Etiket: sayı:101

  • 200 lezzet notasının ezgisi ve benzersiz Hint mutfağı

    Hint yemeklerinin lezzet sırrı, hiçbir malzemenin diğerlerine baskın çıkacak şekilde kullanılmamasından kaynaklanıyor. Bu anlayış, Batı mutfaklarında malzemelerin birbirlerini tamamlayacak şekilde seçilip homojen bir lezzette birleşmesi amacından farklı. Dünyadaki 358 yiyecek malzemesinin 200’ünü bu anlayışla buluşturmuş bir mutfak.

    Gastronomi üzerine sö­züne pek değer verilen Fransız gastronom Brillat-Savarin (1755-1826), “Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” demiş; ama kanımca çok iddialı konuşmuş. Getirin beyefendiyi Hindistan’a, eminim lafını geri alırdı. Acaba “sambar”, “rasam” ve “kootu” arasındaki farkı bilir miydi?

    Batı dünyası Hindistan mut­fağını ev yemeklerinin sonsuz çeşitliliği ile değil de lokanta mönülerinin Batı damak tadına uygun birkaç alelade yemeği ile tanıdığı için, bugün hâlâ Hint mutfağını “köri”den ibaret sanmak yanılgısı çok yaygın. Oysa yöresel özellikleriyle, bir­birinden keskin hatlarla ayrılan birçok Hint mutfağı var.

    Yüzyıllardan süzülüp gelen farklı mutfak gelenekleri var Hindistan’ın. Aynen ülke tarihi gibi malzemeler de tek bir yemeğin içinde katman-kat­man yerleşir, yerken damakta kat-kat açılır. Hindistan’da her şey renkli ve kat kat zaten; tapı­naklar, giysiler, kokular, Tanrı ve Tanrıçalar, kastlar… Mutfak da kat kat.

    Hint yemeklerinin lezzet sırrı, hiçbir malzemenin diğer­lerinin lezzetini örtmeyecek ya da baskın çıkmayacak şekilde biraraya gelmesinden kay­naklanıyor. Yani yemeklerin kimyasal yapısı, Batı mutfakla­rında birbirini tamamlayacak şekilde seçilen ve homojen bir lezzette birleşmesi amaçlanan yemeklerden farklı. Bu bakım­dan hem çok alışılmadık hem de çok lezzetli geliyor bizlere. Dünya üzerinde kullanılan 358 adet yiyecek malzemesinin 200’ünü bu anlayışla birleştir­miş bir mutfak anlayışından bahsediyoruz.

    Ülke, baharat yolunun baş­langıcında yer almış. Değişik dinî gruplarının inançları ve değişken iklim ortamları farklı gelenekler oluşturmuş, lezzet­leri derinleştirmiş. Hindistan tarih boyunca birçok farklı kültürü ve büyük kalabalıkları doyurup beslemiş.

    resim_2024-08-26_022032208
    Hindistan’da kutlamalara özgü çeşit çeşit yemeklerden oluşan sunum biçimi “Thali” tabak anlamına geliyor.

    Hint mutfağının temel taşı sulu yemekler. Ancak Batı, İngilizlerin yanlış anlaması nedeniyle bunların hepsine “curry-köri” deyip geçmiş. Et, sebze veya peynirin koyu bir sos içinde piştiği yemeklere İngilizlerin verdiği genel ad bu. Oysa Hintliler bu yemeklerin her birine farklı isimler verirler. Üstelik bu yemeklerin sulu kıs­mının kıvamı, sosların koyulu­ğu, içindeki baharat bileşimi ve içerdiği malzemeler bölgeden bölgeye değişiklik gösterir.

    Yöre mutfaklarının her biri pirinci sever ama en fazla güney mutfakları kullanır. Dünya mutfakları arasında en fazla bakliyat çeşidini de Hint mutfağı kullanır: Kırmızı mercimek (masoor), Bengal mercimek ve nohutu, bezelye, sarı (toor) ve siyah (urad) nohut ile maş fasulyesi, bütün, kırık ya da un hali ile birçok yemeği koyulaştırmakta kullanılır. İkiye bölünmüş hallerine “dal” denir ve bunlar kahvaltıdan akşam yemeğine kadar süt ya da un kullanılmayan yemeklere protein katkısı için kullanılır.

    Antik Yunan, Roma ve daha sonra Batı’yı yüzyıllarca birbi­rine katan; Kolomb’u, Macellan’ı aylarca denizlerde tutan; büyük keşiflerin, baharat savaşlarının gizemli kaynağı olan topraklar… Onlar baharat kullanmasın da kim kullansın? Yemeklerde en az 5 ila 10 arası baharat kullanı­lır. Ancak Hint mutfağının bol baharatlı, yani acılı olduğu gibi bir algının içi boştur. Toplamda 40’a yakın baharat sayabiliriz. İlginç şekilde, Amerika kıtasın­da keşfedilir edilmez acı, tatlı her tür biberi bağrına basmıştır Hindistan. Kara hardal tohu­mu, kimyon, zerdeçal, çemen otu, zencefil, sarımsak, kakule, karanfil, kişniş, tarçın, muskat, safran, gül esansı ve şeytan­tersi (asofoetida) en sevilen, yaygın kullanımda olan baharat türleri. Garam Masala ise her yörenin ve her annenin kendi ailesinin damak zevkine göre terkibini hazırladığı sevilen bir karışım; kakule, tarçın, karanfil üzerine sevilen baharatlar kav­rulur ve birlikte çekilir. Bunlar genellikle yemek hazırlanırken, taze taze yapılır. Taze nane, kiş­niş ve çemen otu yaprakları da son dokunuş olarak kullanılır.

    Antik Yunan ve onlardan birçok şey öğrenmiş Roma, baharat ticaretini Hindistan’ın batı kıyısındaki kavimler ile alışverişte olan Arap tüccarlar­la yaparmış. Baharatın kökeni ile ilgili çok çeşitli masallar uydurarak fiyatını yüksek tut­maya çalışan Araplar yüzün­den, baharat tüketimi prestijin, gücün ve savurganlığın simgesi olmuş. Selçuklular ve sonrasın­da Osmanlılar ticaret rotalarını ele geçirmemiş olaydı, acaba Avrupa baharata ulaşmak için bu kadar azim ile yeni yollar arar mıydı diye düşünürüm hep.

    Ticaretin ve sömürge yöne­timlerinin mutfak üzerindeki etkisi yadsınamaz. Portekizli tüccarların yeni keşfedilen kı­talardan getirdikleri biber, do­mates, patates; Arap tüccarların getirdiği kahve ve şeytantersi (asofoetida) Hint mutfağının ayrılmaz malzemeleri olmuş. 16. yüzyılın başlarından 17. yüz­yılın sonuna dek Hindistan’da egemen olan Moğol kökenli Babürlüler İran’dan öğrendik­leri lezzet ve pişirme şekillerini tanıştırmışlar mutfağa. Krema, ghee (sadeyağ) ve tereyağı kul­lanımı, yemeklere et ve yemiş­lerin girmesi, biryani (büryan), pulao (pilav) ve patates, et ya da sebze dolgulu kızartma muska börekleri samosa’lar ve naan (lavaş ekmeği) hep İran kökenli katkılar.

    resim_2024-08-26_022037407
    Delhi’de sokak lezzetleri…

    Hindistan’ın en karışık ve acılı dönemi, İngiliz dönemi (1858-1947). Kendi doğru-dü­rüst mutfağı olmayan İngilte­re’nin Hindistan mutfağına bir katkısı olacağını beklemiyor­duk elbet. Varsa yoksa çorba ve sütlü çay olmuş öğrettikleri. Ancak Hindistan’ın kanını-ili­ğini emerken mutfağını da ken­di ülkelerine taşıyıp yeniden yorumladılar. Tavuk tikka ma­sala birçok Hint lokantasının demirbaşıdır ama böyle bir Hint yemeği yok aslında (bu nedenle “İngiltere’nin tek ulusal yemeği” diye dalga geçilir kendisi ile). Curry-köri diye anılan soslu, yahni türü baharatlı yemekleri de İngilizlerin Hint mutfağına getirdikleri yanlış yorumdur. Köri ise sevilen baharatların kolonyal konaklarda çalışan aşçılar tarafından uydurulmuş karışımıdır. İyi yapmışlar ama. Seviyor ve kullanıyoruz!

    Hindistan mutfaklarında dinsel inançların etkisi de her bölgede ayrı hissedilir. Antik Yunan’dan Osmanlılar’a dek az değişikliklerle gelen Ayur­vedik beslenme prensipleri, zihin, beden ve ruh arasında­ki ilişkinin dengeli olmasını gözetir. Mevsimlere, cinsiyete, beden tipine göre biraraya getirilecek yiyeceklere ilişkin ayrıntılı uygulamalara dikkat edilir. Ülke nüfusunun üçte biri Budist, Hindu ve Jaini olduğu için vejetaryen beslenme var. Öte yandan Müslüman Hintli­ler için de domuz eti tabudur. Hindistan’ın kuzeyi tandırda et (tandoori), büryan kebaplar (biryani), peynirli (paneer) ye­mekler, yoğurtlu soslar, hamur işleri, tereyağ kullanımı ile İran mutfağından etkilenmiş Moğol etkisi gösterir. Pakistan sınırına yakın Punjab eyaletin­de nüfusun çoğunluğu Yunan ve Aryan istilacıların soyundan gelen Sikhler’dir. Buğdaya elve­rişli sıcak ve kuru yazları nede­niyle, bu bölgeye “Hindistan’ın Ekmek Sepeti” denir. Toprağa 1 metre gömülmüş tandırları, yoğurt bazlı et dinlendirme sosları, naan ekmekleri ile çok aşina olduğumuz lezzetleri anımsatır bize.

    resim_2024-08-26_022042759
    1500 yılında yazılmış resimli bir Ortaçağ Hint yemek kitabı olan Nasir-ud-Din Şah’ın Lezzetler Kitabı’ndan samosa servisini gösteren sayfa.

    Batı Hindistan mutfakları ise üç ana bölgeye ayrılır: Maha­rashtra, Gujarat ve Goa. Aslında bu cümle bile olağanüstü bir basitleştirme çabası. Her biri de kendi içlerinde birçok mutfağa bölünüyor ama o denli ayrıntı için yerimiz dar. Maharashtra, kıyıları olduğu için balık ve hindistancevizi sütü ile pişen yemekler sever. Gujarat mut­fağında ise Çin ile olan barışçıl geçmişin etkisi belli-belirsiz bir tatlı dokunuş ile ortaya çıkar. Chutney denilen taze veya fer­mente sebzeli, baharatlı, tatlı, ekşi veya baharlı soslar böl­genin mutfağa katkısıdır. Goa ise zamanında büyük bir ticari liman şehri ve Portekiz kolonisi olmasından dolayı mutfağında Portekiz etkileri taşır. Domuz, sığır eti, sirke Portekiz etkisini yemeklere taşırken, kıyı kenti olması nedeniyle hindistan­cevizi sütü-püresi ve balık çok kullanılır. Yurtdışında bili­nen Hint yemeklerinden olan Vindaloo geleneksel bir Hint yemeği sanılır ama, aslında “Vinho de Alho” denen Portekiz usulü sarımsak, şarap, sirke ve acı biber ile hazırlanan bir ma­rinad’dan alır ismini. Hindistan bu tadı sevmiş, korumuş.

    Doğu Hindistan mutfağı ise tatlılara düşkün. Bu hafif tatlılar ülkenin diğer bölge­lerinde de sevilerek tüketilir. Bildiğimiz şekilde kristalleşmiş şekeri ilk üretenler Hintliler olmuş; ancak bu bilgi unutulup daha sonra ülkeye tekrar İran mutfağı etkisi ile geri dönmüş. Rasgulla irmik ve lor (chenna) ile top-top yapılıp şerbette kaynatılan, sevilen bir tatlıdır. Doğu mutfağı haşhaş tohumu hardal yağı kullanır. Çin’in etki­si pirinç ve balık yemeklerinde kendini gösterir. Baharata olan düşkünlük çok daha azdır.

    resim_2024-08-26_022048305
    Dünya mutfakları arasında en fazla bakliyat çeşidini Hint mutfağı kullanıyor.

    Yurtdışındaki Hint lokan­talarında pek rastlanmadığı için, Güney Hindistan mutfağı tanınmaz. Bu bölgenin tencere yemeklerinin suyu koyultulup iyice çektirilir, çok daha katı formludur. Poriyal baharatlı ve susuz sebze yemekleri, sam­bar, rasam ya da kootu’lar ise yine koyuluk derecesine göre ayrılan sıcak tencere yemek­leridir. Sambar’lar demirhindi ekşisi ile hazırlanan görece sulu sebze ve yemekleridir. En sulu olan rasam’lar ise nere­deyse çorbaya benzer; domates, demirhindi ve birçok baharat ile pişirilir. Kootu’nun suyu ise mercimek yardımı ile neredey­se lapa kıvamına getirilir. Bu bölgede ateş üzerinde pişen ya da kızartılan krep gibi dosa’lar sebze, chutney veya curry’ler ile doldurulup sunulur. Uttha­pam’lar pizzaya benzer, üze­rine malzemeler serpilir. Idli ve vada’lar da yemeklere eşlik eden bir nevi pişi denebilecek hamur işleridir. Yurtdışındaki Hint lokantalarının sevilen atıştırmalığı kızartılmış çıtır pirinç krakeri pappadam’lar, bu bölgenin mutfağa katkısıdır.

    Ülkemizde doğru-dürüst bir Hint lokantası neden tutuna­madı? Oysa bizim damağımıza hiç de uzak lezzetler değil. Üstelik kendi karakterini korumayı başardığı için örnek alınacak denli özgün karakterli mutfaklar.

    resim_2024-08-26_022052577
    Hindistan’da bir şekerleme satıcısı.
  • Erkek egemenliğinin kalesi açıldı kadına tıp fakültesi

    Erkek egemenliğinin kalesi açıldı kadına tıp fakültesi

    Ebeler mesleki eğitim almaya 1842’de, hemşireler ise 1908’de başlamışlardı. Ancak hekimlik mesleği, “iffet ve ahlak” değerlerini zedeleyeceği gerekçesiyle kadınlara uygun görülmüyordu. Eylül 1922’de Tıp Fakültesi’ne kabul edilen ilk 10 kız öğrenciden 6’sı 1928’de stajlarını tamamlayarak okulu bitirecek, arkalarından gelenlere ilham kaynağı olacaktı.

    Kadınların yükseköğ­renimi, 2. Meşrutiyet yıllarında yenilikçilerle gelenekçiler arasındaki en mü­him tartışma konularından biri olmuştu. Maarif Nâzırı Ahmet Şükrü Bey’in (1875-1926) döne­minde, kadınların yükseköğ­renim görebilmelerinin yolları aranmaya başlanmış, 7 Şubat 1914’te başlatılan “Hanımlara mahsus serbest dersler” ile kadınlar ilk defa Darülfünun konferans salonundan içeri adım atmıştı.

