Etiket: sayı:100

  • Ulusal egemenlik fikri ve TBMM’de tartışmalar

    Lozan’daki görüşmelerinin kesilmesinden sonra Ankara’ya dönen Hariciye Vekili İsmet Paşa, TBMM’de ağır eleştirilere uğramıştı. Hükümete de tepki gösteren “İkinci Grup”un sert tavrı, imzalanacak bir barış antlaşmasının mevcut Meclis tarafından onaylanmasının imkansız olduğunu gösteriyordu. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları (Müdafaa-i Hukuk Grubu) için tek çözüm erken seçime gidip Meclis’i yenilemekti.

    Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), 20 Ocak 1921’de kabul ettiği Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’na ek bir madde (madde-i münferide=ayrı madde) koyarak, kendisini yenileyecek olan seçime hangi koşullarda gidileceğini açıklamıştı. Buna göre, “Hilâfet ve Saltanat’ın, vatan ve milletin istihlâs ve istiklâli” biçiminde dile getirilmiş olan amacına ulaştığına dair üçte iki çoğunluk oyu çıktığında seçime gidilecekti.

    Ancak kamuoyunda ve basında hemen 1922 sonlarından itibaren görülmeye başlayan seçim beklentileri, TBMM’nin söz konusu amacının bu çevrelerde pek de iyi bilinmediğini gösterir. Nitekim Mustafa Kemal Paşa’nın 6 Aralık 1922’de Halk Fırkası adında bir parti kurma niyetinde olduğunu açıklamasıyla birlikte kendisine en çok sorulmaya başlanan sorulardan biri, seçimlerin ne zaman yapılacağına ilişkindi. Mustafa Kemal Paşa ise Aralık, Ocak ve Şubat aylarında gerek gazetecilerle yaptığı görüşmelerde, gerekse Marmara ve Ege bölgelerinde halkla yaptığı konuşmalarda, seçimlerin barışın imzalanmasından sonra yapılacağını tekrar tekrar söylemişti. Bunda şaşılacak bir şey olamazdı; zira “vatan ve milletin istihlâs ve istiklâli” henüz tamamlanmamıştı. Bilindiği gibi Mudanya Bırakışması’nda, İstanbul’un işgalinin barış antlaşmasının imzacı ülkelerin parlamentolarınca onaylanmasından sonra kalkacağına karar verilmişti.

    image-131
    Seçim hatırası Müdafaa-i Hukuk Grubu/ Halk Fırkası adayları dışında yalnızca üç kişinin milletvekili olabildiği 1923 seçimlerinde sandık başında çekilmiş bir hatıra fotoğrafı.

    Geniş katılım

    Ne var ki TBMM, 1 Nisan 1923 günü seçim kararı aldı. Karar, o gün Meclis’te başkanlık kürsüsünde oturan Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’ya bakacak olursak çoğunluk oyuyla, kendisine itiraz eden bazı milletvekillerine göre ise oybirliğiyle alınmıştı. Hangi görüş doğru olursa olsun, kesin olan bir şey varsa, o da karara hem Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun hem de muhalif İkinci Grup üyelerinin ezici bir çoğunluğunun katılmış olmasıdır. O günkü oturumda önce Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’ndaki ayrı madde kaldırılmış, sonra da seçimlerin yenilenmesine karar verilmişti. İki gün son ra ise 1908’den beri kullanılmakta olan Geçici Seçim Kanunu’nda (İntihâb-ı Mebûsân Kanun-ı Muvakkatı) birçok değişiklik yapıldı. Bunların siyasal ve toplumsal tarihimiz açısından en anlamlısı, vergi versin ya da vermesin, 18 yaşını doldurmuş bütün erkeklerin oy kullanmasının kabul edilmesi, yani genel oy ilkesinin benimsenmesidir. Böylece, ulusal egemenlik fikrinin yaşama geçirilmesinde çok önemli bir adım daha atılmış oldu.

    Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki Müdafaa-i Hukuk Grubu üyelerinin Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’ndaki ayrı maddeyi kaldırıp erken bir seçime gitmek istemelerini anlamak hiç de zor değildir. Bilindiği gibi Lozan Konferansı görüşmeleri 4 Şubat 1923’te kesilmiş; orada Türkiye’yi temsil eden heyet ülkeye dönmüş; heyet başkanı olan Hariciye Vekili İsmet (İnönü) Paşa da barış görüşmelerinin gelip dayanmış olduğu noktaları Meclis’in 21 Şubat tarihli gizli oturumunda anlatmıştı. Bunu izleyen iki hafta boyunca İsmet Paşa ve mensubu olduğu Bakanlar Kurulu, hem o güne kadar göstermiş oldukları performans hem de İtilâf Devletleri’nin İsmet Paşa’ya sundukları antlaşma taslağına karşılık olarak verilmesi öngörülen TBMM Hükümeti taslağının içeriği konularında çok sert eleştirilere hedef oldu. İkinci Grup üyeleri, Lozan’a tekrar gidilmesi hâlinde yeni bir heyetle gidilmesini, hattâ Bakanlar Kurulu’nun da yenilenmesini isteyecek kadar kökten çözümler önermişlerdi. Bu grubun önde gelen sözcülerinden Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey, TBMM’nin 5 Mart günkü gizli oturumunda “Mehmetçiğin süngüsü ile kazanılan muazzam zafer Lozan’da heba edilmiştir” diyerek muhalif grubun bakış açısını özetlemişti.

    O günlerde bu eleştirilere hedef olan üç önemli kişinin, yani TBMM Reisi Mustafa Kemal Paşa, İcra Vekilleri Reisi Rauf (Orbay) Bey ve Hariciye Vekili İsmet Paşa’nın daha sonra yazdıkları ve anlattıklarına baktığımızda; üçünün de seçim istediklerini, zira var olan meclisle barış konusunu bir sonuca ulaştırmanın mümkün olamayacağı sonucuna vardıklarını görüyoruz. Bunu görebilmek için de bir siyaset dehası olmak gerekmiyordu. Nitekim Bakanlar Kurulu’nca hazırlanıp İtilâf Devletleri’ne verilecek olan karşı teklif 6 Mart günü oya sunulduğunda, Meclis’te 170 olumlu, 80 olumsuz ve 50 çekimser oy çıkmıştı. Yani İtilâf Devletleri’nin TBMM Hükümeti’nin teklifinin tamamını kabul etmeleri hâlinde bile, barış antlaşmasının Meclis tarafından onaylanabilmesi için gereken üçte iki çoğunluk elde edilemeyecekti.

    Bu kişilerin seçime giderken, çoğunlukta olacakları bir meclis beklediklerini de eklememiz gerekir. Müdafaa-i Hukuk Grubu daha iyi örgütlü, çünkü çok daha türdeş bir gruptu. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa’nın kuracağını ilan ettiği Halk Fırkası çatısı altında daha da bağdaşık bir yapıya ulaşması beklenebilirdi. Öte yandan, Millî Mücadele sürecinin bütün önder kadrosunun bu grupta yer almasının, askerî zaferin kolayca siyasal meşruluğa dönüşmesini sağlayacağına neredeyse kesin gözüyle bakılabilirdi. Ayrıca Müdafaa-i Hukuk Grubu, karşılarındaki İkinci Grup üyelerinin barış sürecini yokuşa sürenler olarak tanınmalarını sağlamak için Mart ayının ilk haftasında Meclis’in gizli oturumlarında yapılan görüşmeleri iç ve dış basına sızdırdılar. Böylece bir yanda İtilâf Devletleri’ne Lozan’da savunulan Türk tezlerinin Türkiye’de sert muhalifleri olduğunu gösterirken, diğer yanda da 10 yıldır savaşmaktan bıkmış olan seçmenlere barışa kendileriyle daha yakın olacakları mesajını veriyorlardı.

    Seçime gitme lehinde oy kullanan İkinci Grup üyelerinin yeni bir meclisten ne beklediklerini anlamak ise o kadar kolay değildir. Seçim ortamına bağlı olarak kendileri hakkında söylenebilecek ilk şey, değil bir siyasal parti, yalnızca bir grup olarak bile uyumlu hareket etmelerinin mümkün olmadığıdır. Ayrıca kendilerinin de bu durumun farkında olduğu, seçim kararı alındıktan sonra basında çıkan birçok yazı ve söyleşiden anlaşılır. Kimi aşırı muhafazakar, kimi mutlakiyet yanlısı, kimi de Enver Paşa destekçisi olarak biraraya gelmiş bu milletvekilleri; sadece Mustafa Kemal Paşa’ya ve ağızdan ağıza yayılmış olan devrimci planlarına muhalefet konusunda anlaşıyorlardı.

    image-130
    Erken seçim kararı TBMM, 1 Nisan 1923’te hem Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun hem de muhalif İkinci Grup üyelerinin ezici bir çoğunluğunun oyuyla seçim kararı aldı.

    ‘İkinci Grup’ tanımı

    Günümüzde tarihçiler, hukukçular ve siyasetbilimciler olarak hâlâ “İkinci Grup” adlandırmasını kullanıyoruz. Bunun nedeni, Mustafa Kemal Paşa’nın Mayıs 1921’de kurduğu gruba “Müdafaa-i Hukuk Grubu” adını vermesi üzerine, kendileri de Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesi oldukları için Paşa’nın bu hareketi tekeline almış olmasına içerlemelerini anlamamız; ayrıca kendilerine “İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu” demelerini de o günlerin koşullarında görece doğru bulmamızdır. Yoksa İkinci Grup’un hem siyaset hem de siyasetbilimi açısından bir “grup” olmadığı ortadadır.

    İkinci Grup, Mart ayı boyunca görülen sert muhalefetlerini, yani Lozan barış görüşmelerinin yürütülme biçimine ilişkin o gayet olumsuz görüşlerini 1 Nisan’dan sonra propaganda malzemesi yapmadı. Bu da, Misâk-ı Millî’ye dayanarak suret-i haktan görünen ve sırf muhalefet etmiş olmak için yapılan bir muhalefet olduğunun en iyi göstergesidir. Nitekim İkinci Grup üyeleri, Batı Trakya’yı, Karaağaç-Dimetoka bölgesini ve Musul’u gerekirse gözden çıkarma politikasını Misâk-ı Millî’ye ihanet olarak nitelerken; bu duruşlarının hem siyaseten savaşı sürdürme anlamına geldiğinin hem de tarihsel olarak savunulmasının mümkün olmadığının farkındaydılar.

    Millî Mücadele döneminde Türklerle sıcak savaşa girişmemiş olan Büyük Britanya, petrol yatakları nedeniyle Musul için savaşmaya hazırdı. Kaldı ki Lord Curzon, Türkiye’ye Irak petrollerinden pay verilebileceğini Lozan görüşmelerinin daha en başlarında beyan etmişti. Öte yandan kuruluşu sırasında Fransız ve Yunan işgalinde olan birçok bölgenin milletvekillerini barındıran TBMM’de, Britanyalıların işgalinde olan Musul, Kerkük, Süleymaniye yörelerinin milletvekilleri yoktu. Bu durumda Musul’un Misâk-ı Millî sınırları içinde bulunduğunu savunmakta ısrar etmek inandırıcı olamayacağı gibi savaşa da davetiye çıkarmak anlamına gelirdi.

    Batı Trakya konusunda ise Misâk-ı Millî’de bir çelişki olduğu belliydi. Söz konusu metin her ne kadar Batı Trakya’da plebisit istiyorduysa da Balkan Savaşı sonrasında çizilmiş sınırı da kabul ediyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti, Karaağaç-Dimetoka bölgesini Bulgaristan’a kendi iradesiyle, bu ülkenin kendi yanında savaşa katılmasını sağlamak için bir tür rüşvet olarak terk etmişti. Dolayısıyla, asıl önemli olan nokta, Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos’un da Lozan’da söylediği gibi, Yunanistan’ın bu toprakları Osmanlı Devleti’nden ya da Türkiye’den değil, Bulgaristan’dan almış olmasıydı.

    Saltanatın kaldırılması

    Sonuç olarak İkinci Grup üyelerinin seçim propagandası olarak kullanabilecekleri tek önemli konu, saltanatın kaldırılmasının eleştirisiydi. Bunu da daha seçim kararı bile alınmadan yapmaya başlamışlardı. İkinci Grup’un önde gelen üyelerinden Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey, Ankara’da çıkarmaya başladığı Tan gazetesinin 19 Ocak tarihli ilk sayısında “Halk ve hükûmet” başlıklı bir yazı dizisi yayımlamaya başlamıştı. Ali Şükrü Bey, bu dizinin ilk yazısında şöyle diyordu: “Bazılarının tasavvur ettiği gibi asırlardan beri devam eden bir şekl-i idareyi bir anda, bir-iki kanun tedviniyle değiştirivermek pek ziyade arzu edilir bir şey olmakla beraber, tatbikatta, fiiliyatta, hulâsa hakikatin pek sert olan çehresi önünde imkansızdır.”

