Etiket: sayı:104

  • Robert Oppenheimer: ‘Dünyaları yok eden’ bir deha

    Epeydir beklenen “Oppenheimer” filmi, 21 Temmuz’da vizyona girdi. Film, atom bombasını tasarlamak için geliştirilen Manhattan Projesi’nin bilimsel direktörü dâhi fizikçi Robert Oppenheimer’la birlikte nükleer savaşın dehşetini de yeniden gündeme getirdi. Önce yıldızlaşan, sonrasında ABD tarafından casuslukla suçlanan bir dehanın gerçek hikayesi…

    Geçen yüzyılın en etkili insanlarından, dâhi fizikçi ve atom bombasının mimarı J. Robert Oppenheimer’ın hayatını konu alan Christopher Nolan filmi “Oppenheimer”, 21 Temmuz’da vizyona girdi. Filmde Cillian Murphy tarafından tüm çelişkileri ve karmaşıklığıyla canlandırılan Amerikalı fizikçinin hikayesi, Kai Bird ve Martin J. Sherwin tarafından 2005’te yazılan, Pulitzer Ödüllü American Prometheus adlı biyografiye dayanıyor.

    Bilim Tarihi - 5
    OPPENHEIMER 
    SENARİST – YÖNETMEN: 
    CHRISTOPHER NOLAN 
    OYUNCULAR: CILLIAN MURPHY, EMILY BLUNT, MATT DAMON, ROBERT DOWNEY JR. 
    3 s 1dk. 

    Oppenheimer’ın olağanüstü ve trajik başarısından önce, 1920’lerdeki gençlik yıllarından başlayan hikaye; 1945’te atom bombasının patlayış anında zirvesine ulaşıp, 1954’te ABD hükümetinin anti-komünist politikalarıyla şekillenen güvenlik soruşturmasıyla devam ediyor. Kamera, onu saçları ağarmış bir ihtiyar olana dek bütün kişisel dönüşümleri ve toplumsal dönüm noktaları sırasında takip ediyor.

    Oppenheimer’ın kişisel hikayesi olduğu kadar, bir dönemin bilimsel keşiflerinin yarattığı heyecanın, bilim ve siyasetin kesiştiği/zıtlaştığı anların ve yarattığı tüm tehditlerle nükleer savaşın da hikayesi bu. Nolan, 100.000-200.000 arası insanın ölümüne neden olan Hiroşima ve Nagasaki bombalamalarını doğrudan göstermekten kaçınıyor; böylelikle savaşı yüceltme tuzağından da kurtulmuş oluyor. Atom bombasının daha önce Los Alamos çölleri üzerinde test edilmesi sırasında, Oppenheimer’ın aklından geçen Hindu kutsal kitabı Bhagavad Gita’dan bir dizeyle yetiniyoruz: “Şimdi ben ölüm oldum… Dünyaların yokedicisi”.

    Etik sorunlar 

    Nükleer enerjinin keşfi, 20. yüzyılın en büyük bilimsel başarılardan biriydi. Atomun sırlarını ortaya çıkarmak için nesillerdir süren araştırmaların sonucunda nükleer tıp ve radyasyon terapisinin temelleri atılmış, yüksek miktarda enerji üretmenin yolu açılmıştı. Ancak aynı zamanda atom bombasının yapılması da mümkün hâle gelmişti. 

    Marie Curie, “Saf bilgi arayışı, insanlığın en önemli ihtiyaçlarından biridir” der. Peki bu bilginin nihai olarak insanlığı felakete sürükleyeceği durumlarda “saf bilgi arayışı” sürdürülmeli mi? Fisyon reaksiyonunun merkezinde yer alan “E=mc2” formülünü bulan Albert Einstein’ın Alman biliminsanlarının nükleer fisyonu kullanarak bir bomba yapacaklarından korktuğu için ABD Başkanı’na mektup yazması etik açıdan nasıl değerlendirilmeli? Einstein’ın adı bu mektup nedeniyle atom bombasıyla ilişkilendirilirken, onun bombayı yalnızca teorik olarak türetmesi, silahlara uygulamayı hiç düşünmemiş olması sorumluluğunu azaltır mı? 

    Bilim Tarihi - ANA
    Elinden düşürmediği sigarasıyla Robert Oppenheimer. 

    Aslına bakılırsa Manhattan Projesi için çalışan bilimcilerin, bombanın kullanımıyla ilgili hiçbir söz hakları yoktu. Herkes gibi onlar da Hiroşima ve Nagasaki’nin bombalanmasından gazeteler ve radyolar aracılığıyla haberdar oldular. Ne var ki Manhattan Projesi nihayetinde bir kitle imha bombası olarak tasarlanmış ve bilim insanları, tarihte benzeri olmayan bir güç ortaya koyarken “insanlığın kendi kendini yok etme çılgınlığına” da hizmet etmişlerdi. 

    Atom enerjisinin sağladığı olağanüstü çeşitlilikteki imkanlar beraberinde yeni ahlaki ve etik ikilemleri de getirmiş; bu enerjiyi kullanabilme yetisine sahip bilimcilere de yeni sorumluluklar yüklemişti. Projede çalışan birçok fizikçi bu etik kaygılarla boğuşuyordu. Öyle ki etik müzakereler, projenin bir yan ürünü hâline gelmişti. Savaşın sonunda birçok fizikçi biyoloji gibi başka dallara geçmiş; bu durum disiplinlerarası bir araştırma alanı olarak moleküler biyolojinin doğmasına neden olmuştu. Bombanın sebep olduğu genetik hasarlar ise “insan genomu projesi”nin yolunu açmıştı. 

    Bilim Tarihi - 1
    Nolan’ın filminde de fikir alışverişi yaparken gördüğümüz Albert Einstein ve Oppenheimer, 1947’de birlikte çalışırken… 

    Manhattan Projesi 

    Ancak bu telafi çabalarına rağmen Max Born’un söylediği gibi “Nagasaki ve Hiroşima’nın yokedilmesinden bu yana atom, bizi yokoluşla tehdit eden bir hayalet” hâline gelmişti. Dünya artık eskisi gibi olmayacaktı. 

    Kontrollü zincirleme reaksiyon ve fisyon, ilk defa Kopenhag’daki Niels Bohr Enstitüsü’nde çalışan Otto Robert Frisch tarafından deneysel olarak gözlemlendi. Frisch’in deneylerinden yola çıkan Niels Bohr, U-235’in yavaş nötron fisyonundan sorumlu olanın uranyum izotopu olduğu sonucuna varmıştı. Ocak 1939’un sonunda Bohr, Washington D.C.’deki 5. Teorik Fizik Konferansı’nda nükleer fisyonun keşfini duyurdu. Kısa bir süre sonra, Avrupa ve Amerika’daki birçok laboratuvarda fisyon deneyleri kopyalanmaya başlanmıştı. Nükleer fisyonun bir kitle imha silahı yaratmak için kullanılabileceği fikri birçok biliminsanını endişelendirse de 2. Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar bu fikirle fazla ilgilenilmemişti. 

    Hitler’in genişleme hırsı ve Yahudi karşıtı politikalarından kaygı duyan biliminsanlarından biri de çoğu Yahudi gibi Almanya’dan kaçmak zorunda kalan fizikçi Leo Szilard’dı. Szilard, 1939 yazında Albert Einstein’ı ABD Başkanı Roosevelt’e bir mektup yazmaya ikna etmişti. Bu mektup Başkan’a nötron zincir reaksiyonunun potansiyel silah olarak uygulanması konusunda bilgi veriyordu. Nazi Almanyası’nda böyle bir proje üzerinde çalışıldığına dair şüpheler vardı. Başta pek endişeli görünmeyen hükümet, Pearl Harbor saldırısı ve Almanya’nın bir bomba projesi üzerinde çalıştığına dair istihbarat raporlarından sonra, Manhattan Projesi’ni başlatmaya karar verdi. 