    Serbest derslerden yararla­nan Darülmuallimat (kız öğret­men okulu) mezunları, bununla yetinmemiş, Maarif Nezareti’ne başvurarak kadınlara yükse­köğrenim imkanı sağlayacak bir İnas (Kadınlar) Darülfünu­nu talep etmişlerdi. O dönemde kız liseleri ve öğretmen okulla­rında kadın öğretmen ihtiyacı artıyordu. Bunun da etkisiyle, serbest dersler kaldırılarak 12 Eylül 1914’te Eminönü’n­de bulunan Zeynep Hanım Konağı’nın bir bölümünde İnas Darülfünunu açıldı. Dersleri Darülfünun hocalarının verdi­ği okulun edebiyat, riyaziyyat (matematik) ve tabiiyat (doğa bilimleri) olmak üzere üç şubesi vardı ve öğrenim süresi üç yıldı. Ancak bu girişimin, kadınlar ile erkeklere eşit dü­zeyde eğitim imkanı sağlama hedefinden epeyce uzak kaldığı çok geçmeden anlaşıldı.

    image-10
    1924 yılında Tıp Fakültesi’nde okuyan kız öğrenciler bir arada.

     1. Dünya Savaşı yıllarında, Batı’daki birçok ülkede olduğu gibi Osmanlı kadınları da erkeklerin cepheye gitmesi üzerinde ev dışında uğraşlar edinmiş; toplumda eskiye kıyasla daha aktif bir rol üstlenmeye başlamışlardı. Bu ortamda cinsiyete dayalı bir ayrımın giderek anlamını yitirdiğinin farkında olan İnas Darülfünunu öğrencileri, başlarında Şükûfe Nihal Hanım’la birlikte Maarif Nazırı’nı ziyaret ederek erkeklerle aynı sınıflarda ders görmeyi istediklerini bildirdiler. Tedrisât-ı Âliyye Müdürü Ali Reşad, erkek ve kız öğrencilerin aynı hocalardan aynı mekanda ders görmelerinin kabul edildiğini, ancak sabahları erkek öğrencilere, öğleden sonraları kız öğrencilere ders verileceğini beyan etti. Böylece 1919’da İnas Darülfünunu, Darülfünun’a bağlandı, fakat kız-erkek ayrımı ortadan kalkmamış oldu. 

    Bir yandan erkek ve kız öğrencilerin ayrı saatlerde de olsa aynı çatı altında ders görmeleri eleştirilerin hedefi olurken öbür yanda karşı çıkışlara rağmen bazı dersler, hocaların inisiyatifiyle karma yapılmaya başlanmıştı. Yenilik yanlısı çevreler ise gerçek anlamda karma eğitime geçilmesi gerektiğini dile getiriyordu. Sakarya Savaşı’nın devam ettiği 16 Temmuz 1921’de Ankara’da toplanan Maarif Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa’nın erkek ve kadın öğretmenlerin ayrı oturmalarına karşı çıktığı da duyulmuştu. Kız öğrenciler artık açıkça ikili öğrenimi protesto ediyor; erkek dershanelerinde ders dinleyerek İnas Darülfünunu’nun fiilen sonunu getirmiş oluyorlardı. 

    Bunun resmiyete dökülmesi ise, Darülfünun profesörler kurulunun (Meclis-i Müderrisin) dönemin rektörü (Müdür-i umumî) Babanzade Ahmed Naim’in muhalefetine rağmen oybirliğiyle karma eğitim kararı almasıyla oldu. 16 Eylül 1921’de İnas Darülfünunu resmen kapatılarak 1921-1922 ders yılından itibaren Edebiyat, Fen ve Hukuk fakültelerinde karma eğitime geçildi. 

    84-87 TIP TARIHI
    Türkiye’nin ilk kadın doktoru Safiye Ali, tıp eğitimini yurtdışında almıştı. Fotoğrafta Besim Ömer Paşa ile Dortmund’daki muayenehanesinin önünde… 

    Tıbbiye’de ilk kadınlar 

    İstanbul Darülfünunu kız öğrencileri kaydetmeye başlasa da Tıp Fakültesi halen yalnızca erkek öğrencilerle derslere devam ediyor; hekim olmak isteyen genç kadınlar bunu ancak yurtdışında tıp eğitimi alarak yapabiliyorlardı. 1915’te İzmirli Suat ve Süeda hanımlar Cenevre Tıp Okulu’na (Ecole de Médecine); 1916’da Safiye Ali Almanya Würzburg Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne; 1918’de Bedriye Veysi Münih’e, 1919’da Fatma Reşit Boston Tufts Üniversitesi’ne ve Hayrünnisa Ataullah Londra Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne gitmişlerdi. 

    84-87 TIP TARIHI-1
    1923’te bir grup Tıbbiyelinin birlikte çektirdiği hatıra fotoğrafında kadın öğrenciler de var.
    84-87 TIP TARIHI-3
    Müfide Küley, Tıp Fakültesi’ne kadın öğrenci alınmadığı için biyoloji okumak zorunda kaldı. 1921’de Tıp Fakültesi’ne başvurdu ancak erkek hocaların şikayetiyle derslere alınmadı. 1922’de ise mücadelesi sonucunda dersleri takip edebildi. 

    Oysa yabancı uyruklu kadın hekimler sınavsız olarak mesleklerini icra edebiliyorlardı. Sıhhiye Müdür-i Umumisi Dr. Adnan Adıvar’ın sadarete başvurmasıyla, 1917’de Sıhhiye Meclis-i Umumisi “Osmanlı kadınların hekimlik yapmalarında sakınca olmadığı”na dair bir karar almış ve bu karar Muallim Mecmuası’nın 15. sayısında duyurulmuştu. Fakat Tıp Fakültesi’ne kaydolmak için başvuran sekiz kız öğrenci, karara rağmen, geri çevrilmişti. 

    84-87 TIP TARIHI-5
    Dr. Besim Ömer Paşa’nın Tıbbiye’ye kaydettiği ilk üç kadından biri olan Dr. İffet Naim Onur, Halk İçin Hekim Öğütleri adlı kitabın yazarlarındandı.

    O günlerde İstanbul’da Amerikan Kız Koleji müdürü Dr. Mary Mills Patrick de kolejin içinde bir tıp fakültesi açılması için uğraşıyordu. Mükerrer girişimleri sonucunda, New York Columbia University College of Physicians and Surgeons programı örnek alınarak kurulan Department of Medicine Constantinople Women’s College, 1920’de eğitime başladı. 1921- 1922 öğretim yılında Hamdiye Abdürrahim ve Sabiha Süleyman burada tıp eğitimine başladılar. Türkiye’de kadınların tıp eğitimi almalarını sağlayan bu ilk akademik kurum, yabancıların yüksek öğretim kurumu açmalarını engelleyen 3 Mart 1924 tarihli Tevhidi Tedrisat Kanunu ile kapanacaktı. 

    84-87 TIP TARIHI-7
    1922 Eylül’ünde Dr. Besim Ömer Paşa’nın teşebbüsüyle Haydarpaşa Tıp Fakültesi’ne kaydedilen ilk kadın öğrencilerden Dr. Suat Rasim hakkında bir gazete haberi… 

    Diğer taraftan kadınların Tıbbiye’ye girmesine karşı kampanyalar da düzenleniyordu. Bu kampanyalar sonucunda Sıhhiye Meclisi, kadınların hekim olamayacaklarına dair bir mazbata çıkardı. Tıp tahsilinin kadınların “iffet ve ahlak” değerlerini zedeleyeceği, erkek hastaları muayene etmelerinin ve anatomi diseksiyonlarına katılmalarının uygun olmadığı, tahsil görseler dahi kadınların evlenip aile kurduktan sonra mesleğe devam etmeyecekleri düşünülüyordu. 

    Besim Ömer Paşa’nın 1921’de Tıp Fakültesi’ne kız öğrenci alma teşviki, Akil Muhtar tarafından engellenmiş, sadece kadınların eğitim aldığı bir Tıbbiye Mektebi açılmasına da imkanların yetersizliği nedeniyle karşı çıkılmıştı. Besim Ömer Paşa’nın kararlılığıyla ilk üç kız öğrenci Müfide Kazım, Sabiha Süleyman ve İffet Naim’in ardından gelenlerle birlikte Eylül 1922’de Tıp Fakültesi’ne kabul edilen 10 kız öğrenciden 6’sı 1928 yılında Gülhane’deki stajlarını da tamamlayarak mezun olacaklardı. Öğrencilerden üçü okuldan ayrılmış, biri ise tüberkülozdan hayatını kaybetmişti.  

     İlk kadın doktorlar: Yolu açan öncüler…

    Tıp Fakültesi’nden içeri giren ilk kadınlar, imza attıkları başarılarla arkalarından gelen diğer kadınlara örnek oldular, inatları-emekleriyle isimlerini tarihe yazdırdılar.

    84-87 TIP TARIH4
    Fatma Müfide Küley (1899-1985)

    Müfide Kazım (Küley) (1899-1985) Sakız’da doktor bir babanın kızı olarak doğan Müfide Kazım Hanım, Tıp Fakültesi’ne kız öğrenci alınma­dığı için Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü’ne başladı, bir yandan da Kimya Bölümü’ne devam etti. Darülfünun’da kız ve erkek öğ­rencilerin birlikte ders görmeye başlamalarından cesaret alarak 1921’de tekrar Tıp Fakültesi’ne başvurmuş ama Akil Muhtar’ın fakülteye kız öğrencilerin alın­masına karşı olması nedeniyle engellenmişti. 1922’de tıp eğitimine başlayabilen Müfide Kazım, 1928’de mezun oldu. 1933’de Dahiliye ihti­sasını bitirdikten sonra, Kadıköy’de bir muayenehane açtı. Mart 1943’te doçentliğe, 1953’te de profesörlük kadrosuna atandı. 1963’te İç Hasta­lıkları Kliniği’nde Gastroenteroloji bölümünü kuran Dr. Müfide Küley, 1973’te emekli oldu. Adı, 2003’te İstanbul’da bir sokağa verildi.

    Sabiha Süleyman (Sayın) (1903- 1984) 1920’de Kız Muallim Mektebi’ni bitiren Sabiha Süleyman Hanım, Çamlıca Sultanisi’nde beden eğiti­mi öğretmenliği yapıyordu. 1922’de Amerikan Kız Koleji Tıp Okulu’nda başladığı tıp eğitimini, İstanbul Tıp Fakültesi’nde sürdürdü ve 1928’de mezun olduktan sonra çocuk klini­ğinde gönüllü asistanlığa başladı. 1929’da bir kadın hekim olarak ilk kez “maaşlı kadro” aldı. Pediyatri uzmanlığını 1932’de tamamlayarak, 1934- 1941 arasında İzmir Karşıyaka Çocuk Yuvası başhekimi olarak çalıştı. Dr. Sabiha (Süleyman) Sayın, 1962’de emekli olana kadar sürdürdüğü Üsküdar Sağlık Merkezi Başhekimliği göreviyle Dünya Sağ­lık Örgütü tarafından takdirnameye layık görüldü.

    84-87 TIP TARIHI-6
    İlk kadın operatörümüz İffet Naim Onur (1906-1995)

    İffet Naim (Onur) (1906-1995) 1906’da Çanakkale’de doğdu; 1922’de Tıp Fakültesi’ne girdi. 1928’de mezuniyetin ardından Haydarpaşa’da önce jinekoloji ve doğum alanında uzmanlık eğitimi aldı; ardından cerrahi dalındaki eğitimini 1933’te tamamlayarak 1936-1938 arasında Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde çalışma­ya devam etti. Daha sonra özel olarak çalışmaya devam eden, Türk Ortopedi ve Travmatoloji Şirürjisi Derneği kurucu üyelerinden olan Dr. İffet (Naim) Onur, 1981’de Société Internationale de Chirurgie’nin “Emeritus üyesi” seçildi. Ulusal Cerrahi Derneği’den 1982’de “onur ödülü” alan ve ayrıca İstanbul’da kurulan bir ilkokula da adı verilen Dr. İffet Onur, 23 Mart 1995’te İstan­bul’da hayata veda etti.

    Hamdiye Abdürrahim (Rauf) Maral (1895-1975) 1914’te Bursa Amerikan Kız Okulu’nu bitirdikten sonra, İstan­bul ve İzmir’de matematik öğret­menliği yaptı. 1921’de Amerikan Kız Koleji Tıp Okulu’na giren ve 1922’de İstanbul Darülfünun Tıp Fakülte­si’ne geçen Hamdiye Abdürrahim, 1928’de mezun olduktan sonra dermatoloji, fizik tedavi ve radyo­terapi üzerine uzmanlık eğitimleri aldı. İlk Türk kadın dermatolog olan ve Kadıköy’deki özel muayeneha­nesinde mesleğine devam eden Dr. Hamdiye Maral hekimlik mesleğinin yanısıra 50 yıl boyunca öğretmenlik de yapmıştı. 1975’te hayata veda etti.

    Suat Rasim (Giz) (1903-1980) İstanbul Kız Öğretmen Okulu 1920 mezunu bir öğretmen olan Suat Raim Hanım, Tıbbiye’ye ilk kaydolan öğrencilerden biri oldu ve öğrenimi boyunca öğretmenlik yapma­ya devam etti. Mezun olduktan sonra Haseki Nisa Hastanesi’nde cerrahi asistanlığına başladı. Genel cerrahi uzmanlığını kazandıktan sonra 1931’de İstanbul Şişli Etfal Hastanesi’ne atandı; “Operatör Muavinliği” unvanı ile Türkiye’nin ilk kadın cerrahı oldu; aynı zamanda Şişli Etfal Hastanesi’nin tek kadın uzman hekimiydi. 1936’da Heybe­liada Sanatoryumu’nda kurulan Toraks Cerrahi Servisi’nde, bu dalın Türkiye’deki ilk uzmanı olarak 9 ay çalışmış ve ameliyathanesini kurmuştu. 1937’de özel klinik sahibi ilk kadın hekim olarak yine tarihe geçmişti. 1968’de emekli olana kadar çalışmaya devam eden Dr. Suat (Rasim) Giz, 3 Temmuz 1980’de İstanbul’da hayata veda etti.

    Fitnat Celal (Taygun) (1898 -1985) 1928’de Tıp Fakültesi’nden mezun olan Dr. Fitnat Celal, Haseki Nisa Hastanesi’nde başladığı cerrahi uzmanlığı eğitimini 1933’te tamam­ladı ve “Birinci Sınıf Emraz-ı Hariciye Mütehassısı” unvanını aldı. 1937’ye kadar Aydın’da, Artvin ve Ergani Ba­kır İşletmelerinin sağlık kuruluşla­rında genel cerrah olarak çalıştı. An­kara’da Keçiören Çocuk Yuvası’nın hekimliğini yaptı. Zonguldak’ta Ereğli Kömür İşletmeleri’nin Sağlık Teşkilatı Hastanesi’nde 1946-1958 arasında operatörlük yapan Dr. Fitnat (Celal) Taygun, 1958’de İstan­bul’a dönüşünün ardından emekli oldu. 26 Şubat 1985’te İstanbul’da hayata veda etti.

  • Roman kahramanı gibi bir Romalı: Julianus

    32 yıllık kısa yaşamına (331-363) savaşlar, mücadeleler, geziler, mektuplar sığdıran Bizans İmparatoru Julianus, yaşadığı devirde de her bakımdan sıradışı kabul edilen özellikleriyle öne çıkmıştı. Sarayları sevmeyen, hem paganlara hem Hıristiyanlara mesafeli duran, derbeder görünüşlü bir şahsiyetin olağanüstü hikayesi.

    6 Şubat depremi Hatay’ı vurduğunda, pek çok uzaktan bakan gibi bir iç sarsıntı yaşamış; gecesine, ya­rıyarıya uykuda, Oktay Rifat’ın “1509 Depremi” şiirini anım­sayarak, usta şairin kurduğu imge düzenini Hatay’ın üzerine kaydırmıştım. Arkeologları bü­yük yer sarsıntılarının ardından bir tür “gizli heyecan”ın sardığı söylenir; yerin altından erişmek isteyecekleri kimi noktalara ulaşabilme olanağının doğma­sıyla ilintili bir heyecandır bu.