    Bu yazıdan birkaç gün önce ise, Afyon Milletvekili Hoca İsmail Şükrü (Çelikalay) Efendi’ye maledilen ama daha sonra Eşref Edip (Fergan) Bey’in de büyük katkısı olduğu anlaşılan Hilâfet-i İslâmiyye ve Büyük Millet Meclisi başlıklı bir kitap yayımlanmıştı. Kitap, hilâfet kurumunu devlet başkanlığı biçiminde yorumluyor ve giriş bölümünde anayasa hukuku açısından son derece belirsiz olan “Halife Meclis’in, Meclis de Halife’nindir” biçiminde bir formül öne sürüyordu. Yazar bu formülü biraz daha açmış ve “tanzîm-i kavânîn ve icrâ-yı hükûmet salâhiyetini der-uhde eden Meclis’imizin riyâset-i tabiiyyesini Halife’nin hâiz olması, yani kavânîn-i devlet ve mukarrerât-ı hükûmetin Halife’nin nazar-ı tasdîkine iktirân etmesi bir emr-i zarurî ve şerîdir” demişti. Dolayısıyla, İkinci Grup üyelerinin Halife’ye önemli bir dizi anayasal hak tanıyarak fiilen saltanat kurumunu canlandırmak istedikleri çok açıktı.

    Bu noktada, İkinci Grup üyelerinin ezici bir çoğunluğunun yanlış tanınmasına neden olmamak için bir noktayı aydınlatmamız yararlı olacaktır. Bu kişiler, Mustafa Kemal Paşa’nın niyetlendiği ve saltanatın kaldırılması yoluyla önemli bir adımını da atmış olduğu devrime karşı olmakla birlikte, aralarından birkaç kişi hariç olmak üzere, “gerici” de değillerdi. 1909’daki Anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkmış olan ulusal egemenlik rejimine bağlı, o günlerde kullanılan deyimle “saltanat-ı meşrûta” taraftarı muhafazakarlardı. Saltanat ve hilafet kurumlarını, birçok konudaki muhafazakarlıklarını pekiştirebilmelerine yardımcı olacak birer kalkan gibi görüyorlardı; ama meclis üstünlüğü ilkesine tümüyle bağlıydılar. Dolayısıyla, kişi ya da zümre tahakkümüne karşı olmaktan çok, devrimci bir kişi ya da zümre tahakkümüne karşı duran muhafazakarlar olduklarını vurgulamak daha doğru olacaktır.

    İkinci Grup üyelerinin ister saltanat ister hilafet adı altında olsun, bir tür hükümdarlık rejiminin (saltanat-ı meşrûta) savunusunu da seçimlere gidiş sırasında yapamamaları, TBMM’nin dağılmasından bir gün önce, 15 Nisan’da yapılan bir kanun değişikliğine bağlıdır. O gün çıkarılan bir kanun, Hıyânet-i Vataniyye Kanunu’nda iki değişiklik yaptı. Bunların birincisi, 29 Nisan 1920’de kanunlaşan metinde TBMM’nin niteliğini açıklayan sözcükleri kaldırıyor ve TBMM’nin geçici bir kurum olma durumuna son veriyordu. Artık İstanbul’da bir meclis-i mebûsan istemek ağır bir suç olacaktı.

    İkinci değişiklik ise bir ektir. Bu eke göre 1 Kasım 1922’de alınan saltanatın kaldırılmasına ilişkin kararın eleştirilmesi de vatana ihanet suçu sayılacaktı. Bazı tarihçilerin devlet darbesi biçiminde yorumladıkları ve Türkiye’nin artık meşruti monarşiyle yönetilemeyeceğini ilan eden bu gelişmenin İkinci Grup üyelerini nasıl etkilediğini en iyi gösteren tepkilerden biri; İzmit Milletvekili Sırrı (Bellioğlu) Bey’in, değişikliğin siyasal özgürlüklere kısıtlama getiren, “faşistçe” bir uygulama olduğunu söylemesidir.

    Batı Avrupa’da meclis üstünlüğü ilkesi üzerine kurulu birçok meşruti monarşi bulunduğunu; Türkiye’de de aynı sistemin 10 yıl boyunca uygulanmış olduğunu gözönünde bulundurduğumuzda, o günlerde böyle bir isteğin ne siyasal ne de ahlakî açıdan yanlış olduğunu söyleyemeyiz. Dolayısıyla, Sırrı Bey’in siyasal özgürlükler konusunda haklı olduğunu teslim etmek gerekir. Ancak, devrimci jakobenlikle faşizmi aynı kefeye koyan Sırrı Bey’i azılı bir Ermeni ve Rum düşmanı siciliyle birlikte ele aldığımızda; bu siyasal özgürlükler çıkışını demokrasi ve insan hakları ilkeleri adına değil, muhafazakarlık adına yaptığını da görmek gerekir. Yani bunun, tıpkı yukarıda gördüğümüz Misâk-ı Millî örneğindeki gibi, gene bir suret-i haktan görünme örneği olduğu aşikardır.

    İkinci Grup üyelerinin seçim konusunda olumlu oy kullanmış olmalarındaki saikin, meşruti monarşiye karşı olan ve Hilafet’i de ellerine geçecek ilk fırsatta kaldırmayı planladıkları anlaşılan Müdafaa-i Hukuk Grubu’nu bu özellikleriyle seçmenlere şikayet ederek toplumsal destek kazanmak olduğunu söyleyebiliriz. Tabii bu imkanın 15 Nisan’dan sonra yitirilmiş olması da İkinci Grup’un siyaset sahnesinden silinmesi sonucunu doğuracaktı.

    1923 seçimlerinde Müdafaa-i Hukuk Grubu/Halk Fırkası adaylarını yenerek milletvekili seçilebilmiş yalnızca üç kişi vardır. Gerçi elimizde henüz seçim sonuçlarına ilişkin somut verilere dayanan bir çalışma bulunmuyor. Seçim çevrelerinde herhangi bir usulsüzlük yapılıp yapılmadığına dair de pek bilgimiz yok. Bu nedenlerle seçimlerde ciddi bir rekabet olup olmadığına ilişkin bir şey söylemek mümkün değildir. Ancak, sandıktan çıkmakta pek de zorlanmamış olan Müdafaa-i Hukuk Grubu adaylarının, yukarıda özetlemeye çalıştığımız tartışma konularında yekvücut olarak Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresi saflarında durduklarını söylemek de mümkün değildir.

    Nitekim Lozan Antlaşması Meclis’in onayına sunulduğunda, oylamaya 286 milletvekilinden 227’si katılmış ve 213 olumlu oy çıkmıştı; 29 Ekim 1923 akşamı ise cumhuriyetin ilanı lehinde yalnızca 158 oy çıkacaktı.

    Yakup Kadri’den muhaliflere salvolar

    Müdafaa-i Hukuk Grubu/Halk Fırkası’ndan 1923 seçimlerinde milletvekili adayı olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun İkinci Grup üyelerini betimleyişi:

    “Biliyoruz ki, Hüseyin Avni [Ulaş] Beyefendi gürbüz ve müfrit bir teceddüd tarafdârıdır; Şükrü [Çelikalay] Efendi kara bir mürtecidir, Vâsıf [Karakol] Bey koyu bir İttihâdcı olmak ve İttihâdcılık da saltanat-ı meşrûta tarafdârlığı demek olduğu için, saltanat-ı meşrûtacıdır. Salâhaddin [Köseoğlu] Bey harâretli bir inkılâbcıdır, Hacı Tâhir [Kucur] Efendi mutedil bir muhâfazakârdır. Diyâb [Yıldırım] Ağa’nın kendine mahsus hiçbir fikri yokdur, ara sıra rüyâ tabîr eder; ekseriyetle İkinci Gruba rey veren Vehbi [Büyükyalvaç] Efendi ise için için mutlakiyet-i idâreye mütemâyildir; Cemâl [Mersinli] Paşa’ya gelince o yalnız Cemâl Paşacıdır.”

    Yakûb Kadri, “Bu mu imiş?”, İkdâm, 2 Mayıs 1329/1923, s. 2. (Köşeli ayraç içindeki soyadları #tarih tarafından eklenmiştir).

    ‘Saltanat-ı milliyye’ ve kavram kargaşası

    İlk defa kimin, ne zaman kullandığını bilmiyoruz; ama 1922 sonbaharında ve saltanatın kaldırılmasından kısa bir süre önce “saltanat-ı milliyye” diye bir deyim ortaya çıktı. Biraz garip bir deyim olmakla birlikte, Ankara’daki hakimiyet-i milliyye, yani ulusal egemenlik yanlıları, özellikle de saltanatın kaldırılmasından yana olanlarca çabucak benimsendi. Ancak hemen arkasından yeni bir deyim daha çıktı ve 1923 yazına kadar siyasal çevrelerde bir sağırlar diyalogunun başlamasına neden oldu. Bu ikinci deyim, “saltanat-ı şahsiyye” idi ve kimi zaman “saltanat-ı ferdiyye” biçiminde de kullanılıyordu.

    “Saltanat” kelimesi zaten bir hükümdarın varlığı fikrini içinde barındırdığı için bu yeni deyimler anlamsız, “atlı süvari”ye benzeyen, dolayısıyla da gülünç birer sıfat tamlamasıydı. Buna rağmen kullanıldılar ve bir karışıklığa neden oldular. Aralarında “siyaseten saf” olanları bir yana bırakacak olursak, Müdafaa-i Hukuk Grubu üyeleri bu yeni deyimleri bilinçli olarak, kısaca “saltanat” ya da “hükümdarlık” anlamında kullanıyorlar, İkinci Grup üyeleri ise bu deyimleri “mutlakiyet” anlamına alıyorlardı. Çıkan kavram karmaşası 1923 seçimleri sırasında da sürdü gerçi; ama bu deyimleri 1923’ten sonra kullanan pek olmadı.

  • Peru’da taht oyunları ve siyasal bunalımın kodları

    2016’dan beri altı kez başkan değiştiren Peru’da, Temmuz 2021’de göreve gelen Pedro Castillo’nun darbeyle indirilmesinin ardından başlayan protestolar dinmiyor. Ondan önceki başkanların biri sürgüne gönderilmiş, diğeri gözetim altındayken intihar etmiş, diğer üçü ise istifa etmişti. Peru’da uzun süredir devam eden siyasal-kurumsal bunalımın yapıtaşları ve aktörleri…

    Peru’da 2021’de seçilen eski devlet başkanı Pedro Castillo’nun 7 Aralık 2022’de darbe ile iktidardan düşürülmesi ve tutuklanması sonrasında başlayan protesto gösterileri 4 aydır devam ediyor. Mart sonu itibarıyla, polis ve ordunun sert müdahalesi ve sıkıyönetim şartlarına rağmen hız kesmeyen protestolarda, özellikle yerliler ve köylülerin etkin olduğu bölgelerde 100’e yakın kişi hayatını kaybetti, yaralananların sayısı 2 bine yaklaştı. Yoğunluğu ve süresi itibarıyla dünyada son 20 yılın en önemli toplumsal gösterileri bunlar.

    Castillo, 7 Aralık 2022’de yaptığı bir açıklamayla Kongre’yi dağıttığını, ordu ve polisi göreve çağırdığını ve bir olağanüstü hâl hükümeti kurduğunu ilan ettikten sonra “kendi kendisine darbe düzenlemek”le suçlandı ve tutuklandı. Destekçileri ise eski başkanın, onu yasadışı yollardan devirmeye çalışan Kongre’nin aşırı sağcıkanadına karşı kendini savunduğunu ileri sürüyor.

    Bu göstericiler, Castillo’nun yerine Kongre tarafından göreve getirilen yardımcısı Dina Boluarte’nin istifa etmesini, Kongre’nin kapatılmasını, Castillo’nun serbest bırakılmasını, derhal erken seçimlerin düzenlenmesini ve yeni bir anayasanın çıkarılması için halkın her kesiminin dahil edildiği bir Kurucu Meclis toplanmasını talep ediyor.

    14 Aralık’ta ülke çapında olağanüstü hâl ilan eden Boluarte hükümeti, 30 gün süreyle seyahat özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlüğü gibi birçok anayasal hakkı askıya aldı. Sağ kesimler ise şimdiden gösteriler sırasında yaşanan cinayet, işkence, keyfî tutuklamalar gibi insan hakları ihlallerine karşı cezasızlığı sağlamak için harekete geçmiş görünüyor. Aşırı sağcı Renovación Popular Partisi, Peru’nun Amerikalararası İnsan Hakları Yüksek Mahkemesi’nden çekilmesini talep ediyor. Ulusal ve uluslararası insan hakları örgütleri, gösterilerin bastırılması sırasında cereyan eden olayları “uluslararası hukuka karşı cürüm” ve “insanlığa karşı işlenmiş suç” olarak nitelendiriyor.

    image-129
    Peru’da eski devlet başkanı Pedro Castillo’nun darbe ile iktidardan düşürülmesi sonrasında başlayan protesto gösterileri 4 aydır devam ediyor.

    Bu sırada sokağın “Dina, katil, istifa”, “Çürümüş meclis, çekil!” taleplerinin baskısıyla 2026’da yapılacak olağan seçimlerin 2024’e çekilmesi için meclis oylamaları da başladı. Sol muhalefetin Kurucu Meclis çağrısı reddedilirken, seçimler yeniden olağan tarihine, 2026’ya bırakıldı. Oysa kamuoyu araştırmalarına göre, başkanlık ve meclis seçimlerinin bu yıl yapılmasına onay verenlerin oranı %73 idi.