    2. Dünya Savaşı, nükleer fisyonun keşfinden sadece 9 ay sonra ilan edilmişti. Manhattan Projesi’nde çalışanların çoğu da Hitler’in anti-semitik politikaları nedeniyle Almanya’dan kaçan Yahudiler’den oluşuyordu. Sonunda 9 Ekim 1941’de Başkan Roosevelt, atom bombası yapımının başlatılması için gereken talimatnameyi imzaladı ve General Leslie Groves’u projenin başına atadı. Proje kapsamında üç tesis kurulmuştu: Uranyum izotoplarını ayırmak ve plütonyum oluşturmak için Tennessee, Oak Ridge’de; nükleer reaktörlerin inşa edilmesi için Washington’daki Hanford Bölgesi’nde ve nükleer silahların tasarlanması için New Mexico’daki Los Alamos’ta… 

    Bilim Tarihi - 2
    Robert Oppenheimer, 1946’da Amerikan Kimya Derneği tarafından açılan Atom Sergisi’nde Nagasaki bombasını gösteriyor. 

    Oppenheimer kimdir? 

    1942’de General Leslie Groves’un, büyük ekiplerde yöneticilik deneyimi olmayan Robert Oppenheimer’ı Manhattan Projesi’nin gizli silah laboratuvarına liderlik etmek üzere ataması bir sürpriz olmuştu. Üstelik teorik bir fizikçi olan Oppenheimer, bu teknolojik projedeki ekipmanlar hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordu. Dahası, kendisi resmen üye olmasa bile, eşi Kitty, kardeşi Frank ve eski sevgilisi Jean Tatlock da dahil olmak üzere tüm yakın çevresi Komünist Parti üyesi veya sempatizanıydı. 

    Ancak Groves, bir şekilde vatanseverliğiyle öne çıkan Oppenheimer’a güvenmiş, o da birkaç ay içerisinde adeta kendini yeniden yaratarak, egzantrik bir teorisyenden karizmatik bir lidere dönüşmüştü. 

    1904’te New York’ta Alman-Yahudi göçmenler arasında doğan J. Robert Oppenheimer, sadece 3 yılda Harvard’dan fizik lisansını almış, daha sonra birinci neslin Bohr, Heisenberg, Schrödinger gibi “kuantum devleri”nin izinden Avrupa’ya gitmiş sıradışı bir zekaydı. Fizik doktorasını 1927 baharında üstün başarıyla tamamlayarak 1937’de Berkeley’de, 1938’de ise Caltech’te profesör olmuştu. 

    Çocukluğundan beri minerallere özel bir ilgi duymuştu. Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Felemenkçe gibi modern dillerin dışında bir Hindu klasiği olan Bhagavad Gita’yı okumak için Sanskritçe de öğrenmişti. Fen bilimleri alanında çalışan birçok biliminsanının aksine, dünyayı anlamak ve karmaşık içdünyasını düzene sokmak için “edebiyat terapisi”ne sığınmıştı. Dante’den Baudelaire’e geniş bir yelpazeden seçtiği edebi yol arkadaşları, bu sigaraları zincirleme yakan, aşırı cılız, sinirli adamı zaman içinde bir nebze sakinleştirmişti. 

    Los Alamos 

    Oppenheimer ve Groves, biliminsanlarının bir atom bombası inşa etmek üzere biraraya gelebilecekleri merkezî bir araştırma tesisi kurulması gerektiği konusunda hemfikirdi. Los Alamos’taki 50.000 dönümlük arazinin satın alınması için 25 Kasım 1942’de onay çıkmış, Mart 1943’te burada bir laboratuvarın inşaına başlanmıştı. Burada çalışan herkesin adresi aynıydı: “P.O. Kutu 1663, Santa Fe, NM.” 

    Temmuz 1945’e gelindiğinde, artık ellerinde atom bombasını test etmek için yeterli miktarda plütonyum kaynağı birikmişti. Oppenheimer, hayranı olduğu şair John Donne’un yanısıra Hindu tanrısı Brahma (yaratıcı), Vishnu (koruyucu) ve Shiva’ya da (yokedici) atıfta bulunarak testte kullanılacak bombaya “Trinity” ismini verdi. 

    16 Temmuz 1945, sabah 05.29’da ilk başarılı atom bombası denemesinde Trinity patladığında, Los Alamos çölleri bir şimşekle aydınlanmış, gökyüzü büyük turuncu bir topa dönüşmüştü. Patlama çölde yarım mil genişliğinde bir krater açılmasına neden olmuştu. Bu patlama ile dünya nükleer bomba çağına girse de Trinity testi sırasında Almanya zaten yenilmişti. 

    Patlamanın ardından bilim ve siyaset arasında bir kırılma yaşanacak, bombanın askerî kullanımı Beyaz Saray’ın kontrolüne girecekti. Bilimsel araştırma ürünü “cihaz” artık bir silah hâline gelmişti ve silahlar ordular tarafından kontrol edilirdi. Biliminsanlarının bomba üzerinde bir “mülkiyet hakları” yoktu. Onlar üniversitelerine, laboratuvarlarına geri gönderileceklerdi. 

    Testten kısa bir süre sonra, Başkan Vekili Truman, savaşı sona erdirmek amacıyla Japonya’yı bombalamaya karar verdi. General Groves, Japonya’da dört potansiyel hedef şehir seçmişti: Kokura, Niigata, Hiroşima ve Nagasaki. Hepsinde ağır sanayi ve demiryolları gibi hedefler vardı. 

    İki bombadan ilki Little Boy 6 Ağustos 1945’te Japonya’nın Hiroşima kentine atıldı. İkinci bomba olan Fat Man ise 9 Ağustos 1945’te Nagasaki’yi yerlebir etti. 

    Bilim Tarihi - 3
    Los Alamos’ta çalışan fizikçilerden bir grup: Kenneth Bainbridge, Joseph Hoffman, J. Robert Oppenheimer, Louis Hempelman, Robert Bacher, Victor Weisskopf, Richard Dodson (soldan sağa). 

    Sııradışı bir casus 

    Atom bombalarının siyasi hedeflerinden biri de, Stalin üzerinde caydırıcı bir etki oluşturmaktı. Aslında kuantum fiziği, başlangıçta yalnızca teorik bir araştırmaya dayanıyordu; buna ilişkin bilgiler uluslararası bilim camiasında serbestçe dolaşabiliyordu. Ancak uranyum izotoplarının zincirleme bir reaksiyon başlatarak nükleer bir bomba yapmak için kullanılabileceği keşfedilir keşfedilmez, bilimsel bilgi bir gecede “gizli bilgi”ye dönüşmüştü. Bilgiyi üretenler, artık bu bilginin sahipleri değildi; “gizli” olarak kategorize edilen dosyalara erişmek için resmî güvenlik izinlerine sahip olmaları gerekiyordu. Ancak bilgi bir kez üretildikten sonra, eninde sonunda “sızmaya” mahkumdu. 

    2. Dünya Savaşı’nın ardından 1949’da Amerikan istihbaratının Sovyet iletişim kodlarını deşifre etmeyi başarmasıyla, savaş yıllarında New York’taki Sovyet Büyükelçiliği’nden Moskova’ya gönderilen mesajlar da okunmaya başlandı. Böylece ABD, Sovyetler’in Manhattan Projesi’ne ilişkin sırlarını ele geçirmeyi başardığını dehşet içinde farketti. 

