Etiket: sayı:102

  • Refah devleti Uruguay’ı küme düşüren askerî darbe

    50 yıl öncesine kadar “Latin Amerika’nın İsviçre’si” diye nitelenen Uruguay’da 1973’te yaşanan askerî darbe, o zamana dek görülmemiş bir baskı-şiddet dönemini başlatmıştı. Uruguay darbesi, bir millî güvenlik ve beka sorunu olmadığı durumlarda bile kapitalizmin girdiği krize çözüm olarak diktatörlüğün ortaya çıkmasının belirgin örneğiydi.

    Fransız-Yunan sinemacı Costa-Gavras, Yunanis­tan’da Solcu milletvekili Lambrakis’in öldürülmesini 1969 yapımı “Z” adlı filmde ele almış; 1970’te de Arthur London’ın İtiraf kitabından uyarladığı aynı adlı filmi çekmişti. 1972’de kamera­larını gerilla hareketi ve darbeler diyarı Latin Amerika’ya çevirdi. 1970 yazında Uruguay’da yaşa­nan gerçek olaylardan esinlenen “Sıkıyönetim” (État de siège) adlı film; kalkınma yardımlarından sorumlu gibi görünen ama ger­çekte Uruguay polisine işkence konusunda danışmanlık yapan ABD’li görevli Dan Mitrione’nin, şehir gerillası örgütü Tupamaros tarafından kaçırılması ve öldü­rülmesi sürecini anlatıyordu.

    Esas olarak toplumdaki şiddet sarmalına odaklanan filmin gösterime girmesinin ertesi sabahı, 9 Şubat 1973’te, Uruguay Ordusu başkent Montevideo sokaklarında tanklarla arz-ı endam etti. Başkan Juan María Bordaberry’nin atadığı Savunma Bakanı’nı beğenmeyen askerler, durumu protesto ederek emir­leri yerine getirmeyeceklerini bildirmişti. Başkan halkı göreve çağırdı; ordu radyo ve televizyon istasyonlarını işgal etti. İzle­yen günlerde askerle hükümet arasında pazarlıklar başladı ve 12 Şubat’ta ordunun siyasi seçim­lerdeki rolünü kurumsallaştıran bir anlaşmaya varıldı. 23 Şubat’ta hükümeti desteklemek üzere ordu mensuplarından oluşan Millî Güvenlik Kurulu oluştu­ruldu.

    Refah devletini küme düşüren darbe
    Haziran 1973 O zamana kadar darbe geleneği olmayan Uruguay ordusu, hükümetle aylar süren pazarlıklar sonucu 1973’ün Haziran ayında ülke yönetimini ele geçirdi.

    Millet Meclisi ile Millî Güven­lik Kurulu arasında yetki payla­şımı konusunda çatışma, konu­munu korumak isteyen Başkan Bordaberry’nin 27 Haziran’da meclisi feshedip yerine üyelerini kendisinin atayacağı bir Devlet Konseyi kurma kararı vermesiy­le sonuçlandı. Yürütmenin ale­nen eleştirilmesi de yasaklan­mıştı. Bunun üzerine sendikalar hemen bir grev çağrısı yaptı. İki hafta süren grev, sendikalara ve Solcu partilere yapılan acımasız baskı sonucunda bitti.

    Uruguay’da 1985’e kadar sü­recek yeni bir rejime geçilmişti. Görünüşte rejim sivildi ancak ordu tarafından denetleniyordu. Dönemin komşu ülkelerdeki diktatörlüklerinden şeklen farklı olsa da toplumun tarihinde görülmedik bir baskı ve şiddet dönemi başlamıştı.

    Aynı yılın Eylül ayında Şili’de General Pinochet’in Allende yö­netimine yaptığı darbeye kıyasla Uruguay’daki darbe az bilinir. Şili’deki darbe kendine has bir ilerici rejime karşı yapılmışken Uruguay’da böyle bir durum olmadan, üstelik 70 yıldır alt kıtada demokrasi ve refah için örnek gösterilen, “Latin Ameri­ka’nın İsviçre’si” diye nitelenen bir ülkede sırf iktidar paylaşımı uğruna gerçekleşmişti. İnsan haklarına saygıyla, ordunun yurttaşlık bilinciyle örnek göste­rilen ülke, bir anda insan hakları ihlalleriyle anılmaya başlıyordu.

    Uruguay darbesi, bir millî güvenlik ve beka sorunu olma­dığı durumlarda bile kapitaliz­min girdiği krize çözüm olarak diktatörlüğün ortaya çıkmasının belirgin örneği olması açısından önemliydi. Bunu daha iyi anla­mak için ülkenin yakın geçmişi­ne kısaca gözatmak gerekiyor.

    Uruguay 1828’de İngiltere’nin Brezilya ve Arjantin arasında bir tür tampon ülke olarak oluş­turuldu. 20. yüzyıla girerken ülkede iki geleneksel parti vardı: Toprak sahiplerinin çıkarlarını temsil etmesi için kurulan Blan­co’lar (Ulusal Parti) ve başkent Montevideo burjuvazisini temsi­len Colorado’lar (Colorado Parti­si). 1904’te iktidardaki Colorado Partisi’nin başlattığı reformlar sayesinde 15 yıl içinde zamanına göre ileri bir sosyal devlet inşa edildi. Örneğin 1915 gibi erken bir tarihte 8 saatlik işgününden söz ediliyordu. 30 yıllık çalış­manın ardından 60 yaşında emeklilik yalnızca memurlar için değil tarım işçileri hariç tüm işçilere uygulandı. Daha ilginci, 10 yıl çalışan emekçi kadınlara çocuk doğurmak için ayrıldık­larında küçük de olsa bir maaş bağlanmasıydı.

    Siyasi Tarih
    İktidarı kendi elleriyle orduya teslim eden Uruguay Başkanı Juan María Bordaberry’ye göre ülkedeki ekonomik ve toplumsal krizi çözmek için diktatörlüğe geçmek gerekiyordu!

    İngiliz sermayesini kamu­laştıran devlet, ekonominin merkezine yerleşmişti. Elektrik, su, sigorta, banka, ulaşım gibi sektörler tamamen devletin elindeydi. Ayrıca sağlık, eğitim ve altyapıya önemli yatırımlar yapıldı. 1905’den 1913’e millî gelirin beş kat artması da önemli başarıydı. Yönetim kırsal oligar­şinin çıkarları aleyhine geniş kesimlerin hayatını kolaylaş­tırırken, ulusal sermayenin gelişimine de önayak olmuştu. Tarımsal ihracatın kaldıraç işlevi gördüğü bu ekonomi politikası, Uruguay demokrasisinin de temel taşını oluşturuyordu. Bir anlamda orta sınıfın güçlendiril­diği bir demokrasinin inşaı söz konusuydu. Ancak 1929 dünya ekonomik krizi sonrası emtia fiyatları düşünce sistem tıkan­dı ve muhafazakarlar iktidara geldi. 1933’te sivil bir diktatörlük bile kuruldu.

    Ücretlerin bastırıldığı, re­formların tıkandığı bir dönem­den sonra 1942’de Colorado Partisi yeniden iktidara döndü ve ikinci reform hamlesi başladı. 1943’te kırsal kesimde çalışan­lara da emeklilik hakkı tanındı, 1948’de İngiliz şirketlerinin millîleştirilmesi tamamlandı, 1950’de sağlık sigortası getirildi. Bu dönemde kamu yatırımları desteklenirken, ithalat zor­laştırılıp ithal ikamesi yoluyla sanayileşmeye hız verilmişti. 10 yılda sanayi ikiye katlanıp ihra­cat patlama yapınca, Arjantin ve Brezilya’dan gelen tasarruflar da ülkeye yöneldi ve bu sayede finans sektörü gelişti. Uruguay işte tam bu dönemlerde “Latin Amerika’nın İsviçresi” diye anıl­maya başlandı.

    Siyasi Tarih
    1973’ten 1985’e kadar süren baskı ve devlet terörü döneminde her 450 Uruguaylıdan biri siyasi mahkum oldu.
    Siyasi Tarih

    Her şey yolunda gibi görünür­ken 1950’li yılların ortalarından itibaren işler tersine döndü. 2. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı döneminde yün, et ve tarım ürünlerinin fiyatları çok yüksel­miş, Uruguay süreçten çok kârlı çıkmıştı. Ancak savaş koşulları kalkıp bu malların fiyatları düştüğünde bütün avantajını kaybetti.

    İhracat 1952-1959 arasında yüzde 43 azaldı. Para değer kaybetti, ülke bir finans merkezi olmaktan çıktı. Büyüme durun­ca iflas dalgası başladı. Hayat standardındaki düşüş herkesi etkilemişti. Böylece Colorado Partisi 1958’de seçimleri kaybet­ti, Ulusal Parti iktidara geçti.

    Uruguay’da kapitalizmin rekabet gücünü kazanabilmesi için eski sistemdeki sosyal kaza­nımların tasfiyesi gerekiyordu. Ancak siyaset erbabı kurumsal çerçevede bir çözüm üreteme­di. 1967’ye gelindiğinde sistem tıkanmıştı: Hükümet çözüm üretemiyor, demokrasi işlemi­yordu. Aynı yıl yapılan seçim­lerde Colorado Partisi yeniden iktidara geldi.

    1968, Uruguay için siyasal, ekonomik ve toplumsal krizin tırmandığı bir yıl oldu. Enf­lasyonun yüzde 130’u aştığı ülkede işçiler ve öğrenciler ayaktaydı. Ücretlerin dondu­rulması, demokratik hakların kısıtlanması, grevleri ve öğrenci olaylarını alevlendirdi. Tam da bu dönemde adını İspanyol sömürgecilerine karşı savaşan İnka isyancısı Tupac Amaru’dan alan Tupamaros şehir gerillası hareketi öne çıktı. Tupamaros, Bolivya’daki Che’nin gerillala­rından farklı olarak kırda değil kentte örgütlenmişti. Ülkenin 2.6 milyon nüfusunun 1 milyonu başkent Montevideo’da yaşı­yordu. Tupamaros banka soyup yoksul halka dağıtıyor, böylece yoksul halkın da sempatisini ka­zanıyordu. Eylemlerinde kimse de ölmüyordu.

