Etiket: sayı:101

  • Yeni açılar, yeni bilgiler…

    Yeni açılar, yeni bilgiler…

    Zamanın bu günleri, siyaset ve seçim atmosferinin ağır karbondiyoksitli hava koşullarında, akıl ve ruh sağlığı epey­ce bozulmuş bir Türkiye toplumu ortaya çıkarıyor. Küçük çocukların bile gün­lük-politik dalgalanmalara alet edildiği, temel ahlaki değerlerin dahi hiçe sayıldığı anormal bir dönem.

    Ülkemizin yakın tarihi, birbirinden acı-trajik devamsızlık­lar tarihidir. “Kökü dışarda mihraklar”a havale ederek ken­dimizi rahatlattığımız nice kepazelik, bu coğrafya insanının günahıdır, marifetidir. Hatalar tekerrür eder, durur. Acılar ve açılımlar hep aynı tavada, karmakarışık bir tatsızlık içerisinde ama o an işimize geldiği gibi sunulur.

    image

    Umudumuz tüm bunların geçmesi-geride kalması ama, he­pimizin bildiği gibi hesaplaşma-belgeleme-muhasebe ve kayıt düşme olmazsa gerçek kurtuluş da olmaz. Tarihin çarkının ge­riye dönmediği yolundaki savın bir efsane olduğu, yerli-yaban­cı sayısız belge tarafından gösterilmiş. Buna rağmen, daha eski devirlerde yaşayan insanların bugünkünden daha bilgisiz, daha az zeki ve daha kavrayışsız oldukları, hâlâ neredeyse bir toplumsal önkabul gibi. “Tabii o zamanlar şimdiki gibi internet yok” cümlesindeki anlamsız böbürlenmenin nasıl bir cehalet içerdiği; teknolojik gelişmenin sağladığı imkanların, gerçek bilgiden ziyade nasıl bir bilgi kirlenmesine yolaçtığı da ortada.

    Yakın tarihimizi şekillendiren cumhuriyetin 100. yılında­yız. Mustafa Kemal Atatürk gibi müstesna bir insan evladı, bu milletin son yüzyılını şekillendirdiği için şanslıyız. Osmanlı tarihinde benzersiz bir hükümdar olarak tarihe geçen Fatih Sultan Mehmed de, bu coğrafyanın yapıtaşlarını koyan ve İstanbul’u dünya merkezi hâline getiren bir başka büyük isim. Fetih öncesinde-sırasında-sonrasında gerçekleştirdiği işler; bllgisi, kültürü, vizyonuyla devleti ve halkı yükseltiği seviye… Dünya tarihinde eşi-emsali yok.

    Günümüzün teknolojik imkanlarını, temiz ve anlaşılır bilgiyle kavuşturmanın neredeyse yegane yolu, bunu test edilebilir şekilde “göstermek”tir. Bu “gösteri” platformlarında -dediğimiz gibi- bin türlü dezenformasyon dolandığı için, bunlara karşı doğru ve teyit edilmiş açıları sunabilmeliyiz. İşte İstanbul’un fetih sürecini ve sonrasını, bugünkü coğrafya üzerinden, drone görüntülerine işlenmiş data’larla sunma fikrimiz böylece gelişti. Böylelikle İstanbul’da her gün önün­den geçtiğimiz, yerini bildiğimiz, oturduğumuz-kalktığımız mekanları hem yepyeni bir açıdan hem de tarihî bilgilendir­me-işaretlemeleriyle görüyoruz, kayıt altına alıyoruz.

    Bu ayki zaman yolculuğumuz başlıyor. Umutlu bir gelecek için.

  • Donanma yenilgisi üzerine Fatih’in dahiyane planı

    İstanbul’un fethi ile ilgili en çok merak ve heyecan uyandıran konulardan biri son kuşatma sırasında gemilerin karadan yürütülmesidir. Araştırmacıların çoğu, gemilerin yürütüldüğünden emin ama güzergah herhalde hep tartışmalı kalacak.

    20 Nisan’da alınan büyük donanma yenilgisinin ardından Sultan bütün vezirleri ve
    kumandanları büyük bir meşveret meclisinde topladı. 4 düşman gemisinin Osmanlı donanmasını yenip Haliç’e girmeyi başarması, kuşatma aleyhinde olanları cesaretlendirmişti. Bu mecliste Çandarlı ve taraftarları, “Son bir saldırı yapalım, sonuç alınmazsa çekilelim” diye karşı çıktılar.

    Liman (Halic) tarafı “mesdûd” olup o taraftan kuşatma olmaması Padişâh’ın asla hatırından çıkmıyordu, emr etti: “Kadırgalar ve büyük kayıklardan bir niçe gemileri kal’a (Galata kulesi) ensesinden” Boğaz denizinden kurudan çekdirip Halic’e indireler.
    Tursun Beg

    2. Mehmed’in ise karşı çıkanlara rağmen, donanma yenilgisinin rövanşını almak için başka bir planı vardı. Donanmanın hiç değilse bir kısmının Haliç’e geçirilmesi için yaptığı bu cüretkar plana göre, gemiler karadan yürütülecekti! 22 Nisan sabahı öküzlerin çektiği, yüzlerce askerin de sağdan soldan halatlarla dengelediği hafif tekneler, kızaklar üzerinde Galata sırtlarına çıkartılıp Kasımpaşa tarafından kaydırılarak Haliç’e indirildi. Bu ahşap teknelere bindirilen okçular alçak kıyı surlarına iskeleler kurup içeriye ok yağdırarak yeni bir cephe açtı. Ayrıca Galata’daki Cenovalıların Haliç yolundan Bizans’a yardımını da önlediler.

    resim_2024-08-25_185923732
    Osmanlılar kuşatmanın son günlerinde Haliç üzerinde bir köprü kurmayı denediler. Böylece Haliç surlarına saldırabilecekler ve şehri Haçlılar gibi buradan sıkıştırabileceklerdi. Ahşap köprü denemesi başarıya ulaşamadı ama bu sayede kara surlarındaki şiddetli çatışmalara katılan bazı Bizans askerleri bu alana çekildiği için kentin savunması zayıflatılmış oldu. Belki de bu proje yeni bir cephe açmaktan çok Bizans savunmasını zayıflatmayı amaçlayan bir taktikti.
  • Boğaz’ı kesen hisarla iki yakadan tam kontrol

    Mehmed, ilk iş olarak Yıldırım Bayezid döneminde Boğaz’ın en dar yerinde inşa edilen Güzelcehisar’ın (Anadolu Hisarı) karşısına Boğazkesen (Rumeli) Hisarı’nı yapacak; böylece iki taraftan toplarıyla Boğaz’da tam kontrol kuracaktı.

