Etiket: sayı:102

  • Anayurt /vatan kokusu: Tarhun otunun kimlik kodları

    Yerleşik halklar tarhun otunu ilaç, baharat maddesi olarak kullansa da step halkları engin bozkırları kaplayan ve kokusu her tarafı saran bu otu vatan özlemi için simgeleştirmiştir. Kırsal iklimiyle Ankara’yı Orta Asya’ya bağlayan birçok kültürel unsurdan tarhun için rahmetli Raci Bademli şöyle der: “Beni Anadolu’ya, Ankara’ya bağlayan elle tutulmaz, gözle görülmez kültür-sevgi bağlarından bir tanesi”.

    Bahar geldi. Ankara’da tarhun zamanı! Baharda Ankara pazarlarında satılır tarhun otunun tazesi. Kurutulmuş tarhun, tavuk-yumurta ve sütlü mamullerde kullanılır; ama taze tarhun otu salataya konunca etrafı çok hoş bir koku alır. Ken­disi de Ankaralı olan rahmetli Raci Bademli, tarhun otunun Ankara kimliğini tanımladığını söyler “Tarhun otunu sahiplenme ya da tarhun otu ve Ankaralı kimliği” adlı yazısında.

    İstanbul’da tarhun otunu görmedim. Sanırım bu bitki Çin’den Urallara kadar deniz kenarı veya sulak bölgelerde değil de daha çok kara ikliminin hüküm sürdüğü engin kırlarda görülüyor; her yörede farklı bir adla biliniyor. Yerli olanlar, onu doğup büyüdükleri yerin-doğanın bir parçası gibi görüyor. Yabancılar ise bu gösterişsiz otun farkına bile varmıyor.

    Latince artemisia olarak bilinen bu bitki türü, Batı dün­yasında genellikle ilaç ve içki sanayiinde kullanılır. Çin’de bir taraftan kötü ruhları kovmak için kapılara asılan “haozi, aihao”, sivrisineklere karşı da kullanılır; güney Çin’de la­vanta gibi ufak keseciklerde taşınır. Çin tıbbında özgün bir yeri olan bu ot, güney Çin Maio ve Ding’leri arasında da ye­niyıl yemeğinin başını tutar (ntv tarih, sayı: 48, Ocak 2013).

    98-ISENBIKE_dk

    Doğduğu yerin kokusu olarak da algılanan tarhun otunun, göçebe geçmişi olan halklar arasında özel bir yeri vardır. Türkiye’ye yerleşen Altaylı Kazaklardan birine “atayurdunuzdan en çok neyi özlüyorsunuz” diye sorun­ca “jusan” yanıtını almıştım. Pelinotu, polin, erim, yavşan, jusan, haozi, bu otun Rusçadan Türkçe-Moğolca ve Çinceye kadar aldığı farklı adlardan bazılarıdır.

    13. yüzyıl olaylarını ele alan bir Rus kroniğindeki bir pasaj, vatan özleminin koku ile ifade edilmesini canlı bir şekilde gözümüzün önüne serer. Kiev hâkimi Vladimir, “İsmailoğulları” diye adlandırdıkları Kıpçakları yener, Don havzasına hâkim olur. Kıp­çakların hânı Otrok, Kafkaslar’a doğru kaçar ve Abazalara sığınır. Don havzasında ancak Sırçan Han kalmıştır. Aradan zaman geçer, Vladimir ölür; bunun üzerine Sırçan Han, Oria adlı ozanı ağabeyi Otrok’a göndermeye karar verir ve ozana “önce ona benim ağzımdan ‘Vladimir öldü. Dön artık ey kar­deşim! Ana vatanına geri dön’ sözlerini söyle! Sonra da bizim Kıpçak/Kuman türkülerimizden oku. Eğer buna rağmen geri dönmezse, o zaman engin bozkırla­rımızın bu pelin/erim/jusan otunu götür ve ona koklat” der. Otrok Han otu koklayınca gözlerinden yaş gelir ve “insanın vatanında ölmesi, yad ellerde şan-şeref sahibi olmasından çok daha iyidir” diyerek anayurduna geri döner.

    İşin ilginç tarafı, yerleşik halklar bu otu belli bir şekilde elle tutulur ilaç, baharat maddesi olarak kullansa da step halkları engin bozkırları (Kazakça “dala”) kaplayan ve kokusu her tarafı saran bu otu vatan özlemi için simgeleş­tirmiştir.

    ABD’de öğrenci olduğum yıllarda bütün arkadaşlar özle­dikleri tatları, yemekleri anlata anlata bitiremezlerdi. Ben de daha sonra Türkiye’ye gelen bir Başkurt öğrenciye, “En çok hangi yemeği özledin” diye sormuştum. Sanki dünya­nın en garip sorusunu sormuşum gibi yüzüme bakmış ve “yemek mi, niye yemek özleyeyim ki? Yemek her yerde var, ben tabiatı özledim” demişti.

    Benim de aslında tarlada biten tarhun otu ile tanış­mama Başkurdistan vesile oldu. Araba ile gidiyorduk; yol boyunca tarlalardan gelen kokuyu merak etmiş, arabayı durdurup etrafı koklamış ve “Bu nedir?” diye sormuştum. Sanki herkesin bildiği bir şeymiş gibi “erim” demişlerdi. Gerçekten bütün ovayı kaplıyordu koku. Bizim Ankara pazarında satılan taze tarhun otu, bu kokuyu küçük ölçekte yansıtıyordu; belki de bu nedenle bizim kentli arkadaşlar taze tarhun otundan hiç bahsetmemişlerdi. Aslında kırsal iklimiyle Ankara’yı Orta Asya’ya bağlayan birçok kültürel unsurdan biri olan tarhun, Raci Bademli’nin ifade­siyle “beni Anadolu’ya, Ankara’ya bağlayan elle tutulmaz, gözle görülmez kültür-sevgi bağların­dan bir tanesi” olarak, sevgi ve özlemi en güzel bir şekilde yansıtır. Maalesef tarihî kaynaklarımız bize kokuları aktarmaz.

  • Konuğumuzlan tartışçaz şimdi lütfen bizimlen kalın…

    Bulundukları yörenin ağızlarını yaşatmak ve kültürel değerini korumak konusunda yerel ölçekli radyo ve TV kanallarının işlevleri önemlidir. Ancak sürekli program üreten ve yayıncılık deneyimi olan kişilerin, “konuylan, keşkem, laflarnan, çalışaraktan, bolcana, yanlışlıklan…” diye konuşmaları, yayıncılık dili ve ölçütleri bakımından kabul edilemez.

    Nisan 2020’de Tokat’a bağlı Erbaa Belediyesi, ilçe sakinlerinin koronavirüsten korunması amacıyla sosyal mesafeye uymaları ve mümkün olduğunca dışarıya çıkmamaları için sokaklara devasa uyarı afişleri astı. Duyurularda, “Eccük daha sabır Erbaa”, “Meydanda ağleşmeyin”, “Gıldır gıcık işler için dışarı çıkmayın”, “Evde kal heğri, dip dibe sorutmayın” şeklinde yöresel ağızda dile getirilen esprili uyarılar yer alıyordu.

    Dilbilimci Prof. Dr. Zeynep Korkmaz ağız terimini, “bir dilin veya bir lehçenin yazı diline oranla ve çoğunlukla ses, bazen de şekil, anlam ve söz varlığı bakımından birbirinden az çok ayrılan konuşma biçimleri” olarak tanımlar. Ağız, aynı lehçe içinde, daha küçük yerleşim bölgelerine özgü olan ve daha küçük ayrımlara dayanan konuşma biçimidir. Ölçünlü dil, kuralları yazım kılavuzlarında ve sözlüklerde saptanmış; eğitim, hukuk, iletişim alanlarında ve resmî yazışmalarda kullanılan, işlev ve geçerlilik alanı geniş, sosyal sınıf ve yerel izler taşımayan dil türüdür. Türkiye Türkçesi için ölçünlü dil, İstanbul ağzı esas alınarak biçimlendirilmiş olan konuşma ve yazı dilidir. İstanbul ağzının Rumeli ağızlarından biri olması, tercih sebebi olmuştur.

    Ulusal yayın kuruluşları, ölçünlü dili kullanarak hedef kitlelerine seslenir. Ulusal çapta yayın yapan kitle iletişim araçları sözkonusu olduğunda, geniş kitlelere yayın yapan ve topluma örnek olan bu kuruluşların, Türkçeyi doğru ve güzel kullanmaları, dil birliğinin kurulmasına yönelik olarak, dili kullanmada özenli ve özendirici olmaları beklenir. Kitle iletişim araçlarının dili bozduğu ve yozlaştırdığı iddia edilir; oysa bu araçlar dili bozmaz, sadece içeriklerini aktaran insanların neyi/nasıl konuştuklarını yansıtır. Yöresel ağız özelliklerinin radyo ve televizyonlara yansıtılması dil birliği anlayışına aykırıdır.

    Günümüzde bazı yayıncıların ölçünlü dile uymayan ve yöresel ağız özelliklerini yansıtan söyleyiş bozukluklarıyla sıkça karşılaşıyoruz. Sürekli program üreten ve yayıncılık deneyimi olan kişilerin, “konuylan, keşkem, laflarnan, çalışaraktan, bolcana, yanlışlıklan, bah, yüzüğümlen, sıraylan, olaraktan, yokkine, diyerekten, gendimize, günüsüymüş, ayriyetten, hakkatten, benlen, senlen, bizlen, sizlen, kendisinlen, tabii ki de, hemi, de mi” vb. ek ya da ses fazlalığı olan biçimlerde konuşmalarına tanık oluyoruz. Bu, yayıncılık dili ve ölçütleri bakımından asla kabul edilemez bir durumdur. En azından topluma hitap eden, göz önünde bulunan, yayın yapan kişilerin ölçünlü dilde, doğru ve güzel konuşması, buna yönelik olarak gerekli eğitimden geçmesi beklenir.

    Kitle iletişiminde söyleyiş hataları

    Yanlış KullanımDoğrusu
    Kamu yara:rına dernek.Kamu yararına dernek.
    Şaka da:hi olsa…Şaka dahi olsa…
    Ya:rın da yine sıcaklık…Yarın da yine sıcaklık…
    Manevi.Ma:nevi.
    SadeceSa:dece
    İkinci defadır açık…İkinci defa:dır açık…
    Ankara Şura Salonu.Ankara Şû:ra Salonu.
    Ka:bus görüyom.Kâ:bus görüyorum.
    Bizim bi suçumuz yokkine.Bizim bir suçumuz yok ki.
    Düşüncelerinizle alakalı.Düşüncelerinizle alâ:kalı.
    Lakin Oğuz’un töresini…Lâ:kin Oğuz’un töresini…
    İki dakka dayanamadın.İki dakika dayanamadın.
    Alkış rica etcem.Alkış rica ediceem.
    Napıyon sen Asu?Ne yapıyorsun sen Asu?
    Yansıtmaya çalışaraktan…Yansıtmaya çalışarak…
    Yarvaldı bana.Yalvardı bana.
    Orada durarsa…Orada durursa…
  • Deve tabanından tabancaya şiddetli tokattan ateşli silaha

    Bir sözcükteki anlam gelişmeleri, kökeni belirlendikten sonra, önce yapısına, ardından da tarihsel metinlerdeki bağlamlarına bakarak anlaşılır. “Tabanca” kelimesine Anadolu’da ilk defa 1317 tarihli Mantıku’t-tayr’da, Pers mitoloji kahramanı Rüstem’in öyküsünde rastlanır. “Taban”cadan tabancaya, oradan yüze atılan tokata uzanan dil yolculuğu…

    Evliya Çelebi eski Macaris­tan kentlerinden Zonbor’a gittiğinde, bir babanın cami hareminde oyun oynayan küçük oğluna “sille-i pehlivânî” vurduğunu görür. Babanın bu davranışını kınamak üzere ayağa kalkan cemaat şöyle der: “Bire âdem, bu oğlanı niçün böyle ‘tabanca’ ile halk arasında urup ırzını pâymâl etdin (onurunu yerle bir ettin)? Senin ciğerpâre evlâdın serhaddimizin gülü ve gözümü­zün nuru bir gazi yiğit olacaktır…”

    Dönemin pedagojisi açısından ayrı bir inceleme gerektiren bu satırlardaki ‘tabanca’, tokat anla­mındadır. Anadolu’da yüzyıllar boyunca Farsça anlamdaşı “sille” ile yanyana yaşayan bu kelime, ateşli silahların imparatorluğa girmesiyle yeni bir anlama kayar. Anlamındaki gelişme popüler kültürde “Osmanlı tokadı”yla iliş­kilendirilir ama, bu deyim Turhan Selçuk’un Abdülcanbaz’ında (1957) yaratıldığı için gerçeği yansıtmaz.

    Tabanca kelimesi Ana­dolu’da ilk defa 1317 tarihli Mantıku’t-tayr’da, Pers mitoloji kahramanı Rüstem’in öyküsünde geçer.

