Etiket: sayı:102

  • Köleydi, bilim insanı oldu sürdürülebilir tarımı buldu

    Köleydi, bilim insanı oldu sürdürülebilir tarımı buldu

    Missouri’de bir köle olarak doğan George W. Carver, binbir zorlukla geçen hayatını yoksul siyah çiftçilerin hayatında bir değişim oluşturmaya adadı. Sürdürülebilir tarım kavramını herkesin anlayabileceği şekilde basitleştirip, Alabama’nın açlıktan kırılan insanlarına ulaştırdı. Yarattığı dönüşümün kalbinde ise yerfıstığı başta olmak üzere onlarca ürün vardı.

    Bir insanın, bir ülkenin ve bir yiyeceğin tarihinin içiçe geçtiği öyküler sayı­ca çok değil. George W. Carver’ın öyküsü savaş, zulüm, ırkçılık, düşmanlık ve yokluğun karşısı­na dikilen becerikli bir adamın öyküsünü yemek tarihiyle birleştiren o ender örneklerden. 1941’de Times dergisine “Siyah Leonardo” diye kapak olan bu “Rönesans adamı”, doğanın büyülü gücünü küçücük yaştan arkasına alıp kötülüğün karşı­sında bilim, inanç, çalışkanlık, yaratıcılık ve sevgi ile öyle bir durmuş ki hayran olmamak elde değil.

    Küçük George’un öyküsü Diamond Grove-Missouri’de başlıyor. İçsavaş bitmek üzere, ortalık toz duman. Köleliğin kal­dırılmasına çok az zaman kal­mış. 1855’te Moses Carver adında Alman kökenli bir Amerikalı, George’un annesi Mary’yi 700 dolara “satın alıyor”. Annesi daha 13 yaşında. Çiftlikte başka bir köle olan Giles ile evleniyorlar. Tahminen 1865’te, son çocukları George doğuyor. Babası o doğ­madan az önce tomruk kamyo­nunun altında kalıp ölüyor. Daha birkaç haftalıkken annesi, kız kardeşiyle birlikte Arkansas’tan gece baskınına gelen haydutlar tarafından kaçırılıp Kentucky’de satılıyorlar. Erkek kardeşi James ellerinden kaçarak paçayı kurta­rıyor. Moses Carver arkalarından kiralık bir adam yollayarak Mary ve çocuklarını aratıyor. Adam sadece bebek George’u perişan bir hâlde boğmaca geçirirken buluyor. Bebeğin karşılığında ödüllü bir at veren Moses, Geo­rge’u haydutlardan geri alıyor. Annesi ve kız kardeşinden ise bir daha haber alınamıyor.

    resim_2024-08-25_031402380
    George Carver, toprağın tükenmesini önlemek için pamuğun yerine yerfıstığı ekimini teşvik ederek tüm dünyada tarım ekonomisine büyük katkı sağladı.

    Sahip Moses, içsavaşın göbe­ğinde yer alan bu sınır eyaletinin orta yerinde bir ayrık adem; bir­leşmekten yana olduğu için ay­rılıkçı konfedere kuvvetleri, hâlâ köleleri olduğu için de birleşme yanlılarını karşısında buluyor. Moses ve Susan Carver, köle­liğin kaldırılmasından hemen sonra George ile kardeşi James’i kendi çocukları gibi büyütüyor. Susan, George’a kanaviçe dahil ev ve bahçe işlerini öğretiyor. Şifalı bitkilerle ilgili bildiklerini anlatıyor. Daha 10 yaşındayken George, bu şifalı bitkilerden ilaç yapıyor, toprağın iyileştirilmesi için, böcek ve mantarlara karşı doğal ilaçlar geliştiriyor. Çevresindekiler bu küçük oğlana “bitki doktoru” demeye başlıyor. Sabahın dördünde kalkıp orma­na gidiyor ve doğayı gözlüyor, dinliyor, öğreniyor. Hep sabah olmadan ayakta; ömrünün sonuna dek…

    Susan Teyze siyahları kabul eden bir okul olmadığı için evde okuma-yazma öğretiyor ona. George 11 yaşına gelince eğiti­mine devam etmek amacıyla pı­lıyı-pırtıyı toplayıp, kendi başına 16 kilometre ötedeki siyahlara özel ilkokula gidiyor. Okulun oraya vardığında gece olduğu için bir ahırda uyuyor. Ertesi sabah kendi deyimiyle “nazik bir hanım” olan ahırın sahibi Mariah Watkins’ten kendisine bir oda kiralamasını rica ediyor. Kendini “Carver’ların George” olarak tanıtınca, Mariah ona “Senin adın artık George Car­ver” diyor. Köydeki diğer George Carver ile mektupları karışma­sın diye sonradan bir W. eklemiş ismine ama pek kullanmamış bu adı. Biri “W. nedir, Washing­ton mı?” diye sorunca gülerek “Neden olmasın” bile demiş; ama o, Carver’ların George!

    George Carver
    George Carver, serasında.

    Mariah Teyze, bilge bir kadın. Ona “Öğrenebileceğin her şeyi öğrenmeli sonra da dünyaya açılıp bu bilgileri insanlara geri vermelisin” demiş. Kadın varlıklı, siyah ve özgür bir ebe, ki o bölgede çok az rastlanır bir bi­leşim bu. Üstelik beyaz bir doktor olan babasından ebelik eğitimi almış. O kasabada tıpla ilgilenen tek insan olunca doğurttuğu, tedavi ettiği herkes tarafından saygı görmüş. İki çocuğunu kaybetmiş bu kadın 3 sene bo­yunca George’a annesi gibi yakın davranmış.

    George, siyah olduğu anla­şılınca geri alınan üniversite kabulünün üzerine, ne yapaca­ğını bilemeden geçirdiği iki yıl boyunca devletten anlaşmalı aldığı 17 dönüm üzerinde tarım yapmış. Yemeden-içmeden biriktirdiği paranın üzerine bankadan 300 dolar eğitim kredisinin çıkmasıyla 1890’da Simpson College’da öğretmen olma ümidiyle resim ve piyano eğitimi almaya başlamış. “Bu okuldakiler bana benim de insan olduğumu öğrettiler” diyor üniversite dönemi için.

    Hayatının yolunu çizmesi için yine bir kadın yardımcı olmuş George’a. Okuldaki resim hocası Etta Budd çizdiği çiçek resimle­rine bakıp, ona Iowa Eyaleti Zira­at Yüksekokulu’nda botanik oku­masını tavsiye etmiş. Zira siyah olduğu için resimlerini satarak hayatını kazanamayacağını dü­şünmüş. George 1891’de bu okula kabul edilen ilk siyah öğrenci olmuş. Üniversiteyi bitirince aynı okulda yüksek lisansına devam etmesi için hocaları George’u ikna etmişler. Bitki patolojisi ve mikoloji (mantarbilim) üzerine yaptığı laboratuvar araştırmala­rı botanikçi olarak ulusal çapta tanınmasını ve saygı duyulan bir biliminsanı olmasını sağlamış. George, Iowa Eyalet Üniversi­tesi’nin ilk siyah öğretim üyesi olmuş ama, esas heyecanlı kısım bundan sonra gelmiş.

    resim_2024-08-25_031408269
    Carver, 1890’da Simpson College’da öğretmen olmak için resim ve piyano eğitimi almıştı.

    Yıl 1896. 31 yaşındaki George, ziraat üzerine yüksek lisansını tamamladıktan sonra birçok iş teklifi alıyor. Tekliflerin en çe­kicisi ise Booker T. Washington tarafından yapılanı. “Sana para, pozisyon veya ün vaadedemem. İlk ikisine zaten sahipsin. So­nuncusunu da bulunduğun ko­num itibarıyla zaten kazanacak­sın. Sana ‘gel bunlardan vazgeç’ diyorum. Onun yerine çalışarak, ama çok çalışarak insanları yoksulluk ve çöküşten, ziyan olmaktan kurtarmayı, insan­lığa yaraşır bir yere getirmeyi öneriyorum. Bölümün şimdilik kağıt üzerinde, laboratuvarın da kafanda olacak”. İdealist bir yürek bu çağrıya nasıl dirensin? Böylece 47 yıl boyunca çalışacağı Alabama’daki Tuskegee Enstitüsü’nün Endüstriyel Ziraat Okulu’na direktör oluyor.

    Trenle Alabama’ya, güneyin kalbine doğru yola çıkan Carver gördüklerine inanamıyor. 1941’de bir radyo programında o yolculuğu şöyle anlatacak: “Tre­nim Iowa’nın altın renkli buğday ve mısır tarlalarını geride bırak­tığında yalnızca pamuk, dö­nümlerce pamuk görür oldum. Dağınık, zayıf pamuk tarlaları kulübelerin kapı diplerine kadar girmişti. Sebze adına birkaç yap­rak pazı, cılız inekler, kemikleri sayılan katırlar ve çizgi çizgi derin yarıklarla dolu tarlalar ve tepeler… Bilimsel ziraata dair hiçbir kanıt yoktu. Her şey aç görünüyordu; toprak, pamuk, hayvanlar ve tabii insanlar…”

    İşte bu insanlara hayatta kalma umudunu aşılamak için ömür boyu sabah 4 gece 9 arası çalışıyor George. Pek bir şey yi­yip içmediği, gezip tozmadığı, bir aile kurmadığı ve okulun verdiği lojmanda kaldığı için epey para biriktiriyor. Bunların hepsini de sevgili enstitüsüne miras bırakıyor! George buluşlarının üçü hariç, hiçbirinin patentini almıyor. “Buluşlarımı sadece birkaç şanslı insanın kullanma­sını istemedim” diyerek herkesle paylaşıyor.

    resim_2024-08-25_031413452
    Siyah Amerikalı bir çift, yerfıstığı hasadı sırasında.

    Laboratuvar çalışmalarının başarılı olmasının ardından, özgürlüklerine yeni kavuşmuş, ama yoksulluktan kurtulamamış siyah Amerikalılara açlığı nasıl yenebileceklerini, borca girme­den nasıl üretim yapabilecekle­rini göstermeyi amaç ediniyor. Örneğin domuzlarına ticari yem yerine meşe palamudu yedirme­lerini, topraklarına suni gübre yerine bataklık çamuru sermele­rini öneriyor. Okuryazarlık seviyesi düşük çiftçilerin anlayacağı dilde birçok bülten hazırlıyor. Toprağı zenginleştirmek için dikecekleri yeni ürünlerle pişi­rilebilecek tarifler verip daha iyi beslenmelerini sağlıyor.

    Bir bağışçısının adını verdiği “Jessup Vagonu” ile zirai eğitimi ücra yerlerdeki yoksul köylü­lerin ayağına kadar götürüp, düzenlediği grup eğitimleriyle onları alternatif yöntemleri kullanmaya teşvik ediyor. Siyah çiftçilere arazi teraslama, meyve bahçelerinde budama, bostan­cılık, bahçıvanlık, alet bileme, kümes yapımı, kümes hayvanı yetiştirme, ufak çaplı mandıra­cılık, hayvan kesimi, et tütsü­leme, konserve yapımı, yiyecek saklama gibi konularda eğitimler veriyor. Eğitimi alan köylüler ev­lerine dönünce beslenmelerinde ve ürün verimlerinde büyük iyileşme oluyor. 1892’den 1918’e dek yollarda olan Jessup Vagonu, daha sonra yerini aynı amaçla işleyen Knapp Zirai Kamyonu’na bırakıyor.

    Bu eğitimlerde özellikle sü­rekli pamuk ekilen toprağın hızla fakirleştiğini ve erozyondan daha hızlı yokolduğunu anlatıyor. Nitrojeni bağlayan yerfıstığı, soya fasulyesi, börülce, tatlı patates ekerek toprağa verimi­nin geri kazandırılabileceğini George Carver öneriyor. Dönüşümlü ürün ekimi fikri de ondan çıkıyor.

    resim_2024-08-25_031419347
    Carver, yerfıstığını teşvik etmek için kağıttan traş kremine pek çok kullanım alanı geliştirmişti.

    Carver, bu ürünler arasın­dan hem nitrojen hem de besin değeri bakımından çok zengin olan yerfıstığına özel bir önem veriyor. Ancak çiftçiler ellerinde ne yapacaklarını bilemedikleri tonlarca yerfıstığı kalınca şika­yete başlıyorlar. Carver bu sefer yeniden laboratuvarına girip, bir hafta içinde yerfıstığından yapılabilecek un, macun, yalıtım malzemesi, kağıt, sunta, tahta boyası, sabun, traş kremi, cilt losyonu gibi ürün fikirleri geliş­tiriyor. Ayrıca fıstıktan yapılabi­lecek antiseptik, laksatif, guatr ilacı gibi tıbbi ürünler de buluyor. Ancak bu fikirlerin çok azı kalıcı ürünlere dönüşüyor; zira ufak çiftçilerin bunları yapıp satacak parası yok.

    Carver’ın dergilerden topla­dığı tariflerle yerfıstığını iyi bir besin olarak konumlandırma çabası, fıstık ezmesi fikrinin de ona mâledilmesine neden oluyor. Yalnız bugün bile yerfıstığının tarihine gözatarken karşımıza çıkan bu bilgi doğru değil; zira fıstık ezmesi Mayalardan bu yana yapılıyor.

    George W. Carver’ın araştır­maları tarım pratikleri, çevreci tarım, toprak korunumu ve zenginleştirilmesi, doğal tarım pratikleri ve dönüşümlü ürün ekimi konusunda 100 yıl ön­cesinden bugüne ışık tutmaya devam ediyor. “Hayvanların, bitkilerin ve minerallerin, insanlarla karşılıklı bağımlılığı” fikrini dile getirene bugün bile “çatlak” gözüyle bakılırken, 1900’lerde yoksul köylülere bunu anlatma­yı başaran bu biliminsanının çabaları hâlâ saygıyla anılmayı hak ediyor.

    resim_2024-08-25_031427343
    Carver’ın direktörlüğünü yaptığı Alabama’daki Tuskegee Enstitüsü’nde laboratuvar çalışmaları.
  • Kitap kazıları sırasında edebiyat ve anı buluntuları

    Kitap kazıları sırasında edebiyat ve anı buluntuları

    Ağır kitap tutkunları öldüğünde sık görülen tablo, ardından kütüphanesinin yollanmasıdır… Sahaf dükkanlarında, ikinci el kitapçılarda toplanmış anıların ölçümünü yapmak kimsenin, kitapçının bile elinde değildir. Her birinde paramparça ama derin bir tarih bekler; hiçbir arkeoloğun bütün tabakalarını ayrıştıramayacağı kazı alanlarıdır.

    Bir ayrıntıya yeniden bakma amacıyla, Deleu­ze-Guattari’nin Qu’est-ce que la Philosophie nüshasını yerinden -uzun ara sonrası- çı­karıp masama getirdim. İlgili bölümü (“Giriş”i) okurken yandı kafamda bir yanyolu aydınlatan lamba: Kitabın bendeki anısı birden canlanıp önüme dikile­yazdı.

    Onu çıkar çıkmaz (1991 yazı) edinişimi, alır almaz okuyuşu­mu, okur okumaz sırasını sabır­sızlıkla bekleyen Turhan Ilgaz’a verişimi, onun hemen okuyup çevirmeye karar verişini, yayın hakkını alışımızı, çeviri sürecinde yaptığımız düşünce alışverişlerini ayrıntılarıyla anımsadım masamda.

    Kitaplığımdaki kitapların ba­rındırdığı anı toplamı üzerinde düşünmeye koyuldum ardın­dan. Bütün kitapların belki değil, birçoğunun satın alınış, armağan ediliş zamanlarına ve başka yerlemlerine ilişkin verilerden başlayan, okunuş süreçlerine bağlı verilerle ge­nişleyen “ağ”, her rafta yanyana dizilmiş anı kesitlerinin du­ruşuna ait bir hayal penceresi açmakta gecikmedi. Bir şairin, Edip Cansever ya da Aragon; bir düşünürün, Nermi Uygur ya da Spinoza, kitaplarını barındıran her bağımsız rafta, raf dilimin­de sıkıştırılmış ilişki zamanları bulunduğunu algılayabiliyor­dum.