    Kente ulaşan suyolunun kontrolü, ilkçağlardan itibaren önemli bir konu olmuş; Yıldırım Bayezid döneminde Boğaz’ın en dar yerinde kıyıya Güzelcehisar ya da Anadolu Hisarı denen küçük bir yapı inşa edilmişti. Böylece Osmanlılar artık İstanbul Boğazı’nın kıyılarına yerleşmişti. Karaman seferinden dönen 2. Mehmed, Çanakkale Boğazı Latinler tarafından kapatıldığından Edirne’ye gitmek için İstanbul Boğazı’nda Anadolu Hisarı civarından karşıya geçmek zorunda kalmıştı. Bu geçiş sırasında Boğaz’ı ve kıyıyı inceleyen padişah, eski hisarın karşısında yeni bir hisar yapımı için hazırlıklar başlatmıştı. 26 Mart 1452’de başlayan inşaat inanılmaz bir hızla devam etmiş ve Ağustos ayında tamamlanmıştı. Yeni hisar, Boğazkesen ya da Rumeli adları ile anılacaktı. Bugün artık, Boğaz geçişini kestiğini ima eden ilk adı unutulmuştur.

    “Fatih büyük bir stratejist idi. Rumeli Hisarı yapıldıktan sonra, bir Venedik gemisi Karadeniz’den gelmiş, kontrolü dinlemeden geçmek istemiş, iki taraftan top ateşiyle batırılmıştır. Fatih’in emriyle, artık İstanbul Boğazı’na gelen her gemi Rumeli Hisarı’na uğrayacak, izin alacaktır. Boğazkesen Hisarı’nın inşaı, Türklerin Boğazlar’a egemenliği tarihinde bir dönüm noktasıdır”.
    Halil İnalcık

    Anadolu Hisarı, Ortaçağ; Rumeli Hisarı, Yakın Çağ mimarisinin özelliklerini taşır. Tam bir kırılma dönemi yapısı olan Rumeli Hisarı’nda Avrupa etkileri görülür. İslâm ve Bizans dünyasında görülen kalelere benzemez. 15. yüzyılın top teknolojisine göre yapılan üç büyük kuleyle, hisar sanki Batılı bir mimarın elinden çıkmış gibidir. Fatih’in İtalyan rönesansının figürleriyle yakın ilişkide olduğu bilinir. Büyük ihtimalle tasarımda bunun etkisi vardır.

    Bir Osmanlı efsanesi de hisarın yerinde bulunan bir Frenk manastırından bahseder: Buradakiler Fatih’in ordusunu görünce zünnarlarını/kemerlerini çözüp atmış, ruhban cübbelerini çıkarmış “Biz Müslüman olmuş idik, sizi bekliyor idik” diyerek hisarın çizimlerini sunmuş ve bu hisar onların rehberliğinde inşa edilmiştir. Bu efsane, Frenk tarzı tasarıma bir gönderme gibidir.

    Başlıksız-1
    Gemilerin Haliç’e, bugünkü Kasımpaşa koyunun yerindeki dolgu alandan indirildiği konusunda bugün birçok araştırmacı hemfikir. Ancak gemilerin bu kara yolculuğuna nereden başladığı tartışmalı. Dolmabahçe’den Tophane’ye kadar birçok yerden sözedilse de eski Tophane koyundan başlayıp Galata Kulesi’nin arkasından Kasımpaşa’ya inen rota en mantıklısı gibi görünüyor.
    Zincirin bir ucu, Galata yönünde bugünkü Yeraltı Camii’nin yerindeki Kastellion denilen güçlü bir kuledeydi. Zincirin diğer ucunun bağlı olduğu Sirkeci’deki Kentenarion kulesinden iz kalmamıştır. Bu kule, muhtemelen bugünkü Sirkeci arabalı vapur iskelesi civarındaydı.
  • Bizans kapısında savaşlar ve geçit vermeyen surlar

    Çağlar boyu Osmanlı Devleti ve Türkiye başta olmak üzere tüm dünya ülkeleri için hayati önem taşıyan İstanbul; savaşın, barışın, ticaretin ve insanların kaderini belirledi. İstanbul surları önünde, 1453 fethine kadar kuşatmalarla geçen dönem…

    resim_2024-08-25_184405922
    Gözcü Baba artık gökdelenleri gözlüyor 14. yüzyılın ortalarına doğru Orhan Gazi döneminde Osmanlılar, İstanbul’un Anadolu yakasındaki kırsal bölgelere ulaştı. Gazi dervişler ya da Ömer Lûtfi Barkan’ın deyimiyle “kolonizatör Türk dervişleri” burada tekkeler kurdu. İlk Türk yerleşimleri bu çevrelerde gelişti. Şahkulu Dergâhı, bu dönemin en meşhur hatıralarından. Ayrıca Gözcü Baba’nın ismi Göztepe’de, Eren Baba’nınki Erenköy’de, Kartal Baba’nınki ise Kartal’da yaşamaya devam ediyor. Alevî-Bektaşi inancının sembolleri ile bezeli Göztepe’deki Gözcü Baba mezarı ve namazgah sofası, Bektaşi babasının Konstantinopolis’i gözlediği noktada yapılmış. Tabii onun tanık olduğu manzara, günümüzde yüksek yapılardan dolayı görülemiyor.

    Napoléon Bonaparte rivayete göre 1807’de Osmanlı haritasının üzerine parmağını koymuş ve “İstanbul’a hâkim olan dünyaya hâkim olur” demiştir. Boğazlar’ın ve İstanbul’un dünya tarihi bakımından stratejik ve uluslararası önemi tartışılmazdır: Karadeniz’e geçersiniz, Tuna sizi Orta Avrupa’ya kadar götürür. Karadeniz ülkeleri, Rusya, Bulgaristan, Romanya, Kafkas ülkeleri Boğaz’dan geçen bir donanmanın saldırı tehdidiyle karşı karşıyadır. Boğazlar stratejisi, bütün Doğu Avrupa için büyük önem taşır. Fransız tarihçisi Michel Lhéritier, dünya tarihinde Boğazlar bölgesiyle Anadolu ve Rumeli’yi içine alan imparatorluk bölgesini, bir tarihî bölge (région historique) olarak betimlemiştir.

    330’dan itibaren Doğu Roma İmparatorluğu’nun merkezi ve can damarı olan İstanbul’a ve Boğazlar’a hâkim olan devlet, büyük devlet olmak zorundaydı. Bundan dolayı Doğu Roma, Balkanlar’dan gelecek istilalara karşı Trakya’da denizden denize büyük bir sur yapmıştı. Gerçi İstanbul’un muazzam surları şehri koruyordu; Ege ve Karadeniz de imparatorluğun kontrolü altında olduğundan, o zaman Boğazlar sorunu söz konusu değildi. Ancak 1204’te Batı’dan gelen Haçlılar -Venedikliler ve Latinler-, İstanbul ve Boğazlar üzerinde egemenlik kurdular. Konstantinopolis 40-50 bin nüfusuyla küçüldü. Paleologlar (1261-1453) İstanbul’u geri aldıktan sonra da, İstanbul Boğazı’nda egemenlik, gerçekte Venedik ve Ceneviz deniz güçlerinin kontrolü altındaydı. Bu deniz devletlerinin Karadeniz’de yaşamsal ticaretleri ve orada vardı. Boğazlar’dan serbest geçiş tamamıyla onların kontrolü altında idi.
    Osmanlılar 1453’e kadar Rumeli ile Anadolu arasındaki gidiş-gelişi, güç koşullar altında yapabilmişlerdi. Bu, uzun bir tarihti. Orhan zamanından başlayarak Boğazlar,
    Osmanlılar için daima bir problem olmuştu. İlk dönemde başlıca geçiş koridoru, Lapseki-Gelibolu Boğazı idi.

