Zamanın bu günleri, siyaset ve seçim atmosferinin ağır karbondiyoksitli hava koşullarında, akıl ve ruh sağlığı epeyce bozulmuş bir Türkiye toplumu ortaya çıkarıyor. Küçük çocukların bile günlük-politik dalgalanmalara alet edildiği, temel ahlaki değerlerin dahi hiçe sayıldığı anormal bir dönem.
Ülkemizin yakın tarihi, birbirinden acı-trajik devamsızlıklar tarihidir. “Kökü dışarda mihraklar”a havale ederek kendimizi rahatlattığımız nice kepazelik, bu coğrafya insanının günahıdır, marifetidir. Hatalar tekerrür eder, durur. Acılar ve açılımlar hep aynı tavada, karmakarışık bir tatsızlık içerisinde ama o an işimize geldiği gibi sunulur.
Umudumuz tüm bunların geçmesi-geride kalması ama, hepimizin bildiği gibi hesaplaşma-belgeleme-muhasebe ve kayıt düşme olmazsa gerçek kurtuluş da olmaz. Tarihin çarkının geriye dönmediği yolundaki savın bir efsane olduğu, yerli-yabancı sayısız belge tarafından gösterilmiş. Buna rağmen, daha eski devirlerde yaşayan insanların bugünkünden daha bilgisiz, daha az zeki ve daha kavrayışsız oldukları, hâlâ neredeyse bir toplumsal önkabul gibi. “Tabii o zamanlar şimdiki gibi internet yok” cümlesindeki anlamsız böbürlenmenin nasıl bir cehalet içerdiği; teknolojik gelişmenin sağladığı imkanların, gerçek bilgiden ziyade nasıl bir bilgi kirlenmesine yolaçtığı da ortada.
Yakın tarihimizi şekillendiren cumhuriyetin 100. yılındayız. Mustafa Kemal Atatürk gibi müstesna bir insan evladı, bu milletin son yüzyılını şekillendirdiği için şanslıyız. Osmanlı tarihinde benzersiz bir hükümdar olarak tarihe geçen Fatih Sultan Mehmed de, bu coğrafyanın yapıtaşlarını koyan ve İstanbul’u dünya merkezi hâline getiren bir başka büyük isim. Fetih öncesinde-sırasında-sonrasında gerçekleştirdiği işler; bllgisi, kültürü, vizyonuyla devleti ve halkı yükseltiği seviye… Dünya tarihinde eşi-emsali yok.
Günümüzün teknolojik imkanlarını, temiz ve anlaşılır bilgiyle kavuşturmanın neredeyse yegane yolu, bunu test edilebilir şekilde “göstermek”tir. Bu “gösteri” platformlarında -dediğimiz gibi- bin türlü dezenformasyon dolandığı için, bunlara karşı doğru ve teyit edilmiş açıları sunabilmeliyiz. İşte İstanbul’un fetih sürecini ve sonrasını, bugünkü coğrafya üzerinden, drone görüntülerine işlenmiş data’larla sunma fikrimiz böylece gelişti. Böylelikle İstanbul’da her gün önünden geçtiğimiz, yerini bildiğimiz, oturduğumuz-kalktığımız mekanları hem yepyeni bir açıdan hem de tarihî bilgilendirme-işaretlemeleriyle görüyoruz, kayıt altına alıyoruz.
Bu ayki zaman yolculuğumuz başlıyor. Umutlu bir gelecek için.
İstanbul’un fethi ile ilgili en çok merak ve heyecan uyandıran konulardan biri son kuşatma sırasında gemilerin karadan yürütülmesidir. Araştırmacıların çoğu, gemilerin yürütüldüğünden emin ama güzergah herhalde hep tartışmalı kalacak.
20 Nisan’da alınan büyük donanma yenilgisinin ardından Sultan bütün vezirleri ve kumandanları büyük bir meşveret meclisinde topladı. 4 düşman gemisinin Osmanlı donanmasını yenip Haliç’e girmeyi başarması, kuşatma aleyhinde olanları cesaretlendirmişti. Bu mecliste Çandarlı ve taraftarları, “Son bir saldırı yapalım, sonuç alınmazsa çekilelim” diye karşı çıktılar.
Liman (Halic) tarafı “mesdûd” olup o taraftan kuşatma olmaması Padişâh’ın asla hatırından çıkmıyordu, emr etti: “Kadırgalar ve büyük kayıklardan bir niçe gemileri kal’a (Galata kulesi) ensesinden” Boğaz denizinden kurudan çekdirip Halic’e indireler. Tursun Beg
2. Mehmed’in ise karşı çıkanlara rağmen, donanma yenilgisinin rövanşını almak için başka bir planı vardı. Donanmanın hiç değilse bir kısmının Haliç’e geçirilmesi için yaptığı bu cüretkar plana göre, gemiler karadan yürütülecekti! 22 Nisan sabahı öküzlerin çektiği, yüzlerce askerin de sağdan soldan halatlarla dengelediği hafif tekneler, kızaklar üzerinde Galata sırtlarına çıkartılıp Kasımpaşa tarafından kaydırılarak Haliç’e indirildi. Bu ahşap teknelere bindirilen okçular alçak kıyı surlarına iskeleler kurup içeriye ok yağdırarak yeni bir cephe açtı. Ayrıca Galata’daki Cenovalıların Haliç yolundan Bizans’a yardımını da önlediler.
Osmanlılar kuşatmanın son günlerinde Haliç üzerinde bir köprü kurmayı denediler. Böylece Haliç surlarına saldırabilecekler ve şehri Haçlılar gibi buradan sıkıştırabileceklerdi. Ahşap köprü denemesi başarıya ulaşamadı ama bu sayede kara surlarındaki şiddetli çatışmalara katılan bazı Bizans askerleri bu alana çekildiği için kentin savunması zayıflatılmış oldu. Belki de bu proje yeni bir cephe açmaktan çok Bizans savunmasını zayıflatmayı amaçlayan bir taktikti.
Mehmed, ilk iş olarak Yıldırım Bayezid döneminde Boğaz’ın en dar yerinde inşa edilen Güzelcehisar’ın (Anadolu Hisarı) karşısına Boğazkesen (Rumeli) Hisarı’nı yapacak; böylece iki taraftan toplarıyla Boğaz’da tam kontrol kuracaktı.