    Kitap kazıları sırasında edebiyat ve anı buluntuları
    Yazarımız Enis Batur, kütüphanesinin küçük bir bölümünün önünde (Sema Aslan, Benim Kitaplarım, Doğan Yayınları, 2009)

    Raftan rafa, binlerce kitabın içindeki anı halkaları bitiştirile­cek olsa, yarım yüzyılı aşan bir takvimde birikmiş anıların ya­zımı tek bir üst kitaba sığama­yabilirdi. O toplamı, kütüphane­yi oluşturan kişiden başkasının okuması beklenemez; üst kitabı bir tek “sahip” kaleme alabilir.

    Birçok geniş kütüphane kur­muş okur, edindiği her kitaba tarih düşer. Kimileri mekan belirtkelerini kullanmayı sav­saklamaz: Kent ismi, semt ismi, kitabevi ismi önsayfalardan birinde yerini alır. Sık rastla­nan bir ritüel: Kişinin adını ve seçtiği bir simgeyi taşıyan bir ex-libris iç kapağa yapıştırılır. Damga ya da mühür seçeneğini yeğleyenler de vardır.

    Bu “yerlem”ler (koordinatlar) kütüphaneden içeri adımını atan nesnenin sırasını saptar. Bazı okurların, kitabın en arka sayfasına okuma tarihleri düştüğüne tanık olunur. Her veri, sözkonusu kitabı ağır­layan okurun ‘anı defteri’ne dahil öğeler arasındadır. Buna karşılık, “ikinci el” kitapların ‘ilk okur’dan başlayarak kendi anıları olur, bünyesinde belirt­keler üstüste biner: Sahaflardan aldığımız kitapların yaşamöy­küsünü, sizi önceleyen bölüm­leri nedeniyle, yazamazsınız! Gelgelelim, düşsel sahneler pekâlâ kurabilirsiniz: Thomas Whittemore’un Seniha Sami Moralı’ya imzaladığı The Mosa­ics of St. Sophia At İstanbul’un bendeki anısı Emin Nedret İşli’nin Turkuvaz’ından 1993’te kitabı edinişimle başlıyorsa da, Whittemore’un Semiha Hanım’a kitabını imzalayışı gözümün önünde canlanıyor. Kitabın künyesi çetrefil: Pa­ris’te, Rue de Lille 4 numaradaki The Byzantine İnstitute Inc. için Oxford University Press’de 1936’da basılmış. Dörtbir yanın­dan gizem fışkıran bu nüsha, ben yeryüzünden çekip gidince kimbilir hangi adreste yeni ‘anı’lar edinecek.

    Ağır kitap tutkunları öldü­ğünde, sık görülen tablo, ardın­dan kütüphanesinin yollanma­sıdır. Defalarca tanık olduğum duruma ilk defa Ankara’da rastgeldiğime daha önce de değinmiştim: Hayrullah Örs’ün yalnızca kütüphanesi değil, okul karneleri dahil özel arşivi de satıştaydı!

    Bu parçalanma, acımasız deneyim; ama, korunmuş kü­tüphanelerde de anıların çoğu kaybolacaktır. Kimi işaretler kalır: İmzalı kitaplar, derkenar notları arkeolojik yaklaşım­larla değerlendirilir bazen. Bir tasarımı gerçekleştiremedim bu bağlamda: Yusuf Atılgan’ın notlayarak okuduğu Zuhuri Danışman elinden 6 ciltlik Na­ima Tarihi’nin okur haritasını çıkaramadım. Atılgan, bitire­mediği son romanının konu­sunu o kaynaktan süzmüştü.

    resim_2024-08-25_031048878
    Walter Benjamin, Paris’teki Bibliothèque Nationale’in okuma odasında, 1937 (üstte). Benjamin, 18 yaşından beri okuduğu tüm kitapların listesini tutmuştu (altta).
    80-81 ENIS BATUR_dk

    Değer buluyorsa, kütüpha­nesinin kitabını kurmayı dü­şünebilir okur(yazar) -benim gözümde anlamlı yaşamöykü metinlerinin arasına girebile­cek örnektir. Orada kişisel bir takvim, şahsa özgü bir krono­lojik akış bekler. Gelgelelim bir “edinme defteri” baştan tutul­mamışsa, hikayeyi kurmanın tek yolu kütüphane sahibinin belleğinden yararlanmasından geçecektir. Edindiği kitapların ön sayfasına tarih düşmek, birkaç bin kitabı tek tek tarih sırasına göre dizmeyi kolaylaş­tırmaz!

    “Okuma defteri” başka: Onun takvimi farklıdır. Walter Ben­jamin’inki günışığına çıkarıl­mıştır. Bilge Karasu’nunkini Mustafa Arslantunalı koruyor; belki bir gün yayımlanacaktır. Okuma defterleri de yaşamöy­küsel dökümlerdir, tutanın güzergahına ışık düşürürler.

    Pek çok kitapseverin nes­neye ait fetişler topladığına, biriktirdiğine tanık olunur. Üçboyutlular, ‘efemera’ kap­samına girenler, başkalarına imzalanmış kitaplar, özgün ciltler, yazarlara ait belgeler kütüphanenin türevleridir. Bir çoğu kütüphanenin raflarını istila ederek asıl sakinlerin önünü kapatacak ölçüde sır­naşıklaşır!

    Sahaf dükkanlarında, ikin­ci el kitapçılarda toplanmış anıların ölçümünü yapmak kimsenin, kitapçının bile elinde değildir. Herbirinde paramparça ama derin bir tarih bekler; hiçbir arkeo­logun bütün tabakalarını ayrıştıramayacağı kazı alanlarıdır.

    Bütün bunlar Evren için­de bir başka Evren olduğu­nun göstergesi değil midir?

  • Rus vezir Nepo devrildi Çinli ejder Liren başa geçti

    Rus vezir Nepo devrildi Çinli ejder Liren başa geçti

    Nisan ayında yapılan unvan maçında rakibi Yan Nepomniyaşçi’yi (Nepo) yenen Ding Liren dünya satranç şampiyonu oldu. Satrançta son yıllarda büyük aşama gösteren Çin’in temsilcisi Liren, hızlı tempoda oynanan son bölümde rakibine 2.5-1.5 üstünlük sağladı ve ilk Çinli dünya şampiyonu oldu. Satranç tarihindeki tartışmalı unvan maçları ve analiz…

    Satrançta 17. dünya şam­piyonunu belirleyecek olan unvan maçı, 9-30 Nisan arasında Kazakistan’ın başkenti Astana’da yapıldı. Yan Nepomniyaşçi (Nepo) ile Ding Liren’i karşı karşıya getiren maç, 14 partiden oluşmaktaydı. Maçın bu 14 oyununda eşitlik bozulmadı (kazançlara 1, beraberliklere ½ puan); skor 7-7 olunca devreye daha hızlı tempoda oynanacak oyunlar girdi. Bu bölümde rakibi­ne 2.5-1.5 üstünlük sağlayan Ding yeni dünya şampiyonu oldu ve 1 Mayıs’taki kapanış töreninde taç giydi.

    Maç öncesi FIDE reyting listesinde ağır partide Nepo 2795 ile 2. sıradayken, Ding 2788 ile 3. sıradaydı. Maçın sonucunu belir­leyen rapid bölümün dünya klas­manında Ding 2829 ile 2. sırada, Nepo’ysa 2761 ile 7. sıradaydı. Tarafların yıldırım reytingleriyse birbirlerine çok yakındı: Pasif lis­tede olmasına rağmen Ding 2787, 11. sıradaki Nepo’ysa 2781.

    resim_2024-08-25_030608397
    Satrançta yeni dünya şampiyonu Ding Liren ve diğer Çinli oyuncu ve yöneticiler, zaferden sonra düzenlenen törende birlikte poz verdi: “Engel Tanımayan Zihinler”.

    Reyting sıralamasında eski dünya şampiyonu Norveç­li Magnus Carlsen’in hemen arkasından gelen ikili görüldüğü üzere hemen hemen aynı güçte. Yekaterinburg 2020-21 ve Madrid 2022 Adaylar Turnuvalarını kazanan Nepo, listede Carlsen’in arkasından uzun süre ikinci sırada yer alan Ding’in önüne geçmiş, Çinli oyuncu ülkesiyle birlikte Covid-19’dan ziyadesiyle etkilenmişti. Adaylar turnuvaları hariç Batı’da fazla boy gösterme­yen Ding, sene başındaki Wijk aan Zee Turnuvası’nda da 5.5/13 ile negatif bir sonuç almıştı.

    Rusya-Ukrayna savaşıyla bir­likte, Dünya Satranç Federasyonu (FIDE) Başkanı Arkadi Dvorkoviç herhangi bir organizasyonu yö­netebilen tek Rus olma özelliğini hala koruyor. Savaş zamanı adeta ikiye bölünen dünyada, Ruslar organizasyonlarını Hindistan ve Kazakistan’a kaydırmıştı. Hal böyle olunca Nepo’nun maç boyunca kendini evinde hisset­tiği kesin. Ding ise açıklamadığı nedenlerden ötürü iki defa otel değiştirdi. İşin ilginci, organizas­yonun yapıldığı otelden çıkıp 5 gün sonra geri döndü.

    Unvan maçı, arkasında Vityu­gov, Potkin, Khayrullin, Riya­zantsev gibi sekundantlarının fikirlerini çok iyi icra edebilen Rus ekolünün son temsilcisi Nepo ile son yıllarda büyük aşama gösteren Çin’in temsilcisi Ding Liren arasındaydı. Macar asıllı Rumen GM Richard Rapport da, Ding’in başta Xu Jun olmak üzere üst düzey Çinli sekundantlarına eklenince, maçtaki oyunların açılış bölümünün teorik açıdan tatminkar olacagı aşikardı. Maç zamanı gelince hemen anlaşıldı ki, hiçbir zaman açıklanmamış olsa da Astana’ya getirilen eski dünya şampiyonlarından Rus Vladimir Kramnik de Nepo’nun ekibinin başındaydı.

    Rus Vezir Nepo Devrildi
    Rusya temsilcisi Yan Nepomniyaşçi’yi (Nepo) mağlup eden Çinli Ding Liren, rapid partiler sonucu dünya şampiyonu unvanını elde etti.

    Ruslar sadece FIDE’yi değil de dünya satranç şampiyonluğu unvanını da ellerinde tutmak istiyordu. Rus ve Gürcülerin ka­dınlar kategorisindeki hegemon­yasını 1990’lardan itibaren yıkan Çinliler, bu seneki dünya kadınlar şampiyonunu da Ju Wenjun-Lei Tingjie maçı (5-23 Temmuz 2023) sonrası çıkaracaklar. Ding ilk Çinli Dünya Şampiyonu olurken, iki sene evvel Carlsen’le de unvan maçına çıkan Nepo’nun 7.5- 3.5’luk skorla o maçta erken havlu atmış olduğunu belirtelim.

    Tarih boyunca dünya şampi­yonluğu maçları satrancı popüler kıldı, ama bir şartla: Rekabetin büyüklüğü dolayısıyla maçın kamuoyunun ilgisini üzerine çekebilmesi. Bu konuda akla ilk gelenler 1. Capablanca-Alekhine, Buenos Aires 1927. Unvana sade­ce 6 sene sahip olmasına rağmen “Capa’’nın dominasyonunun 34 oyunluk bir maç sonucunda (18.5-15.5) sona ermesi tüm dünya tarafından izlenmişti. 2. Spas­ki-Fischer, Reykjavik 1972. Rus­ların 20 senelik hakimiyetinin bir Amerikalı tarafından Soğuk Savaş döneminde sona erdirilişi (12.5-8.5). 3. Karpov-Korçnoy, bilhassa 1978 Bagiuo City. Mülteci Korçnoy ile Karpov (ve SSCB) ara­sındaki mücadelede Korçnoy’un maçı 5-2’den 5-5’e getirmesi, ama sonuçta kaybetmesi (16.5-15.5). 4. Karpov-Kasparov; 1984, 1985, 1987, 1990 senelerindeki tüm maçları. 1984’de Kasparov’un 48 oyuna çıkan maçta skoru 5-0’dan 5-3’e getirişi ve çok konuşulan sağlık sebepleriyle maçın iptali; 1987’de son partiyi kazanıp 12- 12’lik beraberlikle unvanı elinde tutması. 5. Kramnik-Topalov, Elista 2006. Tuvalette hile şüp­hesi ve “toiletgate” lakabı da alan maçı Kramnik’in 8.5-7.5 kazan­ması.

    resim_2024-08-25_030618111
    1972’de Amerikalı Bobby Fischer ile Rus Boris Spaski arasındaki efsane maç… Soğuk Savaş koşullarındaki dünyanın nefesini tutarak izlediği seriyi Fischer kazanmıştı.

    Yakın tarihteki tüm bu olaylı maçlara rağmen bu yıl Astana’da Sırp başhakem Neboyşa Baraliç’e fazla iş düşmedi ama maç da ka­muoyunun ilgisini çekemedi.

    2013’den bu yana yani 10 sene boyunca dünya satranç şam­piyonluğu unvanı elinde tutan Magnus Carlsen’in maç yap­madan unvanı terkedişi de ayrı bir önemli nokta. Son 10 yıldır satranç arenasını domine eden Norveçli önce İran asıllı Fransız Firouzja haricinde bir oyuncuya karşı unvanını korumayacağını belirtmiş ve sözünü tutmuştu. Carlsen’in unvandan feragat etme nedeninin satrancı inter­nete taşıması olduğu tahmin edilmekte. Kendine ait satranç platformları üzerinde evinde otururken set usulu organize ettiği maç turnuvalarda para kazanmak varken, unvan maçı için tekrar bir ordu kurup para harcamanın Carlsen’in planları­na uymadığı iddia ediliyor.

    Tarih boyunca unvan maçına çıkmakta tereddüt gösterenler arasındaki en meşhur şampi­yon, şüphesiz Bobby Fischer. 1975’de maç formatını değiş­tirmek istemiş ama şartları FI­DE’de yapılan oylamada 1 farkla kabul edilmemişti. Beraberlik­lerin sayılmadığı ilk 10 kazancı elde edecek tarafın kazanacağı maçta “challenger”ın unvanı elde etmesi için 2 fark yapması gerektiğini savunan Fischer’in ilham kaynağı, benzer koşullar­da oynanan 1910’daki Las­ker-Schlechter unvan maçıydı.

    resim_2024-08-25_030623229
    1985’te Anatoli Karpov’u yenerek unvanı ele geçiren Garri Kasparov, 22 yaşında satrançta en genç dünya şampiyonu olmuştu.
     

    Bu konuda en beklenmedik kararlardan biri de 2002’de FIDE Dünya Şampiyonası’nı kazanan Ukraynalı Ruslan Ponomar­yov’un 2004’e kadar unvanını ortaya koyacak bir maç yapma­dan devretmesiydi. İşin ilginç tarafı Ponomaryov çok ciddi bir hazırlık devresi geçirip, İngiliz Nigel Short da dahil olmak üzere birçok oyuncuyla hazırlık maçı yapmıştı. Daha önceki şampi­yonlardan Lasker de unvanı­nı maç yapmadan birakmak isteyenler arasındaydı (1. Dünya Savaşı sonrası 1919-21 arasında aynı Fischer’in 1972-75 arası döneminde olduğu gibi hiç oynamayan Lasker, unvanını oynamadan Capablanca’ya “ikram etmek” istemiş; yine de ikili 1921’de Havana’da karşılaş­mış ve Capablanca 9-5 kazanıp dünya şampiyonu olmuştu)..

    1924’te kurulmasına rağmen FIDE ancak 2. Dünya Savaşı son­rası ipleri eline geçirdi. 1948’de Lahey ve Moskova’da yapılan maç turnuvasının organizas­yonuyla, Alekhine’in ölümüyle boşalan koltuğa Botvinnik oturtuldu. FIDE’nin kurumsal düzenlemeleri öncesinde, dünya şampiyon “challenger”dan maç için gerekli parayı bulmasını istiyordu. Bu yüzden tüm dün­yanın beklediği 2. Alekhine-Ca­pablanca maçı hiçbir zaman oynanamadı.1993 yılındaysa Kasparov ve Short, FIDE’nin maç için açılan ihaledeki tercihlerini beğenmediler ve unvan ma­çını sistemin dışına taşıdılar. Böylece Kasparov’da uzun bir süre Fischer gibi dünyanın en kuvvetli oyuncusu olmasına rağmen dünya şampiyonu ola­rak anılmadı, Şimdi bu isimlere Magnus Carlsen de eklenmiş oldu. Her ne olursa olsun, Kaza­kistan’ın başkenti Astana’daki 2 Milyon Euro’luk şampiyona ödü­lünün yaklaşık % 60’ı Ding’in, % 40’ı da Nepo’nun oldu.