    24-57-KAPAK-DOSYASI-Photoroom
    Gazi Dervişler ya da Ömer Lûtfi Barkan’ın deyimiyle “Kolonizatör Türk Dervişleri.

    Osmanlılar Rumeli’yi fethettikten sonra, bu bölge imparatorluğun yaşaması için de hayati önem kazandı. İlk beylik (1302-1326) Anadolu’da kuruldu; imparatorluk merkezi “Dârussaltana” 1402’ye kadar Bursa idi. Aslında imparatorluk Rumeli’de kurulmuştu. Osmanlılar önce Rumeli’de timar sipahileri için geniş topraklara, ateşli silahlara, altın-gümüş madenlerine sahip olduktan sonra Anadolu-Türkmen beyliklerini itaat altına alabilmişti. Anadolu’dan Rumeli’ye geçiş, doğal olarak ya Çanakkale Boğazı yahut İstanbul Boğazı’ndan olacaktı. Osmanlılar her geçişte Venedik ve Bizans kontrolü dolayısı ile tehlikelerle karşılaşmıştı. Fatih, 1451’de babası öldüğü zaman Edirne’de tahta geçmek üzere hareket ederken Boğaz’dan geçişte tehlike altında idi. Bunu unutmadı…

  • Fransa: Yakarsa dünyayı emekliler yakar

    Fransa: Yakarsa dünyayı emekliler yakar

    Bu yıl başında ülkede ilan edilen emeklilik reformu, başta ilgili yaş grubu olmak üzere geniş kesimlerin ciddi tepkisiyle karşılaştı. Macron hükümetinin by-pass manevralarıyla yasalaşan karar sonrası başlayan gösteriler kitlesel nitelik kazandı. Neoliberalizmin, krizi toplumun en örgütsüz bölümüne yükleme çabası…

    Fransa 2023’te yeni bir siyasal-toplumsal buna­lıma girdi. Bunun ekolojik ve demografik boyutları var. Emeklilik yasa tasarısına karşı uzatmalı toplumsal hareketler; dünyanın sayılı kültür turiz­mi merkezlerinden Paris’te çöp tepeleriyle, ulaştırmadaki aksaklıklarla, yolların kapatıl­masıyla gündelik hayatı sürekli kesintiye uğratmakta. Başkan Emmanuel Macron’un otoriter yönetimine, uluslararası insan hakları kuruluşların da eleş­tirdiği polis baskısı ve şiddeti eklenince siyaset iyice gerildi.

    18-23 GUNDEMIN TARIHI

    10 Ocak’ta ilan edilen emek­lilik reformu, Fransa’da tam emekli maaşı almak için gere­ken katkı payı yıllarını artırıyor. Dolayısıyla daha uzun süre çalışmak gerekiyor. Oysa özel­likle son dönemeçte (55-64 yaş) bulunanlar için bu o kadar kolay değil. En vasıflı 55-64 yaşında­kiler, yöneticiler ve halihazırda bir işe sahip olanlar çalışmaya devam etme eğiliminde. İşsiz olanlar ise “daha düşük üret­kenlik” gibi özellikle yaşla ilgili önyargılar nedeniyle iş bulmak­ta zorlanmakta.

    Emeklilik yaşının 62’den 64’e yükseltilmesi konusundaki yasa tasarısı, Macron’un çoğun­luğuna sahip olmadığı millet meclisinin by-pass edilmesiyle senatodan geçti. Eylemler ise, Mart’ın 7-8-9’unda başlayıp sokak siyasetine alışık olan Fransa’da bile tahminleri altüst ederek 50 yıldır görülmemiş bir genişliğe ve yoğunluğa ulaştı. Yurttaşların %70’inin emeklilik yasasına karşı olduğu, %60’ının da sokak eylemlerini destek­lediği bir ortamda, daha dün başkanlık seçimlerini kazanmış olan Macron’un itibarı dibe vur­muş durumda (Garip gelebilir ama %35 de fikirlerin ve dava­nın sesinin duyurması adına kimi zaman şiddet eylemlerinin ‘gerekli’ olduğu kanaatinde).

    Macron sendikacıları emek­lilik maaşlarının nasıl karşıla­nacağına dair bir öneri getirme­mekle itham ederken, herhangi bir işgal veya savaş tehlikesiyle karşı karşıya olmayan Fransa’da önceki dönemde 293 milyar Euro olan askerî harcamaların 2024-2030 döneminde 413 mil­yara çıkarılacağını belirtti.

    resim_2024-08-25_174747893
    Macron hükümetinin Meclis’i bypass ederek geçirdiği emeklilik reformu büyük sokak protestolarına neden oldu.

    Yeni yasa, insanların 43 yıl çalışmasını zorunlu kılıyor. Çalışanların önemli bir kısmı­nın emekliliği görememesi bile muhtemel! Ne de olsa emekçi­lerin ortalama ömrü, Fransa’da neredeyse müstakbel emeklilik yaşına denk gelmekte.

    Öfkenin girdabını anlamak için yurttaşların %82’sinin baş­kanın sendikalarla görüşmesi gerektiğini belirttiği; %79’unun kararın geri çekilmesini iste­diği; %63’ünün sokak sefer­berliğini desteklediği; hayatı felç eden grevler ve blokajları destekleyenlerin oranının da %54 olduğu gözönüne alınırsa, demokrasinin mihenk taşının hayli tartışmalı olduğu anlaşı­labilir.

    Hükümet ise mecliste azınlık olduğu için kararı kaçırırken, yine azınlık olduğu senatoda Anayasa’nın otoriter bir boş­luğunu kullanarak emeklilik yasasını bir oldubittiye getirdi. Böylece 5. Cumhuriyet anaya­sasının yürütmeyi son derece güçlendiren, otoriter yapısı bir defa daha ortaya çıktı.

    2022 başkanlık seçimlerinin ilk turunda Macron, seçmenler­den sadece beşte bir oy almıştı (%20.07). İkinci turda eski Ulusal Cephe (Front National) yeni RN’nin faşist adayı Marine Le Pen’e karşı çıkan seçmenlerden aldığı %38.55 ile başkan seçil­di. Oyların yarısı çoğunlukla Sol’dan, yalnızca aşırı Sağ’ı engellemek için ona oy veren seçmenlerden geldi. Hatta bizzat Macron, sonra çabucak unutsa da 24 Nisan 2022’de “Birçok yurttaşımızın benim fikirleri­mi desteklemek için değil, aşırı Sağ’ı engellemek için bana oy verdiğini biliyorum (…) Görev bilincinin, cumhuriyete olan bağlılığının ve son haftalarda dile getirilen farklılıklara saygı­nın bekçisiyim” demişti.