Kente ulaşan suyolunun kontrolü, ilkçağlardan itibaren önemli bir konu olmuş; Yıldırım Bayezid döneminde Boğaz’ın en dar yerinde kıyıya Güzelcehisar ya da Anadolu Hisarı denen küçük bir yapı inşa edilmişti. Böylece Osmanlılar artık İstanbul Boğazı’nın kıyılarına yerleşmişti. Karaman seferinden dönen 2. Mehmed, Çanakkale Boğazı Latinler tarafından kapatıldığından Edirne’ye gitmek için İstanbul Boğazı’nda Anadolu Hisarı civarından karşıya geçmek zorunda kalmıştı. Bu geçiş sırasında Boğaz’ı ve kıyıyı inceleyen padişah, eski hisarın karşısında yeni bir hisar yapımı için hazırlıklar başlatmıştı. 26 Mart 1452’de başlayan inşaat inanılmaz bir hızla devam etmiş ve Ağustos ayında tamamlanmıştı. Yeni hisar, Boğazkesen ya da Rumeli adları ile anılacaktı. Bugün artık, Boğaz geçişini kestiğini ima eden ilk adı unutulmuştur.
“Fatih büyük bir stratejist idi. Rumeli Hisarı yapıldıktan sonra, bir Venedik gemisi Karadeniz’den gelmiş, kontrolü dinlemeden geçmek istemiş, iki taraftan top ateşiyle batırılmıştır. Fatih’in emriyle, artık İstanbul Boğazı’na gelen her gemi Rumeli Hisarı’na uğrayacak, izin alacaktır. Boğazkesen Hisarı’nın inşaı, Türklerin Boğazlar’a egemenliği tarihinde bir dönüm noktasıdır”. Halil İnalcık
Anadolu Hisarı, Ortaçağ; Rumeli Hisarı, Yakın Çağ mimarisinin özelliklerini taşır. Tam bir kırılma dönemi yapısı olan Rumeli Hisarı’nda Avrupa etkileri görülür. İslâm ve Bizans dünyasında görülen kalelere benzemez. 15. yüzyılın top teknolojisine göre yapılan üç büyük kuleyle, hisar sanki Batılı bir mimarın elinden çıkmış gibidir. Fatih’in İtalyan rönesansının figürleriyle yakın ilişkide olduğu bilinir. Büyük ihtimalle tasarımda bunun etkisi vardır.
Bir Osmanlı efsanesi de hisarın yerinde bulunan bir Frenk manastırından bahseder: Buradakiler Fatih’in ordusunu görünce zünnarlarını/kemerlerini çözüp atmış, ruhban cübbelerini çıkarmış “Biz Müslüman olmuş idik, sizi bekliyor idik” diyerek hisarın çizimlerini sunmuş ve bu hisar onların rehberliğinde inşa edilmiştir. Bu efsane, Frenk tarzı tasarıma bir gönderme gibidir.
Gemilerin Haliç’e, bugünkü Kasımpaşa koyunun yerindeki dolgu alandan indirildiği konusunda bugün birçok araştırmacı hemfikir. Ancak gemilerin bu kara yolculuğuna nereden başladığı tartışmalı. Dolmabahçe’den Tophane’ye kadar birçok yerden sözedilse de eski Tophane koyundan başlayıp Galata Kulesi’nin arkasından Kasımpaşa’ya inen rota en mantıklısı gibi görünüyor. Zincirin bir ucu, Galata yönünde bugünkü Yeraltı Camii’nin yerindeki Kastellion denilen güçlü bir kuledeydi. Zincirin diğer ucunun bağlı olduğu Sirkeci’deki Kentenarion kulesinden iz kalmamıştır. Bu kule, muhtemelen bugünkü Sirkeci arabalı vapur iskelesi civarındaydı.
Çağlar boyu Osmanlı Devleti ve Türkiye başta olmak üzere tüm dünya ülkeleri için hayati önem taşıyan İstanbul; savaşın, barışın, ticaretin ve insanların kaderini belirledi. İstanbul surları önünde, 1453 fethine kadar kuşatmalarla geçen dönem…
Gözcü Baba artık gökdelenleri gözlüyor 14. yüzyılın ortalarına doğru Orhan Gazi döneminde Osmanlılar, İstanbul’un Anadolu yakasındaki kırsal bölgelere ulaştı. Gazi dervişler ya da Ömer Lûtfi Barkan’ın deyimiyle “kolonizatör Türk dervişleri” burada tekkeler kurdu. İlk Türk yerleşimleri bu çevrelerde gelişti. Şahkulu Dergâhı, bu dönemin en meşhur hatıralarından. Ayrıca Gözcü Baba’nın ismi Göztepe’de, Eren Baba’nınki Erenköy’de, Kartal Baba’nınki ise Kartal’da yaşamaya devam ediyor. Alevî-Bektaşi inancının sembolleri ile bezeli Göztepe’deki Gözcü Baba mezarı ve namazgah sofası, Bektaşi babasının Konstantinopolis’i gözlediği noktada yapılmış. Tabii onun tanık olduğu manzara, günümüzde yüksek yapılardan dolayı görülemiyor.
Napoléon Bonaparte rivayete göre 1807’de Osmanlı haritasının üzerine parmağını koymuş ve “İstanbul’a hâkim olan dünyaya hâkim olur” demiştir. Boğazlar’ın ve İstanbul’un dünya tarihi bakımından stratejik ve uluslararası önemi tartışılmazdır: Karadeniz’e geçersiniz, Tuna sizi Orta Avrupa’ya kadar götürür. Karadeniz ülkeleri, Rusya, Bulgaristan, Romanya, Kafkas ülkeleri Boğaz’dan geçen bir donanmanın saldırı tehdidiyle karşı karşıyadır. Boğazlar stratejisi, bütün Doğu Avrupa için büyük önem taşır. Fransız tarihçisi Michel Lhéritier, dünya tarihinde Boğazlar bölgesiyle Anadolu ve Rumeli’yi içine alan imparatorluk bölgesini, bir tarihî bölge (région historique) olarak betimlemiştir.
330’dan itibaren Doğu Roma İmparatorluğu’nun merkezi ve can damarı olan İstanbul’a ve Boğazlar’a hâkim olan devlet, büyük devlet olmak zorundaydı. Bundan dolayı Doğu Roma, Balkanlar’dan gelecek istilalara karşı Trakya’da denizden denize büyük bir sur yapmıştı. Gerçi İstanbul’un muazzam surları şehri koruyordu; Ege ve Karadeniz de imparatorluğun kontrolü altında olduğundan, o zaman Boğazlar sorunu söz konusu değildi. Ancak 1204’te Batı’dan gelen Haçlılar -Venedikliler ve Latinler-, İstanbul ve Boğazlar üzerinde egemenlik kurdular. Konstantinopolis 40-50 bin nüfusuyla küçüldü. Paleologlar (1261-1453) İstanbul’u geri aldıktan sonra da, İstanbul Boğazı’nda egemenlik, gerçekte Venedik ve Ceneviz deniz güçlerinin kontrolü altındaydı. Bu deniz devletlerinin Karadeniz’de yaşamsal ticaretleri ve orada vardı. Boğazlar’dan serbest geçiş tamamıyla onların kontrolü altında idi. Osmanlılar 1453’e kadar Rumeli ile Anadolu arasındaki gidiş-gelişi, güç koşullar altında yapabilmişlerdi. Bu, uzun bir tarihti. Orhan zamanından başlayarak Boğazlar, Osmanlılar için daima bir problem olmuştu. İlk dönemde başlıca geçiş koridoru, Lapseki-Gelibolu Boğazı idi.