    Maçın teknik olarak analizine gelince… 7-7 biten ağır partiler­de skoru önde götüren, hiç geri düşmeyen taraf hep Nepo’ydu. Maçın 4. ve 7. oyunlarını Be­yazlarla kazandı; ancak Ding 12. oyunda 6-6 eşitliği buldu. O partide daha iyi konumda olan Nepo, hamle sırası rakiptey­ken kendine ayrılan odaya çok sık gidip konumu monitörden izledikten sonra hamle yapmaya başlayınca, partiyi ilk zaman kontrolünden 5-10 hamle önce yaptığı hatalarla kaybetti. Ağır partilerde kalite ve mücade­lecilik üst seviyedeyken, Ding cephesinin satranç platformla­rında internet üzerinde anonim isimlerle oynamış oldukları par­tiler keşfedilince Çinli oyuncu strateji değişikliğine gitti. Uzun süredir satrançsever düzeyinin ciddi anlamda düştüğü Türki­ye’de ise maç ve oyun seviyesi tam olarak anlaşılmazken, yorumcular oyunlardan ziyade kendi hayatlarını anlatmakla meşguldüler!

    resim_2024-08-25_030631536
    Çinli Ding Liren’den önceki son dünya satranç şampiyonu Norveçli Magnus Carlsen, FIDE listesinde 2859 rating’le halen ilk sırada.

    Rapid oyunlara geçildiği zaman Nepo’nun biraz da yaptığı hazırlığın kurbanı olduğunu söylemeliyiz. Carlsen’e karşı olan maçtan beri varlığı hep telaffuz edilen Skolkovo Ensti­tüsü’ndeki süper bilgisayar Ne­po’nun aleyhine çalışmış oldu. 2. ve 4. rapid oyunlarda anti-Mar­shall sistemlerinde Beyaz Fili er zincirinin içinde tutan oyun tarzı teorik olarak iyi konumlar elde etse de Rus oyuncuya pra­tikte sıkıntılı anlar yaşattı. Rapid partiler öncesi Ding’in bu tempo­da oynamaktan imtina edip ağır parti bölümünün son oyunların­da tüm gücünü harcayacağını söyleyen GM Riyazantsev haksız çıktı. Daha serinkanlı olan Ding bu bölümü son partiyi kazanarak 2.5-1.5 aldı ve rakibini totalde 9.5-8.5 skoruyla yenerek ilk Çinli dünya şampiyonu oldu.

    Yüksek seviyedeki mücadele­nin göstergesi, maçın beraber­likle biten 8. oyunuydu:

    GM Ding Liren(2788)-GM Nepomniyaşçi(2795), Astana (Maç/8) 2023,Nimzo-Hint Sa­vunması

    1.d4 Af6 2.c4 e6 3.Ac3 Fb4 4.e3 0-0 5.a3!? Fc3 6.bc3 d6!? 7.Ae2! c5 8.Ag3 Ac6 9.Ka2! b6 10.e4 Fa6 (10…Ae8!?) 11.Fg5 h6 12.h4 hg5 13.hg5 g6 14.gf6 Vf6 15.e5!? de5 16.d5 Ae7 17.d6 Af5 18.Ae4 Vd8 19.Vd3! Şg7 20.g4 Fb7 21.Kh3 Ah4 22.g5 Fe4? (22…Kh8!) 23.Ve4 Af5 24.Kd2! Kh8 25.Kh8 Vh8 26.d7? (26.Kd3!-h3 kazanırdı.)Kd8 27.Ve5 Şh7 28.Vh2 Şg7 29.Ve5 Şh7 30.Vh2 Şg7 31.Vc7 Vh4!? (Blöf!31… Vf8 32.Şd1! Ve7 33.Şc2 Vg5 34.Va7 Ve7 varyantına göre tempo kazanıyor.) 32.Şd1? (32.Vd8! ve yaklaşık 12 hamlelik forse var­yant sonunda Beyaz Şah daimi kişlerden kaçar.) Vg5 33.Şc2 Ve7 34.Fg2?! e5? (34…Ad4!=) 35.Fe4 Ah6 36.Va7 Ag4 37.Ff3? (Ding 37.Fc6 e4 38.Vb6 Ae5 39.Fb5 Ad3’ü beğenmiyor ama) Af2!= 38.Kf2 e4 39.Ke2 f5 40.Vb6!? Kd7 41.Vb8 Vd6 42.Vd6 Kd6 43.Fe4! fe4 44.Ke4 Şf6 ve beraberlik (0,5-0,5)

    Hollandalı GM Donner “sat­rançla ilgili her konu satranççı­lara bırakılmalı” derdi.30 Nisan Pazar günü dünyada birçok satranççı için hayat durmuştu. Bu tutku ve bilinç seviyesi, tabii ‘olmaz olsun böyle dünya şampi­yonluğu maçı!” diye başlık atan ya da tahtanın solunda beyaz kareyle tam yarım saat yayın yapanların idrak edebileceği birşey değil.

    Rapid oyunlarda durum 1.5-1.5 berabereyken nefesler tutulmuş­tu..Dünya satrancının zirvesi Kramnik, Grişçuk ve Svidler’i bile yayın esnasında şaşırtan gelişmeler aşağıdaki konumla geldi:

    resim_2024-08-25_030637360

    Uzun süredir zeitnot’ta (zaman sıkışması) oynayan Ding karşısında fazla iyimser davranan Nepo, 1.Fc5 Fe1 2.Vg2 devamyolunu beğenmeyip 1.Ve4 Şg8 2.Vd5 Şh7 3.Ve4 ile beraber­lik yapmak istedi. Bütün dünya beraberlik beklerken Ding 3… Kg6! ile kendini bilerek açmaza sokarak 4.Vf5? (Beyazın bekle­mesi daha iyiydi, örneğin 4.h4) c4 5.h4 Vd3!-+ sonrası materyal üstünlüğüyle 20 hamle içinde kazandı ve yeni dünya şampiyo­nu oldu.

  • Aytunca: Kimliği ve müziği çağının sınırlarını aşınca…

    Aytunca: Kimliği ve müziği çağının sınırlarını aşınca…

    1960’lı yıllarda eşcinselliğini saklamadan müzik yapan, sahneye pembe takımlarla çıkan Mesut Aytunca, Türk rock müzik tarihinin nevi şahsına münhasır isimlerindendi. Dinleyicilerinin sorun etmediği cinsel kimliği önce müzik camiası tarafından dışlanıp sahne dışına itilmesine, ardından korkunç bir cinayete kurban gitmesine yol açacaktı.

    Vietnam savaşı şiddet­lenirken ABD Dışişleri Bakanı Dean Rusk CEN­TO toplantısına katılmak üzere Ankara’daydı (19 Nisan 1966). Toplantıda Kıbrıs sebebiyle gerilen Türk-Yunan ilişkileri, Vietnam savaşı ve Keşmir me­selesi tartışılacaktı. Amerikalı Bakan Esenboğa’ya indiğinde, kendisini protesto eden 70 üni­versiteli gözaltına alınmıştı.

    O sıralarda gazetelerin kül­tür sayfalarında yeni gösterime giren “Bir Tadım Bal” filminden bahsediliyordu. İngiliz yönet­men Tony Richardson’ın filmi eşcinsel bir erkekle genç bir kadının arasındaki dostluğu anlatıyordu. Zaten yıl boyunca en çok ilgi çeken haberler arasında rock’n roll konserlerinde kendilerinden geçen “Ye-Ye’ci gençler” ve New York’ta Beyaz Saray önünde haklarını talep eden homoseksüeller de vardı. Aynı yıl Yemen’de hemcinsle­riyle ilişki yaşadığı tespit edilen bir erkek, bir meydanda başına kurşun sıkılarak idam edilmiş, Beyoğlu’ndaysa kadından farkı olmayan erkeklerin konsomas­yona çıktığı, hatta müşterilerle öpüştüğü bir mekan okuyu­culara hayretler içerisinde duyurulmuştu. Üstelik meka­nın sahibi “çok sayıda yabancı müşterimiz var, döviz sıkıntı­sına çare oluyoruz, fena mı?” demişti.

    Ankara’daki bakana yönelik öğrenci protestoları sırasında, polisin kırmızı ceketi ve uzun saçları sebebiyle şüphelenip gözaltına aldığı bir genç vardı. Kendisi “Silûetler Orkestrasının elektro gitaristi Mesut Aytun­ca”ydı. Takvimler 20 Nisan 1966’yı gösteriyordu. Aytunca o sabah Eskişehir’den Ankara’ya gelmişti. Polis, grubu Silûetler ile Altın Mikrofon Yarışması’nı katılacak ve o gece Ankara Bü­yük Sinema’da sahneye çıkacak Aytunca’nın kim olduğuna, ancak yarışmayı tertip eden Hürriyet gazetesi yetkilileri araya girince inanmıştı.

    Aytunca: Kimliği ve Müziği
    Altın Mikrofon ödülü kazandıktan sonra bir anda popüler olan Mesut Aytunca’nın grubu Silûetler, 1966’da Vakko’nun İstiklal Caddesi’ndeki moda çekimlerine katılmıştı.

    Mesut Aytunca, Çapa Tıp Fakültesi öğrencisiydi. İlk gitar dersini 1958’de Haydarpaşa Lisesi’nden arkadaşı Gökçen Kaynatan’dan almıştı. Kay­natan ise o sıralar İstanbul’da Moda, Suadiye, Büyükada gibi semtlerde “Gökçen Kaynatan ve Arkadaşları” grubuyla ilgi gören bir müzisyendi. Aytunca grupta basçıydı ama, içi solo gitarist olma hevesiyle doluydu. Asıl amacı İstanbul’da çok sınır­lı bir çevreye müzik yapmak değil, gerçek bir şöhret için tüm Türkiye’ye açılmaktı. 1965’te kendi grubunu kurdu. Cliff Richards’ın meşhur grubu Sha­dows’a gönderme yapan ismiyle Silûetler, Altın Mikrofon’da ön elemeyi geçip finale kalarak adını duyuracaktı.

    Aytunca sadece grubunu kurup kendi müzikal tarzını yaratmanın peşine düşmemiş, cinsel kimliğini de açıkça ser­giler olmuştu. Gökçen Kayna­tan, gruptan ayrıldıktan sonra eski arkadaşlarının konserine izleyici olarak gelen Aytunca’yı gördüğünde çok şaşırdığını söyleyecekti yıllar sonra: “Üze­rinde eflatun bir takım vardı. Şaşırmıştım ama çok havalıy­dı”.

    1965’te Hürriyet’in düzenle­diği ilk Altın Mikrofon’a katılan grup sayısı 78’di. Ön eleme sonucu seçilen 10 grup; İstan­bul, Ankara, İzmir ve Adana’da toplam 7 konser vermişti. Hür­riyet, grupların seyahat etmesi için THY’den üç özel uçak bile kiralamıştı. Finallerde dere­celendirme halk jürisindeydi. Seyirciler, kendilerine dağıtılan formlara puanlarını yazıyor ve konserden çıkarken kapıdaki sandığa atıyorlardı. Aytunca, yarışma için geleneksel Kaşık Havası’nı 9/8 ritmli bir “surf” parçası olarak uyarlamıştı.

    1965 yılının birincisi Yıldırım Gürses’ti. Kullanılan toplam 7.776 oyun 1985’ini almıştı. Mavi Işıklar 1.407 oyla ikinciydi. Silûetler’in Kaşık Havası 1.118 oyla üçüncülüğü kazanırken, grup 2.500 lira para ödülünün de sahibi olmuştu. 1965, Aytun­ca’nın bir gitar kahramanı ola­rak adını duyurmaya başladığı yıldı. Daha yarışma tamamlan­madan İzmir’deki konserden sonra Büyük Efes Oteli’nden ilk profesyonel tekliflerini almış­lardı bile.

    İlk Altın Mikrofon yarışması büyük ilgi görünce, 1966’da dört büyük şehrin yanına Samsun, Eskişehir ve Konya da eklendi; konser sayısı 12’ye çıkarıldı. Aytunca, bu kez Diyarbakır’ın meşhur halay havası Lorke’y­le sahnedeydi. Elbette yine “surf” stilinde ve gitardaki tüm maharetini gösterecek şekil­de. Yarışma 6 Mayıs 1966’da Beyoğlu Fitaş Sineması’ndaki final gecesiyle sonlandığın­da, turne boyunca kullanılan toplam 13.411 oyun 4.563’ünü alan Silûetler hem birinciliği hem de 10 bin lira para ödülünü kazanmıştı. Mesut Aytunca iki yıl içinde çok hızlı yükselmişti.

    resim_2024-08-25_025818270
    Silûetler grubunun kurucusu Mesut Aytunca (oturan) pelerini, pantolonundaki püskülleri, gitgide uzayan saçlarıyla yalnızca İstanbullu gençlerin değil Anadolu seyircisinin de gönlünü fethetmişti.

    Kendine olan güveni sağ­lamdı. Saçları Beatles stilinden çıkıp daha da uzamış, kıyafet­leri iyice frapanlaşmıştı. Pembe ya da mor renkli lame takımlar giyiyor, üzerinden püsküller sarkıyor, sahneye rengarenk pelerinle çıkıyordu. Ancak ilginç bir şekilde sadece İstan­bul’un gençleri değil, Anadolu seyircisi de bu tuhaf giyimli, efemine tavırlı gitaristi bağrına basmıştı.

    1965-67 arasına biri 4 şar­kılık uzunçalar olmak üzere 5 tane 45’lik plak ve bir de bugün temiz bir kopyasına koleksiyon­cuların küçük çaplı bir servet ödemeyi göze alabilecekleri bir albüm sığdırdı. Ancak ilginç bir şekilde Silûetler yükseldikçe grupta çalan elemanlar sürekli değişiyordu; ya Aytunca gibi uğruna tıp fakültesini bıra­kacak kadar müziğe hevesli değildiler ya da Silûetler’de çalarak kendilerini ispatlayınca yollarına gidecek kadar kararlıydılar. Sürekli eleman değişiklikleriyle 1969’a geldi­ğinde, artık grubu kurmakta zorlanıyordu Aytunca.

    1969-1971 arasında Aytunca askerlik sebebiyle sahnelerden uzak kaldı. Döndüğünde, Anadolu Pop akımı artık tamamen baskın duruma gelmişti. Ay­tunca da 60’ların enstrümantal “surf” stilinden çıkarak sözlü parçalar yapmayı denedi. Kendi ismini de kullandığı “Eziliş –Lebuleb” 1971’de kendini yeni­den hatırlatmaya çalıştığı pla­ğıydı. Yaptığı bir değişiklik de Silûetler isminin önüne kendi adını eklemesiydi. Söylediğine bakılırsa Silûetler adı Anadolu seyircisine yabancı geliyordu ve yanlış telaffuz ediliyordu. Yeni kadroyla kendi evinde prova yaparken komşulardan birinin sürekli karakolu araması üzerine, bir arkadaşlarının Kilyos’un Demirci köyündeki çiftliğine yerleşti. Ortaya çıkan iki 45’lik plakta artık vokalleri de kendisi yapıyordu. O dönem grupta yer alan davulcu Nihat Örerel de yıllar sonra o günler için “Çok yalnızdı; bizim dışımızda onu herhangi başka bir müzisyenle hiç görmedim. Eşcinselliği o dönem için dışlanmasına yol açmıştı” diyecekti. Birlikte yaptıkları “Bir Dost Bulamadım” 45’liği, içinde bulunduğu duru­ma tam oturuyordu sanki.

    1972’de son 45’liği “Bana Sıla da Bir Gurbet de Bir”i yayımla­dı Aytunca. Plak, bir öncekiler kadar bile dikkati çekmedi. Bir süre çekilmeye karar verdi. Tıp fakültesini yarım bırakmıştı. Basın-Yayın Yüksek Okulu’na girdi ve ismi sonraki 4 yıl bo­yunca, 28 Mayıs 1976’ya kadar hiç duyulmadı.

    resim_2024-08-25_025825139
    Askerlik nedeniyle iki yıl sahnelerden uzak kalan Mesut Aytunca, 1971’de döner dönmez “Eziliş-Lebuleb” adlı plağını çıkardı.