    Aynı yılın sonbaharında, yüksek nitelikli bir fizikçi olmasının yanında çalışkanlığı ve disipliniyle de bilinen İngiliz biliminsanı Klaus Fuchs’un Los Alamos’taki ajanlardan biri olduğu ortaya çıktı. İngiltere’ye sığınan ve savaş sırasında Manhattan Projesi’ne verilen bir Alman Yahudi göçmeni olan Fuchs, 1944’te Los Alamos’ta çalışmıştı. Proje boyunca küçük bir casus ağı ile son derece hassas bilgileri Sovyetler’e iletirken, kimse onun komünizm yanlısı tutumunun farkına varmamıştı. Savaştan sonra da Los Alamos’taki Patent Komitesi’ne terfi etmiş, burada termonükleer çalışmalar hakkında en gizli sırları öğrenmişti. Casusluk yaptığını itiraf eden Fuchs, 27 Ocak 1950’de resmen tutuklandı; ancak 9 yıl hapis cezasını çektikten sonra 1959’da Doğu Almanya’ya gönderildi. 

    1952’ye gelindiğinde Sovyetler’le silahlanma yarışı yükselirken, benzeri görülmemiş bir entrika ve şüphe atmosferi de ABD’yi sarıyordu. Gelişmesi bilginin serbest dolaşımına bağlı olan bilim de bu paranoya atmosferinden etkilenmişti. Biliminsanları bu kaygan politik zeminde, mesleki ve siyasi yükümlülükleri arasında bir bölünme yaşıyordu. 

    2. Dünya Savaşı sonrası Oppenheimer, bombanın yönetiminde fizikçilerin söz sahibi olması gerektiğini savunmaya başlamıştı. Bombayı kontrol altında tutan uluslararası bir atom komitesi kurulmasını, tüm ülkelerin gönüllü olarak “egemenlik haklarından kısmen vazgeçmelerini” öneriyordu. Ancak fizikçilerin siyasi güvenilirliklerinin sorgulanmaya başladığı bu dönemde, artık söz hakkı Kissinger gibi siyasetbilimcilere geçmişti. Oppenheimer’ın önerisi kabul edilmedi. Paranoya bir süre sonra onu da yutacaktı. 

    Bilim Tarihi - 4
    Christopher Nolan’ın “Oppenheimer” filminde ünlü fizikçiyi canlandıran Cillian Murphy. 

    Oppenheimer, savaştan sonra yeni oluşturulan Atom Enerjisi Komisyonu’nun (AEK) başdanışmanlığına getirilmişti. Ancak burada, çok daha yıkıcı termonükleer silahlar geliştirmek isteyen Edward Teller’a karşı çıktı. Bu görüşleri, 1950-54 arasında New York Times gibi gazetelerde de yayımlandı. Sonunda termonükleer silahlara muhalefetinin bir ulusal güvenlik tehdidi hâline geldiğini düşünen AEK Başkanı Lewis L. Strauss, onun hakkında bir güvenlik soruşturması başlattı. Suçlamaya gerekçe olarak gösterilen kusuru, Solcu eğilimlerini ifşa eden meslektaşlarını FBI’a teslim etmemesiydi. Ayrıca Komünist Parti’yle geçmiş temasları da şüpheli görülüyordu. Kasım 1950’de güvenlik dosyalarını inceleme görevini üstlenen William L. Borden, Oppenheimer’ın bir “casus” olduğu ve “Sovyetler lehine” hareket ettiği sonucuna varırken bu bakışaçısı FBI tarafından da desteklendi. 

    Duruşmanın ertesi günü New York Times, Oppenheimer’a sempati gösteren bir manşetle çıkmıştı. General Groves ve diğer fizikçiler de Oppenheimer lehine tanıklık yaptılar. Ancak bunlara rağmen 29 Haziran 1954’te Oppenheimer’ın güvenlik izninin kaldırılması yönünde karar çıktı. Soruşturmadan 9 yıl sonra itibarı iade edilecek, Kennedy yönetimi tarafından atom enerjisi çalışmalarına katkılarından dolayı Enrico Fermi Ödülü’ne layık görülecekti. 

    Atom bombası Oppenheimer’ı bir yıldız hâline getirmiş ama sonunda mahvına sebep olmuştu. Manhattan Projesi sırasında birlikte çalıştığı 17 kişi Nobel alırken, ilgi alanlarının genişliği herhangi bir önemli keşfin mucidi kabul edilmesinin önüne geçtiği için kendisi asla Nobel Ödülü alamadı. 1960’lara gelindiğinde siyasete dair söyleyecek hiçbir sözü kalmayan, giderek yaşlanan ve mesleki etkisi de azalan Oppenheimer, 18 Şubat 1967’de gırtlak kanserine yakalanarak hayata veda edecekti. 

    Ağustos sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Kuşkonmaz: Kuşlar için ince insanlar için fiyatı yüklüce…

    Baharın erkenci bitkisi kuşkonmaz, yüzyıllar boyu hem tadı hem de sağlığa ve cinselliğe katkıları düşünülerek “sebzelerin kralı”, “beyaz altın”, “tanrıların yiyeceği” gibi tanımlarla baştacı edildi. Ortaçağ’dan sonra Rönesans’la yeniden itibar kazanan kuşkonmaz, bizde yabanisi yenen ve diğer lezzetlerin arasında kendine yer açamayan bir bitki olarak kaldı.

    Uzun yıllar zambakgillerden sayıldı ve pırasa, soğan ve sarımsak ile akraba olduğuna inanıldı. Oysa binlerce yıl boyunca hangi kültürün mutfağına uğramış ise saygınlık ve zenginlik ile özdeşleştirilmiş idi. Sonunda artık şanlı ismiyle asparagaceae diye anılıyor: Kuşkonmazgiller.

    Evet, çağlar boyu kuşlar incecik dallarına, yoksullar da bahardaki taze sürgünlerine bir türlü konamamışlar nedense. Fransızlar mesela yoksullukla alay ederek pırasaya “fakir adamın kuşkonmazı” demişler. Hep zenginin hakkına düşmüş. Hep çok pahalı bir sebze olagelmiş. (Pek uzun süredir de beyazı, yeşili, moru ile “kültür”e alınmış olmasına rağmen).

    Ancak doğa kıyamamış, yoksulun da hakkını gözetmiş; her yerde yetişen delisini de vermiş kuşkonmazın. Yabanisi bizde tilkişen, izvinya, ayrelli, çöpüşken, acı ot, kedirgen gibi her yörenin kendine göre verdiği isimlerle anılır. Bahar otları ile birlikte çıkar; ot karışımlarının içinde dişe gelen ve çok sevilen bir bahar müjdecisidir. Baharın erkenci bitkisi olması, üstündeki toprağı silkeleyerek hızla büyümesi ve fallik şekli nedeni ile tüm kültürlerde kuşkonmaza atfedilen sembolik anlamlar genellikle doğurganlık, lüks ve sağlıkla ilgili olmuş. Yüzyıllar boyu hem tadı hem de sağlığa ve cinselliğe katkıları olduğu düşünülerek “sebzelerin kralı”, “beyaz altın”, “tanrıların yiyeceği” gibi tanımlarla baştacı edilmiş. Antik Yunan’da aşk tanrıçası Afrodit ve sağlık tanrısı Asclepius ile ilişkilendiren mitlerde, ona doğrudan rol biçilmiş.