Gazi Dervişler ya da Ömer Lûtfi Barkan’ın deyimiyle “Kolonizatör Türk Dervişleri.
Osmanlılar Rumeli’yi fethettikten sonra, bu bölge imparatorluğun yaşaması için de hayati önem kazandı. İlk beylik (1302-1326) Anadolu’da kuruldu; imparatorluk merkezi “Dârussaltana” 1402’ye kadar Bursa idi. Aslında imparatorluk Rumeli’de kurulmuştu. Osmanlılar önce Rumeli’de timar sipahileri için geniş topraklara, ateşli silahlara, altın-gümüş madenlerine sahip olduktan sonra Anadolu-Türkmen beyliklerini itaat altına alabilmişti. Anadolu’dan Rumeli’ye geçiş, doğal olarak ya Çanakkale Boğazı yahut İstanbul Boğazı’ndan olacaktı. Osmanlılar her geçişte Venedik ve Bizans kontrolü dolayısı ile tehlikelerle karşılaşmıştı. Fatih, 1451’de babası öldüğü zaman Edirne’de tahta geçmek üzere hareket ederken Boğaz’dan geçişte tehlike altında idi. Bunu unutmadı…
Bu yıl başında ülkede ilan edilen emeklilik reformu, başta ilgili yaş grubu olmak üzere geniş kesimlerin ciddi tepkisiyle karşılaştı. Macron hükümetinin by-pass manevralarıyla yasalaşan karar sonrası başlayan gösteriler kitlesel nitelik kazandı. Neoliberalizmin, krizi toplumun en örgütsüz bölümüne yükleme çabası…
Fransa 2023’te yeni bir siyasal-toplumsal bunalıma girdi. Bunun ekolojik ve demografik boyutları var. Emeklilik yasa tasarısına karşı uzatmalı toplumsal hareketler; dünyanın sayılı kültür turizmi merkezlerinden Paris’te çöp tepeleriyle, ulaştırmadaki aksaklıklarla, yolların kapatılmasıyla gündelik hayatı sürekli kesintiye uğratmakta. Başkan Emmanuel Macron’un otoriter yönetimine, uluslararası insan hakları kuruluşların da eleştirdiği polis baskısı ve şiddeti eklenince siyaset iyice gerildi.
10 Ocak’ta ilan edilen emeklilik reformu, Fransa’da tam emekli maaşı almak için gereken katkı payı yıllarını artırıyor. Dolayısıyla daha uzun süre çalışmak gerekiyor. Oysa özellikle son dönemeçte (55-64 yaş) bulunanlar için bu o kadar kolay değil. En vasıflı 55-64 yaşındakiler, yöneticiler ve halihazırda bir işe sahip olanlar çalışmaya devam etme eğiliminde. İşsiz olanlar ise “daha düşük üretkenlik” gibi özellikle yaşla ilgili önyargılar nedeniyle iş bulmakta zorlanmakta.
Emeklilik yaşının 62’den 64’e yükseltilmesi konusundaki yasa tasarısı, Macron’un çoğunluğuna sahip olmadığı millet meclisinin by-pass edilmesiyle senatodan geçti. Eylemler ise, Mart’ın 7-8-9’unda başlayıp sokak siyasetine alışık olan Fransa’da bile tahminleri altüst ederek 50 yıldır görülmemiş bir genişliğe ve yoğunluğa ulaştı. Yurttaşların %70’inin emeklilik yasasına karşı olduğu, %60’ının da sokak eylemlerini desteklediği bir ortamda, daha dün başkanlık seçimlerini kazanmış olan Macron’un itibarı dibe vurmuş durumda (Garip gelebilir ama %35 de fikirlerin ve davanın sesinin duyurması adına kimi zaman şiddet eylemlerinin ‘gerekli’ olduğu kanaatinde).
Macron sendikacıları emeklilik maaşlarının nasıl karşılanacağına dair bir öneri getirmemekle itham ederken, herhangi bir işgal veya savaş tehlikesiyle karşı karşıya olmayan Fransa’da önceki dönemde 293 milyar Euro olan askerî harcamaların 2024-2030 döneminde 413 milyara çıkarılacağını belirtti.
Macron hükümetinin Meclis’i bypass ederek geçirdiği emeklilik reformu büyük sokak protestolarına neden oldu.
Yeni yasa, insanların 43 yıl çalışmasını zorunlu kılıyor. Çalışanların önemli bir kısmının emekliliği görememesi bile muhtemel! Ne de olsa emekçilerin ortalama ömrü, Fransa’da neredeyse müstakbel emeklilik yaşına denk gelmekte.
Öfkenin girdabını anlamak için yurttaşların %82’sinin başkanın sendikalarla görüşmesi gerektiğini belirttiği; %79’unun kararın geri çekilmesini istediği; %63’ünün sokak seferberliğini desteklediği; hayatı felç eden grevler ve blokajları destekleyenlerin oranının da %54 olduğu gözönüne alınırsa, demokrasinin mihenk taşının hayli tartışmalı olduğu anlaşılabilir.
Hükümet ise mecliste azınlık olduğu için kararı kaçırırken, yine azınlık olduğu senatoda Anayasa’nın otoriter bir boşluğunu kullanarak emeklilik yasasını bir oldubittiye getirdi. Böylece 5. Cumhuriyet anayasasının yürütmeyi son derece güçlendiren, otoriter yapısı bir defa daha ortaya çıktı.
2022 başkanlık seçimlerinin ilk turunda Macron, seçmenlerden sadece beşte bir oy almıştı (%20.07). İkinci turda eski Ulusal Cephe (Front National) yeni RN’nin faşist adayı Marine Le Pen’e karşı çıkan seçmenlerden aldığı %38.55 ile başkan seçildi. Oyların yarısı çoğunlukla Sol’dan, yalnızca aşırı Sağ’ı engellemek için ona oy veren seçmenlerden geldi. Hatta bizzat Macron, sonra çabucak unutsa da 24 Nisan 2022’de “Birçok yurttaşımızın benim fikirlerimi desteklemek için değil, aşırı Sağ’ı engellemek için bana oy verdiğini biliyorum (…) Görev bilincinin, cumhuriyete olan bağlılığının ve son haftalarda dile getirilen farklılıklara saygının bekçisiyim” demişti.