    O günkü gazetelerin ilk say­fasında Millî Selamet Partisi’nin İstanbul’un fethinin 523. yılı ve­silesiyle başlattığı Ayasofya’nın yeniden cami hâline getirilmesi kampanyası vardı. Yunanistan ile gerginlik Kıbrıs yüzünden yine üst seviyedeyken Soğuk Savaş sürüyor, Beyrut’ta ise silahlar susmuyordu. İTÜ’de “ülkücü komandolar” Sol gö­rüşlü öğrencilere saldırmıştı. İç sayfaların dibindeki bir kısa haberdeyse Mesut Aytunca ismi vardı. Taksim Yağhane Sokak, 16 numaradaki evde, boğazı ka­dın çorabıyla sıkılarak öldürül­müştü. Evin tuvaletinde çıplak cesedini bulan bir arkadaşı, polis yerine Aytunca’nın emekli albay babasına haber vermiş; eve gelen baba Aytunca oğlunu yatağına taşıyıp çıplak bede­nine giysilerini giydirdikten sonra polisi aramıştı.

    Müzik dergilerinden Ses’in yorumu “bir müzisyene yakış­mayacak şekilde öldü”ğüydü! Görgü tanıklarının ifadelerin­den yola çıkılarak belirlenen eşkali çizmek de Milliyet’in ünlü çizeri Bedri Koraman’a düştü. Zanlı iki hafta sonra yakalandı. Kaldığı yerde yapılan aramada Aytunca’ya ait saat gibi bazı özel eşyalar bulunan Ali İhsan Öz­bey, mesleği sorulduğunda “iş­sizim” diyecek ve cinayeti kabul edecekti: “Mesut iş bulacağına söz vermişti, sözünü tutmadığı için kavga ettik, çorapla boğazı­nı sıkarak öldürdüm”.

    Silûetler efsanesi, Aytun­ca’nın 32 yaşında hayata veda etmesiyle son buldu. Kendisini sahnede izlemiş olanların nere­deyse hepsinin yıllar sonra söy­lediği yeteneği, sihri ve cazibesi hakkındaki övgü dolu sözleri; dünyaya hem tam zamanında ama hem de biraz erken düş­müş bir göktaşı misali olduğu yolundaki yorumları hayattay­ken duyabilmeyi muhtemelen çok isterdi.

    73-75 MUZIK TARIHI_dk
    1966’da Altın Mikrofon kazanan Silûetler kadrosu. Ayaktakiler, Aydın Daruga (davul) ve Metin Alatlı (org). Oturanlar soldan itibaren, Rasim Ulusman (ritm gitar), Mesut Aytunca (solo gitar) ve Erol Bilem (bas).
  • Hapislerde geçen bir hayat yasak tanımaz bir edebiyat

    1963’te vefat eden Türkiye’nin-Türkçenin en büyük şairlerinden Nâzım Hikmet, ülkesindeki hayatının büyük kısmını hapiste geçirdi. Eserleri uzun yıllar boyunca yasaklandı. Başka kitaplarda, dergilerde, filmlerde adının anılması bile yasaktı. Nâzım Hikmet’in yazdıkları, cesur insanların yayınları.

    Bundan tam 60 yıl önce, 3 Haziran 1963’te Mosko­va’da hayatını kaybeden Nâzım Hikmet, tek bir vasiyet bırakmıştı geriye; “Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani, -öyle gibi de görünüyor- Ana­dolu’da bir köy mezarlığına gö­mün beni ve de uyarına gelirse, tepemde bir de çınar olursa taş maş da istemez hani…”. Türkçenin büyük şairi Nâzım Hikmet’in 60 yıldır Anadolu’da bir köy mezarlığına gömülmesi yasak. Tıpkı yaşadığı dönemde isminin bile memleketinde 28 yıl boyunca yasaklanmış olma­sı gibi. Kitaplarda, dergilerde, filmlerde Nâzım Hikmet’in ismini anmanın yasak oldu­ğu yıllara ve her şeye rağmen onun ismini anan yürekli insanlara dair kronolojik bir panorama.

    Hapislerde geçen bir hayat
    Nâzım Hikmet, İpekçi Film’in sahibi ve dostu yapımcı İhsan İpekçi ile birlikte. 1937’de Ar stüdyolarında çekilmiş bir fotoğraf
    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk
    21 Ocak 1937 tarihli Haber gazetesinde tutuklama haberi

    1936-1937

    Komünist ve gizli cemiyet başkanı!

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 2
    Yeni Asır’ın Nâzım’ın tutuklandığını duyuran haberi.

    27 Aralık 1936 tarihli Haber gazetesi, Nâzım Hikmet’in tevkif edildiğini duyurur: “Şair ve mu­harrir Nâzım Hikmet evvelki gün tevkif edilmiştir. Bugün öğrendi­ğimiz bu tevkifin sebebi hakkın­da resmî makamlardan malumat almak, Pazar olmak dolayısıyla mümkün olmamıştır”. Haber ga­zetesinin 3 gün sonra, 30 Aralık 1936 tarihli haberinin başlığı ise “Komünistlikten nezaret altına alınanlar”dır. Nâzım Hikmet ko­münist propaganda yapmaktan, Nurkalem fabrikası işçileri ve “Demiri şerbet yapanlar” isimli yazısı nedeniyle Fatma Nudiye Yalçı ile birlikte nezarettedir.

    21 Ocak 1937 tarihli gazetelere yansıyan haberlerde ise, “Komü­nistliğe tahrik amacına yönelik gizli bir cemiyetin başkanlığını yaptığı” iddia edilen Nâzım Hikmet’in tutuklandığı yazılacak ve şair 1937’nin ilk birkaç ayını cezaevin­de geçirecekti.

    resim_2024-08-25_023149976
    27 Aralık 1936’da çıkan Haber gazetesinin ilk sayfasında gözaltı haberi.
    resim_2024-08-25_023156208
    Haber gazetesinin 30 Aralık 1936 tarihli haberi.

    1937 -1942

    Cismini gösterdi ama ismini kullanamadı

    resim_2024-08-25_023203982
    Nâzım’ın yazıp yönettiği “Güneşe Doğru” filminin reklam afişeti.
    resim_2024-08-25_023234245
    Şairin senaristliğini yaptığı “Kıskanç” filminin afişi.

    1937 başındaki gözaltı ve tutukluluk, Nâzım Hikmet’in kişisel tarihi kadar bibliyografyası için de dönüm nok­tasıdır. Artık adı iyiden iyiye “komü­nistlikle” anılan ve milliyetçi çevre­lerin olduğu kadar dönemin Hitler yanlısı nasyonal sosyalist çevrelerin de hedef tahtasında bulunan 35 yaşındaki genç Nâzım Hikmet için 1937 yılı, henüz adı konulmamış bir yasağın da başlangıcıdır. Çok daha sonra, 1 Eylül 1961’de Doğu Berlin’de yazdığı Otobiyografi şiirinde kayıt düştüğü dizelerin miladı işte bu 1937 yılıdır: “Yazılarım otuz-kırk dil­de basılır / Türkiye’mde Türkçemle yasak”. 1937’den başlayarak 1965’e kadar tam 28 sene Türkiye’de onun ismiyle hiçbir kitabı basılamayacak; kitaplarda, dergiler­de, filmlerde ancak takma isimlerle yer bulabilecektir.

    1936’da yayımla­nan Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, Milli Gurur Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanına Zeyl, Sovyet Demokrasisi, Alman Faşizmi ve Irkçılığı kitapları, Nâzım Hikmet yaşarken kendi ismiyle Türkiye’de basılan son kitaplarıdır.

    Öyle ki 1937’de Nâzım Hikmet’in yazıp yönettiği tek uzun metrajlı filmi olan “Güneşe Doğru”, 28 Ekim 1937’de İstanbul İpek ve İzmir Elhamra sinemalarında gösteri­me girecek; ancak ne ilanlarda ne filmde Nâzım Hikmet’in ismine rastlanamayacaktır. Sonraki senelerde İpekçi kardeşlerin dostluğu ve desteğiyle senaristli­ğini yapacağı “Tosun Paşa” (1939) filminde Mümtaz Osman; “Şehvet Kurbanı” (1940) ve “Kahveci Güzeli” (1941) filmlerinde M. İhsan; 1942’de gösterime giren “Kıskanç” filminde ise Mümtaz Osman mahlaslarıyla yer alacaktır. Bu filmlerin afişlerinin ortak özelliği ise senarist isminin afişlerde yer almamasıdır.

    resim_2024-08-25_023242260

    1938-1939

    12.5 yıl sürecek hapis hayatı başlıyor

    Nâzım Hikmet, 17 Ocak 1938’de bu defa Harp Okulu öğren­cilerini isyana teşvik iddiasıyla tutuklan­dı. Toplam 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılacak, 15 Temmuz 1950’ye ka­dar çoğunluğu Bursa Cezaevi’nde olmak üzere aralıksız 12 yıl 6 ay hapis yatmak zorunda kalacaktı. Cezaevi süreci, onun isminin üzerindeki yasağı daha da per­çinleyecekti.

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 3
    Kağıtta Kalmıyacaktır ve kapağında Nâzım’sız soyadı.

    Şair 1939’da 16 sayfalık Kağıtta Kalmıyacaktır-Bir Memleket Davasının Vesikalara Dayanan Hikayesi broşürünü Mehmet Ran ismiyle yayımlayabilecekti.

    1943

    Tolstoy tercümesi ve ipekçilik broşürü

    resim_2024-08-25_024859113
    Harb ve Sulh romanının kapağı. Çevirmenler: Nâzım ve Zeki Baştımar.
    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 5
    İpekçilik üzerine bilgi veren broşürler. İsimsiz yazar ve ressam: Nâzım Hikmet.

    Dünya Savaşı sürerken, Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi’ndedir. Tols­toy’un Harb ve Sulh romanı, 1943’te Millî Eğitim Bakanlığı’nın Maarif Vekaleti tarafından 4 cilt 8 kitap ola­cak şekilde yayımlanmaya başlanır. Eserin çevirmeni, Zeki Baştımar ile birlikte Nâzım Hikmet’tir ama, kitaplarda ismi kesinlikle anılma­yacaktır. Nâzım’ın Bursa Cezae­vi’nden Piraye Hanım’a gönderdiği 28 Şubat 1943 tarihli mektup şu satırlarla başlar: “Karıcığım, parayı, yani dünkü mektubumda yaz­dığım seksen lirayı aldım. Zeki Baştımar’dan Tolstoy tercümesine mahsuben gelmiş. Derhal sana 60 lira daha yolladım. Bu suretle hesabı şaşırmayalım ve eline ulaşıp ulaş­madığını kontrol için tekrarlıyorum: 60+50+20+60=190 lira göndermiş oluyorum. Lütfen aldıkça bana yazarsın ve aldıklarınla gönderdik­lerimi karşılaştırmış oluruz. İpek broşürleri meselesi de oldu, hem kırdırmaya lüzum kalmadan. Ben­den dört broşür istiyorlar. On gün içinde teslim edilecek”.

    Mektupta geçen “ipek broşürleri” meselesi, Nâzım Hikmet’in Bursa Koza Tarım Satış Kooperatifleri Birliği için yazıp resimlediği 7 adet ipekçilik üzerine broşürdür. İpek­çiliği ve buradan oluşturulan işleri özendiren broşürler de yazar ismi olmadan yayımlanacaktır.

    resim_2024-08-25_023550130
    Yığın dergisinin 1 Ekim 1946 tarihli ilk sayısının arka kapağında İbrahim Sabri imzalı Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’ndan bir şiiri.

    1946

    Memleketimden İnsan Manzaraları

    Nâzım Hikmet, Bursa Hapisha­nesi’nde büyük eseri Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yazmaktadır. Bu des­tandan çeşitli parça­ları 1946’da dönemin ilerici dergileri Yığın, Yürüyüş ve Yeni Ses dergilerine gönderir; şiirler “İbrahim Sabri ve Nureddin Eşfak” imzalarıyla yayımla­nacaktır.

    1946

    ‘Yasaklar dünyasındayım. Yârin yanağını koklamak: yasak’

    Nâzım Hikmet, 20 Ocak 1946’da Bursa Cezaevi’nde yazdığı “Do­kuzuncu Yıldönümü” şiirinde, “bir odaya kapatılmakla başladı maceram. dokuzuncu yılı biteli üç gün oluyor” diye not düşer yasak­lılığının dokuzuncu yılına. 1937’nin başındaki tutukluğunu, isminin yasaklandığı o yılı milat almıştır: “Yasaklar dünyasındayım. Yârin yanağını koklamak: yasak / Ço­cuklarınla yemek yiyebilmek aynı sofrada: yasak / Aranızda tel örgü ve gardiyan olmadan konuşmak kardeşinle, ananla: yasak / Yazdı­ğın mektubun kapatmak zarfını ve zarfı yırtılmamış mektup almak: yasak / Yatarken lambayı söndür­men: yasak / Tavla oynaman: yasak / ve yasak olmayan değil, yüre­ğinde gizleyip elde kalabilen şey: sevmek, düşünmek ve anlamak”.

    resim_2024-08-25_023554746
    Bursa Cezaevi’nde İhsan İpekçi’nin Nâzım Hikmet’i ziyaretlerinden birinde çekilmiş  bir kare.
    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 6
    Nâzım Hikmet’in Ahmet Halit Kitabevi ile yaptığı sözleşme (Nâzım Hikmet Vakfı Arşivi).

    1949

    La Fontaine’den masallar Türkiye’den acı gerçekler

    Nâzım Hikmet 1949’da, mahpus­luğunun aralıksız 11. yılında Ah­met Halit Kitabevi ile bir La Fonta­ine kitabının çevirisi için anlaşır. Bu defa da “Ahmet Oğuz Saruhan” takma adıyla yaptığı çevirilerden oluşan kitap, La Fontaine’den Ma­sallar ismiyle kitaplaşacaktır.

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 7
    Şairin “Ahmet Oğuz Saruhan” adıyla çevirdiği La Fontaine’den Masallar kitabı

    Ahmet Halit Kitabevi ile yapılan sözleşme, Nâzım Hikmet’in ismini anmanın yasak olduğu yıllara dair de tarihî bir ibret vesikasıdır. Kitap, Nâzım’ın müstear bir isim kullanması şartıyla basılmış ve ya­yımcı tarafından hazırlanan belge de bunu hukuken garanti altına almıştır: “Bütün hukuku Ahmet Halit Kitabevine ait olmak ve di­lediği zaman dilediği kadar basıp satmak hakkına malik bulunmak ve müstear bir isim kullanmak şartile manzum olarak tercüme ettiğim Lafonten masallarının tercüme hakkını tamamını aldım. Hiçbir ilişiğim kalmadı”.

    Bu kitap, Nâzım Hikmet’in tak­ma adıyla Türkiye’de basılan son eseri olacaktır.

    1955

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 8
    Nâzım Hikmet şiir kitabının yurda girmesini yasaklayan 29 Kasım 1955 tarihli kararname.

    Bir utanç vesikası da Demokrat Parti döneminden

    Nâzım Hikmet 1950 Temmuz’un­da 12.5 yıl hapis yattıktan sonra serbest bırakılır ve yaklaşık 1 yıl sonra da tekrar Türkiye’yi ter­ketmek zorunda kalır. 1955’te yurtdışında yayımlanmış bir Nâzım Hikmet şiir kitabının dahi yurda girmesi yasaklanmıştır. Bu yasak için çıkarılan Celal Bayar, Adnan Menderes ve akanların imzalarını taşıyan kararname şu ifadelerle başlar: “Şair Nâ­zım Hikmet’e ait ve üzerinde adı bulunmayan şiir kitabının yurda sokulmasının ve dağıtıl­masının menedilmesi…”

    resim_2024-08-25_023740059
    Orhan Seyfi: Nâzım Hikmet – Hayatı ve Eserleri.

    30’LU, 40’LI, 50’Lİ YILLAR

    Baskıya boyun eğmeyenler

    Nâzım Hikmet yasağı ülkede bütün hoyratlığıyla sürerken her şeye rağmen onun adını anan, şiirlerinden örnekler yayımlayan yürekli yazar ve yayıncılar azdır ama yok değildir. 1937’de Ahmed Cevad, Nâzım Hikmet, Hayatı, Seç­me Şiir ve Yazıları başlığıyla Çığır Kitabevi’nden; Orhan Seyfi ise Nâzım Hikmet, Hayatı ve Eserleri ismiyle Cumhuriyet Kitaphane­si’nden iki ayrı seçme antoloji şiir kitabı yayımlar.