    Bir sözcükteki anlam gelişme­leri, kökeni belirlendikten sonra, önce yapısına, ardından da tarihsel metinlerdeki bağlamla­rına bakarak anlaşılır. Tabanca, benzetme-küçültme işlevli “+ca” ekiyle türemiş bir kelimedir ve yapısal açıdan “börülce”ye benzer.

    94-95 TURKCELER_dk
    Eski silahlarda tetiğe dokununca horozun çakmak taşına çarpması, atılan bir tokatın sarsıntısına benzetilmiş ve silah horozuna tabanca denilmiştir. Anlam zamanla genişlemiş, kelime mekanizmanın bütünü için kullanılır olmuştur.

    Kaşgarlı Mahmut’tan bu yana

    Tabanca, Kaşgarlı Mahmut’un doğal anlamını “deve ayakları­nın altı” olarak kaydettiği “ta­ban”sözcüğüne dayanır. Dîvânu Lugâti’t-Türk’te “tabanlamak” (deve toynağıyla tekmelemek) olarak geçen eylem, Hakasça gibi günümüz Sibirya Türk dillerin­de “(binici) atın böğrüne tekme atmak” için kullanılır. İşte bu türevdeki anlam (tekmelemek), Erken Modern Çağ’ın önce tokat, ardından ateşli silahına giden süreçteki ilk katmandır.

    Taban, sadece Anadolu coğrafyasında değil, Harezmce ve Çağataycada da tabanca diye genişler. Devenin ayak tabanında­ki köselemsi tabakaya bağlı tepme kuvveti, insan ayasındaki kuv­vetle kıyas kabul etmediği için, kök biçim taban, tokat anlamına kaydırılmaz; bu anlam, benzet­me ilişkisiyle küçültme ekinden türetilen tabanca sözcüğüne yüklenir. Kelimenin son anlam katmanı olan ateşli silah, ilk dö­nem piştovlarının tepme sarsıntısının büyük­lüğü dolayısıyla ortaya çıkar ve ilk defa 17. yüzyıl metinlerinde tetik mekanizması için “tabancalı tüfeng” ibaresinde kullanılır. Anlaşılan eski silah­larda tetiğe dokununca horozun çakmak taşına çarpması, atılan bir tokatın sarsıntısına benzetil­miş ve silah horozuna tabanca de­nilmiştir. Kısa zamanda da anlam genişlemesiyle mekanizmanın bütünü için kullanılır olmuştur.

    “Tokat yemek” ifadesi, aslen Türkçeye özgü değildir. Bu deyim, Farsça “sille yemek”ten (sīlī hur­den) anlam aktarmasıyla alınmış­tır. Kadim Türklerde yüze tokat atmak da yoktur. Türklerde tokat, bedenin arka kısmına, bilhassa enseye atılır ve buna “artlamak” denirdi. Yüze vurulan tokat, Türklere İndo-İrani kültürlerden geçmiş görünmektedir. Müslü­man Orta Asya’da ve Anadolu’da bir “talim-terbiye aracı” hâline gelmiştir. Bunu, Yavuz Sultan Se­lim dönemi şairlerinden Âhî’nin (öl. 1517) bir beyitinde görürüz: “Ne fehm eyler defin derd-i dilinden / Tabanca yemeyen üstad elinden (Ustasının elinden tokat yemeyen, tefin dilinden ne anlar?)”.

    Bu “eğitim” anlayışı zamanla öylesine benimsenir ki şevk ve hevesle atılan sille için “tokat aşk etmek” deyimi ortaya çıkar. Böylece Türkçe, şiddetin ve aşkın bir deyimde beraberce yer aldığı nadir bir dil olarak tarihe geçer.

  • Leśniak: Kendisi Polonyalı çocukları ise Türkiyeli…

    Leśniak: Kendisi Polonyalı çocukları ise Türkiyeli…

    1969 doğumlu Witold Leśniak, iki yıldır Polonya’nın İstanbul Başkonsolosu. 2009’dan bu yana Ankara ve İstanbul’da çalışan Leśniak, aynı zamanda tarih eğitimi almış ve Türkiye’yi iyi tanıyan bir diplomat. “Türkiye benim en önemli mesleki deneyimim olmaya devam ediyor” diyen Leśniak’ın çocukları da Türkiye doğumlu.

    Sayın Başkonsolos, tarih eğitimi almış olmanız, diplomasi alanın­daki kariyerinizi nasıl etkiledi?

    Tüm iş hayatımı etkiledi diyebi­lirim. Çalıştığım her iş yerinin, ülkemin, komşu ülkelerin ve dünyanın tarihiyle ortak bir yanı olduğunu erken dönemde gördüm. Etrafımızdaki gerçek­lik geçmişte şekillendirilmiştir. İnsanların gelenekleri, hukuk, kurumlar ve nihayetinde ulus­lararası ilişkiler, hepsi önceki nesillerin deneyim ve çalışmala­rından kaynaklanıyor. Tarihten koptuğumuzu ilan ettiğimizde bile tarihe atıfta bulunuruz. Tarihsel olaylar ve süreçler hakkındaki bilgi, bugünü daha iyi anlamamıza ve sorunların üste­sinden gelmemize yardımcı olur.

    Mayıs 2021’de Polonya’nın İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önceki misyonla­rınızdan bahseder misiniz?

    İlk görevim, 20 yıldan uzun bir süre önce muavin konsolos ola­rak çalıştığım Berlin Büyükelçi­liği’ndeydi. O zamanlar şehir hâlâ Soğuk Savaş döneminin birçok izini taşıyordu; Berlin Duvarı’nın boş alanları merkezde, cam ve çelikle parıldayan Potsdamer Platz’ın (Potsdam Meydanı) yanında hâlâ görülebiliyordu. Al­manya kültürel olarak Polonya’ya yakın bir ülke; ancak özellikle 2. Dünya Savaşı olmak üzere zor bir tarihi paylaşıyoruz.

    Kahire’deki büyükelçilikte çalışmak tamamen farklı bir de­neyimdi. Aniden kendimi Avrupa medeniyet çemberinin dışında, piramitlerin, El Ezher Üniversite­si’nin ve Muhammed Ali Cami­i’nin gölgesinde buldum.

    Daha sonraki görevlerim sa­dece Türkiye’deydi; İstanbul’da, sonra Ankara’da ve şimdi yine İstanbul’da. Dolayısıyla Türkiye benim en önemli mesleki deneyi­mim olmaya devam ediyor.

    Orta Avrupa, Kuzey Afrika ve Türkiye’de çalışmak arasında nasıl farklar var?

    Diplomat olarak çalışırken, başka ülkelerde yaşamaya hazır olmanız gerekir. Bu nedenle diğer kültürlerin sunabileceklerine açık olmak önemlidir. Alman­ya ve Mısır’daki görevlerimle ilgili güzel anılarım var; ancak bence en verimli olanı Türki­ye’de bulunduğum dönem oldu; kariyerimde en çok ilerlediğim ve çocuklarımın doğduğu yer burası. Sonuç olarak Türkiye’ye her zaman bağlı kalacağım.

    İstanbul’da en çok hoşlandığınız yer neresi? Türkiye’de ziyaret ettiğiniz yerlerden sizi en çok etkileyenleri de soracağım tabii.

    İstanbul’un bir bütün olarak, ilk çağlardan bu yana insanlık tarihini biraraya getiren bir dünya incisi olduğuna inanı­yorum. Yenikapı’daki neolitik yerleşim izlerinden Fenike Kalkedonu’na, Yunan Bizansı’na, Roma Konstantinopolisi’ne, Osmanlıların çokuluslu başkenti Kostantiniyye’ye ve modern Türk İstanbulu’na uzanan bu miras, gelecek nesiller için korunmalı ve muhafaza edilmelidir. Şahsen ben tarihî merkezde, Hipod­rom’da, Ayasofya ve Sultanahmet Camii’nin gölgesinde olmayı seviyorum. Boğaz kıyılarını ve tabii ilginç tarihiyle İstanbul’da Polonya’dan bir parça olan Polo­nezköy’ü de seviyorum.

    İstanbul dışında antik Mardin’den ve ne yazık ki son depremde büyük hasar gören Ha­tay’dan çok etkilendim. Daha da güzel bir şekilde yeniden doğaca­ğına inanıyorum.

    resim_2024-08-25_031813419
    14 yıldır Türkiye’de bulunan Leśniak özellikle 1842’den bu yana gelişen Polonya-Türkiye ilişkilerinin önemini vurguluyor.

    Polonezköy’ün tarihçesinden ve öneminden bahseder misiniz?

    Polonezköy’ün (eski adıyla Adampol) kurucusu Prens Adam Czartoryski, 1842’de Polonyalı göçmenleri yerleştirmek için İstanbul yakınlarında (bugünkü Beykoz) bir arazi satın alıyor. Po­lonyalılar, Rusya tarafından işgal edilen Polonya topraklarındaki zulümden kaçmak için Osmanlı topraklarına geliyorlardı. Prensin vasiyetini yerine getiren kişi Mic­hał Czajkowski (Sadık Paşa) oldu. Polonya birliklerinin Osmanlı ve Britanya imparatorluklarının ya­nında yer aldığı Kırım Savaşı’nın 1855’te sona ermesinin ardından, Polonezköy’e bir göçmen dalgası daha geldi. Sonraki yıllarda Po­lonezköy, İstanbul’un kenarında varlığını sürdürmeye devam etti, Polonyalı sakinleri ise dillerini ve kimliklerini korudular. Örneğin annesi Polonyalı olan ünlü şarkıcı Leyla Gencer buralıdır. Yerleşim, 1937’de Mustafa Kemal Atatürk tarafından ziyaret edildi. Günü­müzde Polonezköy, haftasonu gezileri için popüler bir yer. Yerel müzeyi (Zosia Teyze’nin Anı Evi), tarihî yazıtların bulundu­ğu mezarlığı ve kiliseyi ziyaret etmek mümkün. Yerel oteller, restoranlar ve yürüyüş alanları haftasonu hoşça vakit geçirme­ye olanak sağlıyor. Polonezköy, Polonya-Türkiye ilişkilerinin önemli bir sembolü. Son 30 yılda Türkiye’yi ziyaret eden her Po­lonya cumhurbaşkanı burayı da ziyaret etmiştir.

    Rusya-Ukrayna savaşı konusun­da düşünceleriniz ve öngörünüz nedir?

    Rusya’nın Ukrayna’yı işgali­nin tarihte bir dönüm noktası olduğuna inanıyorum. Rusya’nın askerî saldırganlığa başvurması, Birleşmiş Milletler çerçevesinde işbirliği ve sorun çözmeye dayalı mevcut dünya düzeninin altını oymaktadır. Bu ilkelerin BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyesi olan bir ülke tarafından redde­dilmesi talihsizliktir. 1 yılı aşkın bir süredir ülkelerini cesurca savunan Ukraynalıların direnme iradesine, cesaretine ve azmine hayranım.

    Polonya’nın, komşusu Ukray­na’ya verdiği büyük desteği nasıl değerlendiriyorsunuz?

    resim_2024-08-25_031820031
    Leśniak: “Polonya, AB üyeliği yolunda Türkiye’yi destekleyen ülkelerden biri”.

    Ukrayna’ya yardım etmek tabii çok önemli. Bu aynı zamanda kalbimizin de bir refleksidir; ancak siyasi veya askerî destek Polonya’nın tarihî deneyimine dayanmaktadır. Komşu devlet­lerin genişlemesi bizim için her zaman felaketle sonuçlanmıştır. Dolayısıyla özgür ve demokra­tik bir Ukrayna ile komşuluk, güvenliğimiz için hayati önem taşımaktadır.

    Polonya’nın Avrupa Birliği’ne katılması ülkenize ne gibi de­ğişiklikler getirdi? Türkiye’nin AB’ye katılımı ile ilgili olumlu görüşünüz güçlendi mi?

    AB’ye katılım Polonya tarihindeki dönüm noktalarından biri. NATO üyeliğinin yanısıra AB üyeliği de Polonya’yı Batı’nın bir parça­sı olarak tanımlıyor. Bu, Doğu Bloku’nun çöküşünden sonra zaten Polonya’nın siyasi hedefiy­di. Uygarlık tercihinin yanısıra, ülkemin AB’ye katılımıyla elde ettiği ekonomik olanaklar da elbette önemlidir. Avrupa’nın insan, işgücü ve sermaye için serbest dolaşım alanına katılım, ülkenin kalkınmasına yardımcı olmaktadır.

    Türkiye’nin AB’ye katılımı konusunda sürdürülmekte olan müzakerelerin başarıyla sonuç­lanmasını temenni ediyorum. Polonya, AB üyeliği yolunda Türkiye’yi destekleyen ülkeler­den biri.

    Polonya’nın, Türkiye’deki deprem felaketlerinden sonra verdiği destek hakkında bilgi verir misiniz?