    6 Şubat depremi, etkilediği geniş coğrafyada onbinlerce can kaybına yol açtı. Hatay çok ağır yara alan şehirler arasın­daydı ve zengin, çoğul kültür varlıkları toplamında büyük hasarlar sözkonusuydu. En eski köklerinin simgelerinden birini oluşturan kadim Antakya Sarayı’yla ilgili düşsel sahneler çattıydım uykumun yarı yırtık perdesi üzerinde. Ertesi gün bir derginin (L’Antiquité Tardive) özel sayısını çıkardım raftaki yerinden; “L’Antioche de Julien” başlıklı bölümdeki, Catherine Soliou’nun “Le Palais İmpéri­ale d’Antioche et son Contexte A l’Epoque de Julien” başlıklı incelemesini ve içerdiği çifte haritayı inceledim (Julianus’un Antakya’sı – Julianus Dönemin­de Antakya İmparatorluk Sarayı ve Kullanımı).

    kağıt üzerinde
    Anadolu yarımadasının ve İstanbul’un tarihinde çok önemli yeri olan düşünür-imparator Julianus’un Musée de Cluny’deki heykeli.

    Julianus, Antakya’da iyi kar­şılanmamıştı: Helios’u yücelten, yayılmakta olan Hıristiyanlığa bağlananları ezen bir hükümdar hoşgörülemezdi. Kaldı ki, alışı­lagelmiş bir kişilik tipi olmadığı, seçtiği diyalog partönerlerin­den, derbeder görünüşünden de anlaşılıyordu -nitekim saraya da yerleşmemiştir.

    Julianus, Antakya’da Persle­re karşı savaşırken, Romalı bir Hıristiyan askerin savurduğu mızrağın yolaçtığı yara dindi­rilemediği için öldü -son, soğuk su içmek isteğinde bulunmasına ilişkin rivayeti severim.

    “Sakal”, bir asker çocuğu olarak ilk ayrıduruş işaretlerim arasında yeraldı. Çıkar çıkmaz bırakmaya başladım ve onu yü­zümün parçası kıldım. Yılların içinde, önce sakal düşman­ları girdi hayatımıza, siyasal ortamımıza; peşisıra, sakalı bir siyasal simge olarak giyenler başımızın derdi oldular. Bir tek ülkemde mi? Pek çok ülkede saç, bıyık, sakal semiyotik yüklerle donatıldı.

    “Sakal”, yazabilseydim, yaşamöykümün de bir parçası olacaktı. Julianus, “ana”sı saydığı İstanbul’da değil, Tarsus’ta ölüm diyarına gönderilmiştir. Şiirini yazdığı, Konstantinopolis’teki Havariyyun Kilisesi’nden çıkı­şında kulağında yeretmiş org sesi, sonun sonunda, ona eşlik etmiş miydi?

    Pagan imparator, bir roman kahramanına dönüşmüştür modern dönemde: Ibsen’in, Gore Vidal’in, Merejowski’nin romanlarında; Koyré’nin, Jerp­hagnon’un, Bowersock’un kitap­larında bulutsu değişkenlerle dolu bir portre çıkıyor önümüze. Bu bağlamda çok değerli bir yerli araştırmayı anımsatmak isterim: 1982’de İstanbul Üni­versitesi yayını olarak basılan, yeni basımını Arkeolji ve Sanat Yayınları’nın gerçekleştirdiği İmparator Iulianus, sıradışı bir akademisyenin, Nezahat Bay­dur’un (1926-2021) çalışmasıdır.

    resim_2024-08-26_020421633
    İmparatorun öldürülmeden önce son sözlerinin Vicisti, Galilaee (“Sen kazandın İsa”) olduğu rivayet edilir.

    Şüphesiz aynı bakışaçısıyla karşılaşmıyoruz Julianus konu­sunda: Ben kişiye ne denli sem­patiyle bakıyorsam, Kavafis’in o denli itkiyle onu ağırladığını biliyorum şiirlerinde. O şiirler­den birini, “Julianos ve Antioh­yalılar”ı Herkül Millas-Özdemir İnce ikilisinin çevirisiyle buraya alıyorum:

    “H”nin ve “K”nin kente hiçbir zararı

    kağıt üzerinde

    dokunmadığını söylüyorlar… Ve bazı

    yorumcularla karşılaşınca… bu harflerin

    isimlerin baş harfleri olduğunu anladım:

    Yani, birincisi Hristos, ikincisi Konstantinos.

    İULİANOS, MİSOPOGON

    Hiç mümkün müydü güzel yaşamlarından

    vazgeçmeleri; türlü çeşitli

    günlük eğlencelerinden; Sanat ile

    tenin aşk eğilimlerinin birleştiği

    yüce tiyatrodan; mümkün müydü?

    Ahlâksızdılar biraz -belki de fazla-

    evet öyle. Ama hoşnuttular

    yaşamlarının dillere düşmesinden Antiohya’da,

    hedonist ve mutlak güzel yaşamlarının.

    Bunlardan vazgeçip de neye iltifat edecekler?

    Yalancı tanrılarla ilgili palavralara mı,

    bencillerin bıktırıcı söylevlerine mi,

    çocukça tiyatro korkusuna mı,

    yavan alçakgönüllülüğüne mi, gülünç sakalına mı?

    Hiç kuşkusuz, yeğ tutuyorlar “H”yi,

    hiç kuşkusuz, yeğ tutuyorlar “K”yi. Yüz defa.

    (1926)

    resim_2024-08-26_020132439
    Ankara’da bulunan Julianus sütunu.

    Julian the Apostate’in (Har­vard University Press, 1978) uzun bir ek bölümünü Kava­fis’in Julianus’u konu edinen, 7’si şairin ölümünden çok sonra toplu şiirlerine girmiş 12 şiirini çözümlemeye ayıran G. W. Bowersock; İskenderiyeli şairin Antakya ile özdeşleştirdiği pagan imparatoru küçültücü ifadelerle işlemesini, kendisini Bizans Hıristiyanlığına yakın bulmasına bağlıyor.

    Yazarın yaşamöyküsel kita­bının ardından, bir kollokyum kapsamında sunduğu “Hektor ve Dönek Julianus” başlıklı bildiri metni, konuya özgün katkı geti­riyor. Bowersock, mektupların­dan birinde (79) Julianus’un Orta Anadolu’da Hektor kültünün canlı izleriyle karşılaştığına dik­kati çekiyor. İmparator, Troya’yı ziyaret etmiş, Hektor’u saygıyla anmıştır. Bir noktada “Yazgı Tanrısı” onları buluşturmuştur.

    Başkent Konstantinopolis’ten Kapadokya’ya doğru giderken bugünkü Ankara’dan geçeceği anlaşıldığında, onuruna yapılan Julianus Sütunu gerçi orijinal yerinden biraz uzaklaşmış, ama şehirdeki varlığını sürdürüyor ve tepesinde yıllar yılı bir leyle­ğin yuva yaptığı unutulmuyor.

    Julianus, neresinden bakıl­sa, Anadolu yarımadasının ve İstanbul’un tarihinde kavurucu yeri olan bir düşünür-imparator. Onun söylevlerini, mektupla­rını, günümüze ulaşabilmiş birkaç şiirini Türkçeye eksiksiz biçimde taşımalıyız.

  • Alman gitarist Alex Wiska nasıl bağlama ustası oldu?

    Konservatuvar öğrencisi Alex Wiska’nın (1950-2011) hayatı, 1970’te Köln’de Cem Karaca’yla tanışınca tamamen değişti. Karaca’nın grubuna katılan genç gitarist, annesinden izin alarak İstanbul’a gelmiş, türlü maceralar yaşadığı Anadolu turnelerine çıkmıştı. Wiska, çalmayı Türkiye’de öğrendiği bağlamayı da bir daha elinden bırakmamıştı.

    Yıl 1976. Frank Zappa, konser salonunun kulisinde elinde gitarı bir başka müzisyenle doğaçla­ma bir şeyler çalıyor. Akşama, grubu Roxy & Elsewhere Band ile konseri var. Karşısındaki de kendilerinden önce sahneye çıkacak müzisyen. Tanışalı daha 1 saat bile olmadı. Konse­rin son ses provalarını izleyen Zappa’nın gözleri diğer adamın çaldığı, ne olduğunu bilmediği alete takılmış. Prova bitince yanına gitmiş, “O çaldığın ens­trüman nedir?” diye sormuş; “Türkiye’de gitarın karşılığı gibi olan geleneksel bir çalgı, adı da saz ya da bağlama” yanıtına daha da şaşırarak kuliste kar­şılıklı “takılmayı” teklif etmiş. Ve şimdi bir yandan karşısında elektrikli saz çalan yeni arka­daşına gitarıyla eşlik ediyor, bir yandan da ilk defa gördüğü bu müzik aleti hakkında ondan bilgi alıyor!

    Bugün hem müzikal dehası hem de entelektüel kapasite­siyle adı dünya rock tarihinde ayrı bir yere konulan Frank Zappa… Onun bundan nere­deyse yarım asır önce çıktığı Avrupa turnesinin Avusturya ayağında, Viyana’nın Kurhalle konser salonunun kulisinde bir bağlamacıyla oturup karşılıklı çalması epey fantastik bir ha­dise. Üstelik kendisine bağla­manın sırlarını anlatan kişinin havuç rengi saç ve sakallarıyla, Alex Wiska adında dev cüsseli bir Alman olduğu düşünülürse!

    resim_2024-08-26_014801248
    Cem Karaca’nın teklifini kabul edip Almanya’dan Türkiye’ye gelen Alex Wiska (ayakta) iki yıl boyunca Karaca’nın grubu Kardaşlar’da gitar çaldı, Anadolu’yu neredeyse karış karış dolaştı.

    Alex Wiska, 2011’de 61 ya­şında dünyaya veda etmeden önce rock müzik sahnesinde geçirdiği 40 yılı aşan süreyi anlatması için davet edildiği bir radyo programında, Frank Zappa’yla tanışmasını aynen böyle anlatmış. 1973’te yayım­lanan ve kendi adını taşıyan albümünde hayatının geri kalanında yapacağı gibi elektro saz çalmış, “Anatoly Highway”, “Ekmek” gibi şarkılar seslendir­miş; “Derule” gibi sözlerini bazı yerlerinde yuvarlayıp uydura­rak söylese de bir Karadeniz türküsünü yorumlamış.

    Aslında Zappa’yla tanıştığı o gece, muhtemelen seslendirdi­ği “Turkish Tunes” şarkısında tüm hikayeyi biraz özetlemişti. Şarkının sözlerine bakılır­sa, Boğaz’ın her iki yakasını gezmiş; tüm Karadeniz sahilini baştan sona katetmiş; oradan İzmir’e, Ankara’ya uğramış; hatta birçok Anadolu kentini müzik yaparak dolaştıktan sonra 1971’in bir kış gününde iki farklı bölgeye bölünmüş Lefko­şa’nın Türk kesiminde çalmak için Kıbrıs’a bile uzanmıştı. “Kötü zamanlar da vardı / Çok iyi günlerim de oldu / Kendimi anladım kendimi gördükçe” diyordu şarkıda. Ayrıca mermer saraylarda en nefis yemekleri tatmış; fakir ama en mutlu bilge insanlarla tanışmış; Kıbrıs adasında güneşin batışını sey­retmiş; Anadolu’da hikmet dolu kadehlerden şarap içmişti…

    resim_2024-08-26_014806999
    Bir eksikle Cem Karaca Kardaşlar: (soldan sağa) Alex Wiska, Ünol Büyükgönenç (gitar, bağlama), Cem Karaca ve Hüseyin Sultanoğlu (davul). Bas gitarist Seyhan Karabay fotoğrafta yer almamış.

    1975’teki ikinci albümü “Alex, That’s The Deal” çıktığında, kendisini Hamburg’ta yaka­layan Hey dergisi muhabirine elinde bağlama, neredeyse bü­tün fotoğraflarında olduğu gibi ağzında sigarayla poz vermiş ve şöyle demişti: “Anadolu’yu; güzellikleri, müziği ve insan­larıyla çok özlüyorum. Türki­ye’de çok dostum var. Örneğin Cem Karaca ve grubu. Onları görürseniz Alex’ten bol bol selam söyleyin”. Cem Karaca’ya selam yollaması boşuna değildi; çünkü tüm hayatı boyunca ken­dine has stiliyle bağlama çalıp oryantal rock tarzında müzik yapmasının başlıca sebebi, bir gün tesadüfen Cem Karaca’yla tanışmış olmasıydı.

    1970’te hem Türkiye’de hem de Avrupa’nın birçok ülkesinde Covid-19 pandemisine ben­zer günler yaşanmıştı. Kolera salgını yüzünden İstanbul’da Sağmacılar (Bayrampaşa) semti karantina altındaydı. Salgın Avrupa’da Napoli, Marsilya gibi liman kentlerine de vurmuş, birçok ülke sınırlarını geçici olarak kapatmıştı. O sırada Köln’de bulunan Cem Karaca da hiçbir yere kıpırdayamaz haldeydi.

    resim_2024-08-26_014811466
    1970’te Köln’de tanıştıklarında Alex Wisca 20, Cem Karaca 25 yaşındaydı.

    Karaca’nın planı, yeni grubu Kardaşlar ile Almanya’daki Türk işçilere birkaç konser vermek ve kazandıkları parayla yeni ekipmanlar satın alıp yur­da dönmekti. Köln’e grubundan önce gelmişti ama Kardaşlar seyahat yasağı yüzünden Tür­kiye’den çıkamıyordu. Köln’de vereceği konser için başka bir çare bulundu. O dönemde Ka­raca, Almanya’da yaptığı birçok plak kaydında WDR kanalının kadrolu grubu Werner Müller Orkestrası’yla çalışmıştı. Köln konserine de Kardaşlar olma­dan yine aynı ekiple çıktı. WDR televizyonu konseri kaydede­cekti ve 20 yaşındaki konser­vatuvar öğrencisi Alex Wiska, okul harçlığını çıkarmak için sahneyi kurma, kabloları döşe­me işinde çalışıyordu.

    Cem Karaca’yı “Yılan derisi çizmeleri, rengarenk desenli gömleği, boynunda fuları ve kapalı alanda bile gözünden çıkarmadığı güneş gözlükle­riyle çok dikkat çekiciydi” diye anlatıyor Wiska aynı radyo programında. “Çok güçlü bir sesi vardı. İşini büyük bir cid­diyetle yapıyordu ve o dönemin müzisyenleri gibi sahneye kafası yüksek çıkmadığı da belliydi” diye de ekliyor. Konser bittikten sonra Alex ve diğer çalışanlar sahneyi ve kabloları toplamak için işe koyuldukla­rında beklemedikleri bir durum yaşanmıştı. Karaca yanlarına gelip hepsine tek tek teşekkür etmekle kalmayıp, tüm çalışan­lara ikram etmek için bir şişe viski getirtmişti. “Çok iyi eğitim almış bir insan olduğu hemen farkediliyordu, kusursuz bir İngilizce konuşuyordu” diye ha­tırlıyor Wiska o anı. Ve sohbet koyulaşırken Cem Karaca yeni grubundan bahsetmiş, iyi bir ikinci gitarist de bulduğunda grubun çok başarılı olacağına inandığını söylemişti. O sırada Alex’in ağzından, belki biraz da viskinin yarattığı rahatlamayla tüm hayatının seyrini değişti­recek bir cümle dökülüvermiş­ti: “Ben çok iyi bir gitaristim”.

    resim_2024-08-26_014816634
    Cem Karaca Kardaşlar’ın “Dadaloğlu” 45’liği ulaştığı satış rakamıyla Altın Plak ödülü kazanmıştı. Plağın arka yüzünde yer alan “Kalender” adlı şarkının bestecisi Alex Wiska’ydı.