    Orhan Burian 1946’da basılan Kurtuluştan Sonrakiler şiir anto­lojisi kitabında Nâzım Hikmet’in ismini de anar. Döneminde çıkan diğer antolojilerde Nâzım Hikmet ismine rastlanmaz!

    Yalçın Kaya da bağımsız olarak kendi imkanlarıyla 1950’de Nâzım Hikmet Hayatı, Edebi Şahsiyeti Hakkında Hükümler, Şiirlerinden Örnekler adlı bir broşür -kitap yayımlar.

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 11
    Yön Dergisi Yayınları’ndan basılan Nâzım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı.

    1964-1965

    Yön dergisinin başarısı Nâzım yasağının kırılması

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 13
    Yön dergisinin 30 Ekim 1964 tarihli sayısında “YÖN, Bir Demagojiyi Daha Yıkıyor” kampanyası.

    Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı Yön dergisi 30 Ekim 1964 tarihli 83. sayısında “YÖN, Bir Demagojiyi Daha Yıkıyor” başlığı ile Nâzım Hikmet’in şiirlerini Türkiye’de yayımlama kampanyası başlatır. Döneminde büyük ve çok cesur bir kalkışmadır bu. O sayıdan itibaren her sayıda Nâzım Hikmet imzasıyla o güne kadar Türkiye’de yayımlanmayan şiirler çıkmaya başlar. Yön dava edilir ama yılmaz. Derginin bu kam­panyası Nâzım Hikmet yasağını kırar ve 28 yıl sonra Türkiye’de ilk defa Nâzım Hikmet’in ismiyle bir şiir kitabının yayımlanmmasının önü açılır. Mart 1965’te Yön Ya­yınları tarafından şairin Kurtuluş Savaşı Destanı eseri basılır.

    Nâzım Hikmet’e okurun ve ya­yıncıların ilgisi büyük olur. Aynı yıl İstanbul’da İzlem, Pınar, ve Evren Yayınları, Ankara’da Dost Yayınları, İzmir’de Kovan Kita­bevi şairin kitaplarını basmaya başlar. Yön dergisi, 83. sayısında başla­yan Nâzım Hikmet kampanyasını 30 Temmuz 1965 tarihli 122. sa­yısında şu zafer satırlarıyla son­landırır: “Bugün artık Nâzım’ın şiir kitapları basılmakta, çeşitli dergilerde şiirleri yer almaktadır. Demagoji yıkılmıştır. Bu sebeple Nâzım’ın hiçbir yerde yayın­lanmamış en yeni beş şiirini okuyucularımıza sunarak Nâzım kampanyasına son veriyoruz”.

    resim_2024-08-25_024127180
    Yayınevi sahibi Mehmet Ali Ermiş’in ifade verirken fenalaşıp vefat etmesini duyuran gazete haberi.

    1967

    Yaşamak güzel şey ve yayıncının trajik ölümü

    Nâzım Hikmet kitapları yayım­lanmaya başlanmış, ama bunları basan yayıncılar hakkında peşpeşe davalar gelmiştir. Gün Yayınları sahibi Mehmet Ali Ermiş de bu davalardan payını alanlardandır. Ermiş 1967’de Türkiye’de ilk defa Nâzım Hikmet’in tek romanı olan Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanını yayımlar. Romanda komünizm propagandası yapıldığı gerekçesiyle 12 Nisan 1968’te sor­guya alınır ve sorgu sırasında kalp krizi geçirerek hayatını kaybeder.

  • Yanlış çıkan tahminler gerçeğe dönüşen kehanetler

    Yanlış çıkan tahminler gerçeğe dönüşen kehanetler

    Yıllardır “bilgisayarların 640kb’tan fazla hafızaya ihtiyaç duymayacağını”, “otomobillerin asla atların yerini alamayacağını” ileri sürenlerle dalga geçilir. Ancak bazı tahminler yanlış çıksa bile doğru olmaya devam ediyor! Birileri sandığa gitmemeyi, başka birileri bile bile bir yalana inanmayı, birileri de her şey yolundaymış gibi davranmayı tercih edebiliyor.

    Nobel ödüllü fizikçi Glenn Seaborg 1966’da şöyle demiş: “2000 yılına kadar, hani şöyle kutu düşün, onun da bir sürü kolu olacak, böyle bir robot piyasa­ya çıkacak; temizlik, ortalık toplama, çamaşır, bulaşık, ütü hepsini bu robot yapacak. Siz yan gelip yatacaksınız, hadi iyisiniz” deyince alkış-kıya­met büyük tezahürat topla­mış. Utangaç bulmacacıların gözdesi Amerikyum; periyodik cetvelin en tikisi gibi duran Berkelyum; her nedense ikide bir polis operasyonlarında kilo kilo ele geçirilen Kaliforni­yum ve aynı albümle aynı adı taşıyan element Seaborgiyum ve Plutonyum gibi elementlerin kaşifi/mucidi kendisi.

    Boru değil, adam dünyanın en büyük fizikçilerinden biri; ona inanmayacaklar da bana mı inanacaklar? Ayrıca söyledikle­ri de çok hoş, çok rana şeyler ve eğer aklımda yanlış kalmadıysa bunları söylediği yer de bir ka­dın derneğinin yıllık toplantısı. Öte yandan Seaborg denen abi, atom bombasını yapan ekipte görevli. Biz bugün bizden biraz daha kaslı adamlara bile sıkıntı çıkmasın diye en aptalca şeyleri söylediklerinde bile “Tabii abi, aynen abi, tam da dediğin gibi” diye onaylıyoruz; burada “atom bombası nedir, nasıl yapılır”ı  bilen bir adam var; herkesin adamın suyuna gitmesi bence hiç de şaşırtıcı değil.

    Yanlış çıkan tahminler
    Fizikçi Glenn Seaborg, laboratuvarında periyodik tablonun önünde. 1946.

    Tabii bugün Seaborg’ün tah­mininin doğru çıkmadığını; her ne kadar mutfakta ve ev işlerin­de büyük kolaylıklar yaşansa da bulaşık makinesini kendimiz doldurup boşaltmak gerektiğini biliyoruz. O pahalı ve tezga­hın yarısını kaplayan mutfak robotunun işimizi kolaylaştırıp kolaylaştırmadığı bile belli de­ğil; kullanırken bazı işlemlerin süresini kısaltıyor ama sonra o kazandığımız zamanı makineyi temizlemek için harcıyoruz.

    Tabii şimdi burada Se­aborg’le dalga geçme­den önce şuna cevap vermemiz gerekiyor: Neticede itilip kakı­lan, parendeler atan, kasalardan hoplayıp zıplayan robotla­rın videolarını internette bile görebiliyorsak, aslında abinin tahmini o kadar da yanlış değil. Bana kalırsa belki en fazla birkaç yıl gecikmeyle tek­noloji seviyemiz Seaborg’ün haya­lini kurduğu/kur­durduğu seviyeye ulaşmıştır da.

    Ancak işte, işin içinde başka faktörler de oluyor. Bütün bu işleri evdeki kadına bedava yaptırmak varken, kaynakları bu alana aktarmayacak­larını, onun yerine okul bahçesinde zorbalık gören çocuk robotu yapmayı tercih ettiklerini düşünüyorum.

    Yani aslında -daha önce de değinmiştim- ge­lecek hakkında konuşmak bir açıdan geçmiş hakkında konuşmaktan daha kolay. Tah­min etmenin de büyüleyici bir şey olduğunu, Veliefendi’ye yolu düşen herkes gayet iyi biliyor.

    Başka bir açıdan da gelecek hakkında beyanatta bulunmak, o gelecek yaklaştıkça çok büyük risk taşımaya başlıyor. Biliyor­sunuz, yıllardır sürekli olarak “bilgisayarların 640kb’tan fazla hafızaya ihtiyaç duymayacağı­nı” “otomobillerin asla atların yerini alamayacağını” ileri süren adamlarla dalga geçip duruyoruz.

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk

    Ancak Seaborg örneğinde olduğu gibi bazı gelecek tahminleri yanlış çıksa bile doğru olmaya devam ediyor! Bir tür Schrödinger’in bahis kuponu gibi, gelecek gerçekleşmeden önce tahmin hem yanlış hem doğru. Sea­borg mesela, işin esası, söyle­diklerinde yerden göğe kadar haklı. Bugün artık geride bıraktığımız bin­lerce yıllık teknolojik gelişim sonrası, ev işi yapmıyor, ütüyle boğuşmuyor, halıları ovalamı­yor olmalıydık.

    Tabii bir şekilde işin içinde başka parametreler de var. Yani demek istediğim, orta­da bu hayalin gerçek olması için olanaklar mevcut; ancak birileri bunu uygulamaya değer bulmuyor. Birileri sandığa gitmemeyi, başka birileri bile bile bir yalana inanmayı, başka birileri de hâlâ her şey yolun­daymış gibi davranmayı tercih edebiliyor. İşte bu tip tahminler yanlış çıksa bile doğru olmaya devam ediyor ve önünde sonun­da kendini gerçekleştiren bir kehanet misali gerçekleşiyor. Yani evet, bütün despotluklar devriliyor, ama iki hafta erken ama iki hafta geç.

    Hem bakın; robot süpür­geler en azından evi yalapşap temizleyenlere karşın daha iyi iş çıkarmaya başladı bile.

  • ‘Kullanışlı’ bir kutuplaşma: Dinî tutuculuk – bağnazlık

    17. yüzyılın ilk yarısından itibaren Osmanlı iktidarını ve sokağı etkileyen Kadızadeliler hareketi, ıslahat hareketlerini hedef almış; bunları dinî yönden baskılamıştı. Yeniliklerin toplumda kabul görmesi üzerine bunlara en çok rağbet gösterenler, bir zamanlar bunları engellemeye çalışanlar oldu! Zaten bağnazlığın ince taraflarından biri de buydu.

    Vaiz Kadızade Mehmed Efendi, 4. Murad’ın hükümdarlığı (1623- 1640) zamanında padişahın yakınında yer almış, çevresine topladığı kalabalık bir kitleyle yarım asırdan fazla süren Kadı­zadeliler hareketinin temelini atmıştı. Kadızade Mehmed esas olarak 16. yüzyıl Osmanlı toplu­munda, Kanunî devrinde adını duyuran din adamlarından Birgivi Mehmed Efendi adlı bir fakihin fikirlerinden etkilen­mişti. Aslında ana akım, 14. yüzyıl başında Anadolu, Irak ve Suriye civarında Moğol istila­sının tüm şiddetiyle sürdüğü zamanların siyasal ortamında önemli bir kişilik olarak Şam’da ortaya çıkan İbn Teymiye adlı âlimin görüşleridir.

    İbn Teymiye, İslâm dininde Hz. Muhammed sonrasında gelişen ve “bid’at” adı verilen uygulamaların dinde yeri olmadığını söylemiş ve bunla­ra savaş açmıştı. İslâm’ın Hz. Muhammed dönemindeki “saf” hâlini yeniden toplum nezdin­de egemen kılmaya yönelik bu bakışaçısına “Selefilik” adı verilmiştir. Selefiler, Kur’an’da yazılanlara ve sünnete bağlı kalan saf bir İslâm inancını gaye edindikleri iddiasındadır; bu yolda yorum farklılıklarını kabul etmezler; ancak kendi anlayışlarının da bir tür yorum olduğu gerçeğini gözardı eder­ler. Asırlar sonra aynı görüş­leri dile getiren Kadızadeliler, Osmanlı Devleti’nin resmî din anlayışı olan İslâm’ın Sünnilik yorumunda kendilerine aykırı gelen hususlara “emr-i maruf, nehy-i münker/iyiliği emretme, kötülüğü engelleme” ilkesiyle karşı çıkmaya başladılar.

    İlginçtir ki 17. yüzyılda aynı Müslümanlıkta olduğu gibi Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da “saf akideye dönüş” eğilimleri görülür. Hıristiyanlığın Pro­testan kanadı içinde yer alan ve İngiltere’deki siyasal geliş­melerde 16. yüzyıl ortalarından itibaren taraf olarak bir yüzyıl boyunca toplumu derinden etkileyen Püritenizm akımı ile Yahudilikte yeni bir Mesih olma iddiasıyla ortaya çıkan Sabetay Sevi’nin önderliğindeki Sabeta­yizm cereyanı böyledir. Aynı za­manlarda Rus Ortodoks Kilisesi ile ayrılığa düşen Malakanların yüzyıllar içinde Batı Anadolu’ya veya Kars’a yerleştirilmeleri farklı yönlerden cereyan et­mişse de, ihtilaflarının özünde dinde saflık arayışı vardır.

    Kullanışlı bir kutuplaşma
    Kadirîler, 17. yüzyıldan itibaren Kadızadelilerin hedefindeki tarikatlardan biri oldu. Gravürler Mouradja d’Ohsson’un “Tableau General de l’Empire Othoman” (1787) adlı eserinden alınmıştır.

    “Saf, katkısız” anlamındaki “pure” kelimesinden türetilen Püritenizm, içinde yer aldığı Protestanlığın en saf Hıristi­yanlık inancına kavuşması için çaba gösterilmesinin adı oldu. İngiliz Püritenleri 1620’den itibaren baskı altında bulun­dukları Britanya’yı terketmeye başladılar ve peyderpey göç ettikleri Yeni Dünya/Amerika kıtasında hareketlerini et­kinleştirerek günümüzdeki ABD’nin kuruluşunda en büyük hisseye sahip oldular.

    Osmanlı topraklarındaki Yahudilerin büyük çoğunlu­ğunun aralarında istemediği Sabetayizm mensuplarının ce­zalandırılması talebi de, Sultan 4. Mehmed’e başvurmaları üze­rine Sabetay Sevi ile 200 aile civarında olduğu rivayet edilen müritlerinin toplu hâlde İslâm dinine geçmesiyle hâlledildi.

    Kadızadeliler ise hem devlet adamları arasında hem de ka­muoyu nezdinde güçlü dayanak noktalarına tutunarak toplum üzerinde uzun süre etkili oldu. Hareketin liderlerinin sürgü­ne gönderilip taraftarlarının cezalandırılmasından sonra bile görüşleri etkisini yitirmedi. Günümüzde de kimi çevreler­de tüm canlılığıyla yaşamaya devam etti, ediyor.

    Kadızadelilerin hedef aldık­ları ilk kurumsal yapı, İslâmi­yet’in zuhurundan sonra yerel inanışlar ve felsefi akımlarla beslenerek “tasavvuf” adını alan düşünce sistemi oldu. Tasavvuf ekollerinin o yıllarda Osmanlı topraklarında en yay­gın olanlarından Mevlevilik ve Halvetilik tarikatları ve bağlı­larına karşı vaaz kürsülerinden itiraz seslerini yükseltmekle kalmadılar; onların tekkeleri­ne saldırıp, dervişlere sopa ve kesici aletlerle hücum ettiler.

    17. yüzyılın ilk yarısında Hal­veti Tarikatı’nın şeyhi olan Ab­dülmecid Sivasî de 4. Murad’ın saygı duyduğu ve yakınında bulundurduğu kişilerdendi. Hatta 4. Murad, 1633’teki büyük İstanbul yangını sonrasında Yeni Cami’de Kadızade Mehmed ile Abdülmecid Sivasî’ye peşpe­şe vaaz verdirmiş ve kalabalık cemaatle birlikte kendisi de vaazları dinlemişti.

    4. Murad, Kadızade Meh­med’in tütünün, kahvenin ha­ram olduğuna yönelik vaazları­nı, İstanbul’un asayişini büyük ölçüde ihlal eden Sipahi ve Yeniçerilerin toplantı mekânla­rı olan kahvehaneleri kapatmak için bir fırsat olarak gördü. Meş­hur tütün ve kahve yasakları bu tarihten sonra uygulamaya konuldu; asayişin sağlanması yolunda tebdil-i kıyafet şehri gezen padişahın tütün ve kahve bağımlılarına karşı amansız “siyaseten katl” politikalarına meşruiyet kazandırıldı.

    Kadızade Mehmed sadece ta­savvuf aleyhtarlığıyla kalmadı. O yılların Osmanlı toplumu­nun dar bir çevresinde bilinip geneline yayılmayan bazı dinî konulardaki ihtilafları tartış­maya açarak kamuoyunu uzun süre meşgul etti. Kâtip Çelebi bir zamanlar rahle-i tedrisin­den geçtiği Kadızade Efendi’yi hocası olduğundan saygıyla ansa da, bu hareketin sistema­tize ettiği görüşleri ve ona karşı Sivasî Efendi taraftarlarının mücadelesini objektif bir tavırla Mizanü’l-Hak fî İhtiyari’l-Ehak adlı kitabıyla bizlere anlattı. Türkiye kütüphanelerinde çok sayıda yazmasının bulunma­sı, o tarihlerdeki tartışmalara toplumun duyduğu ilginin kanıtıdır.

    resim_2024-08-25_021933437
    Rufâî tarikatına bağlı olanlar Kadızadeliler tarafından bi’dat kabul edilen zikir törenleri sırasında.