    Peru’da yönetici sınıfın içinde bulunduğu kriz, yeni bir durum değil. 2016’dan bu yana ülkede altı kez başkan değişti. 2016’da seçilen Pedro Pablo Kuczynski, iki yıl sonra meclis oylamasıyla devrildi. 2018’de Başkan Yardımcısı Martín Vizcarra, onun yerine geçici başkan olarak atandı. 2020’de Vizcarra’nın yerine önce beş günlüğüne Manuel Merino ve sonra da Francisco Sagasti geçti. Temmuz 2021’de göreve başlayan Castillo’nun darbeyle itham edilerek indirilmesinin ardından yerini alan Dina Boluarte ise Peru’nun bağımsızlığından bu yana, yani yaklaşık 200 yıldır başkanlık makamına geçen ilk kadın oldu. Kendisinden önceki başkanların biri sürgüne gönderilmiş, diğeri gözetim altındayken intihar etmiş, diğer üçü ise istifa etmişti.

    2021’de 18 kişi başkanlığa aday olmuştu. Bu adaylar arasındaki Castillo %19 ile sürpriz bir birincilik elde ederken, sistemin kabusu diktatör Alberto Fujimori’nin hapisten de olsa nüfuzunu sürdürmesini sağlayan kızı Keiko Fujimori %13 ile en yakın rakibi olmuştu. Her ikisi de birinci tur öncesinde yapılan IPSOS anketinde ilk dört aday arasında görünmüyordu. Ancak pandemiden ciddi şekilde etkilenen Peru’da geleneksel aşırı sağ ve pragmatik Fujimoristlerin birleşik bir aday çıkaramaması, halkın Lima seçkinlerine tepkisiyle birleşince Castillo beklenmedik bir biçimde öne çıkmıştı.

    resim_2024-09-03_014427610
    İstenmeyen başkan Pedro Castillo’nun ardından Peru’nun devlet başkanlığına getirilen Dina Boluarte’yi desteklemeyenlerin oranı %71’de.

    Başkanın seyir defteri

    Pedro Castillo her ne kadar solcu Perú Libre partisinin adayı olsa da bu partinin organik bir üyesi değildi. Yıllar boyunca 2001’de başkan olan Alejandro Toledo’nun partisi Perú Posible bayrağı altında siyaset yapmıştı. Perú Libre kendisini Marksist, Leninst ve Mariategist (bu isim Peru’da sosyalizmin tarihsel siması José Carlos Mariátegui’den geliyor) olarak nitelendirse de adaylarının önemli bir kısmı komünist değildi. Stalinci bir gelenekten gelen bu parti, daha ziyade ekonominin stratejik sektörlerinin ulusallaştırılmasından yana, yeni kalkınmacı bir ekonomik program öneriyordu.

    51 yaşında iktidara gelen Castillo, ulusal siyaset sahnesinde 2017’de 75 gün süren öğretmenler grevi sırasında bürokratik sendika yönetimine karşı çıkarak yürüttüğü mücadele ile belirmişti. Peru için çok önemli olan yerli kimliğinden ziyade, köylü ve “taşralı” kimliği ile öne çıkmıştı.

    resim_2024-09-03_014433183
    Peru’da devam eden protestolarda, özellikle yerliler ve köylülerin etkin olduğu bölgelerde 100’e yakın kişi hayatını kaybetti.

    Kampanya boyunca “rondero” geçmişinin, yani Sendero Luminoso’nun (Aydınlık Yol) yenilgisinde önemli bir rol oynayan yerli-köylü özsavunma örgütlerinin (Rondas campesinas) bir üyesi olduğunun altını çizmişti.

    Castillo, ülke nüfusunun %40’ının Lima ve civarında toplandığı Peru’da, And bölgelerinde neoliberalizmin tahribatına karşı mücadele eden yerlilerin oylarının %70-90’ını alarak öne çıkmıştı. Öte yandan Latin Amerika’nın ilerici önderlerinden farklı olarak LGBTİ+ ve kadın haklarına karşıydı. Dolayısıyla, Kurucu Meclis’ten beklentisi de Latin Amerika’daki diğer yerli-köylü hareketlerindeki gibi patriyarka, neoliberalizm ve emperyalizme karşı bir tutum değildi.

    Büyük medya, aşırı sağcı milletvekilleri ve yargı, köylü kökenli bir sendikacının başkanlığını başından itibaren kabul etmedi. Hatta meclisteki sağ ve aşırı sağ kesimler, Kurucu Meclis önerisinin referanduma götürülmesinin önüne geçmek için Castillo’yu indirmeyi de hedefledi.

    Pedro Castillo, ilk zamanlarında hem başkent Lima hem de taşra solunu kapsayan bir hükümet oluşturabildiyse de 1.5 yılda 70 bakan ve 5 başbakan değiştirdi. Üstelik vaatlerini yerine getirebilmek için toplumsal örgütlenmelere yaslanacağına, solcu veya ilerici Bakanları geri çekip yerlerine kendi ideolojisiyle taban tabana zıt, neoliberal teknokratları hükümetine alarak yönetici sınıfları ikna etmeye yöneldi. Örneğin insan hakları konusunda uzmanlaşmış avukat Mirtha Vásquez’in yerine, aşırı sağcı Renovacion Nacional (Ulusal Yenilenme) Partisi üyesi Hector Valer’i başbakan olarak atadı. Böylece 1.5 yılda siyasal inisiyatifini kaybetti.

    resim_2024-09-03_014437818
    Peru’nun ‘rondero’su Pedro Castillo, seçim kampanyasında yerli-köylü özsavunma örgütlerinin bir üyesi olduğu dönemin, yani “rondero” geçmişinin altını çizmişti (üstte). Elinde “Pedro’ya acil özgürlük” pankartı taşıyan bir protestocu (altta sağda).
    g. tarihi

    Castillo, 7 Aralık 2022’de televizyona çıkıp da Kongre’yi geçici olarak feshettiğini, adalet kurumunu yeniden düzenleyeceğini, kararnamelerle işleyecek bir olağanüstü hâl hükümeti oluşturacağını ve yeni anayasa için bir Kurucu Meclis seçimine gidileceğini ilan ettiğinde 18 aylık yönetimine Kongre’nin son vereceğini, ordu ve polisin de bunu onaylayacağını düşünmemişti.

    Kongre’yi feshetme aşamasında, kararına katılmayan Bakanları dakikalar içinde istifa etmeye başladı. 9 dakika içerisinde, savunma hakkı da tanınmadan başkanlıktan indirildi ve bir dizi yolsuzluk davasının öznesi hâline getirildi. Sonunda da Meksika elçiliğine sığınmaya giderken kendi korumaları tarafından tutuklandı. Bütün bunlar sadece iki saat içinde cereyan etmişti!

    Krizden krize

    Peru’daki rejim ilk bakışta güçlerarası denge ve denetleme ilişkisinin kurulamadığı bir hiper-başkanlık sistemi gibi gözükse de yarı parlamenter bir karakter taşıyor. Diğer Latin Amerika ülkelerinde meclis, bütçenin hazırlanmasında, hükümetin yönetiminde engeller çıkarabilirken Peru’da, Castillo’nun durumunda olduğu gibi “başkanın ahlaki yetersizliği”nden hareketle soruşturma açabilir ve onu indirebilir.

    Ülkenin son beş başkanının yolsuzluk ithamlarıyla görevlerinden ayrılmak zorunda kalmasına neden olan bu siyasal-kurumsal bunalım, Alberto Fujimori’nin 1993’te Anayasa’ya eklediği bir maddeden kaynaklanıyordu. Bugün de geçerli olan madde, siyasal partilerin ve adaylarının iş çevreleri tarafından finanse edilebileceğini söylüyordu. Böylece mecliste iş çevrelerinin çıkarlarının gözetileceği bir çoğunluğun sağlanması hedefleniyor, Başkan da meclis tarafından kıskaca alınabiliyordu.

    resim_2024-09-03_014536303
    Krizin mimarı 1990-2000 arasında Peru’nun devlet başkanlığını yapan Alberto Fujimori, bugün yaşanan siyasalkurumsal bunalımın temel aktörlerindendi.

    Peru nereye?

    Halkın %90’ının güvenmediği meclisin kararı ve medyanın linç girişimi, Peruluların yapısal sorunlarının çözümü için seçim talebiyle başlattığı büyük gösterilere neden oldu. Bugün, halkın %71’i Dina Boluarte’nin başkanlığını benimsemiyor. Gösteriler esas olarak sendikaların, kayıtdışı çalışanların ve köylü kesimlerinin desteğiyle sürüyor. Meclisteki muhalefet ise yeni başkanın siyasi sığınma almadığı takdirde hapse gönderileceğini iddia ediyor.

    Şu anda Peru’da halk nezdinde meşruiyeti olmayan kurumlar ve meclis, kendi içinden bir seçenek sunma kapasitesinde olmadığı gibi yenilenmenin önünde de engel olarak durmaya devam ediyor.

    resim_2024-09-03_014540407
    Protestocular, geçmiş gösterilerde hayatını kaybedenlerin portrelerini taşıyor.
  • Modern felsefenin büyük beyni: Wittgenstein

    20. yüzyılın müstesna filozoflarından Ludwig Wittgenstein, Avusturyalı çok zengin ve köklü bir ailenin çocuğu olarak 1889’da Viyana’da doğdu. İki dünya savaşı, şiddet ve ırk ayrımcılığı ile parçalanan hayatı 1951’de sona erdi. Ancak ölümünden sonra tam olarak yayımlanan çalışmaları ve notları, günümüzde felsefenin yapıtaşlarından kabul ediliyor.

    Tarihin en ilginç zamanlarında “yaşama laneti”- ne erişmiş (!) bir kişiydi Ludwig Wittgenstein (1889- 1951). Çözülmekte olan yaşayan Habsburg monarşisinin en zengin ailelerinden birinde doğan Ludwig’in hayatı, hem ailesinin hem de ülkesinin geçirdiği sert dönüşümlerle şekillenecekti. 20. yüzyılın başında kültürel, bilimsel ve sanatsal yeniliklerin öncüsü konumundaki Freud’un, Loos’un Viyana’sından Russell’ın, Keynes’in, Moore’un Cambridge’ine uzanan Wittgenstein’ın yaşamı, iki Dünya Savaşı’nın da yol açtığı keskin iniş-çıkışlarla doluydu. 20. Yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri olarak tarihe geçmişti.

    1- Ülkesinin en zengin ailelerinden birinde dünyaya geldi

    Wittgenstein’ın ailesinin kökenleri, Sayn-Wittgenstein derebeyliğinde Moses Meyer-Wittgenstein’a (1761-1822) dayanmaktaydı. Ludwig, 9 çocuklu bir ailenin en küçüğü olarak dünyaya geldi. Babası çelik sanayiinde bir tekel kurmuş, Habsburg monarşisinin en zenginlerinden biri olmuştu. 1913’te ölümünden sonra varislerine büyük bir servet kalmış, Ludwig ise 1. Dünya Savaşı’nın ardından bunu kardeşleri ve bazı sanatçılar (R. M. Rilke, G. Trakl gibi) arasında paylaştırarak mütevazı bir hayat sürmeyi tercih etmişti.

    2- Hayatı boyunca felsefe dışında birçok farklı konuyla da ilgilendi

    Ludwig, 14 yaşına kadar evde özel öğretmenler tarafından eğitim-öğretim gördü; ardından yatılı olarak Linz’teki doğa bilimleri ağırlıklı teknik okula gönderildi. Linz’teki eğitiminin ardından makine mühendisliği okumak üzere Berlin’deki Teknik Yüksekokulu’na yazıldı. Buradayken havacılığa ilgi duymaya başlamıştı. Mezuniyetinin ardından 1908’de Manchester’daki Victoria Üniversitesi’nde havacılık üzerine doktora yaptı. Burada uçak pervane dizaynı konusunda yaptığı araştırmalar sonucunda bir tasarımı ile patent bile aldı.

    Bu dönemde ünlü düşünür Russell’ın Matematiğin İlkeleri ve Gottlob Frege’nin Aritmetiğin Temelleri adlı eserleriyle tanıştı ve felsefeye de böylece ilgi duymaya başladı. Frege ile çalışmak istese de o, Ludwig’i Russell’a yönlendirdi; Cambridge’te onun derslerine girmeye başladı. 1914’te savaşın patlak vermesiyle asker olarak orduya yazıldı ve savaş süresince birçok nişan ve madalyalar aldı. Savaş sırasında bir yandan Tractatus’u kaleme aldı ve 1918’de bunu tamamladı. Savaşın ardından ise öğretmenlik eğitimi aldı ve yeni kurulan Avusturya Cumhuriyeti’nin taşra okullarında 6 sene boyunca ders verdi.

    image-128
    Wittgenstein’ın 1922 yılında okul öğretmenliği yaptığı dönemde çekilen bir portre fotoğrafı.

