı asker kıyafetleri 1827’de ‘üniforma’ oldu…

    Değişen dünya dengeleri ve savaş usulleriyle beraber yeni bir kavram ortaya çıktı: Üniforma. Avrupa orduları içinde bu alanda özellikle 1650’lerden itibaren ciddi bir değişim başladı. Osmanlı Devleti’nde ise, 2. Mahmut devrinde Yeniçeri Ocağı’nın büyük zorluklarla kaldırılmasından (1826) sonra bir standart gelmeye başlayacaktı.

    Üniforma, resmî görevli kişilerin giydiği, kanunlarla tanımlanmış tek tip kıyafettir. Tabii bu tanım, ancak modern orduların oluşmaya başlamasıyla beraber tam olarak hüviyetini bulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu içinse üniforma kelimesinin ve uygulamasının anlaşılabilmesi için biraz daha eskiye bakmak gerekir.

    9. yüzyıldan itibaren Anadolu coğrafyasına gelen Türkmenlerin savaşa dair hususi bir kıyafetlerinin olması oldukça düşük bir ihtimaldir. Ancak bu birliklerin teçhizat, zırh, kılıç ve miğfer gibi savaşın temel gereksinimleri söz konusu olduğunda, sadece “deri”den yapılmış, hiçbir yaşamsal koruyuculuğu bulunmayan savunma ekipmanları kullandıklarını düşünmek oldukça hatalı olacaktır.

    Dönem dizileri, sinema filmleri ve popüler kültürle beraber ortaya çıkan bu tarz deri zırhların, demir zırhlı Bizans birlikleri ile girilecek muharebelerde ne kadar işlevsiz kalacağı ortadadır. Âşık Ali Paşa’nın eseri olan Garibname’de “Alp Olmanın Dokuz Şartı”nda iyi bir zırh, olmazsa olmazlardan birisi olarak zikredilir. Bu ifade gözönüne alındığında, Osman Gazi devri askerinin zırhlı olduğu hakikati anlaşılacaktır. Öyle ki bugün Harbiye Askerî Müzesi envanterinde bulunan Sultan Orhan Gazi’ye ait miğfer ve Evrenos Gazi’ye ait perçinli zırhın varlığı, bu düşünceyi doğrular niteliktedir.

    AskeriTarih-5
    Yeniçeri okçularını gösteren 16. yüzyıla ait bir minyatür.

    Eylül sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Batman petrol tesislerinden Altın Mikrofon Ödülleri’ne

    1968 yılı Altın Mikrofon müzik yarışmasının birincisi, Türkiye’nin bir ucundan gelip İstanbul’un anlı-şanlı gruplarını geride bırakan TPAO Batman Orkestrası olmuştu. Grup elemanları, o yıllarda Siirt’in küçük bir ilçesi olan Batman’ın çehresini değiştiren Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın tesislerinde sahneye çıkan maaşlı-kadrolu müzisyenlerdi.

    Duygu Sağıroğlu’nun bugün Yeşilçam sinemasında başyapıt kabul edilen 1965 yapımı “Bitmeyen Yol” filminde başrolde Fikret Hakan vardır. Onun canlandırdığı Ahmet karakteri, İstanbul’un caddelerinden birinde yürürken asfalta yazılmış bir yazıyı kıt okuma-yazmasıyla zorlanarak söker: “Pet-rol… Mil-li…leştiri-lecek-tir”. Ahmet yazıyı hecelerken, arka planda görünen binanın üzerinde de “Mobil” yazmaktadır. Sembolizmin uçlarındaki bu sahne Ahmet’in aniden caddeye giren “Mobil” firmasına ait bir petrol tankerinin altında kalmaktan son anda kurtulmasıyla biter.

    “Bitmeyen Yol” filminin böyle bir sahneye yer verdiği 1965 yılı, Demokrat Parti iktidarının hüküm sürdüğü 1954’te çıkarılan Petrol Kanunu’na dek uzanan “millî petrol” tartışmalarının ayyuka çıktığı bir dönemdir. Mesele, petrol arama ve işleme faaliyetinde bulunan yabancı şirketlerin lehine bazı imtiyazlar verilmesi ve bunların kâr marjının olağandan yüksek tutulmasındadır. ‘60’lara gelindiğinde özellikle dönemin Sol çizgide yayın yapan etkili dergisi Yön’ün kullandığı “millî petrol” kavramı, politik gündemin önemli bir konusu hâline gelmiştir.