    Kâtip Çelebi o günlerin en tartışmalı konuları olan “Hızır’ın yaşayıp yaşamadığı; müzik, tekkelerde raks ve sema; peygamber ve sahabenin adları geçtiğinde salatü selam okun­ması; tütün, kahve, afyon; Hz. Muhammed’in ana-babasının iman veya küfür üzere ölümü; Firavun’un imanı; Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabi’nin küfre düşüp düşmediği; Yezid’e lanet okuma; bid’at; kabir ziyaretle­ri; Regaib ve Kadir gibi kandil geceleri; tokalaşma-musafaha, selamlarken başla, vücutla eğilme; emr-i bi’l-maruf; millet; rüşvet; Birgivi ve Ebussuud; Sivasi ve Kadızade” başlıkla­rını sağlam bir muhakeme ve tarafsızlıkla eserinde inceleyip açıkladı. Görüldüğü üzere bu başlıklarda yer alan tartışma konuları bilgili-bilgisiz halk kit­lelerinin silahlı-bıçaklı çatış­malarına sebep olacak derece­de hayati konular değildir. Vaiz ve şeyhlerin elinde büyütüle büyütüle oluşan kartopundan çığın altında kalan taraftarlar yaklaşık yarım asır birbirle­rinden şüphe duyarak yaşamış ve iki taraf da birbirine zarar vermiştir.

    Kâtip Çelebi’nin, dergimizin 33. sayısında da alıntıladığı­mız şu meşhur sözleri yüksek bir seviyeyi yansıttığı gibi, günümüzde dahi geçerliliğini korumaktadır:

    “Bir grup akıllı insan -bu ha­dise taassuptan doğan bir kuru kavgadır. Bunlar iki faziletli şeyhtir; ne Sivasî ne Kadızade Efendi bize cenneti garan­ti edemez. Birbirlerine olan muhalefetleri bunları meşhur etti, padişah da bu sayede onları öğrendi. Onlar da yakaladıkları şöhreti iyi değerlendirdiler. İşlerini görüp dünya nimetle­rinden yararlandılar. Ahmaklık edip onların davasını sürdü­rürsek elimize zarardan başka bir nesne geçmez- diyerek işe karışmadılar. İslâm Sultanı iç çatışmaya ve bozgunculuğa yolaçmaması için böyle taassup sahiplerini kahretmeli, ceza­landırmalıdır. Bu ihtilafın, iki taraftan birinin galip gelmesine fırsat verilmeden sonlandırıl­ması zorunludur. Gerek Sivasî gerekse Kadızade taraftarla­rı ahmaktır. Âlemin düzeni insanların hadlerini aşmadan hayatlarını sürdürmeleriyle sağlanır”.

    resim_2024-08-25_021939760
    Mevlevî dervişler de uzun bir dönem boyunca Kadızadelilerin saldırılarına maruz kaldı.

    Kadızadeliler “tahta tepenler ve düdük çalanlar” yakıştırma­sıyla itham ettikleri Halvetî ve Mevlevî tarikatlarının mürit­lerine saldırıp tekkelerini ka­pattırmaya başladıkları sırada o kadar ileriye gitmişlerdi ki işi, yıkılan tekkelerin yerinde­ki toprağın metrelerce kazılıp denize atılmasını, aksi takdirde oralarda yapılacak mescitlerde kılınacak namazların kabul ol­mayacağını iddia etmeye kadar vardırmışlardı!

    Sivasî taraftarları da boş durmuyor, Kadızadelilerin ilham kaynakları olan Birgili Mehmed Efendi’nin kitapların­daki hükümlerin yanlışlığını ortaya koymaya, kaynaklarının düzmece olduğunu ispata çalı­şıyorlardı.

    Osmanlı uleması uzun süre bu iki grup arasındaki kavganın politikaya yansıyan yönleriyle de uğraştı. Sivasî ve Kadıza­de’nin peşpeşe ölümlerinden sonra yerleri boş kalmadı. Ka­dızadeliler Üstüvânî Mehmed Efendi (öl. 1661) ile Vânî Mehmed Efendi’yi (öl. 1685) zamanla başlarına geçirdikten sonra da çatışmalar devam etti. Vaaz kürsülerinde alenen siyaset güdülüyor, işbaşındaki sadra­zam ve vezirlerin aleyhine çok keskin propagandalar yürütü­lüyordu. Boynueğri Mehmed Paşa’nın 1656’da sadaretten azledilmesindeki etkileri çok güçlüydü. Yerine gelen Köprülü Mehmed Paşa’nın sadareti­nin ilk haftasında yoğunlukla bulundukları Fatih Camii’nde eyleme geçen Kadızadeliler; bid’at olarak gördükleri selâtin camilerindeki birden fazla minarenin yıktırılması; tek­kelerin kapatılması; türbelerin yıktırılması; felsefe, mantık, matematik, astronomi gibi akli ilimlerden önce Kur’an, tefsir ve hadis gibi nakli ilimlerin öğretilmesi; namazda ve diğer ibadetlerde sonradan ortaya çıkan her uygulamanın yü­rürlükten kaldırılması için 4. Mehmed’den talepte bulunma­ya karar verdiler.

    Köprülü Mehmed Paşa bun­lara taviz vermeyerek müca­deleye başladığında, toplumsal gerginliğin azaltılması için, liderleri hakkında verilmiş idam fermanlarını sürgün ce­zasına çevirmeyi tercih etti. O sıralarda Kadızadelilerin önde gelenlerinden olan Üstüvânî Mehmed, Türk Ahmed ve Diva­ne Mustafa’nın Kıbrıs’a sürül­mesiyle bir süreliğine ortalık sakinleşti.

    resim_2024-08-25_021945847
    Gravür, Rufaî dervişlerinin zikir esnasında vücutlarını şişledikleri “Burhan” ayinini temsil ediyor.

    Vânî Mehmed’in nüfuzunu artırması

    Ne var ki 4. Mehmed’in çok önem verdiği, kendine ve Şehzade Mustafa’ya hoca olarak tayin ettiği Vânî Mehmed, saray çevresinde elde ettiği nüfuzla padişahı Kadızadeli fikirleriyle yeniden tanıştırdı. Onun isteği doğrultusunda kabir ziyareti yasaklanırken bazı tekkelerle meyhaneler de kapatıldı.

    Bu yazıda yeni bir belge olarak ortaya koyduğumuz vak’a, Vânî Mehmed Efendi’nin gücünün arttığı bu dönemde, İstanbul’da Sultan Selim Camii’nde Kadı­zadelilerin Halvetî dervişlerine saldırmalarını konu edinmek­tedir. İstanbul’da Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Beşir Ağa bölümünde 676 numarada bulu­nan Mecmua’nın ilk sayfasında yazılı olan bu not; Kadızadelilerin şimdiye kadar bildiğimiz Fatih Camii’nde, Bursa’da ve tekke­lerde çıkardıkları olaylara ilave olarak Sultan Selim Camii’nde de şiddet eylemlerinde bulundukla­rını bildirmektedir.

    Vânî Mehmed gücünün doruklarındayken ikbali zevale döndü ve hocası olduğu 4. Meh­med tarafından Kestel-Bursa’ya sürüldükten az sonra, 1685’te öldü. Nüfuzlu zamanında Bursa’ya sürdürdüğü mutasav­vıflardan Niyâzî-i Mısrî’yle aynı yerde sürgüne katlanamadı. İlginçtir, Yahudilerin şikâyetiy­le Sabetay Sevi’yi 4. Mehmed’in huzurunda sorguya çeken de Vânî Efendi olmuştu. Ölümün­den yıllar sonra bile İstanbul’da adının verildiği Vaniköy sem­tine tasavvuf erbabının rağbet etmediği, burada oturmayı iste­mediği, hatta denizden semtin koyuna uğramayıp açıktan geçtikleri anlatılan hikayeler­dendir.

    Vânî Mehmed’in ölümünden sonra Kadızadeliler hareketi kendine önemli bir lider çıkaramadı; ancak toplum katman­ları ve inanç grupları arasında varlığını günümüze kadar sürdürdü.

    Zaten Osmanlı Devleti de 1683 Viyana Kuşatması’ndan sonra 1699 Karlofça Barışı’na kadar sürekli savaş hâlinde kalmış ve antlaşma sonrasında 1703’te tahta çıkan 3. Ahmed’in saltanatı sıralarında bambaş­ka bir dünya anlayışına doğru yol almıştı. Bu durum, sanatta ve teknolojide Batı’ya açıl­ma gündeminde, vüzeradan ve ulemadan Kadızadelileri destekleyecek etkili, nüfuzlu kimselerin çıkmamış olmasına bağlanabilir.

    Kadızadeli zihniyeti Osmanlı topraklarında asla yok olmadı. Bu akımın takipçileri, bir gün mutlaka toplumu dönüştürüp kendilerine benzetecekleri hayalinden hiç uzaklaşmadı. Hareket ve doktrin itibarıyla pek destekçi bulamadıkla­rından, varlıklarının ortadan kalktığı düşünülmemelidir. IŞİD ve Taliban zihniyetlerinin tutunduğu bir dünyada kulla­nışlı olmaları hâlinde destekçi bulmaları sorun olmaz. Şiddete olan eğilimleri de kullanışlılık imkanlarını olağanüstü artırır.

    resim_2024-08-25_021952153
    Niyâzî-i Mısrî’nin 17. yüzyılda Kadızâdeliler tarafından sürgün edildiği Limni Adası’ndaki türbesi.

    Kadızadeli zihniyetinin devam eden etkileri

    18. asrın ortalarında Muhammed b. Abdülvehhab’ın Arap Yarımadası’nda temellerini attığı ve bugün Suudi Arabistan’ın resmî zihniyetini temsil eden Vehhabilik hareketi, aynı Birgili ve takipçisi Kadızadeli toplulukları gibi itikadi olarak İbn Teymiye ekolüne yaslanarak gelişmiş ve bir devletin ideolojisi hâline gelebilmiştir.

    Osmanlıların Lale Devri, Ni­zam-ı Cedid ve Tanzimat Devri olarak tasnif edilen ıslahat devirlerinde muhalif grupların tezlerini dile getirirken kullan­dığı argümanlar daima aynı kaynaklara dayanır. Askerlikte, donanmada, sanayi ve teknolo­jide yapılmaya çalışılan ıslahat, gerçekleştirilmeye çalışılan yenilikler sürekli olarak bu hareketin mirasçıları tarafın­dan engellenmeye çalışılmıştır. Ancak bu yenilikler toplumda büyük kabul görüp, kullanımla­rıyla hayatı kolaylaştırmış; o za­man da bunları bizzat engelle­meye çalışanlar, bunlara en çok rağbet gösterenler olmuştur! Zaten bağnazlığın ince tarafla­rından biri de budur.

    18. ve 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’ne iltica eden veya davet edilen -Baron de Tott gibi- ya­bancı uzmanların anılarında sıklıkla görüşlerini eleştirerek yer verdikleri “yobaz taifesi”, Kadızadelilerle aynı damardan gelişmiştir.

    Geçen asrın başında Hüseyin Vassaf ve ortalarında Cema­lettin Server Revnakoğlu gibi tasavvuf araştırmacılarının “Fatih Sofuları” adını taktıkları inanç grubu; nitelikleri itibarıy­la Kadızadelilerin 20. yüzyıla da intikal etmiş somut mirasçıları olarak değerlendirilmelidir. Tarikatları zındıklıkla suçlayan, devlet görevi almak istemeyen, kendilerinden olmayana kız vermeyen, camilerde imamın arkasında namaza durmayıp bir kenarda içlerinden birini imamete geçiren, çocuklarını kendi sıbyan mekteplerine gön­deren bu topluluk, tipik Kadıza­deli özellikleri gösterir.

    4. Murad devrindeki Kadı­zade Mehmed’in tütünü haram kılması gibi, bunların ilk reisle­ri olan Oflu Emin Efendi’nin en bilinen eseri de tütünü haram ilan ettiği risalesidir. Geçmiş asırlarda tekke-medrese ça­tışması hâlinde gelişen, ancak günümüzde tekke ile medreseyi uzlaştırıp kaynaştıran taassup hareketlerinin toplumu hangi meçhule götürebilecekleri dikkatle incelenip değerlendi­rilmelidir.

    1 BELGE’NİN BELGESİ

    Sultan Selim Camii’nde sabaha kadar süren çatışma

    Kadızadeli taraftarları Fatih’te önce Halvetîyye tarikatı mensuplarına, sonra hadiseleri bastırmaya çalışan Yeniçerilere saldırmıştı.

    Eski Türkçesiyle

    60-65 1BELGE_dk

    Mine’l-Garaib Elleti Vaka’a fî 13 min Safer li-Sene 78 (4 Ağustos 1667)

    Safer ayının 13. gecesi leyle-i Hamîs’de dua Sultan Selim Cami-i Şeri­fi’nde ber-mukteza-yı de’b olup cami-i şerife etrafından adamlar gelip ol gece ihya ve seheri Asâkir-i İslam mansur ve a’da-yı din-i mübîn makhur olmak üzere ihya ve duaya varanlar ba’de salatü’l-ışa Halvetiye tarîkında olanlar eslâfdan [İslam’dan?] anane ile sabit olan üzere kelime-i tevhide şüru’larında muhibb-i Kadızadelerin dimağların­da olan habaseti izhar için yanlarına kimi deste-çûb ve kimi kebîr bıçaklar i’dâd eylemişler imiş. Halvetiyye cehrle tevhide şüru’larında taraf-ı âhar birkaç kimesne meclislerine gelip “Nehy-i münker zimmetimize lazım geldi. Bî-ma­na ne çağırır, bağırırsız. Eylediğinizi kâfir ve Yehud ve Mecusî eylemez. Siz mülhidlersiz ve Rafizîlersiz ve zındık­larsız” deyu tevhid-i şerif eylemekten men’e cesaret eylediklerinde halk iki taraf olup ve içlerine erâzil dahi karışıp mükâlemeleri müşâteme ve mudâ­rebeye müeddi olmağla Sultan Selim şorbacısı yoldaşlarıyla geldikte meğer Kadızade tarafında olanlar âlât-ı darb u cerhi i’dad eylemişler imiş. Men’e kadir olmayıp belki onları dahi darb u şetm edip mabeynlerinde sabaha gelince üç defa muharebe ve mudarebe olup kimi mecruh ve kimi meşcuc-ı demle cami-i şerifi telvis edip [derkenardaki cümle ilave] ve birisinin bir gözünü çıkarmışlar. Dülbendler ve feraceler ve hırkalar ve kiminin yanlarında olan akçeleri zayi olup ashab-ı hal ve akdin bir tarafı guşmal olmamıştır. Hak Sübhanehu ve Teâlâ hayırlar vere. Ve bu vak’a Edir­ne’de rikâb-ı sultana arz olunmuştur.

    Günümüz Türkçesiyle

    Vak’a 4 Ağustos 1667 gecesi Fatih semtindeki Sultan Selim Camii’nde cereyan etmiştir. (Bu cami Kadızade Mehmed Efendi ile Abdülmecid Sivasî Efendi’nin uzun süre vaaz verdiği camidir ve o sıralarda Vânî Mehmed Efendi de vaazları için burayı seçmiştir. Fatih semti 1656’da nispeten durdurulan Kadızadeli taraftarlarının yoğunlukla meskûn bulundukları bir yerdir). Her sınıftan kalabalık bir cemaat adet üzere sabaha kadar ibadet için toplanırlar. İslam askerlerinin zaferi ve düşman askerleri­nin bozguna uğraması maksadıyla dualar edilir (Girit kuşatmasının en şiddetli zamanlarıdır ve cemaatin sabaha kadar ibadeti bu gerekçeyle olmalıdır). Yatsı nama­zından sonra Halvetî dervişleri kendi usulleri üzere sesli zikir çekmeye başladıklarında yanlarına gelen Kadızadeli taraftarları bunların kötülüğünü engellemek yani “nehy-i münker” hakları olduğu iddiasıyla “Neden böyle anlamsız anlamsız bağırıp çağırıyorsunuz. Sizin yaptığınızı kâfir, Yahudi, Mecusi yapmaz. Sizler dinsiz, Rafızî ve zındıklarsınız” diyerek olay çıkartırlar ve tarikat usulünce zikir yapmalarına engel olurlar. İki tarafa ayrılan halkın arasına ayak takımı da karışınca konuşmaları kavgaya dönüşür. Sultan Selim semtinde görevli Yeniçeri Çorbacısı yoldaşlarıyla yetişse de Kadızadeliler önceden hazırladıkları sopa ve büyük bıçaklarla Yeniçerileri engeller hatta belki de sövüp onları da döverler. Sabaha kadar gruplar arasında üç kez çatışma çıkar ve cami yaralıların kanlarıyla kirlenir. Birinin de gözü çıkar. Tülbent, ferace ve hırkalar, kiminin yanında olan paralar kaybo­lur. Çatışan taraflardan hiçbirine söz geçirilememiştir. Bu olay Edirne’de olan sultanın eşiğine arz olunmuştur.