    1926’de öğretmenlikten ayrıldı, Hütteldorf’taki manastırda bahçıvan olarak çalışmaya başladı! Manastırda rahip olma isteği ise diğer rahipler tarafından reddedildi. Ardından Viyana’ya döndü; burada Tractatus eseriyle Viyana Çevresi’nin toplantılarına katılırken ablasının inşa ettirdiği “Haus Wittgenstein”ın içmimarlığını yaptı. Aynı dönemde Cambridge’te Russell’ın girişimiyle “doktor” unvanını aldı. Ölümünden sonra yayımlanacak eserlere temel olan elyazmaları ve öğrencilerine dikteleri bu dönemin ürünleridir (1929- 1941).

    2. Dünya Savaşı başladığında ders verme işini sürdürmeyi ahlaken uygun bulmadığı için hastanede çalışmaya başladı; burada hastaların bakımı için çeşitli makineler geliştirdi. 1946’dan 1951’e kadar olan sürede önce İrlanda’ya sonra ABD’ye ve Avusturya’ya gitse de İngiltere’ye geri döndü ve burada prostat kanseri sonrası vefat etti.

    3- Yaşarken sadece tek eseri yayımlandı

    Bugün Ludwig Wittgenstein’ın elyazmaları, öğrencilerine dikte ettirdiği notlar ve mektuplar UNESCO Dünya Belleği Programı’nda muhafaza ediliyor. Wittgenstein hayattayken, sadece Logisch-philosophische Abhandlung (1921) adlı, daha çok Tractatus adıyla bilinen kısa kitabı, bir akademik makalesi, bir kitap eleştirisi ve çocuklar için hazırladığı bir sözlük yayımlanmıştı. Wittgenstein’ın en önemli eseri sayılan Philosophische Untersuchungen (Felsefi Araştırmalar) ise onun daha çok 1936-43 arasındaki çalışmaları sonrası oluşmuş ve ölümünden iki sene sonra yayımlanabilmişti (1953). Diğer notları da ölümünden sonra çoğunlukla öğrencileri tarafından düzenlenerek yayımlanabilmiştir. Son olarak keşfedilen, öğrencisi ve aynı zamanda sevgilisi Francis Skinner’a yazdırdığı notlar ise Arthur Gibson tarafından 2020’de yayımlandı.

    bu ay
    Wittgenstein hayattayken yayımlanan tek eseri, Tractatus adıyla bilinen Logisch-philosophische Abhandlung (1921) adlı kitabıydı.

    4- Kavgam kitabındaki “Yahudi” Wittgenstein değildi

    İlginç bir tesadüf, Wittgenstein’ın ailesi tarafından yollandığı Linz’deki teknik okulda Adolf Hitler’in de öğrenci olmasıydı. Ludwig Wittgenstein’ın gelecekte bir komplo teorisine ilk defa malzeme olması bununla ilgiliydi (diğeri SSCB adına ajanlık yapan Cambridge Beşlisi’nden bir kişinin Wittgenstein olmasıdır). Buna göre Hitler’in otobiyografik siyasi-ideolojik manifestosu Kavgam’da (Mein Kampf ) bahsedilen ve Yahudilere karşı duyduğu nefretin temeli, okulda aynı sıralarda okuduğu bir Yahudi öğrenci ile başlamıştı ve bu öğrenci Wittgenstein’dı. Halbuki Wittgenstein ile Hitler yaşıt olmalarına rağmen hiçbir zaman aynı sınıfta okumadılar. Hatta aralarında iki sınıf vardı; zira Wittgenstein giriş sınavında aldığı notla normalden bir üst sınıfta başlarken Hitler bir sınıf aşağıda başlamıştı. Wittgenstein bu okulda 3 sene okumuş (1903-1906), Hitler (1900-1903) ile sadece 1 senesi örtüşmüştü. Okulda birbirlerini görmeleri mümkünse de temas etmiş veya birbirlerini farketmiş olabilmeleri ihtimali oldukça düşüktü. Ayrıca Wittgenstein ufak yaşlardan itibaren bir Katolik olarak büyütülmüştü ve lise yaşlarında kendini bir Yahudi olarak tanımlamıyor ve görmüyordu.

    5- Nazizmin korkunç şiddeti onu kendi kimliğini sorgulamaya itti

    Wittgenstein’lar asimile olmuş ve Avusturya’nın yüksek burjuvazisine mensup, Hıristiyan inancı/gelenekleriyle yaşayan Yahudi kökenli bir aileydi. 30’lu yıllara gelindiğinde ise Nazilerin ve anti-semitik görüşlerin yükselişiyle Ludwig, Yahudi kökenlerini araştırmaya başladı. Wittgenstein’ın öğrencisi ve arkadaşı psikyatrist Drury, daha sonra onun itiraflarından birkaçını aktaracaktı: “Dindar bir insan olmasam da her şeyi dinsel bir bakış açısından görmekten kendimi alamıyorum”.

    1938’de ülkesi Avusturya Cumhuriyeti’nin Nazi Almanyası tarafından ilhakı ve ertesi sene savaşın başlaması, kimliği üzerine kafa karışıklığını daha da artırdı. İlhak sonrası artık bir “Alman Reich’ı” vatandaşı olmalıydı fakat bunu yapmadı ve felsefe profesörü seçildikten sonra Britanya vatandaşı oldu.

    bu ay 2
    Hitler’in sınıfı 1901’de çekilen bu fotoğrafın sağ üst başındaki çocuk Adolf Hitler. Üstten ikinci sırada, sağdan üçüncü çocuğun Ludwig Wittgenstein olduğu iddia edilmekteyse de sene itibarıyla bu mümkün gözükmüyor.
  • 11 ayın sultanı Ramazan’da kaybolan gelenekler-âdetler

    11 ayın sultanı Ramazan’da kaybolan gelenekler-âdetler

    Ramazan, Türkler için sadece oruç ayı değildi; günler öncesinden yapılan hazırlıklarla karşılanırdı. Mutfak hazırlıkları, ev temizliği, alışveriş, her Müslüman evinin mutat telaşıydı. Eğlence hayatı da Ramazan gecelerinde hareketlenirdi. Zamanla pek çok âdet unutulup yerini başka alışkanlıklara bıraktı; ancak Ramazan heyecanı sonlanmadı.

    AREFE/ARİFE Ramazan ve Kurban bayramlarını önceleyen gün, bayrama hazırlık günü. Arefe günü ikindi namazın-dan sonra kabristan ziyareti yapmak sevap sayılır.

    BEKÇİ BABA/ DAVULCU MANİLERİ Ramazanda sahur davulu kalanların, bayram sabahı bahşiş toplamak için dolaşırken okudukları maniler. Bir örnek: “Güle geldim kapınıza / Selamverdim topunuza / Bahşişimi vermezseniz / Darılırım hepinize…”

    DİREKLERARASI 20. yüzyıl başlarına değin, İstanbul’da Ramazan gecelerine mahsus eğlence merkezi olmuş çadır-tuluat tiyatroları, çayhane ve cambazhaneleriyle ünlü semt.

    DİŞ KİRASI Zengin konaklarına iftar davetine gidenlere, evsahibinin yemekten sonra verdiği hediye veya para ödülü. 2. Meşrutiyet’te, yüksek kamu görevlilerinin diş kirası vermeleri yasaklanmıştı.

    FİDYE Oruç tutamayacak derecede hasta veya yaşlı Müslümanların, tutamadıkları Ramazan oruçlarının her günü için yoksul Müslümanlara vermesi gereken 1 günlük yiyecek bedeli, erzak.

    GÜLLAÇ Nişasta hamurundan açılan ince yufkalara, kaymak, dövülmüş badem ve ceviz sarılıp üstüne şerbet dökülerek hazırlanan Ramazana özel tatlı.

    HELE SÂ Eski ramazanlarda el ele tutuşup teravihe giden çocukların, ellerinde renkli küçük fenerler olduğu halde söyledikleri “hele sâ yele sâ” nakaratlı “Uzunçarşı çamur olmuş/Baklavalar hamur olmuş/ Tiryakiler mahmur olmuş” gibi dizelerden oluşan ezgiler.

    İYD-İ FITIR Fıtır/Fitre bayramı. Ramazan bitimindeki Rama-zan bayramının bir başka adı. Fitre dağıtıldığından yoksulların bayram ettiği gün anlamında.

    İFTAR KAMERİYESİ Topkapi Sarayı’nda, Bağdat Köşkü’nün taşlığındaki balkon. Bu kameriyede asılı kandil iftar vaktinde yakılır, minarelerde akşam ezanını okumak için bekleyen müezzinlerle iftar topu atacaklara işaret verilirdi.

    11 ayın sultanı Ramazan
    Ramazan’ da sahur davulu çalanlar, bayram sabahı bahşiş toplamak için maniler okur, çocuklar da onların peşine takılıp dolaşırdı.

    PİDE Çarşı fırınlarında mayalı hamurdan hazırlanan oval biçimli, parmaklarla nakışlanmış, çörek otlu, susamlı, daha ekstralarına da yumurta sarısı sürülmüş iftara özgü yassı taze ekmek.

    LEYÂLÎ-İ MÜBAREKE Üç Aylar denen Recep, Şaban, Ramazan aylarındaki kutsal geceler: Regaib, Berat, Miraç kandilleri ve Kadir gecesi. Bu gecelerde sabaha dek ibadet edilir, minarelerde kandil yakılır, mevlit okunur; gülsuyu, şeker, şerbet, helva ikram edilirdi.

    NARH PUSULASI Kadılar ihtisap ağaları aracılığıyla Ramazan’a girerken ana gıda maddelerinin fiyatlarını tespit ettirir, narh pusulasını sicil defterine yazdırdığı gibi çarşılarda da ilan ettirirlerdi. Bir örnek: 1832 Raınazan’ında şekerin okkası 5 kuruş, yumurtanın yüz adedi 14 kuruş, güllacın okkası 6 kuruş, kaşar peynirinin okkası 3 kuruş, zeytinin okkası 1 kuruş, Rumeli balının okkası ise 3 kuruş ilan edilmiş.

    ORUÇ KEYFİ Ramazan’da oruç tutan tiryakilerin, ikindi sonrasındaki sinirli, huysuz, fevri, esrik halleri. Eski Ramazanlarda oruç keyfindekileri türlü şakalarla kızdırmak âdetmiş.

    11 ayın sultanı Ramazan-2
    Osmanlı İstanbul’unda çocukların en cok rağbet ettiği bayram eğlencelerinden biri dönme dolaptı. Tabii büyüklerden sıra gelirse… (Nakkaş Levnî’nin minyatürleriyle süslenen Vehbî’nin Sûrnâme’sinden.)

    RAMAZAN SERGİSİ Günümüzdeki marketlerin, alışveriş merkezlerinin olmadığı eski dönemlerde; büyük camilerin iç avlularında Ramazan’a ve bayrama özgü türlü yiyeceklerin, hediyelik, bayramlık öteberinin, kitapların satıldığı tezgahlardan oluşan geçici pazarlar.

    11 ayın sultanı Ramazan-3
    Ortaoyunu’nun son üstadlarından Dümbüllü İsmail Efendi de yıllarca Direklerarası’nda sahne almıştı. İsmail Efendi, çırağı Münir Özkul ile, yıl 1955. 

    RAMAZAN SİMİDİ Kastamonu simidi, Bartın simidi de denir. İyice kızartılıp kurutulmuş susamsız ince simit. Desteler halinde alınıp kaynar suda haşlandıktan sonra üzerine süt dökülerek ya da kavrulmuş kıyma ve soğanla karıştırılarak sahurda yenir.

    TEKNE ORUCU Sahura kalkmaya, oruç tutmaya heveslenen çocuklara, Cuma’larda ve arefe günü, öğlene kadar tutturulan yarım gün orucu. Tekne orucu tutan çocuklara hediye alınması, istediği yiyeceklerin hazırlanması sevap sayılır.

    UÇURTMA Akşamları cami minaresinden, evlerin saçak ya da penceresinden aşağıdaki bir halkaya makaralı ip bağlanır; bu ipe asılı kutucuğa da mum yakılıp konur. Makara çevrildikçe karanlıkta ip ve kandil görülmez ama yanan mumun ışığı havada uçuyormuş izlenimi verir. Bu eski Ramazan gecesi oyunu, çocukları “kandil uçurtma” hevesiyle camiye, teravihe alıştırmak için yapılırdı.

  • Seçimler ve umudumuz

    Seçimler ve umudumuz

    image

    Henüz iki ay önce meydana gelen depremin kayıpları-yaraları hâlâ tazeyken, milletçe seçim havasına girmiş bulunuyoruz. Şüphesiz, acıları geleceğe taşıyamayız; hatta taşımamalıyız; ancak bu hızlı ve adeta hiçbir şey yaşanmamışçasına geçilen seçim atmosferinde -herkesin zaman zaman takdir ettiği gibi- ciddi bir kirlilik de var. Ülkemizin içinde bulunduğu sıkıntılar, iktisadi ve ahlaki konularda devasa bir boyutta. Adalet, eğitim ve liyakat ise “eski Türkiye”yle mukayese kabul edilemeyecek ölçüde yokluk çektiğimiz alanlar.