    Bunu izleyen yasama seçim­lerinde, ittifakının adayları ilk turda seçmenlerin %11.97’sinin oyunu aldı. Bu oranlar, 5. Cum­huriyet tarihinin tamamındaki en düşük oranlar. Bütün bunla­rın sonunda, Macron’un etrafın­daki ittifakın milletvekilleri, 289 ile çoğunluğun sağlandığı mec­liste ancak 250 sandalye alabil­diler. Böyle bir durum herhangi bir parlamenter sistemde, bir program etrafında bir koalisyon oluşturmak için az çok uzun bir tartışmayı zorunlu kılardı. Mac­ron, 2017’de Sosyalist Parti’nin (216 sandalye kaybetmişti) ve LR’nin (92 sandalye kaybetmişti) bazı seçilmiş temsilcilerini ilk defa toplayarak 314 sandalye almayı başardı. Benzer bir duru­mu 2022’de esas olarak LR’lerle yenileyebileceğini düşündü. Başarısızlığını kabul etmek ve gerçek bir ittifak önermek istemediğinden, çoğunluktay­mış gibi hareket etmeyi tercih etti. Ancak Macron, 5. Cumhu­riyet’teki en zayıf sosyal tabana, en zayıf seçmen tabanına sahip.

    Nüfusun büyük çoğunluğu ta­rafından reddedilen bir reformu hayata geçirmek için kullanılan yöntemler, demokratik olmayan bir sistemin ve fiilen itibarını kaybetmiş bir başkanın redde­dilmesini kolaylaştırdı. Macron, kendisi parlamentoda çoğun­luğa sahip olmadan emeklilik reformunu geçirmeye çalışan; Meclis’teki tartışmaları 20 gün ve tüm prosedür için 50 günle sınırlayan; meclisi oldu bittiye getiren bir maddeyi kullanmak­la kalmadı; aynı zamanda bir azınlık yasa tasarısının oylama yapılmaksızın dayatılmasına izin veren ünlü 49.3’ü kullanarak emekliliğe erişim koşullarını bü­yük ölçüde değiştiren bir yasayı geçiren ilk devlet başkanı oldu.

    Fransa’daki toplumsal hare­ketlerin tarihine dönüp bakar­sak, emekli maaşları üzerindeki mücadelelerin önemi çarpıcıdır. 1982’den itibaren kaydedilen çok sayıda işçi, köylü ve öğrenci mü­cadelesi var. Bunların yaklaşık 15’i ulusal seferberliklerle büyük ölçekli toplumsal hareketler. 1995’te Juppé emeklilik reform planına karşı; 2003’te Fillon’un emeklilik sisteminde reform yapma planına karşı; 2010’da yeni Fillon planına karşı; 2018’de demiryolu çalışanlarının du­rumuna karşı; 2019’da Edouard Philippe reformuna karşı; ve son olarak 2023’te mevcut reforma karşı.

    1982’de 60 yaşında emekli­liğin getirilmesinden bu yana birbirini izleyen tüm hükümet­lerin öncelikli hedefi, saplantısı, bunu değiştirmek. “Uluslararası rekabet buna imkan vermez, Fransız ekonomisini mahvolur” teranesiyle emeklilerle ilgili haklarda kısıtlama temel bir hedef. Oysa şirketler tarafından ödenmesi gereken sosyal güven­lik katkı payları sistematik olarak azaltılmasına rağmen, emekli maaşlarının finanse edilmesi şüphesiz imkansız değil.

    resim_2024-08-25_174752656
    Kamuoyu araştırmalarına göre halkın %70’i emeklilik yaşını 62’den 64’e yükseltecek değişikliğe karşı.

    Öte yandan Fransa’nın durumu Avrupa ve uluslararası sermaye için kabul edilemez görünüyordu. Zira diğer Avrupa ülkelerinde çalışma süresinin ve emeklilik yaşının yükselmesi yönündeki eğilim gerçekleşmiş durumda. Çoğu ülkede emeklilik yaşı 67’ye çıkıyor ve bunun 70’e çıkması bekleniyor. Dolayısıyla kapitalizmin bir Fransız istisnası yapması beklenemez.

    Çalışma yıllarının artırıl­masına yönelik baskılar özel­likle 2008 krizinden sonra iyice pekişti. Güvenlikçilikle kemer sıkmayı birleştiren neolibera­lizm, krizi toplumun en örgütsüz kesimlerinin sırtına yüklemeye yöneldi. Böylece bir dönemin çalışma saatlerini (35 saat!) ve yıllarını azaltmaya yönelik mücadeleler, sendikaların ve Sol siyasal partilerin zayıflamasıyla uygulanabilir bir hâle geldi.

    Ancak Fransa’daki eylemler­de bu defa önemli bir fark var. Geçen dönemde siyasal düzeyde, mecliste ciddiye alınabilir bir destek olmazken, bu defa LFI (Boyun Eğmeyen Fransa-Me­lenchon’un hareketi) milletve­kilerinin önemli bir kısmının gösterilerde, ablukalarda yer aldığı görülmekte. Yani uzun zamandan beri ilk defa sokaktaki mücadele, meclisle bir bağlantı kurabildi.

    resim_2024-08-25_174757548
    Paris’teki Arc de Triomphe üzerine protestocuların astığı pankart: “64’e hayır”.

    31 Ocak’ta 2 milyondan fazla insanın katılımıyla ilk gösteriler başladı. Bu rakam, 1995’te dö­nemin başbakanı Alain Juppé’yi gerileten gösterilerdekinden fazlaydı. Ancak gösterilerin bir başka özelliği, ilk defa küçük ve orta ölçekli kentlerde de yüksek katılımın sağlanmış olmasıydı. 1970’lerden bu yana gösteri yüzü görmeyen yerlerde bile insanlar sokaklardaydı. Ocak’tan Nisan 13’e, sendikalar tam 12 defa insanları eyleme çağırdı. Polisin ve sendikaların verdiği katılım oranları her yerde olduğu gibi çok farklıydı (sayılar 500 binden 3.5 milyona uzanmakta). Olay­larda gözaltına alınanların sayısı 1.000’i geçti. Grevler (bir genel grev olmadı) gündelik hayatı felç edecek güce ulaşmadıysa da kesintiye uğrattı.

    Emeklilik reformuna karşı mücadeleyi sendikalararası (CGT, Solidaires, CFDT, FO, FSU) koordinasyon yürütmekte. Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Fransa’da da sendi­kacılık altın çağından epey uzak. Sendikalaşma oranı 1970’le­rin sonunda keskin bir düşüş gösterdikten sonra 1990’larda durağan bir seyir izledi ve son birkaç yılda yeniden azalma eğiliminde. 1970’lerde %25 olan sendikalaşma oranı, 1980’lerin başlarında %10 dolaylarına düş­tü. 2013-2019 arasında %11.2’den %10.3’e geriledi. Bu gelişmelerde istihdam koşullarının bozulması belirleyici ise de 2017 Macron kararnamelerini de işaret etmek gerekiyor. Bu kararnameler işyeri temsilcisi sayısını üçte bir oranında azalatarak sendikacılı­ğı zayıflattı.