Bunu izleyen yasama seçimlerinde, ittifakının adayları ilk turda seçmenlerin %11.97’sinin oyunu aldı. Bu oranlar, 5. Cumhuriyet tarihinin tamamındaki en düşük oranlar. Bütün bunların sonunda, Macron’un etrafındaki ittifakın milletvekilleri, 289 ile çoğunluğun sağlandığı mecliste ancak 250 sandalye alabildiler. Böyle bir durum herhangi bir parlamenter sistemde, bir program etrafında bir koalisyon oluşturmak için az çok uzun bir tartışmayı zorunlu kılardı. Macron, 2017’de Sosyalist Parti’nin (216 sandalye kaybetmişti) ve LR’nin (92 sandalye kaybetmişti) bazı seçilmiş temsilcilerini ilk defa toplayarak 314 sandalye almayı başardı. Benzer bir durumu 2022’de esas olarak LR’lerle yenileyebileceğini düşündü. Başarısızlığını kabul etmek ve gerçek bir ittifak önermek istemediğinden, çoğunluktaymış gibi hareket etmeyi tercih etti. Ancak Macron, 5. Cumhuriyet’teki en zayıf sosyal tabana, en zayıf seçmen tabanına sahip.
Nüfusun büyük çoğunluğu tarafından reddedilen bir reformu hayata geçirmek için kullanılan yöntemler, demokratik olmayan bir sistemin ve fiilen itibarını kaybetmiş bir başkanın reddedilmesini kolaylaştırdı. Macron, kendisi parlamentoda çoğunluğa sahip olmadan emeklilik reformunu geçirmeye çalışan; Meclis’teki tartışmaları 20 gün ve tüm prosedür için 50 günle sınırlayan; meclisi oldu bittiye getiren bir maddeyi kullanmakla kalmadı; aynı zamanda bir azınlık yasa tasarısının oylama yapılmaksızın dayatılmasına izin veren ünlü 49.3’ü kullanarak emekliliğe erişim koşullarını büyük ölçüde değiştiren bir yasayı geçiren ilk devlet başkanı oldu.
Fransa’daki toplumsal hareketlerin tarihine dönüp bakarsak, emekli maaşları üzerindeki mücadelelerin önemi çarpıcıdır. 1982’den itibaren kaydedilen çok sayıda işçi, köylü ve öğrenci mücadelesi var. Bunların yaklaşık 15’i ulusal seferberliklerle büyük ölçekli toplumsal hareketler. 1995’te Juppé emeklilik reform planına karşı; 2003’te Fillon’un emeklilik sisteminde reform yapma planına karşı; 2010’da yeni Fillon planına karşı; 2018’de demiryolu çalışanlarının durumuna karşı; 2019’da Edouard Philippe reformuna karşı; ve son olarak 2023’te mevcut reforma karşı.
1982’de 60 yaşında emekliliğin getirilmesinden bu yana birbirini izleyen tüm hükümetlerin öncelikli hedefi, saplantısı, bunu değiştirmek. “Uluslararası rekabet buna imkan vermez, Fransız ekonomisini mahvolur” teranesiyle emeklilerle ilgili haklarda kısıtlama temel bir hedef. Oysa şirketler tarafından ödenmesi gereken sosyal güvenlik katkı payları sistematik olarak azaltılmasına rağmen, emekli maaşlarının finanse edilmesi şüphesiz imkansız değil.
Kamuoyu araştırmalarına göre halkın %70’i emeklilik yaşını 62’den 64’e yükseltecek değişikliğe karşı.
Öte yandan Fransa’nın durumu Avrupa ve uluslararası sermaye için kabul edilemez görünüyordu. Zira diğer Avrupa ülkelerinde çalışma süresinin ve emeklilik yaşının yükselmesi yönündeki eğilim gerçekleşmiş durumda. Çoğu ülkede emeklilik yaşı 67’ye çıkıyor ve bunun 70’e çıkması bekleniyor. Dolayısıyla kapitalizmin bir Fransız istisnası yapması beklenemez.
Çalışma yıllarının artırılmasına yönelik baskılar özellikle 2008 krizinden sonra iyice pekişti. Güvenlikçilikle kemer sıkmayı birleştiren neoliberalizm, krizi toplumun en örgütsüz kesimlerinin sırtına yüklemeye yöneldi. Böylece bir dönemin çalışma saatlerini (35 saat!) ve yıllarını azaltmaya yönelik mücadeleler, sendikaların ve Sol siyasal partilerin zayıflamasıyla uygulanabilir bir hâle geldi.
Ancak Fransa’daki eylemlerde bu defa önemli bir fark var. Geçen dönemde siyasal düzeyde, mecliste ciddiye alınabilir bir destek olmazken, bu defa LFI (Boyun Eğmeyen Fransa-Melenchon’un hareketi) milletvekilerinin önemli bir kısmının gösterilerde, ablukalarda yer aldığı görülmekte. Yani uzun zamandan beri ilk defa sokaktaki mücadele, meclisle bir bağlantı kurabildi.
Paris’teki Arc de Triomphe üzerine protestocuların astığı pankart: “64’e hayır”.
31 Ocak’ta 2 milyondan fazla insanın katılımıyla ilk gösteriler başladı. Bu rakam, 1995’te dönemin başbakanı Alain Juppé’yi gerileten gösterilerdekinden fazlaydı. Ancak gösterilerin bir başka özelliği, ilk defa küçük ve orta ölçekli kentlerde de yüksek katılımın sağlanmış olmasıydı. 1970’lerden bu yana gösteri yüzü görmeyen yerlerde bile insanlar sokaklardaydı. Ocak’tan Nisan 13’e, sendikalar tam 12 defa insanları eyleme çağırdı. Polisin ve sendikaların verdiği katılım oranları her yerde olduğu gibi çok farklıydı (sayılar 500 binden 3.5 milyona uzanmakta). Olaylarda gözaltına alınanların sayısı 1.000’i geçti. Grevler (bir genel grev olmadı) gündelik hayatı felç edecek güce ulaşmadıysa da kesintiye uğrattı.
Emeklilik reformuna karşı mücadeleyi sendikalararası (CGT, Solidaires, CFDT, FO, FSU) koordinasyon yürütmekte. Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Fransa’da da sendikacılık altın çağından epey uzak. Sendikalaşma oranı 1970’lerin sonunda keskin bir düşüş gösterdikten sonra 1990’larda durağan bir seyir izledi ve son birkaç yılda yeniden azalma eğiliminde. 1970’lerde %25 olan sendikalaşma oranı, 1980’lerin başlarında %10 dolaylarına düştü. 2013-2019 arasında %11.2’den %10.3’e geriledi. Bu gelişmelerde istihdam koşullarının bozulması belirleyici ise de 2017 Macron kararnamelerini de işaret etmek gerekiyor. Bu kararnameler işyeri temsilcisi sayısını üçte bir oranında azalatarak sendikacılığı zayıflattı.