    Türkiye’de meydana gelen dep­remler Polonya’da da şok etkisi yarattı. Hemen yardım organize edildi; kurtarma ekipleri ve uçak­lar tonlarca maddi yardımla Tür­kiye’ye ulaştı. Polonya Ordusu, yardım sağlamak üzere Adana’ya personeliyle birlikte bir sahra hastanesi gönderdi. Gönüllüler ve özel kuruluşlar da yardıma geldi. Polonya’da depremzedelere yardım amacıyla bağış kampan­yaları düzenlendi. Ankara’daki büyükelçiliğimiz tarafından koordine edilen yardım prog­ramları halen devam ediyor.

  • En karanlık anda bile mücadeleyi sürdürenler

    Geçmişimizde bir 1. Meşrutiyet var, 1876’da başlayan… Ertesi yıl ilk parlamentomuzu açmışız. Bugün kaç ülke sayabiliriz 1876’da Anayasası, 1877’de Meclis-i Mebusan’ı olan? Bu memleketin insanı bu değerlere o kadar tutulmuşdur ki 1. Dünya Savaşı sonrasındaki bitkinliğine, fakirliğine karşın hakimiyet-i milliye ilkesini hayata geçirebilmiştir.

    Hatırlanacağı üzere bir ara “Türkiye, Malezya mı oluyor?” ya da “Tür­kiye, Malezya olur mu?” tarzında sorular ortalığı sarmıştı. Biz tarihçiler bu sorulara gülmüş ve “Türkiye ne zaman Malezya’ya benzemişti ki bundan sonra da benzesin?” sorusuyla yanıt vermiştik. Bu yanıt, Türkiye’nin kendine özgü bir birikimi olduğu anlamına geliyordu.

    Şöyle bir bakalım tarihimize. Devletin bir yanda Yunan isyan­cılarıyla, diğer yanda da Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’yla bile başa çıkamaz hâlde olduğu, eski başkenti Edirne’nin Rus ordusu tarafından işgal edildiği, bütün bunlara ek olarak da maliyesinin iflasın eşiğinde olduğu bir sırada 2. Mahmut adında devrimci bir sultanımız oldu. Arkasından da Tanzimat adını verdiğimiz reformlar süreci başladı.

    Geçmişimizde bir 1. Meş­rutiyet var, 1876’da başlayan… Ertesi yıl da ilk parlamentomuzu açmışız. Bugün kaç ülke sayabi­liriz 1876’da Anayasası, 1877’de Meclis-i Mebusan’ı olan? Bu memleketin insanı bu değerleri o kadar benimsemiş, onlara o kadar tutulmuş ki 1. Dünya Savaşı sonrasındaki bitkinliğine, fakirliğine ve kendisini çepe­çevre saran sayısız olumsuzluğa karşın Sultan Vahdettin’e karşı ayaklanmış, hakimiyet-i milliye­den vazgeçmek istemediği için. Mustafa Kemal Paşa’nın önder­liğinde gene açmış parlamento­sunu Anadolu’nun ortasında ve cumhuriyeti kurmuş. Bir müddet sonra da “46 ruhu”nu yaratmış ve 1950’de Beyaz İhtilâl’i gerçekleş­tirmiş.

    resim_2024-08-24_011146033
    Bayraklar ve Atatürk fotoğraflarının altında bir Cumhuriyet Bayramı hatırası…

    Ülkemiz bugün de büyük bir buhran içinde. Ekonomimiz kö­tüleşmiş, uçan kuşa borçlanmış vaziyetteyiz. Adalet dizgesi öyle bir çökmüş ki, Anayasa’mızdaki “hukuk devleti” ilkesi şaka gibi duruyor ve sürekli ihlâl ediliyor. Bu durumun 28 Mayıs’tan sonra da sürme olasılığı var.

    Ancak muhalefet hareketi, 28 Mayıs’ta alacağı sonuç ne olursa olsun, saygı uyandıran bir canlılık ve yaratıcılık sergiledi. Bu harekete katılanlar neredeyse tabularını törpüler hâle geldiler. Türküyle Kürdüyle, Sünnisiyle Alevisiyle, milliyetçisi ve sos­yalistiyle bir demokrasi arayışı ortaya çıktı. Bugün birçokları belki itiraf etmeyeceklerdir ama, bu arayışın güleryüzlü yoğun­luğu, kendilerini muhalefet cephesinde konuşlandıranları bile şaşırttı.

    Dolayısıyla artık demokra­sinin de ülkeye özgü birikimin önemli bir bileşeni olduğunu ve günlük yaşamımızda şahit oldu­ğumuz olumsuzluklar ne olursa ve ne kadar sert olursa olsun, Türkiye’nin doğru yolda olduğu­nu söyleyebiliriz.

    KADINLARIN SEÇME VE SEÇİLME HAKKI MÜCADELESİ – 1934

    Küçümsendiler, karalandılar ama eşit yurttaşlığı elde ettiler

    Türkiye’de kadınlar birçok Batılı ülkeden önce eşit vatandaşlık haklarına ulaştı. Bu büyük başarının arkasında Osmanlı döneminde başlayan, cumhuriyetle ivme kazanan ve kadınların seçme-seçilme haklarını elde ettiği anda sona erdirilerek 1980’lere kadar unutturulan Türk süfrajetlerinin mücadelesi vardı.

    Belediye seçimlerinde seçme hakkını 1930’da kazanan Türk kadınları, milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını da 5 Aralık 1934’te elde etti. 8 Şubat 1935’de ilk defa mec­lis seçimlerine katılan kadınlar, 18 sandalye elde etti.

    Türkiye’de kadınlar, eşit va­tandaşlık haklarına birçok Batılı ülkeden (örneğin Fransa’dan) önce ulaşmıştı; ancak bunun arkasında Osmanlı döneminde başlayan, cumhuriyetle ivme ka­zanan ve kadınların seçme-se­çilme haklarını elde ettiği anda sona erdirilerek unutturulan bir mücadele vardı. Nezihe Muhittin, Ulviye Mevlan, Mükerrem Belkıs gibi Türk süfrajetleri, 1923’te kuruluşuna izin verilmeyen Kadınlar Halk Fırkası ve ardın­dan Türk Kadınlar Birliği, kadını, entelektüel erkek sohbetlerinin sembolik nesnesi olmanın öte­sinde siyasi aktör olarak ortaya çıkarmayı başarmıştı.

    Henüz ne cumhuriyet ne de Cumhuriyet Halk Fırkası varken, Nezihe Muhiddin başkanlığında kurulan Kadınlar Halk Fırka­sı’nın programına göre kadın­ların siyasi hakların yanında eğitim, iş hayatına katılma, savaş durumunda askerlik yapma gibi talepleri de vardı. Ancak hükümetten uzun süre ses çıkmamış­tı. 8 ay sonra Dahiliye Vekale­ti’nin fırkanın kurulmasına izin vermediğini bildirmesi ise soğuk duş etkisi yaratmıştı. Bir görüşe göre, kadınlar seçim hakkına sahip olmadığına göre parti de kuramazlardı. Bunun üzerine 7 Şubat 1924’te Kadınlar Birliği kuruldu. Yunus Nadi’nin başını çektiği gazeteciler, o sıralarda Nezihe Muhiddin’i ve Kadınlar Birliği’ni eleştiriyor, “Kadınlar Meclis’e girip manto modasını tartışacaklar” diye alay ediyor­lardı.

    resim_2024-08-24_011252893
    11 Nisan 1930’da Sultanahmet Meydanı’nda kadınların seçme ve seçilme hakkını kutladığı mitingden… (DEPOPHOTOS)

    Nezihe Muhiddin 1927’de birlikten ihraç edildi, birlik de 1930’da “artık kadının bütün haklarını elde ettiği” gerekçesiy­le kendi kendini feshetti. Nezihe Muhiddin, unutulmuş ve hayalkırıklığına uğramış bir öncü olarak 1958’de bir akıl hastane­sinde öldü.

    1935 seçimlerinde “müfrit” (aşırı) olmayan 18 kadın nihayet TBMM’ye girmişti ama bağımsız kadın hareketi de yarım asır sürecek bir uykuya dalmıştı. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Meclis’te kadın oranı %5’i bile bulmamıştı. 1935’te %4.5 olan kadın milletvekili oranı, sonraki seçimlerde azalış göstermiş, 2007’ye kadar bu oran aşılamamıştı.

    14 Haziran 1993’te hükümeti kurmakla görevlendirilen Tansu Çiller, Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olarak tarihe geçse de, “cinsiyete duyarlı” politikalar izlememesi dolayısıyla kadın ha­reketi tarafından “kaçırılmış bir fırsat” olarak değerlendirilmişti.

    Yeni dönemde Meclis’te 121 kadın milletvekili olacak. Hedef­lenen yüzde 50’ye yaklaşılamasa da %20’nin biraz üzerindeki bu oran, cumhuriyet tarihi boyunca kadınların Meclis’te elde ettiği en yüksek temsil düzeyi.  

    1950 SEÇİMLERİ

    Seçmenler sandığa koştu tek parti iktidarı tarih oldu

    14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerde 27 yıllık tek parti iktidarı sona ermiş, Demokrat Parti %89.3’lük katılım rekoru kırılan seçimleri kazanmıştı. En önemlisi de seçmenlerin oylarıyla iktidarı değiştirmesi ve bunun mümkün olduğunu kanıtlamasıydı. Türkiye tarihinde yeni bir sayfa açılıyordu.

    Türkiye’de 1908’den beri sürmekte olan parlamento için seçim yapma geleneği, ilk defa 1946 seçimlerinde halk iradesi öğesini de içermişti. Zira 2. Meşrutiyet ve Millî Mücadele dönemlerinde çok partili seçim­ler yapılmakla birlikte, genel oy hakkına geçilmemiş; bu hakkın kanunlaştığı 3 Nisan 1923’den sonra ise Demokrat Parti’nin ku­rulduğu 1946’ya kadar çok partili seçim yapılmamıştı.

    Tarihe “şaibeli” diye geçen, oy sayımında usulsüzlüklerin yaşandığı 21 Temmuz 1946 seçimlerini CHP kazandı ama Demokrat Parti Meclis’e girdi ve etkin bir muhalefet oluşturdu.

    Türkiye’nin ikinci çok partili genel seçimleri 14 Mayıs 1950’de yapılacaktı. Seçimlerin bu defa şaibeli olmayacağının ilk gös­tergesi 16 Şubat 1950’de kabul edilen yeni seçim yasası ve bu yasayla kurulan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) oldu. 1946’daki şa­ibe iddialarına zemin hazırlayan açık oy-gizli sayım yerine gizli oy-açık sayım kuralı uygulana­cak, yüksek yargıçlardan oluşan YSK da yargı denetimini sağla­yacaktı.

    CHP, Demokrat Parti ve 1948’de Demokrat Parti’den ayrılanların kurduğu, Osman Bölükbaşı liderliğindeki Millet Partisi’nin katıldığı 1950 seçim­leri gergin bir bayram havası içinde geçti. Vatandaşlar ilk defa sandıklara akın etmişler, %89.3’lük bir katılım rekoru kır­mışlardı. Sandıklar kapandıktan sonra sayım işlemlerini kontrol etmişlerdi.

    Seçimlerin sonunda %55.2 oy oranıyla birinci olan De­mokrat Parti 416 milletvekili çıkarıp Meclis’teki sandalyelerin %85.4’ünü almıştı. CHP %39.6 oy oranına karşılık 69 sandalyeyle yetinirken, Millet Partisi %4.6’yla bir milletvekilliği kazanmıştı.

    27 yıllık tek parti iktidarı sona ermiş, Türkiye tarihinde yeni bir sayfa açılmıştı. Kutlamalar, yeni iktidarın kurulması boyunca, yani 3 hafta kadar sürmüştü.

    Adnan Menderes başbakanlı­ğındaki 10 yıllık Demokrat Parti iktidarı, demokrasiye inananlar açısından tam bir hayalkırıklığı oldu. Ancak bütün bu olumsuz­luklar, 1950’deki iktidar değişik­liğinin Türkiye siyasi kültürüne bir şey katmadığı anlamına gel­memeli. Belki siyaset sahnesinin ön saflarında olanlar için fazla bir şey değişmemiş; millî irade, kültür ve değerleri başkaları tanımlar, bu tanımlara uyma­yanları da başkaları cezalandırır olmuştu. Ancak sahnenin arka saflarında olan ve 4-5 yılda bir yoklananlar için durum artık eskisi gibi olmayacaktı. Seçmen, oyuyla ilk kez iktidar değiştirmiş ve bunun mümkün olduğunu kanıtlamıştı.

    resim_2024-08-24_011313255
    Seçimlerin ertesi günü zafer sarhoşu Demokrat Partili vatandaşlar. O gün başlayan kutlamalar tam 3 hafta sürecekti. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    1973 SEÇİMLERİ

    Halka dönük politika CHP’yi zafere taşıdı

    1973 seçimlerinde Ecevit’in liderliğindeki CHP’nin %33.3 oy oranıyla seçimi kazanması büyük bir sürpriz olarak değerlendirilmişti. 1977’de de devam ettirilen başarının arkasında CHP’yi “elitlerin partisi” olmaktan çıkaran Ecevit’in sosyal demokrat çizgisi ve siyasete doğrudan katılmayı isteyen halk kitlelerinin yeni bir demokrasi arayışı yatıyordu.