    Siyasi Tarih
    Diktatörlük dönemini cezaevinde geçiren ve Tupamaros’un tarihî simalarından olan Mujica (solda), 2010’da başkanlık seçimlerini kazandı.

    1968’den itibaren örgüt adam kaçırma, bombalama, fabrika yakma gibi eylemlere de başla­yınca iktidar paniğe kapıldı. ABD ise iktidar değişikliğine gidile­bileceği endişesiyle hükümetin baskısını örgütlemek üzere ülkeye özel uzmanlar, işkenceci­ler gönderdi. Bir yandan da aşırı Sağcıların örgütlenmesiyle ölüm mangaları kuruldu. Costa Gav­ras’ın “Sıkıyönetim” filmi işte tam da bu dönemi ele alıyordu.

    1971 seçimleri alarm zillerini çaldı. Sol partiler ve Hıristiyan Demokrat Parti, Şili’deki Allen­de’yi iktidara getiren ittifaka benzeyen Frente Amplio’da (Ge­niş Cephe) birleştiler. Tupama­ros seçim sırasında ateşkes ilan etti. Solun iktidar olma ihtimali kurulu düzeni tedirgin ediyor­du. İktidarın düzenbazlıkları altında yapılan seçimlerde Geniş Cephe’nin adayı Frente Amplio yüzde 18 oy alabildi. Ekonomik durumu düzeltmekten aciz yeni başkan Juan María Bordaberry gerillalara karşı mücadeleyi esas aldı ve polisin yerine orduyu göreve çağırdı. O zamana kadar Uruguay Ordusu’nun bir darbe geleneği yoktu; 1933’teki darbe bile polis aracılığıyla gerçekleş­mişti. Ancak toplumsal uzlaş­manın zeminin kalmadığı bir dönemde kartlar yeniden karıl­maktaydı. Başkan Bordaberry, gerillaların kökünü kazımak için 15 Nisan 1972’de savaş ilan etti ve ordu büyük bir vahşetle birkaç ay içinde Tupamaros hareketini ezdi.

    Siyasi Tarih
    Uruguaylılar 1996’dan beri her 20 Mayıs’ta gözaltında kaybedilenlerin anısına düzenlenen “Sessizlik Yürüyüşü”nde biraraya geliyor. Geçen ay düzenlenen yürüyüş…

    Böylece ekonomik krizden rejim krizine ve oradan da askerî müdahaleye yani demokrasi­nin tedavülden kaldırılmasına hızlı bir geçiş yapıldı. Başkana göre özgürlüğü kurtarmak için diktatörlüğe geçmek gerekliydi! Darbenin yapıldığı 1973’le 1977 arasında işçiler reel ücretlerinin yüzde 30 düştüğünü gördüler. Ekonomi liberalleştirilirken iş­gücünün maliyeti de düşürülü­yordu. 1985’e kadar yurttaşların toplumsal ve demokratik hakları kısıtlandı. Küçük ülkede 6 bin kişi (her 450 kişiden biri) siyasi mahkum oldu; 116 ölüm (suikast, gözaltı ölümleri, “intiharlar”) ve 172 “zorla kaybetme” vakası tespit edildi.

    Siyasi Tarih
    Görev yaptığı beş yıl boyunca ülkesinin karanlık geçmişiyle yüzleşmesi için çabalayan Mujica (Pepe) mütevazı yaşamıyla da tüm dünyada sempati topladı.

    İlerleyen yıllarda, diktatörlük döneminde kaçırılan çocuklar, kayıplar ve yargılamalarla yüz­leşmek, hesaplaşmak için yoğun çaba sarfedildi. Hapsedilenler, kaybedilenler tek tek tespit edilip akıbetleri ortaya çıkarıldı. Vahşi devlet terörünün mağ­durlarına, kurbanlarına ilişkin belleğin yeniden inşaı için giri­şimler diktatörlüğün suçlarının dökümünü çıkarmakla kalmadı, bu suçları kısmen de olsa kovuş­turdu. Örneğin 2006’da birkaç eski asker ve polis, üç Solcu mi­litanın “kaybolmasından” dolayı mahkum edildi. Aynı yıl döne­min Başkanı ve Dışişleri Bakanı 4 cinayetten sorumlu olarak 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

    Tupamaros’un tarihî simala­rından “Pepe” Mujica 2010-2015 arasında Frente Amplio’nun adayı olarak başkan seçildi. Uru­guay, mütevazı hayatıyla dikkat çeken Mujica döneminde kendi karanlık geçmişiyle yüzleşme imkanına sahip oldu.

  • ‘Bardağın yarısı dolu, devam!’ diyebilmek için…

    SUNUŞ

    Tarih bize elverişsiz koşullara, ümitsiz ve karanlık dönemlere rağmen -hatta belki de en çok bu dönemlerde- “akılda kötüm­ser olsa bile iradede iyimser” kalanların tarihin akışını değiştirebileceğini gösteriyor. Türkiye’nin yakın tarihinde de bu örnekler az değil. Karalama çabalarına rağmen “eşit va­tandaşlık” hakkı için mücadele eden Türk süfrajetlerinden yol­suzluklara karşı ışıklarını sön­düren milyonlara, Hitler’e selam vermeyi reddeden sporcula­rımızdan dünyanın en büyük gücünün karşısına dikilen savaş karşıtlarına, sandıkta demok­rasiden yana oy kullananlardan suikastların gelenek hâline geldiği topraklarda “Hepimiz Hrant’ız” diyebilen 100 binlere… Ve tabii 100 yıl öncesinden bu­güne hâlâ Türkiye’nin hem siya­si-coğrafi hem de insani-duygusal koordinatlarını şekillendirmeye devam eden, en ümitsiz anlarda bile “Yeniden ayağa kalkabiliriz” dedirten Millî Mücadele’ye…

    Buna rağmen itiraf etmek gere­kir ki, bu örneklerin hepsi bizim için “yaşayan bir tarih” oluştura­madı. Zamanın, baskıların, kişisel çıkarların, kutuplaşmaların, gün­delik hesapların aşındırdığı bir­likte mücadele etme ve ümitvar kalma iradesi yıkıldığında, herkes kendi köşesine çekildi.

    Bu ay, sürdürülebilir zafer­lerle “şanlı hezimetler” arasın­daki gel-gitli yakın tarihimizde, hayalkırıklıkları ve ümidin izini sürüyoruz. “Bardağın yarısı dolu, devam!” diyebilmek için… Eminiz ki Mustafa Kemal Paşa da bugün­kü Türkiye’ye baksa bunu söylerdi.

    Bardağın yarısı dolu
    Manisa Turgutlu’da bir bayram kutlaması, Turgutlu Kent Müzesi.
  • Rauf Bey ve İsmet Paşa: Yıldızı hiç barışmayan ikili

    Millî Mücadele’nin başlangıcında önemli roller üstlenen Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve Refet Paşa, kendilerine Anadolu hareketi güçlenince katılan İsmet Paşa’nın önemli mevkilere gelmesinden rahatsızdı. Gerginlik zaferden sonra da sürecek; Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey’le İsmet Paşa arasında yaşanan Lozan krizinde İsmet Paşa’yı destekleyecekti.

    Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), Lozan Ant­laşması’nın 24 Temmuz 1923’te imzalanmasından sonra bir gün Rauf (Orbay) Bey ile Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın Çanka­ya’ya geldiklerini; Rauf Bey’in kendisine Ankara’ya dönmek üzere olan İsmet (İnönü) Paşa’y­la karşılaşamayacağını ve se­çim bölgesi olan Sivas’a gitmek istediğini söylediğini yazar. Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’ta anlattığı kadarıyla Rauf Bey’i bu fikrinden caydırmaya çalış­mış, ama başarılı olamayınca isteğini ancak Bakanlar Kurulu başkanlığından istifa etmesi hâlinde kabul edebileceğini söylemiştir. Bu konuda hatır­lanması gereken önemli nokta, Rauf Bey’in anılarında istifa fikrinin kendisine ait olduğu­nu yazmış olması ve bunun Ali Fuat Paşa’nın anılarında da böyle anlatılmasıdır. Sonuç olarak Rauf Bey, 29 Temmuz’da Ankara’dan Sivas’a doğru yola çıkacak, 4 Ağustos tarihinde de Bakanlar Kurulu başkanlığın­dan istifa edecektir.

    Ancak, Çankaya’da gerçek­leşen, tam tarihini kesin olarak bilemediğimiz ama 26 Tem­muz’da gerçekleşmiş olması kuvvetle muhtemel bu üçlü görüşmenin ilginç bir boyutu daha vardır. Nitekim Gazi Mus­tafa Kemal, aynı görüşmede Ali Fuat Paşa’nın da kendisine, “Se­nin, şimdi, apotrların (apôtre = havâri) kimlerdir; bunu anlaya­bilir miyiz?” biçiminde bir soru yönelttiğini anlatır. İlginç olan şu ki, Ali Fuat Paşa’nın soru­su yalnızca bir dışlanmışlık, sahnenin arkalarına itilmişlik duygusu dile getirmiyor; bir de İsmet Paşa’yla Rauf Bey arasın­daki gerginlikte Rauf Bey’den yana bir duruş sergiliyordu. Bu da bizce üzerinde biraz durul­ması gereken bir konudur.

    Rauf Bey ve İsmet Paşa
    Lozan Barış Antlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalanıyor. Masa başında imza atanlardan soldan üçüncü kişi, İsmet Paşa.

    Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve Re­fet (Bele) Paşa gibi Millî Müca­dele’nin başlangıç aşamasında önemli roller üstlenmiş kişiler; o aşamada fazla bir başarı olasılığı görmeyen ve ancak 1920 başlarında, yani Anadolu hareketi iyice güçlendikten sonra kendilerine katılan İsmet Paşa’nın yükselip önemli mev­kilere gelmesinden rahatsız olmuşlardı. Ali Fuat Paşa, Batı Cephesi komutanlığını İsmet Paşa’ya devrettikten sonra hiçbir önemli askerî göreve gelmemiş; Refet Paşa ise 1. İnönü Savaşı’ndan sonra hep yönetsel görevlerde bulunmuştu. Ayrıca bu iki subay, İsmet Paşa’nın askerî yeteneksizliği konusun­da alıp yürüyen ve Ali İhsan Paşa’nın 1. Ordu komutanlığın­dan alınması sırasında subaylar arasında ayyuka çıkan olumsuz dedikodulara da kendilerini fazlaca kaptırmışlardı. Nitekim Refet Paşa, Ali İhsan Paşa’dan sonra kendisine önerilen 1. Ordu komutanlığını da İsmet Paşa’nın emri altında olmamak için reddetmişti. Bütün bun­lar, yakın arkadaşları olan ve Malta’dan döndükten bir süre sonra da Bakanlar Kurulu Baş­kanı olan Rauf Bey’in kulağına gidiyordu tabii.

    Alttan alta süren bu gergin­liklere, Anadolu zaferinden sonra bir boyut daha eklendiği görülüyor. Bu da Ankara Hü­kümeti’ni Lozan’da baş delege olarak kimin temsil edeceği meselesidir. Gazi Mustafa Kemal’e bakacak olursak, Rauf Bey bu göreve talipti. Rauf Bey ise anılarında, böyle bir talebi olmadığı gibi, görevin İsmet Paşa’ya verilmesini de kendi­sinin teklif ettiğini söyler. Öte yandan, hem kendi anılarından hem de Ali Fuat Paşa’nın anıla­rından TBMM çevrelerinde Lo­zan’a Rauf Bey’in gönderilmesi lehinde, ama ne kadar yoğun ol­duğunu bilemediğimiz bir eği­lim olduğu da anlaşılıyor. Hatta bu konudaki tartışmaların Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’yı tercih etmesi üzerine de sürdüğü iddia edilebilir; zira bir sohbetlerinde Kâzım Karabekir Paşa’nın İsmet Paşa’ya Lozan’a baş delege olarak bir asker gön­derilmesinin doğru olmayaca­ğını söylediğini İsmet Paşa’nın anılarından öğreniyoruz.

    resim_2024-08-24_004622464
    Rauf Bey (önde soldan ikinci) Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa ile birlikte, Eylül 1919.

    Anlaşılan o ki Rauf Bey, Lozan’a gitmek istemiştir. İçeriği Osmanlı Devleti açısın­dan gayet kötü, uygulanması ise daha da kötü olan Mondros Bırakışması gibi bir metne imza atmış olan adam sıfatıyla tarihe geçmek istememesini doğal kabul etmemiz gerekir. Ancak, sorun çözülüp Lozan’a İsmet Paşa’nın gitmesine karar verildikten sonra da Rauf Bey’in bu psikolojiden kurtulamamış olduğunu görüyoruz. Nitekim İsmet Paşa’yla Rauf Bey’in Lo­zan görüşmeleri sırasındaki ya­zışmalarına baktığımızda, Rauf Bey’in kendisine ve başında bulunduğu hükümete de olası bir başarıdan pay çıkartmaya çalıştığı izlenebilir. Bu hâl ba­zen öyle boyutlara varmıştır ki, genellikle duygularına hâkim olmayı bilen, soğukkanlı bir diplomat olan İsmet Paşa bile sinirlenmiş; amacını çok aşan telgraflar çekmiş ve bu du­rum kendisine Mustafa Kemal Paşa’nın çektiği bir telgrafta hatırlatılmıştır.

    resim_2024-08-24_004723767
    İsmet Paşa, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasına 4 gün kala Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgrafta “Her dar zamanda Hızır gibi yetişirsin” diyordu.

    Bir örnek olarak Lozan’da Yunanistan’dan istenmesi sözkonusu olan savaş tazmi­natı meselesine bakabiliriz. Ankara’nın, Yunan Ordusu’nun Ege’ye doğru çekilirken Batı Anadolu’da gösterdiği sertlik sonucunda ortaya çıkan zarar ve ziyanın tazmin edilmesini istemesi gayet haklıydı tabii. Ancak artık Büyük Britan­ya’dan maddi destek alama­yan, Anadolu’daki hezimetle birlikte iflas noktasına gelmiş bir Yunanistan vardı ve bu ülke Lozan’da yapılan mübadele ant­laşmasıyla 1.5 milyona yakın bir nüfus almayı kabul etmişti. Bu durumda İtilâf Devletleri araya girdiler ve İsmet Paşa’ya sözko­nusu tazminat yerine Osmanlı Devleti’nin 1915’te Bulgaristan’a bırakmış olduğu Karaağaç’ın Türkiye’ye verilmesini öner­diler. İsmet Paşa’nın hemen Ankara’ya ilettiği bu gerçekçi teklif, Rauf Bey’in başkanlığın­daki Ankara Hükümeti tara­fından kesinlikle reddedildi. Ayrıca Rauf Bey’in bunu İsmet Paşa’ya bildirdiği yanıtta, Yuna­nistan’ın verebilmesi mümkün olmayan bu parayı İstanbul’da­ki Yunan vatandaşlarının malları ile ve 1913 sınırını kabul ederek ödeyebileceği tarzın­da, yani hukuken hiç de kabul edilebilir olmayan çözümler öneriliyordu.

    resim_2024-08-24_004757381
    İsmet Paşa (soldan beşinci) Lozan görüşmeleri sırasında başka ülkelerin delegeleriyle birlikte. 21 Kasım 1922.

    Lozan’da zaten canını dişine takmış bir biçimde, deneyimli siyasetçilerle laf yarıştıran İs­met Paşa, bu tür telgraflaşma­lardan iyice bunalmış ve zehir zemberek telgraflar çekmiştir. Bir keresinde Ankara’daki Ba­kanlar Kurulu’nu barış sürecini hafife almakla suçlar. Dolaylı olarak “yeniden savaşa mı tutuşmak istediklerini” sorar. Başka bir sefer Lozan’dan ayrıl­maya hazır olduğunu, kendisine güvenilmiyorsa yerini Rauf Bey ve diğer Bakanların almasının daha iyi olabileceğini söyler. Bu mantığını, yaşanmakta olan süreci 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun 2. Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı’ndan yönetilmesine benzetmeye kadar vardırır. Lozan’ın imzalanmasına 4 gün kala Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgraf da çok anlamlı­dır: “Her dar zamanda Hızır gibi yetişirsin. 4-5 gündür çektiğim azabı tasavvur et. Büyük işler yapmış ve yaptırmış adamsın. Sana merbutiyetim bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim pek sevgili kardeşim, aziz şe­fim”. Zira Mustafa Kemal Paşa, iki taraf arasında mahirane bir hakemlik yapar gibi davranarak sonuçta İsmet Paşa’dan yana ağırlığını koymuştur.

    Rauf Bey’in yukarıda aktar­dığımız suçlamalardan çok ren­cide olduğunu biliyoruz. İsmet Paşa’yla karşılaşmak isteme­diği gibi antlaşmanın imzalan­masından sonra da Lozan’daki Türk heyetine pek heyecansız, kerhen yazıldığı her hâlinden belli olan bir tebrik telgrafı gön­dermiş, Gazi Mustafa Kemal’in Nutuk’ta sert bir dille eleştirdiği gibi, Mondros Mütarekesi’nden başlayan kısa bir Millî Mücadele tarihi dersi vermiştir. Bu da tahmin edilebileceği gibi, İsmet Paşa’nın kırılmasına, hatta kızmasına neden olmuştur ki, bu da 4 ay sonra gerçekleşecek olan bir Halk Fırkası Meclis Grubu toplantısında, o zaman­lar başbakan olan Paşa’nın Rauf Bey’i, farklı bir konuya ilişkin olsa da, hırpalamaya çalışması­nı açıklar.

    resim_2024-08-24_004352169
    Lozan Barış Antlaşması’nı imzalayan İsmet Paşa’yı Ankara’ya dönüşünde karşılayanlar arasında Mustafa Kemal Paşa ve eşi Latife Hanım da vardı.
  • Hükümdarın güvencesi ‘sıradan’ halkın eğlencesi

    Dünya tarihinde tahta çıkma törenleri, dinî olarak çok büyük anlam ifade ederdi; çünkü hükümdarların meşruiyetlerini esas olarak Tanrı’dan aldığına inanılır, bu nedenle kutsanırlardı. Günümüzde ise Büyük Britanya Kralı 3. Charles’ın taç giyme töreninde de görüldüğü gibi, merasimlerin gelenekten çok “seyirlik oyun”a benzer yönleri öne çıkıyor.

    İngiltere’de Kral 3. Charles, 6 Mayıs’ta başkent Londra’da yapılan törenle tacını taktı. İngiliz Milletler Topluluğu’nun başkanı ve topluluğun 56 ba­ğımsız üyesinden 14’ünün devlet başkanı unvanına sahip olan Kral Charles’ın taç giyme töre­nini milyonlarca kişi takip etti. Kral Charles, 1066’dan bu yana Westminster Abbey’de yapılan törenlerde taç giyen 40. hüküm­dar oldu.

    Taç giyme veya tahta çıkma töreni, iktidarın bir kişiden bir başka kişiye geçtiğini göster­mesine, yani dünyevi bir olay olmasına rağmen, bunun dinî yönü hep öne çıktı; çünkü hükümdarların her zaman Tanrı ile özel bir ilişkiye sahip olduğuna inanılmıştı. Meşruiyetlerinin en önemli kaynağı buydu. Bu nedenle kilise ve tapınaklar bu törenler için en çok tercih edilen yerler olmuştu. Yeni bir Müslü­man hüküm­dar iktidara geldiğinde de camilerde onun adına hutbe okun­muş; yeni bir Japon imparatoru tahta çıktığında bir Şinto tapınağına gidip dua etmiş; bir Hıristiyan kral tacını bir din adamının elinden almaya özen göstermişti.

    18-20 GUNDEMIN TARIHI_dk
    Büyük Britanya Kralı 3. Charles ve eşi Camilla, Westminster Abbey Kilisesi’nde düzenlenen törenle taç giydiler.