    Cem Karaca bu cümleyi ciddiye alıp peşpeşe sorular sorunca ertesi gün bir stüdyo­da buluşmak üzere sözleştiler ve stüdyoda Alex’in gitarını dinleyen Karaca teklifini yaptı: “Benimle İstanbul’a gelsene!”

    resim_2024-08-26_014820832
    Wiska’nın 1973’te Almanya’da yayımlanan ilk albümünün kapağı.

    “O zamanlar” diyor Wis­ka, “Afganistan üzerinden Hindistan ve Nepal’e doğru kara yolculuğu yapan hippiler İstanbul’da mola veriyordu. Herkes Sultanahmet’te hippi­lerin toplandığı Pudding Shop ile Türkiye’de içtikleri esrar ve afyonu anlatıyordu. Bunun dı­şında Türkiye hakkında hiç­bir fikrim yoktu. Fakat Cem’e ‘Annemle konuşmam lazım’ deyiverdim. Annem ilginç bir kadındı. Anlattıklarımı din­ledi ve ‘Senin için inanılmaz bir deneyim olabilir, hemen git, ne duruyorsun?’ dedi. Bir süre sonra Cem’le birlikte İstanbul’daydım”.

    İstanbul’a vardıkların­da aslında pek de tahmin etmediği bir gerçekle karşı­laşmıştı. Yeni arkadaşı Cem Karaca, Türkiye’de gerçekten bir rock stardı. Üstelik hem annesi hem de babası çok ta­nınmış tiyatro oyuncularıydı: “Cem’in babasının, kendi adı­nı taşıyan bir tiyatrosu vardı. Sürekli oraya gidiyorduk. Tek kelime Türkçe anlamıyordum ama büyülenmiş gibi Türkçe tiyatro izliyordum”.

    Gitarda Ünol Büyükgö­nenç, basta Seyhan Karabay ve davulda Hüseyin Sulta­noğlu’dan kurulu Kardaşlar, Wiska’nın katılımıyla dört kişilik bir grup hâlini aldı. Yeni bir 45’lik yapmak üzere hemen stüdyoya girip Kara­ca’nın bir uçak yolculuğunda okuduğu kitapta görüp beğen­diği “Dadaloğlu”nu düzenle­diler. Ayağının tozuyla kayda giren Wiska, geleneksel halk müziğinden yola çıkılarak ya­pılan bu çalışmaya pek adapte olamadı. Ama 45’liğin diğer yüzünde yer alan, sözleri Cem Karaca’ya ait “Kalender” adlı şarkının altında besteci olarak ismi yazıyordu. Wiska’nın Anadolu rock sahnesine girişi çok hızlı olmuştu.

    müzik tarihi
    26 Nisan 1972 tarihli gazetelerde 30’dan fazla şarkının TRT’de çalınmasının yasaklandığı haberi yer alıyordu. Yasaklılar listesinin ilk iki sırasında ise “Dadaloğlu” ve Alex Wiska’nın bestesi “Kalender” vardı.

    Grubun bağlı olduğu plak firması kayıtları dinlediğinde “Dadaloğlu”nu hiç beğenmedi. “Popüler bir şarkıda olamaya­cak opera gibi bir vokal ve tuhaf bir düzenleme. Bu şarkı tutmaz. Biz esas diğerini, ‘Kalender’i öne çıkaralım” diye ayak sürü­yorlardı. Ancak Cem Karaca’nın bastırmasıyla razı olduklarında, plağın özellikle müzisyen çev­relerinden büyük övgü alması­na şaşıracaklardı. Cem Karaca hem bir önceki grubu Apaşlar’la benimsediği tarzdan farklı bir yöne doğru yürümüş hem de ileride daha da belirginleşecek politik fikirlerinin sinyalini vermişti. Plağın yakaladığı satış rakamları yüksekti. Hey dergisinin okuyucu anketinde “Yılın en iyi türkü düzenlemesi” seçilecek, Cem Karaca-Kardaş­lar’a Altın Plak kazandıracaktı. Alex Wiska da Türkiye’de ödül kazanmış bir plağın üzerinde besteci olarak ismi olması sebe­biyle kariyerindeki ilk başarıyı elde etmişti.

    Anadolu seyircisi Cem Karaca’nın grubunda gördüğü bu iriyarı, kızıl saçlı Alman gi­taristi çok sempatik bulmuştu. Bazı konserlerde Alex mikrona geliyor bozuk bir Türkçeyle şarkı söylüyor, sempatik dans figürleri sergiliyor ve seyirci­den büyük alkış alıyordu. Bir konserde ses tesisatında elekt­rik kaçağı yüzünden yere yığıl­mıştı. Hayati tehlikesi yoktu, fakat sağ elinin serçe parma­ğında çalmasına engel olmasa da ölünceye kadar geçmeyecek küçük bir hasar kalacaktı.

    1971’de grup hem konser vermek hem de daha iyi stüdyo­larda kayıt yapmak için bir defa daha Almanya’nın yolunu tuttu. “Dadaloğlu”ndan sonra ikinci büyük hitleri “Oy Gülüm Oy”u kaydettiler. Grup Almanya’day­ken Türkiye’de piyasaya verilen 45’likle ilgili endişe verici ha­berler geliyordu. Şarkının son bölümünde “Kerbela’da kaldık gayrı / Sol gülüm sol” nakara­tındaki “sol” kelimesi “solmak”­tan ziyade Solculuğa bir vurgu gibi algılanmış, o yüzden plağın toplatılacağı, hatta Kardaşlar’ın gözaltına alınacağı söylentisi çıkmıştı. Grup kaygıya kapıldı. Türkiye’ye dönüşlerini biraz ertelediler. Alex Wiska konuşu­lanlara pek anlam verememişti ama Türkiye 12 Mart 1971’deki askerî müdahaleyle çalkantılı bir döneme giriyordu.

    resim_2024-08-26_014921133
    1971’de hem konser vermek hem de stüdyoya girip kayıt yapmak için Almanya’da bulunan Cem Karaca Kardaşlar, Türkiye’de gözaltına alınacakları söylentisi yayılınca yurda dönüşü ertelemişti.

    Bu sırada Dadaloğlu şarkısı yükselişini sürdürmekteydi. Özünde Osmanlılara karşı ayaklanan, padişaha kafa tutan Avşaroğulları’nın hikayesini anlatsa da sembolik olarak gün­cel çağrışımlara yolaçıyordu: “Nice koçyiğitler yere serilir / Ölen ölür kalan sağlar bizim­dir”. Dönemi yaşamış farklı kişilerin tanıklığına bakılırsa, Sol eğilimli bazı TRT çalışanları fırsatını yakaladıklarında plağı gizli politik mesaj vermek için kullanmaktaydı. 12 Mart muh­tırasından 4 gün sonra Sivas’ın Gemerek ilçesinde yakalanan Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla ilgili haberlerin ağırlıklı olduğu bültenin ardından “Haberleri dinlediniz. Şimdi hafif mü­zik” anonsuyla birlikte yayına “Dadaloğlu” şarkısı girmişti: “Hakkımızda devlet etmiş fermanı / Ferman padişahın dağlar bizimdir”. Anlatılanlara göre TRT kurumu içinde ufak çaplı bir infial yaşanmış ama hadise fazla dallanıp budaklan­dırılmamıştı.

    26 Nisan 1972’de -Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam edilmesinden 10 gün önce- gazetelerde 15 sanatçı ve grubun 30’dan fazla şarkısının TRT’de okunması ve çalınmasının yasaklandığı haberi yer aldı. Listenin en ba­şında Cem Karaca-Kardaşlar’ın “Dadaloğlu – Kalender” 45’liği vardı. Alex Wiska, hızlı giriş yaptığı Anadolu rock sahne­sinde daha en başta altın plak ödülü almışken, şimdi hayatı­nın ilk ve tek sansürüyle karşı karşıyaydı. “Kalender” adlı bestesinin yanısıra Kardaş­lar’da çaldığı tüm şarkılar artık yasaklıydı.

    resim_2024-08-26_014926977
    Alex Wiska 1975’te ikinci albümü “Alex, That’s The Deal” çıktığında, Hamburg’ta konuştuğu Hey dergisi muhabirine elinde bağlaması, ağzında sigarasıyla poz vermiş ve “Anadolu’yu çok özlüyorum” demişti.

    Güzel başlayan Türkiye ma­cerasının gitgide tatsızlaşması Wiska’nın da keyfini kaçırdı. Müzik grupları için kötü bir zamandı; plak yapmak ya da konser vermek çok zorlaşmış­tı. Wiska’nın aklında yeni bir gelecek planı şekillendi. Grup arkadaşı Ünol Büyükgönenç’in kayıtlarda ve konserlerde çaldığı bağlamayı, çıktıkları seyahatlerde elinden düşür­memişti. Bağlamayı tamamen sökmeye çok niyetliydi. Ve bu enstrümanı grup arkadaşla­rından değil de ana kaynağın­dan öğrenmesinin daha iyi olacağına hükmetti.

    Wiska’nın Kardaşlar’la 1971 sonunda girdiği son plak kaydı, Âşık Mahzuni Şerif’den alınan “Acı Doktor” 45’liğiydi. Plak uzun gitar sololarıyla hem Kar­daşlar diskografisinde ayrı bir yerde kaldı hem de Wiska’nın Türkiye’de katıldığı tüm kayıt­lar içinde gitaristliğini en çok gösterdiği eser oldu. Sonunda Wiska bir gün Mahzuni Şe­rif’in kapısını çaldı. Kendisine bağlamayla ilgili temel bilgileri vermesini istedi. Mahzuni Şerif de bu isteği geri çevirmeyip bazı basit teknikleri gösterdi. Wiska kararını vermişti. Artık Almanya’ya dönecek ve ölene dek elektrikli bağlamasını elinden bırakmayacağı yeni ve hayli ilginç bir kariyere adım atacaktı.

    Wiska, o son söyleşide ken­disine ders veren Mahzuni’nin adını zikretmeyi yıllar sonra bile unutmamış. “Tabii bir Türk gibi çalmam mümkün olmadı hiçbir zaman; ama zaten ben de bunu hiç hedeflemedim. Ben bu aletle tamamen kendi stilimi yarattım”. 70’lerde Tür­kiye’de yapılan Anadolu rock müziğinin biraz da internet sayesinde 2000’lerde keşfe­dilip tüm dünyada büyük ilgi görmesi hakkındaysa -belki de gayet haklı sayılabilecek- bir yorumu var: “Ben bu işi tam zamanında yerinde öğrendim, birçok plakta çaldım, bestemle altın plak kazandım. 1973’ten itibaren yıllarca Turkish rock denilebilecek bir tarzı Ame­rikan rock’ıyla birleştirdim. Şimdi çok ilgi duyuluyor ama, bu müziği Avrupa’da ilk yapan ve yıllarca başarıyla sürdüren benim”.

    resim_2024-08-26_014937555
    Cem Karaca Kardaşlar, 1971’deki Kıbrıs turnesinde Lefkoşa’daki Saray Otel’in önünde. Alex Wiska soldan ikinci.

    DARBE GÜNLERİNDE…

    ‘Bir süre uzaklaşın buralardan’

    Türkiye 12 Mart 1971’deki askerî müdahaleye doğru giderken, Anadolu Pop akımının tanınmış grupları için de çok zor günler başlıyordu. O zamana kadar en iyi şekilde ağırlandıkları taşra kentlerinde saldırıya uğra­maları yetmezmiş gibi devletin baskısını da yakından hissedi­yorlardı. Moğollar’dan Taner Öngür o günleri şöyle anlatıyor:

    resim_2024-08-26_014931275
    Barış Manço ve Moğollar’ın 1971 turnesinde kullandıkları minibüs Kütahya konseri sırasında yakıldı. Manço, 80 bin lira masraf yapıp tamir ettirdiği minibüsüyle.

    “Biz o sırada Barış Manço ile biraraya gelmiştik. Kütahya’da­ki konser sırasında turnede kullandığımız Barış’ın minibüsü ateşe verildi. Radyo haberlerin­de sürekli Deniz Gezmiş’in adı geçiyordu. Şehirlerarası yollarda otobüslerin durdurulduğu, polislerin uzun favorili, uzun saçlı yolculara kötü davrandığı, hatta saçlarını, favorilerini kestiği söy­leniyordu. Cem Karaca, Moğollar, Erkin Koray ve diğer birçok grup gençlik arasında çok popülerdi. Anadolu’nun her yerinde büyük ilgi vardı ve dinleyicilerimiz de gitgide politize olan gençlerdi. O sırada haberimiz yoktu ama devlet katında bir yerlerde bizim hakkımızda ‘Bunların önünü biraz kesmemiz lazım’ diye kararlar alınıyormuş. Bir gün Ka­dıköy vapurunda birisi yanımıza gelmişti. Bizi tanıyan, Solcu bir yüzbaşıymış. Askerlik sorunu olan müzisyenlerin tespit edilip asker kaçağı denilerek alınması için Ankara’dan yazılı emir gel­diğini söyledi ve ‘Bence bir süre uzaklaşın buralardan’ dedi. Biz de Fransa’nın yolunu tuttuk”.

  • Nazilerden kurtuldu Benfica’nın Béla’sı oldu!

    Macar teknik direktör Béla Guttmann, kariyerine 13 ülkede 22 takım, 2 Şampiyon Kulüpler Kupası, Macaristan Portekiz-Brezilya’da şampiyonluklar ve onlarca kupa sığdırdı. 4-2-4 taktiğiyle futbolun alfabesini değiştirdi. Toplama kampından kaçısından Benfica’ya ettiği bedduaya, çalkantılı bir dönemin futbol efsanesi.

    Macaristan’ın, besteci Bartók’tan sonra dün­yaya armağan ettiği ikinci Béla… Futbolda devrim kabul edilen 4-2-4 taktiğinin yaratıcısı bir teknik direktör… Takımına 4 ülkede şampiyonluk yaşatan, Benfica’yı üst üste 2 defa Şampiyon Kulüpler Kupa­sı’na kavuşturan, Eusébio’yu Portekiz’e getirerek ülkenin çim sahalardaki yazgısını değiştiren bir düşünürdü Béla Guttmann.

    82 yıllık yaşamında, futbo­lun abecesini değiştirmekle kalmamış; toplama kampından kaçışından eski takımına ettiği “lanet”e, dünya tarihinin kritik sayfaları arasında dolaşan müthiş bir maceraya da imza atmıştı.

    Hikaye 1899’da Budapeşte’de dans öğretmenliği yapan Yahudi bir ailede başlamıştı. Meşin yuvarlağın peşine Törekvés’in altyapısında takılan delikanlı, 20’sinde geldiği MTK Budapeş­te’de iki şampiyonluk kazanmış­tı. Ancak dinî mensubiyeti gün geçtikçe başına daha fazla bela oluyordu. Macaristan Kral Naibi Miklós Horthy’nin antisemitist politikalarını sertleştirmesiyle, Viyana’ya taşınmaktan başka çaresi kalmamıştı. Hem defans hem de orta sahada oynayan futbolcu, 1922’de tamamı Yahu­dilerden oluşan Hakoah Wien’de forma giymeye başlamıştı. Göğ­sünde Davut yıldızı bulunan ma­vi-beyazlılar siyonist hareketin temsilcisiydi. O takımın tam 7 oyuncusu Holokost’ta hayatını kaybedecekti…

    resim_2024-08-26_012644618
    Futbol tarihinin en iyi teknik direktörlerinden Béla Guttmann.