    Muzik-4
    TPAO Batman Orkestrası kadrosu (soldan sağa) Atila Hakman, Ünol Üstol, Çetin Oral, Ünal Yiğitbaş, İlhan Telli ve Semih Özmert

    Eylül sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Kafkasya esir kampından entelektüel çığlık: Vâveyla

    Krasnoyarsk esir kampında bulunan Türk subayların 1915-1918 arasında elle hazırlayıp arkadaşlarına sundukları Vâveyla dergisi, hem tutsaklığa başkaldırı hem de vatan-aile bağlarını sağlam tutma girişimiydi. 1921’de bir mucize sonucu Türkiye’ye getirilen, ancak yakın zamanda bugünkü Türkçeye aktarılan 1.348 sayfalık benzersiz koleksiyonun öyküsü.

    Birinci Dünya Savaşı sırasında esir düşen Türk askerleri, esir kamplarındaki kısıtlı imkanlara ve zor şartlara rağmen hayatta kalmaya çalıştılar. Bir gün tekrar evlerine dönme umudu onları hayata bağladı; günlük uğraşlarla beden ve ruh sağlıklarını korumak için mücadele ettiler. Bu uğraşılardan biri de, esir kamplarında “gazete/dergi çıkarmak” ve arkadaşlarının okumasını sağlayarak vatan ve aile bağlarını canlı tutmaktı.

    Doğal olarak “basılması” mümkün olmayan bu gazete/ dergiler tek nüsha olarak elle hazırlanıyor; kalemle yazılıyor-çiziliyor ve esirlerin teker teker okuması için uğraşılıyordu.

    1.Dünya Savaşı’nda Sarıkamış-Kafkas cephesinde savaşan askerler arasında esir düşenler, Sibirya’da Krasnoyarsk, Omsk, Vladivostok, Irkutsk, Vetluga kamplarında tutuldular. Kalınan yerler Vetluga gibi müstakil büyükçe evler, boş depo gibi metruk mekanlardan oluşabildiği gibi, Krasnoyarsk gibi yüksek tahta barikatlarla çevrili “kampüs”ler de vardı.

    Krasnoyarsk kampında esirlerin çoğunluğu kurmay subay, harita mühendisi, ziraat mühendisi, doktor, öğretmen gibi özel yetişmiş ve dil bilen çok eğitimli askerlerdi. Cemil Kutlu’nun “Krasnoyarsk’ın Ölüm Kampından Yatılı Üniversiteye Dönüşmesi” adlı makalesinde belirttiği (Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi (TAED), 2007, sayı: 32, sayfa: 253) gibi, “esir kampı değil de yatılı bir üniversite”ye dönüşen kampta, bir gazete çıkarma ihtiyacı da hissedilmişti (Bu kamptaki Türk subaylar sadece gazete çıkarmamış, kampta bulunan Alman, Avusturyalı, Macar esirlerden dil de öğrenmişler; Türk erlere de okuma-yazma öğretmişlerdir. Ayrıca spor kulüpleri kurmuşlar, müzik grupları organize edip tiyatro faaliyetlerinde bulunmuşlardır; bkz: “Tutsaklığa karşı, sanat ve kültürle direndiler”; Bingür Sönmez; #tarih sayı: 103).

    BingurSonmez-1
    Krasnoyarsk esir kampındaki Türk subayların hazırladığı Vâveyla dergisinin tüm sayfaları dönemin bir alışkanlığı olarak iki sütun şeklinde hazırlanmış, sayılar sonradan ciltletilmiştir.

    Eylül sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • SONRADAN GÖRME, ÖZÜNDEN DÖNME

    Tarih boyunca, iktidarı elinde bulunduranların, kendilerini daha “yüksek-yüce”, daha “rafine” addetmeleri, görgü ve davranış kurallarını biçimlemiş. Ülkemizde de her devirde, bir önceki mal-mülk-iktidar-para sahiplerinin “sonradan görme” dedikleri yeni gelenleri hor görmesi; hor görülenlerin de en fazla 1-2 kuşak sonra yeni zenginleşenleri “sonradan görme” ilan etmesi; coğrafyamızdaki nadir “devamlılık”lardan biridir.