    Gastro - ANA
    Edouard Manet’n!n “Kuşkonmaz Demet!” tablosu, 1880.

    Ağustos sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Çok tanrıdan tek tanrıya ibadethaneden tapınağa…

    İslâmiyet, ibadeti tapınaktan eve taşıyan ilk dindir. Bu, Hz. Muhammed’in ibadetlerini evinde başlatmış olmasıyla doğrudan ilişkilidir. 622’de inşa edilen Peygamberin Evi, sonrasında bir tapınağa dönüşerek Mescid-i Nebevî’yi oluşturmuştur. Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük (MÖ 450’ler), ilahi kaynaklı dinlerle benzerlikler gösterir.

    Eski Anadolulular Neolitik Dönem’den itibaren Tanrılara ibadet etmek için ibadethaneler yani tapınma mekanları inşa etmiştir. Göbeklitepe’den (MÖ 10.000) başlayan bu süreç, ilk tapınakların ortaya çıktığı Hitit Dönemi’ne (MÖ 1.700) dek uzanmaktadır. Bilimsel literatürde “ibadethane” ile “tapınak” bir genel kabul olarak aynı anlamda kullanılır.

    Temelinde ciddi bir hata içeren bu kabul, işlevsel bir yaklaşım ifadesinden başka bir şey değildir. Tapınma işlevi bu genel kabule bir altyapı oluştursa da, ibadet mekanları basitten karmaşığa doğru bir gelişim göstermiştir.

    Arkeoloji - ANA
    Oluz Höyük Pers Yolu’nun güneyinde yer alan tapınak (ma’bed); Ateşgede, İbadethane (peresteşgâh), silodan oluşan ve birbirleri ile bağlantıları bulunan yapılardan oluşur.

    Ağustos sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • 15 kilo sosisten milyonlara futbolda rekor transferler

    Futbolda yaz aylarında heyecan, sahalardan transfer hareketlerine kayar. Her geçen yıl aklın sınırlarını daha da zorlayan transfer ücretleri, kulüplerin ve futbolseverlerin başlıca gündemi. Oysa durum her zaman böyle değildi. Bugün milyon Dolarların konuşulduğu piyasada, bir zamanlar ağırlığınca karidese veya bira dolu bir fıçıya satılan oyuncular da vardı.

    Futbolun en heyecanlı dönemlerinden biri başladı. Her yıl iki defa sosyal medyada paylaşım rekorlarına neden olan, tirajları yükselten transfer sezonu bereketiyle birlikte geldi. Bir tarafta son günü ekran başında nöbet tutarak geçirenler, öbür tarafta ellerinde hesap makinesi, adı “muhasebeci”ye çıkanlar… Arka planda ise nasıl uygulandıkları tartışmalı olsa da artık futbolun olmazsa olmazı hâline gelmiş Bosman Kararı, fair-play kuralı, harcama limitleri…

    Her şey Jean Marc Bosman adında sıradan bir futbolcunun Belçika’dan Fransa 2. Ligi’ne transfer olmak istemesiyle başlamıştı. O günlerde vasat bile denemeyecek bu orta saha oyuncusunun adının ölümsüzleşmesine neden olan olaylar zinciri, 1990 yazında sözleşmesinin sona ermesiyle gündeme gelecekti.

    Belçika’nın ilk şampiyonu olan RFC Liege oyuncuya aylık 750 euro önermişti. O da Fransız ekibi Dunkerque’le anlaşmıştı. Ancak bir sorun vardı. O zamanki transfer yönetmeliklerine göre futbolcuya 400 bin Euro fiyat biçen eski kulübü, imzanın atılmasına engel oluyordu. Mesele mahkemeye taşınmış, 5 yıllık hukuk savaşının ardından Avrupa Adalet Divanı, 15 Aralık 1995’te hiçbir geliri ve işsizlik sigortası olmayan futbolcuya 700 bin Euro tazminat ödenmesine karar vermişti. Tabii asıl kritik nokta bu değildi. Bu kararla futbol, bir “ekonomik sektör” olarak görülmeye başlanmış; oyuncuların sözleşmeleri bittiğinde özgürce istedikleri kulübe transfer olmalarının önü açılmıştı.

    Yıllar önce bu kararın alınmasını sağlayan Bosman, tazminatının çoğuyla mahkeme masraflarını ödemek zorunda kaldı; ancak onun açtığı kapı, futbol piyasasındaki tüm dengeleri değiştiren bir yola çıkacaktı. Altyapısı güçlü kimi kulüpler yıldızlarını kaybetmiş; büyüklerle küçükler arasındaki uçurum yükselmeye başlamıştı. Büyük balıklar küçük balıkları yutarken, oyuncular kazanacaktı.

    Spor Tarihi - ANA
    Türk futbol tarihinin en çok bonservis parası ödenen futbolcusu Cenk Tosun. Ancak bu yaz Real Madrid’e transfer olan Arda Güler (üstte), eğer başarılı olursa bonuslarla onu geçecek.

    Ağustos sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • ‘Türk Anadolu’ fikrini tanıttı bizi bize ve dünyaya anlattı

    ‘Türk Anadolu’ fikrini tanıttı bizi bize ve dünyaya anlattı

    Arkeolog, mimar, fotoğrafçı, sanat tarihçisi ve diplomat bir hoca. 20. yüzyıl başlarından itibaren Türkiye coğrafyasında, tarihî eserlerin saptanması-korunması-bilinmesi için çalışmış müstesna bir insan. 30’ lu yıllardan itibaren at sırtında, en zor arazi koşullarında çalışmış, Fransız Arkeoloji Enstitüsü’nü kurmuş, “Türk Anadolu” bakışını geliştiren bir yazar…

    Yakın tarihimize bakıldığında, Selçuklu ve Osmanlı mimarilerinin İslâm mimarisinden ayrı birer üslup olduğu gerçeğini bize ve dünyaya tanıtan Fransız bir mimar ve sanat tarihçisi görürüz: Albert Louis Gabriel (Cerisières 1883 – Bar sur-Aube 1972).

    Söz başında bunu vurguladıktan sonra, Gabriel gibi ulusal kültürümüze önemli kazanımlar bırakmış ama ondan önce yaşamış ve adları-eserleri bilinmeyen iki “yabancı”yı da analım: Vital Casimir Cuinet (Longevilles 1833 – İstanbul 1896); Max Van Berchem (Cenevre 1863 – Vaumarcus 1921).

    Cografya:Diplomasi - 7
    Albert Gabriel, Eskişehir, Yazılıkaya’da Midas Anıtı’nın merdivenlerinde fotoğraf çekerken…

    Fransız coğrafyacı ve oryantalist Cuinet, 1890-1893 arasında İstanbul’da Düyun-ı Umumiye genel sekreteri iken, görevinin de sağladığı olanaklarla Anadolu’nun o yıllardaki sosyo-ekonomik potansiyelini kayda geçirir. La Turquie d’Asie: Géographie administrative, statistique, descriptive et raisonnée de chaque province de l’Asie Mineure (Asya Türkiyesi: Küçük Asya’nın her bölgesi için istatistiki, betimleyici ve gerekçeli idari coğrafya) adlı 4 ciltlik çalışması, Osmanlı Devleti’nin yıkılışına doğru Anadolu vilayetlerinin yönetim, nüfus, eğitim, iktisat alanında istatistiki bilgilerini içeren bilimsel bir külliyattır. Günümüze kadar Türkçeye çevrilmediği gibi yeterince yararlanılmamıştır da. Vital Cuinet’nin kitabeli kabri, İstanbul’da Şişli Latin Mezarlığı’ndadır.