  • Hilton’un görkemli açılışı fotoğrafın fırçayla kapatılışı

    Hilton’un görkemli açılışı fotoğrafın fırçayla kapatılışı

    İstanbul Hilton Oteli’nin 1955’te açılması Türk turizminde önemli bir aşama olmasının yanısıra basın ve magazin tarihimiz açısından da bazı ilklere sahne olmuştu. Hollywood yıldızlarının katıldığı açılış etkinliklerine ünlü oyuncu Terry Moore’un Milliyet gazetesinde yayımlanan ve tartışma yaratan bir fotoğrafı damga vurmuştu. Olaylar ve ayrıntılar…

    İstanbul’un en iyi otelleri 50’li yıllarda Park Otel, Konak Oteli, Tarabya Konak Oteli, Pera Palas, Yeşilköy Deniz Park Palas ve Büyükada’daki Splandit Palas’tı. Tüm dünyada turizmin önem kazandığı bu yıllarda, İstanbul turizmini de geliştirmenin yolları aranıyor­du. Lüks sınıfında sayılan ama donanımları eskimiş otellerin turistlerin ihtiyacını karşılaya­mayacağı düşünülerek dünya standartlarında bir otel yapımı öncelikli ihtiyaç olarak belir­lenmişti. 1955’te Hilton Ote­li’nin (bugünkü Hilton İstanbul Bosphorus) Harbiye’de hizmete girmesi, turizm ve otelcilik ala­nında yeni bir dönemin başlan­gıcı olacaktı.

    Hilton
    Hilton otellerinin sahibi Conrad Hilton, İstanbul Hilton Oteli’nin maketiyle. Yıl 1953.

    Amerikalı mimarlık grubu SOM ile Gordon Bunshoft ve Se­dad Hakkı Eldem’in tasarladığı otelin inşaat masrafları Emekli Sandığı tarafından, Marshall Yardım Programı’yla sağlanan krediyle karşılanmıştı. Mimar Sedad Hakkı Eldem Cumhuriyet gazetesine yaptığı açıklamada, Hilton’u kâgir olarak yapılmış bir transatlantiğe benzetiyor, “bugüne kadar yaptığım Yalova Termal Otel, İstanbul Adalet Sarayı ve İstanbul Üniversitesi gibi binalar Hilton Oteli’nin ya­nında basit kalırlar” diyordu.

    Otel, 1952’de inşaatına baş­landığı günden itibaren hep ga­zetelerin gündemindeydi. Dün­yadaki diğer Hilton otellerinden fotoğraflar, “hiçbirinde muhte­şem Boğaz manzarası bulun­madığı için en iyi Hilton hiç şüphesiz İstanbul’daki olacak” yorumları eşliğinde yayımla­nıyordu. 1954’te, otelin ertesi yılın yaz sezonunda hizmete gireceği kesinleşti. Açılış töre­nine Hollywood yıldızlarının ve Amerikalı ünlü müzisyenlerin katılacağının açıklanması da büyük bir heyecan ve beklenti yaratmıştı. Vatan gazetesi, 27 Mayıs 1954 tarihli haberinde Gary Cooper, Marilyn Monroe, Clark Gable, Gregory Peck, Ava Gardner, Betty Grable, Bing Crosby, Robert Taylor ve Frank Sinatra’nın açılışa katılacağını duyuruyordu.

    Hilton Oteli’nin resmî açılışı 10 Haziran 1955’te yapılacaktı ama personelin önden hazır­lanması için 278 odalı otelin 100 odasına 20 Mayıs’tan itibaren konuk kabul edilmeye başlandı. İlk müşteri, sabah 09.40’ta kapıdan giren Ame­rikalı Thomas Marby olmuştu. Oteldeki ilk hırsızlık vakası da ilk hizmet gününde yaşandı. Boya ekibinde çalışan Şevki adlı işçi mutfaktan aldığı 30 gümüş kaşık ve 12 bıçağı dışarı çıkarır­ken yakalanmıştı. İki gün sonra bu defa otelin 23 konuğu ve bazı yöneticileri akşam yemeğinden zehirlendi. Hilton mutfağı iki gün kapalı kaldı, zehirlenmenin bozuk sütten kaynaklandığı açıklandı.

    resim_2024-08-25_021405933
    Milliyet, Terry Moore’un fotoğrafını sonradan eklendiği çok belli olan beyaz bir külot çizerek yayımlayabildi.

    Talihsiz başlangıca rağmen Hilton ekibi çabuk toparlandı ve resmî açılış hazırlıklarını tamamladı. 9 Haziran 1955’te Yeşilköy’e 1 saat arayla inen iki Pan-Am uçağı, Hilton otelleri­nin sahibi Conrad Hilton ve 115 konuğunu taşıyordu. Gelenler arasında önemli siyasetçiler, iş insanları, sporcular ve gaze­teciler de vardı ama herkesin gözü sinema yıldızlarındaydı. İsmi önceden duyurulanların hiçbiri gelmese de daha az ünlü diye nitelendirilebilecek şu isimler de büyük bir heyecan­la karşılandılar: Terry Moore, Merle Oberon, Irene Dunne, Diana Lynn, Mona Freeman, William Eythe, Elaine Shepard, Leo Carrillo ve “bacakları 1 mil­yon dolara sigortalı” Ann Miller. 4 gün boyunca hem açılış etkinliklerine katılacak hem de İstanbul’u gezecek 115 konuğun 1.200 valizi vardı!

    10 Haziran’daki açılış töre­ninde ilk konuşmayı İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay yaptı. “Bugün Türkiye’nin ayı ve gü­neşiyle Amerika’nın yıldızları birarada bulunuyor. Eski dünya yeni dünyayı kucaklıyor” diyen Gökay, Conrad Hilton’a fahri hemşerilik unvanı da vermiş­ti. Ardından söz alan Hilton ise İstanbul’dan sonra Roma, Berlin, Londra, Paris, Kahire ve Havana’da birer otel müjdesi verdikten sonra, otelin kristal camlı giriş kapısını altın bir anahtarla açmaya çalıştı. Ancak gazeteler altın anahtarın kilide uymadığını ve Conrad Hilton’ın fotoğrafçılara kapıyı açıyormuş gibi poz vermekle yetindiğini yazıyordu.

    Günün asıl merak edilen etkinliği olan akşamki balo, iki defa elektrik kesilmesine ve havalandırma sistemi arızalan­masına karşın çok iyi geçecekti. Baloda Conrad Hilton’ın oğlu Nicky Hilton’la yakınlığı dikkat çeken Terry Moore, ilişkileri olup olmadığını soran gazeteci­lere yakın arkadaş olduklarını söyleyip “Lütfen sevgili olduğu­muzu yazmayın” demişti.

    resim_2024-08-25_021410643
    Terry Moore 4 sene önce 90. yaş gününü kutladı.

    Ertesi gün konuklar Kapa­lıçarşı turuna çıkmaya ha­zırlanırken, gazeteleri gören Terry Moore hayatının en kötü sürprizlerinden biriyle karşıla­şacak ve kendi tabiriyle öfke­den deliye dönecekti. Apaçık aksini söylemesine rağmen bazı gazetelerin “Nicky Hilton’la sevişiyorlar” yazmasına değil, Milliyet gazetesinin birinci sayfasında basılan fotoğrafına öfkelenmişti. Bir gün önce foto muhabiri İlhan Demirel’in oda­sında çektiği karelerden biriydi bu. Babıali’de “Piç İlhan” olarak tanınan Demirel bir masanın üzerinde kısa eteğiyle oturan genç kadının öyle bir karesini yakalamıştı ki; Milliyet gazetesi iç çamaşırı giymeden poz veren Terry Moore’un fotoğrafını, sonradan eklendiği çok belli olan beyaz bir külot çizerek yayımlayabilmişti. Gazete yok satarken, fotoğrafı yayımlanan genç oyuncu odasında ağlama krizleri geçiriyordu.

    Diğer konuklarsa önceden planlandığı gibi Kapalıçarşı’da alışverişteydi. Cumhuriyet gazetesine göre “günde binlerce Dolar kazanırken alışverişte sineğin yağını hesaplayan” ünlü yıldızlar topu topu 15 lira harcamıştı. Son Posta muhabiri ise özellikle kuyumculardan ve bakırcılardan epey alışveriş yapıldığını yazarken, ismini vermediği bir sinema oyuncusunun nasıl kandırıldığını da şöyle aktarıyordu: “Bir yıldız gördüğü güzel bir bakır ibriği fazla yeni bulmuş ve daha eskisi olup olmadığını sormuştur. Bunun üzerine dükkâncı ibriği götürmüş, ezip sapını kopara­rak tekrar getirmiştir. Artist bu sefer gördüğü ibriği çok orijinal bularak derhal satın almıştır”.

    resim_2024-08-25_021425451
    Conrad Hilton ve Ann Miller, Vali Gökay’ın daveti için geldikleri Beylerbeyi Sarayı’nda.

    Kapalıçarşı turundan son­raki defile, kokteyl ve Kızılay balosuna da katılmayan Terry Moore, üçüncü gün Topkapı Sarayı turunda ortaya çıkacak ve etrafını kuşatan muhabirlere “Dünyanın hiçbir yerinde hatta Paris’te bile böyle adi bir fotoğ­raf çekilemez. Ben içki-sigara bile içmem. Pazar günleri kili­seye giderim. Annem bu fotoğ­rafı görse yüreğine iner. Conrad Hilton’dan fotoğrafın ABD’ye gönderilmesinin engellenme­sini istedim. Hile ile çekilen bu fotoğraf Türkiye’ye, Müslüman Türklere ve bir Türk fotoğrafçı­sına yakışmıyor” diyecekti.

    Milliyet, Moore’un sözlerine ertesi gün birinci sayfadan cevap verdi. Geri adım atma­yan gazetenin açıklamasında “Müstehcen yayın yapmak gibi bir amacımız olsa fotoğrafı orijinal halinde kullanabilirdik, o zaman adi bir fotoğraf olduğu söylenebilirdi ama bu durumda söylenemez. Üstelik Amerikalı­lar fotoğrafı satın almak istedi, kötü niyetli olsak satabilirdik” deniliyordu. Milliyet’in yaşlı kurdu Refi Cevad Ulunay da tartışmaya katılmış ve köşesin­de şunları yazmıştı: “Eğer İlhan Demirel bir su borusundan tırmanıp yıldızın odasına girse ve bir yere gizlenip yıldızın don değiştirirken resmini alarak gazetede neşretseydi pek fena hareket etmiş olurdu. Bu vaka­da ise yıldız hanım foto mu­habirini odasına davet ediyor, k..ını başını açıp resim çekti­riyor. Ondan sonra da ağlıyor. Haydi efendim, haydi… Hem resim gazetede çıkıp da ne ola­cak? Ana-baba baskısı altında yetişmiş kızcağızın adı çıkacak da evde mi kalacak?”

    Cumhuriyet gazetesinde ise konuklar arasındaki oyuncu Elaine Shepard’ın ucuz atlattığı kazanın haberi vardı. Hazır gel­mişken Türkiye ile ilgili bir tele­vizyon programı da hazırlayan Shepard, İstanbul’dan sonra çekim yapmaya gittiği Efes’te deveden düşüp yaralanmıştı. Gazetenin konuştuğu deveciler “Sıkı tutunmasını söyledik ama dinlemedi” derken, Shepard kazalara engel olmak için de­velerin hamutlarına uçaklarda olduğu gibi emniyet kemeri takılmasını önermişti.

    resim_2024-08-25_021415182
    Muhabirler açılış etkinlikleri boyunca Terry Moore ve Conrad Hilton’ın oğlu Nicky Hilton’ı birlikte görüntülemek için çaba gösterdi.

    İstanbul’da ise Terry Moo­re dışındaki konukların keyfi yerindeydi. 12 Haziran’da Boğaz turuna çıkan Amerikalı misa­firler Tarabya’daki bir lokan­tada ilk defa yedikleri dönere bayılacak, Conrad Hilton bu özel Türk yemeğini mutlaka Hilton mutfağında da görmek istedi­ğini söyleyince o zamana kadar halk tipi yemek olan döner, turistik yemek sınıfına yükse­lecekti. Aynı gün Vali Gökay’ın Beylerbeyi Sarayı’nda verdiği davetin gündem konusu da yine meşhur fotoğraftı. Son Posta gazetesinin yazdığına göre Vali Gökay, Terry Moore’u “Üzülme kızım, benim de her çeşit fotoğ­rafımı basıyorlar ama yine de neşeliyim” diye teselli etmeye çalışmıştı.

    Diğer gazeteler genç yıldızın fotoğraf yüzünden çok üzgün olduğunu ve ağladığını yazdık­ça Milliyet’e yönelik tepkiler de artıyordu. Bir okuyucu gönder­diği mektupta foto muhabiri İlhan Demirel’e düello dahi teklif etmişti! Belki tepkiler yüzünden belki de araya hatırlı kişiler girdiği için Milliyet so­nunda geri adım attı. 13 Haziran tarihli gazetede “Neşrettiğimiz fotoğraf çok fazla saldırıya ve tepkiye uğradı. Esasında ortada büyütülecek bir hadise yoktur. Gazetemiz fotoğrafın negati­fini Moore’a hediye edecek ve sevimli yıldızın memleketimiz­den gözyaşlarıyla ayrılmasını önleyecektir” açıklaması yer alıyordu.

    resim_2024-08-25_021419276
    Açılış balosunun en neşeli ismi “Oteller Kralı” Conrad Hilton’dı.

    Konukların İstanbul’dan ayrılacağı gün Milliyet’in sa­hibi Ercüment Karacan, yayın yönetmeni Abdi İpekçi, muha­bir Halit Talayer ve fotoğrafı çeken İlhan Demirel, Hilton’a giderek Moore’u ziyaret ettiler. Fotoğrafı yayımladıkları için değil ama “hanımefendinin üzülmesine vesile oldukları” için özür dilemelerinden sonra, fotoğrafın negatifi genç oyuncu tarafından alkışlar eşliğinde yakıldı.

    Bu küçük merasimin ardın­dan tüm konuklar geldikleri gibi iki uçakla İstanbul’dan ay­rıldılar. Gazeteler, uçağa biner­ken Türkçe “Allahaısmarladık, yaşasın Türkiye” diyen Conrad Hilton’ın 4 günlük açılış için 500 bin lira harcadığını hesap­lamıştı. Bu rakam otelin 460 çalışanının bir yıllık ücretinin beşte birine, tüm inşaat ve dekorasyon masrafınınsa 40’ta birine eşitti. Bu kadar masraf yapılmış, çok sayıda davet, balo, defile ve ziyafet düzenlenmişti ama İstanbul Hilton Oteli’nin açılışı hafızalarda İlhan Demi­rel’in Türk basın ve magazin tarihine geçen fotoğrafıyla yer etmişti.

  • Türkiye’nin vefakar dostu İstanbul’un eskimeyen ruhu

    Türkiye’nin vefakar dostu İstanbul’un eskimeyen ruhu

    1923 Haziran’ında 73 yaşında ölen Pierre Loti, gençliğinden itibaren defalarca geldiği Türkiye’ye âşık, müstesna bir romancıydı. Onun özellikle İstanbul’da yaşadıkları, yazdıkları ve bıraktığı izler; Osmanlı döneminin sonlarından istiklal mücadelesi veren bir millete koşulsuz destek verilmesine ve yürekten bir sevgiye uzanır.