    CHP’nin 1966’da benimsediği “ortanın Solu” düşüncesi partide çatlak yaratmıştı. Genel Sekreter Bülent Ecevit sosyal de­mokrat politikaları savunurken, karşı çıkan pek çok vekil partiden ayrılmıştı. 1972’de Ecevit’in genel başkan seçilmesinden sonra, 34 yıldır CHP’nin lideri olan İsmet İnönü de partiden istifa etmişti.

    14 Ekim 1973 seçimlerine bir yıldan az kala İnönü’nün ayrılma­sı kamuoyunda CHP’nin tarihî bir hezimet yaşayacağına yoruluyor­du. CHP’nin %33.3 oy oranıyla se­çimi kazanması büyük bir sürpriz olarak değerlendirilmişti.

    Başarının mimarı hiç şüphesiz CHP’yi “elitlerin partisi” olmaktan çıkaran Ecevit’ti. Sosyal demok­rat çizgi, gitgide politize olan ve sadece seçimlerde oy vermeyi değil siyasete doğrudan katıl­mayı isteyen halk kitlelerinin arzusunun, yeni bir demokrasi arayışının sonucuydu ve başarılı olmuştu. Yeni CHP’nin özellikle kent yoksullarına yönelik poli­tikaları da meyvesini verecek, parti 1973 yerel seçimlerinden zaferle çıkıp büyük belediyeleri 1980 darbesine kadar elinde tut­mayı başaracaktı. CHP’nin 1977 seçimlerini %41.4’le oy rekoru kırarak kazanmasının sebebi de bu politikalardı.

    resim_2024-08-24_011322156
    1973 seçimleri öncesi Ecevit’in yurt gezileri ülke çapında irili ufaklı neredeyse tüm meydanları dolduruyordu.

    1983 SEÇİMLERİ

    Darbecilerin desteği sandıkta ters tepti

    1980 darbesinin üç yıl ardından yapılan ilk seçimlerde yeni kurulan 15 partiden yalnızca 3’üne izin çıkmıştı. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in seçime iki gün kala açıkça MDP’ye destek vermesi ters teperken, halk o dönemde çok ihtiyaç duyulan uzlaşma havasını yaratmaya çalışan Turgut Özal’ın partisini tercih etmişti.

    Kenan Evren liderliğindeki cuntanın 12 Eylül 1980’de yaptığı darbenin ardından tüm siyasi partiler kapatılmıştı. Üç yıl sonra sözde demokrasiye dö­nülecek ve seçimler yapılacaktı ama yeni kurulan 15 partiden yalnızca üçüne seçimlere katıl­ma izni çıkmıştı: Emekli Orge­neral Turgut Sunalp’ın Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP), genel başkanlığını Turgut Özal’ın yap­tığı merkez sağdaki Anavatan Partisi (ANAP) ve merkez solda konumlanan Halkçı Parti (HP).

    Seçimlerin, darbecilerin des­teklediği MDP ile ANAP arasında geçmesi bekleniyordu. Ancak değişim vadetmesi, o dönemde çok ihtiyaç duyulan uzlaşma havasını yaratmaya çalışması Özal’ı kısa sürede bir adım öne geçirmişti.

    Seçimlere iki gün kala Cumhurbaşkanı Kenan Evren halka seslenerek Özal’ı suçladı ve “İcraatımızı devam ettirecek bir yönetimi işbaşına getire­ceğinize inanıyorum” sözle­riyle MDP’ye açık destek verdi. Ancak bu konuşma sandıkta ters tepecek ve ANAP kimsenin beklemediği bir zafere ulaşıp % 45.1’lik oy oranıyla seçimi kazanacaktı. Özal’ın partisi 212 milletvekilliği alırken, seçimleri üçüncü tamamlayan MDP ise %23.3 oyla 71 milletvekili çıka­rabilmişti.

    resim_2024-08-24_011332203
    Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ile Diyarbakır’da bir mitingde… (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    SÜREKLİ AYDINLIK İÇİN BİR DAKİKA KARANLIK EYLEMLERİ – 1997

    Susurluk kazası sonrası sivillerin temizlik çağrısı

    Susurluk Kazası yıllardır Türkiye’de olan biten pek çok karanlık hadiseyi açıklayan devlet-siyaset-mafya ilişkilerini gözler önüne serdi. Bu hukuk dışı ilişkiler ağının aydınlatılması talebi, “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri ile kitleselleşecek, Türkiye’nin en geniş kapsamlı sivil protestolarından birine dönüşecekti.

    3 Kasım 1996’deki Susurluk Kazası’nın ardından Türkiye bambaşka bir gündeme uyan­mıştı. O gün Balıkesir’in Susurluk ilçesinde bir kamyona arkadan çarpan Mercedes’i süren polis okulu müdürü Hüseyin Kocadağ, üzerinde sahte kimlik bulunan kontrgerilla mensubu Abdullah Çatlı ve sevgilisi Gonca Us aynı araç içinde öldü. İktidar partisi DYP’nin milletvekili Sedat Bucak ise yaralı kurtuldu. Bucak aynı zamanda aracın sahibiydi. Kaza­nın ardından otomobilin baga­jından çok sayıda silah çıktı. Bazı silah ve mermiler Özel Harekat Daire Başkanlığı envanterine kayıtlıydı. İsrail’den alınan bu silahların “kaybolduğu” söyleni­yordu.

    Bu hukuk dışı ilişkiler ağı, Türkiye’nin en geniş kapsamlı sivil protestolarından biri olan “Sürekli Aydınlık için Bir Dakika Karanlık” eylemlerine de kapı açmıştı. Kazanın ardından küçük bir grup, olayın aydınlatılması için toplumu harekete geçirecek bir yol bulmak üzere toplandı. Daha sonra “Aydınlık için Yurttaş Girişimi” olarak anılacak grubun içinde yer alan Avukat Mebuse Tekay, o günleri şöyle anlatı­yordu: “Bütün Türkiye Susurluk konuşuyor, ama herkes ‘Ben tek başıma ne yapabilirim ki?’ diye düşünüyordu. Sanki biri bir şey yapsa hepimiz katılacaktık. Birkaç arkadaş sessiz kalma­maya karar verdik. Öyle bir şey yapmalıydık ki isteyen herkes buna katılabilmeli, ama yaygın bir katılım olmasa da biz kendi tepkimizi gösterebilmeliydik.” Sonunda Avukat Ergin Cinmen, parlak bir fikir buldu: Her akşam saat 21.00’de evlerin ışıkları söndürülecekti. Toplumun her kesimine hitap edebilmek için eylemi hiçbir siyasi partiyle iliş­kilendirmeme kararı verildi.

    resim_2024-08-24_011338521
    Susurluk Kazası’nın ardından başlayan “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri, sokağa da taşmıştı.
    resim_2024-08-24_011344793

    1 Şubat 1997 gecesi başlayan eylem giderek kitleselleşti. Halk, eylemi kendi yaratıcılığını kul­lanarak çeşitlendirmeye başladı: Işıklar yakılıp söndürülüyor, balkonlara çıkılarak düdükler, tencerelerle ses çıkartılıyordu. Eylem sokağa da dökülmüştü, yurttaşlar mumlarıyla protesto­lar düzenlemeye başlamıştı.

    Kaza sonrası oluşturulan kamuoyu baskısının sonucunda İçişleri Bakanı Mehmet Ağar is­tifa etti. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı olay hakkında dava açarken TBMM’de de araştırma komisyonu kuruldu. Tepkilerin büyük bir bölümü Susurluk’a yönelirken, önemli bir kısmı da Refah-Yol hükümetini hedef almaya başlamıştı. Bu noktada televizyon kanallarında “askerî lojmanlardan eyleme destek veriliyor” haberleriyle birlikte eylemlere polis müda­haleleri de başladı. Kazadan dört ay sonra 28 Şubat sürecini başlatan ve “postmodern darbe” diye nitelendirilen Millî Güven­lik Kurulu toplantısı yapıldı. 18 Haziran’da Refah-Yol hükümeti düşmüş, Başbakan Necmettin Erbakan istifa etmişti. ANAP lideri Mesut Yılmaz’ın başbakan olduğu ANASOL-D hükümetinin vaatlerinden biri ise Susurluk’un aydınlatılmasıydı.

    1 MART TEZKERESİ / 2003

    Türkiye savaşa hayır dedi tezkere Meclis’ten geçemedi

    2000’lerin başında, Türkiye en zorlu ekonomik, diplomatik ve siyasi krizlerinden birinden geçerken, kimse Irak’ı işgal etmeye hazırlanan ABD’nin taleplerinin reddedilebileceğini düşünmüyordu. 1 Mart Tezkeresi’nin Meclis’ten geçmemesi için toplanan her kesimden savaş karşıtı, aksini ispat edecekti.

    Kasım 2002’de AK Parti iktidara geldiğinde, hem Türkiye hem de dünya çok çal­kantılı bir dönemden geçiyordu. Türkiye, 2001 sonunda topladığı tüm vergilerle borç faizlerini bile ödeyememişti. Dış politikada yalnızlaşmış; Ecevit döneminde başlatılan AB uyum süreci ise as­kerî ve sivil bürokrasi tarafından ciddi bir dirençle karşılanmıştı.

    Dünyada ise 11 Eylül saldırıla­rının artçı sarsıntıları sürüyordu. Ekim 2002’de ABD Kongresi, Irak’a askerî operasyon düzen­lenmesine izin vermişti. 2002 başında dönemin başbakanı Ece­vit, Washington’a davet edilmiş, Türkiye’nin ciddi şekilde ihtiyaç duyduğu ekonomik yardımlar teklif edilmişti. Henüz genel se­çimler yapılmadan Recep Tayyip Erdoğan da “geleceğin başbakanı” sıfatıyla Beyaz Saray’da ağırlan­mıştı. Kısacası, ABD’nin Türki­ye’ye, Türkiye’nin de “Maaş bile ödeyemeyecek duruma düşeriz” diyen Erdoğan’ın söylediği gibi ABD’ye ihtiyacı büyüktü.

    Ancak pazarlıklar çekişmeli geçiyor, uzayan süreçte zaman kazanan savaş karşıtı cephe güçleniyordu. “Türkiye Irak’a girmezse parçalanır” diyen köşe yazarlarına, zarar edeceklerini açıklayan iş insanlarına rağ­men on binlerce insan, Türki­ye’nin her yerinde protestolara katılıyordu. Türkiye kamuoyu %90’lara varan bir çoğunlukla bu savaşa karşıydı. Oya Baydar, o günleri “Müslüman muhafaza­kar kesimle Çağdaş Yaşamcı’lar, Doğu Perinçek’çilerle ÖDP’liler, Dilipak’la Barış Girişimi’nden Os­man Kavala, Hrant Dink, hepimiz yan yanaydık” diye anlatıyordu.

    resim_2024-08-24_011350637
    1 Mart Tezkeresi’nin oylanması öncesi düzenlenen savaş karşıtı protestolardan… (ALİ ÖZ ARŞİVİ)

    Irak’a Türk askerinin gönde­rilmesi ve Türkiye topraklarında 62.000 ABD askeri bulundu­rulmasını öngören Başbakan­lık Tezkeresi işte bu ortamda Meclis’te oylamaya sunuldu. Oylamadan önce alışılmadık bir ikili, Şanar Yurdatapan ve Ab­durrahman Dilipak, Genel Kurul Salonu’nun önünde yan yana dikilmişti. Dilipak, tokalaşmak için uzatılan elleri yakaladığı gibi burnuna götürüyor, “Henüz kan kokmuyor” diyerek son darbeyi vuruyordu. Tezkerenin oylandığı sırada 100.000’e yakın insan Sıh­hiye Meydanı’nda Türkiye’nin en büyük savaş karşıtı mitingi için toplanmıştı.

    Erdoğan o dönemde henüz başbakanlık koltuğuna otur­mamış bir genel başkanı olarak meclis grubuna hâkim olama­mıştı. AK Parti’nin grup kararı almadığı ve oylamanın gizli yapıldığı oturumda AK Parti’den 97 milletvekilinin de katkısıyla 264 kabul, 250 ret, 19 çekimser oy kullanıldı. Gerekli olan salt ço­ğunluğa ulaşılamadığı için Hürri­yet’in bir gün sonraki manşetiyle “Sonuç evet, karar ret” oldu.

    Bu sonuç, hem hükümet hem de ABD için bir şok etkisi yarattı. 14 Mart 2003’te Erdoğan başkan­lığında kurulan 59. hükümet bu sefer 30 fireyle “Sınırlı Tezkere”yi kabul etti. Bir gün sonra, 20 Mart 2003’te Irak’ın işgali başladı.

    Savaş karşıtları işgale engel olamamıştı ama Türkiye’yle ilgili oluşan “paralı asker” algısını kırmış, en önemlisi de çok farklı kesimlerden insanların ortak bir amaç için mücadele edebileceği­ni göstermişti.