    Biraraya gelmemiz-kucaklaşmamız gerekirken, siyasetin biçimsizleştirdiği durumlara, laflara, insanlara mahkum ediliyoruz. İkbal ve para ve iktidar peşinde koşanların ibretlik hâli, ancak ve ancak reaksiyon politikası yapabilenlerin düşkünlükleri, her gün haberlere yansıyor.

    İş bilmeyenlerin kılıç kuşandığı bu devrin bir özelliği de tembellik. Ancak bu insanlar laf üretiminde iyiler. “Karşı taraf” görülene sözlü saldırılar, artık neredeyse en amiyane, en berbat kelime ve yaklaşımlarla hayatımızı etiketliyor. Gerçi artık takke düştü, kel göründü, hattâ kafanın içindeki tilkiler bile ülke dışına doğru harekete geçti ama; yine de “dur bakalım dur hele” diyerek uzatmalara gidilebileceği umuluyor.

    Tabii bütün faturayı politikacılara çıkaracak hâlimiz yok. Bu ülkenin insanı da -yani hepimiz- özellikle son 20-30 yıldır bu vatanı kuranları; bunun için canını-cananını kaybedenleri; hataları olsa da sevapları kat kat fazla olanları; kısacası cumhuriyetin temel koordinatlarını unutmasa da, “şöyle bir kenara” koydu. Ne de olsa onların zamanı geçmişti; biz daha farklı falandık.

    Böyle olmadığı, hem bireysel hem toplam kalitemizin fena şekilde yere serildiği; gündelik hayatımızdan, iktisadi verilerden, dünya genelindeki itibar kaybından bellidir. Çalışmadan, didinmeden, ortaya kaliteli ve uzun vadeli ürünler çıkarmadan, bu coğrafyada kalıcı ve sarsılmaz bir varoluş içinde olamayız. Son deprem felaketi, bu anlamda yeniden bir toparlanmayı hepimiz için, daha ziyade çocuklarımız için zorunlu kılıyor. Söz, sadece seçimlerde değil her daim milletin olmalı. Bizler de bir millet olmanın gereklerini, sorumluluğunu yerine getirecek şekilde birlik olmalıyız.

  • Millî Görüş geliyor dengeleri değiştiriyor

    Millî Görüş geliyor dengeleri değiştiriyor

    90’lı yılların seçimlerine merkez Sol ve Sağ partilerdeki bölünmüşlük damgasını vurmuş, Türkiye 8 yıl aradan sonra bir defa daha koalisyon hükümetleri dönemine girmişti. Ortaya çıkan durumu en iyi değerlendiren ise kurulduğu günden itibaren oyunu artıran, Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi oldu.

    Mesut Yılmaz’ın 15 Haziran 1991’de ANAP Genel Başkanı olup başbakanlığı Akbulut’tan devralmasından sonra, partilerin ortak kararıyla 1992’nin Kasım ayında yapılması gereken seçimlerin 20 Ekim 1991’de yapılmasına karar verilmişti.

    Süre kısıtlı olmakla birlikte o zamana kadarki en cafcaflı ve masraflı seçim kampanyaları 1991’de yapıldı. Ünlü sanatçılar liderlerin mitinglerinden önce konser veriyor, partiler sanatçı menajerlerinin kapısını aşındırıyordu. En iddialı kampanya, ünlü Fransız siyasal reklamcı Jacques Seguela ile anlaşan ANAP’ındı. Seguela, tüm seçim stratejisini belirlediği ANAP için Mesut Yılmaz’ı ön plana çıkardığı lider odaklı bir kampanya hazırladı.

    Millî Görüş
    Necmettin Erbakan liderliğindeki RP’nin birincilikte tamamladığı 1995 seçim sonuçlarını kutlayan partililer.

    1991 seçimlerinden önceki en büyük yeniliklerden biri, ilk özel televizyon kanalı Star 1’in yayında olmasıydı. Muhalefet partileri reklamlarını iktidar yanlısı davranan TRT yerine Star Tv’ye vermeyi tercih ediyordu. Ancak bir süre sonra kanal yönetimi muhalefet partilerinin bazı reklamlarını engellemeye başladı ve “Cumhurbaşkanı Özal’a ya da ailesine sataşan” reklamların yayımlanmayacağını duyurdu. Bunda pek şaşılacak bir şey yoktu; zira Star Tv’nin iki ortağından biri Cem Uzan, diğeri Cumhurbaşkanı Özal’ın oğlu Ahmet Özal’dı. Şaşırtıcı olan, kanalın göz göre göre izinsiz ve korsan yayın yapıyor olmasıydı. Üstelik Star 1 hem devletin kablolu yayın şebekesinden hem de uydu yayını aracılığıyla evlere ulaşıyordu. Uydu yayını için kullanılan link hatları da devlet kurumu PTT’ye aitti.

    Bir süre sonra tartışmalar siyasi reklamlarla ilgili olmaktan çıktı; çünkü kanal başta SHP olmak üzere muhalefet partilerine karşı bir odağa dönüşmüştü. İktidar sözcüleri Türkiye’de özel televizyonları düzenleyen bir yasa olmadığı için Star Tv’ye müdahale edilemediği söylüyordu ama, asıl sebep kanalın ortaklarından birinin Özal’ın oğlu olmasıydı. Yüksek Seçim Kurulu SHP’nin itirazı üzerine seçim yasaklarını ihlal eden Star Tv’nin PTT link hatlarını, personel ve araç gerecini kullanmasını engelledi. Ancak bu kararın bir etkisi olmadı; çünkü Star 1 çoktan kendi vericilerini kurmuş, PTT’nin desteği olmadan izleyicilere ulaşabilir duruma gelmişti. Kanalın ANAP iktidarına desteğini alenileştirdiği son 3 haftada muhalefetin reklamları tamamen engellenirken, Mesut Yılmaz her gün defalarca ekranlarda boy gösterip “daha yapacak çok iş var” diyecekti.

    Millî Görüş
    1991 seçimlerinde partilerin bulabildikleri her yere astığı milyonlarca plastik afiş ve flama görüntü kirliliğine sebep oldu.

    Yüzde 10 barajı kaldırılmadığı için barajı aşma endişesi taşıyan partilerin ittifak arayışları da Ankara kulislerini hareketlendirmişti. RP, MÇP ve Islahatçı Demokrasi Partisi (IDP) ittifak yapıp seçimlere RP şemsiyesi altında girmeye karar verirken, Halkın Emek Partisi (HEP) adayları da SHP listesinden katılacaktı.

    Yüzde 27 oy oranıyla 178 milletvekili çıkaran DYP’nin birinci sırada tamamladığı 1991 seçimlerinde ANAP yüzde 24 ile 115, SHP yüzde 20.8’le 88 milletvekilliği kazandı. Basının “kutsal ittifak” adını taktığı milliyetçi-İslâmcı ittifak RP çatısı altında yüzde 16.9 oy oranıyla 62, barajı güçlükle aşan DSP yüzde 10.8’le 7 sandalye kazanıyordu.

    Millî Görüş
    Havacılıkta “her şey yolunda” anlamında kullanılan bu işaret, Erbakan’ın lideri olduğu Millî Görüş hareketinin de simgesiydi. (Fotoğraf: Ecvet Atik)

    Seçimlerin asıl kaybedeni, 1987 seçimlerinin 12 puan gerisini düşen ANAP’tı. O zamana kadarki en pahalı seçim kampanyasına ve müthiş medya desteğine rağmen seçmenler ANAP’ı cezalandırmıştı.

    Meclis aritmetiği koalisyonu zorunlu kılıyordu. Merkez Sağ’ın liderliği koltuğuna bir dafa daha oturan Süleyman Demirel hükümeti kurmakla görevlendirildi ve DYP-SHP koalisyonu kuruldu. Ancak ekonomik istikrar ve demokratikleşme vaadiyle yola çıkan koalisyon, beklentileri karşılamadı; iki parti seçmenini de memnun edemedi.

    Sonraki seçimlere kadar geçen sürede, belirleyici siyasi gelişmeler yaşandı. SHP listesinden seçilen 18 HEP’li milletvekili 1992 ilkbaharında SHP’den ayrıldı. Yaz aylarında Muhsin Yazıcıoğlu liderliğindeki grup MÇP’den istifa ederek Büyük Birlik Partisi’ni (BBP), Eylül’de ise Deniz Baykal ve arkadaşları SHP’den ayrılıp CHP’yi kurdu. Turgut Özal’ın 17 Nisan 1993’teki beklenmedik ölümü sonrası Başbakan Demirel cumhurbaşkanı olurken, DYP kongresini kazanan Tansu Çiller de Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olarak göreve başladı. Aynı yıl Erdal İnönü de genel başkanlıktan ayrılınca SHP’nin başına eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Karayalçın geçti.

    İki genel seçim arasındaki en önemli gelişmelerden biri de, RP’nin 1994 yerel seçimlerindeki başarısıydı. Aralarında İstanbul ve Ankara’nın da olduğu 6 büyükşehir ve 22 ilde ipi göğüsleyen RP, özellikle metropollerdeki gecekondu bölgelerinden çok yüksek oy almıştı. 1960’larda ağırlıklı olarak AP’ye, 1970’lerde CHP’ye oy veren kent yoksullarının yeni adresi Refah Partisi (sonrasında Fazilet Partisi ve AKP) çizgisi olacaktı.

    Millî Görüş
    1995 seçimlerinden sonra ANAP ve DYP tarafından büyük ümitlerle kurulan ANAYOL koalisyonunun ömrü yalnızca üç ay sürdü (üstte). ANAP’ın 1991 seçimlerinde Fransız reklamcı Jacques Seguela tarafından hazırlanan görkemli kampanyasında Başbakan Mesut Yılmaz’ın tek bir fotoğrafı kullanıldı (altta).
    Millî Görüş

    Yerel seçim hezimeti ve 1994’te yaşanan büyük ekonomik kriz, koalisyon hükümetini epey yıpratmıştı. 1995’te SHP ile CHP’nin birleşmesi ve yeni CHP’nin genel başkanlığa Deniz Baykal’ın seçilmesi sonrasında hükümet Ekim 1996’da yapılması gereken seçimleri 10 ay erkene çekme kararı aldı. Seçim yasası da değiştirilerek seçmen yaşı 20’den 18’e düşürüldü. Milletvekili sayısı ise 450’den 550’ye yükseltiliyordu.

    24 Aralık 1995’te yapılan seçimlerden yüzde 21.4 oy oranıyla 158 milletvekilliği kazanan RP zaferle çıktı. Seçime BBP ile ittifak yaparak giren ANAP yüzde 19.7’yle 132, DYP yüzde 19.2’yle 135 sandalye kazanırken, ilk defa Sol’un birinci partisi konumuna yükselen DSP yüzde 14.64’le 76, CHP yüzde 10.7 ile 49 milletvekili çıkarmıştı. Yüzde 8.2 oranında oy alan MHP barajı aşamadı; HEP’in kapatılmasının ardından kurulan HADEP de yüzde 4.18 oy oranıyla barajın altında kaldı.

    Meclis’teki çok parçalı yapı nedeniyle 4 yıl boyunca Anayol (ANAP-DYP), Refahyol (RP-DYP) ve Anasol-D (ANAP-DSP-DTP) koalisyon hükümetleri görev yaptı. Siyasi istikrarsızlığın egemen olduğu bu çalkantılı dönemin en önemli gündem başlıkları yolsuzluk skandalları; karanlık suikastlar ve faili meçhul cinayetler; devlet-mafya-siyaset ilişkilerinin ortaya döküldüğü Susurluk kazası; laik-İslâmcı gerilimi; askerin 28 Şubat müdahalesi ve Anayasa Mahkemesi’nin RP’sini kapatmasıydı.

    16 Ocak 1998’de kapatılan RP’nin 147 milletvekili, 15 bin parti yöneticisi ve 4 milyon üyesi Fazilet Partisi’ne (FP) geçti. Erbakan’a ise 5 yıl siyaset yasağı gelmişti. Aynı yıl, Aralık 2000’de yapılması gereken seçimlerin 18 Nisan 1999’a alınmasına da karar verildi. İlk defa yerel seçimlerle genel seçimler aynı gün yapılacaktı.

    21 partinin katıldığı genel seçimlerde yüzde 20’nin üzerinde oy alan tek parti yüzde 22.2 oyla 136 milletvekili çıkaran DSP’ydi. Önceki seçimde baraj altında kalan MHP de yeni lideri Devlet Bahçeli ile oy patlaması yapmış, yüzde 18’le 129 milletvekilliği kazanarak ikinci olmuştu. Kapatılan RP’nin devamı olarak kurulan FP’nin yüzde 15.4 oy oranı ve 111 milletvekili ile üçüncü tamamladığı seçimlerde, merkez Sağ oyların eridiği görülüyordu. ANAP yüzde 13.2’yle 86, DYP yüzde 12’yle 85 milletvekili çıkarabilmişti. Önceki seçimlerde barajı güçlükle aşan Deniz Baykal liderliğindeki CHP yüzde 8.72’lik oy oranıyla tarihinde ilk defa parlamento dışında kaldı. Yüzde 4.8 oranında oy toplayan HADEP de 10 ilde sandıklardan birinci çıkmasına rağmen Meclis’e temsilci gönderememişti.