    Yakın tarihimize bakıldığında, Selçuklu ve Osmanlı mimarilerinin İslâm mimarisinden ayrı birer üslup olduğu gerçeğini bize ve dünyaya tanıtan Fransız bir mimar ve sanat tarihçisi görürüz: Albert Louis Gabriel (Cerisières 1883 – Bar sur-Aube 1972).

    Söz başında bunu vurguladıktan sonra, Gabriel gibi ulusal kültürümüze önemli kazanımlar bırakmış ama ondan önce yaşamış ve adları-eserleri bilinmeyen iki “yabancı”yı da analım: Vital Casimir Cuinet (Longevilles 1833 – İstanbul 1896); Max Van Berchem (Cenevre 1863 – Vaumarcus 1921).

    Fransız coğrafyacı ve oryantalist Cuinet, 1890-1893 arasında İstanbul’da Düyun-ı Umumiye genel sekreteri iken, görevinin de sağladığı olanaklarla Anadolu’nun o yıllardaki sosyo-ekonomik potansiyelini kayda geçirir. La Turquie d’Asie: Géographie administrative, statistique, descriptive et raisonnée de chaque province de l’Asie Mineure (Asya Türkiyesi: Küçük Asya’nın her bölgesi için istatistiki, betimleyici ve gerekçeli idari coğrafya) adlı 4 ciltlik çalışması, Osmanlı Devleti’nin yıkılışına doğru Anadolu vilayetlerinin yönetim, nüfus, eğitim, iktisat alanında istatistiki bilgilerini içeren bilimsel bir külliyattır. Günümüze kadar Türkçeye çevrilmediği gibi yeterince yararlanılmamıştır da. Vital Cuinet’nin kitabeli kabri, İstanbul’da Şişli Latin Mezarlığı’ndadır.

    İsviçreli Max Van Berchem’e gelince… Bu oryantalist de Ortadoğu-İslâm ülkelerindeki Arapça kitabeleri Corpus Inscriptionum Arabicarum anabaşlığı altında tasarladığı 9 ciltlik külliyatla verir. V. Berchem-Halil (Eldem) ortak çalışması olarak Kahire’de basılan 3. cildin 1. fasikülü, Divriği’deki Arapça/İslâmi kitabeleri de içerir. Mengücekler’i araştırırken İstanbul Arkeoloji Müzeleri Kütüphanesi’nde bu kitabı bulunca nasıl sevindiğimi unutamam.

    Denecek o ki, adlarını ve eserlerini andıklarım, Albert Gabriel’den önce Türkiye, Türk tarihi için önemli katkılarda bulunmuştur. Bugün bile Türk akademi çevrelerinin ne kadar gündemindedir, bilmiyorum. İslâm Ansiklopedisi’nde, Türk Ansiklopedisi’nde ve diğer ansiklopedilerde sözkonusu ikiliyi aramak nafiledir.

    3 Ağustos 1883’teki doğumunun 140. yıldönümünde Albert Gabriel’e dönelim…
    İstanbul’a ilk gelişi 1911’dedir. Anadolu ve İstanbul’daki Türk anıtları üzerinde çalışmaları, mimarlık, sanat tarihi ve arkeoloji alanlarındaki kitap ve makaleleriyle anılan önemli bir mimar-restoratör-sanat tarihçisi idi. Sorbonne Üniversitesi’nde sanat tarihi okumuş, Atina’da Fransız arkeoloji okulunda görev almış, Delos kazılarına katılmış, 1911’de Rodos’taki Ortaçağ yapılarınıı incelemiş, 1919-1920’de Mısır’da Fustat kazılarında bulunmuştu.

    Cografya:Diplomasi - ANA
    Albert Gabriel, Fransız Arkeoloji Enstitüsü’ndeki çalışma masasında.

    1923’te Fransa’da Caen Üniversitesi’nde doçent, 1925’te Strasbourg’da profesördü. Atatürk’ün başlattığı Türk tarihi çalışmalarına 1926-1930 evresinde destek olmuş; İstanbul Darülfünunu’nda (Üniversitesi) ilk arkeoloji ve sanat tarihi derslerini vermişti. Türkiye’de görev alan yabancı öğretim üyelerinin öncülerindendi.

    Maarif (Millî Eğitim) Vekâleti’nin önerisini kabul ederek Anadolu’daki Türk mimarisi eserlerini incelemeye başlaması 1931’dedir. O günün ulaşım ve konaklama koşullarında, Amasya, Tokat, Sivas ve Divriği’de çalışması ödeşilmez bir özveridir. 70 kilometrelik Sivas-Zara şosesinden sonraki sarp, derin, dar ve güvensiz patikaları at sırtında ve yaya aşarak Divriği’ye ulaşması, bilim ve sanat açısından bir keşif yolculuğudur. Bu ve sonraki araştırmalarında incelediği Selçuklu dönemi Türk anıtlarını ve 1934’te Paris’te yayımlanan ve Türk mimarlığını dünyaya tanıtan iki büyük eseri Monuments Turcs d’Anatolie (Anadolu’daki Türk Abideleri) ile Voyages archéologiques dans la Turquie orientale’dir (Türkiye’nin Doğusuna Arkeolojik Yolculuklar).

    Gabriel 1940’ta İstanbul’da Fransız Arkeoloji Enstitüsü’nü kurarak yönetimini üstlenir. Türk Tarih Kurumu şeref üyesi seçilişi de aynı yıldadır. 1941’de 2. Dünya Savaşı koşullarında Fransa’ya döner. Dönüşü 1946’dadır. Anadolu çalışmalarını Fransız Arkeoloji Enstitisü Direktörü olarak 10 yıl daha sürdürür. 1950’de Ankara Üniversitesi onursal profesörü, 1955’te İstanbul’un onursal hemşerisi ilan edilir.

    Türkiye’deki mimarlık tarihine ve eserlerine, çağdaşı Türk biliminsanlarının, örneğin Celal Esad Arseven’in, Suud Kemal Yetkin’in bakışları “İslâm sanatı” ana başlığı altındadır. Gabriel’in nesnel değerlendirmesi ise farklı olur; Fransızca eserine Anadolu’daki Türk Abideleri adını verir; Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine tarihlenen mimari eserleri, İslâmi işlevleri olsa da Türk-Selçuklu-Osmanlı mimarileri olarak tanımlar. Bu bakış ve tanım Atatürk’ün “Türk Anadolu” bakışı doğrultusunda bir çığır açmış, Türk sanatının özgünlüğü açısındansa bir evrim olmuştur.

    Albert Gabriel’in İstanbul’daki Osmanlı dönemi mimarlık ve sanat tarihi örneklerine bakışı da aynı açıdan “Türk eserleri” tanımlıdır. Bu alandaki iki çalışmasından 1943’te Paris’te basılan Chateaux Turc du Bosphore Türkçeye çevrilmiştir: İstanbul Türk Kaleleri adlı kitaptaki kaleler Rumeli Hisarı, Anadolu Hisarı, Yedikule’dir. İkincisi ise 1926’da Syria dergisiyle birlikte ek olarak verilen “Les Mosquées de Constantinople”dur (İstanbul’un Camileri). Yine alanında bir ilk olan bu makale, Osmanlı cami tipolojisinin ayrıntılarını verir. Camiler, üniteleri, külliyeleri ve kubbe biçimleriyle gruplandırmıştır. Prof. Dr. Doğan Kuban (öl. 2021), Gabriel’in izinde merkezî kubbeli Osmanlı camii tipolojisini çalışacaktır.