    AB İLE TAM ÜYELİK MÜZAKERELERİ – 2005

    Avrupa ile ilişkilerin zirvesi Türkiye’de demokrasi ümidi

    1959’da başlayan ama uzun süre istikrarsız bir seyir izleyen Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin zirve noktası, 2005’te Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin resmen başlamasıydı. Bu Türkiye açısından bir diplomatik zafer olmanın yanısıra Müslüman bir ülkenin Avrupa demokrasisiyle yönetilebileceğini göstermesi açısından da çok önemliydi.

    Avrupa Birliği’nin öncüsü olan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) 1958’de kurul­duktan kısa bir süre sonra, 31 Temmuz 1959’da, Türkiye top­luluğa ortaklık başvurusunda bulunmuştu. Başbakan Adnan Menderes’in yaptığı başvuru­dan dört yıl sonra, 1963’te AET, üyelik koşulları hayata geçiri­linceye kadar geçerli olacak bir ortaklık anlaşması imzalanma­sını önerdi. İlişkiyi resmileşti­ren Ankara Antlaşması, 1 Aralık 1964’te yürürlüğe girdi.

    Türkiye’den kaynaklı siyasi ve ekonomik sebeplerle uzun süre istikrarsız bir seyir izleyen AET ile ilişkiler 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından resmen askıya alındı. 1980’lerin ikinci yarısında Türkiye giri­şimlerde bulunsa da Avrupa ile ilişkiler daha çok iç siyaset mal­zemesi olarak kullanılıyordu.

    1 Ocak 1996’da yürürlüğe giren Gümrük Birliği ile 1999’da Helsinki’de yapılan ve Tür­kiye’nin adaylığının resmen onaylandığı AB zirvesi, ilişkiler açısından önemli dönüm nok­talarıydı. Ancak görüşmelerin gidişatı Türkiye’nin üyeliğinin zor olduğunu gösteriyordu, ta ki 2002’ye kadar.

    3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara gelen AK Parti’nin se­çim vaatlerinden biri AB üyeliği için çaba göstermekti. Nitekim iktidara gelir gelmez çalışma­lara başladılar ve Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi sonucunda Türkiye’nin kriterleri karşıla­ması şartıyla müzakerelerin başlayacağı duyuruldu.

    resim_2024-08-24_011356549
    2004’teki Brüksel zirvesinde Türkiye’yle üyelik müzakerelerinin başlamasına farklı dillerde “Evet” diyen Avrupalı parlamenterler.

    Türkiye, Kopenhag Kriterleri başlığı altında toplanan şart­ları yerine getirmek için bazı önemli adımları atınca AB’nin 2004’teki Brüksel zirvesinde Türkiye’yle tam üyelik müzake­relerinin 2005’te başlatılması kararı alındı. Bu karar, neredey­se yarım asırdır AB’nin kapısını aşındıran Türkiye için büyük bir zafer olmanın yanısıra Müs­lüman bir ülkenin Avrupa de­mokrasisiyle yönetilebileceğini göstermesi açısından da çok önemliydi. 15 Aralık 2004’teki toplantıda Avrupalı parlamen­terlerin aralarında Türkçenin de bulunduğu tüm Avrupa dillerinde “evet” yazan dövizleri kaldırıp verdikleri poz, zaferin sembolüne dönüşmüştü.

    AB, Türkiye’ye Kopenhag si­yasi kriterlerinin uygulanması, siyasi reformların içselleştiril­mesi, sivil toplumla diyalogun güçlendirilmesi gibi kriterler sunmuştu. Ancak AB içinde Türkiye’yi istemeyen muhafa­zakar liderler de boş durmuyor, süreci yavaşlatmaya çalışıyor­du. Ardından, 2004’te Kıbrıs’ın AB üyesi olması ve Türkiye’nin limanlarını Rum kesimine açmak istememesiyle başla­yan bir kriz dönemine girildi. Bu krizle birlikte Türkiye-AB müzakere süreci durakladı, AK Parti de eski “hevesini” yitirin­ce AB’ye üyelik çabaları rafa kaldırıldı.

    MEDENİ KANUN VE TCK REFORMLARI / 2002-2005

    Dünya yerinden oynadı kadınlar özgür olunca…

    Kadın hareketi, son 25 yılda devleti dönüştürmeyi başaran en önemli gruplardan oldu. 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilen Türkiye, 2000’lerin ilk yarısında Medeni Kanun ve TCK kampanyalarında kadınların mücadelesini konuşuyordu. Kampanyalar başarıya ulaşmış, yasaların ruhu kadın bakış açısıyla değiştirilmişti.

    Kadın hareketi, Türkiye’de ta­rihi boyunca en umutsuz an­larda, en sert saldırılar karşısında bile direnmenin sembolü oldu. 12 Eylül darbesi sonrası, toplumun hemen bütün örgütlü kesimleri büyük yara almışken, kadın ha­reketi kendisini ilk toparlayanlar­dan biriydi. Bu çabalar, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başlarında zirveye ulaşarak, Türkiye’nin kadın hakları konusunda hızlı bir dönüşüme girmesine kapı açtı. Bu dönem kadınlar, özellikle yasal reformlar için yaptıkları kam­panyalarla öne çıktı.

    Bu kampanyalar sonucunda ilk önce 1 Ocak 2002’de Medeni Kanun değişti. Aile reisliği yal­nızca erkeklere tanınmış bir hak olmaktan çıktı, “evlilikte edinil­miş mallara eşit katılım” yasaya girdi. Kadınlar artık çalışmak için eşlerinden izin almak zorunda değildi; evlendiklerinde isterlerse kendi soyadlarını da koruyabili­yor, miras paylaşımında erkekle­re öncelik tanıyan maddelerden kurtuluyorlardı.

    resim_2024-08-24_011403433
    17 Mayıs 1987’de Kadıköy Yoğurtçu Parkı’ndaki Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü. (MURAT ÇELİKKAN ARŞİVİ)

    Medeni Kanun Kampanya­sı’nın verdiği heyecanla kadın örgütleri, Nisan 2002’de Türk Ceza Kanunu Çalışma Grubu’nu kurdular. Temel amaçları, mevcut TCK’nın ataerkil ruhunun izlerini silmek ve kadınların yasada birey olarak kabul edilmesini sağla­maktı. 1926’da yürürlüğe giren Ceza Kanunu’nda kadının bedeni ve cinselliği eşinin, ailesinin ve toplumun malı sayılıyordu. Bu yüzden, tecavüz, taciz gibi cinsel suçlar “toplum ve aile düzenine ve genel ahlaka zarar veren dav­ranışlar” olarak tanımlanıp, ge­rektiği gibi cezalandırılmıyordu. Kadınların bekar veya evli olması, cinsel suçlara verilen cezaları etkiliyordu.

    Kadınlar, önce bütün yasayı tarayıp kadının insan haklarını ihlal eden, ayrımcılığı meşru­laştıran, kadınların bedensel bütünlüğünü yok sayan maddeler listelemişti. Ardından kadın bakış açısıyla alternatif bir yasa metni hazırlanmıştı. 3 yıllık kampanya­nın ardından 2005’te yürürlüğe giren Yeni TCK’da yaklaşık 30 madde değiştirilmişti.

    Burada cinsel suçlar “Kişilere Karşı Suçlar” başlığına alınmış, tecavüz faillerine karşı evlilik yoluyla verilen cezasızlık ortadan kaldırılmıştı. Eski yasada suç olmayan “evlilik içi tecavüz” dün­yadaki çoğu ülkeden önce, TCK’da suç olarak ele alınmıştı. Eski yasa kadınlar arasında bekaret ve medeni durumlarına göre ayrım­cılık yapıyordu. Örneğin bekar bir kadını kaçırmanın cezası, evli bir kadını kaçırmanın cezasın­dan daha hafifti. Bu tip maddeler kaldırılmıştı.

    Bu sırada Türkiye’de ilk kez “namus” kavramı da tartışılmaya başlanmış; “namus cinayetleri”n­de ceza indirimine gidilmesi kı­sıtlanmıştı. Ayrıca edep, töre, ırz, namus, ahlak, ayıp, edebe aykırı davranış gibi ataerkil ve ayrımcı ifadeler kanundan çıkartılmıştı.

    Deniz Kaynak’ın Nisan 2021’de #tarih’e yazdığı “Kağıt üzerinden hayata eşitlik-özgürlük savaşı” yazısından kısaltılarak alınmıştır.

    HRANT DİNK’İN CENAZESİ – 2007

    Onca uğursuzluğa rağmen tekrar yeşeren ümit ve heves

    Hrant Dink’in öldürülmesi, gazeteci suikastlarının gelenek hâline geldiği Türkiye’de beklenmedik bir tepki yaratmış; 100 bin kişinin kendiliğinden toplandığı cenaze töreni, nadir bir toplumsal birliktelik örneği olmuştu. 16 yıldır tekrarlanan anmalar, cinayetin aydınlatılmasına yönelik ısrarın hatırlatıcısı olmaya devam ediyor.

    Agos gazetesinin kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürülmesi, Türkiye’nin yakın tarihindeki en karanlık sayfa­lardan biriydi. 2000’lerin ikinci yarısıyla birlikte giderek daha keskin hâle gelen toplumsal ay­rışmaların habercisi olan cina­yet, sadece Türkiye Ermenileri arasında değil, neredeyse tüm toplumda yankı bulan bir acı ya­ratmıştı. Öyle ki, tarihi boyunca gazetecilere karşı suikastların gelenek hâline geldiği bir ülke­de, bu olayın bu denli yüksek sesli bir karşı çıkışın sembolü olacağını, büyük ihtimalle ne cinayetin planlayıcıları ne de Dink’in cenaze töreninin dü­zenleyicileri öngörebilmişti.

    Dink’in cenaze töreninde siyasi görüşü, hayatta durduğu yer birbirinden geceyle gündüz gibi farklı on binlerce kişi, hiç kimse onları oraya çağırmadan toplanmış; “Hepimiz Hrant’ız” dövizlerinin Osmanbey’den Yenikapı’ya uzandığı görkemli yürüyüşte Türkiye’de nadir görülen bir toplumsal birliktelik sergilenmişti.

    Bu toplumun ilacını baş­ka hiçbir yerde değil ancak birbirinde bulabileceğini son soluğuna dek tekrarlayan, “Biz yaşadığımız cehennemi cenne­te çevirmeye talip insanlardık” diyen Hrant Dink olmadan geçen 16 yılda da her 19 Ocak’ta bu yürüyüşler tekrarlanmaya devam etti. Yıldırım Türker’in Nisan 2015’te #tarih’e yaz­dığı gibi “Hrant siyasi olarak yalnızca hakları rahatlıkla gasp edilebilen, ayrımcılığın bin bir çeşidine maruz kalan Ermenileri temsil etmiyordu. Öyle olsaydı bütün mutsuzların, bütün itirazı olanların, bütün hak hukuk peşinde koşturanla­rın ufkunda böylesine güçlü bir ışık olarak varolmazdı. Hrant, bizatihi bir öneriydi. Bir hayat önerisi. Dayanışmanın, adil paylaşımın, kardeşliğin, coşku­nun, şefkatin, karşılıklı anlaya­rak, hissederek varılan barışın temsilcisiydi. Onu tehlikeli kılan da işte bu ulaşabildiği ge­niş alandı. Hrant, hepimiz için Heves’i temsil ediyordu. Küs­meden, içini acılaştırmadan, hevesini bir an olsun kaybet­meden anlamaya ve anlatmaya çalışan o adamın varlığı, yakı­nında olmasak da sanki gelecek hissimizi diri tutuyordu. Hem ne güzel bir memleketti burası. Onca uğursuza rağmen Hrant gibi bir adam da yeşeriyordu bu topraklardan.”

    resim_2024-08-24_011410969
    16 yıldır, her 19 Ocak’ta binlerce insan Şişli’de vurulduğu yerde Hrant Dink’i anmaya devam ediyor.

    SPORDA KADIN BAŞARILARI

    Önyargıları yıkıp geçtiler madalyalarla cevap verdiler

    Meclis’te, akademide, üst düzey yöneticilik pozisyonlarında temsil oranları tartışıladursun, kadınlar önce Türkiye’nin Olimpiyat kafilesinde erkek sayısını aştı. Aşmakla da kalmadılar, judodan tekvandoya, halterden basketbol ve voleybola elde ettikleri başarılarla “daha hızlı, daha güçlü, daha yüksek” (citius, fortius, altius) oldular.

    Son yıllarda Türkiye’de spor alanında bir devrim yaşanı­yor. Özellikle kadınlardaki sıçra­ma çok çarpıcı. Kız çocuklarının binbir zorlukla spor yaptıkları, bazılarının bunu ailelerinden bile sakladıkları bir ülkede elde edilen dereceler özellikle anlamlı.