    İkisi de deniz subayı, iki Fransız yazarın Türklere ve İstanbul’a sevgisini unutamayız: Louis Marie Julien Viaud / Pierre Loti (14 Ocak 1850-23 Haziran 1923) ve Claude Farrère (1876-1957). Aralarında kuşak farkı olsa da Türklere sevgilerini, Türk kültürüne hayranlıklarını, özgürlük ve egemenlik haklarımıza saygı gösterilmesini en zor günlerimizde dünya kamuoyuna duyurarak bağımsızlığımızı savunmuşlar, evrensel kamuoyuna Türkleri ve Türk kültürünü tanıtırken kendi kültürlerine de eserler kazandırmışlardır.  

    Türkiye'nin vefakar dostu
    Fransız deniz subayı Julien Viaud yazar olduktan sonra Pierre Loti adıyla tanındı. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    23 Haziran 2023 tarihi, Pierre Loti’nin ölümünün 100. yılı. İstanbul’da silinmez izleri olan, kitapları, anıları okunan-anlatılan bu aydın-ozan için Türkiye ve Fransa kültür çevrelerinin bir “Pierre Loti Yılı” gündeme getirmeleri beklenir.

    Biz Loti’yi bir zamanlar Hasköy’de, Çemberlitaş’ta, Eyüp’te, “Bizden biri olmuştu” denebilecek izlerinden, en çok da ilk romanı; Hasköy’deki kira evinde yazdığı Aziyade’deki anılarından, Eyüp’teki kır kahvesinden, Abdülhak Şinasi Hisar’ın İstanbul ve Pierre Loti adlı, fotoğraflar da içeren eserinde anlattıklarından tanırız.

    Pierre Loti’yi anarken onunla birlikte, Türklerin son zor dönemi Kurtuluş Savaşı yıllarında Türk ulusuna destek veren, Loti gibi asker kökenli Fransız yazar Claude Farrère’i de anmak gerekir. Bu ikilinin adları, tarihî İstanbul’un iki önemli caddesinde yaşatılıyor sadece: Piyer Loti Caddesi, Klod Farer Caddesi…

    Kendi ülkesi Fransa’da bahriye subayı iken adı Julien Viaud imiş ama Piyer Loti olarak tanınmayı tercih edermiş. Bu müstearın (takma ad) subay kimliğiyle karıştırılmasını da onaylamaz, “Siz Julien Viaud değil misiniz?” sorusuna yanıt vermezmiş. Loti’nin Türklerle ilk teması ve ilk aşkı, 1870’lerde genç bir deniz subayı olarak ayak bastığı, Avrupa kıtasının en batıdaki limanı Selânik’tedir. Orada tanıyıp sevdiği kız da, adını anı-roman içerikli ilk kitabına verdiği Çerkes güzeli Aziyade olmuş.  

    Türklere ve Türk kültürlerine ısınışı daha sonraki gelişlerinde İstanbul’dadır. Buradaki bütün temaslarını anlattığı kitap ve yazılarında, hayranlıktan da öte “âşıkane” melankolik bir duygusallık vardır. Onun bu yaklaşımı, Avrupa devletlerinin Doğu uygarlıklarına ve Türk dünyasına sömürge ve düşman gözüyle bakışlarına da bir reddiyedir. Şiirsel nesir içerikli eserleri Fransa’da yankı bulur. 1. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında Fransa’nın Türkiye’ye dostane yaklaşımında Pierre Loti eserlerinin etkisi tartışılmaz.

    Bu bakışla duygusal birkaç cümle yazmak gerekiyor: İşgal ordularının İstanbul’u boşaltma kararı aldıkları, Lozan Antlaşması’nı imza aşamasına geldiği 1923 yazında, Loti de C. Farrère’in yorumuyla: “Cami, mezarlık detayları, şark köşeleri ile dolu odasında ölmeye hazırlanıyormuş!” Şu hâlde onun son günlerinin  Türklerin kurtuluşu haberleriyle çakışması, “müsterih” öldüğüne yorumlanabilir. 

    SELAM, ŞÜKRAN VE HEDİYE

    Mustafa Kemal’den ünlü yazara övgü

    Millî Mücadele’nin kritik bir evresi olan 1921’de, Yunan kuvvetlerinin Gediz Irmağı’nı geçtiği günlerde, Loti’nin Türkleri destekleyici mektubu ve Mustafa Kemal Paşa’nın cevabı orduda ve kamuoyunda heyecan uyandırır. Yine 20 Ekim 1921’de Türkiye-Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması’nın  gündeme gelmesinde Loti ve Farrère’in girişimleri vardı. Mustafa Kemal Paşa bu samimi dostluk çabaları için Loti’ye yazdığı mektupta Türk milletinin kendisine selam ve şükranını bildirirken, TBMM adına da özel dokunmuş bir Türk halısı gönderilmişti. 

    Mustafa Kemal’in mektuptaki “Tarihin en karanlık günlerinde sihirli kalemiyle daima Türk milletinin hakkını teyit ve müdafaa etmiş olan büyük üstad için Türk Milletinin beslediği derin ve sarsılmaz muhabbet hislerine, İstiklâl Mücadelesinde şehit düşen erkeklerimizin yetim bıraktığı kızlarımız tarafından gözyaşları arasında dokunan bu halı şahitlik edecektir” cümleleri, içten ve dokunaklıdır (Sadi Borak, Atatürk’ün Özel Mektupları, Varlık Yayınevi, 1970).

    FARRÈRE’İN SON ZİYARETİ

    Bir çift göz: Aziyade’nin hayali

    Pierre Loti’nin 23 Haziran 1923’te ölümü üzerine, dostu Claude Farrère onu son ziyaretini çok kuvvetli satırlarla anlatmıştı:

    “… Seyahata olan büyük iptilâsına rağmen son günlerini geçirmek için ecdadından kalma eve çekilmiş, orada tam bir inziva içinde ve şark seyahatlarından getirdiği hatıralarla dolu köşesinde kendisine kat’i darbeyi vuracak olan ölümünü beklemişti… Loti’nin son günlerini bir hayal dolduruyordu. O da uzaktan müphem bir surette insan şekli alır gibi, başı ve omuzları olan çiçekli yahut sarıklı mezar taşları arasından bakan gayet mahzun bir çift gözün, Aziyade’nin gözlerinin, ona ‘ruhum senindir Loti’ der gibi oluşudur”. 

    İSTANBUL VE PIERRE LOTI KİTABININ (1958) YAZARI

    Şinasi Hisar’ın kaleminden ünlü yazarlarımızın Loti hakkında düşünceleri

    İSTANBUL VE PIERRE LOTI KİTABININ (1958) YAZARI

    Tevfik Fikret Piyer Loti’den bahsederken hem hayran oluyor, hem hakkında isyan ediyordu. “Kalem değil bir sihirle yazıyor” diye medh ediyor, fakat o zamanın mutaassıpları kadar mutaassıp oluşuna kızıyordu. 

    Yahya Kemal Piyer Loti’nin İstanbul hatıralarına ait kitabından bahsederken tıpkı Tevfik Fikret gibi “Loti’ninki sanat namına bildiğimiz şeylerden hiçbiri değil, büyüdür” diye metih ediyor, fakat basit bir görüşme kurbanı olarak, İstanbul’un iç mahallelerinde, camilerinde, mezarlıklarında gezinen bu mucizevi şairi en değme medenilerimiz tanımıyorlar; yeni nesil de bizim küflerimizi sevmekle Loti’nin bizimle eğlendiğini zannediyordu. 

    Halid Ziya ise şöyle yazıyordu: “Ben onun yalnız Türklüğe dost sıfatıyla değil, Fransız edebiyatının en büyük mefahirinden biri olması itibariyle meftunu idim. Bütün zamanlarını öyle bir meczubiyetle okumuş, tatmış idim ki, bugün, her şeye karşı meclub olabilmek istidadı sönmüş olmakla beraber hâlâ eserlerinden kalan intibalar ruhumda intizar etmektedir. O güne kadar bu adamı ne uzaktan ne de yakından görmemiştim ve hakkında bana kadar gelen tenkit mırıltılarının müeyyidesini bulmak korkusu ile ona temas etmekten de çekinmiştim. O gün sarayda görünce bu korkum tahakkuk etti. Onun, boyunun kısalığını daha saklamak için yüksek ökçeler, benzinin uçukluğunu örtmek için bir kadın gibi boyalarla görünce bu garip ve gülünç kıyafet bende eserlerinden alınan meftunâne hazzın üzerine bir sis perdesi germiş olmasın diye hemen kaçtım”.

    Ahmet Hamdi Tanpınar bir makalesinde Piyer Loti hakkında hem muhabbetsizliğini hem de muhabbetini yanyana ifade etmiş: “Loti nereye giderse oranındır. Çin’de Çinli, Madam Krizantem memleketinde Japon, Hint’de İngiltere’nin varlığını yadırgatacak ve Hintli ve Türkiye’de Aziyâde’nin âşığı bir Türk, hem de hâlis Türk’dür!”

  • DNA kodları araştırıldı Urartular Batı bağlantılı çıktı

    “Türkiye Antik DNA Projesi”nin sonuçları, Urartu medeniyetinin Levant ve Orta Anadolu genetik bağlantılarını ortaya koydu. MÖ 500’lerde Orta Anadolu ve yakın çevresinden Doğu Anadolu’ya uzandığını kanıtladığımız göçlerin, birkaç yüzyıl önceden başladığı teyit edildi. Urartuların “Batı bağlantısı” çok yeni bir gelişme.

    Doğu Anadolu Bölgesi’n­de Erken Tunç Çağı’nın (MÖ 3500-2000) sona ermesi ile yaşanan sosyo-kül­türel değişim, konar-göçer halkların istilası ile kendini göstermiştir. Özellikle Van Gölü havzası ile Kuzeydoğu Ana­dolu’yu yurt edinen göçerlerle ilgili, yayla nekropolleri dışında fazla bir bulgu yoktur.

    40-41 SEVKET_ARKEO_dk
    tarih sayı 13, Haziran 2015.

    Geç Tunç Çağı’nın sonlarına doğru (MÖ 1200’ler) Protohisto­rik (Öntarih) Dönemi yaşamaya başlayan -ki bunu Assur yazılı belgeleri sayesinde biliyoruz- Doğu Anadolu Bölgesi’nde Erken Demir Çağı (MÖ 1200-900) ile birlikte Feodal Beylikler Dönemi (MÖ 1300-800) açılmış, yerleşimler yeniden organize olmuştur. Assur kaynakları, ku­zeyindeki bölgeleri Nairi, Uru­atri ya da Urartu olarak anmak­tadır. Öntarih Dönemi’nin sona ermesine neden olan olay, MÖ 840’dan sonra Uruatri ve Nairi Beyliklerinin, Van Gölü’nün güneydoğu kıyısında bulunan en güçlü siyasi organizasyon ol­duğunu düşündüğümüz Tuşpa Beyliği ile tek bir devlet kurmak için birleşmiş olmasıdır.

    Urartu Krallığı, Feodal Bey­likler Dönemi’nden sonra MÖ 840’da kurucu kral 1. Sarduri (MÖ 840-830) liderliğinde Van Gölü’nün doğu kıyısında yer alan Tuşpa’da (Van Kalesi) kurulmuştur. Assur kralı 3. Salmanasar’ın (MÖ 858-824) yaptığı ağır saldırıların bölge­nin devletleşmesini hızlandır­dığı anlaşılmaktadır. Kuzeyde Transkafkasya ve Gökçegöl (Sevan Gölü), Doğu’da İran Azerbaycan’ı, batıda Fırat Nehri ile güneyde Dicle-Küçük Zap hattına kadar genişlemiş olan Urartu Krallığı, MÖ 840’dan MÖ 600’lü yıllara dek Önasya’nın en büyük ve güçlü devletlerin­den biri olmuştur.

    DNA kodları araştırıldı
    Urartu Krallığı MÖ 840’da 1. Sarduri tarafından Van Kalesi’nde (Tuşpa) kurulmuştu.

    Yaklaşık 200 yıldır devam eden araştırmalara karşın Urartuların kökeni henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Kafkasyalı kültürel görünüm nedeniyle genel kabul Hur­ri bağlantısını işaret etse de Urartu tarihinin erken evreleri olan Feodal Beylikler Dönemi’ni anlayabilecek arkeolojik kazılar henüz yapılmamıştır.

    Son yıllarda arkeolojik ve antropolojik araştırmalarda kullanımı giderek yaygınlaşan antik DNA analizleri, bireylerin ve toplumların genetik köken­leri hakkındaki bilgilerimizin artmasına olanak sağlamak­tadır. Bu çerçevede Anadolu arkeolojisi ile ilgili en kapsamlı proje Doç. Dr. Songül Alpas­lan-Roodenberg başkanlığın­daki bir ekip tarafından gerçek­leştirilmiştir. “Türkiye Antik DNA Projesi” olarak bilinen çalışmanın en önemli sonucu­nun Urartularla ilgili olduğu gözlenmektedir. Urartu coğ­rafyası üzerine yapılan genetik analizlerin sonuçları şaşırtıcı biçimde Levant (Doğu Akde­niz) ile Orta Anadolu ve yakın çevresini işaret etmektedir. Bugüne kadar Hurri soyundan geldiği üzerinde ısrar edilen ve bir arkeopolitika oluşturmak için aşiret düzeninde bir toplum yapısına sahip olduğu iddia edilen Urartuların, ortaya çıkan bu “Batı bağlantısı” çok yeni bir gelişmedir. Bu sonuçlar Urartu ethnos’u ve toplum yapısının yeniden gözden geçirilmesi noktasında tartışmaları başla­tacak gibi görünmektedir.

    resim_2024-08-25_020938452
    MÖ 1200’den itibaren Anadolu coğrafyasındaki uygarlıklar ve etki alanları.

    2016’da yayımlanan Anadolu ve Ermeniler. Kızılırmak Havzası Demir Çağı Toplumunun Doğu Anadolu Yaylası’na Büyük Göçü adlı kitabım öncesinde, dergi­mizin 13. sayısında (Haziran 2015) tanıtım amaçlı bir yazı yayımlamıştık. Sözkonusu kitap ve yazıdaki sonuçlardan en önemlisi, Ermenilerin Doğu Anadolu kökenli olduklarına olan inanışlarının tarihsel bir temeli olmadığı; Önasya’nın bu kadim halkının Orta Ana­dolu ve yakın çevresinden MÖ 550’lerden itibaren bölgeye göç etmiş olduklarıydı. Boya beze­meli Demir Çağı çanak-çömlek gruplarının yayılımı üzerinden yapılan bu değerlendirmenin isabetli bir yöntem ve doğru bir yaklaşım olduğu, “Türkiye Antik DNA Projesi”nin sonuçla­rı tarafından da teyit edilmek­tedir. Urartuların ortaya çıkan Levant ve Orta Anadolu genetik bağlantıları, MÖ 550’lerde Orta Anadolu ve yakın çevresinden Doğu Anadolu’ya başladığını kanıtladığımız göçlerin birkaç yüzyıl önce de varolduğuna işaret etmektedir. Karanlık Çağ’da (MÖ 1200-1000) gerçek­leşen deniz halkları saldırıla­rının Doğu Akdeniz kıyıların­dan Karkamış’a kadar uzanan büyük bir alana etki etmesi ve MÖ 750 civarında Assur kralı 3. Tiglat-Pleser’in (MÖ 743) Tabal (Orta Anadolu) seferi gibi Ana­dolu’nun güney yarısını sarsan olaylar, insan kümelerinin canlarını kurtarmak için Doğu Anadolu’ya kaçmalarına neden olmuş gibi görünmektedir. Doğu Anadolu’nun insanüstü ve arızalı topografyası, bölgeye gelen insan kümelerini dış teh­likelerden korumuş olmalıdır.

    Doğu Anadolu Demir Çağı coğrafyasında yaşayan top­lumların arkeolojisi ile bunlar hakkındaki tarihsel metinler Urartu Krallığı üzerine zengin bilgiler sağlarken, gelecekteki genetik araştırmalar da zorun­lu göçler nedeniyle meydana gelen nüfus değişimlerini ay­dınlatacak gibi görünmektedir.

    resim_2024-08-25_020943662
    Doç. Dr. Songül Alpaslan- Roodenberg başkanlığındaki ekip tarafından gerçekleştirilen “Türkiye Antik DNA Projesi” kapsamında incelenen Urartu dönemi iskeleti.