Militan dokudaki bu kırılganlık, emeklilik reformuna karşı gösteriler ölçeğinde pek görülmedi. Gösterileri bu kadar güçlü kılan, birleşik bir sendika cephesinin yerel sendika ağlarıyla içiçe geçmesi. Küçük kentlerde özellikle hastanelerde güçlü olan CFDT veya FO, EDF ve fabrikalarda güçlü olan CGT, eğitim kesiminde FSU sayesinde hareket genişledi ve yayıldı. CGT, Solidaires ve FSU gibi mücadeleci sendikaların etkin olduğu alanlarda grevler daha etkili ise de çok azı sürekli. Taban hareketleri, öz-örgütlenme biçimlerine geçişte önemli olması gereken AG (meclisler) ise yeterli değil. İnsanların sokakları, meydanları doldurması için bu çeşitliliğin katkısı önemli; ancak greve çıkmak için yeterli değil.
Temizlik işçilerinin 6 Mart’ta başlayan grevi nedeniyle Paris kaldırımlarında yığılan çöpler…
Sendikalar arasındaki ayrım kabaca iki çizgiye indirgenebilir: Biri sivil seferberlikle kamuoyu oluşturup siyasal baskıya ağırlık verirken, diğeri sendikacılığın daha geleneksel, “sınıfçı” tutumuna uygun olarak grevlerle eylem gücünü gösterip sonuç almaya yönelmekte. Birinci çizgi esas olarak CFDT, ikinci çizgi de ağırlıklı olarak CGT tarafından temsil edilmekte.
Bununla birlikte Macron’un itibar kaybı, genel olarak bir siyasal meşruiyet meselesini öne çıkarmıyor. Bütün baskı aygıtlarıyla, Fransa’da düzen hüküm sürmeye devam ediyor. Macron’un temsil ettiklerinden ziyade kendisinin hedef alınması da henüz toplumsal hareketin daha genel bir sorgulamadan uzak olduğunu gösteriyor. Bunun bir kanıtı da birkaç milyonluk gösterilerin ve kısmi grevlerin bile halkın büyük çoğunluğunu içermemiş, onları mücadeleye çekememiş olması. Tabii bunun bir nedeni de geniş kesimlerin içinde bulundukları güvencesizlik, belirsizlik ortamında risk almaktan uzak durması.
Emmanuel Macron, faşist Marine Le Pen karşısında kitlelerin kerhen desteği ile ikinci turda başkanlık koltuğuna oturmuş olsa da, emeklilik reformu için gereken meclis çoğunluğundan yoksun kaldı. Şimdilik, Anayasa Konseyi’nin kararından sonra sendikalar ve meclisteki Sol muhalefet 68’in mirası “mücadeleye devam” şiarını sürdürüyor.
2.Dünya Savaşı’nın dehşetini yeni yeni üzerinden atan bir neslin genç kadınları değişimin peşindeydi. Mary Quant, mini etekten tayta, düz ayakkabılardan suya dayanıklı rimele, hayatlarının kontrolünü kendi ellerine almak isteyen bu neslin üniformalarını tasarladı. 13 Nisan’da öldüğünde 60’lar modasında estirdiği değişim rüzgarı hâlâ etkisini koruyordu.
Londra’yı sallayan 60’lar “gençlik depremi”nin soundtrack’ini Beatles yazdıysa, kostüm tasarımcısı da Mary Quant’tı. Genellikle söylendiği gibi mini eteğin mucidi değildi belki -André Courrèges de aynı dönemde etek boylarını yukarı çekmişti- ama, onun elinde bu devrimci kıyafet, savaş sonrası karneye bağlanmış bir hayatın çıkışında kadın özgürleşmesinin, eğlencenin, cüretkarlığın, aslına bakılırsa topyekun yeni bir hayatın sembolü hâline gelmişti.
O dönemin kadınları hayatlarının, kariyerlerinin, doğurganlıklarının kontrolünü ellerine alan ilk nesildi. Bu yeni nesil, 2. Dünya Savaşı’nın dehşetini taşıyan bir tarihten kopmak, ebeveynlerinden farklı seçimler yapmak istiyordu. Quant, çığ gibi yaklaşmakta olan değişim arzusunu içgüdüsel olarak sezmiş; bu yeni tavrın yeni bir gardroba ihtiyaç duyacağını isabetli şekilde öngörmüştü. Sonuç, zamanın ruhuna toz yutturarak onu peşinden sürükleyen, bugün bile moda anlayışımızı şekillendiren tasarımlar olacaktı.
Giderek kısalan etekler ve alçalan topuklarla 60’ların özgürleşen kadınlarının ihtiyaçlarına uyumlu yeni bir gardrop tasarlayan Mary Quant.
Barbara Mary Quant, 1930’da Londra’nın güneyinde iki öğretmenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1953’te Goldsmiths’in illüstrasyon bölümünden mezun oldu; sonraki 1 yılını bir şapkacıda çalışarak geçirdi ama bundan nefret etti. “Bir düşes gibi görünmekle ilgilenmiyordum” diyordu. Bir avuç kadının birkaç saatliğine takıp kenara atacağı şapkalar için günlerini harcamak onu heyecanlandırmıyordu. Birilerinin, kendisi ve arkadaşları gibi kadınları işe yetişmek için otobüsün arkasından koşarken ayaklarına dolaşacak eteklerden kurtarması gerekiyordu. Mini etek ve altında rengarenk opak taytlar, evin dışında bir hayatın ve beraberinde getireceği sonsuz olasılıkların aksesuarı olarak düşünülmüştü. Bu genç kadınları çanta taşıma yükünden azat etmek için, kıyafetlerinin her yanına cepler eklemişti. Bütün gün çalışıp, bütün gece dans edebilmeleri için ayakkabıların topuklarını alçaltmıştı.
Moda yazarı Ernestine Carter “doğru zamanda, doğru yerde, doğru yetenekle doğmak pek az kişiye nasip olur” demiş ve son dönemde bu şansa mazhar olan modacıları “Chanel, Dior ve Quant” olarak saymıştı. Mary Quant’ın 1955’te King’s Road’daki ilk mağazası Bazaar’ı açışı, Coco Chanel’in savaş sonrası Paris’teki mağazasını yeniden açmasıyla hemen hemen aynı tarihlere denk geliyordu. Her ikisi de Dior’un “New Look”unun başını çektiği yüksek modanın dışarıda bıraktığı genç-bağımsız kadınları giydirmeye talipti. Quant aralarındaki farkı “benim Chanel’den daha güzel bacaklarım vardı” diyerek özetleyecekti.