    Türkiye’nin Olimpiyat se­rüveni 1908’de başladı; Türk kadın sporcular ilk defa 1936’da sahnede boy gösterdi. Tarihin en politize spor organizasyonunun açılışı Berlin’de Nazi selamlarıyla yapılırken, eskrimde mücadele eden Halet Çambel ile Suat Fet­geri mihmandarlarının önerisini reddetmiş, Hitler’le tanışmaya gitmemişlerdi!

    resim_2024-08-24_011418919
    Millî voleybolcumuz Eda Erdem, 2019 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası’nda.

    2000’lerle birlikte kadın spor­cularımızın önlenemez yükselişi başladı. Takvimler 14 Ağustos 2004’i gösterdiğinde, Atina’da 48 kiloda yarışan haltercimiz Nurcan Taylan, dünya rekorunu kırarak altın madalya kazanan ilk kadın sporcumuz oldu. Bugün ise bir zamanlar iki kadın sporcuyla çıkılan Olimpiyat yolunda, kafi­lenin neredeyse yarısını kadınlar oluşturuyor.

    Hemcinslerinin cinayetlere kurban gittiği, spor yapan kadın­ların başarılarından çok şortla­rının konuşulduğu topraklarda kadın voleybolunun sıçrayışı, iyi işleyen bir sistemin azimle birleş­mesi karşısında engellerin bir bir yıkılabileceğinin sembolü olmaya devam ediyor.

    Ekolden bahsetmemizin mümkün olmadığı topraklarda, kadın voleybolunun tıkır tıkır iş­leyen sistemi, fabrika gibi oyuncu üretiyor; altyapılardaki yetenek­ler durmadan üstyapıya taşınıyor; bir oyuncu gittiğinde yeri hemen dolduruluyor; dünyanın en büyük yıldızlarıyla harmanlanan kulüp takımları arka arkaya büyük başarılara imza atıyor.

    MERVE DİZDAR – 2023

    ‘Umut etmekten vazgeçmeyen tüm kızkardeşlerime…’

    resim_2024-08-24_011425104

    Bu yıl 76. Cannes Film Festivali’nde, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü Nuri Bilge Ceylan’ın “Kuru Otlar Üstüne” filmindeki performansıyla alan Merve Dizdar, ödül konuşmasında bu toprak­larda kadın olmanın doğurduğu güç ve direncin, imza attığı başarıdaki rolünü anlattı ve ödülü de kadınlara armağan etti.

    Dizdar, ödül konuşmasında filmde canlandırdığı “Nuray” karakterine gönderme yaparak “Nuray, inandığı şeyler ve varoluşu için mücadele veren ve bu uğurda bedeller ödemek zorunda bırakılmış bir kadın. Onu tanımak ve anlamak için uzun uzun çalışmak isterdim ama ne yazık ki ya­şadığım coğrafyada bir kadın olmak, Nuray’ın duygusunu doğduğum gün­den beri ezbere bilmeyi gerektiriyor. Bu ödülü, Nuray ve onun gibi kadın­ların mücadelesine güç verebilmek için; kendisine layık görülenlere boyun eğmeyip eyleme geçen, bu uğurda her şeyi göze alan ve ne olursa olsun umut etmekten vazgeçmeyen tüm kızkardeşlerime ve Türkiye’de haket­tiği güzel günleri yaşamayı bekleyen tüm mücadeleci ruhlara armağan ediyorum” dedi.

  • Son mezat üstadı, Sahaflar Çarşısı’nın ustası

    Sahaflar Çarşısı’nın son büyük isimlerinden, Şeyhü’l-sahhafin İbrahim Manav, 12 Mayıs’taki vefatının ardından Edirnekapı Mezarlığı’nda toprağa verildi. Çarşı’nın yangın öncesi günlerini görmüş son ustalarından olan Manav, Müteferrika baskısı kitaplar ve mezat yöneticiliği konusundaki uzmanlığı ile yeri doldurulamayacak bir boşluk bıraktı.

    Sahaflar Çarşısı’nın yaşayan son büyük üstadı İbrahim Manav, 12 Mayıs’ta vefat etti. Siirt kökenli bir aileye mensup olan İbrahim Bey, 1939’da Vefa semtinde doğdu. Manavlık ile uğraşan babası, oğ­lunu Sahaf Naki Bora’nın vasıta­sıyla Sahaflar Çarşısı’nın kıdemli ustalarından İsmail Dilmen’in yanına çırak olarak verdi. 6 Ocak 1951’de yanan ve daha sonra Prof. Fahrettin Kerim Gökay’ın beledi­ye başkanlığı sırasında yeniden yapılan çarşıda çıraklığa devam eden İbrahim Manav, 2016’da ge­çirdiği hastalığa kadar dükkanın­dan ayrılmamış, adeta Sahaflar Çarşısı’nın hafızası olmuştu.

    Arapçayı anadili gibi bilmesi, Osmanlıcaya olan derin hakimi­yeti, hat konusunda ustalardan aldığı eğitim ile uzmanlaşmış olması önemli özelliklerindendi. Çok kitap görmüş, önemli kütüp­haneler satmış olması nedeniyle Ortadoğu ve Türkiye’nin sayılı yazma uzmanlarından biriydi. Ustasına duyduğu sevgi ve saygı nedeniyle, dükkanına onun soya­dı olan “Dilmen” adını vermişti.

    20 numaralı dükkanı adeta bir akademi gibiydi. Özellikle sabah saatlerinde, muhtelif yüzyıllara tarihlenen yazmaların durdu­ğu raflara dayanıp meraklıya, tüccara, koleksiyoncuya eserleri gösterdiğine, göstermekle de kalmayıp özelliklerini bir bir sayıp döktüğüne şahit olurdunuz. Onun “Bak şekerim” hitabıyla başlayan hat, yazma eser, matbu kitap muhabbetlerine doyum olmazdı. Bilgi aktarmaktan asla vazgeçmez, öğretmek arzusuyla cömertçe bütün bildiklerini anla­tırdı. Ustalarından aldığı terbiye gereği bunları yazmamış olsa bile “sözlü, nakli” usulle pek çok bilgiyi detaylarıyla, kaynaklarıyla, delil­leriyle meraklılarına aktarmıştır.

    resim_2024-08-24_010632836
    İbrahim Manav, Beyazıt Sahaflar Çarşısı’ndaki Dilmen Sahaf’ta…

    İbrahim Manav ustamızın en büyük özelliklerinden biri Müte­ferrika baskısı kitapların uzmanı olmasıydı. Ömrü boyunca Mü­teferrika baskıları ile uğraşmış, onları almış-satmış, bu eserlerin takımını pek çok kez biraraya ge­tirmişti. Müteferrika baskısı kitap gördü mü, eksik, yırtık, hırpalan­mış demeden dayanamaz alır, dükkanında bulundururdu. Parça Müteferrika eserlerinin eksikle­rini diğer parçalarla tamamlatır, restore ettirir, özel cilt yaptırır, öyle satardı.

    İbrahim Manav’ın bir başka özelliği de Beyazıt Sahaflar Çarşı­sı’nın son mezat ustası oluşuydu. Çarşının güzel günlerini yaşadığı 1970’lerde, bir sahaf geleneği olan kitap mezatlarının tek yöneticisi İbrahim Manav ustamızdı. Kime hangi kitabı satacağını bilir, mü­zayedeyi ona göre idare ederdi. Manav, Simurg Kitabevi’nin bir müzayedesinde Sahaf Murat Uncu’ya el vermiş, bundan sonra ustanın öğrettiği usulde müzaye­de yapmasını tembihlemişti.

    Son yıllarda evden çıkamayan İbrahim Manav yine de kitap haberlerini takip ediyor, kitap hafızasını taze tutmaya çalışıyor­du. 13 Mayıs 2023 günü Fatih Ca­mii’nde pek çok kıdemli sahafın, İstanbul Valisi’nin ve üniversite hocaları, kitapsever, sahaflar çarşısı müdavimi kalabalık bir kitlenin ebediyete uğurladığı İbrahim Manav, 2021’de Cumhur­başkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görülmüştü.

    Kendisine dair anı ve anek­dotlar, Turan Türkmenoğlu’nun yakın zamanda yayımlanan Sahaflar Çarşısı’nda Görüp İşittik­lerim kitabından okunabilir.

  • 2001 krizinin gölgesinde dünya çapında bir ekonomist

    Türkiye 2. milenyuma enflasyon ve işsizlik rakamlarındaki yükselişle girmişti. Şubat 2001’deki “Anayasa krizi” ise ekonomiyi anafor gibi dibe çeken dalganın başlangıcı olmuştu. O sırada Dünya Bankası Başkan Yardımcısı olan Kemal Derviş, ekonominin dümenine geçmeyi kabul ederek Türkiye siyasi-ekonomik tarihinde derin bir iz bırakacaktı.

    Türkiye’nin 19 Şubat 2001 günü Millî Güvenlik Kurulu toplantısında ya­şanan “Anayasa kitapçığı krizi” üzerine patlak veren ekonomik kriz sonrasında tanıştığı; kimi­lerinin çok eleştirdiği; kimileri­nin ise “kurtarıcı” hatta “Mesih” gözüyle baktığı Kemal Derviş 8 Mayıs’ta 74 yaşında yaşamını yitirdi.

    Derviş, Arnavut kökenli bir Türk iş insanıyla Almanya Büyükelçisi Franz Von Papen’in sekreterliğini de yapmış Alman bir annenin çocuğu olarak, 10 Ocak 1949’da İstanbul’da dünyaya gelmişti. Büyükada’da geçirdiği çocukluk ve genç­lik yıllarından sonra London School of Economics’te lisans ve yüksek lisans eğitimini, ardından da 1973’te Princeton Üniversitesi’nde ekonomi üze­rine doktora eğitimini tamam­lamıştı.

    Doktorasını bitirir bitirmez Ankara’ya gelmiş, 1973-1976 arasında bir yandan Hacettepe ve ODTÜ İktisat bölümlerinde öğretim üyeliği yaparken, bir yandan da CHP Genel Başka­nı ve Başbakan Bülent Ece­vit’e ekonomi ve uluslararası ilişkiler alanında danışmanlık yapmıştı.

    resim_2024-08-24_010506970
    Kemal Derviş, Bakanlık döneminin ardından, 3 Kasım 2002 seçimlerinde CHP listelerinden milletvekili de seçilmişti.

    Siyasete ilgisi, belki de ailevi köklerinden geliyordu; zira altıncı göbekten büyük büyük dedesi Halil Hamid Paşa da 1782’de Sultan 1. Abdülhamid tarafından tarihinin en ka­ranlık dönemlerinden birini yaşayan ülkenin sadrazamlık koltuğuna mali ve idari reform­ları hayata geçirmek üzere ge­tirilmiş; ancak 3 yıl geçmeden sürüldüğü Bozcaada’dan kesik başı İstanbul’a gönderilmişti!

    Derviş’in Türkiye siyasetiyle ilk imtihanı da çok uzun sür­memiş, 1980 darbesine giden süreçte ülkedeki şiddet olayla­rının artması ve siyasi istikrar ortamının bozulmasıyla Derviş de yeniden ABD’ye dönmüştü. 1978’de “Dış Ticaret ve Plan­lama” üzerine teziyle Princeton’dan doçentlik unvanını alan 29 yaşındaki Derviş, uzun yıllar görev yapacağı Dünya Banka­sı’nda çalışmaya başlamıştı. Burada kariyer basamaklarını hızla tırmanmıştı. 1982’de En­düstri Stratejileri ve Politikaları Daire Başkanlığı’na, 1986’da Dünya Bankası’nın Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan sorumlu baş ekonomistliği görevine getirilmişti. Bu görevi sürdürdüğü dönemde Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrası bir paradigma değişikliğine sürük­lenen Doğu Bloku ülkelerinin pazar ekonomisine geçiş süre­cinde görev almıştı. 1996’da ise Atilla Karaosmanoğlu’nun ar­dından Dünya Bankası Başkan Yardımcılığı görevine yükselen ikinci Türk olmuştu.

    Türkiye’nin Kasım 2000 ve Şubat 2001’de içine düştüğü mali krizler, Kemal Derviş’in Dünya Bankası’ndaki 22 yıllık kariyerini sonlandırarak ülkeye geri dönmesine yolaçtı. Döne­min başbakanı Bülent Ecevit tarafından Türkiye’ye davet edilen Derviş, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı’na getirildi; o dönemde “Derviş Reformları” olarak da ünlenen “Güçlü Ekonomi Programı”nı ortaya koyan ekibin lideri oldu.

    resim_2024-08-24_010541444
    Kemal Derviş, 2001 ekonomik krizinin ardından kendisini Türkiye’ye davet eden dönemin başbakanı Bülent Ecevit ile…

    Derviş’in ekonomi politikası, dönemin koalisyon hükümeti­nin Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli ve Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz ile görüş ayrılıkları yaşamasına rağmen, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı tara­fından da sürdürüldü. Böylece mali (fiskal) disiplin ile birlikte kamu gelir-gider dengesi sağ­landı, enflasyonla beraber risk primi düştü ve Türkiye ekono­misine güven geldi.