    Yerel seçimlerde ise sonuçlar farklıydı. FP’nin birinci, ANAP’ın ikinci, DSP’nin üçüncü tamamladığı seçimlerde FP ve DSP dört, CHP üç, ANAP iki ve MHP bir büyükşehir belediye başkanlığı kazanmıştı.

    Seçimlerin ardından DSP, MHP ve ANAP arasında Türkiye’nin 17. koalisyon hükümeti kuruldu. Bülent Ecevit beşinci kez başbakanlık koltuğuna otururken, MHP de 21 yıl sonra ilk defa hükümette yer alıyordu.

  • Eski kurtlar yasaklı yöneticiler üniformalı

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler üniformalı

    12 Eylül darbesinin ardından tüm partilerin kapatılıp yöneticilerine siyasi yasak getirilmesi, istikrar ve değişim vaadiyle yola çıkan yeni parti ANAP’ın ve Turgut Özal’ın önünü açmıştı. 1987’deki seçimlerden önce yasakların kalkmasıyla dengeler değişecek, ANAP’ın düşüş dönemi başlayacaktı.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler

    Seksenli yıllara siyasal şiddetin ve huzursuzluğun gölgesinde giren Türkiye, 24 Ocak 198O’de alınan ekonomik kararlarla neo-liberal dönüşüm sürecine de adım atıyordu. Demirel azınlık hükümetinin aldığı ve tarihe 24 Ocak Kararları olarak geçen paketin bazı başlıkları ekonomide devletin rolünün kısıtlanması; dış ticarette serbestleşme ve ihracat teşvikleri; ihtiyaç duyuldukça devalüasyon yapılması; fînansal serbestleşme ve emek kesiminin kazançları ile sosyal haklarının kısıtlanmasını getiriyordu.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    1983 seçimlerine katılan üç partinin lideri Özal, Calp ve Sunalp’in TRT’de Mehmet Barlas’ın moderatörlüğünde yapılan açıkoturuma katılması önemli bir yenilikti.

    Türkiye ekonomisinin temel paradigmasını değiştiren, devletçi ekonomiden piyasa ekonomisine geçişi öngören 24 Ocak Kararları, Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal tarafından IMF ve Dünya Bankası’yla birlikte hazırlanmıştı. Ancak sendikaların ve sol muhalefetin güçlü olduğu bir ortamda çalışanların birçok hakkını elinden alan kararları uygulamak zordu. 9 ay sonraki 12 Eylül 1980 darbesiyle bu zorluk bertaraf edilecek, kararlar adım adım uygulamaya konulacaktı. Nitekim Özal da darbecilerin kurdurduğu hükümette ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olarak 1982’ye kadar görev aldı, ardından kendi partisinin başına geçti.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    Yeni dönemin bilgisayarlı partisi
    Turgut Özal’ın 1987’de arkasında bilgisayarla poz verdiği fotoğraf büyük sükse yapmıştı.

    Darbe sonrası siyasi faaliyetler tamamen yasaklanmış, tüm partiler kapatılıp varlıkları hâzineye devredilmişti. Yasama yetkisi artık Meclis’te değil, 5 darbeci komutandan oluşan Millî Güvenlik Konseyi’ndeydi. Yeni anayasanın 7 Kasım 1982’de halkoyuna sunulup kabul edilmesinden ve darbenin lideri Kenan Evren’in cumhurbaşkanı olmasından sonra, siyasi faaliyetlerin birkaç ay içinde serbest bırakılacağı açıklanmıştı.

    Millî Güvenlik Konseyi tarafından 22 Nisan 1983’te onaylanan yeni siyasal partiler yasası ise önemli bir kesime siyasetin kapılarını kapatıyordu. Yasaya göre 12 Eylül’den sonra kapatılan partilerin devamı niteliğinde parti kurulamazdı. Bu partilerin kurucuları ve her kademedeki yöneticileri, yeni partilerde kurucu, yönetici ve denetçi olamazdı. Kapatılan partilerin üyeleri yeni bir partinin üye çoğunluğunu oluşturamazdı.

    Yasanın ardından kuruluş başvurusu yapılan 15 partiden 12’si Konsey tarafından veto edildi. İzin verilen üç partiden ilki, emekli Orgeneral Turgut Sunalp liderliğinde darbecilerin isteğiyle kurulan Milliyetçi Demokrasi Partisi’ydi (MDP). 24 Ocak Kararları’nın mimarı Turgut Özal’ın lideri olduğu, kendisini merkez sağda tanımlayan Anavatan Partisi de Konsey’den onay almıştı. Üçüncü parti ise “Soldan da bir parti olsun” diye izin verilen, kurucularının çoğu 12 Eylül öncesi CHP’deki sağ kanat politikacılarından oluşan Halkçı Parti (HP) idi.

    Epey renksiz ve heyecansız geçen seçim kampanyalarındaki önemli bir yenilik, seçime katılacak parti liderlerinin televizyonda gazetecilerin karşısına çıkıp soruları yanıtlamasıydı. Üç lider birlikte tartışma programına da katılmıştı. Gazetelerin siyasi reklam yayımlamasına da ilk defa izin verilen seçimlerde hem MDP hem ANAP reklam ajanslarıyla çalıştı. Gazeteci Mehmet Barlas’ın Turgut Özal’la yaptığı konuşmalarla ANAP mitinglerinin yer aldığı 10 binlerce video kasetin dağıtılması da bir yenilikti ve epey masraflıydı.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    Erdal İnönü liderliğindeki SODEP, Halkçı Parti ile birleşip Sosyal Demokrat Halkçı Parti adını aldı (üstte). Demirel yedi yıllık aradan sonra 1987 seçimleri öncesi DYP’nin başına geçti ve hemen sahaya indi (altta).
    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler

    15 yıldır uygulanan seçim sisteminde de köklü değişiklikler vardı. Artık Cumhuriyet Senatosu yoktu; milletvekili genel seçimleri de 4 yerine 5 yılda bir yapılacaktı. Barajsız nispi temsil sistemi barajlı sisteme dönüşmüş, yüzde 10’luk ülke barajı ile seçim çevresi barajı getirilmişti. Ülke genelinde yüzde 10’un altında oy alan partiler milletvekili çıkaramayacağı gibi, seçim çevresi barajının altında kalanlar da seçilemeyecekti. Çevre barajı, bir seçim çevresinde kullanılan geçerli oyların toplamının o çevreden çıkacak milletvekili sayısına bölünmesiyle hesaplanıyordu. Küçük partilerin Meclis’e girmesini olanaksız hâle getiren ikili baraj sistemi yetmezmiş gibi, o zamana kadar tek bir seçim bölgesi sayılan yüksek nüfuslu iller birden fazla seçim çevresine bölünmüştü. Seçim çevresi küçüldükçe çevre barajı yükseliyor ve bu da küçük partilerin aleyhine işliyordu.

    6 Kasım’da yapılan seçimlerde ANAP yüzde 45.1 oy ve 212 milletvekilliği kazanıp birinci olurken, HP yüzde 30.5’le 117, MDP yüzde 23.3’le 71 sandalye kazandı. Darbe lideri Kenan Evren’in seçimlerden bir gün önce yaptığı MDP’ye oy verme çağrısının etkili olmadığı anlaşılıyordu.

    1983 seçimleri öncesinde veto edilen partiler “emanetçi” genel başkanlar ve veto yemeyecek yeni yöneticilerle seçim sonrasında faaliyete geçmişlerdi. Bunlardan biri de İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü liderliğinde kurulan Sosyal Demokrasi Partisi’ydi (SODEP). SODEP, 1984 yerel seçimlerinde yüzde 23.4 oranında oy alıp ANAP’ın ardından ikinci parti olmuş, Meclis’teki ana muhalefet partisi HP ise yüzde 8.8 oranında oy alabilmişti. İki parti 1985’te birleşip Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) adını aldı.

    Yeni partilerin heyecanla hazırlandığı seçimler 1988’in Kasım ayında yapılacaktı ama 1987’de yasaklı siyasetçilerin yasağını kaldıran referandum siyaset dünyasında en az seçimler kadar heyecan yarattı. Yasağı kalkan Süleyman Demirel, Doğru Yol Partisi’nin (DYP), Bülent Ecevit Demokratik Sol Parti’nin (DSP), Alparslan Türkeş Milliyetçi Çalışma Partisi’nin (MÇP) ve Necmettin Erbakan Refah Partisi’nin (RP) başına geçiyordu.

    “Eski kurtlar”ın dönüşü en çok Başbakan Özal’ı tedirgin etmişti. Özal diğer partileri hazırlıksız yakalamak için baskın seçim kararı aldı ve 14 ay sonra yapılması gereken seçimlerin iki ay sonra yapılacağını açıkladı. Özal’ın 1984’ten beri TRT ekranlarında yayımlanan ve hükümetin icraatlarını anlattığı “İcraatın İçinden” adlı programda seçim vaatlerini anlatması da eleştirilere hedef olacaktı.

    Referandumda kendi koydukları yasağın kalkmasından darbeciler de rahatsızdı. Kenan Evren, Cumhurbaşkanı sıfatıyla yurt gezilerine çıkıp askerin gerekirse yine müdahale edeceğini ve kimsenin “fazla havalara girmemesi” gerektiğini söylüyor; vatandaşlara “partilerin söylediklerine o kadar da kulak asmaym” tavsiyesinde bulunuyordu.

    1987’de büyük partiler farklı kamuoyu araştırma şirketleriyle anlaşıp kendilerine özel anketler yaptırmaya başladılar. Seçim kampanyalarını profesyonel ajansların hazırlamasına da artık alışılmıştı. Yurtdışından kampanya danışmanlarının da getirildiği 1987 seçimlerinde, Yorum Ajans’ın SHP için hazırladığı limonlu kampanya büyük ilgi gördü. ANAP iktidarının halkı limon gibi sıktığının savunulduğu tam sayfa gazete ilanlarında “Beş yıl daha bir limon gibi sıkılmaya hayır” mesajı veriliyordu.

    29 Kasım 1987’de yapılan seçimlerde halkın 93.3’ü sandığa gitti ve günümüze kadar aşılamayan bir katılım oranına ulaşıldı. 7 partinin katıldığı ama yalnızca üç partinin ülke barajını geçtiği seçimlerde ANAP yüzde 36.3 oyla 292, SHP 24.8’le 99, DYP ise yüzde 19,1 oyla 59 milletvekili çıkardı. Yüzde 10’luk ülke barajının etkileri de ilk defa bu seçimde görüldü. Barajı aşamayan 4 parti Meclis’e girememiş, DSP yüzde 8.6, RP ise yüzde 7.16 oy oranıyla Meclis dışında kalmıştı. Yalnızca bu iki partinin 4 milyon seçmeninin oyu boşa giderken, sistemin en çok yaradığı ANAP oyların yüzde 36.3’üyle Meclis’teki sandalyelerin yüzde 64.9’unu kazanıyordu.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    MDP Genel Başkanı Sunalp’a 1983 seçimleri öncesi partisinin sembolü horoz hediye ediliyor.

    Türk siyaseti 80’li yıllara bir dizi önemli gelişmeyle veda etti. 1989 yerel seçimlerinden SHP birinci çıkarken, 5 yıl önceki yerel seçimlere göre yüzde 20 oy kaybeden ANAP hezimete uğradı. Seçimi dördüncü sırada tamamlayan Erbakan liderliğindeki RP’nin yükselişi ve bir büyükşehir (Konya) ile 5 ilde belediye başkanlığını kazanması dikkati çekiciydi. Aynı yılın Ekim ayında Başbakan Özal cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu; Yıldırım Akbulut önce başbakanlığa ardından ANAP genel başkanlığına getirildi.

    İŞKENCECİ GENEL BAŞKAN
    Sunalp: ‘Şüphesiz ki bazı fikirlere sahibiz’

    Milliyetçi Demokrasi Partisini Kenan Evren’in isteğiyle kurup 1983 seçimlerine katılan Turgut Sunalp, emekli bir orgeneraldi. Sıradan bir subay değildi Sunalp. Uzun yıllar kontrgerilla faaliyetleri yürütmüş bir işkenceciydi.

    Siyasete atıldıktan sonra da “İşkence vardır ve olmaya devam edecektir” gibi saptamalar, “Sahte ilaç üretenleri asmalı” gibi öneriler yapıyordu. Partisinin tabanı olmadığı eleştirilerine “Taban benim içimde, başka tabana ne hacet?” karşılığını vermiş, “komünizmin yan sanayi ürünleri” diye tanımladığı “hümanistlerin” partisiyle uğraştığını öne sürmüştü. Sunalp geçmişte Moskova Büyükelçiliği’nde askerî ataşelik yaptığı için sol kültüre hakim olduğu ve bu sayede komünistlerin (ve tabii hümanistlerin) aklından neler geçtiğini anladığı iddiasındaydı.