    Türkiye ve dünya coğrafyası, bilinen tarihte birbiriyle farklı-aynı nice “yer”leşime sahne olmuş. Hareket hâlindeki topluluklar kimi zaman “oturmuş”, kimi zaman tekrar yerinden kalkmış; bu zaman zarfında durdukları veya gittikleri yerlerin tarihini de kendi bildikleri, daha doğrusu geleceğe kalmasını istedikleri gibi yazmış. Sonuçta dünya kimseye kalmamış ama, insan türü “cehennem”i dünyaya taşımış; kendini beğenmişliğiyle hem diğer canlıları hem türdeşlerini ateşe atmış; bugünkü “iklim krizi”ne kadar varan bir “medeniyet yaratmış”.

    Geçen sene başında çıkan 89. sayımızın kapak konusu “Adab-ı muaşaret kuralları” idi. O dosyanın sunuşunda, “iktidarı ve gücü elinde bulunduranların, kendileri ve etraflarını daha ‘yüksek-yüce’, daha ‘bilgili-kültürlü’, daha ‘rafine’ hatta ‘ilahi’ addetmeleri, tarihlerini bu şekilde tanzim etmeleri de, görgü ve davranış kurallarını biçimlemiş. Örf, âdet, yol, yordam, şekil, tarz gibi kategoriler; tarihin her döneminde hâkim-yönetici zümreler, sınıflar tarafından gerek dinî gerekse etik kodlar, yasalar hâline getirilmiş. ‘Başların’, ‘ayak takımı’nın gündelik hareketlerine ‘ayar vermesi’, onların da haddini hududunu bilmesi, ancak bu sayede mümkün olabilmiş!” demiştik.

    Gerçekten de bugün kullandığımız “sonradan görme” terimi, hepimizin bildiği gibi, her dönemde iktidar sahiplerinin, yönetici zümrelerin kendilerini “farklı” saymalarının bir türevi. Ancak bu durum, modern zamanlarda “halk” olarak ifade edilen çoğunluk arasından çıkıp “halk”ın üzerinde bir iktidar kuran ama bir taraftan da “halkçılık yapan” yeni seçkinleri de kapsıyor şüphesiz.

    Fransızca ve İngilizcede 18. yüzyıl sonlarından itibaren “parvenu” (sonradan gelme) kelimesiyle bilinen; maddi olarak ilk durumunun çok üzerinde bir servet elde eden; ancak bu yeni konumun gerektirdiği coğrafi, ailevi, kültürel ve ahlaki devamlılığa sahip bulunmadığı için, elde ettiği parayla bunları sağlamaya çalışan kişiye Türkçede “sonradan görme” diyoruz. “Sonradan görmemek”, yani çok daha eskiden beri “görmüş” olmak için ilk şart şüphesiz coğrafya. Yani ancak epey bir zamandır, kuşaklar boyunca aynı coğrafyada, aynı ülkede, mekanda oturmuş-bulunmuş olmaktan bahsediyoruz. Halbuki dünyanın pek çok yerinde “öteden beri” aynı coğrafyada hüküm sürmüş halklar bulunmadığı gibi, Anadolu coğrafyası da sayısız medeniyete evsahipliği yapmış (bkz. sayfa: 68; Prof. Dr. Şevket Dönmez’in “Anadolu’nın ilk halkları, medeniyetin ilk anahtarları” yazısı). Türkler de sonradan geldikleri bu coğrafyada (ve ötesinde) önce yayılmış, sonra büzüşmüş, en sonunda ise İstiklal Harbi’yle birlikte tekrar tutunmuş.

    Ülkemizde de her devirde, bir önceki mal-mülk-iktidar-para sahiplerinin “sonradan görme” dedikleri yeni gelenleri hor görmesi; hor görülenlerin de en fazla 1-2 kuşak sonra yeni zenginleşenleri “sonradan görme” ilan etmesi; coğrafyamızdaki nadir “devamlılık”lardan biridir. “Ne oldum delisi” olmak durumu özellikle son 30 yıldır sadece para-pul-iktidar üçgeniyle sınırlı kalmamış; bunların yanına bir de “ego” sahibi olmak eklenmiştir. Ahlaki kriterlerden ziyade inanç alanındaki zorlama çatışmalardan beslenen; “ben var ya ben” yaklaşımını özellikle sosyal medya üzerinden dillendiren bu yaklaşımlar artık günlük hayatın “normal” sayılan özelliklerinden olmuştur.