    Militan dokudaki bu kırıl­ganlık, emeklilik reformuna karşı gösteriler ölçeğinde pek görülmedi. Gösterileri bu kadar güçlü kılan, birleşik bir sen­dika cephesinin yerel sendika ağlarıyla içiçe geçmesi. Küçük kentlerde özellikle hastanelerde güçlü olan CFDT veya FO, EDF ve fabrikalarda güçlü olan CGT, eğitim kesiminde FSU sayesinde hareket genişledi ve yayıldı. CGT, Solidaires ve FSU gibi mücade­leci sendikaların etkin olduğu alanlarda grevler daha etkili ise de çok azı sürekli. Taban hare­ketleri, öz-örgütlenme biçimleri­ne geçişte önemli olması gereken AG (meclisler) ise yeterli değil. İnsanların sokakları, meydanları doldurması için bu çeşitliliğin katkısı önemli; ancak greve çık­mak için yeterli değil.

    resim_2024-08-25_174802807
    Temizlik işçilerinin 6 Mart’ta başlayan grevi nedeniyle Paris kaldırımlarında yığılan çöpler…

    Sendikalar arasındaki ayrım kabaca iki çizgiye indirgenebilir: Biri sivil seferberlikle kamuoyu oluşturup siyasal baskıya ağırlık verirken, diğeri sendikacılığın daha geleneksel, “sınıfçı” tutu­muna uygun olarak grevlerle eylem gücünü gösterip sonuç almaya yönelmekte. Birinci çizgi esas olarak CFDT, ikinci çizgi de ağırlıklı olarak CGT tarafından temsil edilmekte.

    Bununla birlikte Macron’un itibar kaybı, genel olarak bir siyasal meşruiyet meselesini öne çıkarmıyor. Bütün baskı aygıtlarıyla, Fransa’da düzen hüküm sürmeye devam ediyor. Macron’un temsil ettiklerinden ziyade kendisinin hedef alınması da henüz toplumsal hareketin daha genel bir sorgulamadan uzak olduğunu gösteriyor. Bunun bir kanıtı da birkaç milyonluk gösterilerin ve kısmi grevlerin bile halkın büyük çoğunluğunu içermemiş, onları mücadeleye çekememiş olması. Tabii bunun bir nedeni de geniş kesimlerin içinde bulundukları güvence­sizlik, belirsizlik ortamında risk almaktan uzak durması.

    Emmanuel Macron, faşist Ma­rine Le Pen karşısında kitlelerin kerhen desteği ile ikinci turda başkanlık koltuğuna oturmuş olsa da, emeklilik reformu için gereken meclis çoğunluğundan yoksun kaldı. Şimdilik, Anayasa Konseyi’nin kararından sonra sendikalar ve meclisteki Sol mu­halefet 68’in mirası “mücadeleye devam” şiarını sürdürüyor.

  • Yeni bir nesle yeni gardrop: 60’lar modasına ‘mini’ devrim

    2.Dünya Savaşı’nın dehşetini yeni yeni üzerinden atan bir neslin genç kadınları değişimin peşindeydi. Mary Quant, mini etekten tayta, düz ayakkabılardan suya dayanıklı rimele, hayatlarının kontrolünü kendi ellerine almak isteyen bu neslin üniformalarını tasarladı. 13 Nisan’da öldüğünde 60’lar modasında estirdiği değişim rüzgarı hâlâ etkisini koruyordu.

    Londra’yı sallayan 60’lar “gençlik depremi”nin soundtrack’ini Beatles yazdıysa, kostüm tasarımcısı da Mary Quant’tı. Genellikle söy­lendiği gibi mini eteğin mucidi değildi belki -André Courrèges de aynı dönemde etek boylarını yu­karı çekmişti- ama, onun elinde bu devrimci kıyafet, savaş sonrası karneye bağlanmış bir hayatın çıkışında kadın özgürleşmesinin, eğlencenin, cüretkarlığın, aslına bakılırsa topyekun yeni bir haya­tın sembolü hâline gelmişti.

    O dönemin kadınları hayatla­rının, kariyerlerinin, doğurgan­lıklarının kontrolünü ellerine alan ilk nesildi. Bu yeni nesil, 2. Dünya Savaşı’nın dehşetini taşıyan bir tarihten kopmak, ebeveynlerinden farklı seçimler yapmak istiyordu. Quant, çığ gibi yaklaşmakta olan değişim ar­zusunu içgüdüsel olarak sezmiş; bu yeni tavrın yeni bir gardroba ihtiyaç duyacağını isabetli şekil­de öngörmüştü. Sonuç, zama­nın ruhuna toz yutturarak onu peşinden sürükleyen, bugün bile moda anlayışımızı şekillendiren tasarımlar olacaktı.

    resim_2024-08-25_171649387
    Giderek kısalan etekler ve alçalan topuklarla 60’ların özgürleşen kadınlarının ihtiyaçlarına uyumlu yeni bir gardrop tasarlayan Mary Quant.

    Barbara Mary Quant, 1930’da Londra’nın güneyinde iki öğretmenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1953’te Goldsmit­hs’in illüstrasyon bölümünden mezun oldu; sonraki 1 yılını bir şapkacıda çalışarak geçirdi ama bundan nefret etti. “Bir düşes gibi görünmekle ilgilenmiyordum” diyordu. Bir avuç kadının birkaç saatliğine takıp kenara atacağı şapkalar için günlerini harca­mak onu heyecanlandırmıyordu. Birilerinin, kendisi ve arkadaşları gibi kadınları işe yetişmek için otobüsün arkasından koşarken ayaklarına dolaşacak eteklerden kurtarması gerekiyordu. Mini etek ve altında rengarenk opak taytlar, evin dışında bir hayatın ve beraberinde getireceği sonsuz olasılıkların aksesuarı olarak düşünülmüştü. Bu genç kadın­ları çanta taşıma yükünden azat etmek için, kıyafetlerinin her yanına cepler eklemişti. Bütün gün çalışıp, bütün gece dans edebilmeleri için ayakkabıların topuklarını alçaltmıştı.

    Moda yazarı Ernestine Carter “doğru zamanda, doğru yerde, doğru yetenekle doğmak pek az kişiye nasip olur” demiş ve son dönemde bu şansa mazhar olan modacıları “Chanel, Dior ve Quant” olarak saymıştı. Mary Quant’ın 1955’te King’s Road’daki ilk mağazası Bazaar’ı açışı, Coco Chanel’in savaş sonrası Paris’teki mağazasını yeniden açmasıyla hemen hemen aynı tarihlere denk geliyordu. Her ikisi de Dior’un “New Look”unun başını çektiği yüksek modanın dışarıda bıraktığı genç-bağımsız kadınla­rı giydirmeye talipti. Quant arala­rındaki farkı “benim Chanel’den daha güzel bacaklarım vardı” diyerek özetleyecekti.