    1924 Olimpiyat Oyunları, Gut­tmann’ın kariyerindeki dönüm noktalarından biri olmuştu. Kamp için Paris’in göbeğindeki Monmartre’ı seçen yöneticiler gece hayatının güzelliklerinin peşinden koşarken, odalarında farelerin cirit attığı, gürültülü otelde gözlerine uyku girmeyen oyuncular isyan etmiş; Gutt­mann ve arkadaşlarının tepki olarak yakaladıkları fareleri yöneticilerin kapılarına asması ise affedilmemişti. Guttmann bu hadise nedeniyle bir daha millî takım kadrosuna alınma­yacaktı.

    Öte yandan ertesi yıl onu Hakoah ile kavuşacağı bir şam­piyonluk heyecanı bekliyordu. Guttmann bu şampiyonlukla bir mucizenin parçası olmuş; bu küçük takım, yeryüzünün en önemli futbol ülkelerinden Avusturya’da ipi göğüslemeyi başarmıştı.

    1926, Guttmann’ın hayatında yeni bir sayfa açacaktı. Takı­mının Amerika turu sırasında Yeni Dünya’nın cazibesine kapılan futbolcu, kıta değiştir­meye karar verecek; 6 yıl kaldığı ABD’de farklı takımlarda forma giyecekti. Bu fasılanın sonunu ise, milyonlarca insan gibi onun da her şeyini kaybetmesine neden olan Büyük Buhran (1929) getirecekti.

    Guttmann bu ümitsizlik anında yine cebindeki jokere sarılmıştı: Futbola… Yaşlı kıtaya ayak basar basmaz tekrar Ha­koah’ya dönmüş, çok geçmeden teknik direktörlük koltuğuna oturmuştu. 41 yıl sürecek ve Porto’da noktalanacak hocalık serüveni, böylece 1933’te Viya­na’dan start almıştı.

    resim_2024-08-26_012649819
    1961’de Barcelona’yı yenerek ilk Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanan Benfica takımı.

    Holokost’a çalım!

    Çıraklık dönemini Viyana’da tamamlayan taze hoca, kalfa­lığını Macaristan’da yapmış; 1939’da doğduğu toprakların takımı Újpest’i şampiyonluğa taşımıştı. Kulüpler düzeyinde Avrupa’nın en iyi takımlarını buluşturan Mitropa Kupası’nı kazanması, onu markalaşmaya doğru götürüyordu ki dünya düzenini altüst eden 2. Dünya Savaşı patlak verdi.

    Savaşın gölgesinde çıkarılan antisemitist kanunlar, Macaris­tan’daki Yahudiler için hayatı zorlaştırıyordu. Ancak, sonra­dan kendisi de toplama kampına gönderilecek Újpest Başkanı Lipót Aschner’in maddi-manevi desteğini alan Guttmann, bir süreliğine bu gelişmelerden fazla etkilenmemişti. Teknik direktörlük koltuğuna veda etmek zorunda kal­mıştı belki ama, takım­da idari görev üstlenmiş; ülkenin dörtbir yanında kulüp adına futbol­cuları izlemeye başlamıştı.

    spor trihi png

    Yine de bu günler uzun sürme­yecekti. 1944’ün Mart ayında Naziler ta­rafından işgal edilen ülkede, önce Yahudilere göğüslerinde sarı yıldız taşıma zorunluluğu getirildi. Ardından Yahudiler, Guttmann’ın 1939’da Mitropa Kupası’nı kaldırdığı stadyumun yakınlarında kuru­lan getto’da toplandı. Sonunda 400 binin üzerinde insanı ölüm kamplarına taşıyacak trenler hareket etmeye başladı.

    O günlerde 45 yaşında olan Guttmann evli değildi ama, Mariann Moldován isimli Hı­ristiyan bir kadınla beraberdi. Bu ilişki sayesinde, Auschwitz’e gönderilip hemen katledi­len babası Abraham ve ablası Szeren gibi ölüm trenlerine ilk binenlerden olmamıştı. Zira Mariann’ın erkek kardeşi Pál, onu çatı katında saklamayı kabul etmişti. Pál, tutuklandı­ğında tüm baskılara rağmen eniştesinin yerini söylememişti. Guttmann tüm bu olup biten karşısında çaresiz hissediyordu. Sonunda bir çalışma kampında görev yapmak için gönüllü oldu.

    Gittiği yer Auschwitz’e kıyas­la korunaklı sayılırdı. En azın­dan bir süreliğine… Şansına, 20 yıl önce birlikte futbol oynadığı meslektaşı Ernő Egri Erbste­in da kamptaydı ve kampın başındaki gardiyan ile Erbstein 1. Dünya Savaşı’nda birlikte görev yapmışlardı. Bu nispeten “rahat” günler çok sürmedi. 1944 sonlarında Kızılordu’nun Budapeşte’ye yaklaş­tığı haberi ulaşınca, Guttmann’ın da bulunduğu çalışma kampındakilerin başka bir yere akta­rılmasına karar verildi. Gidecek­leri yerde başla­rına ne geleceği meçhuldü. Erbstein, asker­lik arkadaşının yardımıyla bir kaçış planı yaptı. Bindik­leri trenin camından atlayan 5 kişi özgürlüklerine kavuştu. Guttmann, yıllar sonra verdiği bir röportajda önünden atlaya­nın aktör Sándor Gál olduğunu söyleyecekti. Ne onlarla birlikte atlayan diğer iki kişiyi ne de meslektaşının askerlik arkada­şını tanıyordu. Artık Macaristan Millî Takımı’nda oynamasının ya da Újpest’i şampiyonluğa ta­şımasının toplama kamplarında hiçbir anlam ifade etmediğini öğrenmişti.

    Futbol tarihinin yönünü de­ğiştiren firarın mimarı Erbstein ise kaçtığı kaderin ağlarına 5 yıl sonra takılacaktı. Savaştan son­ra yine Torino’da görev yapar­ken, o efsane takımın yokolduğu 4 Mayıs 1949 uçak kazasında ölen 31 kişiden biri de o olacaktı.

    resim_2024-08-26_012800081
    Guttmann, hocalık kariyerine 2 Şampiyon Kulüpler Kupası, 10 lig şampiyonluğu sığdırmıştı.

    Yeni hayat

    Ölümün elinden mucizevi bir şekilde kurtulan Guttmann, savaştan sonra yeni hayatına Macaristan’da başladı. Savaş bitmişti ama bu sefer de kıtlık başgöstermişti. Öyle ki Bük­reş’in Yahudi cemaatinin takımı olan Ciocanul’ün başındayken, maaşını sebze-meyve olarak tahsil etmek zorunda kalmıştı.

    Guttmann, 1947’de Újpest’i Macaristan şampiyonluğuna taşıdıktan sonra Budapeşte ta­kımı Kispest’in başına geçmişti. Ancak takımın genç yıldızı Ferenc Puskás, babasının yerini bu adamın almasından hiç hoş­lanmamış; Guttmann’a hayatı zindan ederek bir süre sonra da ayağını kaydırmıştı. Kispest’in kaybı, dünya futbolunun kazan­cı olacaktı. Puskás Macaristan’ı şaha kaldırırken, Guttmann da dünyaya açılacaktı.

    Bir sonraki durağı Milan’da şampiyonluğa yürürken çıkan bir kriz, koltuğundan olması­na yol açmıştı. Tevatüre göre Macar futbol efsanesi, bundan sonra her gittiği kulüpte sözleş­mesine “liderken kovulamaya­cağı” hükmünü koydurmuştu. 1956’da Macaristan Ayaklan­ması’nın Sovyetler tarafın­dan bastırılmasından sonra Brezilya’ya yelken açmıştı. Macaristan Ordusu’nun takımı Honvéd’le Güney Amerika turnesine çıkan teknik direk­tör, oyuncularını Budapeşte’ye geri gönderirken kendisi São Paulo’nun başına geçmişti. Orada da şampiyonluk kazan­makla kalmamış, oynattığı 4-2-4 taktiğiyle kısa süre sonra Brezilya’ya 1958 Dünya Kupa­sı’nı getirmişti.

    São Paulo’dan sonra Por­tekiz’e ayak basan Guttmann, 1959’da bir şampiyonluk da Porto’ya kazandırmıştı. Herkes orada kök salmasını bekleye­dursun, hoca sezonun ikin­cisi Benfica’ya imza atmıştı. Lizbon’daki ortam, tam istediği gibiydi. Macar hocadan yeni bir takım oluşturması bekle­niyordu. Takıma “gençlik aşısı” için 20 tecrübeli futbolcusuyla yollarını ayıran camiada ise soru işaretleri dolaşıyordu. Ünü kulaktan kulağa yayılsa da, teknik direktörün yarattığı efsanenin kağıt üzerinde kalıp kalmayacağı merak konusuydu.

    Neyse ki maya tutmuş, sıfırdan kurulan bu genç kadro, hocanın Brezilya’da olgunlaş­tırıp sahanın her santimine yerleştirdiği hücum felsefesiy­le birleşerek ligi tahakkümü altına almıştı. 1960’da Benfica mutlu sona ulaşacak, ertesi yıl kırmızı-beyazlılar hem unvan­larını koruyacak hem de Barce­lona’yı 3-2’lik skorla devirerek Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanacaktı.

    Bu rüyanın tek eksiği iyi bir golcüydü. O da bir berberde bulunmuştu. Guttmann bir gün saçlarını kestirirken, yan koltukta oturan meslektaşı José Carlos’un Afrika’da bir maçta izleyip anlata anlata bitiremediği Eusébio’yu takıma almayı aklına koymuştu. Mo­zambikli santrfor, önce Ben­fica’nın ardından Portekiz’in yazgısını değiştirecekti.

    resim_2024-08-26_012805226
    Fakat 1944’te Macaristan’ın Nazilerce işgal edildiği günlerde bu başarılar hiçbir anlam ifade
    etmeyecekti.

    ‘Lanet’ meselesi

    Béla Guttmann’ın futbol dünya­sının “nefesi en kuvvetli” üyesi olarak anılmasına neden olan hadise, 1962’de yaşanmıştı. O yıl Şampiyon Kulüpler Ku­pası finali Amsterdam’da oynanıyordu. Daha önce bu organizasyonda 5 defa taç­lanan rakipleri Real Mad­rid’de zamanında Guttmann’ı kulüpten kovduran Puskás’ın hat-trick’ine rağmen, Portekiz­liler maçı 5-3 kazanmış; iki gol atan Eusébio yıldızlaşmıştı.

    Kurt hoca bu başarının ar­dından ücretine zam istemişti. Ancak kulüp istediği rakama yanaşmayınca Guttmann, Por­tekiz Kupası finali öncesinde öfkeli bir şekilde ülkeyi terket­mişti. İddiaya göre, giderken “Benfica bir asır Avrupa’da zafer görmeyecek” diye beddua etmeyi de ihmal etmemişti.

    1963’te laneti başlamıştı. Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde Benfica, Eusébio’yla öne geçse de kazanan Milan olmuştu. Ertesi sene Avusturya Millî Takımı’nı çalıştırma­ya başlayan efsane ise iyi bir grafik yakalasa da 6 maç sonra görevine veda etmişti. Söylen­tilere göre kararında antisemi­tizm rol oynamıştı.

    1965’te Benfica yine Şam­piyon Kulüpler Kupası’nın finalindeydi. Kırmızı-beyaz­lılar bu sefer Milano’nun diğer temsilcisi Inter’e kaybetmişti. Ertesi sezon yeniden Benfi­ca’nın başına geçen usta, orada o kadar kısa süre kalmıştı ki “laneti kaldıracak zaman bula­mamıştı”.

    resim_2024-08-26_012829951
    Guttmann’ın berberde ününü duyup transfer ettiği büyük golcü Eusébio, Portekiz’in çim sahalardaki kaderini değiştirecekti.

    Yeşil sahaların Evliya Çe­lebi’si bundan sonra artık bir orada bir buradaydı. Servette, Panathinaikos derken, yavaş yavaş futboldan kopmaya baş­lamıştı. 1968’de Benfica üçüncü defa Kupa 1’de avucunu yalar­ken, bu defa zafer uzatmalarda Manchester United’ın olmuştu. Austria Wien’de idari görevler alan Guttmann ise 1974’te 75 yaşındayken Porto’da kariyeri­ne nokta koymuştu.

    Viyana’da son nefesini ver­diğinde takvimler 28 Ağustos 1981’i gösteriyordu. 1962’de “lanetlenen” Benfica ise aradan geçen 60 yılda oynanan 8 finalde laneti bozmayı halen başaramadı.

    Peki efsane hoca gerçekten böyle bir beddua etmiş miydi? 2017’de Guttmann’ın biyogra­fisini yazan David Bolchover’a göre hayır! İlk defa 1968’in Mart ayında Portekiz’de çıkan A Bola gazetesinde geçen ifade, teknik direktörün 5 ay önce artık ya­yımlanmayan bir Alman dergisi olan Sport-Illustrierte’ye verdiği röportaja dayandırılmıştı. Ger­çek olsun olmasın, tarihin en devrimci hocalarından birine atfedilen bu lanetin bozulup bozulmayacağı halen merak ediliyor. Futbol tarihinin en büyük efsanelerinden biri, 60 yıldır Kartallar’ın üzerinde bir kara bulut gibi durmaya devam ediyor.

    Benfica ise belki de yeşil sahaların biricik Béla’sının başlarına açtığı beladan kurtul­mak için, 2009’da 110. yaşgünü şerefine hocayı iki Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kucaklarken gösteren bir heykelini stadyu­muna dikti. Ne olursa olsun, kulübü Avrupa’nın en büyüğü yapan Guttmann’dı…

    resim_2024-08-26_012835706
    Benfica’nın stadında bulunan Guttmann heykeli, efsane hocanın yaş günü için dikilmişti.
  • ‘Dönün geri, kış geçti bahar geliyor, bahar!..’

    1920’lerin başındaki Aydınlık dergisinde önce “Ahmet” ismiyle, sonra “N.H.” imzasıyla şiirleri çıkan genç Nâzım Hikmet, 1925’te yayımlanan “fevkalade gençlik nüshası”na damgasını vurur. 23 yaşındaki Nâzım Hikmet ile 25 yaşındaki Kerim Sadi öncülüğünde hazırlanan bu sayı, aynı zamanda gençlerin gençler için çıkardığı ilk özel dergi sayısıdır.

    Türkiye Sol hareketinin en önemli isimlerinden, TKP’nin kurucularından Dr. Şefik Hüsnü Deymer (1887- 1959) 1921’de eski harfli Türkçe olarak Aydınlık dergisini yayım­lamaya başlar. Bu süreci şöyle anlatır: “1921’den itibaren gerek ülke içinde gerekse yurtdışın­da fırka çalışmama paralel ve kesintisiz olarak komünist yazarlık faaliyetimi geliştirdim. Türkiye devrimci hare­ketinin değişik yanlarıyla ilgili bir dizi broşürün dışında, fırka­nın tüm gazete ve dergilerinin redaksiyonunda aktif bir şekilde yer aldım. 1919’da bu Kurtuluş dergisiydi. 1921’de Marksist Ay­dınlık dergisini 1925’e kadar Sad­ri Celal ile birlikte yayımladık. 1923’te komünist gazete Vazife’yi yayımlamaya başladım. 1924’te Orak-Çekiç gazetesini kurdum”.