    Osmanlı padişahlarının “cülus” denilen tahta çıkış töreni, sarayda devlet erkanı tarafından kendisine biat edilmesinin ar­dından, hem dinî yönü olan hem de halkın toplanarak seyrettiği bir “kılıç alayı”yla sona ererdi. Padişahlar, kılıç kuşanmak üzere Eyüp Sultan Türbesi’ne giderlerdi. Taç giymek yerine kılıç kuşan­mak, birçok ülkenin geleneğinde vardı. Örneğin Japon impara­torlarına da tahta çıktıklarında “kusanagi-no-tsurugi” (ot kesen kılıç) adlı, kimsenin görmediği, efsanevi bir kılıç sunulurdu ki bu gelenek günümüzde de devam ediyor.

    Hıristiyan hükümdarlar içinse önemli olan “taç” giymekti. Bu geleneğin kökeni, Şarlman’ın 25 Aralık 800 tarihinde resmen im­parator ilan edildiği dinî törene dayanıyor. O günlerde impara­tor unvanı, sonraki yüzyıllarda olduğu gibi ayağa düşmemişti. Kelime Latinceden geliyordu. Dünyada tek bir “imperator” olabilirdi, o da İstanbul’da­ki Doğu Roma (Bizans) imparatoruydu. Frankların ve Sakson­ların kralı Şarlman’ın Papalıkla vardığı uz­laşma Batı’da yeni bir imparatorun ortaya çıkmasını sağladı. Bu yeni gücün siyasi ve dünyevi ayağını Şarlman, dinî ve semavi ayağını ise Papa oluşturacaktı.

    Böylece Ro­ma’daki Aziz Petrus Kilisesi’nde (bugün Vatikan’daki San Pietro Kilisesi’nin yerindeki eski bina) dönemin Papası 3. Leo, Frankların kralını imparator yaptı. Şarlman dua etmek üzere diz çöktüğü sırada Papa hemen tacı alıp başına yerleştirdi; an­cak bu hareket Şarlman’ı epeyce kızdırdı çünkü Papa böylece üs­tünlüğünü ilan etmiş oluyordu. 3. Leo daha sonra onu imparator ilan etti ve önünde secde etti.

    Kendisini Avrupa’yı fetih yoluyla birleştiren ikinci bir Şar­lman olarak gören Napoléon Bo­naparte, bu hadiseden 1.004 yıl sonra, 2 Aralık 1804’te imparator olarak taç giyecekti. Ancak Ro­ma’ya gitmedi, oradaki Papa’yı ayağına, Paris’e getirdi. Tören sırasında da Şarlman’ın düştüğü hataya düşmedi; tacını Papa’nın elinden alıp kendi başına taktı.

    resim_2024-08-24_002404021
    İmparator Şarlman’ın taç giyme töreni sonrakilere ilham verdi.

    Hıristiyan hükümdarlar için taç giyme töreninin dinî açıdan en huşu verici anı, başlarına taç takmak kadar yağ ile kut­sanmaktı. İnsanın yüzüne ve bedenine yağ sürerek kutsan­ması geleneği eski Mısır’a, hatta Hint törenlerine kadar gidiyor. Kutsal yağ töreni Eski Ahit’te de ayrıntılarıyla tarif edilir. Orta­çağ’da Fransa, İngiltere, Sicilya krallarının, İspanya’daki yerel hükümdarların tahta çıkışı sıra­sında mutlaka kutsal yağ töreni yapılırdı. Fransa’da bugün bile Reims Katedrali’nde saklanan “Saint Ampoule” adlı küçük bir şişede bu kutsal yağdan bulun­duğu söylenir. Efsaneye göre, Frankların Kralı 1. Clovis, 493’te ilk defa Hıristiyanlığı kabul etti­ğinde bu şişe gökyüzünden ona indirilmişti!

    Kutsal yağ töreni, Kilise’nin hükümdarın saltanatına verdiği onayın simgesiydi. Uygula­manın, kralı kiliseye tabi hâle getirdiği söylenebilirdi; ama bir yandan da kralı bir anlamda başrahip, hatta bir aziz statüsü­ne yükseltiyor, Avrupa rejimleri­ne kilise hiyerarşisinin dışında doğrudan doğruya dinî bir veçhe kazandırıyordu. Bunu, Protes­tan İngiltere kralından Katolik Fransa kralına ve Ortodoks Rus çarına kadar hepsinin yağla kut­sanmasından da anlıyoruz.

    İngiltere ve Danimarka hükümdarlarının 16. yüzyılda Papalık’tan ayrılarak kendi (Protestan) kiliselerinin başına geçmesi de kutsal yağ törenini değiştirmedi. Bu hükümdarlar yeni bir inancın resmî lideri olmalarına rağmen, kendile­rinden önce yüzyıllarca sürmüş ayin düzenini terketmediler. Hatta yeni bir dinsel taç giy­me töreni yaratmak için kafa patlatırken, arada birkaç kralın daha eski Katolik düzende tahta çıkması gerekti. Kısacası bugün Büyük Britanya Kralı 3. Char­les’ın tahta çıkışı sırasında Westminster Kilisesi’nde yapı­lan kutsal yağ töreni, aslında İn­giltere’nin kendi geleneği değil; kökü Hıristiyanlıktan da eskiye, Doğu’ya uzanan bir ayin.

    resim_2024-08-24_002907315
    Padişah Abdülmecid’in tahta çıkışı sırasında düzenlenen kılıç alayı.

    Bugün İngiltere hükümdarı dışında Avrupa’da tahta çıktı­ğında yağla kutsanan başka bir kral veya kraliçe bulunmuyor. Büyük Britanya dışında Avru­pa’daki krallıklar birer yazılı anayasaya sahip. Dolayısıyla hükümdarın tahta çıkışında anayasaya sadık kalacağına dair parlamento önünde yemin etmesi ve bir konuşma yapması; üstü açık bir otomobille, yü­rüyerek veya eski bir saltanat arabasıyla başkent sokakların­dan geçmesi; sonra da saray balkonundan halkı selamla­ması; geceleyin de bir-iki havai fişek fırlatılması yeterli bir taç giyme töreni sayılıyor. Yakın zamana kadar bazıları, isterler­se ayrıca kilisede düzenlenen bir ayine katılırken, son yıllardaki hükümdar değişikliklerinde (Hollanda 2013, Belçika 2013, İspanya 2014) hiçbir dinî tören yapılmadı.

    Japonya’nın, taç giyme töre­nin ihtişamı ve tarihî kökeniyle ilgili iddialar açısından Büyük Britanya ile rekabet edebilecek tek ülke olduğunu söyleyebiliriz. İmparator Naruhito ile İmpa­ratoriçe Masako’nun 2019’daki tahta çıkış töreni günlerce sür­müştü. Buradaki iddia, törenin ta 781’de İmparator Kanmu’nun tahta çıkışı sırasında yapılanın en azından bir benzeri oluşuydu. Oysa Kanmu’dan bugüne geçen yüzyıllarda Japon imparatorları sık sık gerçek iktidarı Şogun sü­lalelerine kaptırmış; başkentleri Kyoto’daki yıkık-dökük sarayla­rında tahta çıkış töreni yapa­mayacak kadar parasızdılar. Yine de bu hükümdar, sonuçta Güneş tanrıçası Amaterasu’nun dünyaya gönderdiği torunu olan ilk imparatorun soyundan geliyordu.

    İmparatorluk ailesi, Mei­ji reformuyla (1868) yeniden önem kazandıktan sonra, gayet gösterişli tahta çıkış törenleri yapmaya başladı. Bugün bile İmparator Naruhito ile eşi, tahta çıkış sırasında 1 günlerini tama­men Şinto ayinlerine adıyorlar. Ancak tahta çıkışın önemli bir parçası da yasama, yürütme ve yargı erklerinin temsilcilerinin katıldığı tören. Sonuçta kraliyet, geleneği modernlikle birleştir­me konusunda başarılı kurum­lardan biri olduğunu çoktan kanıtladı.

    Hükümdarın Güvencesi
    Napoléon, Papa’nın katıldığı törenle imparator oluyor. Jacques-Louis David’in tablosu.

    SKANDAL TÖRENLER

    Taç giyme ve lanet

    resim_2024-08-24_002641572
    Kocası 5. George tarafından taç giyme törenine alınmayan Kraliçe Caroline halkın sevgilisiydi.

    Kraliçe kapıyı yumrukluyor

    İngiltere Kralı 4. George 19 Temmuz 1821’de görkemli, hatta kimilerinin “sonradan görme” diyeceği kadar şatafatlı bir taç giyme töreni düzenle­di. Ancak o sırada eşi Kraliçe Caroli­ne’den boşanmak istediğinden onun törene katılmasını da yasakladı. Krali­çe taraftarlarıyla birlikte Westminster Kilisesi’nin kapısından geri çevrilince yan kapılardan birine gitti. Oradan da içeri alınmadı. Kendisini destekleyen halkın “Utanın! Utanın!” protestoları altında ısrarından vazgeçerek döndü. Kraliçenin iki hafta sonra ölmesi kralı çok rahatlattı.

    Son çarın kanlı töreni

    Rus Devrimi’nde öldürülen son Rus Çarı 2. Nikolay ve eşi Aleksandra Fiyodorovna’nın 1896’da Moskova’da yapılan taç giyme töreni bir trajediye neden oldu. Ulusal bayram ilan edilen 18 Mayıs günü Moskova’daki Hodinka alanı, halk için düzenlenen eğlencele­re ayrılmıştı. Burada halka yiyecek ve içecek dağıtılacaktı. Ancak izdiham sonucu 1.300’ü aşkın insan öldü, bir o kadarı da ağır yaralandı. Törenler yine de devam etti; özellikle aynı gece Fransız Elçiliği’nde verilen baloya çarla çariçenin katılması tepkiye neden oldu.