Brigitte Bardot, Audrey Hepburn, Twiggy, Beatles, Rolling Stones gibi ikonları giydirmeye başlayan Bazaar, kısa sürede 1960’lar Londrası’nın en canlı çekim merkezlerinden biri hâline geldi. Kıyafetleri ucuz değildi belki ama, çalışan bir kadın için ulaşılabilir fiyatlardaydı. Bunun da etkisiyle müşterilerin oluşturduğu kuyruklar uzarken, şemsiyelerini vitrine vurarak bu “ahlaksız” kıyafetleri protesto eden melon şapkalı İngiliz beyefendilerin sayısı da artıyordu. Quant’ın estirdiği rüzgar herkesi çarpmıştı.
Quant, 60’lar modasında neşeli bir özgürlüğün, rahatlığın ve çocuksuluğun sembolüydü.
Ancak işin ticari kısmı, tasarımları yapmakla bitmiyordu. 1961’de toptan satışa başlayan, 2 yıl sonra da Amerikalı perakendeci JC Penney danışmanlığında kurduğu Ginger Group ile kitlesel pazara açılan Quant, bir süre sonra asıl para kazanabileceği alanın “yeni nesil kadınlar için yeni bir yüz” tasarlamaktan geçtiğini farketti. 1966’da kozmetik ürünlerini mücevher kutusuna benzeyen ambalajlarından çıkarıp papatya logolu suluboya tüplerine koyarak kozmetik serisini başlattı. Kadınları gözyaşına, tere ve yağmura karşı başka bir zırhla donatan suya dayanıklı maskarası, serinin en çok ilgi çeken ürünü olmuştu. Getirdiği tüm yeniliklerde olduğu gibi burada da kadınların sınırları çizilmiş bir alanda hareket etmesi gerektiği fikrine meydan okuyor, bunun yerine insanlara kendileri olabilmeleri için alan açıyordu. Ağlamak da buna dahildi…
Bu tavır, kadınların sokak eylemlerinde savunacağı güçlü bir etki yaratmıştı
Bazaar 1969’da kapandığında, dünyanın dörtbir yanındaki gardroplarda 7 milyon Quant etiketi vardı. Kozmetik ürünleri de 70’lerde ortadan kayboldu. Tâ ki 1984’te Japonya’da canlandırılıp, 90’larda yeniden Batı’ya ihraç edilmeye başlanana kadar… Japonya, Quant için mantıklı bir pazardı. Onun, ilhamını “asla büyümek istemeyen bir çocuk”tan alan tasarımları, Japonya’nın kadınlar için ergenlik öncesi çocuksuluğu yücelten kültürüyle bir şekilde örtüşmüştü. Geriye dönüp baktığımızda, bir oyuncak bebeğinkine benzeyen Vidal Sassoon imzalı saç kesiminden kısa plili etekler, beyaz çoraplar ve rugan ayakkabılarıyla 8 yaşında bir çocuğun okul üniformasını andıran kıyafetlerine; Quant’ın tasarımlarında çok genç bir kızın cinselleştirilmiş bir izdüşümünü görmek bugün bize rahatsız edici geliyor. Ancak belki de 1950’lerin ağır, kasvetli havasını ancak gençliği ve tazeliği öne çıkaran bu yaklaşım dağıtabilirdi. Bu bakımdan 1973’te Londra Müzesi’nde açılan ilk retrospektif sergisinde, ziyaretçilerin Quant’ın yarattığı değişimi görebilmeleri için 50’lerin kıyafetlerine ayrılmış karanlık bir oda kurulacaktı.
2019’da Victoria ve Albert Müzesi’nde açılan yaşamboyu retrospektif sergisi için ise Quant, halka açık bir çağrı yayımlamış; kıyafetleri sahiplerinin eski fotoğrafları ve kişisel hikayeleriyle birlikte sergilemişti. Mini eteklerin, dizaltı çizmelerin ve dar süveterlerin henüz “skandal” sayıldığı bir dönemde bu kıyafetleri giymenin ne demek olduğunu anlatan kadınların hikayeleri, Quant devriminin özeti gibiydi.
V&A Müzesi onun ölümünün ardından “Quant’ın modaya katkısını abartmak mümkün değil. O, 1960’ların modasında neşeli bir özgürlüğün temsilcisi olarak genç kadınlar için yeni bir rol model ortaya koydu. Bugünün modası onun öncü vizyonuna çok şey borçlu” derken sonuna kadar haklıydı.
Osmanlı İmparatorluğu’nda Aydın ve Bürokrat: Tarihçi Mustafa Ali (1541-1600) kitabıyla Kanunî döneminde Osmanlı kimliğini ustaca anlatan, klasik dönem Osmanlı tarihçiliğinin büyük isimlerinden Cornell H. Fleischer, 24 Nisan’da 73 yaşında hayata veda etti. Yetiştirdiği tarihçilerde, yayınlarında ve dostlarının anılarında yaşayacak.
Chicago Üniversitesi öğretim üyesi ve klasik dönem Osmanlı tarihçiliğinin önde gelen isimlerinden Cornell H. Fleischer’i yitirmenin üzüntüsü içindeyim. Günümüz dünyasında genç denecek bir yaşta kaybettiğimiz Cornell, çocukluğunda bir süre yaşadığı Ortadoğu’ya gönülden bağlı, Arapça, Farsça ve Türkçeye tümüyle hâkim bir insandı. Yakından tanıyabildiğim yabancı meslektaşlarım arasında kuşkusuz en iyi Türkçe konuşandı. Sohbetler koyulaştığında cümlelerine, yaşça benden büyük olmasına karşın, “abi” diye başladığını hatırlıyorum.
Osmanlı İmparatorluğu’nun 16. yüzyılı konusunda dünyaca tanınmış bir uzman olan Cornell, Türkçeye Osmanlı İmparatorluğu’nda Aydın ve Bürokrat: Tarihçi Mustafa Ali (1541-1600) başlığıyla çevrilen kitabıyla Kanunî Sultan Süleyman zamanında “Osmanlı olma”nın nasıl bir şey olduğunu çok ustaca anlatmış ve bu entelektüel biyografi kitabıyla ayrıca Osmanlı tarihçiliğinde yeni bir çığır açmıştı. Mehdilik, sahibkıranlık ve kâhinlik konularında, özellikle Hicret’in 1000. yılında beklenen kıyamete ilişkin kehanetler üzerinde çalışan Cornell’in bu konularda yazdığı makaleler de geçen yıl Türkçede yayımlandı.
Doktorasını 1982’de Princeton Üniversitesi’nden alan Cornell, hemen ertesi yıl Ohio Devlet Üniversitesi’nde hocalığa başlamıştı. 1985’te Washington Üniversitesi’ne (St. Louis) geçti ve burada 8 yıl kaldı. 1993’ten beri Chicago Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan Cornell, 40 yıllık hocalık yaşamında sayısız öğrenci yetiştirdi. Bugün Osmanlı tarihçisi olarak tanıdığımız pek çok isim kendisinin rahle-i tedrisinden geçmiştir. Dolayısıyla, Cornell’in kıymetli hatırasının yalnızca üstün vasıflı yayınlarında ya da benim gibi dostu olmak ayrıcalığına erişmiş kişilerin anılarında değil, öğrencisi olmuş olan çok sayıda Osmanlı tarihçisinin eserlerinde de yaşayacağından eminim.