    Gabriel, kurucusu olduğu İstanbul Fransız Arkeoloji Enstitüsü etkinlikleri kapsamındaki konferanslarında, İstanbul’un topografya, koruma projeleri, şehircilik sorunlarını ele almış; bu dünya kenti için bilimsel ve sanatsal çalışmaların sürekliliğine öncülük etmiştir.

  • Gerçek bir kader kurbanı: ‘Esrarcı Çocuk’ Timothy

    1971 Ağustos’unda istanbul/Sultanahmet’te yapılan uyuşturucu operasyonunda Timothy Davey adlı 14 yaşında bir ingiliz çocuğunun da yakalanması hem ülkesinde hem de Türkiye’de şaşkınlıkla karşılanmıştı. Basının “Esrarcı Çocuk” adını taktığı Timothy’ye 6 yıl ceza verilmesi ve sonrasında yaşananlar, diplomatik krize yol açacaktı.

    Sultanahmet Meydanı yakınlarında 11 Ağustos 1971 gecesi yapılan uyuşturucu operasyonu, ilk bakışta o yılların alışıldık vakalarından biri gibi görünüyordu. Yabancı uyruklu 4 kişi uyuşturucu alışverişi sırasında yakalanmış, 24 kilo esrar ele geçirilmişti. Haber sıradan görünüyordu, çünkü 1960’ların ikinci yarısından itibaren İstanbul’u ve özellikle Sultanahmet bölgesini mesken tutan Batılı hippiler, sürekli uyuşturucu haberleriyle gündeme geliyordu. Hindistan ve Nepal’den ucuza aldıkları esrarı kendi ülkelerine götürmek isteyen çok sayıda kişi İstanbul’da yakalanmıştı. Türkiye’de esrar kaçakçılığına 8 yıldan başlayıp müebbet hapse varan cezalar verilmesine rağmen bu ticaret önlenemiyordu, zira ortada çok kârlı bir iş vardı: Nepal’in başkenti Katmandu’dan alınan esrarı Avrupa’da 50 katına varan fiyatlara satmak mümkündü.

    01
    İfadesinde, “Annemle kardeşlerimin aç kalmasına dayanamadığım için bu işe kalkıştım” demesi Timothy’yi kurtaramamıştı

    Haberin ilginç tarafı ertesi gün ortaya çıktı. Yakalananlardan biri olan İngiliz Timothy Davey henüz 14 yaşındaydı. 1 yıl önce annesi, 3 küçük kardeşi ve annesinin erkek arkadaşı ile birlikte ambulanstan bozma eski bir minibüsle Nepal’e giden Timothy, buradan aldığı esrarı İngiltere’ye götürmeye karar vermişti. Ancak dönüş yolunda minibüsleri arızalanmış, tamir ettirecek paraları olmadığı için sersefil bir vaziyette İstanbul’da kalmışlardı. Tam bu sırada annenin erkek arkadaşı esrar içerken yakalanmış ve uyuşturucu kullanma suçundan tutuklanıp 2 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Bunun üzerine annesi ve 3 küçük kardeşiyle iyice zor duruma düşen Timothy Davey, esrarı İstanbul’da elden çıkarmaya karar vermiş; birlikte yakalandığı Fransız vatandaşları Patrick Biasot, Jean Jacques Marissot ve Avusturyalı Frederich Stoll’a satmaya çalışmıştı.

    Tabii 14 yaşındaki Timothy’nin 24 kilo esrarı Nepal’de tek başına satın alması, Türkiye’ye kadar aynı araçta yolculuk ettiği 2 yetişkinden saklayarak getirebilmesi, İstanbul’da 3 yabancıya satmaya kalkması kimsenin aklına yatmıyordu. İşin arkasında annesinin olduğu öne sürülüyordu ki, muhtemelen doğruydu. Eğer suçu anne Jill üstlense epey uzun bir ceza alacaktı; iddialara göre oğlu serbest bırakılır diye ummuş ve suçu üstlenmesini istemiş ya da üstlenmesine göz yummuştu. Anne olaydan haberi olmadığını söylüyordu. İfadesinde, lise yıllarında Timothy’ye hamile kalınca okulu bırakıp evlendiğini; birkaç yıl sonra boşanıp ikinci evliliğini yaptığını ve toplam 6 çocuğu olduğunu; ikinci kez boşandıktan sonra da şimdiki erkek arkadaşıyla tanıştıklarını anlattı. En küçük 2 çocuğunu annesine bırakıp 4 çocuğu ve erkek arkadaşı ile birlikte 1970 baharında Nepal’e gitmeye karar vermişti.

    Suc Tarihi - ANA - 2
    Timothy ve ailesi Nepal’e giderken de İstanbul’da konaklamış, Küçükçekmece’deki bir pansiyonda kalmışlardı. Burada çekilen fotoğrafta gitar çalan anne Jill ve dört çocuğu epey neşeli görünüyor. Altta, Timothy ceza aldığı duruşmada.
    Suc Tarihi - 5

    Timothy de polis sorgusunda annesinin olaydan haberdar olmadığını iddia etti. Ancak yaşı küçük olduğu için serbest kalma planı tutmadı ve diğer 3 kişiyle birlikte tutuklandı. 3 yetişkin sanık normal koğuşta kalırken, Timothy çocuk tutuklu ve hükümlülerin kaldığı sübyan koğuşuna konuldu.

    Sanıkların yargılanmasına 3 ay sonra başlandı. Timothy Davey’nin yaşı küçük olduğu için gizli görülen dava sonucunda, esrarı satın alan iki Fransız’la Avusturyalı 12 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılırken, “annemle kardeşlerimin aç kalmasına dayanamadığım için bu işe kalkıştım” diye ifade veren Timothy’ye ise yaşının küçüklüğü nedeniyle 6 yıl 3 ay hapis cezası verildi.

    Cezaların açıklanmasıyla birlikte olay Birleşik Krallık ile Türkiye arasında uluslararası bir soruna dönüşecekti. Kararın ertesi günü Londra’nın en önemli gündem maddesi Timothy olmuştu. Dışişleri Bakanı Alec Douglas-Home, Büyükelçi Zeki Kuneralp’ı çağırıp duyduğu üzüntüyü dile getirdi; muhalefetteki İşçi Partisi’nin lideri Harold Wilson olayı rezalet ve vahşet olarak niteledi; Başbakan Edward Heath ise ellerinden geleni yapacaklarını duyurdu.

    Timothy’nin doğum yeri Dartford’da 2.000 kişi Türkiye’yi protesto yürüyüşü yaptı, çoğu öğretmenlerden oluşan başka bir kalabalık da Londra’daki Türkiye Büyükelçiliği önünde bir gösteri düzenledi. 6 yıl hapis cezasını barbarlık olarak nitelendiren İngiliz bulvar gazeteleri ateş püskürüyor, parlamentoya Timothy’yi kurtarma çağrısı yapıyordu. Bazı haberlerde, çocuk mahkumların Türkiye cezaevlerinde cinsel saldırıya uğradığı imaları da vardı.

    Ada’dan yükselen protesto seslerine Türkiye’den tepki gelmesi de gecikmedi. Dışişleri Bakanı Haluk Bayülken, Meclis’te yaptığı konuşmada “biz tarihin derinliklerine giden, yüzyıllarla, binyıllarla ifadesini bulan büyük bir milletin evlatlarıyız. Kimse bizim bağımsızlık, şeref ve haysiyetimizin zerresine dokunamaz. Kimseden şefkat dersi alacak da değiliz” derken, Meclis’teki en büyük 3 parti olan CHP, Adalet Partisi ve Demokratik Parti’den milletvekilleri yaptıkları ortak açıklamada İngilizleri “kendilerini hâlâ eski imparatorluk günlerinde sanmakla” itham ediyordu. Başbakan Nihat Erim de Londra’da bir gece kalıp British Airways ile gideceği ABD gezisi programını değiştirdi ve Frankfurt üzerinden Pan-American uçağıyla gitti.