    Marie Antoinette’e para yok

    Tahta çıkış törenleri eskiden de yapılan harcamalar nedeniyle eleştiri konusu olurdu. Fransız Devrimi süre­cinde 1793’te giyotinle idam edilen Fransa Kralı 16. Louis’nin taç giyme töreni de ülkenin iflas durumundaki bir anına rastlamıştı. Kral, 11 Haziran 1775’te Reims Katedrali’nde taç giydi. Kraliçenin de eşiyle birlikte taç giyip kutsanması âdet olduğu hâlde, dev­letin kasası delikti. Bu nedenle Fransız hükümeti Kraliçe Marie Antoinette’e taç giydirilmemesine karar verdi. Kraliçenin annesi Avusturya İmpara­toriçesi’nin itirazlarına rağmen, Marie Antoinette törene sadece bir seyirci olarak katıldı.

  • Ölümünün 99. yılında ‘rüyaların mantığı’yla Kafka

    Ölümünün 99. yılında ‘rüyaların mantığı’yla Kafka

    Esas şöhretini ölümünden 22 sene sonra, 2. Dünya Savaşı ertesinde kazandı. Bunun arkasında yaşarken eserlerinin yayımlanmasında kendisine destek olan en yakın dostu Max Brod vardı. Kız kardeşleri toplama kamplarında öldürüldü. Hem Naziler hem komünistler tarafından sansüre uğradı. 20. yüzyıl edebiyatının çığır açan yazarı…

    Almanca dilinin en çok okunan yazarlarından Franz Kafka, 1883’te Avusturya-Macaristan İmpara­torluğu’nda, Prag kentinde doğ­du. Eserlerini rüyaların mantığıyla yazan Kafka, 20. yüzyıl modern edebiyatının çığır açan öykü ve romancısı oldu. Yaşadığı zamanda edebiyat çevrelerinde tanınsa da esas şöhretini ölü­münden 22 sene sonra, 2. Dünya Savaşı ertesinde kazandı. Bunun arkasında yaşarken eserlerinin yayımlanmasında kendisine destek olan en yakın dostu Max Brod vardı. Brod, Kafka’nın geride bıraktığı yazmaları imha etme vasiyetine uymamış ve onları yayımlamıştı.

    kafka1
    Stach’a göre Kafka’yı tanıyan 15 kişiden 4’ü onun gözlerini “siyah”, dördü “gri”, üçü “mavi”, üçü “kahverengi” olarak tanımlamıştı. Pasaportunda ise gözleri “koyu mavi-gri” olarak belirtilmişti.

    1. Depresif değildi.

    Espriliydi, kadınlarla ilişkilerinde başarılıydı Kafka, her ne kadar içine kapalı bir karakter olarak bilinse de (belki de romanlarının bazı kısımlarındaki otobiyografik özelliklerden dolayı), özellikle arkadaş ortamlarında zekası her hâlinden belli olan, esprili biriydi. Kadınlarla rahatlıkla ilişki/iletişim kurabiliyordu. Yazıları ve mektupları okunup analiz edildiğinde kendi iç dünyasında cinsellikle ilgili korku ve çekinceleri olduğu görülse de aslında hayatı yaşamayı seven bir kişiydi. İkisi aynı kişiyle (Felice Bauer) olmak üzere üç defa nişanlandı. Hatta Brod’un ve biyografi yazarı Reiner Stach’ın kanıtlanamayan iddiasına göre, Bauer’le ilişkisi sürerken sevgilisi Margarethe Bloch’tan bir çocuğu bile olmuştu. Kendisini fiziksel olarak çekici buluyordu; bunda çocukken sporla çok ilgilenmese de ilerleyen yaşlarında yüzme, kürek ve biniciliğe merak salması etkili olmuştu.

    2. Evrak-ı metrukesi dava konusu oldu

    Max Brod, 3. Reich’ın Çekoslovakya’nın tümünü işgal etmesiyle olacakları öngörmüş ve dostu Kafka’dan kalan tüm elyazmalarıyla mektupları yanına alarak 1939’da Britanya mandasında bulunan Filistin’in Tel Aviv kentine göçetmişti. Brod, bunları 1947’de sekreteri Ilse Esther Hoffe’ye hediye etmişti. 1968’de ölümünden önce yazdığı vasiyetinde, Kafka’nın Hoffe’de bulunan tüm evrak-ı metrukesinin ileride edebî ve bilimsel olarak incelenmek üzere Kudüs’teki İbrani Üniversitesi Kütüphanesi’ne veya Tel Aviv Şehir Kütüphanesi’ne verilmesini şart koşmuştu. Hoffe ise Kafka’nın mektuplarını, kartpostallarını başkalarına satmıştı. Önce Bir Savaşın Tasviri eserinin elyazması satışa çıkarılmış; 1988’de ise Dava eserinin elyazması Sotheby’s’deki açıkartırmayla o zamanın parasıyla 3.5 milyon Alman markı karşılığında verilmişti (bugün Almanya’da Marbach Edebiyat Müzesi’nde sergilenmekte).

    Hoffe, geride kalan elyazmalarını ise kızları Eva ve Ruth’a vermişti. Annelerinin 2007’deki ölümünden sonra Eva ve Ruth, Brod’un vasiyetine rağmen bunları Marbach Edebiyat Müzesi’ne satmaya çalışırken mahkemelik oldular. İsrail, Almanya ve İsviçre’de süren mahkemeler sonucunda, vasiyete uygun olarak elyazmalarının İsrail Ulusal Kütüphanesi’ne verilmesi uygun görüldü. 2016’da İsrail’deki üst mahkeme kararı onadı ve kardeşler (ve varisleri) tüm veraseti buraya devretti.

    Franz Kafka Mektuplar
    Franz Kafka, yayımlanmış veya yayımlanmamış tüm edebî mirasını dostu Brod’a bu mektupla bırakmıştı.

    3. Eserleri hem faşist hem sosyalist rejimler tarafından yasaklandı

    1920’li yıllarda Kafka’nın eserleri edebiyat çevrelerinde belli bir bilinirliğe ulaşmıştı. 1933’ten sonra ise Naziler bu eserleri zararlı ve istenmeyen yayın olarak tanımladı ve yasakladı. Hatta Kafka’nın kitapları, Hitler rejiminin önayak olduğu toplu kitap yakma eylemlerinde yakıldı. Nazi Almanyası ve işgal ettiği topraklardaki (doğduğu topraklarda kurulmuş olan Çekoslovakya da işgal edilmişti) bu yasak 1945’e kadar devam etti.

    2. Dünya Savaşı sonrası, eserleri bu defa Çekoslovakya’da iktidarda olan Komünist Parti tarafından dekadan/yozlaşmış bulundu ve tekrar yasaklandı! Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde de Kafka’nın eserleri “yozlaşmış burjuva edebiyatının bir parçası” olarak değerlendirilmekteydi ve “geçici bir burjuva modası” olarak görülmekteydi.
    SSCB’de Kafka konusundaki “gevşeme” Stalin’in ölümünden sonra başladı. 1959’da Kafka üzerine Inostrannaia literatura dergisinde uzun bir makale yayımlandı ve aynı sene Ilya Ehrenburg, Kafka’nın eserlerini “faşizme karşı bir ön uyarı” olarak değerlendirdi.
    1963’te Çekoslovakya’da Liblice Sarayı’nda yapılan ve Kafka’yı doğduğu topraklarda tekrar tanıtmayı amaçlayan Kafka Konferansı; dört yıl sonra yaşanacak Prag Baharı’ nın kıvılcımını çakacaktı; zira bu konferans, Marksist literatürdeki emeğe yabancılaşma kavramını Kafka üzerinden tartışırken, edebiyat-siyaset ilişkisini de yeniden değerlendiriyordu. SSCB’nin 1968’te Çekoslovakya’ya askerî müdahelesi sonrası, Kafka konusunda Doğu Bloku’ndaki sansür tekrar yürürlüğe girdi.

    4. Tüm kardeşleri Nazi rejiminin kurbanı oldu

    Kafka, Prag’da Almanca konuşan Yahudi bir ailede doğmuştu. Bu ailenin ilk çocuğuydu; erkek kardeşleri küçük yaşta ölmüş, üç kız kardeşi Gabrielle, Valerie ve Ottilie ise onunla beraber büyümüştü. Kafka 1924’te veremden öldü. Kız kardeşleri ise Çekoslovakya’nın tamamı Naziler tarafından ele geçirildikten sonra soykırıma kurban gittiler. Gabrielle ve Valerie muhtemelen Chelmno imha kampında, Naziler tarafından öldürülmüş; Ottilie ise önce Theresienstadt’a (Terezin) sürülmüş, orada çocuklara bakıcılık yaparken Auschwitz’e götürülerek katledilmişti.

    Ölümünün 99. yılında Kafka
    Kafka’nın ölümünden sonra geriye kalan elyazmaları Max Brod’a, ondan da Brod’un sekreteri Esther Ilse Hoffe’ye kalmıştı.

    5. Brod, Kafka’nın eserlerini derleyip tamamlamıştı

    Max Brod, Kafka’nın en yakın dostu olduğu gibi aynı zamanda yayıncılık konusunda tecrübeliydi, kendisi de başarılı bir yazardı. Kafka vasiyetinde, tüm yayımlanmamış veya yayımlanmış edebî mirasını imha edilmek üzere ona bırakmıştı. Brod’un onun en yakın dostu olarak bunu yapıp yapamayacağı konusu ya da edebî mirasın imha edilmesi konusundaki sorumluluğun -etik olarak- okurlara mı yoksa Kafka’ya mı karşı olması gerektiği sorunsalı üzerine tartışmalar hâlâ devam etmektedir.

    Brod’un Kafka’nın elyazmalarını ölümünden sonra imha etmek şöyle dursun yayımlaması ise basit bir sürecin sonunda gerçekleşmedi; zira Kafka’nın üç önemli romanı, Dava (1925), Şato (1926) ve Amerika (kitabın bu ismi Brod tarafından seçilmiştir, kitabın taslaklardaki ismi Kayıp’tır – der Verschollene), dağınık şekilde başka yazıların arasında ve numaralandırılmadan farklı defterlere/kağıtlara yazılmıştı. Ayrıca bu romanların bölümleri de sıralanmamıştı ve kimi kısımları Kafka tarafından tamamlanmadan bırakılmış vaziyetteydi.