ROBERT G. OUSTERHOUT (1950-2023)
Bizans İstanbul’unu bugünün insanına anlattı
İstanbul, Trakya, Kapadokya ve Kudüs’te Bizans mimarisi, anıtsal sanat ve şehircilik üzerine araştırmalara imza atmış ünlü Bizans mimarisi uzmanı Robert G. Ousterhout, 23 Nisan’da hayata veda etti. Pennsylvania Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nde Bizans Sanatı ve Mimarisi profesörü ve Antik Çalışmalar Merkezi Direktörü olarak görev yapan Ousterhout İstanbul, Kapadokya ve Kudüs’teki Bizans mimarisi, anıtsal resim sanatı ve şehir yaşamı üzerine çalışmalar yapmış; Sanatsal Açıdan Kariye Camii; Bizans’ın Yapı Ustaları; Tarihî Kartlarda Yaşayan İstanbul; Bizans Toplumunu Görünür Kılmak gibi önemli çalışmalara imza atmıştı. 2011’den bu yana Koç Üniversitesi’nin uluslararası yaz okulu “Bağlamda Kapadokya” lisansüstü seminerinin eş yönetmenliğini yapıyordu.
3 hafta arayla Ayşegül Sarıca ve Arın Karamürsel’in hayata veda edişleri, Türkiye piyano sahnesinde bir perdenin kapanışı oldu. Fransız ekolü takipçisi Sarıca ile Rus ekolünün temsilcisi Karamürsel, tarzlarında ayrışsalar da müzik sevgileri, müthiş birikimlerini paylaşmaktaki cömertlikleri, tevazu ve nezaketlerinde ortaklaşıyorlardı.
Piyanonun 3 büyük ismi, Wilhelm Kempff, Rudolf Serkin ve Claudio Arrau’nun 1991’in Mayıs ve Haziran aylarında 35 günlük bir zaman dilimi içerisinde peşpeşe ölümü, bir piyano geleneğinin de sonu olmuştu. Bugün müzikseverler romantik piyano geleneğinin sembolik bitişini bu hadiseler ile anıyor ve asla unutmuyor. 3 hafta arayla Ayşegül Sarıca ve Arın Karamürsel’i kaybedişimiz de Türkiye’nin yorumcu geleneğindeki sembolik bitişi temsil etmesi bakımından bundan farklı anılmayacak ileride.
Ayşegül Sarıca ve Arın Karamürsel, önce Avusturya asıllı meşhur piyano hocalarımızdan Ferdi Statzer ile çalışmışlardı. Daha sonra Sarıca, efsanevi Fransız pedagog Marguerite Long’un akademisinde bizzat Marguerite Long ile müzik çalışmalarına devam etmiş; Karamürsel ise benzersiz bir müzik okulu olan Çaykovski Konservatuvarı’na geçmişti. Aldıkları eğitimin kendilerine sağladığı müthiş birikimi, her daim ülkemizin konser salonlarında sergilemiş ve öğrencileriyle paylaşmışlardı.
Ayşegül Sarıca (üstte) piyanoda Fransız ekolünün, Arın Karamürsel (altta) ise Rus ekolünün temsilcisiydi.
Her ikisi de özellikle romantik dönem bestecilerinde parlayan sanatçılarımızın bir diğer ortak özelliği de Türk bestecilerin eserlerini, kimisini ilk defa olarak konserlerinde seslendirmiş olmalarıydı. Sarıca bilhassa Mozart, Beethoven ve Schubert repertuarında dinleyicileri büyülerken; Karamürsel’in Beethoven kadar Scriabin, Mussorgsky gibi Rus bestecilerine getirdiği yorumlar da eşsizdi. Sarıca’nın Mozart ve Beethoven konçerto kayıtları; Karamürsel’in ise Beethoven ve Mussorgsky albümü, müzisyenliklerinin zirvesini oluşturdu. Her ikisi de benzer dönemlerde, dünyadaki önemli piyano akımlarını ve öğretilerini takip etmiş, eğitimlerini yurtdışında almış olsalar da Sarıca, her zaman tuşesi ve duygulanımı ile Fransız ekolünü takip ederken; Karamürsel, tamperamanı, heyecanı ve tekniği ile Rus ekolünün temsilcisi olmuştu.
Hem Ayşegül Hanım hem de Arın Hanım, bugün neredeyse kimsede kalmamış bir tevazu ve nezaketin temsilcileriydi. Kendileriyle çalışma şansını yakaladığım birkaç seferde yardımseverliklerine ve içten ilgilerine birinci elden şahitlik ettim. Karşılarında müzik yapmaya çalışan birini gördükleri anda, içlerindeki müzik sevgisini yansıtmalarını, gösterdikleri ciddiyet ve çabayı tarif edebilmek pek güç. Ayşegül Hanım’ın muzip, neşeli, her daim pozitif tavırlarını; Arın Hanım’ın sevgili dostları Alisa Kezherhadze ve Ivo Pogorelich ile anılarını unutmak da zor…
Hayatlarının merkezine katıksız bir müzik sevgisini yerleştirmiş, birikimleriyle günümüz piyanistlerinin hemen hepsini geride bırakmış bu iki özel müzisyenin yeni kuşak piyanistlere ilham olması dileğiyle…
2 Nisan’da ani bir beyin kanamasının ardından 50 yaşında hayata veda eden müzik yazarı Tolga Akyıldız; çalışkanlığı, üretkenliği, gençlere olan desteği, en önemlisi de onun çağrısıyla başlayan Müzik Yazarları Derneği’ni kurma girişimiyle, Türkiye’nin müzik tarihinde silinmeyecek bir iz bıraktı. Murat Meriç, dostu Tolga Akyıldız’ın ardından yazdı.
Şunu en başta söyleyeyim: Bir dostun ardından yazmak zor. Tanıdığım, tanıştığım insanları bir şekilde anlatabiliyorum ama bu, birlikte yola çıktığım, yoldaşlık yaptığım, aynı masaya oturduğum, sırlarımı paylaştığım, plakçı dolaştığım bir insansa, arkadaşım, dostumsa cümleler boğazımda düğümleniyor. Tolga böyle bir insan. Bunun için bu yazı çok zor.