    “Kendisindeki cevheri” farkeden gazeteciler adım adım izledikleri MDP liderinden tuhaf demeçler alabilmek için birbiriyle yanşıyor, Sunalp da hiçbirini eli boş göndermiyordu. “Kamuoyu MDP’yi tanımıyor, partinizin temel görüşleri nelerdir?” diye soran bir gazeteciye “Şüphesiz ki bazı fikirlere sahibiz” deyip başka birşey söylememişti. Diğer sağ partilerle birleşip birleşmeyecekleri sorusuna “Şimdi biz koskoca generaller ortalıkta parti kurmak için dolaşan 30-40 yaşındaki adamların karşısına dikilip selam durarak ‘Buyurun mareşalim, size katılıyorum’ mu diyelim?” yanıtını verdi. MDP’ye “devlet partisi” denilmesini kabul etmeyen ve “Ağırbaşlı, efendi olduğumuz için böyle sanılıyor” diyen Sunalp, partisinin sembolü horozu da “müminleri sabah namazına kaldıran horoz” diye açıklıyordu.

    Sunalp, Nokta dergisine verdiği bir söyleşide ise 1971’de gözaltındaki bir kadına copla tecavüz edilmesinden sorumlu tutulduğu hatırlatılınca, “Bizim 21 -22 yaşlarında aslan gibi delikanlılarımız var. Eğer bir kıza bu biçimde işkence edecek olsalar, sopaya niye ihtiyaç duysunlar ki?” diyecek ve hafızalara bu sözleriyle kazınacaktı.

  • 3 seçim, sayısız koalisyon ve bitmeyen bunalım

    3 seçim, sayısız koalisyon ve bitmeyen bunalım

    60’lı yılların ikinci yarısından itibaren Adalet Partisi ile CHP’den ayrılanların kurduğu yeni partiler, 1970’li yıllarda yapılan üç genel seçimde de sandıktan çok parçalı Meclis yapısı çıkmasına yol açtı. Bunun sonucunda zoraki koalisyonlar veya dışarıdan destekli azınlık hükümetleri göreve geldi; çok özlenen siyasi istikrar, partilerin tutumu yüzünden bir türlü yakalanamadı.

    Türkiye 60’lı yıllara darbe ve idamlarla başlamış, 12 Mart 1971’deki askerî muhtıra ve ardından gelen idamlarla bir defa daha sarsılmıştı. Başbakan Demirel’in muhtıranın ardından istifa etmesini izleyen iki yılda ara rejim hükümetleri görev yaptı. Siyasi partilerden ve TBMM dışından Bakanların birlikte görev yaptığı bu hükümetler döneminde 1961 Anayasası’nda yapılan değişikliklerle askerî otorite, sivil otorite aleyhine güç kazandı; temel hak ve özgürlüklerde gerileme oldu. Seçimler ise zamanında, 1973’te yapılacaktı.

    CHP içindeki solcularla karşıtları arasında denge sağlamaya çalışan İsmet İnönü, 1972’deki kurultayda Bülent Ecevit genel başkan seçilince partiden ayrılmıştı. İnönü’nün ardından 15 senatör ve 44 milletvekili de istifa edip Cumhuriyetçi Parti’yi kurdu. Bu parti daha sonra Güven Partisi ile birleşerek Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP) adını alacaktı.

    3 seçim
    CHP’yi sosyal demokrat bir çizgiye oturtan Bülent Ecevit, 1973 seçimleri öncesi İstanbul Zeytinburnu’ndaki mitingde.

    Ecevit’in liderliğiyle birlikte CHP’nin sosyal demokrat bir partiye dönüşeceği “Ak Günlere” başlıklı meşhur 1973 Seçim Beyannamesinden de anlaşılıyordu. Beyannamedeki genel af, toprak reformu, madenlerin ve petrolün devletleştirilmesi gibi vaatler, Demirel başta olmak üzere muhafazakar politikacıları öfkelendirmişti. Ecevit’i seçimle geldiği iktidardan 1973’teki darbeyle indirilip katledilen Şili’nin sosyalist lideri Salvador Allende arasında benzerlik kurma modası da bu sıralarda başladı. Demirel, Şili liderini taklit etmekle suçladığı Ecevit’ten “Allende Büllende” diye sözederek, bu modanın en veciz örneklerinden birini veriyordu.

    3 seçim
    Erbakan, Demirel ve Türkeş 1970’lerde iki Milliyetçi Cephe hükümetinin kurulmasına öncülük etti.

    Parti liderlerine 1973 seçimlerinden önce düzenli yayına başlayan televizyondan propaganda hakkı verilmesi düşünülse de sonradan vazgeçilmişti. Radyodan propaganda 1961 seçimlerinden beri olduğu gibi devam ediyor, seçim çalışmalarıyla ilgili haberler de ilk defa televizyonda yer alıyordu. CHP’nin Ecevit’in isteğiyle hazırlattığı seçim otobüsü de bir yenilikti. O zamana kadar liderler gittikleri yerlerde hazırlanan bir platformun üzerinde konuşurdu. Ecevit ve kurmaylarıyla gazetecileri mitingden mitinge taşıyan, güçlü ses sistemiyle donatılmış otobüs ise çok daha pratikti. Açılabilen arka camından küçük gruplara, aracın üstünden de büyük kalabalıklara konuşma yapılabiliyordu. Başlarda CHP’nin otobüsüne burun kıvıran AP ve başka partiler de kısa süre sonra birer seçim otobüsü edinecekti.

    Hükümeti karıştıran heykel

    1973 seçimleri sonrasında CHP’yle hükümet kurdukları için sağ partilerden tepki alan MSP lideri Erbakan “Solcular bizim namaz kılmayan kardeşlerimiz” demişti ama, birçok temel konuda görüş ayrılığı bulunan iki partinin kurduğu hükümetin yürümeyeceği kısa sürede anlaşılmıştı.

    CHP ile MSP daha koalisyon iki ayını doldurmadan İstanbul Karaköy Meydanı’na yerleştirilen Cürdal Duyar’ın “Güzel İstanbul” adlı kadın heykeli yüzünden karşı karşıya geldi. Muhafazakâr basının “çıplak yosma” ve “sapıklık anıtı” gibi isimler taktığı heykelin “Türk anasını hayasızca teşhir ettiğini” söyleyen MSP lideri Erbakan, “analarımıza hakaret eden bu heykel yerinde kalırsa hükümet ayakta kalamaz” diyerek, gerekirse koalisyonu bozacağını ima ediyordu.

    Siyaseti karıştıran 7 ton ağırlığında ve yaklaşık 5 metre yüksekliğindeki heykel, bir gece yarısı MSP’li İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk’ün emriyle yerinden söküldü ve Yenikapı sahiline atıldı. Sanat çevreleri heykele yapılan muameleyi protesto ederken, gazeteler Arkeoloji Müzesi’ndeki çıplak heykellerin de kaldırılıp kaldırılmayacağını soruyordu. Tepkilerin artması üzerine Başbakan Bülent Ecevit’in talimatıyla bir ara yol bulundu ve kentin en işlek meydanlarından birinden sökülen “Güzel İstanbul”, Yıldız Parkı’nın ücra bir köşesine dikildi.

    3 seçim

    Partilerin kampanya müzikleri de bu seçimlerde öne çıkmıştı. CHP mitinglerinde Ecevit’ten önce çıkıp “Sev Kardeşim” ve “Hayat Bayram Olsa” şarkılarım söyleyen Şenay mitinglerde sahne alan ilk şarkıcı oldu. Bu seçimin bir yeniliği de partilerin çakmak, kalem, anahtarlık gibi hediyelik eşyalar dağıtmaya başlamasıydı.

    14 Ekim 1973’teki seçimlerde yüzde 33.3 oy oranıyla birinci parti olan CHP 185 milletvekilliği kazanırken; AP yüzde 29.8’le 149,1970’te AP’den kopanların kurduğu Demokratik Parti (DP) yüzde 12’yle 45 milletvekili çıkardı. Seçimlerin sürprizi Necmettin Erbakan liderliğindeki Millî Selamet Partisi’nin (MSP) yüzde 11.8’le 48 sandalye kazan-masıydı. CGP yüzde 5.13’le 13, MHP yüzde 3.4 ile 3, TBP yüzde 1.1 ile bir milletvekili çıkardı; 6 bağımsız aday da Meclis’e girdi.

    CHP-MSP koalisyonu

    CHP, Millet Meclisinde çoğunluğu sağlamak için gereken 226 sayısının çok altında olduğu için Ecevit koalisyon görüşmelerine başlamıştı. Önceleri küçük bir olasılık olarak görülen CHP ve MSP’nin koalisyon kurması fikri, diğer olasılıkların hızla tükenmesiyle tek seçenek olarak kaldı ve Ocak 1974’te sadece birkaç ay sürecek CHP-MSP hükümeti kuruldu. 1974 yazında Türkiye’nin Kıbrıs’a yönelik iki askerî harekâtının başarıyla sonuçlanmasıyla büyük sempati toplayan Ecevit, bu rüzgarı arkasına alıp erken seçime gitmek için 18 Eylül 1974’te istifa edecek ama Meclis’ten erken seçim kararı çıkmayacaktı. Hemen ardından AP, MSP, CGP ve MHP biraraya gelerek Demirel başbakanlığındaki Birinci Milliyetçi Cephe (MC) hükümetini kurdu.

    Türkiye, seçim yılı olan 1977’ye 1. MC hükümeti döneminde artan siyasal şiddet olayları eşliğinde girdi. Seçim kampanyaları sırasında konvoyu birkaç kez saldırıya uğrayan Ecevit 29 Mayıs’ta İzmir’de bir silahlı saldırıdan son anda kurtulacak; CHP liderine isabet etmeyen mermi arkasında bulunan partili Mehmet İsvan’ı yaralayacaktı. 3 Haziran’da Taksim Meydanı’ndaki CHP mitinginden önce de kendisine suikast yapılacağı yönünde bizzat Başbakan Demirel tarafından uyarılan Ecevit buna rağmen meydana çıktı ve CHP tarihinin en geniş katılımlı mitinglerinden birinde 100 binlerce kişiye seslendi.

    3 seçim
    Ecevit’in seçim otobüsü
    1973 seçimlerinin yeniliklerinden biri olan CHP’nin seçim otobüsünün açılabilen arka camından küçük gruplara, aracın üstünden de büyük kalabalıklara konuşma yapılabiliyordu.

    1977 seçimleri de bir dizi yeniliğe sahne olmuştu. Parti liderleri ilk defa televizyonda propaganda yapma olanağına kavuştu. 1975’te kurulan ilk araştırma şirketleri ilk anketlerini bu seçimler öncesinde yaptı. AP bir reklam ajansına (Cen Ajans) seçim kampanyası hazırlatan ilk siyasi parti oldu. Siyasi reklamlar yasak olmasına rağmen AP yasağı delmiş ve o dönem için çok ilginç bulunan gazete ilanları yayımlatmıştı. Mitinglerde dağıtılan 5 milyon AP afişi ve 20 bin ses kaseti de rekor olarak kayıtlara geçiyordu. Demirel’in sesinden kaydedilen kasetlerde ayrıca partinin kırat sembolünü temsilen, “Yine de şahlanıyor aman, kol beyinin kıratı” türküsü de yer alıyordu.

    Tüm partilerin onayıyla 4 ay önceye alınarak 5 Haziran 1977’de yapılan seçimleri CHP yüzde 41.4 oy oranıyla 213 sandalye kazanarak birinci tamamladı. AP yüzde 36.9’la 189, MSP yüzde 8.6’yla 24, MHP yüzde 6.4’le 16, CGP yüzde 1.9’la 3 ve DP de aynı oy oranıyla 1 milletvekili çıkarmıştı. 4 de bağımsız milletvekili vardı.

    CHP bu seçimlerde merkez solun Türkiye tarihinde ulaştığı en yüksek oy oranına ulaşmış, önceki seçimlerden yüzde 8 fazla oy almıştı. Bülent Ecevit’in oluşturduğu azınlık hükümeti güvenoyu alamayınca, AP, MSP ve MHP biraraya gelerek 2. Milliyetçi Cephe koalisyonunu kurdu. 6 ay süren bu hükümetin ardından iki ay görev yapacak, bağımsızların desteklediği Ecevit hükümeti kuruldu. 1979 ara seçimlerinde CHP başarısız olunca Ecevit başbakanlıktan ayrılırken, 12 Eylül 1980 darbesine kadar Demirel’in MHP ve MSP’den destek alarak kurduğu azınlık hükümeti görev yapacaktı.

  • Yeni partiler, yeni yüzler ve eski problemler

    Yeni partiler, yeni yüzler ve eski problemler

    Demokrat Parti iktidarının devrildiği 27 Mayıs darbesiyle başlayan 1960’larda üç seçim yapıldı. 1961 seçimlerinde ordunun bastırmasıyla ilk kez koalisyon hükümeti kurulurken, sonraki iki seçimden Demokrat Parti’nin devamı olarak kurulan Adalet Partisi ve genç lideri Süleyman Demirel zaferle çıktı.

    Ellilerin ikinci yarısında tırmanışa geçen ve 1960 ilkbaharında zirveye ulaşan siyasi gerilim 27 Mayıs askerî darbesiyle sonuçlanmış, DP iktidarının devrilmesinden sonra yönetim Millî Birlik Komitesi’nin (MBK) eline geçmişti. Yeni Anayasa’yı ve seçim kanununu 38 subaydan oluşan MBK ile üyeleri atama-seçim karışımı bir usulle belirlenen Temsilciler Meclisi’nin oluşturduğu Kurucu Meclis hazırladı.