    Max Brod tüm bu parçaları biraraya getirmiş, sıraya dizmiş ve yarım kalan bölümleri de kendi tamamlayarak yayımlayabilmiştir. Bu romanların dışında Kafka’nın mektuplarının büyük kısmı da yine Brod tarafından hazırlanıp yayımlanmıştır.

  • Türkiye’yi savunan bir kalem ve 20. yüzyılın vicdanıydı…

    Türkiye’yi savunan bir kalem ve 20. yüzyılın vicdanıydı…

    Pierre Loti 20. yüzyılın başlarından itibaren her safhasında yanında durduğu, her acısını yüreğinde hissettiği Türk milleti tarafından da maalesef unutulmuş görünüyor. Oysa ki, Türkiye aleyhine Avrupa’da kurulan büyük abluka ve manipülasyon karşısında gerçekleri anlatmak ve Türk dostlarının uğradığı zulmü duyurmak için büyük çaba sarfetmişti.

    Pierre Loti 1876’da önce Selanik, ardından İstanbul üzerinden Osmanlı Devleti ile tanışacaktı. Görevli bir deniz subayı olarak adım attığı karada, Aziyade romanını yazdıracak bir aşka yelken açacak; bu aşkın izini sürerken önce dilini, sonra kültürünü tanıdığı insanları sevecek; “Arif İslam” ismiyle tebdil-i kıyafet aralarında dolaştığı İstanbul’a, sokaklarına, denizine, gecesine, gündüzüne bir başka aşkla bağlanacaktı. 

    Pierre_Loti_Dornac2
    Pierre Loti, Dornac’taki evinde “Japon Pagodası” olarak bilinen odada.

    İçinden geldiği Avrupa toplumu sanayileşmenin eşiğinde, kapitalin yüceltildiği yeni bir ekonomik evreye giriyordu. Fabrikalar, işçiler ve büyük bir sanayileşme hamlesiyle şehirler canhıraş bir hareketliliğe teslim olurken, Loti aradığı sükuneti İstanbul’da bulacaktı. Paris ile İstanbul’u, Batı ile Doğu’yu kıyasladığında, İstanbul’u kendi medeniyetinin uğultusundan korumak istediğini şu satırlardan anlamak mümkün: “Doğu’nun ışık saçtığı tarihlerden günümüze kadar, olağanüstü sayılacak şekilde, eski durumunda kalabilmiş bir şehir… Bu şehirde günümüz başkentlerinin özelliklerinden olan düdük sesleri, demir gürültüleri işitilmezdi. Burada hayat, inanışlarının da etkisiyle hırstan uzak, hayal dolu, sakin ve sessiz geçer, insanlar ibadetleriyle uğraşır, yüreklerine korku getirmeyerek ölümü düşünür ve hep birbirine benzeyen gönül okşayıcı küçük sokakları, gölgeli meydanları doldururlardı. Bu şehrin adı İstanbul’du…”. Bu İstanbul’a kendi medeniyetinden baktığında ise hayıflanıyordu:  “Zavallı muhteşem büyük İstanbul. Batı sanayiinin zehirli nefesiyle, yıkılıp yok olmaya yüz tuttu…”.

    20. yüzyılın başlarında büyük bir insanlık dramı yaşanmaktaydı. Avrupa devletlerinin ve Batı kamuoyunun, Osmanlı Devleti’nin kaybettiği topraklarda yaşayan insanların karşılaştığı insanlıkdışı durum karşısında yanlı ve maksatlı tutumu, yaşanan trajediyi katlıyordu. İnsanların yaşadığı trajik göçler katledilmelerine, işkencelere maruz kalmalarına neden olacaktı. Balkan Savaşları ile Avrupa kamuoyunda başlayan dezenformasyon, “Türklerin insanları katlettiği” yönündeydi. 

    Bu kara propaganda karşısında, Avrupa’da Türkler lehine yazan neredeyse tek kalem vardı: Pierre Loti. O, Büyük Savaş’tan önce, giderek sanayileşen, mekanikleşen Batı’dan, kendi yaşadığı Fransa’nın Rochefort şehrinden iç buhranlarla ayrılıp Doğu’yu ve kültürünü yakından tanımış biri olarak; savaşın hayhuyundan etkilenmeden, tebdil-i kıyafet aralarında yaşadığı, “Eyüp’ün şımarık çocuğu” olarak kabul gördüğü, nargilesini fokurdatırken seyre daldığı şehri ve insanlarını sevmişti. Batılılaşmanın ivme kazandığı Doğu’da, Doğu’ya methiyeler dizen, övgüler yağdıran ve hayran olan bir tezattı. Ve sadece o anlayabiliyordu, yaşanan vahşetin vicdani boyutlarını. Süleyman Nazif’in “20. yüzyılın vicdanı” dediği Pierre Loti, 1876 başlarında tanıdığı ve yürekten bağlandığı Türk insanının maruz kaldığı bu vahşet karşısında dilsiz kalmayacak, 1911’den itibaren kalemiyle bütün dünyaya yaşananları duyurmaya gayret edecekti. 

    Kuşkusuz onun kalemi, yüreğinden ilham alıyordu. O tarihlerden vefatına kadar, kalemini Türkiye aleyhine Avrupa’da kurulan büyük abluka ve manipülasyon karşısında, gerçekleri anlatmak ve Türk dostlarının uğradığı zulmü duyurmak için kullandığını görüyoruz. Türkiye lehine doğruları ifade ettiği yazıları yüzünden hakaretlere, yalnızlaştırmaya ve yargılamaya maruz kalıp yorgun düştüğünde ve ömrünün sonlarına geldiğini hissettiği bir zamanda şunları söyleyerek kararlılığını ifade edecektir: “Ben dünyadaki ikametimin sonuna yaklaşıyorum; artık ne bir şey istiyorum ne de bir şeyden korkuyorum. Ama sesimi birkaç kişiye duyurabildiğim sürece, bana göz göre göre gerçek gelen her şeyi söylememin görevim olduğuna inanacağım”.

    PIYER LOTI ISTANBULDA-  Rahmizade Bahattin
    İstanbul’a 1903 yılındaki gelişinde Pierre Loti ve kendisini karşılayanlar Galata Rıhtımı’nda.
    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Pierre Loti’yi İstanbul’da bir tepe; Vefa’yı Fatih’te bir semt olarak görenlerin; “okur”luğu malûl, yazarlığı kendinden menkul olanların; ön yargılıların, art niyetlilerin, bilmeden ahkam kesenlerin; eksik-yanlı bilgileriyle kelam edenlerin aksine; bütün yaşamıyla, yazdıklarıyla bir aydından, entelektüelden ve düşündüklerini ifade eden, kendi toplumunda düşünceleri yüzünden hakarete, tehdide uğrayan bir insandan bahsediyoruz. Bir insan olarak Pierre Loti’ye tarifsiz vefa duygumu besleyen iki husus var: İlki, bu kadar gönülden bağlı olup, cesurca Millî Mücadele’sini desteklediği bir milletin, onun verdiği mücadeleyi unutarak, kimi tezviratlara kulak kabartması. İkincisi de, kendi ülkesinde, Rochfeort’taki Müze Evi’nin restore edilmesi gündeme geldiğinde, bazı lobilerin buna karşı çıkarak Fransa Cumhurbaşkanı Macron’a itirazı. Macron mealen diyor ki: “Pierre Loti’yi 100 yıl önceki yazdıklarından dolayı yargılayamayız”. Ne yazık ki kendi toplumunda böylesine bir tepki alan Pierre Loti, 20. yüzyılın başlarından itibaren her safhasında yanında durduğu, her acısını yüreğinde hissettiği Türk milleti tarafından da unutulmuş görünüyor. 

    2023 Pierre Loti’nin vefatının, Türkiye Cumhuriyeti’nin de kuruluşunun 100. yılı. 100. yıl etkinliklerinde Pierre Loti’nin olmaması ne büyük bir eksiklik! Evet, 4 Eylül 1921 tarihinde, Gazi Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi ve Başkumandan sıfatıyla bir mektup yazıyor Pierre Loti’ye. Antep savunmasının ateşli muharriri Müfide Ferit hanımefendinin Paris Büyükelçisi olarak görevlendirilmesi üzerine, kendisiyle bu mektubu da bir heyetle birlikte gönderiyor. Mektubun başında şöyle diyor: “Türkiye Büyük Millet Meclisi, Paris mümessilinin hareketinden istifade ederek, Türklerin büyük ve asil dostuna karşı perverde ettiği hissiyat, minnet ve şükranı tekrar beyan etmeyi kendine bir borç bilmiştir..”. Büyükelçinin Loti’yle görüşmesine, 1903’te ülkemize geldiğinde gemisinin yaveri olan Claude Farrère aracılık edecektir. Pierre Loti’nin vefat ederken Türkiye nöbetini devrettiği ve “benden sonra sen yazacaksın” dediği Claude Farrère’i de ne yazık ki bir cadde isminden öteye götürecek kadar bilmiyoruz. 

    Vefatının 100. yılında, Fransa’dan daha yüksek bir sesle “Dostumuz Loti”yi anmak ve anlamak, cumhuriyetimizin 100. yılında bir görev ve borç olmalıdır. 

    *Hüseyin Sorgun
    Yazar, Senarist, Yönetmen

  • Eyüp’te öz yuvasında Saray’da sultanın sofrasında

    Eyüp’te öz yuvasında Saray’da sultanın sofrasında

    İktidar ve padişah, Loti için ilahi ve kutsal bir yapıdır. Öte yandan saltanatın sarayları, imparatorluk camileri, kimi zaman azametin ve göz kamaştırıcılığın simgesi olur; ama aynı Loti, Eyüp’te halkın arasına girince kendisini evinde hisseder ve bu mekanlar onun “Doğulu ruhuna” fazlasıyla hitap eder. 2. Abdülhamid sofraları ve İstanbul sokakları…

    Doğu, Batılılar için yüzlerce yıl olumsuz ve ümitsiz gözlerle bakılan bir coğrafya olarak hem merak konusu olma özelliğini sürdürmüş hem de hiç değişmeden kalacağı için, her zaman “öteki” olma özelliğini koruyagelmiştir. Edward Said, bir Batılının Doğuluya bakışını şöyle özetler: “Şarklı, Şarkta yaşar; bir şark zorbalığı, şark şehveti ortamında, şark kaderciliğine gömülmüş halde, şarkın huzurlu yaşamını sürer (…) Genel bir nesne haline getirildiği için, şarkın tümüne özel bir egzantrikliğin örneği olma işlevi yüklenebilir. Şarklı birey, tuhaflığından kurtulamaz, ama tuhaflığı başlı başına bir eğlence konusu olabilir”. 