Pat diye gitti. Ne olduğunu anlamadık. 2 yıl önce kaybettiğimiz kadim dostu, yoldaşı, canımız Çağlan Tekil gibi. Neredeyse aynı günlerde, aynı sebeple. Mart başında telefon etmiş, Karakarga bünyesinde başlattığı Müzikmentor Kitaplığı’nın son kitabını göndermek istediğini söylemişti. Konuşmayı “en kısa zamanda buluşalım” temennisiyle kapatmıştık. Kitap geldi ama buluşamadık. O kadar ani oldu gidişi.
Tolga’yla buluşulamazdı zaten. Sürekli bir işi vardı. Ancak çaldığı ya da düzenlediği gecelerde yanyana gelirdik -ki ben bunları arkadaşlarını, dostlarını görmek için yaptığını düşünüyorum. Ne zaman sözleşsek araya bir iş girerdi ve biz yine ya bir toplu yemekte ya da bir kuliste karşılaşırdık. Çalışkandı. Gençlerin elinden tutmayı, onları hayallerine yönlendirmeyi severdi. Babası, döneminin iyileri arasında anılan bir gazeteciydi; onu örnek almıştı ama babasıyla çok vakit geçiremediği için şanssızdı. Belki de bu yüzden, sevdiği insanlarla yanyana gelmeye, onları biraraya getirmeye bayılırdı.
Tolga Akyıldız, müzik yazarlarını örgütlemek için çabalamış; genç müzisyenler için Açık Sahne’ler düzenlemişti.
Dikkatliydi. Gözünden bir şey kaçmazdı. Alanına dair her şeyi okur, yeni çıkanlarla ilgilenir, bir şeyleri ıskalamak istemezdi. Iskalamak ne kelime, keşfetmeyi severdi. Düzenlediği Açık Sahne’lerde onca meşhur ismin yanına iliştirdiği gençler sonradan sükse yaptığında içten içe ve haklı olarak övünürdü.
Yazmaya başladığımda örnek aldığım isimlerdendi. Arkadaş olduğumuz andan itibaren onlarca projede yanyana geldik, omuz omuza yürüdük ve birlikte bir çok işe imza attık… En önemlisi, Tolga’nın coşkulu çağrısıyla başladığımız Müzik Yazarları Derneği kurma girişimi. Yazık ki başarısız oldu. Bu en büyük hayaliydi ama örgütlenmenin ne kadar zor olduğunu, toplantılarda ve sonrasında yapılan yazışmalarda anlamıştık. Olmadı, olduramadık. Kimbilir, belki bir gün…
Tolga denince aklıma tek bir cümle geliyor: “Senin destek verdiğin, içinde olduğun her projede koşulsuz varım”. Bunu, sonradan tamamlanamayan bir proje için yardım istediğimde kurmuştu ama bu cümle hep karşılıklıydı.
Hiç yarı yolda bırakmadı. Bu gidişini saymazsak. Çağlan’ın ardından kurduğu cümle, son noktayı koysun: “Yol biter, yoldaşlık kalır”.
Kendine özgü uzun cümleleri, incelikli üslubu ve sinema tarihine hâkimiyetiyle sinema yazarlığı alanında müstesna bir yere sahip olan Sungu Çapan, 1 Nisan’da öldü. Bir 68 kuşağı mensubu olarak hayatı boyunca politik çizgisini korumuş, basın ve sinema camiasında “bilge” bir kişilik olarak tanınmış ve gençlere hep destek olmuştu.
Yaş itibarıyla yetişemediğimiz ama okuduklarımızdan, izlediklerimizden öğrendiğimiz ve gıptayla baktığımız, öykündüğümüz bir dönemdi ‘68. Değişim isteğinin bütün dünyada dillendirildiği ve Fransa’da zirvesini bulduğu bir hareket… Sungu abimiz ise bütün bu dönemin yaşayan, yanıbaşımızda duran canlı bir kanıtıydı. Yıllar geçse, takvimler eskise de o, hayatı boyunca aynı çizgiyi, aynı profili korudu, yaşadı ve yaşattı.
Varlık gösterdiği asıl alanda, yani sinema yazarlığındaki maharetine gelince… Sungu Çapan kendine özgü uzun cümleleri, bakışaçısı ve sinema tarihine hâkimiyetiyle mesleğimiz için özel bir ses ve soluktu. İnternetin olmadığı, bilginin, birikimin kişisel hafızalar vasıtasıyla daha çok insana ulaştığı geçmiş dönemlerde bir tür “bilge” sıfatıyla yazıp çizerdi; ancak dostluğunu paylaştığınızda o sıfatın getirebileceği kibir, üstten bakış, mesafeli duruş gibi tehlikeli vasıflardan hiçbirinin onda olmadığını görürdünüz.
Abimizdi ama bunu hiçbir zaman hissettirmez; sıcak, sevecen, hemen durumu eşitleyen kişiliğiyle sıkı bir dostunuz olurdu. Kendimi yetiştirme dönemi saydığım üniversite yıllarında okuduğum ve hayran olduğum bir kalemin yıllar sonra dostluğunu kazanmak, basın gösterimlerinden festivallere onca anıyı, muhabbeti paylaşmak benim ve aynı ortamları paylaşan diğer arkadaşlarım için büyük bir kazanç ve özel bir gurur vesilesiydi.
Derin bir futbol tutkusu vardı. “Güzel oyun”un tutkulu entelektüellerinden biriydi. Birçok maçı izler, konuşur, bizlerle paylaşırdı. Hatta bazen festivallerde birlikte maç izlediğimizde önceki kuşaklara ait bilgileri de ondan edinirdim.
Bu konuya ilişkin bir anıyı nakledeyim: Ekim 2003, Altın Portakal dolayısıyla Antalya’dayız. O hafta futbolda Şampiyonlar Ligi maçları var ve Beşiktaş’ın deplasmanda Chelsea ile oynadığı maçı kaldığımız otelde izliyoruz. İzleyiciler arasında rahmetli Ömer Kavur da var. O yıllarda entelektüellerin futbola mesafeli yaklaştığını bildiğim için bu manzara bana ilginç geliyor. Aramızdaki lakabıyla “Sungu Baba”nın durumu izahı ise şöyle: “Sen ne diyorsun, Ömer gençken santrfor oynardı”.
Grafik tasarımı okumuştu, iyi bir grafikerdi; sinemaya olduğu kadar rock müziğe de hâkimdi. Fransız Yeni Dalga sineması, İtalyan sineması özel ilgi alanlarıydı. Bir yazar, dost ve abi olarak hepimize dokundu, değdi, derin izler bırakıp gitti. Yeri dolmayacak elbet. Bize düşense onu unutmamak, unutturmamak…
Fransız Yeni Dalga ve İtalyan sinemasına özel ilgi duyan sinema yazarı Sungu Çapan, futbol ve rock müzik üzerine yazılarıyla da tanınıyordu. Fotoğraf: ŞAHAN NUHOĞLU, birartibir.org