    İlk sayısı 1 Haziran 1921’de yayımlanan Aydınlık, 18 Şubat 1925’te çıkan son sayısına dek, kapatılmalar, toplatılmalar, sansürler, baskıda gecik­melerle birlikte 4 yılda toplam 31 sayı çıkabilmiştir.

    nazım hikmet
    Aydınlık Dergisi 5. sayısının kapağı ve yüzünü aydınlığa dönmüş kadın vinyeti.

    Şefik Hüsnü’den Şevket Süreyya’ya; Nâzım Hikmet’ten Kerim Sa­di’ye, Vedat Nedim Tör’e, Burhan Asaf’a; Muhsin Ertuğrul’dan Celâl Sadreddin’e, Leman Sad­reddin’e, Yaşar Nezihe’ye uzanan döneminin genç ve yetkin Sol kalemlerine yer verir Aydınlık. Derginin üst sol köşesinde, o meşhur “Bütün Dünya İşçileri Birleşiniz” sloganı yer alır. Eski harfli Türkçe Aydınlık başlıklı logo, Hattat Hacı Nuri Korman (1868 – 1951) imzalıdır. Logo­nun altındaki lejand şöyledir: “İçtimai, Terbiyevi, Edebi Aylık Mecmuadır”.

    Dergi daha 2. sayısından itibaren işçilere sadece manevi değil maddi olarak da destek olmaya başlar. 2. sayının kapa­ğında dönemin tramvay işçileri­nin grevi gündeme getirilmiş ve tam sayfa çizimin sol tarafında, “bu nüshanın hasılatı sokağa atılan tramvaycılara aittir” notu düşülmüştür. Aydınlık’ın daha sonra logo olarak da kullanacağı, “yüzünü ışığa dönmüş aydınlık kadın” vinyeti ilk defa 5. sayının kapağında görülecektir.

    Aydınlık dergisinin 9. sayısı, o dönem okurları için pek de sürp­riz olmayan bir başsayfayla çıkar. Şefik Hüsnü’nün başyazısının başlığı “Halkçılığa dair mülaha­zat”tır ve altta imzası vardır; an­cak yazı alanı bomboştur! Yazı, derginin sonraki sayılarında da sıkça görüleceği şekilde sansüre uğramıştır. O dönemki durumu yansıtan sembolik bir sayfadır bu sansürlü boş sayfa.

    Nâzım Hikmet ise Aydınlık dergisinde ilk defa 9. sayıda, henüz 20 yaşındayken, 20 Eylül 1922’te “Ahmet” mahlasıyla görülür. Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim adlı otobiyografik ro­manındaki başkarakter “Ahmet”­tir bu. Bu sayıdaki “Ahmet” imzalı “Nereye” şiiri, Nâzım Hikmet’in biyografisine girmemiş şiirlerden de biri olur. Sinan Şanlıer de, “Nâ­zım’dan Eksik Kalanlar” kitabında (2016, Yazılama Yayınevi) bu şiire yer verir. Dönemin ruhunu anla­tan bu nefis şiir şu dizelerle biter:

    “… / Nereye? / Nereye? Dönün geri! Size büyük müjdem var: / Dönün! Pek yakında adalet güneşi doğacak, / Bütün ezilenler zalimlerden kurtulacak.. / Dönün geri, kış geçti, bahar geliyor, bahar!..”

    nazı hikemt kitap
    Aydınlık’ın Fevkalade Gençlik Nüshası’nın kapağı (sol sayfa). Sol sütunda Nâzım Hikmet’in “Komsomol” şiiri ve Nâzım Hikmet imzası ile sağ sütunda Kerim Sadi imzası (sağ sayfa).

    Nâzım Hikmet’in kendi ismiyle Aydınlık’taki ilk şiiri ise “N. H.” imzasıyla çıkan 14. sayıdaki “Yeni Sanat” şiiridir. Derginin 1 Nisan 1923 tarihli sayısındaki bu şiir onun “Orkestra” ismiyle bilinen şiirinin ilk hâlidir. Nâzım Hikmet, Aydınlık’ın 30. sayısına kadar şiir­lerini ve yazılarını dergiye ulaştı­rır. Bunları, o tarihlerde öğrenim gördüğü Moskova Doğu Emekçi­leri Komünist Üniversitesi’nden (KUTV) dergiye göndermektedir.

    Aralık 1924’te gizlice İstanbul’a dönen Nâzım Hikmet, Kerim Sadi’yle birlikte Aydınlık’ın özel gençlik sayısında önemli bir rol üstlenir. 18 Şubat 1925 tarihinde çıkan bu 31. sayıda, Şefik Hüsnü dergiyi adeta gençlere bırakmış­tır. 23 yaşındaki Nâzım Hikmet ile 25 yaşındaki Kerim Sadi öncülü­ğünde hazırlanan bu “fevkalade gençlik nüshası”, aynı zamanda gençlerin gençler için çıkardığı ilk özel dergi sayısıdır.

    Dergi kapağının ortasında, “fevkalade gençlik nüshası” başlığı, onun altında İstanbul’da fabrika bacaları önünde doğan güneşin peşisıra zincirlerini kırmış kızıl bayraklarıyla proleter gençler tasvir edilmiştir. Dergi çizimleri ilk 30 sayıda olduğu gibi bu sayıda da mükemmeldir; yerli ve orijinal karakalem grafik çi­zimlerden oluşur. Ne yazık ki hiç­bir sayıda çizerin kimliğine dair bir isme veya alıntıya yer veril­memiş, kimi çizimlerin altında o dönem ismine aşina olunmayan bir “S” imzası yer almıştır. Belli ki isimleri günümüze ulaşmamış genç Aydınlık yazarları gibi çok iyi ve unutulmuş bir kalemdir dergi­deki bu çizgilerin sahibi.

    “Fevkalade gençlik nüsha­sı”nın giriş yazısı, kendisine bir selam olarak Mustafa Suphi’den (1882-1921) alınan “Yaşta ve başta gençlik” yazısıdır. Dergide sırasıyla şu yazılar yer alır:

    “Ahmed Tevfik: Türkiye gençli­ğinin sınıfı-mevkii

    resim_2024-08-26_005108991
    Aydınlık’ın Fevkalade Gençlik Nüshası’nda “S” imzalı Rosa Luxemburg çizimi.

    Anonim: İnkılâbî vecizeler

    Kerim Sadi: Gökalp’in portresi – Mayıs 1 – 1 Mayıs

    Nâzım Hikmet: Komsomol

    Memduh Necdet: Türkiye’de işçi gençliğinin vaziyeti

    Muammer: Köylü gençliği

    Mim. Halis: Cihan işçi gençliği­nin vaziyeti,

    Kerim Sadi: Anadolu

    Tuğrul Vecdi: Bugünkü gençlik ve yarınki inkılâb

    Ahmed Şahin: Karl Liebknecht ve Roza Luxemburg

    Anonim: Biz ölülerimiz için ah u vah etmeyiz! Fakat dişlerimizi gı­cırdatarak saflarımızı sıklaştırırız.

    Kerim Sadi: Harap çiftlikte iki köpek – Hı. Hanımla Ye. Bey okusunlar diye

    resim_2024-08-26_005115095
    Aydınlık’ın 2. sayısının kapağı. Kapağın sol tarafında “Bu nüshanın hasılatı sokağa atılan tramvaycılara aittir” yazılı.

    Burhan Asaf: Bir İnsan – Maxim Gorki’nin Lenin’e ait hatıralarından”.

    Bu sayıya, Nâzım Hikmet’in ilk defa 1922’de Moskova’da kaleme aldığı “Komsomol” şiiri damgasını vurur. Kapakta, zincirlerini kıran gençlik tasviri adeta bu şiirinin dizeleriyle yürümektedir:

    KOMSOMOL

    Kızıl bayrak dikildi kürenin mihverine! / Mihverin kutuplarından çıkan en sivri yerine! / Uzun ağır balyozları bellerine takarak / Keskin orakları güneşte şimşek gibi çakarak / Bekliyor pusu / Proletarya ordusu! / Sen de atla kızıl taya / Hazır ol. / Komsomol! / Kavgaya!.. / Kavgada kuvvetli dinç / Bir ağrıdan gelen deli bir sevinç / Sıçrar atlar köpüklenir çatlar / Kafan-da!!!.. / Hay-da. / Beyaz orduları dumanlı ufuklar gibi önüne katan / Dörtnal giden atının uzanan boynuna yatan / Yalın kılıç / Bir kızıl süvarisin!.. / Gamın kederin tüylerini bir kara tavuk gibi yol! / Kuvvetli ol / Neşeli ol / Haydi Komsomol!..

    Aynı sayfanın sağ blokunda Kerim Sadi’nin “Mayıs 1 – 1 Mayıs” şiirinin dizeleri yankılanır: “Porta­kal gibi yuvarlak dünya orak-çekiç biçimini aldı. Bütün ülkelerin cad­delerinden kırmızı, yekpare tunç enternasyonel akıyor. Milyon­ların kırmızı bir kolu cemiyetin kapısından geçiyordu. Gökalp’in portresi canlandı. Dudakları kımıldadı” girişiyle başlayan şiir şu dizelerle biter: “Yok bize hiç kimsenin imdadı / Sultanlardan Paşalardan…”

    nazı hikemt kitap.png 2
    Şefik Hüsnü’nün 9. sayıda sansüre uğrayan yazısı ve sadece başlığı: Halkçılığa Dair Mülahazat (solda). 14. sayıda N. H. imzalı “Yeni Sanat” şiiri (sağda).

    Dergide Tuğrul Vecdi’nin “Bu­günkü gençlik ve yarınki inkilab” yazısı ise şöyle başlar: “Gençlik denilen cemiyetin kökünde kay­nayan öyle coşan ve coşturan bir kuvvettir ki her devrin fikir cere­yanlarını hassas bir mıknatıs gibi kendine cezbetmiştir”. Yazının bitiş cümleleri de hayli çarpıcıdır: “Şunu da bil ki, seni yaratacak yok! Yaşamak, ezilmemek, ölme­mek istiyorsan kendini yaratmaya bak! Yarının inkilabı, mefkurenin çocuğunu bekliyor!..”

    nazı hikemt kitap.png 3
    Aydınlık’ın 100 yıl önce 1 Mayıs 1923’te yayımlanan “İşçi Günü 1 Mayıs” başlıklı 15. sayısı.

    Aydınlık ve Orak-Çekiç, Şubat 1925’teki Şeyh Sait İsyanı sırasın­da çıkarılan Takrir-i Sükun Yasası doğrultusunda Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılır. Şefik Hüsnü ve arkadaşları İstiklâl Mahke­meleri’nde ağır hapis cezalarına çarptırılır. Şefik Hüsnü otobiyog­rafisinde o günleri şöyle yazacak­tır: “1925’te hükûmet, yasakladığı komünist gazeteleri yayınladık­ları ve 1 Mayıs 1925 gösterilerini düzenledikleri için tüm bilinen komünist militanları tutukladı ve Ankara İstiklâl Mahkemesi’nde yargıladı. Belli başlı sanıklardan biriydim. Ancak tevkifattan birkaç gün önce, ülkeden ayrılabildim. Mahkeme diğer üç yoldaşla birlik­te beni 15 yıl ağır hapse mahkûm etti. 1928’de bu hüküm gözden geçirildi ve mahkûmiyetim 1 yıla indirildi”.

    nazı hikemt kitap.png 4
    Cihan İşçi Gençliğinin Vaziyeti başlıklı yazı ve çizim.

    Aralık 1924’te Moskova’dan İstanbul’a dönmüş olan Nâ­zım Hikmet ise, Aydınlık’ta ve Orak-Çekiç’e yazdığı yazılardan dolayı, “komünist örgütlenme ve propaganda yaparak iç güvenliği bozmak”tan Ankara İstiklal Mah­kemesi’nce 15 yıl hapse mahkum edilir. 1925 Haziran’ında polis tarafından arandığı İzmir’den, gizlice İstanbul’a, annesi Celile Hanım’ın evine geçer. Buradan da Mühürdar açıklarında bekleyen bir takaya tayfa kılığında binerek Sovyetler Birliği’ne gider.

    resim_2024-08-26_005508803
    Aydınlık Dergisi Fevkalade Gençlik Nüshası’nda zincirleri kıran bir çekiç vinyeti.

    1928’te çıkan genel af yasası ile Türkiye’ye ikinci dönüşünü yapan Nâzım Hikmet, 1 Ağustos’ta Laz İsmail birlikte Artvin sınırından ülkeye girmek isterken Hopa’da yakalanır. 23 Aralık 1928’te af kanunundan faydalanana dek ha­pis yatar. 18 Mart 1933’te ise TKP davasından yargılanan Nâzım Hikmet, tutuklanarak İstanbul ve Bursa Cezaevi’nde hapis yatar. Cumhuriyetin 10. yılı dolayısıyla çıkarılan yeni bir af yasasından sonra, 12 Ağustos 1934 tarihinde serbest bırakılır. 17 Ocak 1938’de bu defa Harp Okulu öğrencilerini isyana teşvik etmekten tutuk­lanır ve toplam 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılır. Bu tarihten 15 Temmuz 1950’ye kadar çoğunlu­ğu Bursa Cezaevi’nde olmak üzere aralıksız 12 yıl 6 ay hapis yatmak zorunda kalır. 15 Temmuz 1950’de açlık grevi sonrası özgürlüğüne kavuşur. Yaklaşık 1 yıl sonra 17 Haziran 1951 tarihinde memleke­tini üçüncü ve son defa terketmek zorunda kalır. 61 yaşında, 3 Ha­ziran 1963 tarihinde Moskova’da evinde geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybedecektir.

  • Abdülhak Şinasi Hisar: Unutulan bir İstanbullu

    Özellikle İstanbul şehri-hayatı üzerine müstesna yazıları, şiirleri ve romanlarıyla iz bırakan Abdülhak Şinasi Hisar, doğma-büyüme İstanbullu, çok iyi eğitimli bir yazardı. 60 sene önceki cenazesine pek az kişi katılmış; belediye işçileri tabutunu Aksaray’dan Topkapı’ya kadar taşımıştı. El verenlerden bir tanıklık…

    Bundan tam 60 sene önce, günlüğüme şunları yazmışım:

    “4 Mayıs 1963 – Abdülhak Şinasi Hisar toprağa verildi. Hürmet beslediğim, yakından tanıdığım mümtaz simalardan biriydi. Zannetmem ki onun beyefendiliğini taşıyan üç-beş insan daha kalmış olsun. Bizim neslin yegâne şansı, bu üstün kişilerden ekserisine yetişme­mizdir. Cenazesinde bulunan­lar, Hamdullah Suphi, Nihad Sami, Mümtaz Tarhan, Said Nazif Ozankan, Ekrem Hakkı Ayverdi, Nadir Nadi, daha bir­çokları ile vali ve belediye reisi (Necdet Uğur) beylerdi.