    TBMM artık 450 sandalyeli bir Millet Meclisi ve 150 sandalyeli Cumhuriyet Senatosu olmak üzere iki kanattan oluşacaktı. Millet Meclisi’ni denetleme mekanizması olarak oluşturulan ve halk arasında “okumuşlar meclisi” olarak anılan Senato’ya seçilebilmek için 40 yaşını bitirmek ve üniversite mezunu olmak gerekiyordu. Eski seçim sistemi de terkediliyor ve seçim çevresi barajlı nispi temsil sisteminin uygulanacağı açıklanıyordu. Bu sistemde her seçim çevresinde kullanılan geçerli oyların o çevreden seçilecek milletvekili sayısına bölünmesiyle seçim çevresinin barajı belirleniyordu. Bu sayının altında kalan partiler o çevreden milletvekili çıkaramıyordu.

    Yeni partiler, yeni yüzler
    1964’te 40 yaşında Adalet Partisi’nin genel başkanı olan Süleyman Demirel, çok kısa sürede Türk siyasetinin en önemli figürlerinden birine dönüştü.

    Ordu, Demokrat Parti’yi kapatmış, birçok üyesini hapsettiği partinin tüm örgütünü dağıtmıştı. Buna karşın CHP ve Bölükbaşı liderliğindeki CK-MP’nin örgütsel yapısı ayaktaydı. Siyasi partilerin faaliyetlerine 12 Ocak 1961’de izin verilince 13 parti daha kuruldu. Yeni partiler arasında DP’nin devamı olduğu iddiasındaki Adalet Partisi (AP) ve Yeni Türkiye Partisi (YTP) de vardı.

    Asker faktörü

    Darbenin gölgesinde yapılan 1961 seçimleri renksiz ve heyecansız seçim kampanyalarına sahne oldu. Bunun en önemli sebebi, seçimlere 1 ay kala DP’lilerin yargılandığı davaların ağır cezalarla sonuçlanması ve Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın idam edilmesinin yarattığı şoktu.

    15 Ekim 1961’de yapılan seçimleri yüzde 36.7 oy oranıyla 173 sandalye kazanan CHP birinci tamamladı. İkinci sıradaki AP yüzde 34.7’yle 158, CKMP yüzde 14’le 54, YTP 13.7’yle 65 milletvekili çıkarmıştı. Partiler Cumhuriyet Senatosu seçimlerinde de yakın oranlarda oy aldı.

    Hiçbir partinin tek başına iktidar olamadığı seçimlerde halkın yetkiyi DP’nin devamı partilere vermek istediği anlaşılsa da askerlerin bunu kabul etmesi mümkün değildi. YTP ve CKMP, CHP’nin koalisyon teklifini reddedince, ordunun da zorlamasıyla Türkiye’nin ilk koalisyonu olan CHP-AP hükümeti kuruldu. 1965 seçimlerine kadar dört ayrı koalisyon hükümeti görev yapacaktı.

    Yeni partiler, yeni yüzler
    İsmet İnönü, 1961 seçimleri sonrasında kurulan üç koalisyon hükümetinde son kez başbakanlık yaptı (üstte). Akbaba, 1965 seçimlerini güzellik yarışmasına benzetmişti (altta).
    Yeni partiler, yeni yüzler

    Adalet Partisi (AP), 27 Kasım 1964’teki kongrede Süleyman Demirel’i genel başkanlığa getirirken, Türk siyasetinin gelecek 40 yılına damga vuracak en önemli siyasi figürlerinden birini de seçiyordu. 40 yaşındaki yeni lideriyle atağa kalkan AP, 1965 seçimlerinin favorisiydi.

    1965 seçim kampanyalarında birçok yenilik göze çarpıyordu. Siyasi parti liderlerine yüzlerce araçtan oluşan seçim konvoyları eşlik ediyor, o zamana kadar daha çok davul-zurna çalınan ve küçük grupların slogan attığı mitinglerde binlerce kişi hep bir ağızdan slogan atıp parti bayrağı sallıyordu.

    Seçimlere ilk defa bir sosyalist parti, Mehmet Ali Aybar liderliğindeki Türkiye İşçi Partisi (TİP) de katılacaktı. 1965 seçimleri öncesi diğer partilere verilen hazine yardımından mahrum bırakılan TİP’in yurdun çeşitli yerlerinde yaptığı seçim etkinlikleri Sağcı grupların saldırısına uğradı.

    1965 seçimlerinin en büyük yeniliği ise “millî bakiye” (ulusal artık) sisteminin uygulanacak olmasıydı. Bu sistemin temel özelliği, il seçim çevrelerinde sonuçlara yansımayan oyların “millî seçim çevresi”nde değerlendirilmesi ve boşa gitmemesiydi.

    Örneğin, 10 milletvekili çıkaran ve 1 milyon geçerli oy kullanılan bir ilde, milletvekili çıkarmak için gerekli oy sayısı 100 bindi. 330 bin oy alan parti 3 milletvekili çıkarıyor, kalan 30 bin oyu “artık oy” olarak “millî seçim çevresi”ne ayrılıyordu. Başka bir parti bu kentte 99 bin oy aldıysa vekil çıkaramayacak, ama oyları yine “millî seçim çevresinde değerlendirilecekti. 10 vekil çıkaran bu kentte 7 milletvekilliği bu şekilde dağıtılabildiyse, açıkta kalan üç milletvekilliği de “millî seçim çevresi”ne aktarılıyordu. İkinci aşamada, illerde açıkta kalan milletvekillikleri partilerin “millî seçim çevresi”nde biriken artık oylarına göre dağıtılacaktı. Sözgelimi, açıkta kalan milletvekilliği sayısı 50, artık oy toplamı 5 milyon ise milletvekili çıkarabilmek için 100 bin artık oy gerekliydi. 100 bin artık oyu olan parti 1,500 bin artık oyu olan parti 5 milletvekilliği kazanıyordu.

    10 Ekim 1965’te yapılan seçimlerde AP yüzde 5.9’la 240, CHP yüzde 28.8’le 134, CK-MP’den ayrılan Bölükbaşı’nın kurduğu Millet Partisi yüzde 6.3 oyla 31, YTP yüzde 3.7 ile 19, TİP yüzde 3 ile 15, CKMP yüzde 2.2 ile 11 milletvekilliği kazandı.

    Millî bakiye sistemi sayesinde oylar boşa gitmemiş, alınan oy oranıyla çıkarılan milletvekilliği sayısı paralellik göstermişti. Sözgelimi TİP yüzde 3 oy olarak 450 sandalyenin yüzde 3’üne karşılık gelen 15 milletvekilliği kazanmıştı. Yüzde 2.2’lik oy oranıyla 11 milletvekili çıktıran CKMP’nin adayları ise hiçbir ilde seçilecek oy sayısına ulaşamamış, tamamı artık oylarla seçilmişti.

    Yeni partiler, yeni yüzler
    İlk kez bir sosyalist parti seçimlerde
    1965 seçimlerinde 15 milletvekilliği kazanan Türkiye İşçi Partisi’nin lideri Mehmet Ali Aybar esi Siret Hanımla oyunu kullanırken.

    Küçük partilerin yararına işleyen millî bakiye sistemini “millî felaket” olarak nitelendiren AP iktidarı 1969 seçimlerine 1 yıl kala bu sistemi kaldırdı ve 1961’de uygulanan seçim çevresi barajlı nispi temsil sistemini geri getirdi. Ancak Anayasa Mahkemesi değişiklikleri iptal edince sistem barajsız nispi temsil sistemine dönüştü. 1983’e kadar bu sistem yürürlükte kalacaktı.

    1961 Anayasası’nın getirdiği örgütlenme serbestliğinin, dünyada yükselen eğilimin ve parlamentodaki TİP’in etkisiyle 1960’ların ikinci yarısında Türkiye’de sol yükselişe geçmişti. Bu durum CHP’ye de yansıyacak, 1965’te önce İnönü’nün telaffuz ettiği “ortanın solu” düşüncesi 1966’da partinin resmî görüşü olarak benimsenecekti. “Ortanın solu” düşüncesine karşı olan 48 milletvekili ve senatör ise CHP’den ayrılıp Güven Partisini kurdu. Sağ cenah da bu dönemde hareketliydi. CKMP 1969’da Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adını aldı ve Alparslan Türkeş genel başkan oldu.

    Tek başına AP

    12 Ekim 1969’da yapılan seçimlerde AP oy kaybına uğrasa da yüzde 46.6 oy oranıyla 256 milletvekili çıkararak Millet Meclisi’nde bir kez daha tek başına çoğunluğu sağladı. Çok partili yaşama geçildikten sonraki en düşük oyunu alan CHP yüzde 27.4’le 143 vekil çıkarırken, Güven Partisi yüzde 6.6 oy oranı ve 15 sandalye ile üçüncü parti oldu. Millet Partisi yüzde 3.2 ile 6, MHP yüzde 3 ile 1, halk arasında “Alevîlerin partisi” olarak nitelendirilen Türkiye Birlik Partisi yüzde 2.2 ile 6 vekillik kazanmıştı. TIP’in oyları 3’ten 2.8’e geriledi; oy kaybı çok değildi ama seçim sistemi değiştiği için 15 olan vekil sayısı ikiye düşüyordu. YTP ise yüzde 2.2 oy oranıyla 6 sandalye kazanmıştı.

    1969 seçimlerinin ilginç bir özelliği bağımsızların yüzde 5.6 oy alınası ve tam 13 bağımsız adayın milletvekili seçilmeyi başarmasıydı, Meclis’e giren bağımsızlardan biri de AP’den milletvekili adaylığı Demirel tarafından veto edildiği için Konya’dan bağımsız aday olan ve iki milletvekili seçtirecek kadar oy alıp seçilen Necmettin Erbakan’dı.

  • Seçimlere damga vuran unutulmaz bir sembol

    Seçimlere damga vuran unutulmaz bir sembol

    Demokrat Parti’nin 1950 seçimlerinden önce yüzbinlerce bastınp duvarları donattığı “Yeter Söz Milletindir” afişi, siyasi tarihimizin önemli sembollerinden biriydi. Afişin yaratıcısı ise Ankara’nın ilk sanat galerisini kuran ve Eser dergisini yayımlayan Mimar Selçuk Milar’dı.

    Türk basın tarihinde bazı dergiler vardır ki bir-iki sayı çıkıp kısa sürede yayın hayatlarına son verseler de büyük etki bırakmışlardır. Mimarlık ve sanat dergisi olarak tanımlanabilecek Eser dergisi de iki sayılık ömrüne rağmen etkisi büyük olmuş dergilerdendir. Ankara’da 1947 sonunda çıkan, sanat ve mimarlık alanında hem yazınsal içeriği hem de baskı kalitesi açısından seçkin bir süreli yayındır Eser.

    Derginin ne kadar kıymetli ve özel olduğunu anlamak için yazılarıyla katkıda bulunan bazı isimlere bakmak bile yeterlidir: Sedad Hakkı Eldem, Abidin Dino, Fikret Adil, Eşref Üren, Adnan Ötü-ken, Mahmut Ragıp Gazimi-hal, Emin Onat, Nurullah Berk, Ahmet Adnan Saygun, Bedri Rahmi, Nihal Pertev Sanlı, Selçuk Milar…

    Derginin sahibi ve ya-zıişleri müdürü Mimar Selçuk Milar, sanat ve mimarlığa gönül vermiş zarif bir kişiydi. 1917 İstanbul doğumlu Milar, Robert Colle-ge’de okuduktan sonra Galatasaray Lise-si’nden mezun olmuş, sonrasında Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık bölümünü bitirmişti. 1957’de Ankara’nın ilk sanat galerisi “Galeri Milar”ı kuran Selçuk Milar 1991’de hayata veda etti.

    Seçimlere damga vur
    “Yeter Söz Milletindir” afişi (yukarıda) ve yaratıcısı, Mimar Selçuk Milar.

    Selçuk Milar’ın büyük zorluklarla çıkardığı Eser dergisini pek kimse bilmez ama siyasi tarihle biraz ilgilenenler bile 1950 seçimlerinden önce Demokrat Parti için tasarladığı “Yeter Söz Milletindir” afişinden haberdardır.

    Seçmenler üzerinde büyük etki yapan afiş, dönemin ünlü matbaası Alaeddin Kı-ral Matbaası’nda basılmıştır. Matbaanın sahibi Alaeddin Bey afişin orijinallerini bizzat Ankara’dan alarak İstanbul’a getirmiştir. Selçuk Milar, Ankara’da olduğu için prova baskılarını kontrol edemeyişine üzülmüşse de 100 binlerce basılan afişinin Türkiye’nin dörtbir yanında duvarları süslemesiyle üzüntüsü sevince dönmüştür.

    Birçok gazete yazısı ve karikatüre konu olan “Yeter Söz Milletindir” afişi o kadar etkili olmuştur ki sonraki yıllarda Demokrat Parti, afişin yarattığı başarıyı rakipleri tekrarlamasın diye seçim afişlerinde görsel kullanımını yasaklamıştır.