    Ekonomi bilimi tarafından net bir şekilde tanımlanmış olan “ortodoks” ekonomi prog­ramının başarılı ile uygulan­ması sürecinde, Merkez Banka­sı ve bağımsız denetim-gözetim kurumlarına yasal olarak verilen ve siyasi otoritenin doğrudan müdahale etkisini azaltan Derviş dönemi reform çalışmalarının önemli katkıları vardı. Ancak siyaseten alınması zor ekonomik kararların siyasi irade tarafından alınabilme­si, ekonomik başarıyı getiren birincil neden olmuştu.

    Derviş’in sosyal demokrasi, küreselleşme alanlarında yap­tığı çalışmalar incelendiğin­de, küresel ekonomik düzene koşulsuz destek veren “saf pi­yasacı” bir ekonomist olmadığı görülür. Onu, bağımsız düzen­leyici ve denetleyici kurumların yardımıyla, kamu gücünün doğrudan piyasanın işleyişine karışmadığı ama etkili olduğu; adaletli bir gelir dağılımı ve fır­sat eşitliğini ulaşılması gereken ana hedefler olarak gören bir ekonomist diye değerlendirmek daha doğrudur.

    resim_2024-08-24_010608595
    Foreign Policy, 2005’te Derviş’i “Dünyanın en etkili 100 entelektüeli” listesine almıştı.

    Derviş, teknokrat Bakanlık döneminden sonra siyasete doğrudan katılma kararı aldı. Ekonomi programı tamamlan­madan, dolayısıyla sonuçları tam olarak alınmadan erken se­çim ortamına giren Türkiye’de, Başbakan Bülent Ecevit’in yardımcısı Hüsamettin Özkan ve dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem İpekçi ile birlikte Yeni Türkiye Partisi’nin kuruluş çalışmalarına katıldı. Ancak daha sonra sürpriz bir şekilde Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekili adayı olarak 3 Ka­sım 2002 seçimlerinde İstan­bul’dan milletvekili seçildi.

    Siyasi kariyerinde istediği başarıyı yakalayamayan Der­viş, 2005’te milletvekilliğinden istifa ederek Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanlığı’na aday oldu. Genel Sekreter Kofi Annan tarafından UNDP Başkanı olarak atandı ve 2009’a kadar bu görevi sür­dürdü. 2005’te Foreign Policy tarafından “Dünyanın En Etkili 100 Entelektüeli” listesinde 67. sırada yer alan Derviş, tüm üs­tün meziyetlerine rağmen, bir daha Türkiye siyasetinde etkili bir görev üstlenemedi.

  • Dünya güzeli Halis’ten yaz ortasında kayak pozu

    Keriman Halis 1932’de Dünya Güzellik Kraliçesi seçildiği Belçika’dan dönüşünde devlet töreniyle karşılanmış ve bir anda Türkiye’nin en ünlü popüler kültür figürü olmuştu. Aynı sıralarda Uludağ’da da hummalı bir çalışma vardı. O zamana kadar Bursalıların yazın nemli havadan kurtulmak için gittiği Uludağ, bir kayak merkezine dönüştürülmeye çalışılıyordu. Kayak sporunu topluma tanıtmak ve özendirmek için de 1933-1935 yıllarında Keriman Halis’in de aralarında olduğu çok sayıda ünlü kişi Uludağ’da ağırlanacaktı. 21 Haziran 1934 tarihli Cumhuriyet gazetesi, Bursa’yı ziyaret eden Keriman Hanım’ın Dağ Sporları Kulübü’ne üye olduğunu, ardından Uludağ’a çıkıp kayak dersi aldığını yazıyordu. Fotoğraftan, kar yüksekliğinin kayak yapmaya yetmeyeceği belli olsa da Keriman Hanım’ın poz vermesine yettiği anlaşılıyor.

    Bu ilginç kare, günümüzde iklimin nasıl değiştiğinin de ıspatı gibi. Artık Uludağ’da Haziran ayında bu miktarda kar görmek mümkün değil. Durum o kadar vahim ki, kış ortasında bile kayak yapılacak kadar kar yağmayabiliyor.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Ayın Fotoğrafı
  • Umut için çalışmak

    Türkiye’nin bir süredir kilitlendiği se­çimler, Recep Tayyip Erdoğan’ın (RTE) 20 yıllık iktidar dönemini devam ettire­ceğini ortaya koydu. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, tek bir liderin bu kadar uzun bir iktidar süresi ilk defa gerçekleşiyor (“Uzun adam”). Ülkemizin içinde bulunduğu ciddi sıkıntılara rağmen, milletimizin 2.5 milyon üzerinde bir farkla tekrar RTE demesi karşısında, öncelikle cumhurbaşkanını tebrik etmek gerekir.

    Haziran Ayı Dergisi

    İkinci sırada ise bu sonuçlar karşısında kimi insanlarda ve çevrelerde izlenen; kabul edilemez bir yaklaşıma dikkati çekmek önemlidir: “Bu millet adam olmaz!”. Bu yaklaşımın sa­hipleri, ortaya çıkan sonuçta kendi sorumlulukları da bulun­duğunu hiçbir zaman kabul etmez ama gerçeğin bir parçası da budur. Zaten her ne kadar bir deyim olsa ve “adam kazandı” dense de bu seçimlerde muhalefetin motoru kadınlar olmuş; sandık başlarında saatlerce çalışan bu insanlar, evlerine dönüp TV-telefon başına geçen erkeklerle kıyas kabul etmeye­cek bir performans sergilemiştir. Türkiye’nin kadınları, Millî Mücadele’den bu tarafa ülkemizin gururudur.

    Üçüncü sırada umut vardır: Türkiye seçmeninin neredeyse tam yarısı, değişim için oy vermiştir. İktidarın, devlet meka­nizmasının büyük imkanlarını siyasete seferber etmesine karşılık 25 milyonun üzerinde vatandaş “önce ahlak”, “önce çocuklar ve milletin geleceği” demiştir. Bugüne kadar esas olarak, hatta neredeyse tam olarak bir reaksiyon politikası iz­leyen; “karşı taraf” ayrımcılığı üzerinden siyaset yapan iktidar temsilcilerinin; bu dönemde milletin tamamını düşünen bir aksiyon içinde bulunması gerekir. Muhalefetin de eksiklerini görmesi, iğneyi önce kendine batırması, hemen karşı tarafı suçlamak yerine kendini revize etmesi ve yenilemesi beklenir.

    Bu ülke 10 yıllık savaşa (1912-22) ve tarifsiz acılara rağmen, “Biz bu coğrafyada kalıcıyız ve başımıza buyruk yaşarız” diye­bilen insanlar tarafından kuruldu. Bu zaman zarfında, ülkeyi daha da ileriye taşıyan, hatta kimi zaman bu ülke insanlarını bile şaşırtan başarılara imza attık. Umudumuzu hep canlı tuttuk. Evet, gereken devamlılığı tam olarak gösteremedik; “şimdiki zamanlar”ın içine sıkışarak çocuklarımızın gelece­ğini pek sağlam kuramadık. Ancak, değişen-dönüşen dünya içerisinde, çok sorunlu ve hassas bir coğrafyada ayaklarımızın üzerinde durduk. Artık sadece durmayacağız ve cumhuri­yet-demokrasi yolunda gelecek nesiller için daha çok çalışma­ya devam edeceğiz.

    Bu sayımızda cumhuriyet döneminde “enseyi karartma­dık” dediğimiz, kişisel başarıların ötesinde, toplumsal kaza­nım oluşturan hadiseleri ele aldık.

  • Devler ülkemize gelecek galip İstanbul’da taç giyecek

    Devler ülkemize gelecek galip İstanbul’da taç giyecek

    Şampiyonlar Ligi’nde finalin adı kondu: Inter-Manchester City. İtalyanlar 13 yıllık hasreti dindirmeyi, İngilizler ise ilk kupalarını almayı hedefleye dursun, devler arenasında perde 10 Haziran’da İstanbul’da iniyor. Şampiyon Kulüpler’den Şampiyonlar Ligi’ne, Kupa 1’in 68 yıllık öyküsü ve unutulmayan kahramanları…

    Milyarlarca futbolseveri ekran başına kilit­leyen Şampiyonlar Ligi’nde büyük final geldi (10 Haziran). Bir endüstrinin can damarı devler arenasında Inter ve Manchester City İstanbul’da, Atatürk Olimpiyat Stadyumu’n­da karşı karşıya geliyor. 1955’te Şampiyon Kulüpler Kupası adıyla başlayan organizasyon, 1992’den beri Şampiyonlar Ligi adıyla anılıyor. Statüsü değişse de, bu büyük heyecana litera­türde “Kupa 1” de deniyor.

    Aslında Avrupa’da farklı ülkelerin futbol temsilcileri ilk defa 1890’larda buluşmaya baş­lamıştı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun takımlarını biraraya getiren Challenge Cup, 1897’den 1911’e kadar sürmüş; şinitzel diyarının temsilcileri turnuvayı tahakkümleri altına almıştı. Kimilerinin “ilk gayri­resmî Dünya Kupası” saydığı, çay imparatoru Sir Thomas Lipton’un adını taşıyan orga­nizasyonda ise 1909 ve 1911’de İngilizler, İtalyanlar ve İsviçre­liler kapışmıştı.

    Devler İstanbul
    İlk Şampiyon Kulüpler Kupası finali 1956’da Real Madrid’le Reims arasındaydı. İspanyollar kazanmıştı. 

    Orta Avrupa’nın şampiyo­nası Mitropa Kupası 1927’de başlamış; organizasyonun ilk yılında Avusturya, Macaris­tan, Yugoslavya ve Çekoslo­vakya’dan ikişer ekip rekabet etmişti. Bu ülkeleri, lig şam­piyonlarının yanında ya lig ikincileri ya da kupa sahipleri temsil etmişti. Zamanla katı­lımcı sayısı artmış, İtalyan ve İsviçre takımları da arenada yerini almıştı. Buradaki seviye olağanüstüydü. 1930’daki ilk Dünya Kupası’nın yarı finalisti Yugoslavya; 1934’ün şampiyonu İtalya, finalisti Çekoslovakya ve yarı finalisti Avusturya; 1938 şampiyonu İtalya’yla finalisti Macaristan kulüpler düzeyinde boy göstermişti.

    Şampiyon Kulüpler Kupası’nın 1955’teki doğumundan sonra gölgede kalan organizasyon, 1958’de Tuna Kupası adını almış, 1992’de sona ermişti. 6 defa mutlu sona ulaşan Macaristan temsilcisi Vasas, turnuvanın en başarılı takımıydı. 

    Yaşlı Kıta’da bunlar olurken, Güney Amerika’da da dünya futboluna ilham verecek gelişmeler yaşanıyordu. 1916’da bugün Copa América olarak bildiğimiz Güney Amerika Şampiyonası start almış ve 1927’de Fransız Futbol Federasyonu Başkanı Henri Delaunay bundan esinlenerek Avrupa kıtasının da kendisine ait bir turnuvası olması gerektiği fikrini ortaya atmıştı. O tarihte daha UEFA kurulmamış; Dünya Kupası’nın temeli atılmamıştı. FIFA, Delaunay’in teklifini elinin tersiyle iterek önce 1930’daki ilk Dünya Kupası’nın hazırlıklarına başlamıştı. İlk Avrupa Futbol Şampiyonası ise 30 yıl sonraya, 1960’a kalacaktı. 

    Devler ülkemize gelecek galip İstanbul’da taç giyecek
    1999 Şampiyonlar Ligi finalinin unutulmaz sonu… Normal sürenin sonunda önde olan Bayern Münih, uzatmalarda yediği iki golle kupayı Manchester’a kaptırmıştı. 

    Turnuvayı doğuran makale 

    Avrupa’da kulüpler düzeyinde bir turnuva fikrine ilham veren iki köşetaşından ilki yine Güney Amerika’dan gelmişti. 1948’de Güney Amerika şampiyonları bir turnuvada buluştular. Libertadores Kupası’nın öncülü olan bu organizasyonu yerinde takip eden L’Équipe muhabiri Jacques Ferran gördüklerini editörü Hanot’ya anlatmış ve kafalardaki ilk ışığı yakmıştı. 1954 Dünya Kupası finalisti Macaristan Millî Takımı’nın çoğunluğunu oluşturan Honved takımının aynı yılın sonunda Wolverhampton Wanderers (Wolves) tarafından devrilmesi ise ikinci köşetaşı olacaktı. İngiliz basınının kendi takımlarını “dünya şampiyonu” ilan etmesi üzerine, Hanot bir makale yazmıştı. Fransız gazeteci, “dünya şampiyonu” denebilmesi için Wolves’un deplasmanlara gitmesi gerektiğini, Milan veya Real Madrid gibi köklü ekiplerle de oynaması gerektiğini vurguluyordu. 