    Brigitte Bardot, Audrey Hep­burn, Twiggy, Beatles, Rolling Stones gibi ikonları giydirmeye başlayan Bazaar, kısa sürede 1960’lar Londrası’nın en canlı çekim merkezlerinden biri hâline geldi. Kıyafetleri ucuz değildi belki ama, çalışan bir kadın için ulaşılabilir fiyatlardaydı. Bunun da etkisiyle müşterilerin oluş­turduğu kuyruklar uzarken, şemsiyelerini vitrine vurarak bu “ahlaksız” kıyafetleri protesto eden melon şapkalı İngiliz be­yefendilerin sayısı da artıyordu. Quant’ın estirdiği rüzgar herkesi çarpmıştı.

    resim_2024-08-25_171653558
    Quant, 60’lar modasında neşeli bir özgürlüğün, rahatlığın ve çocuksuluğun sembolüydü.

    Ancak işin ticari kısmı, tasa­rımları yapmakla bitmiyordu. 1961’de toptan satışa başlayan, 2 yıl sonra da Amerikalı peraken­deci JC Penney danışmanlığında kurduğu Ginger Group ile kitlesel pazara açılan Quant, bir süre sonra asıl para kazanabileceği alanın “yeni nesil kadınlar için yeni bir yüz” tasarlamaktan geç­tiğini farketti. 1966’da kozmetik ürünlerini mücevher kutusu­na benzeyen ambalajlarından çıkarıp papatya logolu suluboya tüplerine koyarak kozmetik seri­sini başlattı. Kadınları gözyaşına, tere ve yağmura karşı başka bir zırhla donatan suya dayanıklı maskarası, serinin en çok ilgi çeken ürünü olmuştu. Getirdiği tüm yeniliklerde olduğu gibi burada da kadınların sınırları çi­zilmiş bir alanda hareket etmesi gerektiği fikrine meydan okuyor, bunun yerine insanlara ken­dileri olabilmeleri için alan açıyordu. Ağlamak da buna dahildi…

    resim_2024-08-25_171658699
    Bu tavır, kadınların sokak eylemlerinde savunacağı güçlü bir etki yaratmıştı

    Bazaar 1969’da kapandı­ğında, dünyanın dörtbir yanın­daki gardroplarda 7 milyon Quant etiketi vardı. Kozmetik ürünleri de 70’lerde ortadan kayboldu. Tâ ki 1984’te Japonya’da canlan­dırılıp, 90’larda yeniden Batı’ya ihraç edilmeye başlanana kadar… Japonya, Quant için mantıklı bir pazardı. Onun, ilhamını “asla büyümek istemeyen bir çocuk”­tan alan tasarımları, Japonya’nın kadınlar için ergenlik öncesi çocuksuluğu yücelten kültürüyle bir şekilde örtüşmüştü. Geriye dönüp baktığımızda, bir oyuncak bebeğinkine benzeyen Vidal Sas­soon imzalı saç kesiminden kısa plili etekler, beyaz çoraplar ve rugan ayakkabılarıyla 8 yaşında bir çocuğun okul üniformasını andıran kıyafetlerine; Quant’ın tasarımlarında çok genç bir kızın cinselleştirilmiş bir izdüşümünü görmek bugün bize rahatsız edici geliyor. Ancak belki de 1950’le­rin ağır, kasvetli havasını ancak gençliği ve tazeliği öne çıkaran bu yaklaşım dağıtabilirdi. Bu bakım­dan 1973’te Londra Müzesi’nde açılan ilk retrospektif sergisinde, ziyaretçilerin Quant’ın yarat­tığı değişimi görebilmeleri için 50’lerin kıyafetlerine ayrılmış karanlık bir oda kurulacaktı.

    2019’da Victoria ve Albert Müzesi’nde açılan yaşamboyu retrospektif sergisi için ise Qu­ant, halka açık bir çağrı yayımla­mış; kıyafetleri sahiplerinin eski fotoğrafları ve kişisel hikayele­riyle birlikte sergilemişti. Mini eteklerin, dizaltı çizmelerin ve dar süveterlerin henüz “skandal” sayıldığı bir dönemde bu kıyafet­leri giymenin ne demek olduğu­nu anlatan kadınların hikayeleri, Quant devriminin özeti gibiydi.

    V&A Müzesi onun ölümünün ardından “Quant’ın modaya katkısını abartmak mümkün değil. O, 1960’ların modasında neşeli bir özgürlüğün temsilcisi olarak genç kadınlar için yeni bir rol model ortaya koydu. Bugünün modası onun öncü vizyonuna çok şey borçlu” derken sonuna kadar haklıydı.

  • Klasik Osmanlı tarihçiliğinin en önemli isimlerinden

    Osmanlı İmparatorluğu’nda Aydın ve Bürokrat: Tarihçi Mustafa Ali (1541-1600) kitabıyla Kanunî döneminde Osmanlı kimliğini ustaca anlatan, klasik dönem Osmanlı tarihçiliğinin büyük isimlerinden Cornell H. Fleischer, 24 Nisan’da 73 yaşında hayata veda etti. Yetiştirdiği tarihçilerde, yayınlarında ve dostlarının anılarında yaşayacak.

    Chicago Üniversitesi öğretim üyesi ve klasik dönem Osmanlı tarihçiliğinin önde gelen isimlerinden Cornell H. Fleischer’i yitirmenin üzüntüsü içindeyim. Günümüz dünyasında genç denecek bir yaşta kaybettiği­miz Cornell, çocukluğunda bir süre yaşadığı Ortadoğu’ya gönülden bağlı, Arapça, Farsça ve Türkçe­ye tümüyle hâkim bir insandı. Yakından tanıyabildiğim yabancı meslektaşlarım arasında kuşkusuz en iyi Türkçe konuşandı. Sohbetler koyulaştığında cümlelerine, yaşça benden büyük olmasına karşın, “abi” diye başladığını hatırlıyorum.

    resim_2024-08-25_171640257

    Osmanlı İmparatorluğu’nun 16. yüzyılı konusunda dünyaca tanınmış bir uzman olan Cornell, Türkçeye Osmanlı İmparatorlu­ğu’nda Aydın ve Bürokrat: Tarihçi Mustafa Ali (1541-1600) başlığıyla çevrilen kitabıyla Kanunî Sultan Süleyman zamanında “Osmanlı ol­ma”nın nasıl bir şey olduğunu çok ustaca anlatmış ve bu entelektüel biyografi kitabıyla ayrıca Osmanlı tarihçiliğinde yeni bir çığır açmıştı. Mehdilik, sahibkıranlık ve kâhinlik konularında, özellikle Hicret’in 1000. yılında beklenen kıyamete ilişkin kehanetler üzerinde çalışan Cornell’in bu konularda yazdığı makaleler de geçen yıl Türkçede yayımlandı.

    Doktorasını 1982’de Princeton Üniversitesi’nden alan Cornell, hemen ertesi yıl Ohio Devlet Üni­versitesi’nde hocalığa başlamıştı. 1985’te Washington Üniversite­si’ne (St. Louis) geçti ve burada 8 yıl kaldı. 1993’ten beri Chicago Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan Cornell, 40 yıllık hocalık ya­şamında sayısız öğrenci yetiştirdi. Bugün Osmanlı tarihçisi olarak tanıdığımız pek çok isim kendisi­nin rahle-i tedrisinden geçmiştir. Dolayısıyla, Cornell’in kıymetli hatırasının yalnızca üstün vasıflı yayınlarında ya da benim gibi dostu olmak ayrıcalığına erişmiş kişilerin anılarında değil, öğrencisi olmuş olan çok sayıda Osmanlı tarihçisinin eserlerinde de yaşaya­cağından eminim.