    Bu, pek acı ölümle aynı tesir­de bir başka üzüntü ise bizzat üstadın yakın arkadaşları da dahil olmak üzere seçkin zevat­tan teki olsun cenaze namazını kılmadılar. Musallanın önünde el bağlayanlar o civardan ya­bancı kimselerdi. Merkez Efen­di’ye giderken Hamdullah Suphi ile hayli konuştuk. Zindeliğini bana doğrulattı. İlerimizde giden cenâze, kendisini korkut­muştu.

    resim_2024-08-26_004454448
    Abdülhak Şinasi Hisar.

    Üç kürek toprak üzerin­de birkaç çelenk, Merhumun geçmiş günlerine ait birkaç menkıbe ve el fatihâ”.  Bugün bana bütün cümleleri düzeltme gerektirir görünen bu günlüğün hatırlattıklarını da yazayım: O tarihte Çorlu’da yedeksubay olarak askerlik ya­pıyordum. Kurban Bayramı idi; 3 günlük izinle İstanbul’a gel­miştim. Kaldığım ev Lâleli’de idi. Hisar’ın (1888-1963) cena­zesinin Lâleli Valide Camii’nden kaldırılacağını sabah radyodan dinlemiştim. Yürüyerek camiye gittim. İstanbul’un tenha bir cumartesi günü idi.

    Ekran görüntüsü 2024-08-26 004508
    A. Şinasi Hisar’ın kitaplarını yayımlayan İbrahim Hilmi Çığıraçan’a imzaladığı Boğaziçi Mehtapları kitabı.

    Bugün için inanılmayacak başka bir İstanbul gerçeği daha: Cenazeyi Aksaray’dan Topkapı dışında Kozlu Merkez Efendi Mezarlığı’na kadar belediye iş­çileri taşıdı. Belediyenin cenaze arabası yok muydu? Akla zarar bir soru. Olasılıkla bayram ne­deniyle veya merhuma tazimen omuzlarda götürülmesi uygun görülmüştü. H. Suphi Tanrıö­ver, sağ elinde baston koluma girerek yürürken hayli yoruldu. Bastonu ile tabutu göstererek: “Bu benim giden son arkada­şım!” demişti. Galatasaray’da birlikte okumuşlar. Belediye Başkanı Necdet Uğur da önde yürüyenler arasındaydı. Me­zarlıkta defin tamamlanınca o yılların ünlü mevlüthanların­dan Adem Erim dokunaklı bir dua yaptı. Merhum, yaşarken küs oldukları, aynı soyadını da almayan kardeşi Selim Nüzhet Gerçek’in yanına gömüldü. Orada bunu konuşanlardan biri “öbür dünyada barışırlar” temennisine bulununca gülüş­meler olmuştu.

    Çelik Gülersoy’dan bir cenaze anısı…

    Benden önce Hamdullah Suphi Tanrıöver, Prof. Vehbi Eralp ve ak­rabasından Fatma Hanım (İzzet Melih’in eşi) gelmişlerdi. İçlerinde tek hukukçu ben olmama rağmen cenazede ne yapılacağını bilmiyor­dum. Hamdullah Suphi Bey bu küçük cemaate Kanunî’nin savaşlarını anlatmakla meşguldü. Nihayet aklımıza Belediye Başkanı’na haber vermek geldi. Dönemin Belediye Başkanı, Necdet Uğur idi. Sayın Uğur’un Hisar’la tanışıklığı yokmuş. Fakat bu aydınlık adam onun en iyi okuyucularından biriymiş. Vefatı ona telefonla haber verdiğimiz­de bütün işlemleri süratle yerine getirttirdi. Fatma Hanım’ın verdiği bilgiyle Merkez Efendi’de ağabeyisi Selim Nüzhet Gerçek’in mezarı bulduruldu. Onun yanında yer hazırlatıldı. Kimsesiz bir ölü için bütün bu kolaylıklar birer mucize idi. Kader ona bir dizi son nimetler sunmuş oluyordu: Hiç olmazsa ahrete rahat gidiş.

    Dostum arife günü ölmüştü; bayramda cenazesi kaldırılacaktı. Bizim kurumdan bir çelenk yaptırılması isteğime, başkan Atabinen (Reşit Saffet) şu gerekçe ile hâcet görmedi: “Evladım, arkasında kimse bırakmadı ki! Çiçeği kim görecek?” Böylece o genç yaşımda, çiçeklerin anılara saygı için değil kalanlara nümayiş için gönderildiği­ni öğrenmiş bulundum.

    Cenaze namazı Aksaray Valide Camii’nde az bir cemaatle (50 kişi kadar) kılındı. Frau Buck, bir duvara yaslanmış için için ağlıyor ve bana soruyordu: “Almanya’da böyle biri ölünce ülke ayağa kalkar. Hani sizin hiç değilse üniversite gençliğiniz nerede?..

    (Devamı için Çelik Gülersoy’un A. Şinasi Hisar Anı Broşürü – Çelik Gülersoy Vakfı yayını, İstanbul 2001).

    resim_2024-08-26_004619521
    Taksim Belediye Gazinosu’nda Abdülhak Şinasi Hisar ve Çelik Gülersoy (1953).
  • Sana dün bir drone’dan baktım aziz İstanbul!..

    Sana dün bir drone’dan baktım aziz İstanbul!..

    İstanbul’un 1453’te Sultan 2. Mehmed tarafından fethedilmesinin ardından yaşadığı hızlı değişim, Petrus Gyllius’un (1490-1555) “Hiçbir Türk doğduğu kenti hatırlamaz” sözünü hatırlatır. Drone görüntüleriyle, kentin 15. yüzyıl ortasından bugüne geçirdiği dönüşümün kilit noktaları.

    Olağanüstü konumu ile geniş bir coğrafya­nın merkezi İstanbul, Bizans’ın başkenti olmanın ötesinde, Bizans kimliğini şekil­lendiren ve Akdeniz havzasının tarihine, kültürüne yön veren bir merkezdi. Asırlar boyunca büyük orduların saldırısına uğrayan ve defalarca kuşatmaya maruz kalan kara surları, dünyanın en önemli savaş alanlarından biridir.

    Bugün pervasızca kullandığı­mız bu alanda, özellikle 5. yüzyıl­dan sonra çok kanlı çarpışmalar yaşandı. İstanbul’un Vikingler, Bulgarlar, Slavlar, Ruslar, İranlı­lar, Araplar, Latinler, Selçuklular, Haçlılar ve Osmanlılar tarafın­dan defalarca kuşatılması, dünya tarihinin önemli olayları olarak hâlâ değişik şekillerde hatırlanır. Kent için verilen bazı savaşların sonunda birçok “kahraman ve düşman mitosu” gelişmiş, bunlar kent ve dünya tarihine kaydedil­mişti. Tüm bunlar olurken İstan­bul hem doğudan hem batıdan gelen saldırılardan, savaşlardan yorgun düşmüş ve sonunda çok geniş bir coğrafyanın siyasi ve kültürel başkenti olma özelliği­ni yitirip surlarının çevresine çekilen -adı hâlâ Roma İmpara­torluğu olsa da- küçük bir devlete dönüşmüştü.

    1453’te Osmanlılar, bu uzun sürecin sonunu ve günümüze kadar ulaşan yeni devrin başlangıcını hazırlayan kuşatmayı başarıyla sonuçlandırınca, İstanbul yeniden güçlü bir devletin başkenti hâline geldi. Osmanlılar kentteki Akdeniz kültürünün güçlü köklerine, Asya’nın içlerine kadar uzanan yeni kültür kökleri ekledi. Şehir bundan sonra hızla hem batı Türklerinin hem çevre halkların kültürel merkezi hâline gelecek, hepsinin tarihinde silinmez izler bırakacaktı.

    Ancak başlangıçta fetih beklenen büyük heyecanı yaratmamıştı. Fetihnameler yollanan İslâm ülkeleri kendi dünyalarına çekilmişti; büyük tepkiler vermediler. Batı dünyası tereddütteydi. Yıllarca kendilerinden yardım isteyen kente önce “yanlış” mezhebini değiştirmesi ve Roma’nın üstünlüğünü tanımasını tavsiye etmişlerdi. Vadettikleri yardımı, bir türlü göndermediler. Venedikliler, Cenovalılar surlarda Bizans halkına yardım etse de Konstantinopolis’e sığınan bir Osmanlı şehzadesi ve adamları da surlardaydı. Diğer tarafta, Osmanlı ordusundaki Macar topçuları, Sırp lağımcıları da unutmamak gerek.

    Kuşatma ve fetih ile ilgili çok karışık noktalar vardır. Fethe doğrudan şahitlik eden kaynaklar çok azdır. Kaynakların çoğu daha sonraki dönemlerde yazılmıştır. Yunanca, Latince, Arapça, Farsça, Türkçe metinlerin bir kısmı garip hikayeler ve menkıbelerle doludur.

    resim_2024-08-25_175704279

    Dönüşen İstanbul

    Kentin yaşadığı değişim ve dönüşümler Anadolu’dan Balkanlar’a, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya kadar uzanan bölgelerden kaynaklanmıştır ve bu coğrafyaları da etkiler. İstanbul artık hem Doğu’nun hem Batı’nın başkentidir. Diller, dinler, her çeşit inanç grubu için bir merkeze dönüşür. Hiç şüphesiz Fatih, onun değişimindeki en önemli karakterlerden biridir. Hükümdar kentten beslendiği gibi kent de onun zengin dünyasından beslenir.

    16. yüzyıl inanılmaz bir değişim dönemidir. Kentin her köşesinden yeni anıtlar yükselir. Akdeniz coğrafyasının her yerinden özellikle eski kentlerden gelen renkli mermerler, yapı malzemeleri bu yeni binaları süslemeye başlar.

    17.yüzyılda muhteşem anıtlar inşa edilmeye devam eder. İstanbul 18. yüzyılda Kuzey Hindistan’dan Batı Avrupa’ya kadar birçok kültür bölgesi ile ilişki içinde, masal yapıları ile dolar. Muhteşem meydan çeşmelerinden sebillere, kütüphanelerden kuş evlerine ve dev anıtlara kadar sayısız yapı çok ince bir işçilikle bezenir.

    En büyük ve köklü değişimlerin yaşandığı dönem ise 19. yüzyıl olur. Başkent, Batı Avrupa’nın hızla gelişen ve değişen dünyasından etkilenir. Bu yüzyılın ortalarına doğru, başta ordu olmak üzere birçok devlet kurumunda köklü yenilikler yapılır. Kentte Avrupa başkentlerindeki gibi saraylar, devlet daireleri, Bakanlıklar, okullar, hastaneler, istasyonlar, oteller, hanlar inşa edilir. Değişim kentin fiziki görünümünü de etkiler; eski görkemli kostümlerin yerine yenileri giydirilir.

    20. yüzyılda ise dönüşüm hızlanarak devam eder. 1950’lerden itibaren Osmanlı başkentinin anıtsal ahşap mimarisi yavaş yavaş yokolmaya başlar. Nihayet içinde bulunduğumuz yüzyıla da, günümüze kadar süren bir “değişim rüzgârı”yla gireriz. Öyle ki kent, artık 20 yıl önceki kent bile değildir.

    İstanbul, Petrus Gyllius’un (1490-1555) “Hiçbir Türk doğduğu kenti hatırlamaz” tespitini haklı çıkarırcasına çok hızlı değişti, değişmeye devam ediyor. Fethin topografyası üzerinde yaşıyor olmamıza rağmen, fetih izlerini takip etmek giderek zorlaşıyor. Bu dosyamızda, hem son kuşatmanın kimi hâlâ canlı anılarını hatırlatmaya hem de fetihten günümüze kadar kentin yaşadığı önemli mimari değişimlere ışık tutmaya çalıştık.

    resim_2024-08-25_175511730
    1493’te Hartmann Schedel tarafindan kaleme alınan Nürnberg Kroniği’nden Bizans döneminde Konstantinopolis panoraması.
  • ‘Yaşarken yazılan tarih’e ilham veren barış çağrısı

    27 Mayıs 2013 gecesi İstanbul Taksim’deki Gezi Parkı’na iş makinalarının girmesiyle başlayan Gezi protestoları 10 yılı geride bıraktı. 10 yıl önce Türkiye’nin önde gelen tarihçilerine “Tarih kitapları bu hadiselerden nasıl bahsedecek?” diye sormuştuk. Yazılmaya devam eden bir tarihin hikayesi.

    “Hem cesur hem bilgeydiler. Hem bir, hem birliktiler. Hem birbirlerinden farklı hem ortaktılar. Hem tek başına hem kalabalıktılar. Böyle olduklarını bilmiyorduk. Belki onlar da ken­dilerini böyle bilmiyorlardı (…) Bunlar sonuçta ‘üç-beş çapulcu’ değildi ama, biz çoğu yetişkinin de yıllardır tekrarladığımız ‘oku­maz etmez, kültürsüz, bilgisiz, bilinçsiz, Türkçesiz, geçmişinden habersiz, yol-yordam bilmez, bencil, apolitik, vs.’ gençler değil­ler miydi? Değillermiş”.

    Tam 10 yıl önce, “yaşarken yazılan tarih”i yaşandığı dönem­de yansıtmak, geleceğe kalacak tarihî malzemeye bir katkı sağla­mak amacıyla ilk kez bir sayısını tamamen özel bir konuya ayıran dergimizin Gezi Parkı eylemle­rinde yaşamını yitirenlere, aile­lerine, yaralanıp sakat kalanlara ve acı çekenlere adadığı “fevkala­de nüsha”, Yayın Yönetmenimiz Gürsel Göncü’nün bu satırlarıyla başladı.

    resim_2024-08-25_174051210
    ntv tarih’in Gezi eylemlerine ayırdığı son sayısı.

    Tam 10 yıl önce Türkiye, bu­lunduğu coğrafyanın yakın tari­hinin en önemli kırılma anların­dan birini yaşadı. 27 Mayıs 2013 gecesi İstanbul Taksim’deki Gezi Parkı’na iş makinalarının girme­siyle başlayan Gezi protestoları, 31 Mayıs’ta sabahın ilk saatle­rinde parkta “nöbet tutan” 3 bine yakın insanın üzerine yoğun gaz bombası atılmasının ardından birkaç gün içinde 81 ilin (Bayburt hariç) 80’ine yayılarak kitlesel­leşti; Türkiye’nin gördüğü en geniş kapsamlı “kendiliğinden” harekete dönüştü.

    O gün, park boşaltılıp polis bariyeriyle kapatılırken Harbiye tarafındaki duvarın çökmesiyle bir kişi yaralanmış; sabah 10.00’da polis müdahalesini protesto etmek için yapılan basın açıklamasının hemen ardından gazeteci Ahmet Şık, milletvekili Sırrı Süreyya Önder ve müzisyen Ege Çubukçu’ya gaz fişekleri isabet etmiş; oturma eylemi yapan gruptan Ürdün kökenli Lobna al Lamii kafasına çarpan gaz fişeği nedeniyle hastaneye kaldırılmıştı. Yine aynı günün akşamı sokağa çıkmayanlar da ilk defa pencerelerinde tencere-tavalara vurarak protestolara destek vermişti.

    ntv tarih, Gezi’den yola çıkarak hem Türkiye hem de dünya tarihindeki kendiliğinden hareketlere ayırdığı “Yaşarken Yazılan Tarih” başlıklı özel sayısında (bilindiği gibi bu sayı yayıncı tarafından piyasaya verilmemiş, dergi ekibi de bunun üzerine istifa etmişti) tarihçilere bir soru yöneltmişti: “Çevreci taleplerle başlayıp giderek Türkiye’yi sarsan bir nitelik kazanan hareketleri, gelecek nesiller nasıl okuyacak? Tarih kitapları bu hadiselerden nasıl bahsedecek?”