    Devler İstanbul
    Son şampiyon Real Madrid kupa kaldırırken

    UEFA’nın 1955’te nihayet, ısrarla Avrupa’nın en iyi kulübünün belirlenmesi gerektiğini söyleyen Hanot’ya kulak vermesiyle Şampiyon Kulüpler Kupası doğdu. Bu turnuvada lig şampiyonları sahne alacaktı. Tabii istisnalar da mevcuttu. Yeni organizasyonun muzafferleri, kendi liglerinde aldıkları sonuçtan bağımsız olarak bir sonraki sezona otomatik olarak katılabiliyordu. Bu şartlarda aynı ülkeden iki takım yarı finalde buluşsa da, finalde karşılaştıklarını görmek için 2000’deki Real Madrid-Valencia maçını beklemek gerekecekti. 

    İlk santra 

    Şampiyon Kulüpler Kupası’nda ilk düdük 4 Eylül 1955’te çalındı; Sporting Lizbon’la Partizan arasındaki mücadelede taraflar yenişememişti (Tesadüf bu ya, 3-3 biten karşılaşmada iki gol atan Milos Milutinovic’in yolu sonradan ülkemize de düşecek, usta futbolcu Beşiktaş ve Altay’da teknik direktörlük yapacaktı). İlk şampiyon ise Reims’i deviren Real Madrid olmuştu. Beyaz Şimşekler sonra da üstüste 5 defa taçlanarak organizasyona damgasını vurmuştu. Yaptıkları, adeta yapacaklarının ıspatıydı. 

    1960’lara Benfica fırtınası damgasını vurdu. Efsane hocaları Bela Guttmann’ın idaresindeki Kartallar, Real Madrid’den sonra Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kaldıran ilk takım olacaktı. Portekizlilerden bayrağı alan ise Milano’ydu. Milan’la Inter, tıpkı Benfica gibi 1960’larda ikişer defa taçlanmıştı. Milano’nun fiyakalı çocuklarından önce Milan kurulmuş, sonradan kulüpte İtalyanların tahakkümünden sıkılan 44 üye, “Internazionale” diyerek kapısı herkese açık yeni bir kulübe hayat vermişti. 

    Devler İstanbul
    Tarihin en sürpriz şampiyonlarından Celtic, 1967’de Lizbon’da sahaya çıkarken… Lizbon Aslanları olarak anılan 11 Glasgowludan oluşan takım, Inter’i devirmişti. 

    1966’da Real Madrid, tekrar mutlu sona ulaştı. İspanyol devi, Yugoslav ekibi Partizan’ı yenerken efsane 10 Numara Paco Gento da altıncı kupasını kaldırıyordu; unutulmaz solak geçen sene öldüğünde kulübün onursal başkanıydı. Tarihte ona yaklaşanlar olduysa da 57 yıldır unvanını koruyor; bir gün Kupa 1’i altıncı defa kazanacak ondan başka bir futbolcu olacak mı merak ediliyor. 

    1967’de Britanya ilk şampiyonuna kavuştu. Ancak bu onura ilk ulaşan İngilizler değil İskoçlardı. Sürpriz bir şekilde finale ulaşan Celtic, Portekiz’de Inter’i devirerek tarih yazmıştı. 11 Glasgowlu çocukla bunu başaran hocaları Jock Stein’ın yaptığı inanılmazdı. Evet, daha devir eskiydi, fakat Yaşlı Kıta’nın genç turnuvasında güçlü ekiplerde yabancı futbolcular çoktandır oynuyordu. 

    88-92 Devler İstanbulSPOR_dk-3
    Real Madridli Gento, Kupa 1’i 6 defa kazanan tek futbolcu unvanını 57 yıldır koruyor. 

    Ertesi yıl unvan İskoçya’nın güneyine gitmiş; Manchester United, Şampiyon Kulüpler’i kazanan ilk İngiliz ekibi olmuştu. 1958’de çeyrek final maçından dönerken Münih’te geçirdiği uçak kazasında yokolma tehlikesi atlatan kulüp, 10 yıl sonra aynı organizasyonda taçlanmıştı. 

    1970’lerin başında Hollanda ortasında ise Almanya fırtınası esmişti,.. Feyenoord’dan bayrağı alan Ajax, “Total Futbol” manifestosunu dünyaya ezberletecekti. Üstüste üç defa şampiyon olan Amsterdamlılara Bayern Münih nazire yaparken, iki ülke bir de 1974 Dünya Kupası finalinde kozlarını paylaşmış, Panzerler kendi evlerinde kazanmıştı. 

    1977’den itibaren Şampiyon Kulüpler, adeta İngiltere Federasyon Kupası’na dönüştü. Liverpool, Nottingham Forest ve Aston Villa, Yaşlı Kıta’nın en büyüğü olarak öne çıktılar. Kraliçe’nin çocuklarının 9 yılda 7 defa zafere ulaşması adeta şaka gibiydi. 29 Mayıs 1985’te Juventus ile Liverpool arasındaki final maçında Heysel Stadyumu’nda yaşanan facia, bu serinin sonu oldu. Final maçının başlamasından önce Liverpool taraftarlarının İtalyanlara saldırması, çıkan panik sonucu bir duvarın çökmesi ve taraftarların tel örgülere sıkışması sebebiyle 39 taraftar öldü. Bu trajedi İngilizleri uzun süre Avrupa’dan uzaklaştırdı; Ada’nın tahakkümü de böylece son buldu. 

    1986’da Steaua Bükreş, 1991’de de Kızılyıldız penaltılarla zirveye çıktı. Şampiyonanın mutlu sonla biten peri masallarına bu iki takımdan başka belki bir de 1990’larda altyapısıyla şaha kalkan Ajax eklenebilir. 1992’de statüyle oynayan UEFA, eleme usulüyle son 8’e kalan takımları iki gruba ayırmış, liderler finalde buluşmuştu. O yıl Barcelonalı Ronald Koeman’ın Sampdoria filelerini havalandıran unutulmaz frikiği, İspanya’ya 26 yıl aradan sonra kupayı getirmişti. 

    1992-93 sezonunda statü aynı kalsa da bir anda markanın ismi değişti: “Şampiyonlar Ligi”. Marsilya bu ligin ilk şampiyonuydu. UEFA, elindeki altın yumurtlayan tavuğun farkındaydı. 1997’de katılımcı sayısı artmış, ikinciler de organizasyonda boygösterebilmişti. İki yıl sonra ülkeler dörder takımla devler arenasında sahne alabildiler. 2003’te de ikinci grup aşaması terkedildi, son 16’dan itibaren eleme usulüne dönüldü.

    Devler İstanbul
    1985 Şampiyon Kulüpler finali futbol tarihinin en karanlık günlerinden biriydi. Heysel Stadyumu’nda oynanan maç öncesi Liverpoollu holiganlar Juventus taraftarına saldırmış, çıkan panikte bir duvarın çökmesiyle 39 kişi hayatını kaybetmişti. 

    Kupanın abonesi Real Madrid hesabı 1998’de açmış, sonrasında da dur-durak bilmemişti. 32 yıl beklemek belli ki onları iyice iştahlandırmıştı. Ertesi yıl Barcelona’nın mabedi Camp Nou’da oynanan final, bir Hollywood senaristinin kaleminden çıkmış gibiydi. Mario Basler’in attığı golle Bayern Münih, Manchester United karşısında öne geçmişti. Heyecan kasırgasında top sürekli direkten dönüyor, skor tablosu bir türlü değişmiyordu. Kızılca kıyamet, verilen üç dakikalık uzatmada kopmuştu: 

    Korner için kalesinden koşarak gelen Peter Schmeichel mucizenin başlangıcıydı. Ya atacaklar ya da ağlayacaklardı. David Beckham’ın ortasıyla çarşı-pazar karışmış, solak Ryan Giggs’in sevmediği sağ pabucuyla cılız vuruşu Teddy Sheringham’a asist olmuştu. Skor artık 1-1’di. Uzatmalara gidiliyor derken, 101 saniye sonra kullanılan ikinci bir köşe atışında tarih yazılmıştı. Sheringham’ın aşırdığı topu süper yedek Ole Gunnar Solskjaer’ın tamamlaması İngilizler için rüya, Almanlar için kabustu. Kırmızı Şeytanlar, Alman devine pabucunu ters giydirirken, futbolseverlere “yok artık” dedirtmişti. 

    Devler İstanbul
    Real Madrid başkanı Florentino Perez, kulübün Şampiyon Kulüpler ve Şampiyonlar Ligi’nde kazandığı 14 kupayla. 

    Devler arenasının kuruluşundan sonra Barcelona 4, Milan ve Bayern Münih 3’er kez mutlu sona ulaşsa da Şampiyonlar Ligi’nin de en başarılı ekibi Real Madrid olmaya devam ediyor. Beyaz Şimşekler, 1993’ten bu yana tam 8 defa kupayı kaldırdı. Son olarak 2022’de zafere ulaşan İspanyol ekibinin hocası Carlo Ancelotti de tam bir kupa koleksiyoneri. Oyunculuğunda 2, hocalığında ise 4 defa Kupa 1 şampiyonluğu yaşayan İtalyan çalıştırıcı, bu organizasyonun en başarılı teknik direktörü. 

    Kupa 1’de toplam 14 şampiyonluğu bulunan Real Madrid bir gün geçilir mi? İmkansıza yakın. 

    Devler İstanbul
    Şampiyonlar Ligi’nin en golcü oyuncusu Cristiano Ronaldo‘yu (solda), ezeli rakibi Lionel Messi (sağda) takip ediyor. 

    En golcüler 

    Cristiano Ronaldo – 140 gol (21 Manchester United, 105 Real Madrid, 14 Juventus)
    Lionel Messi – 129 gol (120 Barcelona, 9 PSG) 
    Robert Lewandowski – 91 gol (17 Dortmund, 69 Bayern Münih, 5 Barcelona) 
    Karim Benzema – 90 gol (12 Lyon, 78 Real Madrid) 
    Raul – 71 gol (66 Real Madrid, 5 Schalke) 

    En çok kazanan takımlar

    Real Madrid: 14 (1956, 1957, 1958, 1959, 1960, 1966, 1998, 2000, 2002, 2014, 2016, 2017, 2018, 2022) 
    Milan: 7 (1963, 1969, 1898, 1990, 1994, 2003, 2007) 
    Bayern Münih: 6 (1974, 1975, 1976, 2001, 2013, 2020) 
    Liverpool: 6 (1977, 1978, 1981, 1984, 2005, 2019) 
    Barcelona: 5 (1992, 2006, 2009, 2011, 2015) 

    Şampiyonlar Ligi’nde finaller kenti İstanbul 

    10 Haziran’da İstanbul, ikinci defa Şampiyonlar Ligi finaline evsahipliği yapacak, Manchester City ile Inter, kozlarını 74.753 kişi kapasiteli Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda paylaşacak. Aslında UEFA tarafından Türkiye’ye bu onur 2020 için bahşedilmişti. Ancak tüm dünyayı vuran COVID-19 pandemisi yüzünden final seyircisiz olarak Lizbon’da oynanmıştı. Kentin hakkı 2021’e kaydırılsa da salgın koşulları yüzünden yine İstanbul’da buluşulamamıştı. 

    Daha önce 2009 UEFA Kupası finali Şükrü Saracoğlu Stadyumu’nda, 2019 Süper Kupa randevusu da Vodafone Park’taydı. Kadıköy’de Galatasaray ve Beşiktaş’ta bir dönem görev yapan Mircea Lucescu’nun çalıştırdığı Şahtar Donetsk gülerken; Dolmabahçe’de Liverpool penaltılarla kazanmıştı. 

    İstanbul, şüphesiz Liverpool tarihinde büyük öneme sahip. Kırmızılar 2005’ten bu yana ne zaman bir maçta geri dönse, İngiliz basınında bu şehir konuşuluyor, o ruhun altı çiziliyor. 

    25 Mayıs 2005’te Atatürk Olimpiyat Stadyumu’ndaki finale Milan, mutlak favori olarak çıkmıştı. En son 1990’da İngiltere’de şampiyon olabilen Liverpool için bu kadarı bile büyük başarıydı. Kaptan Paolo Maldini ateşi yakmış, Hernan Crespo’nun iki golüyle yarı sonunda tabelada 3-0 yazmıştı. İş bitti derken, devre arasında başlayan İngilizlerin kültleşmiş marşı “You’ll never walk alone” fitili ateşlemişti. Diğer kaptan Steven Gerrard’ın başlattığı geri dönüşte Vladimir Smicer farkı bire indirmiş, Xabi Alonso da skoru eşitlemişti. Kalesinde devleşen Jerzy Dudek, penaltılarda da sihrini konuşturunca işlem tamamdı. Tesadüf bu ya, Kırmızılar adına son atışı kullanmak da Smicer’e kalmıştı. Kulüpte son maçına çıkan Çek yıldız kupayla veda etmişti. 

    Şampiyonlar Ligi tarihinin en güzel maçı İstanbul’da oynanmıştı. Çimlerde yaşananlar tek kelimeyle destandı. O günkü mucize unutulmazdı! 

    Devler İstanbul
    2005’te Liverpool’un İstanbul’da taçlandığı an.