    PIYER LOTI ISTANBULDA
    Yıl 1913. Pierre Loti bir kez daha İstanbul’da. 
    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Loti için Doğu, bir Batılının bakışaçısıyla zaman zaman örtüşür. Bunu kendinden önce yazılmış metinlere ters düşmemek için de yapar. Ancak onun Türklere duyduğu sevgi ve ilgiyi de inkar edemeyiz. İktidar ve padişah, Loti için ilahi ve kutsal bir yapı olarak kendini gösterir. Öte yandan saltanatın sarayları, imparatorluk camileri, kimi zaman azametin ve göz kamaştırıcılığın simgesi olur; ama aynı Loti, Eyüp’te halkın arasına girince kendisini “öz yuvasında” hisseder ve bu mekanlar onun “Doğulu ruhuna” fazlasıyla hitap eder. 

    Loti’nin Osmanlı başkentinde ilk ikameti 1 Ağustos 1876 ile 14 Mart 1877 tarihleri arasında olur. Yazar 1. Meşrutiyet’in ilanı ve Kanun-i Esasiye’nin (Anayasa) hazırlanışı dönemini yakından izler. Sadrazam Mithat Paşa’nın Meclis-i Mebusan’ın oluşturulmasına katkılarından sözeder. Bu dönemde padişah 2. Abdülhamid’dir. Loti, ülkenin Batılılaşma sürecine doğru giden bu yolda, padişahın bu sürece verdiği desteği şöyle eleştirir: “Anayasasını ilan eden zavallı Türkiye! Biz nereye gidiyoruz? (…) Anayasal bir Sultan; bu bana anlatılan davanın tüm fikirlerini yolundan saptırır. Eyüp’te herkes şu olaya üzülüyor; bütün iyi Müslümanlar Allah’ın onları terkettiğini ve padişahın aklını yitirdiğini düşünüyorlar. (…) Türkiye bu yeni sistemin uygulanmasıyla çok şey kaybedecek”.

    Loti, 2. Abdülhamid’in iktidarının “ilahi yapısını” sık sık vurgular. Hükümdarlığın birçok noktasında beliren sarayları, imparatorluk camilerini göz kamaştıran bir tasvirle anlatır. Sultanla karşılaşıp sohbet etmesini “ ayrıcalıklı” bir Batılının diliyle kaleme alır. Kuşkusuz bu metinler, o dönemin saray adabını ve törenlerini tasvir eder; bu anlamda belgesel bir özellik taşırlar. Loti’nin protokole olan saygısı tartışılmazdır; ama iktidar oyunlarının gizli yüzünü ve özellikle Doğulu yapısını ortaya koyar. Sultan uzakta ikamet eder ve sarayına gitmek için camiden çıktığı sırada çok kısa bir süre için görünür. Hükümdarlığın dış görünüşü, ordunun gücü ve dalkavukların sayısı, imparatorluk bahçesinin düzenlenişi, saraydaki salonların sadeliği veya şatafatı gibi unsurlar hatırlatılır. Loti bir anlamda Türkiye ile olan ayrıcalıklı ilişkisini farkeder; imparatorluğu tanır; onun dünya üzerindeki rolünü değerlendirir. Huzura çıkışın hikayesi ise dünyanın gidişatı üzerine bir konuşmaya dönüşerek farklı bir çekicilik kazanır. İmparatorluğun kaderini, tehdit altındaki geleceğini ortaya serer. Sultan’ın imparatorluğun bütünlüğünü korumak için verdiği mücadelenin köklerini Türk İslâm’ından aldığını telkin ederek onun dokunaklı bir çehresini yansıtır. Tıpkı bir portrenin aynadaki yansıması gibi Loti de “Eski Doğu”nun değerleriyle, Batılılaşmanın uyuşmazlığı üzerine kahince düşünceler öne sürer. 

    Bize sık sık Türklerin ve İslâm’ın hoşgörüsünden bahseden Loti, Batılının Doğu’ya ilişkin alışılagelmiş yargılarıyla toplumu ve devleti eleştirmekten geri kalmaz. Yine Loti, sık sık sultanların kaygılı ve gelecek korkusuyla dolu hâllerini hep onların yüzlerinden okur. Öte yandan padişahın misafirlerini ağırlarken gösterdiği, sadeliği ve kibarlığı da vurgular. Sultan, her zaman mütevazı ve gösterişten uzak “basit mobilyalarla döşenmiş, tuhaf bir sessizliğin hâkim olduğu” sarayında çok sıkı bir şekilde korunmaktadır. 

    Doğu Ekspresi sayesinde Batı’ya ulaşmanın daha kolay olduğu bu dönemde Loti, padişaha “İstanbul’un dışa açılışını, değişmesini görmekten duyduğu üzüntüyü söyleme cesaretini” gösterdiğini vurgularken, “çok zarif bir hoşgörü ile anlaşılacağını ve affedileceğini” düşünür. Modernleşme yoluna girmekte olan toplumun “bayağılığa sürüklenmekte olduğunu” ve kendi değerlerini yitirmesinin ülkeye zarar vereceğine inanmaktadır. Kimi zaman da Sultan’ın böylesi bir ortamda, böylesi değişimler karşısındaki tavrını sorgular. Hatta onun bu gidişatı sezip sezemeyeceğini merak eder: “Biraz da hüzün dolu tedirginliğimi gizlemekte zorlanıyorum -bu geçiş döneminin insanı ürküten yıllarından sonra, yeni dönemin kestirilemeyen-  henüz benim de seçmekte zorlandığım olayları, Halife’nin sezip sezemediğini de merak ediyorum”.

    PIYER LOTI- 90230
    Aradığı sükuneti ve huzuru İstanbul’da bulan Loti, kentin mistik atmosferini kaybedeceğinden endişeleniyordu.
    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Loti, kimi zaman 2. Abdülhamid döneminin istikrarsız yapısına da parmak basar. 1. Meşrutiyet’in getirdiği kısmi demokratik çabalara karşın genellikle Beyoğlu’nda yaşayan Hıristiyan cemaatin tedirginliği sözkonusudur. Camilere Müslümanlar dışındaki kişilerin girip-çıkması yasaktır. Kostantiniyye ve Beyoğlu’nda oturan Hıristiyan ve gayrimüslimler arasında korku ve endişe hüküm sürmektedir. 

    Sultan, devleti Bab-ı Âli yerine Yıldız Sarayı’ndan yönetir. Aşılması imkansız yüksek duvarlarla çevrili sarayında münzevi bir yaşam sürer. 33 yıl gibi çok uzun bir dönem padişah olan 2. Abdülhamid, Loti’nin fazlasıyla sempatisini kazanmıştır. Ancak Loti bazen çocuksu yorumlar yapmaktan da geri kalmaz. Örneğin padişah onun yaşadığı hayata gıpta etmiş gibi, onun aklından geçenleri okur: “Padişah benim özgürlüğüme ve benim gençliğime sahip olmak için sahip olduğu el kadar büyük elmasını, hatta anayasasını ve meclisini verebilir”. 

    İlk defa 1876’da gördüğü Sultan Abdülhamid’i 14 yıl sonra tekrar gördüğünde, onun kendisini takip ettirdiğini yazar. Hafiye teşkilatını kurdurmasını ve basına sansür getirmesini tekrar eder; ama tüm eleştirilerine karşın olumlu bir gerekçe bulmada oldukça mahirdir: “O hiçbir yerde görünmezdi ama insan onu her yerde duyumsardı; her yerde duyulan varlığının baskısı altında İstanbul sürekli titrerdi. O, Yıldız’daki yuvasından hiç çıkmazdı, bununla birlikte binlerce kulağıyla her şeyi işitirdi, her şeyi bilirdi, en önemsiz şeyleri, hatta benim ne yaptığımı bile; beni izlesinler diye polislere resimlerimi dağıtmıştı. İyi niyetli tabii, beni korumaları için”.

    Loti, 23 Ağustos 1910 tarihinde, Sultan Abdülaziz’in oğlu şehzade Abdülmecid tarafından da yemeğe davet edildiğini anlatır. Şehzade’nin 2. Abdülhamid döneminde uzun süren bir hapis hayatı yaşadığını nakleder. Loti, 28 yıl sıkıntılı bir hayat yaşayan Şehzade gibi, tahta çıkması olası tüm hanedan mensuplarının aynı kaderi yaşadıklarını vurgular.

    Zaman zaman karşılıklı güvensizliğin oluştuğu böylesi ortamlarda bile, Loti’nin Fransa’nın Doğu’daki tek dostunun Türkiye olduğunu defaatle vurguladığını biliyoruz. Hatta Fransa’nın Kırım’da, Trablusgarp’ta ve Balkan Savaşı’nda Türklerin yanında yer almamasına fazlasıyla üzülür. Bunu da yüksek sesle eleştirmekten geri durmaz. Sürekli aradığı sükuneti ve huzuru bulduğu İstanbul’un o mistik atmosferinin yokolacağını uzun zamandır hisseder ve dönüşsüz bir yola giren Osmanlı Devleti’nin gidişatına çok üzülür. 

    *Prof. Dr. Galip Baldıran

    Yazar, akademisyen.

  • Bizi hem sevdi hem eleştirdi: ‘Oryantalizm budalası’ değildi

    Pierre Loti konusunda aydınlarımız ikiye bölünmüştür. Kimileri onun Türklere karşı yapılan haksızlıklara tepkisini teşekkürle karşılar; kimileri ise aslında Osmanlıların zayıf ve geri kalmış hâlini acıyarak sevdiğini savunur. O, tüm bunların ötesinde özgür, yürekli ve yeri geldiğinde hem kendi ülkesini hem Türkiye’yi eleştirebilmiş bir yazardı.