    Mehmet Ö. Alkan, Feroz Ahmad, Ahmet Turan Alkan, Vahdettin Engin, Ahmet Er-
    soy, Selçuk Esenbel, M. Şükrü Hanioğlu, Salih Özbaran, Halil Berktay, Metin Kunt, Yavuz Selim Karakışla, Asım Karaömerlioğlu ve Bülent Bilmez’in cevapları arasında öne çıkan ortak vurgu- lardan biri, “tarih”i yazan özne olan insanların Gezi’ye ilişkin çeşitli hafızalarıyla tek bir tarih değil, tarih(ler) oluşturacağıydı. Şükrü Hanioğlu’nun söylediği gibi, nasıl ki 63 yıl önce yaşanan “27 Mayıs”ın tarihi, yıllar içinde “Devrim”den “Darbe”ye, “Hürriyet Bayramı”ndan “Kara Leke”ye doğru uzanan bir yelpazede, tarihi yazanların durduğu yere ve zamanın ruhuna göre yeniden ve yeniden inşa edildiyse, Gezi’nin tarihyazımının da benzer bir ikiye bölünmüşlük arasında halen salınmakta olduğunu bugün görebiliyoruz.

    Bir başka vurgu, bu soruyu sorduğumuz dönemde henüz güncel olanın alanındaki protestoların, tarihin ilgi alanına girebilmesi için zamana ihtiyaç olduğuydu. Osmanlı tarihçisi Metin Kunt, şüphesiz bir dönüm noktası olacağını öngördüğü Gezi protestoları için “Ne diyecek tarih? Onu bilemiyorum, çünkü bundan sonrası iki şekilde gelişebilir. Günümüzün olaylarına karışanlar ya da bakanlar üçe ayrılmış: İkisi birbirine zıt, birinin ak dediğine öbürü kara diyor. Gelişmeleri sadece tek yönden görüyor, kabahat hep öbüründe ya da başka birinde. Ya kendini aldatıyor böyle yazıp okuyanlar ya da başkalarını aldatmaya çalışıyor (…) Böyle giderse bu ikiye bölünmüşlük gittikçe yer edecek, kemikleşecek, tehlikeli hâle gelecek. Ya da üçüncü grup baskın çıkacak. Bu gruptaki serinkanlı, sâlim akıllı kişiler sadece bir tarafın hatasını-sevabını görmek ve göstermek yerine, siyasal ve toplumsal uzlaşma kültürünün yeşermesini, güçlenmesini sağlayacak; ötekini anlayan ya da hiç olmazsa anlamağa çalışan bir topluma evrilmemize yolaçacak” demiş ve “İnşallah” diyerek sözlerini noktalamıştı.

    2020’de kaybettiğimiz Kunt, bugün temennisinin gerçeğe dönüp dönmediğiyle ilgili ne derdi maalesef soramıyoruz, ama bugün aynı soruyu yeniden yönelttiğimiz tarihçilerden Vahdettin Engin, “Ülkemizin son 10 yılındaki gelişmelere baktığımızda iki konuda ciddi problemlerin yaşandığını gözlemleyebiliyoruz. Bunlar; adalet duygusunun zedelenmesi ve liyakata değer verilmemesidir” diyor.

    image-2
    Gezi eylemlerinin simgesi hâline gelen “kırmızılı kadın” akademisyen Ceyda Sungur.

    Gezi Parkı protestolarını organize ettikleri iddiasıyla yargılanan 16 kişinin 8’i, Osman Kavala, Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Can Atalay, Mine Özerden, Yiğit Ali Ekmekçi ve Tayfun Kahraman, 1 yılı aşkın süredir cezaevindeyken; protestolar sırasında yaşanan can kayıpları için açılan davaların çoğu ise iyi hâl indirimleri, tahliyeler, beraatler ve takipsizlik kararlarıyla sonuçlanırken; Gezi Parkı protestolarının tarihyazımına biraz daha “adalet” ekleme ihtiyacı hâlâ güncelliğini koruyor.

    Gezi eylemlerinin simgesi olan “kırmızı kadın” akademisyen Ceyda Sungur, kendisine biber gazı sıkan polis memuruna dava açıldıktan sonra “Gezi direnişinde yitirdiklerimizin katilleri ve gerçek sorumluları cezalandırılana kadar, kimse adaletten bahsetmesin” demiş ve şöyle devam etmişti: “Ne yazık ki, Ethem Sarısülük başından bir polis kurşunu ile vurulduğunda, Abdullah Cömert kafasına gaz fişeği isabet ettiğinde, Mehmet Ayvalıtaş 1 Mayıs Mahallesi’nde Gezi eylemlerine katıldığı sırada ezildiğinde, İrfan Tuna işyerinde gaza maruz kaldığında, Medeni Yıldırım Lice’de kalekol inşaına karşı pankart açtığında, Selim Önder Gümüşsuyu’nda oturan kızını ziyarete gittiğinde, Zeynep Eryaşar Gezi Parkı’nda nöbet tutan çocuklarına destek için yürüyüşe katıldığında, Ahmet Atakan katillerin cezalandırılmasını istediğinde, Ali İsmail Korkmaz dövülerek öldürüldüğünde, Serdar Kadakal çalıştığı yerin önündeki sokakta oturduğunda, hiçbirinin üzerlerinde ‘kırmızı elbise’ yoktu. Güzel gözlü kardeşim Berkin Elvan ise bakkaldan ekmek almaya gitmekten daha büyük bir suç işlememişti”.

    10 yıl önce barış, huzur, kardeşlik içinde; farklılıkların zenginliğiyle yaşama ümidini herkese hatırlatan bu gençlerin arzusunun gerçekleşmesi için bir 10 yıl daha yaşlanmalarını beklememek dileğiyle…

  • Müzik dünyasında kıvanç gerçek hayatta ise bir utanç

    Alman besteci ve teorisyen Wagner, müzik dünyasına getirdiği yeni ve devrimci kavramlar-uygulamalarla bir çığır açtı. Ancak Yahudi aleyhtarı görüş ve yazılarıyla, ölümünden 50 sene sonra Nazizmin ve 3. Reich’ın sembolü hâline geldi. Doğumunun 210. yılında, çok tartışmalı bir sanatçının kısa hayat serüveni.

    Richard Wagner, müzik tarihinin en önem­li bestekar ve müzik teorisyenlerinden biri olmakla beraber, bir o kadar da tartış­malı bir kişilikti. Daha 20’li yaşlarında sanat çevrelerinde dünyaca ünlü bir müzisyen ola­cağını anlatıyor; aynı zamanda çok çalkantılı bir dönemde (1848 Avrupa Baharı/Devrim­leri) gazetede polemik yazıları yazıyordu.

    Wagner’in Bayreuth festivaline bağış yapan Sultan Abdülaziz’in oğlu son halife Abdülmecid Efendi’nin yaptığı Wagner portresi.

    Wagner, ömrünün büyük bir kısmında -eserleriyle büyük kazançlar elde ettiği dönem­lerde bile- maddi sıkıntı çekti ve sürekli olarak bankerlerden borç alarak hayatını idame ettirdi. Müzik dünyasına “Ge­samtkunstwerk” ve “Leitmotiv” gibi kavramlarla büyük katkı­larda bulundu; fakat anti-semi­tik yazı ve görüşleriyle Naziz­min kurucu ideologlarından ve 3. Reich’ın devlet kültlerinden biri oldu.

    1-Sadece bir bestekar ve müzik teorisyeni değildi

    Richard Wagner hem operalarını bestelerken libret­to’larını da yazan iyi bir edebi­yatçı hem de bunların sahne­lenmesini sağlayan bir tiyatro yönetmeniydi. Geliştirdiği önemli kavramlardan olan “Ge­samtkunstwerk”te (Bütünlük­lü/Birleşik Sanat Eseri) müzik, drama ve edebiyatın biraraya geldiği operayı tasarlamak için (daha sonra “müzik draması” kavramını kullanacaktı) tüm bu sanatsal aşamaları bizzat uygulamaya koydu. Wagner, ayrıca önemli bir orkestra şefiydi; kendisinden önce şeflerin yapmadığı şekilde, icra sırasında belirgin şekilde jest ve mimiklerle orkestrasında­ki müzisyenleri yönlendirdi/ idare etti. Mentor’u (daha sonra düşmanı) Giacomo Meyerbe­er’den devraldığı “Grand Opera” tarzını sürdürdü. Müzik teorisi ve siyaset üzerine ses getiren yazılar ve kitaplar yazdı. Sadece yakın çevresine dağıtmak üzere hazırladığı Hayatım adlı otobiyografik kitabı ise yine dö­nemin kültür hayatını anlatan önemli bir eserdi (1963’te eksik­siz/sansürsüz olarak basılmaya başlandı).

    2-Gençken devrimciydi. Proudhon ve Bakunin gibi anarşistlerden etkilendi; eylemlere katıldı

    Genç Richard Wagner, ilk önemli sanatsal görevini Dres­den Saray Operası’nda üstlendi. Kapellmeister (müzik direktörü ve şefi) olarak atandığı bu gö­revde kendi eseri olan “Rienzi” operasıyla ciddi bir başarı elde etti. Dresden’deyken cumhu­riyetçi ve devrimci çevrelerle haşır-neşir olmaya başladı. Çevresinde yine bir müzisyen olan devrimci August Röckel ve dönemin ünlü anarşistlerin­den Mikahil Bakunin de vardı. Dresden öncesi Feuerbach ve Proudhon gibi düşünürleri okumuş, özellikle Proudhon’un mülkiyet hakkında fikirlerin­den etkilenmişti (Nibelungen Operası’nın bir bölümünde bunu irdeler). Önce arkadaşı Röckel’in Volksblätter gazete­sinde “Devrim” isimli yazısını, ardından önemli eserlerinden Sanat ve Devrim’i yayımladı. Tüm Avrupa’yı saran 1848 Mart Devrimleri’nden sonra Wag­ner’in de içinde bulunduğu cumhuriyetçi-devrim­ci çevrelerde Saksonya Krallığı’nı devirip bir cumhuriyet kurma umudu yeşermekteydi. 1849 Mayıs ayına gelindiğinde ise Ba­kunin’in de önderlerinden olduğu Dresden ayaklan­ması başladı ve Wagner de buna katıldı. Bu devrim girişimi Saksonya Kralı 2. Friedrich August’un mü­dahalesiyle başarısızlığa uğra­dı. Wagner, sahte bir pasaportla İsviçre’ye kaçarak kurtulurken arkadaşı Bakunin yakalandı.

    08-09 TARIHTE BU AY
    Dresden’deki ayaklanmalara katılmasının ardından Wagner için çıkarılan yakalama kararı.

    3-Anti-semitizmin Al­manya’daki öncülerin­den oldu

    Wagner’in hayatı boyunca kendisine çok yakın olan ve ona önemli yardım­larda bulunan birçok Yahudi arkadaşı, dostu vardı. Akıl hocası Giacomo Meyerbeer Paris’teyken ona “Rienzi” ope­rasını tamamlaması için maddi yardımda bulundu, hatta eserin Dresden’de sergilenmesi­ne de önayak oldu. Tüm bu yakın ilişkilerine rağmen, dönemin en ünlü ve başarılı müzisyenlerinden Mendels­sohn-Bartholdy ve Meyer­beer’i hedef alan “Müzik’te Yahudilik” (Das Judenthum in der Musik) adlı anti-se­mitik yazısını kaleme aldı ve takma isimle Zürih’teki bir gazetede yayımladı (1850). Bu yazıda dönemin ünlü Fransız ırkçı yazarlarından Arthur de Gobineau’nun etkisi büyüktü. 1869’da ise bu yazıyı genişle­terek ve kendi adıyla tekrar yayımladı.

    Ölümünden sonra Almanla­rın üstün ırk olduğuna inanan eşi Cosima Wagner (aynı za­manda Liszt’in kızı) tarafından düzenlenen Bayreuth Festivali, giderek aşırı milliyetçilerin odağı oldu. Wagner’in kızı Eva von Bülow-Wagner ve damadı Amerikan asıllı Alman Houston Stewart Chamberlain de, Nazi Almanyası’nda anti-semitizmin önde gelen temsilcileri ve Adolf Hitler’in yakınları oldular. Hit­ler, dev Nürnberg mitinglerinde Wagner’in operasından bölüm­lerle açılış yapıyordu. Wagner 3. Reich’ta bir devlet kültüne dönüştü.

    4-Wagner, İsrail’de uzun süre çalınamadı. Halen gayriresmî yasak sürüyor

    Henüz İsrail Devleti kurulma­dan önce, 12 Kasım 1938’de, Filistin Senfoni Orkestrası’nın “Meistersinger” operasının uvertürünü o günkü program­dan çıkarmasıyla başladı her şey. 1952’de IFO’nun Wagner ve R. Strauss’un (Nazi yöneti­miyle çalışmak zorunda kalmış olsa da anti-semitik değildi) bazı eserlerini repertuvara almasıyla İsrail kamuoyunda tartışmalar başlamış; sonuçta eserler programdan çıkarılmış­tı. Aynı yıl ünlü Yahudi kökenli Rus-Amerikan keman virtüozu Jascha Heifetz, Strauss’tan bir parça çalacağı için saldırıya uğradı. 1981’de Zubin Mehta’nın IFO’nun sanat direktörü ve şefi olduğu dönemde Wagner’in “Tristan ve Isolde”sini yıllık konser programına koyması yine büyük tepki çekti. Basında çıkan yazılardan sonra eser programdan çıkarıldı. 1991’de dünyaca ünlü Arjantin doğum­lu İsrailli şef/piyanist D. Ba­renboim’in Wagner’in eserini çalma girişimi yine sonuçsuz kaldı. 1998’de İsrail’de ilk defa bir kablolu kanal, Bayreuth Fes­tivali’nde Wagner eserlerinin seslendirildiği konser görün­tülerini yayımladı. 2000’lerde bazı konserlerde Wagner’den kesitler tüm tartışmalara rağ­men çalınmış olsa da, bugüne kadar İsrail’de hiçbir eseri sahnelenmedi.

    resim_2024-08-25_170015787
    Cosima ve Richard Wagner Liszt’in kızı olan Cosima Wagner’in eşi Richard Wagner üzerinde hem hayattayken hem de öldükten sonra büyük etkisi olmuştu.

    5-Eserlerinin etkisi mü­zikle sınırlı kalmadı; birçok sanat-edebiyat dalında da görüldü

    Wagner’in hem besteci hem orkestra şefi olarak 20. yüzyıl müziğine etkisi büyük oldu. “Gesamtkunstwerk” anlayışını, çağdaşı ve kendinden sonraki birçok besteci örnek aldı. “Tris­tan ve Isolde”deki atonal yapı (Tristan akoru), Arnold Scho­enberg’in öncüsü olduğu atonal modern klasik müziğe ilham verdi. “Orkestra Yönetme Üzeri­ne” adlı yazısı ve şef olarak stili, W. Furtwängler gibi yine birçok önemli şefi doğrudan etkile­di. Eserlerindeki sembolizm, kahramanlar (ve iç konuşma­ları), Verlaine, Mallarmé, Rilke, Baudelaire gibi birçok şaire örnek oldu. Wagner’in müzik­lerinde başlattığı/uyguladığı “leitmotiv”(tekrarlanan nakarat veya ifadeler) anlayışı, hem film müziklerinde hem de edebiyat­ta çok yaygınlaştı.