    Coğrafyanın, çevrenin, doğal ve sosyal dokunun orijinal haliyle korunması; sadece ana-babanın değil, büyük dedelerin-ninelerin geriye gidebildiği kadar bilinmesi-kaydedilmesi; yapılan haksızlıklarla, “unutturma” faaliyetleriyle mücadele edilmesi; varolan aktüel-siyasi dalgalara, hakim görüşlere uymayan tarihi hadiselerin belgelenmesi; bugünü mutlak, Gürsel Göncü

    Eylül sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • ABD’nin ‘arka bahçesi’nde tarihin alacakaranlık kuşağı

    ABD’nin ‘arka bahçesi’nde tarihin alacakaranlık kuşağı

    Dünya tarihinin en karanlık dönemlerinden birini başlatan Şili darbesinin üzerinden 50 yıl geçti. 11 Eylül 1973’te, Başkan Salvador Allende, ABD’nin açıkça destek sunduğu Pinochet’in darbesiyle devrildi. Sonraki dönem, binlerce işkence vakası ve faili meçhul cinayetin yanısıra özelleştirmelere, işsizliğe ve millî gelirdeki düşüşe kapı açacaktı.

    Türkiye’nin 12 Mart darbesinden (1971) çıkıp 12 Eylül darbesine (1980) doğru yol aldığı günlerde, dünyanın öbür ucunda bir başka darbe, siyasal tartışmaların ortasına karabasan gibi çökmüştü: 1973 Şili. Bu darbeden önce Demirel, Ecevit’i Şili’de Allende’nin uyguladığı politikaları benimsemekle suçlarken, Ecevit’e muhalif basın da meşhur “Allende-Büllende” başlığıyla tartışmayı kızıştırıyordu. Gerçi Türkiye’de ordunun demokrasiye bağlı olduğunu söyleyerek “gönülleri ferahlatanlar” da vardı ama; Allende’nin Pinochet’i başkomutan ataması gibi, Kenan Evren de Ecevit hükümeti tarafından genelkurmay başkanlığına getirilmişti!

    Amerikan emperyalizminin “arka bahçesi” olarak gördüğü Şili’de demokratik-parlamenter yollarla iktidara gelmiş sosyalist bir liderin kurduğu hükümet, Demirel’in tabiriyle “tapulu arazine gecekondu yapılmasına karşı” olan ABD’nin düğmeye basmasına neden olmuştu. ABD böylece, tıpkı 1954’te Guatemala’da ve Paraguay’da, 1964’te Brezilya’da olduğu gibi Küba Devrimi’nin açtığı yolun genişleme ihtimaline kanlı bir biçimde ket vurmuştu. Soğuk Savaş’ın en kritik anlarından biri olan bu darbe, daha sonra adına “neoliberal” denecek bir modelin de askerî diktatörlük altında uygulanmaya başlamasına zemin hazırlayacaktı.

    ABD’nin iddiasına göre Şili’nin Salvador Allende önderliğinde parlamenter yolla sosyalizme geçişi, Latin Amerika’da Castro modelinin yayılma tehlikesinin en belirgin örneğiydi. ABD Başkanı Nixon ve Dışişleri Bakanı Kissinger’ın kararlı tutumu ve CIA’in yönlendirmesiyle başlatılan darbe; 1971 Bolivya, 1972 Ekvator, 1973 Uruguay ve Şili, 1975 Peru ve 1976 Arjantin askerî darbeleriyle birlikte ABD’nin altkıtada kontrgerilla rejimleri kurma çabasının zirve noktasıydı.

    Gerilla hareketine karşı gösterilen kıtasal tepki, böylece demokratik yollarla yapılan iktidar değişikliklerini de kapsayacak şekilde genişletilmiş ve Ocak ayında Paris görüşmelerinde Vietnam’dan çekilmek zorunda kaldığını kabul eden ABD, bir anlamda yenilginin faturasını Şili’deki demokratik yönetime ödetmişti.

    Masis Gundem-2
    Allende’nin ABD güdümündeki Şili Silahlı Kuvvetleri’nin Başkomutanı Pinochet tarafından katledilmeden önceki son fotoğrafı. Allende, son ana kadar elindeki silahını bırakmamıştı.