    Pierre Loti, 8 Ocak 1850’de Fransa’nın Atlantik sahilindeki Rochefort kentinde doğdu. Deniz subayı olarak görev yaparken 42 yaşında “Kırk Ölümsüzler” olarak anılan Fransız Akademisi’nin üyeliğine seçilen Loti, Fransızların gözünde çok değerli bir romancıdır. Realizm akımında yeri olan İzlanda Balıkçısı (Pêcheur d’Islande) gibi romanlarının yanısıra Romantikler arasında sayılabilecek Aziyadé türünde eserleri de vardır. 

    Medeniyetin, hızlı gelişmeler ve değişmeler uyarınca aşırı maddileşmesine ve insani değerlerden uzaklaşmasına tepkilerini romantik eserlerinde ortaya koymuştur. Doğu’nun Batı’da eleştiri konusu olan tipik özelliklerini gözler önüne sermeye çalışmış ve bu yaklaşımının esin kaynağı olarak, yaşadığı dönemdeki Türk örneğinden yararlanmak yöntemini seçmiştir. Bu tercihini okuyucusuna kabul ettirebilmek için, bir yandan İstanbul’un Avrupai yaşam sürdürülen kesimlerine tepkilerini ayrıntılarıyla anlatırken, diğer yandan geleneksel Doğu tarzı yaşam sürdürülen bölgelerde bulduğu huzuru, güveni, dayanışmayı ön plana çıkarmaya ve bunları ruh dinginliğinin kaynağı olarak tanıtmaya özen göstermiştir. Türklerin gerek gayrımüslim cemaatlere gösterdikleri hoşgörü gerek çeşitli toplulukları birbirleriyle kaynaştırmaktaki başarıları, Loti’nin Türkiye’ye bağlılığını daha da artırmıştır.

    HIZMETKARI SUKRU ILE
    İstanbul’a ilk gelişinden itibaren Türk âdetlerini benimsemeye ve nargile içmeye başlayan Pierre Loti, hizmetkarı Şükrü Efendi’yle. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    İstanbul’a ilk olarak 1876’da, görevli deniz subayı olarak gelen Pierre Loti’nin Aziyadé adlı romanına adını veren kadın; Eyüp’teki yaşamına, İstanbul’a ve Osmanlı yaşam biçimine duyduğu hayranlığın bir yansımasıydı. Bunu 1892’de Fantôme d’Orient (Doğudaki Hayalet), 1906’da Les Désenchantées (Bezgin Kadınlar) romanları takip etti.

    Loti’nin Türkiye ile ilgili yazılarının ikinci dönemi, Balkan ve Trablusgarp savaşları, 1. Dünya Savaşı, işgal günleri, Sèvres ve Millî Mücadele yıllarına rastlar. Bu dönemin kitapları, siyasi yönü ağır basan eserlerdir. Bunlar arasında 4 kitap, birer “Türkiye savunması” olarak öne çıkar. 1913’te yazdığı La Turquie Agonisante (Can Çekişen Türkiye) kitabıyla Batı politikalarını eleştiren Loti, aynı yıl devlet konuğu olarak geldiği İstanbul’da, Tophane rıhtımında büyük bir törenle karşılanmış, Padişah Sultan Reşat tarafından Saray’da ağırlanmıştır. Balkan Savaşları’nda, 1. Dünya Savaşı’nda ve Anadolu’nun İtilâf kuvvetleri tarafından işgal edilmesinde, Yunanların ve Ermenilerin Türkler aleyhinde İngiliz hükümetlerince desteklenen faaliyetine karşı hep Türkler’i savunmuştur. 

    Pierre Loti, “Bizim gerçek dostumuz Türklerdir” diyor; Türkiye’nin Tanzimat’tan bu yana sürdürdüğü Batılılaşma gayretlerini bir bir sıralıyor; herkesin sustuğu ve korktuğu bir dönemde Ermenilerin Türkiye’de nasıl katliam yaptığını Avrupa’ya bildiriyordu. Ancak Türk düşmanı bütün unsurlar Paris’te ayağa kalkıyorlardı. Loti’nin yazılarını kapışan Le Figaro gazetesi bile “Artık senin yazılarına yer veremem” diyordu. Türkleri savunmak, Fransa’nın yanlış politikalar güttüğünü anlatmak için kaleme aldığı “Les Massacres d’Armenie” (Ermeni katliamları) broşürü-1918/1919; Les Alliés qu’il Nous Faudrait (Bize Lâzım Olan Müttefikler) broşürü-1919; La Mort de Notre Chère France en Orient (Aziz Fransa’mızın Doğu’daki Ölümü-1920) adlı eserini, kendisine uygulanan sansür yüzünden ancak 1. Dünya Savaşı bittikten sonra yayımlatabildi.

    Millî Mücadele döneminde Anadolu’daki direnişe destek vermesi ve kendi ülkesi olan işgalci Fransa’yı ağır bir dille eleştirmesiyle Loti, Türk halkının da sempatisini kazanmıştır. 1920 yılında “İstanbul Şehri Onursal Hemşehrisi” olarak kabul edildi ve 10 Ocak 1920’de onun adını taşıyan bir de cemiyet kuruldu (bu cemiyet 1930’lu yıllarda dağılmıştır). Daha sonraları İstanbul’da Divanyolu’nda bir caddeye Pierre Loti Caddesi ve Eyüp’te bir kahvehaneye de Pierre Loti kahvesi adı verildi. Günümüzde bu kahvehanenin olduğu tepe Pierre Loti Tepesi, bu tepeye ulaşmak için inşa edilen teleferik de Eyüp-Piyerloti teleferiği olarak anılmaktadır. İstanbul’da Fransız Başkonsolosluğu bünyesindeki öğretim kurumunun adı da Pierre Loti Lisesi’dir.

    Loti’nin Türk dostluğu konusunda, Türk aydınları ikiye bölünmüştür. Kimi aydınlar onun gerçekten bir Türk dostu olduğuna inanıyorlar; Osmanlı Devleti’ni bir kültürel ve tarihsel birikim dönemi olarak algılayan bir anlayış içinde, Loti’nin Türk milletine dostça yaklaşımını, Türklere karşı yapılan haksızlıklara tepkisini ve Türk milletini savunan katkılarını minnet ve teşekkürle karşılıyorlardı. Kimileri ise onun aslında Osmanlıların zayıf ve geri kalmış hâlini acıyarak sevdiğini savunuyordu. Bunlara göre Loti, Türk milletinin geleceğiyle ilgilenmeyen, nostaljik duygular içinde takdir ettiği Osmanlı toplumunun değişmeden kalmasını isteyen Osmanlı hayranı bir “oryantalizm budalası”ndan başka bir şey değildi. 

    henri_rousseau_-_portrait_of_pierre_loti_1891_52x62cm_kunsthaus_zurich
    Henri Rousseau’nun 1906 tarihli “Portrait de Monsieur X” adlı tablosunda Pierre Loti.

    Nâzım Hikmet, “Şarlatan Piyer Loti” şiirinde (1925) kendisinden “Çürük Fransız kumaşlarını yüzde beşyüz ihtikârla Şarka satan bir burjuva” olarak bahsediyor ve yergisini hakaretâmiz eleştirilere kadar vardırıyordu:

    “Hatta sen
    Sen Pier Loti!
    Sarı muşamba derilerimizden
    birbirimize geçen tifüsün biti
    senden daha yakındır bize
    Fransız zabiti!”

    Buna karşılık Abdülhak Şinasi Hisar İstanbul ve Pierre Loti adlı kitabında Loti’ ye övgüler yağdırıyor ve onun yazılarının bazı Türklerin yazdıklarından daha millî bir his ve zevk taşıdığını söyleyerek, Türkiye ile ilgili bütün eserlerinin Türkçeye çevrilmesini diliyordu.

    Türkler için Loti, bunun da ötesinde anlamı olan, bir Türk dostu, bir cesur yürek, bir aydın, haksızlıklara karşı çıkmış bir vefakar dost ve yanlışlar yapan kendi ülkesini savaş ortamında, Türkiye sevgisi uğruna eleştirebilmiş bir özgür ve yürekli insandır. 1910’larda Avrupa’yı şekillendirme gayretleri sürerken; bu süreci, bütünleşmiş bir Avrupa’ya Türkleri de katarak, Türklerden ayrı düşünülemeyecek bir şekilde özgür, hoşgörülü, ayrımcılık gütmeyen, ırkçılıktan uzak bir yaşam bağlamında görmek isteyen bu kültür insanını Türkler takdir etmişler; kendi kuşaklarına, bizim kuşaklarımıza, bir Fransız dost olarak bu yönüyle tanıtma gayretinde bulunmuşlardır. Bu görüşte olanlara, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere cumhuriyetimizin kurucuları da dahildir. 

    2000 Ocak ayında, Pierre Loti’nin doğumunun 150. yıldönümü münasebetiyle, Kültür Bakanlığı olarak zengin bir anma programı düzenledik. Pierre Loti’nin, Fransız siyaset adamı Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı yapmış dostu Louis Barthou’ya ve eşine yazdığı mektupların Fransa’da satışa çıkarılması üzerine -zamanın Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın isabetli kararıyla- Türkiye kültür tarihindeki ender mali operasyonlardan birini gerçekleştirip mektupları iki günde satın alarak Türkiye’ye kazandırdık. Loti’nin biyografisi üzerine uzmanlaşmış Alain Quella-Villéger ve Bruno Vercier adlı iki Fransız yazarı Türkiye’ye davet edip mektuplar üzerinde bir tasnif çalışması yaptık ve tıpkı-basım tekniğiyle iki cilt halinde yayımladık. 

    Türkiye ile Fransa arasında dostluk köprüleri kurmaya uğraşan Pierre Loti gibi değerlerden iki ülke halkının yararlanacağını düşünüyorum. Pierre Loti Dostları derneğimizin kapısı, bu köprüden yol almak isteyenlere her zaman açık.

    Dr. Fikret Nesip Üçcan
    Pierre Loti Dostları Derneği Başkanı
    Başbakanlık ve Kültür Bakanlığı eski Müsteşarı