    ROBERT G. OUSTERHOUT (1950-2023)

    resim_2024-08-25_173049345

    Bizans İstanbul’unu bugünün insanına anlattı

    İstanbul, Trakya, Kapadokya ve Ku­düs’te Bizans mimarisi, anıtsal sanat ve şehircilik üzerine araştırmalara imza atmış ünlü Bizans mimarisi uzmanı Robert G. Ousterhout, 23 Nisan’da hayata veda etti. Pennsylvania Üniversitesi Sanat Ta­rihi Bölümü’nde Bizans Sanatı ve Mimarisi profesörü ve Antik Çalışmalar Merkezi Direktörü olarak görev yapan Ousterhout İstanbul, Kapadokya ve Kudüs’teki Bizans mimarisi, anıtsal resim sanatı ve şehir ya­şamı üzerine çalışmalar yapmış; Sanatsal Açıdan Kariye Camii; Bizans’ın Yapı Us­taları; Tarihî Kartlarda Yaşayan İstanbul; Bizans Toplumunu Görünür Kılmak gibi önemli çalışmalara imza atmıştı. 2011’den bu yana Koç Üniversitesi’nin uluslara­rası yaz okulu “Bağlamda Kapadokya” lisansüstü seminerinin eş yönetmenliğini yapıyordu.

  • Siyah-beyaz tuşlarda iki ayrı ekol, iki büyük usta

    3 hafta arayla Ayşegül Sarıca ve Arın Karamürsel’in hayata veda edişleri, Türkiye piyano sahnesinde bir perdenin kapanışı oldu. Fransız ekolü takipçisi Sarıca ile Rus ekolünün temsilcisi Karamürsel, tarzlarında ayrışsalar da müzik sevgileri, müthiş birikimlerini paylaşmaktaki cömertlikleri, tevazu ve nezaketlerinde ortaklaşıyorlardı.

    Piyanonun 3 büyük ismi, Wilhelm Kempff, Ru­dolf Serkin ve Claudio Arrau’nun 1991’in Mayıs ve Haziran aylarında 35 günlük bir zaman dilimi içerisinde peş­peşe ölümü, bir piyano gelene­ğinin de sonu olmuştu. Bugün müzikseverler romantik piyano geleneğinin sembolik bitişini bu hadiseler ile anıyor ve asla unutmuyor. 3 hafta arayla Ayşe­gül Sarıca ve Arın Karamürsel’i kaybedişimiz de Türkiye’nin yorumcu geleneğindeki sembo­lik bitişi temsil etmesi bakımın­dan bundan farklı anılmayacak ileride.

    Ayşegül Sarıca ve Arın Ka­ramürsel, önce Avusturya asıllı meşhur piyano hocalarımızdan Ferdi Statzer ile çalışmışlardı. Daha sonra Sarıca, efsanevi Fransız pedagog Marguerite Long’un akademisinde bizzat Marguerite Long ile müzik çalışmalarına devam etmiş; Karamürsel ise benzersiz bir müzik okulu olan Çaykovski Konservatuvarı’na geçmişti. Aldıkları eğitimin kendilerine sağladığı müthiş birikimi, her daim ülkemizin konser salonla­rında sergilemiş ve öğrencile­riyle paylaşmışlardı.

    resim_2024-08-25_171631460
    Ayşegül Sarıca (üstte) piyanoda Fransız ekolünün, Arın Karamürsel (altta) ise Rus ekolünün temsilcisiydi.
    resim_2024-08-25_171635247

    Her ikisi de özellikle roman­tik dönem bestecilerinde parla­yan sanatçılarımızın bir diğer ortak özelliği de Türk bestecile­rin eserlerini, kimisini ilk defa olarak konserle­rinde seslendirmiş olmalarıydı. Sarıca bilhassa Mozart, Beethoven ve Schubert repertu­arında dinleyicileri büyülerken; Kara­mürsel’in Beetho­ven kadar Scriabin, Mussorgsky gibi Rus bestecilerine getirdiği yorumlar da eşsizdi. Sarı­ca’nın Mozart ve Beethoven konçerto kayıtları; Karamür­sel’in ise Beethoven ve Mussorgsky albümü, müzis­yenliklerinin zirvesini oluştur­du. Her ikisi de benzer dönem­lerde, dünyadaki önemli piyano akımlarını ve öğretilerini takip etmiş, eğitimlerini yurtdışın­da almış olsalar da Sarıca, her zaman tuşesi ve duygulanımı ile Fransız ekolünü takip ederken; Karamürsel, tamperamanı, heyecanı ve tekniği ile Rus eko­lünün temsilcisi olmuştu.

    Hem Ayşegül Hanım hem de Arın Hanım, bugün neredeyse kimsede kalmamış bir tevazu ve nezaketin temsilcileriydi. Kendileriyle çalışma şansını yakaladığım birkaç seferde yardımseverliklerine ve içten ilgilerine birinci elden şahitlik ettim. Karşılarında müzik yap­maya çalışan birini gördükleri anda, içlerindeki müzik sevgisi­ni yansıtmalarını, gösterdikleri ciddiyet ve çabayı tarif edebil­mek pek güç. Ayşegül Hanım’ın muzip, neşeli, her daim pozitif tavırlarını; Arın Hanım’ın sev­gili dostları Alisa Kezherhadze ve Ivo Pogorelich ile anılarını unutmak da zor…

    Hayatlarının merkezine ka­tıksız bir müzik sevgisini yerleş­tirmiş, birikimleriyle günümüz piyanistlerinin hemen hepsini geride bırakmış bu iki özel mü­zisyenin yeni kuşak piyanistlere ilham olması dileğiyle…

  • Bir nesil müziği onunla sevdi kendi gitti ama kaldı izleri…

    2 Nisan’da ani bir beyin kanamasının ardından 50 yaşında hayata veda eden müzik yazarı Tolga Akyıldız; çalışkanlığı, üretkenliği, gençlere olan desteği, en önemlisi de onun çağrısıyla başlayan Müzik Yazarları Derneği’ni kurma girişimiyle, Türkiye’nin müzik tarihinde silinmeyecek bir iz bıraktı. Murat Meriç, dostu Tolga Akyıldız’ın ardından yazdı.

    Şunu en başta söyleye­yim: Bir dostun ardından yazmak zor. Tanıdığım, tanıştığım insanları bir şekil­de anlatabiliyorum ama bu, birlikte yola çıktığım, yoldaşlık yaptığım, aynı masaya otur­duğum, sırlarımı paylaştığım, plakçı dolaştığım bir insansa, arkadaşım, dostumsa cümleler boğazımda düğümleniyor. Tolga böyle bir insan. Bunun için bu yazı çok zor.