    PERUKLU-TIMOTHY
    Firar ettikten sonra tanınmamak için peruk takan Timothy ve kaçmasına yardım eden Herman Roulf yakalandıktan hemen sonra sınır karakolundaki nezarethanede.

    Tepki sadece yetkili ağızlardan gelmiyordu. İstanbul Barosu’ndan Gazeteciler Cemiyeti’ne, Türk Kadınlar Birliği’nden Türkiye Sosyal Psikiyatri Derneği’ne kadar onlarca kuruluş İngilizlerin tutumunu kınayan açıklamalar yaptılar. Gazeteler de boş durmuyordu. “Türk düşmanı İngiliz basını”nın İrlanda’da yaşanan kanlı çatışmaları unutturmak için olayı abarttığını söyleyen Günaydın gazetesi Timothy’ye “Esrarcı Çocuk” adını taktı. En ilginç tavır ise TRT’den geldi. Kurumdan yapılan açıklamada, yaşananlardan dolayı Kraliçe 2. Elizabeth’in Türkiye gezisini anlatan belgeselin yayın akışından çıkarıldığı duyuruldu. İlk mahkeme kararın açıklanmasından yaklaşık 4 ay sonra, Haziran 1972’de temyiz mahkemesi sanıklara verilen tüm cezaları onayladı. Artık yasal yollardan yapılacak bir şey kalmamıştı.

    İngiliz ceza sisteminde “sübyan koğuşu” diye bir kavram olmadığı için, Timothy Davey’nin yetişkinlerin kaldığı cezaevinde yatması Türkiye’nin en çok eleştirildiği noktaydı. Timothy 1 yıl sübyan koğuşunda kaldıktan sonra Ankara Keçiören Çocuk Islahevi’ne nakledildi. Yarı açık cezaevi niteliğindeki bu ıslahevindeki çocuk mahkumlardan öğrenci olanlar ya da çalışanlar sabah cezaevinden çıkıp akşam dönüyordu. Diğer mahkumlar da kapalı cezaevlerine göre çok daha rahattı.

    6 Ekim 1972 günü Timothy Davey, ıslahevinin uygun koşullarını değerlendirdi ve sabahın erken saatlerinde firar etti. Kaçış haberi derhal tüm sınır kapılarına bildirilmişti. Firardan 12 saat sonra Timothy ve kaçışına yardım eden 26 yaşındaki Alman Herman Roulf, Hatay’daki Cilvegözü sınır kapısında yakalandılar. Tanınmamak için peruk takan Timothy’nin üzerinde James Jonathan adına düzenlenmiş bir İngiliz pasaportu bulunuyordu. İkili önce uçakla Adana’ya, buradan minibüsle Hatay’a geçmişti.

    Suc Tarihi - 2
    Sağmalcılar Cezaevi’ndeki Timothy, iki kardeşi ve avukatının yanında. Ekim 1971.

    Timothy’nin belki de en büyük şanssızlığı, narkotik polisi Orhan Türkyılmaz’ın sınır kapısında görevli olmasıydı. Kimi zaman arkadaşlarıyla tavla oynayan Türkyılmaz sınırdan geçmek isteyenleri uzaktan izliyor, şüpheli gördüğü bir durum olursa müdahale ediyordu. Birkaç yıl önce, Suriye’den gelen dört Batılı hippinin tavırlarından şüphelenmiş ve araçlarını didik didik aramıştı. Aracın iki deposundan birinde benzin, diğerinde garip bir sıvı bulunmuştu. Sıvının ne olduğu hemen çözülememiş ama daha sonra o zamana kadar Interpol’ün dahi varlığından haberdar olmadığı “sıvılaştırılmış esrar” olduğu anlaşılmıştı. Türkyılmaz’ın içgüdüleri sayesinde yakalanan bu uyuşturucu, dünyada ilk kez kayıtlara geçiyordu. Timothy de annesiyle birlikte kaleme aldıkları anı kitabında (An Alternative Childhood- Alternatif Bir Çocukluk) peruk takmasına rağmen Orhan Türkyılmaz’ın yanına gelip, “Merhaba Timothy, nasılsın?” demesi üzerine büyük şaşkınlık yaşadığını anlatacaktı.

    Daha 1 yıl önce uyuşturucu suçundan 10 yıl ceza alan İngiliz Vernon Williams ve 8 yıla mahkum Alman Harold Schafer, ülkelerinin girişimleri sonucu Ankara Yarı Açık Cezaevi’ne nakledilmişti. Buradan 8 Ağustos 1971 gecesi firar edip İran’a kaçan ikilinin sınırdan nasıl kolayca geçtiği araştırıldığında, yalnızca kendi ülkelerinin temsilcilikleri tarafından verilen ve sahte isimlere düzenlenen gerçek pasaportlarla çıkış yaptıkları belirlenmişti. Timothy’nin üzerinde yakalanan pasaport da gerçek bir pasaporttu ve muhtemelen İngiliz devlet görevlileri tarafından düzenlenmişti.

    Suc Tarihi - 1
    Timothy, 1973 ilkbaharında İzmir Şirinyer Çocuk Islahevi’nde kendisini ziyarete gelen annesi, anneannesi ve kardeşiyle birlikte.

    Ankara’ya gönderilen Timothy Davey ve Herman Roulf sorgularında firar sürecini detaylarıyla anlattılar. Kaçış planını Timothy’nin annesi ve Londra’dan tanıdığı Roulf yapmıştı. Firar gününün sabahı anne Jill ve 3 çocuğunun normal yollardan Suriye’ye geçtiği, kaçışın başarılı olması durumunda Timothy ve Roulf ile Halep’te buluşmayı planladıkları da ortaya çıktı. Roulf, Timothy’nin üzerinde yakalanan pasaportu nereden bulduğu sorusuna “İngiltere’de sahte pasaport yapan arkadaşlarımdan aldım” yanıtı verdi. Roulf’un iddiasına göre Ankara’daki Birleşik Krallık Büyükelçiliği’nden bir yetkili, Timothy’nin annesine “Keçiören’deki ıslahevinden kaçmak çok kolay” demiş ve firar planını bundan sonra yapmaya başlamışlardı. Firar davasının sonunda Timothy firar etmek, sahte pasaport kullanmak ve Türkiye’yi izinsiz terketmek suçlarından 6 ay, Roulf ise 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezalar beklenenden azdı ama, Timothy bir süreliğine ıslahevinde kalma hakkını kaybetti ve Ulucanlar Cezaevi’ndeki sübyan koğuşuna konuldu. Suriye’den Lübnan’a geçen Timothy’nin annesi ise oğlunun hasretine dayanamadı ve firara yardım etmek suçundan yargılanacağını bile bile yeniden Türkiye’ye geldi. Ona verilen 20 günlük hapis cezası da ertelendi.

    Timothy Davey, 1973’te İzmir-Şirinyer Çocuk Islahevi’ne nakledildi. Cumhuriyetin 50. yılı nedeniyle çıkan af yasasıyla 20 Mayıs 1974’te serbest kaldı ve aftan yararlanan tüm yabancı mahkumlar gibi sınırdışı edildi.

  • Erkin Koray: Nesiller boyu yaşayan bir rock efsanesi

    Bu yıl 82. yaşını kutlayan Türk rock müziğinin öncüsü Erkin Koray, 1957’den beri müzik dünyasında. 66 yıllık bu süre boyunca sayısız engelle mücadele eden, dünyayı takip eden ama kendi ekolünü yaratan, farklı nesillerden hayranlar kazanan Koray; iniş-çıkışlarla dolu müzik yaşamına sayısız ilginç macera da sığdırdı.

    Bir süredir Kanada’da yaşayan Erkin Koray 12 Temmuz 2023 tarihinde, uzun süren sessizliğini bozarak Instagram hesabından bir mesaj paylaştı. “Yaşlanıyoruz herhalde artık!” diye girmişti söze. Bu yıl 82’yi devirmişti. “Size söyleyeceğim bir-iki şey var, onu da söyleyeyim neme lazım” diye devam edip bir müjde veriyordu: Dinleyicilerinden ayrı kaldığı süre içinde yeni işler yapmış ve albüm çıkarmak için Kanadalı Weagle Records firmasıyla anlaşmıştı. Ancak tek bir mesele vardı. Türkiye’deki telif hakları sorunlarından, eski eserlerinin kendisinden izinsiz yayınlanmasına karşı açtığı davalardan bir sonuç alamamasından o denli bıkmıştı ki hiçbir şeyle uğraşmak istemiyordu. Bu bakımdan yeni albümle ilgili tüm yetkiyi kızı Damla Koray’a devretmişti ve artık o ne zaman yayımlamak isterse dinleyiciler de o zaman yeni şarkılara kavuşacaktı.

    Muzik Tarihi - 1
    Erkin Koray, Hürriyet gazetesinin 21 Haziran 1970 tarihli “Erkin Koray insanlığı çıplaklığa davet ediyor” başlıklı haberi için Sayıl Eman’ın objektifine çıplak pozlar vermişti.
  • Sözleşmeli askerlere karşı Machiavelli’nin millî ordusu

    İtalyan Yarımadası 14.-16. yüzyıl arasında barışın hiç olmadığı uzun bir dönem yaşadı. Bunların neredeyse tümünde “condottieri” denilen paralı askerler, şu veya bu devlet adına savaştı, yağmaladı, ihanet etti, haraç istedi, katletti. Ünlü Floransalı düşünür Machiavelli bunu eleştirmekle kalmadı, kendi yurttaşlarıyla “millî ordu”nun ilk örneğini oluşturdu.

    İsmi siyasi entrikayı çağrıştıran, “iktidara giden yolda her yol mubahtır” sözünün atfedildiği Niccolò Machiavelli (1469-1527), aslında Rönesans’ın en parlak düşünürlerinden biriydi. Ortaya tezler atmakla kalmamış, bunları uygulamıştı. İlgilendiği iktidar sorunlarının başında da askerî güç geliyordu. Hayatı boyunca paralı askerlerle ilgili düşünmüş, soruna çözüm üretmiş ve bizzat denemişti.

    “Paralı askerler yararsız ve tehlikelidir”. İşte Floransalı düşünürün en önemli sözlerinden biri buydu. Başyapıtı Hükümdar’da (Il Principe) şöyle yazıyordu: “Topraklarını korumak için paralı askerlere güvenen kişi, asla istikrarlı veya güvenli bir saltanat süremez”.

    Machiavelli’nin paralı asker saplantısında şaşılacak bir yan yoktu; çünkü Ortaçağ sonundan 16. yüzyıl başına kadar İtalyan yarımadasında başlıca askerî strateji, paralı askerlere dayanan bir savaştı. İtalya, toprak anlaşmazlıkları ve siyasi entrikalara kilitlenmiş, birbirine rakip bölgesel güçlere bölünmüştü. Bir yandan da bankacılık ve ticaret büyük bir servet üretmeye başlamıştı. Bu birikim “condottieri” (çoğulu “condottiere”) denilen sözleşmeli komutanlar ve emirlerindeki birliklerin ağzının suyunu akıtıyordu. Condottieri, İtalyanca “kontrat, sözleşme” anlamına gelen “condotta” kelimesinden geliyordu. Bu askerler, ödenecek bedel uygunsa herhangi bir kent devleti için savaşmaya hazırdı.

    Kapak Dosyası - Aysen - 1
    Niccolò Machiavelli’nin Santi Di Tito tarafından yapılmış portresi.

    Ağustos sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Paralı askerler gerçeği Rusya-Wagner mecburiyeti

    Soğuk Savaş’tan günümüze, vekaletle yürütülen yerel savaşlarda paralı asker kullanılması yaygın. Süper güçlerin desteklediği gerilla tipi örgütlerden ultra modern donanımlı küçük ordulara varıldı. Rusya-Ukrayna savaşındaki Wagner hadisesi de, Batı’nın muazzam desteği karşısında Moskova’nın yetişmiş asker bulamamasına ve demografik sorunlarına uzanıyor.

    Öncelikle ifade edilmesi gereken olgu, paralı askerlerin günümüzde giderek yaygınlaşmasıyla basına ve sosyal medyaya yansıyan grupların ancak buzdağının görünen ucundaki küçük kısım olduğudur. Çok farklı şekillerde hayata geçirilmiş olmaları, bunları tanımlamayı kolaylaştırmaz. Temel olan para unsuru ve esas olarak başka ülkelerde istihdam edilme kıstasları bile her durumu karşılamaz, açıklayamaz.

    Kapak Dosyası - Tanju - ANA
    Sporculuktan hırsızlığa, şeflikten isyancılığa geçiş yapan Wagner lideri Yevgeni Prigojin, Rusya lideri Putin’le.

    Ağustos sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Dijital platformlara karşı starların ‘yapay zeka’ isyanı

    Hollywood oyuncuları ve yazarlar, 43 yılın ardından ilk defa greve gitti. iki sendikanın birden greve girdiği son gelişme 1960’ta yaşanmıştı. Eylemciler, bu defa dijital platformların daha adil bir kâr paylaşımını kabul etmesini, ayrıca yapay zeka tarafından üretilen kopyaların gerçek oyuncuların yerini almayacağının garanti edilmesini istiyor.

    Yılın heyecanla beklenen yapımlarından “Oppenheimer”ın 13 Temmuz’da Londra’da yapılan galasında, herkesin gözü Cillian Murphy, Emily Blunt, Matt Damon gibi yıldızları arıyordu. Ancak davetlileri, filmin yönetmeni Christopher Nolan karşıladı. Özür dileyen Nolan, oyuncuların az önce evlerine döndüklerini duyurdu: “İş bırakma eylemine katılmak için pankartlarını hazırlamaya gittiler”.

    ABD Oyuncular Sendikası’nın (SAG-AFTRA) çağrı yaptığı grev, Mayıs ayında Amerikan Yazarlar Birliği tarafından başlatılan grevle aynı zamana denk geldi. DENİZ KAYNAK Grevin ilk sabahında Los Angeles ve New York’taki grev, hatları ünlü yüzlerle dolup taşıyordu. Grev gözcülerini desteklemek için korna çalan arabaların sesi kilometrelerce öteden duyulabiliyordu. Bu, Hollywood’un uzun süredir şahit olmadığı türden bir hadiseydi.

    Hollywood Gündem - 2
    ABD Oyuncular Sendikası (SAGAFTRA) üyeleri, yapay zekanın getireceği tehditlere karşı kendilerii korumak, daha iyi şartlarda çalışmak ve daha adil ücretler için grevde.

    Ağustos sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!