    Pat diye gitti. Ne olduğunu anlamadık. 2 yıl önce kaybet­tiğimiz kadim dostu, yoldaşı, canımız Çağlan Tekil gibi. Neredeyse aynı günlerde, aynı sebeple. Mart başında telefon etmiş, Karakarga bünyesinde başlattığı Müzikmentor Kitap­lığı’nın son kitabını göndermek istediğini söylemişti. Konuş­mayı “en kısa zamanda buluşa­lım” temennisiyle kapatmıştık. Kitap geldi ama buluşamadık. O kadar ani oldu gidişi.

    Tolga’yla buluşulamazdı za­ten. Sürekli bir işi vardı. Ancak çaldığı ya da düzenlediği gece­lerde yanyana gelirdik -ki ben bunları arkadaşlarını, dostları­nı görmek için yaptığını düşü­nüyorum. Ne zaman sözleşsek araya bir iş girerdi ve biz yine ya bir toplu yemekte ya da bir kuliste karşılaşırdık. Çalışkan­dı. Gençlerin elinden tutmayı, onları hayallerine yönlendir­meyi severdi. Babası, dönemi­nin iyileri arasında anılan bir gazeteciydi; onu örnek almıştı ama babasıyla çok vakit geçire­mediği için şanssızdı. Belki de bu yüzden, sevdiği insanlarla yanyana gelmeye, onları birara­ya getirmeye bayılırdı.

    resim_2024-08-25_171619460
    Tolga Akyıldız, müzik yazarlarını örgütlemek için çabalamış; genç müzisyenler için Açık Sahne’ler düzenlemişti.

    Dikkatliydi. Gözünden bir şey kaçmazdı. Alanına dair her şeyi okur, yeni çıkanlarla ilgilenir, bir şeyleri ıskalamak istemezdi. Iskalamak ne kelime, keşfet­meyi severdi. Düzenlediği Açık Sahne’lerde onca meşhur ismin yanına iliştirdiği gençler sonra­dan sükse yaptığında içten içe ve haklı olarak övünürdü.

    Yazmaya başladığımda örnek aldığım isimlerdendi. Arka­daş olduğumuz andan itiba­ren onlarca projede yanyana geldik, omuz omuza yürüdük ve birlikte bir çok işe imza attık… En önemlisi, Tolga’nın coşkulu çağrısıyla başladığımız Mü­zik Yazarları Derneği kurma girişimi. Yazık ki başarısız oldu. Bu en büyük hayaliydi ama örgütlenmenin ne kadar zor olduğunu, toplantılarda ve son­rasında yapılan yazışmalarda anlamıştık. Olmadı, oldurama­dık. Kimbilir, belki bir gün…

    Tolga denince aklıma tek bir cümle geliyor: “Senin destek verdiğin, içinde olduğun her projede koşulsuz varım”. Bunu, sonradan tamamlanamayan bir proje için yardım istediğimde kurmuştu ama bu cümle hep karşılıklıydı.

    Hiç yarı yolda bırakmadı. Bu gidişini saymazsak. Çağlan’ın ardından kurduğu cümle, son noktayı koysun: “Yol biter, yol­daşlık kalır”.

  • Sinema dünyasının mütevazı ve kalender bilgesi

    Sinema dünyasının mütevazı ve kalender bilgesi

    Kendine özgü uzun cümleleri, incelikli üslubu ve sinema tarihine hâkimiyetiyle sinema yazarlığı alanında müstesna bir yere sahip olan Sungu Çapan, 1 Nisan’da öldü. Bir 68 kuşağı mensubu olarak hayatı boyunca politik çizgisini korumuş, basın ve sinema camiasında “bilge” bir kişilik olarak tanınmış ve gençlere hep destek olmuştu.

    Yaş itibarıyla yetişemedi­ğimiz ama okudukları­mızdan, izlediklerimiz­den öğrendiğimiz ve gıptayla baktığımız, öykündüğümüz bir dönemdi ‘68. Değişim isteğinin bütün dünyada dillendirildiği ve Fransa’da zirvesini bulduğu bir hareket… Sungu abimiz ise bütün bu dönemin yaşayan, yanıbaşı­mızda duran canlı bir kanıtıydı. Yıllar geçse, takvimler eskise de o, hayatı boyunca aynı çizgiyi, aynı profili korudu, yaşadı ve yaşattı.

    Varlık gösterdiği asıl alanda, yani sinema yazarlığındaki ma­haretine gelince… Sungu Çapan kendine özgü uzun cümleleri, bakışaçısı ve sinema tarihine hâkimiyetiyle mesleğimiz için özel bir ses ve soluktu. İnterne­tin olmadığı, bilginin, birikimin kişisel hafızalar vasıtasıyla daha çok insana ulaştığı geçmiş dö­nemlerde bir tür “bilge” sıfatıyla yazıp çizerdi; ancak dostluğunu paylaştığınızda o sıfatın getirebi­leceği kibir, üstten bakış, mesafeli duruş gibi tehlikeli vasıflardan hiçbirinin onda olmadığını gö­rürdünüz.

    Abimizdi ama bunu hiçbir zaman hissettirmez; sıcak, se­vecen, hemen durumu eşitleyen kişiliğiyle sıkı bir dostunuz olur­du. Kendimi yetiştirme dönemi saydığım üniversite yıllarında okuduğum ve hayran olduğum bir kalemin yıllar sonra dostlu­ğunu kazanmak, basın gösterim­lerinden festivallere onca anıyı, muhabbeti paylaşmak benim ve aynı ortamları paylaşan diğer ar­kadaşlarım için büyük bir kazanç ve özel bir gurur vesilesiydi.

    Derin bir futbol tutkusu vardı. “Güzel oyun”un tutkulu entelek­tüellerinden biriydi. Birçok maçı izler, konuşur, bizlerle payla­şırdı. Hatta bazen festivallerde birlikte maç izlediğimizde önceki kuşaklara ait bilgileri de ondan edinirdim.

    Bu konuya ilişkin bir anıyı nakledeyim: Ekim 2003, Altın Portakal dolayısıyla Antalya’da­yız. O hafta futbolda Şampiyonlar Ligi maçları var ve Beşiktaş’ın deplasmanda Chelsea ile oy­nadığı maçı kaldığımız otelde izliyoruz. İzleyiciler arasında rahmetli Ömer Kavur da var. O yıllarda entelektüellerin futbola mesafeli yaklaştığını bildiğim için bu manzara bana ilginç geli­yor. Aramızdaki lakabıyla “Sungu Baba”nın durumu izahı ise şöyle: “Sen ne diyorsun, Ömer gençken santrfor oynardı”.

    Grafik tasarımı okumuştu, iyi bir grafikerdi; sinemaya olduğu kadar rock müziğe de hâkimdi. Fransız Yeni Dalga sineması, İtal­yan sineması özel ilgi alanlarıydı. Bir yazar, dost ve abi olarak hepi­mize dokundu, değdi, derin izler bırakıp gitti. Yeri dolmayacak elbet. Bize düşense onu unutma­mak, unutturmamak…

    resim_2024-08-25_171613808
    Fransız Yeni Dalga ve İtalyan sinemasına özel ilgi duyan sinema yazarı Sungu Çapan, futbol ve rock müzik üzerine yazılarıyla da tanınıyordu.
    Fotoğraf: ŞAHAN NUHOĞLU, birartibir.org